La Quiaca’yı arkamızda bırakalı sadece dakikalar oldu.
Tarih hâlâ 18 Şubat 2025. Bolivya’ya geçmek üzere Villazón Gümrük Kapısı’na doğru yürüyoruz. Pasaportlar elimizde; önce Arjantin’den çıkış, ardından hemen yanındaki kapıdan Bolivya’ya giriş… Hepsi birkaç adım, birkaç mühür mesafesinde.
İlk görüntülerle yine birlikteyiz. Sınırın kendine özgü telaşı, bekleyişi ve o tanıdık heyecan… Bir ülke geride kalırken, diğeri tam karşımızda duruyor.

Bolivyalıların kısa boylu, tıknaz olduklarını; hatta görünüş olarak Meksikalılara benzediklerini biliyoruz. Ama kökenleri Güney Amerika’nın yerli halklarına dayanıyor: Quechua (Keçhua) ve Aymara’lar.
Arabamıza ulaşmak için biraz yokuş çıkmak zorunda kaldık. Villazón’da yerli halkla ilk karşılaşmamız…


İlk izlenimim şu: hummalı bir çalışma var.
Sanırım bir pazar yerindeyiz. Ortasından, artık kullanılmadığı belli olan eski tren rayları geçiyor. Ama en çok dikkatimi çeken, Bolivyalı kadınların giysileri oldu. Üstelik rengârenk. Chola (çola diye okunuyor) olarak adlandırılan bu yerel kıyafetler çok farklı, çok güçlü bir kimlik taşıyor. Zaten Bolivya’yı özellikle görmek istememin nedenlerinden biri de buydu.
Arabamıza bindik; madencilerin bulunduğu bölgeye doğru yola çıkıyoruz. Rehberimiz uyarıyor: yaklaşık 300 kilometre, muhtemelen 6 saatlik bir yol var.
“Üzülmeyin,” diyor, “dura kalka gideriz.” 😁 Yollarda tuvalet yokmuş.“Kızılderililer,” diyor, “doğa ne diyorsa o olur.”Kısacası… Kaktüslerin arasından çiçek toplama ihtimalimiz oldukça kuvvetli. 🤣
Yoldan görüntüler eşliğinde, rehberimizin dediği gibi duruyor, fotoğraf çekiyor ve devam ediyoruz. Güzel bir kasabadan geçiyoruz: Charaja. Gençler, küçük bir stadyumda maç yapmaya hazırlanıyor. Yol üstündeki tamircinin reklamı ise harika—son derece yaratıcı.


Yol manzaraları müthiş. Toprak kırmızı ve çok değişik şekilli oluşumlar halinde.
Bolivya, Güney Amerika’nın denize kıyısı olmayan en yüksek ülkelerinden biri. 12 milyona yakın nüfusu olan ülkenin büyük bölümü And Platosu’nda, 3.000 metrenin üzerinde yer alıyor. Bu yüzden yollar uzun, yerleşimler seyrek; doğa ise sert ama bir o kadar da büyüleyici.
Bolivya, Güney Amerika’nın yüzölçümü bakımından en büyük beşinci ülkesi, dünya sıralamasında ise 27. sırada yer alıyor. Ülkenin en önemli doğal zenginliklerinden biri, dünyanın en büyük tuz düzlüğü ve aynı zamanda çok önemli bir lityum kaynağı olan Salar de Uyuni.
Bir diğeri ise Peru ile ortaklaşa paylaşılan, dünyanın en yüksek, Güney Amerika’nın da en büyük gölü olan Titikaka Gölü. Bolivya topraklarında yer alıyor.
Yolumuz üzerinde bir polis kontrol noktasında, üzerinde yerel dilde yazılmış bir uyarı dikkatimi çekiyor: “Tocloca.” Ekliyorum ilk fotoğraf.
Bir diğer fotoğraf yol kenarında çamaşırları asılı, mütevazı ama sıcacık bir ev… Ardından renk renk dağların yükseldiği manzaralar eşliğinde, Güneybatı Bolivya hattında, Tupiza üzerinden Uyuni’ye doğru ilerliyoruz.


Az sonra, çamur deryasına dönmüş bir nehrin kıyısında duruyoruz. Meğer Rio Tupiza’nın bir koluymuş. Durduğumuz noktada taştan yapılmış, balkon gibi bir seyir alanı var; üzerinde Tupiza yazıyor. Arabalar dursun, manzaraya baksın, fotoğraf çeksin diye Lions Kulübü yaptırmış. Ben de altta paylaştığım fotoğrafı çektim ama içimden “yolda gördüklerimiz bundan çok daha etkileyiciydi” diye geçirdim doğrusu. 😁
Tam karşımızda bir köprü uzanıyor; sanki sessizce orada duruyor ve geçilip gidilmeyi bekliyor…

Tipuza’ya yaklaşmak üzereyiz. Rehberimiz birazdan daha da güzel manzara göstereceğim dedi. İlk fotoğraf.

Ardından işte görülesi bir oluşum diyerek arabamızı bir kaç km sonra kenara çektirdi. Hepimiz şaşkınız alttaki kare, ne muhteşem bir oluşum. Fotoğrafa mutlaka tıklayın.
Uzaktan bakınca bana Afrika’daki dev termit yuvalarını anımsatan bu sivri kaya oluşumu ile doğa yine muhteşemliğiyle insanı andıran bir form yaratmış. Monumento al Hombre (La Porongo)

Kaktüslü çalıların arasında dolaşırken arkadaşlardan biri bir anlık telaşla ayağı kayınca kendini kaktüslerin üzerinde buldu. Koca dikenler her tarafına battı. Tekrar arabaya döndüğümüzde kısa bir mola daha verdik; bu kez manzara için değil, diken ayıklamak için… 😄 Rehberimizin dediği gibi, burada “çiçek toplamak” da doğanın bir parçasıydı.
Kaktüsler ve kırmızı harika oluşumlar eşliğinde yola devam…



Bir başka muhteşem manzara Karlı tepesiyle And dağlarının bir zirvesi…

Uzaktan And Dağları’nın karlı zirvelerini gördükten sonra Uyuni’ye varmamıza hâlâ yaklaşık iki saat var. Yol uzundu, yorgunduk; saat de iyice ilerlemişti. Ama o karlı tepeyi görmek, günün bütün yorgunluğunu unutturacak kadar etkileyiciydi.
Nihayet Gece karanlığında Uyuni’ye giriş ve otelin sessizliği…


Güzel güneşli bir sabah. 4X4 Jeepleri beklerken etrafı tekrar çekeyim dedim oteli çok beğendim. Duvarlar tuz tuğla muhteşem… Ama cadde çamur deryası yol diye bir şey yok. Etrafta tek katlı eski evler…


Bugün gezmeye sömürge döneminde kullanılıp sonra kaderine terk edilmiş tren ve lokomotiflerin turizme hizmet ettiği daha doğrusu turizm geliri için olduğu gibi bırakılan tren mezarlığına gideceğiz, ardından Salar de Uyuni bizi bekliyor. Bu arada yöresel tur şirketleri ile anlaşma yapılmadan gidilmesi sorun oluyormuş gidince göreceğiz. Bizden ayak numarası öğrendiler tuzlu suda çizmesiz gezilmiyormuş.
Araçlar geldi 6 kişi olarak bindik. İlk durak tren mezarlığı ve ilk fotoğraflar…



Her yerde olduğu gibi burada da turistik eşya standları var. Sahadaki tanıtım panolarından bilgilerle gezelim. Burada gördüğümüz mezarlık bir kilometre, trenlerin çoğu İngiliz olsa da Amerikan, japon yapımı olanlar da varmış. Bir kısmı kömürlü bir kısmı da dizelle çalışanların kalıntısıymış. 1952 yılında kullanımdan kaldırılmışlar. 1993 yılında da burayı özelleştiriyor ve bir şirkete satıyorlar.


Uyuni çevresindeki bu tren ve lokomotifler, 19. yüzyıl sonu – 20. yüzyıl başında Bolivya’nın madencilik döneminde kullanılmış. Tren gelmeden önce taşımacılığı ve ticareti Lama’larla yaparlarmış. Lama ile Şili’ye gidiş geliş 1,5 ay sürermiş. Özellikle gümüş ve kalay madenlerini limanlara ve ülkenin diğer bölgelerine taşımak için yapılan demiryolu hattı, ekonomik çöküş ve madenlerin kapanmasıyla işlevini yitirmiş.
Trenler sökülmemiş, taşınmamış; oldukları yerde kaderlerine terk edilmişler.Zamanla rüzgâr, tuz ve pasla şekil değiştirmişler ve bugün Tren Mezarlığı (Cementerio de Trenes) olarak anılan bu alan, Uyuni’nin simgelerinden biri hâline gelmiş. Ama bu mezarlıktan hariç tren yolu hemen girişte hala aktif. Her gece 24.00 te tren buradan geçip sabah 07.00 Şili’de oluyormuş. Arjantin ile de aktif ticaret halen yapılıyormuş.
Lokomotiflerin üzerine çıkıp paslı ortama aldırmadan fotoğraf çektiren o kadar çok insan vardı ki… Ben daha sakin şu güzelleri seçtim. “Biz de sizi çekelim” deyince de teslim olduk. 😄
İşte o anlardan birkaç kare.



Tren mezarlığında sadece raylar ve lokomotifler yok; etrafta adeta bir açık hava sanat sergisi var. Metalden yapılmış bu çalışmalar hayli yaygın. Biz benzerlerini Güney Afrika’da da görmüştük.
Bir tanesi bana hemen eski bir Citroën reklamını hatırlattı; hani araba Voltran misali şekil değiştiriyordu… İlk fotoğraf aynen öyle. 🚗🤖



Tren mezarlığından ayrılıp yeniden yola çıktık. Birazdan Uyuni şehrine giriyoruz. Uyuni küçük bir şehir ama hareketli. Herkesin yolu bir şekilde Salar de Uyuni’den geçiyor.
Uyuni madenci şehri olunca her yerde madencilikle ilgili, sömürge dönemini unutturmayan heykellerle dolu.


Uyuni, *Bolivya’nın Gözde Kızı*11 Temmuz 1889’da dönemin Bolivya Anayasal Başkanı Dr. Aniceto Arce Ruiz tarafından, Antofagasta–Pulacayo demiryolunun 610. kilometresinde, Antigua Posta Vieja olarak bilinen bölgede kurulmuş ve 19. yüzyılın sonlarında demiryolu hattının kurulmasıyla önem kazanmış bir şehir. Madencilik döneminde trenlerin buluşma noktası olan kent, madenlerin kapanmasıyla bir süre durgunluk yaşamış; bugün ise Salar de Uyuni sayesinde turizmin merkezlerinden biri hâline gelmiş.
Uyuni tuz düzlüğüne gitmek için yapılan hazırlıkları beklerken biz de şehri dolaşmaya başladık. Bir köşede iki kadın el işi yapıyor, el emeklerini de kendi çaplarında önlerindeki sergide satış yapıyorlar. Güzel duvar resinleriyle süslenmiş bir pop, az ilerisinde rengarenk boyalı restoran. Süslemede sınır tanımamışlar tellere bile asmışlar bayıldım. Son kareye bakın nasıl yaratıcılar. 🛍️ 🧢🛍️



İki güzel yapı tanıtım panosundan öğrendiklerimle; Saat kulesi, Londra’daki Big Ben’den esinlenerek yapılmış bir replika. Uyuni’nin simgesi olan bu saat, 1926 yılında Hamburg’dan getirilmiştir. İnşası, sivil ve dinî yetkililerin girişimiyle gerçekleştirilmiştir.
Projenin tüm çalışmaları düzenlenmiş, saat monte edilmiş ve 20 Nisan 1930 tarihinde çalışır hâle getirilmiştir. Silahlı çatışma döneminde Lahey tarafından kültürel bir değer olarak tanınmıştır.
Uyuni’nin küçük ama kendine özgü simgelerinden biri. Diğeri Belediye Sarayı; Bu mavi güzel binanın yapımına dair kesin tarihler bilinmemekle birlikte, yaklaşık 1927–1929 yılları arasında, neoklasik akademik tarzda inşa edildiği kabul edilmektedir. Yapısı, La Paz’daki Yanan Saray’a (Palacio Quemado) büyük ölçüde benzemektedir.


Tam karşısındaki sokaktan alttaki ilk kare… ve diğerleri. Burada da çalışanların neredeyse tamamı yerel kadınlar. Zamanında madenlerde çalışan erkeklerin yokluğunda, hayatın yükü kadınların omuzlarına kalmış; belli ki bu düzen yıllar içinde değişmeden sürmüş.
Uyuni sokaklarında yürürken, bu emeği sadece görmek değil, hissetmek mümkün. Yol kenarındaki panoda, 1932 Chaco Savaşı (Bolivya ile Paraguay) yıllarında Uyuni’de kadınların örgütlenmesine öncülük eden Mauricia Vda. de Aróstegui’nin hikâyesi anlatılıyor. Rengârenk etekleriyle bir *Cholita* hanım da bu hikâyenin yaşayan parçası gibi… 💞



Uyuni’den ayrıldıktan sonra paralı otoyola çıkıyoruz; yol harika. Salar de Uyuni’ye varmadan önce, küçük bir köy olan Colchani’de duruyoruz. Burası, bölgede ilk tuz madeninin kurulduğu köy ve aynı zamanda küçük ölçekli bir tuz rafinerisi. Göreceğimiz o bembeyaz düzlükten çıkan cevherler, meğer önce burada emekle şekilleniyormuş.
Halk geçimini büyük ölçüde turizmden sağladığı için, el işi yerel eşyalar, farklı tuz çeşitleri ve tuzdan yapılmış magnetler satılıyor. Birbirine çok benzeyen dükkânları dolaşıyoruz.
Biraz sonra, altta fotoğrafını paylaştığım aracın arka tarafının aslında bir tuz işleme atölyesi olduğunu öğreniyoruz; şimdi oraya doğru gidiyoruz.


Bir görevli bize tuzu nasıl işlediklerini gösterirken rehberimiz de anlatılanları tercüme etti. Alttaki fotoğrafta gördüğünüz tuz, iri bloklar halinde, kirli ve ıslak geliyor. Güneşte kurutuluyor, ardından ufalanıyorlar.

Anlatıma devam etmek için atölyeye geçtiğimizde bu kez yerel rehberimiz Carlos devreye girdi. Nemli dönemlerde tuz kristalleştiği için ateş yakılarak ısıl işlem uygulanıyormuş. Yaklaşık yarım saat sonra tuzdan çıtırtılı sesler gelmeye başladığında, işlem tamamlanmış sayılıyor. Alttaki ilk karede görülen alanda tuzlar toplanıyor ve burada iyot eklemesiyapılıyor.
Neden iyot? Uzun yıllar boyunca Bolivya’da tuz iyotsuz tüketildiği için, halkta boğazla ilgili ciddi sorunlar yaşanmış. O dönemlerde nedeni bilinmeyen bu durumun, aslında iyot eksikliğine bağlı guatr hastalığı olduğu sonradan anlaşılmış. Guatr, aynı zamanda doğacak çocuklarda gelişim geriliğine ve cüceliğe de yol açabiliyor.
1920’li yıllarda, birçok ülkede olduğu gibi Bolivya’da da Sağlık Bakanlığı guatrı önlemek amacıyla tuzlara iyot eklenmesini zorunlu kılmış. 7000 kg tuza 1 kg iyot ekleniyormuş.Halk, kendi ifadeleriyle “boğaz ağrılarından” ve sağlıksız doğumlardan kurtulunca, tuza ayrı bir değer vermeye başlamış. (Yalnız, tiroit bezi hastalığı olanlar için iyotlu tuzun sakıncalı olduğunu da eklemek gerekir.)
İyot eklenince tuzlar artık satışa hazır hâle geliyor ve paketleme aşamasına geçiliyor. 🧂🧂



Bize verilen bilgiye göre, üç saatte yaklaşık 8 ton tuz üretiyorlar. Tuzun 1 kilosu 50 sent.
İlk karedeki duvarda katmanlar görülüyor. Tuz tabakalarının neden farklı renklerde olduğunu sorduğumda ise, rüzgârlı dönemlerde havayla taşınan tozların yüzeyde birikmesiyle bu renklenmenin oluştuğunu anlattılar.
Alttaki ilk karede, mineral açısından zengin kristal kaya tuzu görülüyor. İkinci karede ise, tuzdan yapılmış lama heykelcikleri var; buraya özgü, sade ama çok güzel. Satıştaki tuzların bazılarına baharat katılmış.


Araçlara binmeden önce tuz müzesine de uğruyoruz. Alt katında fotoğraflarını paylaştığım tuzdan yapılmış heykeller yer alıyor. Heykellerden birinin başındaki çömlekte *Pachamama* yazıyor.
Pachamama, Keçhua halklarının yaşadığı And Dağları bölgesinde, *toprak ana* olarak kabul edilen en yüce tanrıça. Fotoğraftaki kompozisyon aslında her şeyi anlatıyor: Az önce de sözünü ettiğim gibi, tuz onlar için bulunmaz bir nimet. Ve bu nimetin kaynağı Pachamama olduğu için, ona adeta taparcasına şükran sunuyorlar.



Müzede, yerel kıyafetleriyle dikkat çeken bir hanımefendinin fotoğrafını da, iznini alarak paylaşıyorum.
Giydiği eteğe Chola deniyor. Daha önce yazmıştım hanımlara da Cholita deniyor. Yanında kızı da vardı; o modern kıyafetler giymişti. Annenin başındaki şapka ise rengârenk ve daha çağdaş bir formda. Oysa geleneksel haliyle bu şapkanın aslı bir melon şapkadır.


Evet artık Salar de Uyuni‘yi görme zamanı. Tam bir çöl ortamında gidiyoruz. Yolda kısa bir mola verdik bu manzarada bir anı olmalıydı, manzara gerçekten inanılmaz. Yer nerede, gök nerede bilemiyorsunuz. 🤷♀️



4×4’lerden indik. Ayaklarımızdaki çizmelerle suda yürüdükçe tuzun çıkardığı o hafif, şıkırtılı ses… Salar, kulağıma sanki “işte buradasın, hoş geldin” der gibiydi.
Ayaklarımızın altında hafifçe şıkırdayan her kristal, binlerce yılın sonunda oluşmuş bir iz gibi. Bu yüzden Bolivya’da tuz kıymetli; sadece sofrada değil, yaşamın içinde de…
Tekrar yola koyuluyoruz. Yaklaşık yarım saat sonra, Salar’ın ortasında kurulmuş tuzdan yapılmış otele ulaşıyoruz. Bolivyalı yerel rehberimiz ve ekibi hiç vakit kaybetmeden öğle yemeği hazırlıklarına başlıyor.
Bu manzara karşısında iştahlar da tavan yapmış olmalı ki, sofranın düzenini fotoğraflamayı tamamen unutmuşum 😁


Otel dedim ama eskiden otelmiş şimdi restoran olarak hizmet veriyor ve gerçekten tuzdan yapılmış, ama kalabalık nedeniyle içeriyi çekemiyorum; bu yüzden dışarıdan bir kareyle yetiniyorum.

İçeri giremeyince, karşıma çıkan ve Bolivya’nın iki büyük doğal mirasını anlatan bir panoyu fotoğraflıyorum. Burası Potosí bölgesi ve otelin hemen yakında, Dakar Rallisi’ni anımsatan bir tuz görseli var. Açıklamasını yapacağım ama önce görseller…


Bu pano, Bolivya’nın iki etkileyici doğal oluşumunu bir arada anlatıyor:
Bir yanında Sucre’deki Parque Cretácico, diğer yanında ise Salar de Uyuni.
Sucre yakınlarındaki Cal Orck’o, And Dağları’nın yükselmesi sırasında oluşmuş. Nazca Plakası’nın Güney Amerika Plakası’nın altına dalmasıyla yer kabuğu dikleşmiş ve dinozor ayak izleri bugün neredeyse duvar gibi, 72 derecelik bir eğimle görülebiliyor. Burası, dünyanın en büyük paleontolojik ayak izi alanı olarak kabul ediliyor.
Salar de Uyuni’nin hikâyesi ise binlerce yıl öncesine uzanıyor. Yaklaşık 40 bin yıl önce Minchin Gölü’nün, 11 bin yıl önce de Tauca Gölü’nün sularının buharlaşmasıyla, mineraller tabanda birikmiş. Saf su uçup giderken geriye kalan tuz ve mineraller, bugün gördüğümüz o uçsuz bucaksız beyazlığı yaratmış.
Ayaklarımızın altında hafifçe şıkırdayan her kristal, binlerce yılın sonunda oluşmuş bir iz gibi. Bu yüzden Bolivya’da tuz kıymetli; sadece sofrada değil, yaşamın içinde de…
Etrafı, gökyüzünü, yansımaları seyretmeye ve fotoğraflamaya doyamıyorum. Yaklaşamasam da, uzaktan Dakar Rallisi yazısını çekiyorum. Benim derdim tabeladan çok, manzaradaki yansımalar 📸 Ama fotoğrafını eklediysem, bilgisini de yazmadan geçmeyeyim.
Paris–Dakar Rallisi’ni duymayan yoktur diye düşünüyorum. Dakar, Senegal’de bir şehir. Bir dönem, dört yıl üst üste yapılan araba-motor yarışlarının rotası Salar de Uyuni’den geçmiş. Onun anısına da bu tuz görselini yapmışlar.
Diyorum ya… kafayı çalıştıran, öyle ya da böyle bir yolunu bulup kazanıyor.


Otelden az ileride, ülkelerin bayraklarının yer aldığı noktaya gidiyoruz.

Yanımızda getirdiğimiz, bağcıklarını kendi ellerimle diktiğim Türk bayrağımızı sevgili Sungu ailesi eşliğinde göndere çekiyoruz. En üstteki bayrak bizim alttaki büyük daha önce konmuş. 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷
O an, bembeyaz bir sessizliğin içinde kırmızının dalgalanması, kelimelere sığmayan bir gurur oldu. Bu güzel al bayrağımızın altında bir anı fotoğrafı da, elbette olmazsa olmazımızdı. Kadraja bu kadar almışlar.



Rehberimiz,*Haydi bu güzel günü Salar de Uyuni’ye yakışır bir güzellikte bitirelim; gün batımını yaşayalım* diyerek bizi yeni bir güzergâha doğru yola çıkarıyor.
Tuz düzlüğünün kaynak sularının çıktığı bölgeye giderken, yüzeyden kazınarak toplanmış tuz tümseklerini görüyoruz. İlk karedeki bu tuzlar, sofralık tuz yapımında kullanılıyormuş. İkinci karede ise, tuz düzlüğünde yaşayabilen tek bitki olan kaktüs var; solda, upuzun… İnanılmaz değil mi?


Burada araba kullanmak bana göre uçak kullanmakla eş değer. Öyle yerlerden geçiyoruz ki, “ya batarsak?” dediğimiz anlarda şoförler hiç tereddüt etmeden hızlanıyor.
Suyun daha bol olduğu bir bölgeye geliyoruz.

Yerel rehberimiz Karlos anlatıyor: Tuz, araçlarda ciddi korozyona neden olduğu için sakın ola ki buraya araç kiralayarak gelmeyin; zaten izin de verilmiyormuş. Şu an içinde bulunduğumuz yaklaşık 20 cm’lik su, bizim için sorun değilmiş.
Tuz tabakasının yaklaşık 2 metre altında tatlı su tabakası bulunuyor ve bu su mineraller açısından oldukça zengin. Fotoğraflarda görülen kahverengi sulak alanlar ise, mikroorganizmalar ve bakteriler açısından zengin, yeraltından kaynayan sular.
Ben de kaynayan bir noktayı yakalayıp fotoğrafladım. Hemen yanında, ayakları için şifa arayan bir Bolivyalı da vardı.



Gün batmak üzere görsel şölen başlıyor… Salar’ın meşhur oyunlarından biri ve başrolde bisikletli siluetiyle Karlos, tuzun üzerindeki ince su tabakasında gökyüzüyle birlikte yansıdı. Ve bir araba, gerçekle yansıma birbirine karıştı; hangisi yukarıda, hangisi aşağıda ☺️ bakalım.


Bu arada rehberimiz bize küçük ama çok özenli bir sürpriz hazırlamış. Tuz düzlüğünün ortasında, gökyüzü yavaş yavaş renk değiştirirken kurulan bir şarap sofrası… Bu uçsuz bucaksız beyazlığın içinde, bardakta kırmızı bir dokunuş; anın kıymetini artıran ince ama güzel bir ayrıntıydı. 🍷 Ve gün hafiften batıyor…



Daha gün batıracağız ama unutmadan böyle güzel bir yerin hiç efsanesi yok mu? dediğinizi duyar gibiyim. Olmaz mı var tabii. Salar’ı çevreleyen daha doğrusu doğumuna sebep olan volkanları var, Tunupa, Kusku, Kusina. Ve düzlüğe yakın zirve Yana Pollera…
Uyuni Efsanesi; yine bir değil iki. İkiside aşağı yukarı aynı. Uyuni’de gölün kıyısında yaşayan köylüler Salar de Uyuni’nin oluşumuna dair size bambaşka bir hikâye anlatırlar. Onlara göre, bu tuz düzlüğünü çevreleyen dağlar bir zamanlar dev insanlardı.
Efsaneye göre, tuz düzlüğüne en yakın zirve olan Yana Pollera, hem Tunupa hem de Kusku ile ilişkidedir. Yana Pollera hamile kaldığında, çocuğun babası konusunda iki volkan arasında bitmek bilmeyen bir mücadele başlar. Çocuğunu bu kavgadan korumak isteyen Yana Pollera, bebeğini çok uzaklara gönderir.
Ancak her anne gibi bebeğim ne yer , ne içer, onu yalnız bıraktım diye endişelenir ve bebeğinin hayatta kalabilmesi için, aradaki düzlüklere sütünü sağar. Zamanla bu süt, tuza dönüşür ve geriye bugün gördüğümüz mucizevi Salar de Uyuni kalır.
Aymara halkının anlattığı bir başka efsanede ise hikâye biraz daha hüzünlüdür. Tunupa ile Kusku evlidir. Tunupa’nın çapkın kocası 😤 Kusku Tunupa’yı Kusina için terk eder. Tunupa’nın kalbi çok kırılır. Dökülen 😭 gözyaşları, ovaya dolar ve tuz düzlüklerine dönüşür. Salar de Uyuni böyle doğar.
Belki de bu yüzden burada tuz, sadece bir doğa olayı değil; annelik, ayrılık ve sabırla yoğrulmuş bir hikâyedir. Ve belki de bu yüzden, güneş tuzun üzerinde batarken her şey daha anlamlı görünüyordu…
Güneş alçalırken, Salar de Uyuni bir kez daha oyununu kurdu. Masadaki şarap şişesinin içinden geçmeye çalışır gibi görünen güneş, (fotoğrafta kompozisyon alışkanlığımdan kalma)sanki günü de anı da şişenin içine hapsetmek ister gibiydi. 🍷🌅
Biraz ileride, birbirine sarılmış bir çift… Yansımaların içinde siluetleri ile gökyüzüyle tuz arasında kayboluyordu. Kim olduklarını bilmiyorum ama o an, bu manzaraya onlardan daha çok yakışan bir şey olamazdı.


Ve sonra… Gün, bütün renklerini tuzun üzerine bıraktı. Yer ve gök tamamen birbirine karıştı; işte gerçek ile yansıma aynı çizgide buluştu. Salar de Uyuni’de gün batımı, izlenesi bir manzara değil, insanın içine işleyen bir his. Kısaca anlatılmaz yaşanır denilen cinsten.

Gün, Salar de Uyuni’nin beyazlığında ağır ağır kapanırken biz de otele doğru yola çıktık.
Akşam, sessiz ve dingindi; günün bütün görüntüleri zihnimizde usul usul yerini aldı.
Yarın sabah ise yeni bir rota bizi bekliyor… Bolivya bitmedi La Paz’da görüşünceye kadar saygı ve sevgiyle kalın…💞💞💞






































































































































































































































































































































































































































































































































































































































Bu çarşı da önceleri kitapçıların yoğun olduğu yermiş. Bu nedenle adı Telpak Furushon değil *Kitab-Furushon*muş. Aslında Telpak koyun yününden yapılan bizim bildiğimiz kalpak anlamındadır dolayısıyla çarşıya * kalpak tüccarlarının çarşısı* da denebilirmiş. 🤔 Bence de uygun her yer kalpak dolu. Zamanla çarşıda incik, boncuk, şapka, kalpak, şal gibi eşyalar da satılmaya başlanmış. 
















































































































