VİETNAM-1

*Hanoi* 1

       Uzakdoğu her zaman ilgimizi çekmiştir. Ne de olsa yakın tarihleri (bizlerin) yaşadığımız yıllara denk gelir. Vietnam denince benim aklımda kalanlar, çoğunlukla Amerika-Vietnam savaşı. Good morniing Vieetnaaam diye savaştaki askerlere seslenen radyo spikeri rolüyle Robin Williams. Ezberlediğim, I feel good şarkısıyla Amerikalı müzisyen James Brown. Geçmişi savaşlar ve acılarla dolu cesur yürekli insanları ve yaşadıkları ülkeleri görmemiz gerekti. Evet Vietnam ve Kamboçya… Tura Turizmle çıktığımız 12 günlük seyahatimizin ilk ayağı Vietnam…

       21 Ocak 2017 tarihinde Atatürk Havalimanı’nda rehberimiz Ali İhsan YALÇIN ve grubumuzla buluştuk. THY ile uçuşumuz 22 Ocak 2017 saat 02:35’te başladı ve yolculuğumuz Ho Şi Minh – Tan Son Nhat Havalimanında uçağın inişi ile bittiğinde 22 Ocak 2017 saat 19:15 idi. Ancak yolculuğumuz için 9 saat yetmemiş 🥺 uçaktan inmeden bekletildik. Birinci fotoğraf. Rehberimiz farz edin burası İstanbul, 1 saatlik mesafede ki İzmir’e uçacağız dedi. Uçuş bitmemişti yani. Uçak temizlendi yeni yolcular bindi (2 saat) sonra havalandık (1 saat daha) ve Başkent Hanoi’deki –Noi Bai Havalimanında yolculuğumuz sona erdiğinde 22 Ocak 2017 saat 22:35’ti. İkinci fotoğraf. Çok güzel bir havalimanı. Yolcu kapasitesi bakımından Ho Şi Minh-Tan Son Nhat(ilk beklediğimiz yer) birinci, burası ikinci. Ama kargo açısından da birinciymiş. Hayli büyük yani…

       Vietnam yeşil pasaporta vize istemiyor, diğer pasaportlara da belli ücret karşılığı veriyor. Zaten bizler tur ile gittiğimizden diğerlerine de şirket vizelerini alıyor. Gümrükten geçtik. Yerel rehberimiz bizi -Sin chao Vietnamca merhaba diyerek karşıladı.

        Havalimanı çok katlı AVM gibi. Yorgunluktan ölmüşüz yine de turumuzun verdiği akşam yemeği için üst katta bir restorana girdik… Hoş geldin çayı içtik. Birbirimizle kısa bir tanışma yaptık. Masaya getirdikleri her yemeği şaşkın bakışlarımız arasında 4 kişi paylaştık. 😁 Uzak doğunun adetiymiş. 🤷‍♀️ Yemekten sonra 2 gün kalacağımız Pan Pacific Hotele gideceğiz. Saat 23:14 olmuş yarın nasıl kalkacağız bakalım.

      Vietnam; Binlerce yıllık geçmişe ve kültüre sahip, yıllarca sömürüldükten sonra artık Sosyalist Cumhuriyetle yönetilen bir ülke. Vietnam kelimesi Nam Viet’ten gelir. Nam Viet’te Çince Bach Viet *Çin’in güneyinde yaşayan halklar* anlamına gelen kelimeden türetilmiştir. Vietnam yaklaşık 1000 sene Çin’e bağlı bir ülke olarak yaşamış. Ve o dönem Nam Viet olan adı bugün Vietnam olarak son halini almıştır.

       Bir yanı Güney Çin denizi diğer yanı yemyeşil yüksek dağlar olan doğa harikalarıyla dolu kuzeyden güneye uzun ince bir ülke. Başkenti kuzeyde bulunan şimdi gezeceğimiz Hanoi şehri. Vietnam’ın resmi dili Vietnamese-Vietçe. Latin harfleri ile yazılan tek heceli kelimelerden oluşuyor. Hiç okunası değil yani. 😉 Halkın yüzde 84’ü Vietnam’lı diğerleri Çinli, Thai ve Kımer’lerdir. Para birimi Dong’dur. Genelde dolar kullanacağımızdan Vietnam Dong’u almamıza gerek kalmadı. 1 dolar 23 küsür Dong. Zamansal olarak aramızda 4 saat fark var.

       Sabah kahvaltı sonrası otobüsümüzle Hanoi şehir turuna başlamadan önce rehberimizden kısa bilgilerimizle devam edelim. Otelimiz de süper. Ama öncelikle otelden çıkınca ki manzarayı göstermem gerek. Arabalar Toyota, motorlar ise 🏍 Honda. Burada motor denmez Honda denirmiş.

Hanoi

       Vietnam’ın başkenti ve en büyük ikinci şehridir. Hanoi’nin adı *Ha* Nehir * Noi * içinden demek olunca Hanoi de nehrin içindeki şehir anlamına geliyor. Nehir de * Red River* Kızıl Nehir. Hanoi; 1010 yılından 1802 yılına kadar kesintisiz başkentlik yapmış 6 milyonluk bir şehir. Sonrasında kesintiler olmasına rağmen Hanoi, halen Vietnam’ın başkentidir.

       Burada yaşamın M.Ö 3000 yılından beri var olduğu biliniyor. Yaşam önce Co Loa kalesi etrafında başlamış. 1010 yılından 1408 yılına kadar Ly Hükümdarlığı yönetmiş. 1408 yılında Çinliler işgal etmiş ve şehre Dong Quan adını vermişler.

       Sırasıyla Le Hükümranlığı ardından Nguyen Hükümranlığı derken 1873 yılına gelindiğinde Fransızların işgaline uğramış. Fransızlar Hindiçin bölgesini oluşturup Hanoi’yi de başkent olarak seçmişler.

       Fransızlardan sonra 1940 yılında Japonların işgaline uğramışsa da 1945 yılında Japonlar işgali bırakmış ve Hanoi serbestleşmiş. Bu tarihten sonra 9 yıl süren Fransız savaşlarının ardından Vietnam; Kuzey ve Güney diye ikiye ayrılınca Hanoi Kuzey Vietnam’ın başkenti olur.

       Kuzey ve Güney, 1976 yılında tekrar birleşince artık Vietnam’ın vazgeçilmez başkenti olarak yaşamaya devam eder. E kaderi hep Başkent olmakmış… Neyse şehri gözlemleyelim bakalım bize neler sunacak.

       Otobüsten indiğimiz yer ağaçlıklı güzel bir yer. İlerleyip bir alana çıktık. Evet Da Dinh Meydanındayız. Burada Vietnam devriminin mimarı ve sosyalist (hoş şimdi sosyalizmin sadece s’si kalmış) Vietnam Cumhuriyeti’nin kurucusu ve yine ilk Başbakanı Ho Chi Minh’in mozolesi var. Mozole; Başkanlık Sarayı, Ho Chi Minh Müzesi, Ho Amca’nın evi, süslü bir pagoda ile çevrili kompleks içinde yer alıyor.

       Mozole 2 Eylül 1973’te başlamış 19 Ağustos 1975’te bitirilmiş. Vietnamlılar tarafından 1969 yılında ölen Dünyaca ünlü liderleri Ho Chi Minh’in ebedi istirahatgahı olarak tasarlanmış. Mimari yapısı Lenin’in Moskova Kızıl Meydanı’ndaki mozolesinden esinlenilse de bence Ata’mızın Anıtkabir’ini daha çok anımsatıyor. (Her şeyin çakmasını yapıyorlar nasılsa ama bunu başaramadıkları kesin) 😉

Vietnam- Hanoi- Ho Chi Minh’in Anıt Mezarı
Vietnam- Hanoi- Ho Chi Minh’in Anıt Mezarı

       Vietnam halkının, ona olan sevgisi ve şükran duyguları son derece yüksek. Atatürk hayranı Ho amcanın kendileri için yaptıklarını Vietnam halkı hiç unutmamış. Mozoleye giremiyoruz bari fotoğraf çekelim dedik. Çok enteresandır Önder’in fotoğrafını çekeceğim şöyle biraz çömel arkadaki askerlerde çıksın dedim aman düdükler bağırmalar. 🥺 Ne oluyoruz dedim kalk, kalk diye işaret ediyor bir yandan da söyleniyor, Allah versin ne diyorsa. 😅 Yani fotoğraf çektirirken çömelmek yasak. Bir kırmızı çizgi çekmişler ötesine geçmek yasak.

       Ho Şi Minh söz konusuysa son derece koruyucu davranıyorlar. Mozoleye girerken, erkekler kısa şort, kadınlar omuzları açık giysi ile gelemezler, yüksek sesle konuşmak yasak gibi kural da koymuşlar. Gel gelelim Mozoleye girilmiyormuş, mazeret her yerde olduğu gibi *tamirat var*. Sonradan öğrendik ki! Tamirat var demek; Ho Amca’nın mumyalanmış naaşı her yıl belli bir süre Rusya’ya bakıma gidiyor ve bu sürede mozole ziyarete kapalı tutuluyor, demekmiş.  🤦‍♀️

       Aslında Ho Amca hep ölürsem naaşımı yakın, küllerimi Vietnam’da 3 bölgede çıplak arazi bulup serpin. Ama yerim belli olsun ki, beni ziyarete gelenler de mutlaka bir fidan diksin diye vasiyet etmiş. Ho Amca 1969 yılında hayata veda eder. Yazık ki, vasiyete uyulmaz elbette… Mumyalamayı uygun gören dönemin yetkilileri mozole yapılana kadar da naaşı Hanoi’nin biraz güneyinde bir yerde halktan saklamışlar. Halk, Ho amcalarının mumyalandığını ve ziyarete de açılacağını anıt mezarın açılış haberiyle öğrenmiş.

       Ho Chi Minh’in asıl adı Nguyan That Thanh’dır ve 1920 yılında Fransa Komünist Partisi’ne katıldıktan sonra *ışığa kavuşturan* anlamına gelen Ho Chi Minh adını almıştır. Ama O çok sevdiği halkının Ho Amca’sıdır. Ülkesinin Fransız sömürgesi olduğu dönemde 1890 yılında doğar. Öğrencilik yıllarında Fransa karşıtı eylemlerde yer alan Ho Chi Minh bir süre gemilerde çalışır.

        Fransa’ya gittiği bir dönemde sosyalizmi hayat görüşü olarak benimser ve 1919’da Fransız Komünist Partisinin kurucularında biri olur. 30 yıl ayrılıktan sonra 1941’de ülkesine dönerek İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkesini işgal eden sömürgecilere karşı gerilla savaşı yapmak için hazırlıklara başlar… Ama o yıllarda henüz komünist olmayan Çin’den destek almaya gittiğinde tutuklanır ve 18 ay hapis yatar.

       Göz alabildiğince geniş ve uzun Ba Dinh meydanı. Ho Chi Minh 2 Eylül 1945 yılında yarım milyon kişilik bir kalabalığın önünde *Bağımsızlık Bildirgesini* okuyarak Vietnam Demokratik Cumhuriyetinin kuruluşunu işte bu alanda ilan eder. 🇻🇳🇻🇳🇻🇳

       İlk fotoğraftaki yazı; Yaşasın Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti… İkinci de; Başkanımız Ho Chi Minh daima Vietnam’ın kalbinde yaşıyor şeklinde. Google yardımı ile tercüme edebildim…

       Hemen sol tarafta bahçe düzenlemesi yapılırken Ho Chi Minh’in yaşadığı Başkanlık Sarayı bölümüne girmek için bilet alınmasını bekledik. Ardından güvenlikten geçip kendimizi şahane bir botanik parkında bulduk.

       1890 yılında Fransızlar tarafından oluşturulan bu bahçe 100 yıldan fazla süredir Hanoi’nin en gözde bahçesi, adeta ciğeri olarak kabul görmüş. 10 hektar araziyi kaplayan botanik bahçesinin içerisinde Vietnam’ın farklı yerlerinden getirilmiş 250 çeşit bitkinin yanında çok sayıda egzotik bitki türü mevcutmuş.

       Bu harika bina Başkanlık Sarayı. Saray, Hindiçin Valisi için Fransızlar tarafından yapılmış. Hindiçin; coğrafi bir bölgedir. Genellikle Fransızlar zamanında onların sömürgesi olan Vietnam, Laos ve Kamboçya’yı içine alan bölge olarak bilinir. 1954 yılında Vietnam’ın bağımsızlığını elde etmesinin ardından Ho Chi Minh’e başkan olarak bu sarayda yaşaması önerilmiş. Ancak Ho Chi Minh sarayın şatafatını istemem. Ben hizmetkarların kaldığı müştemilatta yaşamayı tercih ederim der.

Vietnam- Hanoi- Ho Chi Minh Başkanlık Sarayı
Vietnam- Hanoi- Ho Chi Minh Başkanlık Sarayı

       Bu sarayda yaşamayı kabul etmeyen Ho Chi Minh’e olamaz diye itiraz edilince fotoğrafta gördüğünüz ağaç evi yaptırıp son 10 yılını bu evde geçirmiş. 2 Eylül 1969’da Vietnamlıların ulusal Bayramlarının yıldönümünde de vefat etmiştir.

       Alt katı toplantı yeri. Üst katta yatak odası ile kitap okuduğu köşe vardı. Doğrusu ahşaptan yapılmış her şeye hayran kaldım.

Vietnam-Hanoi- Ho Chi Minh Evi
Vietnam-Hanoi- Ho Chi Minh Evi

       Evi kısaca dolaşalım. Üst kata sağ taraftan merdivenle çıkıp sonra soldan diğer bir merdivenle iniliyor. Üst kattaki kütüphanesi, alt katta toplantı odası ile kullandığı telefonu. Bu evde tuvalet ve banyo olmadığı için hemen arabaların bulunduğu yerde iki odalı bir ev daha var. İki evi de kullanmış. Diğerini camdan gördük içeri girilmiyor, fotoğrafa uygun düşmeyince de çekemedim.

       Evin çevresini dolaşıyoruz. Ho Amca’nın kullandığı, Sovyetler birliğinin hediyesi 3 adet arabayı da itina ile saklamışlar. Bahçede yürüyüş yaptığı ağaçlıklı yolda çok güzel.

       Güzel bir göl kenarında konuşlanmış ev gerçekten harika. Köprüden geçerken kırmızı süs balıklarının görüntüsü doyulmazdı.

       Çıkışa doğru gidiyoruz. Şimdi Mozolenin tam arkasındayız. Mozole bir kompleksin içinde demiştim. Müzeye girmedik ama hediyelik eşya satılan, kahve içip dinlenebileceğiniz mekanlar vardı gezelim görelim dedik.

       Otobüse yakın yerde ayrıca bir güzel yapı var beğeneceksiniz diyen rehberimizi bırakıp çevreyi turladık. Bakınız neler gördük. Her tarafta Ho Amca’nın posterleri ve kitapları var. Buraların hepsi komplekse dahil ve Vietnam geleneksel zanaat tanıtım merkezi diye geçiyor.

       Geleneksek zanaat tanıtım merkezi deyince bakın Vietnam’ın alameti farikası sayılan satıcı modeli; omuzda asılı sepet ve konik şapka ile fotoğraf çektiren bir hanım vardı. Vietnam’ın konik şapkasının adı non- şapka, la- yaprak demektir dolayısıyla konik şapka yaprak şapkadır.

       Aslında bu şapkaların da bir hikayesi var. Hikayeleri sizlere de sevdirdiğime inanıyorum. 🥰 Şapkanın tipi genelde pirinç tarlasında çalışan köylülerde görülsede artık şehir içinde de güneşten korunma amaçlı çokça kullanılır olmuş. Peki hemen anlatıyorum.

       Muson yağmurlarının nefes aldırmadan yağdığı bir dönemde pirinç tarlasında çalışan köylülerin ekinleri, evleri, tarlaları da sular altında kalır. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur kesilsin diye çaresizce dua eden köylülere gökten bir tanrıça iner. Başında çok büyük yaprakları olan ve bu yapraklarında çubuklarla birbirlerine bağlandığı kocaman bir şapkası vardır. Yapraklar o kadar büyüktür ki, hem köylüleri hem de ekinlerini devam eden sağanak yağmurdan korur.

       Ekinlerini toplayan köylüler yorulunca uyuya kalırlar. Uyandıklarında bir de bakarlar ki, tanrıçaları yok. Uyuduk diye kızdı mı acaba? diye düşünmeye başlarlar. Aynı şapkayı yaparsak belki geri gelir deyip ormana giderler. Benzer yaprak ve çubuk ararlarken bambu ağaçlarını görüp bu olmalı zira ormanda en çok bu ağaç var diyerek bu konik şapkayı yaprakları olmadan yaparlar.

       Bambunun yaprakları geniş değildir. O nedenle aslında Non-La yapraksız şapka anlamında da kullanılıyor. O zaman, bu zaman Uzakdoğu’nun sıkça kullandığı şapka olmuş. Haydi dedim Önder’e onu da çektim. Benim çocukluğumda benzer şekilde satış yapan sokak yoğurtçumuz vardı. Ay ne güzel kaymaklı yoğurt satardı. Neyse eskiler hep güzeldir.

       Ve yine çıkışa yakın aynı kompleks içindeki harika evet bence de 1000 yıllık bir güzelliğe geldik. Tabii ki 1000 yıldır çok badireler atlatmış yıkılmış, yakılmış yeniden hayata geçirilmiş bir Pagoda. Hatırlayalım; Pagoda Asya ülkelerinde genellikle çok katlı 7-9 gibi tek sayılarda bazen de bu göreceğimiz pagoda gibi tek katlı olan dini yapılardı. Çok katlılar medrese gibi öğrenci yetiştirirler. Pagodamızın güzelliğini görelim hikayesini de anlatayım. Harika hikayesi olan bir yer daha buldum. 💃💃

Vietnam-Hanoi- One Pillar Pagoda
Vietnam-Hanoi- One Pillar Pagoda

       One Pillar Pagoda; İmparator Ly Thai Tong’un sevgili İmparatoriçesi ile çok mutlu bir evliliği vardır. Çok isteselerde çocukları olmaz. İmparator Tong gece gündüz sürekli bir çocuğu olsun diye bütün pagodaları dua ederek dolaşır.

       Bir gece rüyasında aydınlanmış kişi (bizim ak sakallı dedeler gibi 🥰) küçük Buda olarak bilinen Botissiva Avalokkiteshvara’yı elinde bir bebek ile lotus çiçeğinde otururken görür. Botissiva; Tekrar evlenirsen bu oğul senindir diyerek bebeği 👶 Tong’un kucağına verir.

       Bu rüyadan sonra İmparator Tong tekrar evlenir ve gerçekten de bir oğlu 👶 olur. Çocuk bir yaşına geldiğinde bu kez rüyalarında kabuslar görmeye başlar. İmparator rüyasını Budist bir rahibe anlatır. Tong’un rüyasını dinleyen Budist rahip; Tanrı senden bir sunak yapmanı istiyor. Ama bebeği müjdeleyen Botissiva’nın üstünde oturduğu lotus çiçeğine benzer şekilde bir pagoda olsun der.

       Lotus çiçeği de tek bir boru gibi sapın üzerinde açan geniş yapraklı kökü suyun içinde olan bir çiçektir. İşte One Pillar Pagoda Lotus çiçekleri ile dolu bir havuz içinde tıpkı açmış bir Lotus gibi yükselir. Yıl 1049. Ahşap olan her şey artık biliyoruz ki tik ağacında yapılmıştır. Pagodanın bu güzel kapısı gibi… Fransızların ülkeden çıkarken yıktıkları Pagoda; Nguyen dönemi mimariye göre 1955 yılında yeniden inşa edilmiştir.

       Pagodanın içinde küçük bir sunak vardı ama ibadet edilemediği için hemen ön kısımda bir ibadethane yapılmış. İçeride bir sunak var, yerli halk yiyip içiyor, arada dini müzik çalıyorlardı.

       Tapınaktan çıkıp bu güzel altın kızlar ile Ho Şi Minh’e veda edip Vietnam’ın ilk üniversitesi sayılan Edebiyat Tapınağına doğru yürüyoruz.

       Temple of Literature Van Mieu’ya geldik. İmparatorluk Akademisi. Muhteşem bir kapısı var. Vietnam’ın ilk üniversitesi sayılan, 1000 yılı geçen mazisi ve hala birçok şeyi orijinal olan kompleks 1070 yılında Ly Thanh Tong tarafından çok değer verdiği Çinli Filozof Konfüçyüs’ü onurlandırmak ve ona ibadet etmek için yaptırılmış. Sonra Yine aynı Kral tarafından 1076 yılında Vietnam’ın ilk üniversitesi olarak inşaatı tamamlanmış.

       Konfüçyüs *MÖ 551- MÖ 479* yılları arasında yaşamış. Vietnam’da 11. yüzyıldan itibaren büyük bir düşünür ve öğretmen olarak tanınıp tapılmıştır.

Vietnam- Hanoi-Temple of Literature
Vietnam- Hanoi-Temple of Literature Edebiyat Tapınağı Kompleksi

       Tapınak haricinde Aristokrat çocuklarının okuduğu Vietnam’ın ilk Üniversitesi olmasıyla da büyük bir önemi var. Zira Budizm’in yaygın olduğu öğrenimde Konfüçyüs öğretisi de devreye girmiş oluyor. Sonraki yıllarda İmparator sıradan ailelerin çocuklarını da okula kabul etmiş.

       Edebiyat tapınağı diye adlandırılan tapınak kompleksi 5 bölüm. Böyle güzel 3 kapıdan daha geçeceğiz. Bahçenin güzelliği ve ikinci kapıdayız. Kapının da ayrı bir güzelliği var.

       Şimdi 3. kapıdan geçeceğiz. Khue Van Cac kapısı. Bu kapı 1999 yılından itibaren Vietnam kültürü ve edebiyatının sembolü olan eşsiz bir mimari eser olarak kabul edilir. Eskiler; Khue 28 takımyıldızının en parlak yıldızıdır, Khue Van Cac’ da onu temsil ettiğine göre bu kapı da Edebiyat Tapınağının yıldızıdır derlermiş. Bahçede yine asırlık ağaçlar var. Her iki fotoğrafta da görülen kapı Khue Van Cac kapısıdır.

       Kapıdan girdik ve sürpriiiz bir anne kızına ruj sürüyor, ana-kız bir örnek olmuşlar. Ah şu çekingenliğim dönüp müsaade isteseydim şöyle güzel bir portrelerini alsaydım. Kaçan balık büyük olur diye boşuna dememişler. Son kare bu mimari şaheser Khue Van Cac kapısının önden görüntüsü ve avludaki hiç eksilmeyen suyu ile havuzu…

       Hanoi Vietnam’ın en iyi üniversitelerinin bulunduğu şehir. Ve ilk ulusal Üniversitesi de burası. Aynı bizim Galatasaray, Boğaziçi gibi girilmesi zor olan yani prestijli bir üniversite. O kadar ki, burada aileler Haziran’da gelirler oteller dolar, yer kalmayınca da çevrede çadır kurar uzun süren sınav döneminde çocuklarına destek olurlarmış.

       Vallahi ben Üniversiteden çok bir tapınak gezdim hissine kapıldım. Gördüğümüz *eşsiz berraklığın kuyusu* adındaki havuz; çoğu zaman lotus çiçekleri ile dolu olurmuş ama şimdi yoklar.

       Alttaki ilk fotoğrafta havuzun genel görünümü ikincide görülen bölümler buradan mezun olanların onur veya şeref kürsüsü. Genelde öyledir onur köşesine yıllar içinde okulun en başarılı öğrencilerinin resimleri asılır. Buranın onur köşeside yan yana iki bölümdeki taş steller-Dikili taşlar. Ama tek farkı Kaplumbağa üzerinde dikili taş olarak betimlenmiş tam 82 adet dikili taş *Doktor’s Stellers* diye tabir ediliyorlar.

       Havuzun karşılıklı iki kenarında yer alıyorlar. Yanlarındaki açıklamalarda okuduk; günümüze kadar gelen bu stellerde 1400’lü yıllardan 1700’lü yıllara kadar olan dönemdeki mezunlara ait. Günümüze kadar ancak bu kadarı kalmış. Neden Kaplumbağa derseniz; Kaplumbağalar 150 yıl yaşarlar ve kabuklarını üzerlerinde taşırlar. Bir insan da ne kadar çok yaşarsa o kadar tecrübe sahibi olur. Bu nedenle Kaplumbağa, üniversite kültürlerinde en çok kullanılan hayvanlardan bir tanesidir ve bilgeliği temsil eder… 😇

       Dördüncü avluya doğru gidelim. 3. kapının tam karşısındaki herhangi bir sembolü olmayan kapıdan geçtik. Yine çok geniş bir avlu. Çatıdaki ejderhalar çok güzel. Buranın özelliği halen ülkenin her köşesinden aileler buraya gelir çocuklarını okumaya teşvik etmek için; tütsü yakar, onur köşesini ziyaret ederler. Diplomalarını alan öğrenciler de burada tören yapıyorlar.

Vietnam- Hanoi-Temple of Literature
Vietnam- Hanoi-Temple of Literature

       Asırlık Bonzai ağaçları ortama renk katmışlar. Sağında ve solunda iki ayrı bina var. Hediyelik eşya satışı ile soluklanmak isteyenler için kafeler var. Bir kenarda yine asırlık ağaç gölgesinde oturanlar.

       Biz ilk büyük fotoğrafta görülen bölümden diğer binaya geçeceğiz, burası peş peşe iki bina.. Fotoğrafta görünen eski bir sunak ve önünde ahşap tütsüdenlik- buhurdanlık vs. var. Dikkat ederseniz bir de Turna kuşu veya Zümrütü Anka kuşu bir kaplumbağanın üstünde duruyor ve ağzında da inci tanesi var.

       Burada; Turna veya Zümrüt-ü Anka kuşu sadakat, Kaplumbağa bilgelik, inci ise zarafeti temsil ediyor. Bu sevimli çocuk da Turna Kuşunun  ona şans getireceğine inandığı için kuşun göğsünü okşuyor dolayısıyla bana da işaret ediyor… Anladım çocuğum ama bizden geçti dedim birlikte gülümsedik. Zaten Turna’nın parlamasından belli. 😊

       Son avluya geçiyoruz. Tai Hoc avlusu. Kapısında sağlı sollu asker heykelleri var. Ve avlu yine göz alıcı. Hanoi’nin 990. yıl dönümünü kutlamak için bina olarak yeni ama eski Quoc Tu Giam arazisinde 2000 yılında yapılmış. Yine iki ayrı bina olarak yapılmış. Sağında ve solunda binalar var. Arka bina iki katlı. Fotoğrafta görülen ön bina kültür etkinlikleri düzenlenmek için kullanılıyor görelim.

       Arka iki katlı ahşap bina Hau Duong evidir. Alttaki ilk fotoğraf giriş katında Chu Van An Van *1292-1370* Van Mieu’nun müdürü-şimdinin rektörü, doktoralı öğretmenin heykeli görülüyor. Ve Chu Van An, Van Mieu’da tapılan ilk Vietnamlı Konfüçyüs bilginidir. Vietnamlı bilginlerin hepsi onu saygıdeğer eğitimci olarak tanır…

       Diğeri ikinci katta bulunan Okula çok önemli katkıları olan üç krallardan biri olan; Le Thanh Tong *1023-1072* Kral Le Thai Tong’un ilk eşinden en büyük oğlu. Edebiyat tapınağının kurucusu.

       Üçüncü fotoğraf yine ikinci katta ve bu kralın yanında; Ly Nhan Tong *1066-1128* Kral Ly Thanh Tong’un ilk oğludur. Vietnam tarihinin ilk sınavı olan Minh Kinh Bac Hoc sınavını (1075) yapmasıyla bilinir. Üçüncü kralı yazık ki çekmemişim. O da Kral Le Thanh Tong *1442-1497*  Kral Le Thai Tong’un dördüncü oğlu Van Mieu’daki Doktor’s Stellers’lerin dikilmesi emreden kraldır.

       Buradaki ziyaret bitti dışarı çıktım. İlk bina ile ikinci binanın yanında kare bir yapı içinde devasa boyutta çan var. Ders zili olarak çaldığını hayal edemiyorum. Ama benim öğrendiğim Çinlilerin geleneği olan çan genelde tapınağa gelenleri ve özellikle çok değerli konukların geldiğini haber vermek için çalınır ki, burada da öyleymiş.

Vietnam- Hanoi-Temple of Literature
Vietnam- Hanoi-Temple of Literature

       Diğer yanda yine kare bir yapı içinde dev boyutta bir davul var. Bu davul Vietnam’ın 990. yıl dönümü kutlamalarına denk gelen 2000 Milenyum yılındaki kutlamalarda kullanılan 300 davulun en büyüğü olarak yapılmış *Tunder Drum* 700 kg ağırlığındaki davulun çapı 201 cm. Bu çok özel gök gürültüsü sesi çıkaran bir davulmuş. Bize sesini duyurmadılar ama hayal etmek hiç zor değil.

Vietnam- Hanoi-Temple of Literature
Vietnam- Hanoi-Temple of Literature Tunder Drum

       Neyse davulun ahşap kısmı Jackfruit meyvesinin ağacından kesilen 50 adet kerestenin tambur çevresine monte edilmesiyle dört ayda yapılmış. Jackfruit ağacının özelliğide; Hafif, orijinal sesini koruyan ve kurtların yiyemediği bir ağaç oluşuymuş. Davulun derisi ise Buffalo derisinden yapılmış olduğundan sesi gök gürültüsünü andırıyormuş. Milenyumdan sonra Edebiyat tapınağına konmuş.

       Edebiyat Tapınağı Ly ve Le Hanedanlığı dönemlerinde ülkenin en büyük eğitim yuvası olmuş. 700 yıldan fazla bir zamanda entelektüel, yetenekli bürokrat (mandarin diyorlar) yetiştirmiş. Zeki Kralları sayesinde siyasette, askeri güçte kısaca her alanda Vietnam’a katkısı olan bir eğitim yuvası olmuştur diye noktalıyor Van Mieu-Quoc Tu Giam’a veda ediyoruz.

       Öğlen oldu hayli acıktık. Yerel bir yerde yemeğe gideceğiz. Birazdan dönerim diyerek otobüsümüze binmeden önce sizi bu güzel insanlarla baş başa bırakıyorum. Dönüşüm muhteşem olacak. 😉 Sevgiyle kalınız… 💞💞💞

CRUİSE ile MALDİVLER*SRİ LANKA*HİNDİSTAN-13

Maldivler-Clup Med Kani

Güzel bir güne yine Maldivler’in başkenti Male’den merhaba derken tarih 24 Ocak 2020 saat 07:30 oldu bile. Kochin’den ayrıldıktan sonra 1 tam günümüz denizde geçti. Bugün yani birgün daha Male’deyiz. Male şehir gezimizi ilk gün yaptığımız için bugün başka bir destinasyon planladık.

Gemide aynı masayı paylaştığımız ayrıca kafa dengi bir grup arkadaşlarımızla anlaşarak günümüzü Kuzey Atol’lerinden Kanifinholu adası-Kani olarak daha çok biliniyor burada Clup Med Kani’de geçireceğiz. Sabah 10:00 gibi Male’den bizi sürat motoru ile alıp akşam 17:00 gibi geri getirecekler.

Saat 08:30 gibi Victoria’dan ayrılıp Male’ye geldik Clup Med’in motoru gelsin diye beklemedeyiz. Hava güzel gökyüzü bulutları da mavi. 🥰 Ama o da ne gökyüzü kapandı birden yağmur 🌧🌧🌧 inanılmaz desem inanmalısınız zira Maldivlerde ne zaman yağmur yağacağı hiç belli olmuyor. Görelim manzaramız nasılmış.

      Moralim bozulmadı desem yalan olur. Tamam derdim denize girmek değil harika fotoğraflar çekmekti. 🥺 Hani posterlerde gördüğümüz  bungalovları, over water suit-su üstü odaları , palmiyelerle kaplı bembeyaz kumlu sahili ile turkuaz renkli denizi. 🤦‍♀️ Clup Med sürat motoru geldi ama yağmur hala yağıyor. Allahtan 1 saatlik bir yolumuzda yağmurun bitmesi umudum var. Geldik ama yağmur az da olsa çiseliyor.

      İlk intibam Hint Okyanusu’nun ortasında filmlerdeki gibi palmiyelerle kaplı bir orman ada. Sağ tarafımızda uzakta denize doğru uzanmış iskele üstünde görünen villalar. Bildik over water suit. 😁👍 İskelenin hemen yanında sualtı sporları için bir bölüm var.

      Günü birlik geldiğimiz için önce bir kayıt işleminden geçtik ardından resepsiyon olan bölüme yürürken bizi ellerinde meyvelerle karşılayan elemanları gördük. Kırmızılar içinde çok da güzel bir görüntü. Bu arada 24 Ocak’tayız ya aynı zamanda Çin yeni yılındayız. Bu sene Çin Fare burcunda. Hayırlı olsun. 🧧 Adanın krokisini de paylaşayım.

      Resepsiyon bölümüne girerken de sıcak havlularla ellerimizi sildik. Özel eşyalarımızı emanete bırakıp tesisten neleri kullanabileceğimizin bilgisini öğrenip bir de bileğimize sarı kurdelaları taktık. Hemen bize ayrılan kabinlere gittik. Dönüşte de gençlerle fotoğraf çektirdik.

      Ardından doğruca sahildeki Sunset Bar’dan meyve kokteyllerimizi alıp manzarayı doyasıya seyretmek için koltuklara kurulduk. Male’de içki içmek bikinili şortlu dolaşmanın yasak olduğunu yazmıştım hatırlayınız. Ama böyle özel adalardaki tesislerde her şey serbest. Hava açsın diye beklerken biraz etrafı keşfe çıkalım dedim. Yağmur yok ama hava hala yağacakmış gibi kapalı. Grup arkadaşlarımız fırsatı kaçırmak istemeyip denize giriyorlar. Ne de olsa koskoca Hint Okyanusu’nda yüzdük diyeceğiz.

      Keyif kahvesi eşliğinde sohbet ediyoruz hepimizin ortak görüşü turkuaz bir deniz, göz alabildiğine bembeyaz kumsal ve manzaranın eşsiz güzelliğine renk katan Palmiyeler. Ada panoda görüldüğü dibi dikdörtgen konumlu. Kumsal bembeyaz ama yağmurdan ıslanınca biraz sarımtırak görünüyor. 

      Biraz hatırlatayım daha önceki yazımda anlatmıştım. Mercan adalarındaki sahil bildiğimiz toprak değil resiflerin parçalanması ile oluşmuş beyaz mercan kumudur ve üzerinde sadece Hindistan cevizi yetişir. 1200’e yakın mercan adasından meydana gelen Maldivler toplam 26 adet Atolün çevresinde oluşmuştur.

      Yerleşim yerleri, tatil köyleri hep atoller üzerinde kurulmuştur. Atoller dairesel geniş mercan resifleridir. Bu mercan resiflerindeki küçük adacıklar; okyanusun derinliklerinden yükselen, volkanik dağların çöküşünden kalan kırık bölümlerdir. Çoğu hala ıssızdır. Maldiv halkı bu adaların 191’inde yerleşiktir. Adaların ise 105 tanesi özel tatil köyü şeklinde konuşlanmıştır.

      Kumda dolaşırken önümüze değişik kuşlar çıktı hiç tanıdık değil. Kaçmadan yakalamaya çalıştım. Bir de sevimli minik kabuklu yengeç vardı fotoğraf çekene kadar epey bir bakıştık çok sevimliydi. Hava şükür açıyor. 

      Artık over water suitleri görelim. Kani 75 adet su üzeri terasli suitleri ile kuşbakışı görünümü deniz üzerinde büyük bir palmiyeye benziyor. Çok sessiz bir ortam evlerde kimse yokmuş gibi zaten içlerine bakalım dediğimizde izin vermediler. Öyle bir ortamki haklılar kesinlikle tam balayı cenneti. Havası da cabası. 😉

      Tam orta yerinde camekanlı mekan da suitlere özeldi. Manta Lounge’da içecekler ve akşam üstü çay saati oluyormuş. Bir çalışan bisikletle tüp taşıyordu sıcak su için olmalı…

      Artık biz de denize girelim dedim. Su hayli ılıktı ama ferahlık veren bir ısı… Deniz kenarında *Mutluluk salıncağı * var. Hatıra fotoğrafı çektirmeyeni dövüyorlar dedim. 😁 Arkadaşlarımı çekince sıra bize de geldi. 😉 İyi ki çektirmişiz torunlara bir hatıra olur… 

      Adanın arkasına doğru gidiyoruz. Havuzda spor başlamış. Palmiyelerin arasında gizlenmiş gibi duran bungalovlar önünde oynayan çocuklar. Yelken ve sörf çalışanlar var. Fotoğrafta görülen hem karada hem suda gidebilen ATV’ler de paralı misafir bekliyor, zevkli  olmalı. Neyse biz yürüyerek dolaşalım. ☺️ Uca kadar gittik açık deniz arka tarafa geçemedik zaten dikkat yazısı vardı denize girmeyiniz akıntı çok diyordu. Ama zaten rüzgar felaketti bizi uçmadan dönelim dedik. Yolda geniş kumsala *Balannen seni çok seviyor KUZEY’im * yazdım. Önder de bizi. 🥰🥰

      Deniz havası iştah açtı, midemiz yavaştan acıktınız galiba demeye başladı. Bakalım Club Med’in Velhi açık büfe restoranında neler var. Sanırım herkes yemeğe gitmiş olmalı havuz bomboş. 😁 Girişte genç bir gitarist çalıp söylüyor. İçki standındaki renkli görünüm çok hoşuma gitti.

 

      Yöresel büfeler harika. Beğenebileceğimiz çok şey var gibi… Club Med Kani’de her şey dahil olayı bence süper. Aksi takdirde extralar can yakabilir. Ama açık büfe derken tatil sonrasını da düşünmek gerekir. Battı balık yan gitmesin. 😁

      Çalışanları, çevrenin düzeni ve temizliği ile grupça hepimizden tam not alan Clup Med Kani’de vaktimiz dolmak üzere. Velhi restorandan çıktık, havuzda spor başlamış, sahilde bir koşuşturma. Meraklıyız ezelden içimize işlemiş. 😁 Adaya gelmek için kullanılan taşıtlardan biri olan deniz uçağı misafir getirip, gidecekleri de almaya gelmiş. Çok pahalı bir seçenek elbette. Uçağa vereceğiniz parayla Club’da bir tam gün geçirebilirsiniz. Neyse gelişi gibi gidişi de havalı oldu. Merak edenlere bizim günlük ödediğimiz ücret kişi başı 170 dolardı.

      Balayısız Maldivler turumuzda böylece bitmiş oluyor. 😁 Club Med Kani sürat motoru bizi aldığı yere Male’ye bırakmak üzere bekliyor. Kani ile vedalaşıyoruz. Evet çok güzel bir balayı destinasyonu deseler de tropik tatil yapmak isteyen herkes için ideal bir yer ve çocuklu aileler için de güzel bir tatil yeri bizce. Günü birlik de olsa gördük çocuklar için de oyalanacak türlü etkinlikler var yetişkinler için de. Ayrıca denizde canavar köpek balıkları yoktu. Vatoz bile görmedik. Mutluluk salıncağında ayaklarımızın dibinde dolaşan minik balıklar ile kumsaldaki yengeçler hariç. Biz mutlu olduk en azından mercan adalarını da yakından tanımış olduk. Hoşçakal MedKani… İlginize sonsuz teşekkürlerimizle…

Maldivler- Club Med Kani
Maldivler- Club Med Kani

      Costa Victoria bizi bekliyor bu gecede bizi misafir edecek yarın 25 ocak 2020 sabah 08:00’de ona da elveda diyeceğiz.  

      Sabah Male’ye erkenden indik. Tarih 25 Ocak 2020 saat 08:00. Valizlerimiz geceden alınmıştı. Male’yi gezmeyen grup arkadaşlarımızla ilk gün birleştirerek yazdığım şehir turumuzu burada yaptık. Bir kafede soluklandık. Sonra yerel motorlarla Hulhule adasındaki Velana veya İbrahim Nasir İnternational Havalimanına gittik. Türk Havayolları’nın TK731 nolu seferi ile saat 23:45’de İstanbul’a hareket edeceğiz. Bir gemi seyahatimizi de burada 15. günde bitirmiş oluyoruz. 16. gün İstanbul’daydık.

     Değişik kültürleri yerinde görmek bizim gezi anlayışımızın özüdür. Ve elbette empati yapıp *Bir başkadır benim Memleketim* demek, en büyük zevkimiz. Yeni bir yazımda buluşuncaya kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

 

CRUİSE ile MALDİVLER*SRİ LANKA*HİNDİSTAN-12

Kochin

Merhabalar; Hindistan kıtasını aşağı doğru inmeye devam ederek bu kez Hindistan’ın Kerala eyaletinin yine güzel bir liman şehri olan Kochin’deyiz. Gemimiz limana yanaştı. 22 Ocak 2020 saat 07:30’da alış veriş tezgahları hazır biz potansiyel alıcılarını bekliyor.😉

 

      Kapısında Samudrika International Cruise yazan Terminal’den geçip otobüslere bindik ve gezimize başlıyoruz.

      Kochin’den bahsederken 3 ana bölgeden bahsedilir. Fort Kochi, Mattanchery ve anakara Ernakulam. Bulunduğumuz yer Willigdon adası da Mattanchery bölgesine ait yapay bir adadır. Evet Kochi liman çalışması yapan mühendisi Sir Robert Bristow derinleştirme sırasında çıkan atıklardan bir ada oluşturalım der. 1928 yılında çıkan atıklardan bugün 775 dönüm olan bu ada yaratılır. Adını da zamanın Hindistan Valisi Lord Willingdon’dan alır. Anakara Ernakulam’a Venduruthy Köprüsü ile bağlanır. Biz Fort Kochi bölgesine doğru gidiyoruz. 

      Kochin BOT köprüsünden geçiyoruz. Bir grup insan köprüdeki parti bayraklarını topluyordu. Orak çekiç sembolünü görünce çekelim dedik. Hindistan Komünist Partisi CPI ama (M) si de Marksist anlamına geliyor. Ayrıca başka kombinasyonları da varmış. Yani Marksist- Leninist bir de Maoist olanı. 2019 yılından beri de ikili ittifak partisi BJP ve Hindistan Halk Partisi Hükümeto olarak göreve devam ediyor.

      Biraz bilgi vereyim. Kochin’den ilk kez bahseden 15. yüzyılın Çinli gezgini Ma Huan’dır. O yüzyıldan bu zamana kadar Kochin adının birçok versiyonları olmuş. Cochin, Cochi ve benzeri gibi. Ama Sanskritçe de *küçük kasaba * anlamına gelen Balapuri olarak da bahsi geçmektedir. 

      Hatta Çin hükümdarı Kubilay’ın inek tüccarlarına atıfta bulunarak da Co çin denmiş. 🤷‍♀️  Bir başkasına göre de Tamil dilindeki liman *Kaki*anlamına geldiğini söylese de bence yine isim ebesi Portekizliler. 15. yüzyılda tuttukları kayıtlarda Kakoçhi-Koçhim derken bugün Kochi olarak biliniyor. 😁    

      Kochin 1341 yılında Periyar Nehrinin taşması ile büyük bir sel felaketi geçirmiş. Birçok arazi sular altında kalmış ve sonunda bu doğal liman oluşmuş. 1300’ü yıllarda bölgede yaşayan Çin ve Arap kültürlerinin izi hala mevcut. 1500 yılında zamanın Kralı Unni Rama I. Koyil ticaret için gelen Portekizlilerle iyi ilişkiler kurmaya çalışır. Olur da Zamorin’lerle olan savaşında belki yardım ederler umuduyla. Her zaman olduğu gibi olay yine Portekizlilerin Kochin’i işgaliyle sonlanır.  

      Bir dönem; 1662’de Hollandalılar işgal eder. Fazla sürmez Maysore Kralı Hyder Ali ve oğlu Tipu Sultan Hollanda’lıların hükümranlığını sonlandırır ancak Tipu Sultan’ın 1799 da ölümüyle Kochin bu kez İngilizlerin yönetimine boyun eğmek zorunda kalır. Ne zamana kadar? Yine 1947 Hindistan’ın bağımsızlığa kadar.

      Fort Kochin bölgesine geldik otobüsten görüntü ekleyeyim ortam fena sayılmaz. Enteresan alışık olmadığımız bir Hindistan şehri. Sürekli çalan korna sesi yok ve yerler de temiz. 

      Fotoğraflarda görünen büyük ve geniş dallı ağaçları hemen her yerde görmek mümkün. Yine böyle güzel ağaçlı bir yerde otobüsten indik. Yolun iki tarafını süpüren işçi kadınlar her zaman olduğu gibi çok sevecendiler. Süpürgelerine hayran oldum.

      Ve işte geldiğimiz yer Dhobi Khana yine mi! demeyin girişi çok güzel, Duvar Muralları (resim) harika olan bu açık hava çamaşırhanesinde ütü de yapılıyor. 

      Karşıma çıkan bu renkli görüntü beklentimi yükseltti. En azından nasıl çamaşır yıkayıp ütülüyorlar yakından görebilecektim. Zaten hemen karşımıza ütü yapılan uzun tezgahlı bir yer çıktı. Sağda solda Çamaşırlar yığılıydı. Diğer taraf eşya yığılı, iki işçinin olduğu yerde TV açıktı ve çok güzel müzik çalıyordu. Karşı duvarı da dikkatinizi çekmiş olmalı Tanrıça Parvati ile oğlu fil başlı Ganeşa’nın posterleri süslüyor. Tam içeri girerken bir kadını tabelanın yanındayken çekiverdim. Poz vermiş gibi oldu.

      Efendim tanıtım tabelasında kısa az ve öz bilgi var. Ben yine de size hikaye edeyim. Ardından fazla kalabalık olmadan çamaşırhaneye gidelim.

      Dhobi Khana; Tamil Nadu ve Malabar’ın farklı bölgelerinden 1720 yıllarında toplanan Vannan’ların ataları Fort Kochi’ye getirilir. Amaç, Hollanda ordusunun üniformalarını yıkatmaktır. Önceleri farklı bir yerde 13 dönüm olan bir arazide kurulur. *Mainath Veli* olarak bilinen yerde (burası göller bölgesiydi) ve kumla çevrili 80 kadar su havuzlarında yıkama yaparlardı. 1920’lere gelindiğinde topluluk örgütleniyor ve Vannar topluluğu olarak tanınmaya başlıyor. 1976 yılına gelindiğinde ise 10 dönümlük arazinin çocuk parkı olarak terkine karşılık buraya taşınırlar. Kısaca Dhobi Khana, Vannar Sangham topluluğu ve ailelerinin 1720 yılından beri tam 300 yıldır çalıştırdığı açık hava çamaşırhanesidir.

      Sağlı sollu 40 bölmesi olan bir yer. Yani şu anda her biri bir aileye ait 40 çamaşır yıkama yeri var. Dolayısıyla 40 aile var ve etik olarak kimse kendi kabini haricini kullanmıyor. İlk kabinlerden ziyade son bölümde çamaşır yıkayan adamlar var. Neyseki üstleri kapalı sıcaktan durulacak gibi değil. Çamaşırları sabun ve soda ile yıkıyorlar. Başka deterjan kullanmak yasakmış. Mavi bidonlarda soda ve sabun tozu var. İlk fotoğraftaki adam çamaşırları yüklendiğine göre asmaya götürecek peşinden gidelim ama önce duvardaki posterlere dikkat. Bölgenin Süper Starı Rajinikanth’ın doğum günü kutlamasından bahsediliyor. Rajinikanth oyuncu, yapımcı ve senarist tam bir kültürel ikon bence. Verdiğim linkte dansı ve şarkıcılığı da harika bir adam. 

      Çamaşırhaneye dönelim mi? Bakınız ne güzel bir kaç peş peşe görüntü. Suyun hava da uçuşması ve çamaşırın taşa vurulduğunda çıkan sesi inanılmazdı. Çok mutlu oldum. 💃💃💃

      Çamaşırlar sert olursa taşa vurarak temizliyor, çarşaf gömlek vs. yumuşak eşyaları klasik yöntemle sabunlu suya bastırıp bekletiyorlar. Leke durumuna göre bazen bir miktar klor kullanıyorlarmış. 

      Hemen yan tarafta açık alandaki çamaşır kurutma yerine geçtim. Ay işte tam istediğim gibi çekelim bakalım. İplere yakından baktım rehbere sordum Hindistan cevizi lifinden yapılma. Herkes kendi ipini gerip çamaşırını asıyor kuruyunca topluyor. Hiç sevmedikleri bir dönem var. Bildiniz Haziran’da başlayıp Ekim’e kadar süren Muson yağmurları. Kazançlarının da düşük olduğu dönemlermiş. Elbette çamaşır kurutmak zor. Tam asıyorsun bir yağmur koş topla, geçti tekrar as. Bu yüzden fazla sayıda çamaşır da alamayınca kazanç azalıyor. Mandal kullanmadıklarını artık biliyoruz daha önce yazmıştım. İpleri iki kat döndürerek bağlıyor, ipi aralayıp çamaşırı sıkıştırıyorlar. Rüzgar çıktı çamaşırın uçma, düşme tehlikesi olmadığı gibi yağmur yağarsa, çekerek toplaması da kolay. Aa tabii mandal torbasına da gerek yok. 😉  Bakın şu güzelliğe…

      Çamaşır toplamaya gelen olmadığı için fotoğraf çekemedim. Oysa biri toplarken çekseydim harika olurdu. Tıpkı şu ütü yapanlar gibi… Bir de bizi takip eder gibi hemen dibimizde biten yabancı grup vardı. Ne van minıt’tan ne pıliz’den 😁 anlıyorlar, doğru dürüst çekim yaptırmadılar bana. 😤

      Ütüleri hem elektrikli hem de kömürlüydü. Birazdan paylaşacağım. Kömürleri de odun kömürü değil Hindistan cevizi kabuğundan yaptıkları kömür. Çok dikkatli kullanmak gerekiyormuş. Şöyle; Kömürü ayarlı miktarda koymazsanız arada bir kıvılcımlar sıçratıyor, çamaşırlar kazaya uğruyormuş. Haklılar kimse çamaşırı yansın istemez.

      Eğer kola gerekiyorsa; çamaşırları pirinç suyuna daldırıp öyle kurutuyor sonra ütülüyorlarmış. Hazır nişasta ile bu kadar güzel, gevrek olmaz dediler. Bizde de eskiden gömlek yakalarında kola kullanılırdı. Bakın şu ütünün güzelliğine…    

      Otobüse binmeden çevreye bir göz atalım dedik. Önder alış veriş tezgahlarını gezerken ben de hemen yandaki güzel binaya yöneldim. Hiç kimse göremedim. Ama demir kapısında *Little Flower Church Cemetery*  yazıyordu. Yerel rehbere sorduk adı Little Flower of Jesus Church (İsa’nın küçük çiçek kilisesi) dedi. Hemen yan bahçesi de mezarlıklarıymış… Yazımı yazarken araştırdım. 1956 yılında yapılmış şimdi tadilattaymış. Çevreyle ilgilenince insan neler öğreniyor.  

       Veli bölgesini arkamızda bırakıp yine eski bir yerleşim yeri olan Fort Kochi’ye deniz kenarına gidiyoruz. Hava çok sıcak ama bol ağaçlı bir yerde otobüsten indik. Önce Saint Francis Kilisesi’ni görmek isteyen varsa gezebilir dendi, bizim için de mola gibi oldu. Sonra da Kochi’nin hala eski usul avlanan balıkçılarını görmek için yürüyerek gidecekmişiz.      

       Saint Francis Church; Daha önce Mumbai- Sangrahalaya Müzesinin bahçesindeki eğri çam ağacının aynısını görünce ilgilendim. Gezmeyi düşünmediğimiz için rehberden Vasco De Gama’nın gömüldüğü kilise olduğunu öğrendik. 1500’lü yıllarda Portekizliler tarafından ahşap olarak yapılan ilk Avrupalı kilise özelliğine sahip…. Sonra Hollanda’lılar tarafından böyle yıkılıp betonarmeye dönüştürülmüş. Vasco De Gama ölüp buraya gömüldüğünde kilise ahşapmış. Ölümünden 13 yıl sonra oğlu gelip naaşı alıp Lizbon’a götürmüş ama mezar taşı hala kilisenin içinde duruyormuş. Ön bahçesinde de Dünya savaşında ölenlerin anısına dikilmiş büyücek bir anıt mezar taşı var.

      Yürüyerek balıkçılara doğru gidiyoruz. Etrafta yerli halktan adamlardan başka az sayıda kadın da var. Etraf mis gibi yosun kokarken birden kokmuş balık kokusuna dönüşüyor. Olacak o kadar tabii etraf balık tezgahlarıyla dolu. Mıknatısla çekilmişcesine kıyıdaki balıkçılara doğru hızlı hızlı gidiyorum. Manzara müthiş ama inanılmaz bir şey etrafta tek martı yok . Baş aktörler Balıkçıl ile Kargalar. Hemen ötede yan yana dizili rengarenk kayıklarda klasik avlanmaya hazırlanan balıkçıların görüntüsünde kendimi kaybetmiş habire fotoğraf çekiyorum. Bakın şu güzelliklere.

      Kochin’de sömürge döneminden önce 14. yüzyılda Çinli kaşifler ve tüccarlar balıkçılarla alış veriş yaparken yakınlaşmış hatta bir kısmı buraları beğenip yerleşmiş. Sonra kendi kültürleri olan balık ağlarını tanıtıp kullanmalarını sağlamışlar. Ardından da çekip gitseler bile bu ağları ve avlanma stillerini miras bırakmışlar. Çin’de ve bu bölgenin bazı yerlerinin haricinde Hindistan’ın hiçbir yerinde bu ağları göremezsiniz. Yerel halk bu ağlara * Cheenavala * diyor. Uzaktan tül gibi köpük yığını gibi duruyorlar. Yakın bir fotoğraf Önder Kaplan çekmiş (teşekkürler canım💞) rengi de harika bir yeşil. İncecik naylon ip gibi hani bizim mekik oyası yaptığımız iplere benziyor. 

      Gelelim Cheenavala’ların mekanizmasına; Karmaşık gibi gözükse de tamamen kaldıraç sistemi ile çalışıyor. Fotoğraf ters ışıkta ama olsun sistemi görebiliriz. Genelde 3-4 kişi birden çalışıyorlar. İki balıkçı iri ve çoklu taş bağlanmış ipi bağladıkları yerden çözüyor. Serbest kalan ip taşlı manivelayı yukarı kaldırınca serbest kalan ağ suya dalmaya başlıyor. Bir diğer balıkçı da suya indirilen uçta kendince ağırlık yapıyor, arada balık var mı? diye kontrol ediyor. Balıkları gördüğü anda hep birlikte çekip yüzeye yakın olanları acilen topluyorlar. Aportta bekleyenler var, Balıkçıllar&Kargalar. 👍 😁  Ortadaki fotoğrafı balıkçıların ağına doğru gidip çektim sistem tam anlaşılsın diye. Fotoğraflara tıklayıp büyütüp bakarsanız güzel görünüyor.

      Bir arkadaşla birlikte yakından fotoğraf çekelim diye adım atınca hemen ağlar denize salındı biz sonucu anlamadık normal avlanıyorlar sandık. Bekledik e hemen çekmeye başlayınca balık olmayacağını tahmin edip hadi gidelim dedim. Biz geri döndük ama para istemek için kendi dillerinde söylendiler. 🤦‍♀️😅 Rehberimiz her zaman yaptıkları şey aldırmayın dedi…  

       Neyse; günde kim bilir kaç kere ağlar atılıp, çekiliyor. En az yarım saat kalırsa balık olurmuş. Yani turistik gösteri sayılır. Normal de yine eski usul sandalla balık avlıyorlar. Bir miktar tutulanlar da zaten hemen ötede oluşturulmuş tezgahlarda satışa sunuluyor. Cheenavala’lara veda etme zamanı geldi. 

Kochin- Fort Kochi -Cheenavala
Kochin- Fort Kochi -Cheenavala

      Sıcak bastırdı, ağır balık kokusu etrafı sarsa da manzaranın güzelliği nedeniyle kimsenin rahatsız olduğu yok. Hemen yolun kenarında balık tezgahları, vazgeçilmez turistik eşya satanlar… Gönlüm burada kaldı. Keşke Gün batımında da burada olup manzaranın güzelliğini doyasıya çekebilseydim… 🥺

      Oyuncak Rikşa’lardan Kuzey torunumuza almadan olmazdı. Diğer satıcı hamur şekillendirici bir aparat satıyordu. 

      Otobüse binip 20-25 dakikalık bir mesafede Mattanchery bölgesinde Kerala Society adında Kochin kadın derneğinin el emeği ürünlerinin satışını yaptıkları güzel bir mekana geldik. Rengarenk sarileri içindeki kadınların güler yüzlü karşılamaları hepimizin hoşuna gitti. 

      Çok güzel dekore edilmiş. Raflarda çeşitli baharatlar onları koyabileceğiniz porselen baharatlıklar ve hediyelik eşyalar var. 

       Bir üst kata çıktım. Çok zarif bir hanımefendi dokuma tezgahında sari dokuyordu. Selamlaştık iznini alarak fotoğrafını çektim.

      Yola devamla yine Mattanchery bölgesine gidiyoruz. Tarihi değeri olan bir saraya gidiyoruz. Mattanchery Palace veya Dutch Palace  yani Hollanda Sarayı…

      Otobüsten indiğimiz yerde yerel satıcılardan bir genç şemsiye satıyordu. Hemen yan tarafta bahçesinde ineklerin beslendiği terk edilmiş bir ev vardı. Belli ki vakti zamanında bakımlıymış. Severim böyle mekanları fotoğrafını çektim ve elbette cevap yerel rehberimizden geldi. Evi bir görelim. Üstünde Javerill al Anandjee alt katta ise Zaveri Nivas yazıyor. Kochin de Zaveri Nivas diye biliniyor.

 

      Zaveri Nivas; Mattancherry’de Gujarati Yolu üzerindeki bir ev bence köşk. ☺️  1939 yılında yapıldığı zaman çok odalı ve güzel bahçesi ile Kochin’de dillere destanmış. En büyük özelliği de II. Dünya savaşı döneminde alt katta yapılmış sığınağın ve çok büyük su deposunun olmasıymış. Köşkün temeli o yıllarda dokuz yaşındaki kız çocuğu Leelavati Jverilal Anandji tarafından atılmış. İnşaatı onun adına başlatan da sonradan kayınpederi olacak olan Anandjee Malsee olmuş…

      Kızımız 15 yaşına geldiğinde ev biter. Leelavati ile ünlü iş adamı (köşkün üstünde ismi yazılan) Javerilal Anandji evlenirler. Düğünleri de burada bahçede yapılır ve eve yerleşirler. Bir çok ünlüyü ağırlamışlar. Aile torunları yakın zamana kadar eve sahip çıkmışlar. Sonra Mumbai’ye taşınınca evi satmışlar. Bir dönem film platosu olan köşk artık görüldüğü gibi ineklerin damı olmuş durumda. 🥺

      Geçelim bizim gezeceğimiz saraya. Bir sürü ikazlar, tabloların fotoğrafını çekemezsiniz, açıkta da olsa hiç bir eşyayı ellemeyiniz vs. ile basamakları çıkmaya başladık. 😁 1500 lü yılların sarayı…  

      Mattanchery Palace;  Portekizliler 1500’lü yılların ortalarında Kochin’e ticaret yapmaya gelseler de, ticaret yapmalarının altında yatan niyetleri Kochin’i işgal etmektir. İşte bu dönemde çıkan çatışmalarda burada bulunan bir Hindu tapınağını yağmalayıp yıkarlar. Kochin Raca’sı Veera Kerala Varma ile iyi geçinmek zorunda olduğunu bilen Portekizliler telaşlanır. Ortamı yumuşatmak amacıyla 1545 yılında hemen yıkılan tapınağın yanına bir saray inşa edip Raca Varma’ya hediye ederler. 1660’ların başında Hollandalılar tarafından restore edilince de adı Dutch Palace olur. İçeri bakalım. Hepsi kraliyet ailesinin kullandığı ahşap Tahtırevanlar.

       Yukarıdaki asılı tanıtım panosunda; İki katlı dörtgen yapı uzun ve geniş salonlardan oluşmaktadır. Merkezi avlu, Kraliyet ailesi Pazyahannur Bhagavathi’nin koruyucu tanrısına adanmıştır diye yazıyor ve devamla. Lord Krishna ve Şiva’ya adanmış iki tapınak daha vardır.

      Avrupa ve yerli mimarinin bir karışımını temsil eder. Tavan ahşabı ve tüm mobilyalar tik ağacından el işçiliği ile yapılmış. 300 m²’lik alanı kapsayacak kadar duvar resimleri var. Ramayana, Mahabharata ve Krishna’an bölümler işlenmiş. Kaçak iki kare çekmişim. Benim koca kamerayı gören nöbetçi no flaş desem de peşimden ayrılmadı. 😁

      Kraliyet aksesuarları kılıçlar, giysiler Raca’ların portreleri, Kochin’in haritalarla tarihi anlatılmış. Giysili mankenlerin altında; Kraliyet kadınları iki parçalı beyaz pamuklu elbise giyerlerdi. 18. – 19. yüzyıllarda Avrupalıların ve İngilizlerin gelmesiyle vücutlarının üst kısmını örttüler. O da sadece özel tören günlerinde. Kaju’dan yapılma kolyeler ile toda denilen geleneksel süs eşyaları takar saçlarını da kuduma dedikleri gevşek bir topuzla bağlarlardı diye yazan bir açıklama var.

      Erkek giysi de yazılanı aceleyle tam çekememişim yasak ya. Törende giyilen giysi, parlak iplikle dokunmuş uzun ceket Sherwant ve ona uygun pantolon giyilir. Kumaşlar altın iplikle ve değerli taşlarla süslenmiş. Elinde gül ağacından yapılmış baston taşır. Başındaki kadifeden dokunmuş bir başlık, boynunda inci kolyeler, parmaklara yüzük takarlar. İngilizlerden gelen bir moda ile cep saati- köstekli- takarlar.  Diye anladım. 🤷‍♀️

      Sırada Kral’lar- Raca’ların portreleri var. Ben düzgünce çekebildiklerimi paylaşayım. Cochin kraliyet ailesinde tüm erkek Thampuran’ların adları büyükten küçüğe şöyle sıralanıyor; 1. oğul Rama Varma, 2. oğul  Kerala Varma ve 3. oğul Ravi Varma. Aile 1000 üye ile dünyanın en büyük kraliyet ailelerinden biri sayılıyor. Halen Kochin ve çevresinde yaşıyorlarmış. Ve başka ülkelerde de. 

      Dışarı çıkıp sarayın yapımına sebep olan tapınağa bakalım dedik giriş yasak ben de çatıdaki görüntüyü çekmeye çalıştım. Çok güzel. Hemen yanında da Sinagog vardı oraya da girilmiyormuş sadece dışını çektim. 

      Paradesi Sinagogu;  Paradesi yabancı anlamına geliyor. Yahudilere yabancı gözüyle bakılırmış. 1500’lü yıllarda gelen tüccarlar ailelerini de getirip yerleşmişler. Nüfusları çok fazla olmayan bu yahudiler İspanyol, Hollandalı ve diğer Avrupalı yahudiler yani Aşkenaz yahudilerin torunları, küçük de olsa bir cemaat oluşunca 1568 yılında bu sinagog’u inşa ediyorlar. Fotoğrafta görülen saat kulesi sonradan 1760 yılında yapılmış. Yüzyıllardır hizmet veren sinagog restorasyon sonrası tekrar ibadete açılacakmış. 

      Artık serbest zaman vakti geldi diyen rehberimize uyup biraz sağı solu dolaştık. Güzel bir art kafe, kokulu tütsü çubukları, rengarenk toz boyalar. El sanatlarının yoğun olduğu bir caddedeyiz. 

      Hemen yanda antika eşya müzesi vardı. Kaçırmadım elbette. Neler var neler. Taşıma sorun olmasa alınacak çok değişik şeyler var. Çocuk arabası beni çocukluğuma götürdü. Müzik aletlerinden klarnet ile tambura tanıdık. Fi tarihinden kalma körüklü box kamera. Keşke çalışsaydı önünde Kochin hatırası çektirseydik diye düşününce beni gülümsetti.

       Hinduların dini hikayeleri anlatan dansları Kathakali’deki karakterlerin kuklaları var. İlk fotoğraftakini okuyabildim Kathakali dansında oynayan erkek karakter Kattalan. Bu dansta oyuncular hikayeleri pandomim gibi sessiz, konuşmadan el hareketleri *mudra * ve *rasa* denilen mimikler ve vücut diliyle anlatılıyorlar. Daha önceki seyahatlerimizde izlemiştik.

       Cadde boyunca yürüdük. Jew Tovn Bulvarı çok hareketli, renkli ve sanatsal malzemelerden ne ararsan vardı. Ben geçen defa alamadığım Hindu sembolleri kazınmış tahta boya kalıplarından aldım. Kırmızı bina Portekizlilerden kalma renklerinden belli zaten. Arada karşımıza turist polis merkezi çıktı içinde müzesi de varmış. Topları da var kesin Portekizlilerden kalmadır. 😅

        Hindistan’a Kochin’den elveda diyoruz. Güzel bir günbatımı manzarasıyla limandan ayrılırken sizi harika görüntülerle başbaşa bırakıyorum. Gönlüm oralarda kalsa da…

       Willindon adası yapay bir adaydı gemimiz iki ada arasından önce kuzeye doğru çıktı sonra batıya döndü Fort Kochi’yi dolanıp rotasını güneye çevirdi… Yani evet karşımıza yine Cheenavala- çin balık ağları müthiş manzarasıyla arzı endam etti. Kalbim yine temizmiş, günbatımı fotoğrafını bu kadarcık da olsa çekebildim. 🥰

Kochin- Fort Kochi -Cheenavala
Kochin- Fort Kochi -Cheenavala

       12. günümüzü de bitirdik. 13. gün denizde geçtikten sonra 14. gün yine Male’de olacağız. Bu kez Maldivler de görüşünceye kadar sevgiyle kalınız. 💞💞💞

 

CRUİSE ile MALDİVLER*SRİ LANKA*HİNDİSTAN-11

Mangalore-2

Mangalore gezimiz aynı günde devam ediyor. Yani tarih hala 21 Ocak 2020 saat 12:45 civarı. Otobüsle fazla uzak olmayan St. Aloysius College’a gidiyoruz. Bu kolejin içinde aynı adı taşıyan görülesi bir Şapel varmış görelim bakalım.

      St. Aloysius Chapel ; St. Aloysius College Ground’un içinde yer alıyor. Hemen girişte bir müzesi var sonra Kolej geliyor. Bina çok güzel. Şapel’e doğru giderken açık kapıdan gördüğümüz bir sınıfı ve güzel öğretmenini kaçırmadık. 

      Şapel girişi binanın biraz ötesinde. İçeriye sırayla alıyorlardı ve fotoğraf çekmek yasaktı. Ben de zaten pek meraklı değilim diye söylenerek gruba katıldım. Zar zor bir tane ben, diğerlerini Önder çekti. Çekmemiz gerekliydi zira Şapel tavan resim ve duvar freskleri ile ünlüymüş.

      Şapel’in Kolej kısmı 1882 yılında yapılmış. Şapel olarak ayrılan Güney kısmı da Papaz Joseph Willy tarafından 1885 yılında Roma’daki Sistine Şapeli’nin birebir kopyası olarak yaptırılmış ve Aziz Aloysius Gonzaga’ya adanmış. 

      Aloysius Gonzaga, İtalyan Castiglione Markisinin 7 çocuğundan en büyüğü ve varisiydi. Babasının asker olmasını istediği Aloysius, ben insanlara din yolunda hizmet vereceğim diyerek Markizliği bir törenle kardeşine devredip Roma’ya din eğitimi almaya gider. 

      Aziz Aloysius dini çalışmalarını İsa Cemiyetinde (hatırlayalım Cizvitler) yaparken Roma’da 1591 yılında bir Veba salgını başlar. İnsanlar Veba’dan kırılır ve korkudan birbirlerinden kaçar ölüler de sokaklara terk edilir. Aloysius gönüllü bir grup arkadaşıyla birlikte ölüleri defin işlerine yardım eder. Ancak aynı yıl kendi de Veba’ya yakalanıp henüz 23 yaşında hayata veda eder. Ölümünden tam 135 yıl sonra Papa XIII Benedictus tarafından Aziz ilan edilir.

      İçeri girmeden önce yine ayakkabılar çıkarıldı. İlk kare benim diğerleri Önder Kaplan’a ait. 💞

 

      Şapel’in Fresk ve resimleri yine kendini dine vermiş İsa Cemiyetinde çalışan Bro. Antonio Moscheni SJ tarafından yapılmış. Bro. Antonio tamamen kök boyası kullanarak yaptığı tüm fresk ve resimlerin kök boyasını da kendi hazırlamış. Girişte Onun için de bir anı köşesi var. Son fotoğrafta lup’ladığım tavan resmini Hindistan Hükümeti *Hatıra Pulu* olarak basmış. Fresk ve tablolar, Aziz’in hayatından kesitler, İsa’yı çocukluğu ile annesi Meryem’in etrafında betimlemiş. 

 

      Bugün programımız dolu demiştim yolumuz bu kez içeriği rengarenk, yapısı ışıl ışıl altın bir tapınağa doğru. 

    Kudroli Sri Gokarnanatha Kshetra,

      Manzara muhteşem, girişin görkemi tam da güneş tepemizdeyken devasa boyuttaki fillerin ışıltısı ile gözlerimizi kamaştırıyor. Kısaca ilk giriş bile tapınağın ihtişamı ve zenginliği hakkında fikir veriyor. Bakın daha önceki yazımda bahsettiğim kutsal sayılan *Bael* yaprağını iple girişe asmışlar. Önce görelim değil mi?

Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı
Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı

       Tapınak ana tanrısı Şiva’nın avatarı Lord Gokarnanatheshwara’dır ve tapınak ona adanmıştır. Hemen karşıda görülen tapınak da işte bu ana tanrı Gokarnanatheshwara’nındır. Yine malum ayakkabılar çıkarıldı. Güneş tepede yerler mermer cayır cayır ayaklar yanıyor. Allahtan yerlere hasır yolluk sermişler de üzerinden yürünüyor. İçeri giriyoruz hemen solda camekanlı yerde siyah görüntülü heykeller. Ama önce tapınağın kuruluşundan bahsetmem lazım. 

      Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı; İş adamı Adhyaksha HoigeBazar Coragappa tarafından yaptırılmıştır ve tapınağın önemli bir yapılış sebebi vardır.

      Yüzyıllar önce kast sistemi döneminde birçok tapınağa girişler kısıtlanır. Hindistanın bu karnataka bölgesinde yaşayan etnik bir grup olan Billawas’lar da kast sisteminden nasibini almış tapınaklara girişleri yasaklanmış ibadetleri kısıtlanmıştır.

      Tam bu dönemde Billawas’ların lideri olan iş adamı Adhyaksha HoigeBazar Coragappa duruma çok içerler ve sadece Billawas’ların değil kast sisteminde üst veya alt fark etmeksizin kısaca tüm insanların dini inançlarını, ritüellerini yerine getirebileceği bir tapınağın yapımı için arayışa girer. Şiva’ya adanacak böyle bir tapınak için Keralada yaşayan değerli filozof, öğretmen ve büyük guru Shri Narayan Guru’ya danışarak ondan yol gösterip tapınak için uygun bir yer bulmasını ister.

      Kerala’dan çıkıp Mangalore’ye gelen Narayan Guru Kudrolide uygun bulduğu yer işte burası, Tippu Sultanının atlarını otlattığı için *Kudre- Valli* adı verilen bu arazidir. Shri Narayan Guru gözetiminde tapınak yapımına başlanır. 3-4 yıl içinde biter. Tipik bir Kerala mimarisinde inşa edilen tapınağa kutsal Shiva Linga’yı Shri Narayan Guru kendi eliyle yerleştirir. Tapınağa Sri Gokarnanatha Kshetra adını verip 1912 yılında kutsamasını da yapar. Bu gördüğünüz modeli artık Kerala mimarisi değildir. 1991 yılında Mimar Sthapadi K. Dakshinamoorthy tarafından restore edilirken Chola mimarisi kullanılmış ve bu gördüğümüz şeklini almıştır.

      Haydi devam edelim içerde hemen solumuzdaki, önünde Shiva’nın bineği Nandi’nin oturduğu camekanlı mekanda Shiva- eşi Parvati ile kucaklarında oğulları, Ganeşa ile Kartikeya ile heykelleri var.

 

      Karşımızdaki Tapınağın gerçek sahibi Tanrı Sri Gokarnanatha’nın tapınağı.

Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı
Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı

      Gokarnanatheshwara’nın bu muhteşem tapınağına doğru gidiyoruz. Tapınağın kapısında Smt. Sonia Gandhi ve Sri. Rajiv Gandhi tarafından 2012 yılında Tapınağın 100. yılı kutlama açılışı yapılmıştır yazıyordu.

      İlk fotoğrafta görünen bir ön geçitin kapısı, arkasında bir boş alan ve tapınağa girmeden önce yine geçen yazımda bahsettiğim iki adet direk var. İlki çanakları var gibi görünen Deepa Sthamb ışık direği, diğeri de çitle çerçevelenmiş olan her tapınakta mutlaka bulunan bayrak direğidir. Bayrak direğinin tepesine de bulunduğu tapınak kime adanmışsa onun alametifarikası (yani ayırıcı niteliği) asılır. Burada ki ikinci fotoğrafta görülen elbette Nandi idi. Ama direkte pek gözükmüyor gibi üstüne tıklayın büyütüp bakınız. Üçüncü karede dansın efendisi Lord Shiva’nın Nataraja freski işlenmiş ve sağ ayağının altında da kötülüğün sembolü iblis Apasmara var. En son karede giriş kapısı üzerinde Shiva ile diğer tanrıların kabartmaları var.  💃💃💃  Görelim…

       Diğer tapınaklar kimlerin kaçırmamalıyım diye dışarı çıktım. Hemen solumda masmavi kocaman bir havuz ve etrafında Shiva eşi Parvati ile çocuklarının heykelleri var. Bu havuzun adı Pushkarini’dir. Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağında bir çok dini festivaller yapılıyor. Ama en çok Navatri festivali ile Mangalore Dasara Festival kutlamaları ile ünlenmiş. Navatri Sonbaharda düzenlenen 9 gece süren bir festivaldir. Navadurga denilen Shiva’nın eşi Parvatinin( bu dönemde Sahara Devi olur) 9 tane avatarı vardır. Festivalin 9 günü halk tapınağa gelir. Her gün Mangalore Sharda Devi, Mahaganapathi ve Navadurgalara tapınırlar. Dokuzuncu günün akşamı tapınak alayı düzenlenir. Mangalore Sharda Devi, Mahaganapathi ve Navadurgalar arabalara konur şehri dolaşırken çeşitli danslar yapılır. (en önemlisi de aslan dansıdır) 10. gün sabah erken saatlerde Navadurgalar tapınağa getirilir ve işte bu havuzda Pushkarini’de suya batırılarak festival bitirilir. Havuzu görelim. 

Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı
Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağındaki Pushkarini

      Bu kez sağdan devam ettik. İlk tapınak Shirdi Sai Baba Mandır. Shirdi Hindistan’da Sai Baba’nın yaşadığı bir yerdir. Sai Baba; Sai felsefesinin bilge öğretmeni SadhGuru’dur. Shirdi’deki bir zamanlar yaşadığı yer şimdi bir hac yeri olarak ziyaret edilir. 

      Hemen yanında Maymunlar Tanrısı Hanuman’nın tapınağı var. Hanuman’ın hikayesini buraya saklamıştım. Hemen anlatıyorum.

      Hanuman kimdir? Hikaye şöyle başlar; Brahman Hinduların yaradılış tanrısıdır ve gökyüzü cennetindeki bir sarayda yaşar. Sarayda yeryüzünden çalışmak için gönderilmiş birçok apsara vardır ve bunlardan biri de Anjana adındaki, bilge bir kişi tarafından lanetlenmiş olan kadındır. Brahman Anjana’yı yanına çağırıp hizmetinden çok memnunum ben de seni memnun etmek için ne yapayım der. Anjana çekinerek üzerindeki laneti kaldırmasını ister.

      Brahman -anlat bakalım niye lanetlendin? diye sorduğunda Anjana utanarak -Efendim çocukken yer yüzünde oyun oynadığım sırada lotus pozisyonunda oturmuş meditasyon yapan bir maymun gördüm. Bana çok komik geldi güldüm. Elimdeki meyvelerden birkaç tanesini de fırlattım. Kafasına gelip onu rahatsız edince kocaman gözlerini öfkeyle açınca korkudan kaçamadım beni gördü. Ve çok kızgındı.

      – Eğer birgün aşık olursan o an maymuna dönüşeceksin diyerek beni lanetledi. Meğer çok büyük bir hata yapmışım, gördüğüm gerçek maymun değil din eğitimi için form değiştirip maymun görünümüne giren bilge kişiymiş. Ağlayarak af diledim, maymun halimle kimse bana bakmaz evlenemem bile dedimse de kar etmedi. Lanetini geri almayacağını ama eğer aşık olursam da -sevdiğin kişi maymun suratına rağmen seni beğenecek dedi ve gitti.

      Brahman * Sanırım laneti kaldırmanın bir yolu var üzülme* Sen şimdi yeryüzüne git hep orada yaşa aşkı orada bulacaksın. Ve eğer lanetin kalkması için de Lord Shiva’nın bir enkarnasyonu çocuğun olarak doğacaktır der. Anjana yeryüzüne iner bir ormanda yaşamaya başlar. Anjana birgün ormanda gezerken aslanla mücadele eden iri yarı bir adam görür. * Ne güçlü ve güzel bir adam keşke bana baksa* der. Hikaye de tam burada başlar. Hep böyle değil midir? 😉

      Adamla göz göze geldiği anda aşık olur. ❤️‍🔥 Ama heyhat maymuna dönüşmüştür. Utanır 🙈 yüzünü kapatarak kaçmaya çalışırken yere düşer. Adam koşarak gelir * ağlama güzel kız çek ellerini de güzelliğini seyredeyim* diyerek şevkatle yaklaşır. Anjana * Yapamam güçlü adam lanetliyim. Aşık olursam maymuna dönüşeceğim laneti üzerimde ve maymun oldum der. Ama bir yandan da parmaklarının arasından adama bakar. Bir de ne görsün karşında maymun suratlı bir adam var. 😳

     Anjana’nın şaşkınlıkla kendisine baktığını görünce güçlü adam -Ben; Lord Shiva tarafından büyülü güçlerle donatılmış, istediğimde insan formuna giren aslında maymunlar kralı Kesari’yim. Ve eğer lütfeder eşim olmayı kabul edersen onur duyacağım beni kabul eder misin Anjana? der. Kesari’nin de maymun olduğu için kendisini beğendiğini anlayıp bilgenin doğru söylediğini hatırlar. Evlilik teklifiyle mutlu olan Anjana kabul edince de evlenirler. 💍💍 Bu kez hikaye burada bitmez arkası fotoğraftan sonra. 😊

Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı
Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı’nda Hanuman Tapınağı

      Çok dindar olan Anjana yoğun olarak Shiva’ya tapınır. Bu derin ibadetten çok hoşlanan Shiva Anjana’ya gelerek ne istediğini sorar. -Efendi Shiva, artık evlendim mutluyum ama üstümdeki lanetin kalkması için oğlum olarak doğmanız gerek, dileğim budur der. Shiva – tamam der ve hemen yok olur.

      Anjana yoğun bir şekilde ibadet edip meditasyon yaparken gökten avucuna bir parça kutsanmış pasta düşer.🧁 Bu pastayı Ateş Tanrısı Agni ülkenin başka bir yerindeki çocuğu olmayan krala, eşine yedirdiği takdirde ilahi bir çocuğu olacağını söyleyerek vermiştir.

     Kral pastayı tam karısına yedirirken bir uçurtma kuşu pastayı kapar ve tesadüf eseri Anjana’nın yaşadığı yere doğru uçar. Pastayı Anjana’nın yemesi gerektini bilen rüzgar tanrısı Vayu hemen harekete geçer. Pastanın bir kısmını kuşun ağzından koparıp Anjana’nın meditasyondayken açılmış ellerine doğru düşürür.

     Yani artık Shiva’nın verdiği sözü yerine gelmeye başlamıştır. Pastanın Vishnu’dan geldiğini tahmin edip onu yiyen Anjana’nın bir süre sonra ilahi güçlerle donatılmış nur topu gibi maymun yüzlü bir oğlu olur. 🐵 Onların Anjaneya olarak adını koydukları oğulun şimdi bilinen adı Hanuman’dır. Ve hala hikayemiz bitmedi. 😇 Bakınız tapınağı ne kadar süslü.

 

23-IMG_4623
Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı

      Mutlu mesut yaşarlarken laneti üzerinden kalktığı için Anjana artık cennete gitme zamanının geldiğini söyleyerek Kesari ve oğluna veda eder. Minik Anjaneya 🐒 -Gitme anneciğim ben ne olacağım? beni kim besleyecek? diye ağlar.

      Anjana – güçlü baban Kesari ile senin doğumuna sebep olan koruyucu Vayu var seni korurlar. Acıktığında da Güneş gibi sarı, turuncu renkli olgun meyvelerden ye onlar seni doyurur diyerek oğlunu öper ve gökyüzü cennetine döner. 🥺

      Boşuna çocuktur yapar dememişler. 😁  Anjaneya da çok acıktığı bir gün güneşe bakıp ooo kocaman güneş kim bilir nasıl lezzetlidir, koparıp yemeliyim diyerek Güneş’i yakalamak için uçmaya başlar. İlahi güçleri vardır ve zaten Shiva’nın enkarnasyonu olduğu için de bu iş ona hiç zor gelmez.

     Güneş tanrısı gelme çocuk yanarsın der. Gittikçe büyüyerek güneşe yaklaşmaya devam edince Güneş tanrısı, tanrıların kralı İndra’dan yardım ister. İndra’da gördüğü şeyin güneşe doğru giden kocaman bir canavar olduğunu zanneder.  🐲 Yaklaşınca da kocaman bir maymun olduğunu görür.

     Kimsin? Güneşi neden yakalamaya çalışıyorsun? der. Anjaneya *ben Anjana ile kesari’nin oğluyum. Annem bana güneş renkli olgunlaşmış meyveler ile beslenebileceğimi öğütledi, o nedenle güneşi yakalayıp yersem doyacağım der.

     İndra çocuğun bu sözlerinden hoşlanır, Güneş bir meyve değildir, değerli bir ışık yaşam kaynağıdır onu yakalamaktan vazgeç ve yeryüzüne geri dön der. Ama bu çocuk söz dinler mi? Güneşi yakalamaya devam edince öfkelenip şimşekleri ile Anjaneya’yı yüzünden vurup yeryüzüne düşürür. Gittikçe boyut kaybederek küçük bir çocuk olarak yere külçe gibi pat diye düşen Anjena’nın sesini etrafta dolaşan Rüzgar Tanrısı Vayu duyar. Yere doğru inince ölü gibi yatan kendine emanet edilen manevi oğlu Anjaneya’yı görüp kahrolur.

     Kimse onun manevi oğlunu bu hale getirmeye cesaret bile edemez. Öfkeyle kasırga gibi eserek  💨🌪  -Bunu kim yaptı çabuk söylesin der. Kimseden cevap alamayınca da – Bana cevap bile vemiyorsunuz. Ben neden görevime devam edeyim ki! der. Kırılmış bir şekilde Anjaneya’yı da yavaşça kucaklayıp yer altındaki dünyasına döner.

     Rüzgar esmeyince, yeryüzünde hava kalmayınca hayat felç olur, yavaş yavaş ölmeye başlar. Durumu gören Güneş Tanrısı hemen Brahman’a koşar felaketi haber verir. Brahman suçlunun İndra olduğunu anlar ve ona insanları düşürdüğü bu durumdan utanç duymasını söyler. İndra özür diler. Tüm tanrılar birleşerek yeraltındaki Vayu’dan af dileyip tekrar Rüzgar tanrısı görevine dönmesi için yalvarırlar.

     Vayu Anjaneya olmadan hiçbir yere gitmem der. Brahman gücünü kullanarak Anjanera’yı iyileştirir. İndra da Vayu memnun olsun diye -Hiçbir silah onu yaralayamacak hatta ölümsüzlük veriyorum der. Ardından yanakların (hanu demekmiş) nedeniyle bundan sonra adın Yüce Hanuman olsun der. Efsane nedeniyle Hanuman halk arasında Vayu’nun oğlu diye de bilinir. 

     Gökten yine sihirli üç elma kim isterse onun başına düşer. 🥰  Biz de çıkışa doğru yürürüz.

Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı
Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı

      Ve tekrar otobüse binip yakındaki bir Pazar yerine gideriz. Yolda güzel bir camiye denk geldik otobüsten görüntüdür. Adını bulamadım.

Mangalore- Cami
Mangalore- Cami

      Güzel bir park kenarından geçip Mangalore’nin balık pazarına geldik. Bir iki güzel kare paylaşayım.

      Burası da balık pazarının girişi.

      Ömür biter yol bitmez demişler ya devamla 6 km kadar daha yol gittik. Deniz kenarında konuşlanmış Sultan Battery-Sultan Batarya’sına geldik. Bu bölge Boloor diye adlandırılıyor. Batarya 1784 yılında İngiliz teknelerin Gurupur nehrine girmesini engellemek için Tipu Sultan tarafından yaptırılmış. İngilizler 1768 yılında Mangalore’yi işgal ederler. Tipu Sultan 1794 yılında savaşarak Mangalore’yi İngilizlerden tekrar geri alır.  

      Ancak liman nedeniyle önemli konumu olan Mangalore’ye İngilizlerin Gurupuru nehri yoluyla kolayca girebileceğini ön görüp burada Boloor bölgesinde bu gözetleme kulesini inşa ettirir. Alt kısmında cephanelik var. Üst kata çıkınca manzara muhteşem. Arap denizi ayaklar altında. Kıyıda terk edilmiş bir iki kayık var. Çevre bakir kalmış. Sıcak da kavuruyor yani… 

      Hemen yanında gençlerin rağbet ettiği bir park ve Mogaveera restoran var. Mogaveera Portekizlilere karşı savaşmak üzere denizcilerden kurulmuş bir toplulukmuş. Burası da onların adını alan bir restoran. 

Son kez artık bir fabrikaya gidiyoruz. Çok merak ediyorum. Evet Kaju fıstığı nasıl işlenir göreceğiz. 🤩 Gittiğimiz Fabrikanın adı Kalbavi sahibi ilgili gibi görünse de pek memnun kalmadık. Taş yerinde ağırdır derler ya aynen öyle. Türkiye fiyatı ile neredeyse aynıydı. Kimse almaya yanaşmadı.

İçeri girmeden önce eller dezenfektan ile yıkandı, başımıza boneler takıldı. Hayli geç kalmışız az bir zaman sonra paydos olacakmış. Önce güler yüzlü kadın işçileri paylaşayım.

Sonra rehberimize kulak veriyoruz. Kaju fıstığı bildiğimiz fıstıklar gibi toprakta yetişmiyor. Aslı’nda bir ağacın meyvesi. Öncelikle toplanıp güneş altında kurutuluyor ki, yaş meyve içindeki nemi atsın. Kurumuş kabuklu Kajular işlenmeye geldiğinde önce bir ısıl işlemden geçirilirler.

      Bu ısıl işlem 1 saat sürer ardından tepsilere dağıtılıp tekrar soğumaya bırakılır. Ardından fotoğraflarda göreceğiniz özel kırma makinalarında kırılıyorlar. O kadar yağlı ki inanılmaz. Kadıncağızların elleri, üst baş hep yağ içinde. Kaju yerken yağının çok olduğunu unutmayın derim. Ama ben de çok severim. 🤷‍♀️ İlk karedeki makinalar ısıl işlem makinaları diğerleri de zaten görülüyor. Çok sert kabuğu olan Kaju böyle mengenelerle kırılıp önlerindeki kaplara doluyor.

      Sonra Kırılan Kajular diğer işçi kadınlar tarafından kabuklarından ayrıştırılıyor.    

      Ardından Başka bir grup kadın tarafından sağlam, kırık veya yarım şeklinde tekrar ayıklanıyor. Öğlen arası oldu dinlenmeye çekilenler. Arada dedikodu yapmadan da köle gibi çalışılmaz elbette. Görelim derim. 😉   

 

      Ayrılırken Allah için küçücük içinde 10 kadar fıstık olan numune kaju verdiler. 😁 Mangalore gezimiz de burada bitti. Hayli renkli ve hikayeliydi biz sevdik umarım siz de sevmişsinizdir. İstikamet Costa Victoria bir de bizden günbatımı selfisi paylaşayım. 

IMG_4739

      Yarın sizi yine çok güzel bir yerde gezdireceğim. Cochin’de buluşana dek sevgiyle kalın. 💞💞💞

 

CRUİSE ile MALDİVLER*SRİ LANKA*HİNDİSTAN-10

          Mangalore-1

      Hindistan’ın Karnataka Eyaletinin güzel bir liman şehri olan Mangalore’deyiz. 21 Ocak 2020 sabah 07:30 olmuş bile. Mumbai’den ayrıldıktan sonra bir günümüz denizde geçti. Bugün çok daha renkli bir gün yaşayacağımızı tahmin ediyoruz. Limanda otobüsler bizi bekliyor hızlı hareket edip gümrükten çıkıyoruz.

       Biz Mangalore diyoruz ama resmi adı Mangaluru. Bu eyaletin başkenti de Bangalore. Ben önce yanılgıya düşmüştüm ses uyumu tek harf farkı var ya. 🤦‍♀️ Neyse Mangalore adı üzerinde epey farklı tanımlar var. Mangaluru’daki *uru* kasaba anlamında. Yok mangal kasabası değilmiş sordum.😁 Mangala *hayırlı* anlamına geliyor yani Mangalore de *Hayırlı Kasaba* demek oluyor. Kannada dilindeki metinlerde böyle geçiyormuş. Malum isim babalığına soyunan Portekiz’liler Mangaluru’yu Mangalore yapıyorlar ve halen öyle bilinse de 2014 yılında eyalet resmen Mangaluru olarak aslına dönüyor. Halk arasında bilinen bir adı da var. Nath tarikatından Matsyendranath’ın bir prenses olan Premaladevi ile evlendiğine inanırlar ve ölünce onun adına bir de tapınak inşa ederler; Mangaladevi Temple. Mangalore adının da buradan geldiğini kabul ederler.  

      Bu güzel Mangalore’de bakalım bizi neler bekliyor. Sanırım otobüsle olsa da yarım saat kadar bir yolumuz var. Yolda bir grup kızlı, erkekli öğrenci bayraklarla yol kenarında oturuyor. Yerli rehberimizin dediğine göre yemekleri beğenmedikleri için eylem yapıyorlarmış az ilerde de polis barikat kurmuştu. Tabeladan öğrendik Shakthi Üniversite Öncesi Kolej öğrencileri… Gençlik ne güzeldir. 💃💃💃

      Devamla; Mangalore Karnataka eyaletinin başkent Bangalore’den sonra ikinci önemli şehridir. Mangalore güneyde Nethravathi, kuzeyde Kulur Nehri ile çevrili. Eyaletin hatta Hindistan’nın kültürel seviyesi en yüksek şehirlerinden de biri. Okuma, yazma oranı %96.5. Dört değişik topluluk, dört değişik dil mevcut. Kannada, Konkani, Beary ve ortak konuşulan Tulu. Beary dilini genelde Müslümanlar konuşuyor.

      Mangalore, Chalukyas ve Vijayanagar gibi birçok hanedanlık tarafından idare edilmiş. 1526’dan 1695 yılına kadar Portekiz egemenliğinde kalan Mangalore 1753 yılında Sultan Haydar Ali tarafından yönetilmiş. Sonra 1768- 1794 arasında da İngiliz egemenliğinde kalmış. Haydar Ali’nin oğlu Tipu Sultan şehri İngilizlerden kurtarıp idaresi altına alıyor. Tipu Sultan ölünce İngilizler yeniden işgal ediyor. Mangalore diğer şehirler gibi 1947 yılında Hindistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla nihayet sömürge olmaktan kurtuluyorlar. Benim çok sevdiğim Kaju fıstığı ve kahve ihracatı ile de bölgenin birincisidir.

      Yolumuz Mangalore’nin en büyük, dini açıdan da en önemli tapınağı olan Kadri Manjunatha Temple’a doğruydu ve geldik. Yürüyerek tapınağa doğru gidiyoruz. Yolda kadın temizlikçi gördüm işini büyük bir ciddiyetle yapıyordu. Ardından karşımıza Shiva’nın (Şiva) heykeli çıktı.

      Uzaktan tapınak göründü. Bizi daha da renkli bir ortam bekliyor gibi. Fotoğraf Önder Kaplan. ❤️😘 Teşekkürler.

      Sonra şu amca ve teyzeler ne satıyor bir bakalım. 

       Ve karşımızda görünen masmavi renkli olağanüstü görüntüsü ile Kadri Manjunatha Temple.

      Kadri Manjunatha Temple. Tapınağın baş tanrısı, Lord Shiva’nın reenkarnasyonu olan Sri Manjunatha’dır. Hikayesini anlatacağım ama şu güzelliği bir görelim.

       Tapınağın merdivenlerinden çıkarmadılar çünkü ayakkabılarımızı çıkarmamız gerekiyor. Soldan içeri girip bu görevi yerine getirdik.

       Efsaneye gelince: Sahyadri’de yaşayan dindar Saint Jamadagni’nin oğlu olan Parasurama aynı zamanda Shiva’nın 10 avatarından 6. avatarıdır. Parasurama’nın sadakatı ve iman edişinden memnun kalan Lord Shiva ona, kötülüklere karşı koyabilen çok değerli bir balta hediye eder. Parasu Sanskritçe*balta *anlamına gelir, Parasurama’da *Baltalı Koç* demektir. Parasurama yaşadığı Sahyadri’deki yağmacı, iman etmeyen Kshatriyaların hepsini baltasıyla öldürüp topraklarını da Kashyapa’ya bağışlar. Yaptıklarından bir süre sonra üzüntü duyar ve Shiva’ya kendisini afetmesi için dua eder… Shiva, Parashurama’ya günahlarının bağışlanması için Kadali Kshetra’da bir sadaka vermesi gerektiğini söyler. Ayrıca Parasuramana’nın arzusu olan Dünya’nın düzenini, refahını koruyan *Manjunatha*olarak reenkarne olacağı sözünü de verir.

      Parashurama hemen baltasını denize atar ve deniz çekilir ortaya bir toprak parçası çıkar. (Kerala bölgesi) Lord Shiva, Parashurama’nın oluşturduğu toprak parçasını onun verdiği sadakayı (kefareti) beğenir. Karısı Tanrıça Parvathi ile Manjunatha olarak reenkarne olur ve dünyanın refahı için işte bu tapınağın olduğu tepede Kadri’de yerleşir. Manjunatha’nın mantraları da yedi theerthas *Tapınaklarda Verilen Kıymetli Su* olur. İlerledikçe anlatacağım.

      Hatırlatayım Tanrı Shiva: Hinduizm’in üç tanrısından, yeryüzüne insan olarak indirildiği kabul edilen tanrıdır. Evrenin yıkımını yok oluşunu ifade etse de ardından mutlaka yeniden doğuş gelecektir, dolayısıyla dönüşümü de temsil etmektedir. Zaten adı Sanskritçe Shiva (iyilik sever) anlamındadır. Tapınağın ilk yapımı elbette ahşaptan ufak bir Budist manastırdır ve 10. yüzyıla denk geliyor. 14. yüzyılda da tamamen taştan yeniden yapılmış. 

      Evet tapınağa giriyoruz içerden müzik sesi geliyor. Bir sahne ve önünde sıralanmış, bir kısmı hanımlar tarafından doldurulmuş sandalyeler var. Arkalarındaki pankartta Kadri Manjunatha Temple’ın katkılarıyla 70.Yıl Dini ve Kültürel Festival kutlanıyor yazıyor ve sahnede Mallaka müzik grubu yer alıyor. İlk karedeki hanımın giysisi geleneksel giyim birçok hanımda vardı.

      İçeri doğru ilerlerken yemekhaneden geçtik. Yemekler kocaman kazanlarda yapılmış bitmiş ama yine bir yandan da yeniden yapılıyor. 😁 

      Hemen sağımızda bir tapınak daha vardı. Evet tapınak içinde tapınak. Shiva’nın oğlu Fil başlı Ganeşa’ya adanmış. Kapısında Sri Maha Ganapati Tapınağı yazıyor. Neden fil başlı hikayesi hatırlayalım.

      Tanrı Ganeşa; Shiva’ ile Parvati’nin oğlu, bilgi ve hikmetin tanrısıdır. Birçok yerde karşımıza çıkabilir zira halkın en rağbet ettiği tanrıdır. Baba tanrı Shiva çok uzun bir yolculuktan döndükten sonra karısının yanında ilk kez gördüğü Ganeş’in kendi oğlu olduğuna inanmamış ve kafasını kesivermiş. Karısı Shiva’ya -O bizim oğlumuzdu ne yaptın! der 🤦‍♀️ ve oğlunu yaşatması için baskı yapar. Shiva, Ganeş’in ormanda karşılaşacağı ilk canlının kafasını alırsa yaşayacağını söyler. Böylece Ganeş ormanda ilk karşılaştığı hayvan olan filin kafasını alarak yaşamına devam eder… Ganeş’in kullandığı araç yani alameti farikası Fare’dir. Hindistan’da girebildiğiniz her evde mutlaka rastlayacağınız bir tanrıdır. 

Mangalore- Sri Maha Ganapati Tapınağı
Mangalore- Sri Maha Ganapati Tapınağı

İnananları daha içeri adım atmadan yere el sürüp alınlarına götürüyorlar, sonra da namaste der gibi ellerini önde birleştirip çenelerine götürüyorlar. 🙏 Tam karşıda biraz karanlık kalıyor ama yine de görünüyor, gümüş renkli Ganeşa’yı çiçeklerle süslemişler. Bir hazırlık içindeler. Yan tarafta da tütsü yanıyor sandal ağacı miss gibi kokuyor.

Önünde oturanlar Guru olmalı, bir kaptan su alıp insanların açılan avuçlarına damlatıyor onlarda suyu içiyorlar. Bir kapta da verilen yardımları topluyorlar. Bu işler her yerde yardımla yürüyor. 😊

      Hemen arka tarafa doğru yürüyoruz. Karşımıza çıkan merdivenler bakalım bizi nereye götürecek. Derken çiçek satan bir teyze ile karşılaşıyoruz. Önündeki yaprak ve çiçekleri satın alanlar tapınaklardaki hangi tanrıya inanıyorlarsa ona sunuyorlar. Gülümsemek insanı nasıl güzelleştiriyor. 😊❤️

      Betonla çevrili yeşil suyu olan havuzlarla karşılaştık. İnananlar yıkanıyor. Tanrılarının huzuruna çıkmadan önce bu kutsal su havuzunda yıkanmaları gerekiyormuş. Daha doğrusu arınıyorlar. Her taraf muz ağaçları ile çevrili. Birazdan da yukarı doğru çıkacağız.

      Daha önce bahsetmiştim. Shiva Reenkarne olup Manjunatha adını almış ve buraya Kadri’ye yerleşmişti. Manjunata’nın da mantraları yedi theerthas *Tapınaklarda Verilen Kıymetli Su* dur demiştim. İşte bu Theerthas’a gelen kaynak suyun menbası Himalaya Dağları’ndaki Gangotri buzulu. Himalaya Dağları’ndaki Gangotri buzulu eriyor ve 3 bin kilometreyi bulan uzunluğu ile önce Bhagirathi Nehri’ni oluşturuyor. Daha sonra Bhagirathi Nehri ve Alaknanda nehri birleşip Ganj nehrini oluşturuyor. İşte Ganj’ın bir kolu olduğuna ve buraya kadar geldiğine inanılan bu kaynak suyuna da Gomukha Bhageerati Teertha deniyor… Ve birazdan göreceğimiz bir öküzün ağzından akıp değişik ebattaki bu havuzlara dökülüyor. Tam 9 tane saydım ama arınılan havuz sayısı 7. Yukardan çekilen görsel için eşim Önder Kaplan’a teşekkürlerimle. 💞

      Havuzları biraz geçince Gomukha’nın aktığı yere geliyoruz. Ben önce çıkmıştım kimse yoktu biraz bekleyince su dolduran bir inanan geldi. Suyun üst kısmında oturan bir guru vardı bağış kabul ediyordu. Yanında da Gorakhanath heykeli var. Gorakhnath aziz mertebesine yükselmiş Kundalini Yoga öğretisini oluşturduğuna inanılan Hindu *Maha Yogi* en büyük Yogidir.

     Ellerindeki küçük taslara su doldurup son fotoğrafta görülen merdivenlerden yukarı çıkanların ben de peşlerindeyim. 😁

      Yukarı çıkınca güzel süslü bir yapı gördüm. Sonra Lord Shiva’nın lingam sembolü Shivalingam olduğunu görünce de buranın da bir tapınak olduğu belli oldu. Demiştim tapınak içinde tapınaklar da var… Maha Shivaratri Festivali  kutlanırken dilekler bu tapınakta dileniyormuş.

      Kutsal suyu bu Shivalingam’a dökme işlemine *Abhishekha * deniyor. Bir de *Bael* yaprağı ile *Yekka * denilen çiçek sunuluyor. Shivalingam’a bu ritüellerin yapılması ile tanrının iyiliğini kazanacakları inancındalar. Özellikle de çocuğu olmayan kadınlar kendileri ve eşleri için dua ediyorlar.

      Artık aşağıya inmek gerekiyor. Karşımda devasa boyutta bir hatta iki adet direk var ve birinde sanki kukla asılmış. 😅😅 Önce fotoğrafları görün hak verirsiniz.

      İlk bronz olan Deepa Sthamb ışık direğidir. Diğeri de her tapınakta mutlaka bulunan bayrak direğidir. Bayrak direklerinin tepesine bulunduğu tapınak kime adanmışsa onun alametifarikası (yani ayırıcı niteliği) asılır. Bu tapınak Shiva’ya adanmış olduğu için bayrak direğine asılan da Garuda’nın sembolüdür. Garuda’da Shivanın avatarıdır.

      Alttaki fotoğrafta tapınak girişindeki bayrak direği önünde de çiçek koyup dua ediyorlar. Çünkü tepede tanrı avatarı olan Garuda var. Dikkat ederseniz bir adamın üstüne de su döküyorlar. Bilgin bir kişi hastalığına şifa bulmak için gittiği tapınakta gölette arınıp ıslak giysileri ile ibadet etmiş ve iyileşmiş. O inançla havuzda yıkanıp gelmeyenleri de burada su ile kutsuyorlar. Diğer fotoğraftakiler de yanılmıyorsam Vishnu ile Parvati’nin temsili şekilleri olmalı.

      Bugün 21 Ocak yıllık Jathra Mahothsava tapınak festivalleri haftaya 26 Ocak’ta başlayıp ay boyunca devam edermiş… Güneş tanrısının Oğlak burcuna geçtiği dönemin sonunda başlıyor. Hazırlıklar son sürat. Bu arabalara tanrıların sureti artık heykel diyeyim konuyor tapınak çevresinde belirli dört noktadan dolaştırılıp görkemli bir geçit töreni yapılıyor. Dokuz gün süren festival Theertas banyo ile başlıyor. Aynı gün ışık direği yakılıyor. Araba geçit törenin ardından yedinci gün Maha Anna Samtharpaney denilen toplu yemek veriliyor.

      Ayrıca her yıl kutlanan Maha Shivaratri festivali var… Hiçbir inananın kaçırmadığı en önemli, ruhani değeri büyük festivaldir. Tanrı Shiva ile Parvati’nin evlendiği gün oluşu, Lord Shiva’nın şeytanlar tarafından çalkalanmasıyla köpüren okyanusun *Kshir Sagar*ın saçtığı zehiri yutarak insanlığı korurken Neelkantham yani mavi-boğazlı hale geldiğine inanılan gün olması ve Shivaratri’nin Hindu takviminde Tanrı Sadashiv’in *Lingodbhav Moorti* olarak ortaya çıktığı yeni ay günü oluşu festivalin önemli kutlanma sebeplerindendir.

      Bu festivalde Tanrı Shiva’ya*Bilva* yaprağı ile *Yekka * denilen çiçek sunuluyor demiştim. Bu yekka çiçeğini Shiva’ya sunarlarsa dualarının mutlaka olacağına inanmışlar. Böyle bir inanç nedeniyle yekka çiçeği de aşırı talep nedeniyle karaborsaya düşermiş. Haklılar tabii Tanrı Shiva’ya yılda sadece bir tek bu Maha Shivaratri festivalinde sunuluyor. Allah kabul etsin… 💞

 

      Çıkışa doğru gidiyoruz. Yine bir tapınak, bunlar hiyerarşik sıralamada daha altta yer alan tanrılara ait. 🤷‍♀️ Küçük birer oda şeklinde yapılmış içine girilmiyor. Guru’lar kapının önünde oturuyorlar ve bağış kabul edip inananları kutsuyorlar. Bunlardan biri üstündeki yazıyı Google ile  çözebildiğim şekliyle; Laksimi Narayan’a adanmış bir tapınak. Tanrıça Laksimi iyilik, güzellik tanrıçası aynı zamanda Vishnu’nun eşidir. 

      Alttaki ilk fotoğraf; Tapınağın ana Tanrısı Manjunatha’nın sol yardımcısı Swamiye Saranam Ayyappa’ya adanmış. Diğeri yine Manjunatha’nın bu sefer sağ yardımcısı Malaraya Deva’ya adanmış tapınaklar.

      Bu tapınak da Shiva’ya adanmış, yanındaki altın yaldızlı rölyef  Shiva’ya ait üst rölyeflerde de zaten Nandi’yi görüyoruz. Çevresine neşe saçan anlamına gelen Nandi Shiva’nın kutsal Boğa’sı, binek hayvanı olarak avatarıdır. 

     Evet alttaki ilk fotoğrafta yılan*naga* ikonları var. Vhisnu’nun çok ilginç bir enkarnasyonudur. Çoğunlukla beş veya yedi başlı bir kobra olarak betimlenen tüm yılanların  kralı *Ananta-Shesa*dır. Ve tüm yılanlar Vishnu’ya tapar. Artık çıkmak üzereyken gözüme çarpan diğeri Tanrı Hanuman’a adanmış tapınak. Hanuman, Shiva’nın ölümsüzlükle kutsadığı maymunlar kralı Kesari ile lanetinden arınıp yeraltı cennetine giden Anjana’nın oğludur. 

     Artık çıkışa gidiyoruz. Hintliler fotoğraf çektirmekten çok hoşlanıyorlar demiştim. Rikşa durağındaki şoförleri çekmeden olmazdı.😁 

Mangalore- Kadri Manjunatha Temple
Mangalore- Kadri Manjunatha Temple Rikşa

      Daha gezilecek iki yerimiz var. Onları da ikinci bir yazı konusu yapacağım. Umarım tapınaklardan sıkıntı geldi dememişsinizdir. Çok renkli ortamlar değişik kültürler izlemesi de keyifli… Mangalore’den biz ayrılmıyoruz. Siz de benden ayrılmayın. 😉 En kısa zamanda görüşünceye kadar sevgiyle kalınız. 💞💞💞

 

UKRAYNA- Odessa

Tarih 26 Ağustos 2016. Başkent Kiev’den sonra Odessa’dayız. Potemkin merdivenleriyle aklıma kazınmış bir şehir Odessa…

Dinyester ve Dinyeper nehirleri arasında kurulmuş Ukrayna’nın 3. büyük, sanat, ticaret ve liman kentidir. Odessa çok eski bir tarihe sahip.

Bugünkü Odessa, 211 yıl önce Hacıbey ve yeni Dünya adlı Türk kalelerinin üzerine kurulmuş. Yani bir Türk kasabası. 😉 Burada Rumlar, Yahudiler, Tatarlar ve Türkler barış içinde yaşamışlar. Ama meşhur Çariçe Katerina burayı çok sevmiş ve güneyin St.Petersburg’u yapabilmek için kim bilir kaçıncı kocası  olan 😁 Gregory Potemkin’i görevlendirmiş. 

1794 yılında Ruslar tarafından ele geçirilen şehrin adı Hacıbey’den Odessa’ya çevrilmiş.

Bu tarihe kadar uzun yıllar Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliğinde bulunan Odessa bir dönem Altın Ordu, Kırım Hanlığı ve Litvanya Büyük Dükalığı’nın egemenliği altında kalıyor. Birinci Dünya Savaşında Avusturya’nın işgaline uğrayan şehir, İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman ve Romen işgalci güçlerinin eline geçiyor. Kızıl Ordu tarafından işgalden kurtarılan kent, savaş sonrası ilk Kahraman Şehir ünvanını alıyor. 

Odessa iki bölgeden oluşuyor.  Şehir merkezi ve sahil bölümü. Şehir denize nazır taraçalar halindeki tepelerin üzerinde kurulmuş. Limanla şehir arasındaki iletişim ise denize dikey inen sel yatakları üzerine yapılan yollar ile sağlanmış. Otobüsle geçerken daha iyi anlaşılıyor.

    Biz şehir merkezini gezeceğiz. Ama önce yol üzerinde şehrin geniş alanına uzanan bir yeraltı labirenti olan Katakomplara uğranacak. Gittik ama biz girmedik. Rehberimiz Taylan’ın anlattıklarını dinledik. 200 yıl önce inşa edilmiş olan bu yeraltı tünelinin uzunluğu yaklaşık 35 km.

O dönemde şehirde ucuz ve kolay elde edilebilecek bir yapı malzemesine ihtiyaç doğmuş. Şehrin altındaki uzun maden damarlarında bu ihtiyacı karşılayacak hem hafif hem de dayanıklı sarı kireçtaşı tabakaları bulunuyormuş. Madenciler taşları kesip çıkardıkça bu yeraltı tünelleri oluşmaya başlamış. Bugünkü Odessa Opera binasının altında bile bu tüneller varmış.

Tüneller, Odessanın II. Dünya Savaşında Nazi Almanya’sının işgaline uğradığı üç yıl boyunca partizanlar tarafından da kullanılmış ve direnişçiler bu süreçte yaşamlarını bu yeraltı labirentlerinde geçirmişler. Ayrıca buradan kesilerek çıkarılan taşlarla Odessa’daki evleri inşa etmişler. Aynı bizim Kapadokya’daki havayla temas edince sertleşen kireç taşları gibi… Neyse Odessa’ya geldik.

Görkemli bir karedralin önünde otobüsten indik.

      Preobrazhenskiy Bakalam Katedrali.

      Preobrazhenskiy Odessa katedral, diğer adıyla Başkalaşım Katedrali. Odessa’nın kuruluşundan sadece bir yıl sonra 1795’de Sobornaya meydanı üzerinde inşa edilmiş. Katedral Ukrayna’nın en büyüklerinden biri. Neredeyse 50 metre genişliğinde ve 100 metre uzunluğunda. Odessa’nın gurur kaynağı olan katedral 10.000 kişiyi ağırlayabilirmiş.

1932’de kapatılmış. 1936’da Stalin, Katedral’in yıkılmasını emretmiş. Halktan korkusundan bu işi bir gece yarısı halletmiş. Kilise 1999 yılında yeniden inşa edilmeye başlanmış. Çanı 99 ayrı melodi çalıyormuş. Valla ne yalan söyleyeyim duymadım içine de girmedim…  
 

      Önünde çok güzel bir park var, şehir bahçeleri deniyormuş. Yol boyunca incik, boncuk  hediyelik eşya satan kadın satıcılar vardı. Manzara güzel yani.

      Ortasındaki meydanlıkta da kadın portre ressamların arasında erkek ressam görmedim sayılır. 😁

      Sonra yaşını almış insanlar yani emekliler de tavla oynuyorlar. İkinci fotoda sanırım üç kuşak kızlar. 😉

      Rehberimiz Taylan; Yeraltı geçitinden karşıya geçip Odessa’nın İstiklal caddesi sayılabilecek Derybasivska’da   dolaşacağız haydi dedi. Size de ben haydi diyeyim….  Alt geçiti yeniliyorlar.

      Odessa’daki bir başka pasaj. İçerde her türlü dükkan varmış girmedik. Yanındaki de Lviv’deki çikolata kafenin şubesi.

      Derybasivska caddesini şimdilik bırakıp parkın içinden devam ediyoruz. Dönüş Derybasivskadan olacakmış. Şimdi ekleyeceğim fotoğrafların hikayesi var. daha doğrusu var oluş sebebi.

      Efendim şöyle anlatayım dedi Taylan rehberimden; Odessa’lı iki gazeteci yazar İlya ile Yevgeni’nin ortaklaşa yazdıkları ve 1928 yılında yayınladıkları klasik hiciv romanı olan ve bir çok ülkede filmi yapılan *On İki Sandalye* romanını temsilen yapılmış. Turistler de böyle fotoğraf çektiriyorlar. Ukraynanın gezdiğimiz bir kaç şehrinde benzer konserler hep var.

Park içinden birkaç görüntü daha… Çocuklar için de oyun köşeleri yapılmış. Çok hoşuma giden bu 3 arkadaşın park sohbeti oldu. Yanda da dondurmacı vardı. Parkları severiz…

      Parktan çıkıp bu kez Hoholia caddeden ilerliyoruz. Hala restorasyon yapılacak evler var. Caddeler geniş, kaldırımlarda asırlık ağaçlar var. Şehrin tarihi yerleşiminin bulunduğu bölgedeyiz. Kapı girişlerindeki rölyefler çok değişik. Ortadaki fotoğraf bir site girişi. Böyle bir koridordan geçiliyor evler ortadaki avlunun çevresinde konumlanmış.

      Yöreden çıkarılan taşlarla yapılan evler Stalin evleri ve en fazla dört katlılar zira kireçtaşı fazla sayıda katı taşımıyormuş. Yüksek binalar ise SSCB dönemi klasiklerinden. Daha fazla kattan oluşan bu taş binalarda ailelerin yerleştiği tek odalar ve ortak salon-mutfak-banyo bulunuyor. Hangi evi alırsanız alın, sadece içini restore ettirebiliyorsunuz, dış cephe devletin tasarrufu altındaymış.

      Bu güzel caddeyide bitirip sağa döndük. Karşımıza kilit dolu kocaman bir kalp çıktı. 💞 Kilitler neden kalpte? Genelde köprülerin korkuluğuna takılmaz mıydı? Sorduk tabii ki, Taylan rehber birazdan geçeceğimiz köprünün korkulukları kilitlerin çokluğundan zarar görmüş o nedenle kilitleri böyle kalpte toplamayı uygun görmüşler dedi. Bravo dedik iyi akıl. 👏👏👏

Odessa'nın Kalbi
Odessa’nın Kalbi

      Köprüden geçiyoruz. Ama bu köprünün altından sular akmıyor 🙄 deniz de yok. Bu köprünün adı Tyoschin köprüsü: Bu küçük yaya köprüsü, 1950’li yıllarda yapılmış. Bir adı da *Mother-in-law’s Bridge*  Yani kaynana köprüsü. 😀 Evet. Her yerde kaynana var n’olmuş.🥰

      Köprü bitiyor ve evet yine bir güzel hikaye var. Damadın eşi evin tek kızıymış ve haliyle annesine sık, sık  gidermiş. Tabii yol uzun ilk fotoğrafta gördünüz buradaki evlere gitmek için arkalardaki bizim geçtiğimiz caddelerden geçmek gerekiyor. Damat sevgili eşim çok yoruluyor kıyamam demiş. Evet fazla yorulmadan annesini ziyaret edebilsin diye bu köprüyü yaptırmış. 😊 Size mantıklı geldi mi?  Bir de ben yorum yapayım; Kaynanası sizleri özledim bugün görüşemedik bahanesiyle kızının evine gelir. -Yol uzun vakit de geç oldu bu gece kalayım yarın sabah giderim der. Kaynananın gece kalması damadın işine gelmeyince çareler tükenmez engellemek için bu köprüyü yaptırır. Bu daha uygun gibi. 😉

      Sol taraftan deniz göründü, sağda 1950 yılında Prens Vorontsov için yapılmış saray var.

      İstikamet Potemkin merdivenleri olarak bilinen Primorsky Merdivenleri. Ve elbette Primorsky caddesindeyiz. Ve Primorsky meydanına çıkacağız.

      Şimdi Primorsky cadde -bulvar meydan her neyse tam ortasındayız. Ortam birden canlandı, panayır yerine gelmiş gibiyiz. Ortada bir heykel var. Romalı kıyafetli heykelin önündeyiz. Bir eliyle denizi gösteriyor diğer elinde bir rulo kağıt var. Fransız ihtilalinden kaçıp Rusya’ya sığınan ve Osmanlılara karşı savaşan Dük de Rişliyo’nun anıtı. Bir dönem 1. Aleksandır’ın desteği ile Odessa belediye başkanlığı yapmış. Anıtın kaidesindeki kabartmalar; tarım, ticaret ve adaleti simgeliyor.

      Ben Potemkin merdivenlerini arıyorum. İşte burası dedi rehber ama birşey görünmüyor sadece herkes deniz manzaralı bir fotoğraf çektirme derdinde. Hemen yanda da tarihi kalıntılar vardı.

      Potemkin Merdivenleri‘nin en önemli özelliği göz yanılgısıyla yokmuş hissi vermesi. Kısaca Optik bir illüzyon diyebiliriz. Aşağıdan bakıldığında sadece merdivenler, yukarıdan bakıldığında ise sadece merdivenlerin arasında bulunan sahanlıklar görünüyor.

       İlk olarak 1825 yılında 200 basamak olarak inşa edilmiş sonra liman inşaatı sırasında 8 tane merdiven yolun altında kalmış. Hikayesi; Bir Rus Amirali olan Potemkin’in adını taşıyan savaş zırhlısının askerleri 1905 devriminde halkın yanında yeralmış. O’nların anısına limana bakan bu merdivenlere Potemkin adı verilmiş. Binlerce insanın katledildiği bu olay 1925 yılında Potemkin Zırhlısı adıyla filme alınmış. Gençliğimde ben de izlemiştim.  Herkes yoğun bir şekilde anı fotoğrafı çektiriyordu. Ben merdivenlere hayran kaldım diyemeyeceğim. Aşağı kadar da bu yüzden inmedim. Belki liman tarafında aşağıda olsaydık fotoğraf olarak daha güzel olabilirdi. O kadar merdiveni inmeyi gözüm yemedi.

      Meydanda çocuklar yeni bir oyuncağa binmişler dolanıp duruyorlar. Kumanda konsolu var oradan idare ediyorlar. Enteresan hiç görmediğim bir şey.

      Primorsky caddenin sonuna geliyoruz. yoldan görüntülerle…

      Belediye Binasına geldik. Bir protesto- direniş- grev gibi bir olay var. Pankartta; Odessa haydutların ve ayrılıkçıların tutsağı. Ukrayna Hükümeti nereye bakıyor? yazıyor…

      Sola dönüp gideceğiz ama köşe başındaki şehrin sıfır noktasında bizi ilgilendiren bir tabela vardı.

      Yukarı doğru çıkıyoruz. Operanın bahçesinden geçtik. Karşıdaki bina Odessa’nın II. Dünya savaşı Kahramanları anısına yapılmış. 

       Odesa aynı zamanda bir kültür şehri.   Operası, tiyatrosu, flarmoni orkestrasıyla dünyanın önde gelen şehirlerinden. 

      Parkın oradan yine bir güzelle Opera Binası.

      Deribasivska caddesinden otele dönüş başladı…  Kiev’de Khreshchatyk, Moskova’da Arbat, Paris’te Elysees, Barselona’da La Rambla bizde İzmir’de kordon boyu, İstanbul’da İstiklal Caddesi…  Her ülkede popüler olan bir cadde vardır. Odessa’daki popüler cadde ise Derybasivska Caddesidir. İspanyol aristokrasisi ve Odesa’nın kurucusu olan José de Ribas’ın adının verildiği Derybasivska oldukça renkli. Gece de ayrı güzelmiş. Maman da pahalı bir restoran olmalı. Neyse… Gezelim.

      Derybasivska Cıvıl, cıvıl ve rengarenk bakar mısınız? Kafenin konseptine hayran kaldım. 

      Akıl akıldan üstündür derler. Gerçi bizde kesin Kayseri’lidir denir. Atların güzelliği…

      Turistik dolmuşları da çok güzel…

      Önce otobüse biniş sonra da otele gidiş. Gece çıkmak için cazip bir ortam yoktu. Evler, caddeler, kaldırımlar, troleybüsler ve geri kalan her şey o kadar eski ve bakımsız ki insan şaşırıyor.

      Derken Odesa’ da bitti. 2016 Yılında yaptığımız bu gezimiz sadece Odessa’yı kapsamıyor elbette ama içimden Odessa’yı yayınlamak geçti. Aynı yılda yazdığım şekilde, virgülüne dahi dokunmadım. Umarım beğenirsiniz. Ve üzgünüm bu güzelliklere zarar gelmez. Savaşsız, sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

CRUİSE ile MALDİVLER*SRİ LANKA*HİNDİSTAN-9

      Bugün Mumbai’deki son günümüz tarih 19 Ocak 2020. Yeni bir güne, şafak sökerken limandan bir görüntü ile merhaba diyorum.

Mumbai-  Maharaştra Limanı
Mumbai- Maharaştra Limanı

        Mumbai’nin bir özelliği de yaşam standardı farklı insanların arasındaki uçurumun açıkça görüldüğü şehir oluşudur. Çelişkiye bakınız ki Hindistan’ın en zengin şehri de Mumbai’dir. İşte bugün Hindistan’ın diğer yüzü Dharavi’yi gezeceğiz. Mahim tren istasyonuna kadar otobüsle gideceğiz. Yolda gördüklerimizden bir seçki. Pazar yerinden de geçtik döküntüler o kadar çoktu ki kepçe ile temizliyorlardı. 😁

Mumbai- Ballard bölgesi
Mumbai- Ballard bölgesi

      Bir saatlik yol geldik. Yoksulluğun, üzgünüm ama pisliğin tam göbeğine gidiyoruz dedi rehberimiz. Ama biz Varanasi’yi görmüşüz burası ne kadar pis olabilirdi ki. Tam bir milyon insanın iç içe yaşadığı yerden bahsediyorum diyen rehberimizle birlikte otobüsten indik yürüyoruz. Yolumuz Mahim bölgesindeki tren istasyonuna doğru. Bu yaşlı amcamın bakışı çok güzeldi.

9--IMG_3287

      Mahim West-Batı üst geçite çıktık. Mahim East- Doğu’dan inip geçidin altından ileri doğru yürüyeceğiz.

      Aşağı indik karşımıza inanılmaz renkli ve hayli kalabalık heykelleri olan bir Hindu tapınağı çıktı. Mahim bölgesinin Sri Siddhi Vinayagar Tapınağı. Kapıdaki yazıda; Suriyandi’de yaşayan Bay S. Sudalayandi’nin oğlu S. Sellappa Sam tarafından 2000 yılında yapılmış. Tapınak olarak da aynı yıl kutsanmıştır. Soldaki maymun tanrısı Hanuman Vayu Deva- rüzgâr tanrısının oğludur.  

      Tek bir tanrıya; Tanrı Ganeşa’ya adanmış. İçeri girmedik zaten içerde pek görülecek bir şey yokmuş. İnsanlar anca toparlanıyorlar sanki, etraf kalabalıklaşmaya başladı. Yerler bize göre normal, etraf bana kokmuyor ama rahatsız olan arkadaşlar var tabii. 

      Birden bir çığlık, biri düştü sandık ama yerde ölü bir sıçan vardı. 😁 Yaşamlarındaki gerçekler diyelim. Bize göre kendi tabirimizle * teneke mahallesi* olsa bile Hindistan’ın endüstrisine yıllık 700 bin dolar katkı sağlayan kalbidir burası.

      Her tarafta adım başı berber var. Bakın biri duvar üstüne oturmuş. Duvar üstünde oturanın arkasındaki derenin içindeki atıklara bir bakın. Fotoğrafa tıklayınca daha iyi görünüyor.  

       Bu kalpteyiz yani Dharavi bölgesindeyiz. Dharavi bölgesi 50 kadar mahalleden oluşuyor. Kanalizasyon sistemi diye bir şey yok ve Dharavi halkı yaşamlarını da burada sürdürüyor. Güzel bir örnek vereyim. Fotoğraf Önder Kaplan- Teşekkürler hayatım.

       Rehberimiz sizi Bollywood’a götüreceğim demişti. Şimdi de Bollywood dedim diye aklınıza Amerikan stüdyoları gelmemiştir umarım, işte Bollywood’un merkez üssü buralar. Ayrıca bilmeyenler için söylüyorum Bollywood; Hint dilinde çekilen filmlerdir dedi. Bir günde 3 film çekiliyormuş. 🙄 

       Evet benim zamanımın en bilineni Raj Kapoor’un Avara Hoon filmiydi. Neyse; Hintli yazar Vikas Swarup’un Q & A adlı romanından uyarlanan Oscar ödüllü Slumdog Millionere filminin çekildiği bölge işte tam buralar. 18 yaşındaki Jamal Malik’in bizdeki Kim 500 milyon ister? yarışmasının Hint versiyonundaki hikayesini anlatan 2008 İngiliz yapımı film, tavsiye ederim. İzlediğiniz bir filmdeki yerleri bire bir görmek o kadar heyecan verici ki, anlatamam. Zaten sürekli fotoğraf çekmişim. 😁 Hepsini buraya sıralamak isterdim.

        Henüz erken bir saat ama inanılmaz çalışkan insanlar. Ben fotoğraflarken çekiniyorum. Gerçekten güleç yüzlü çok da pozitif yaklaşımlar sergiliyorlar. Bavulcular mesela gizlice çekmeye çalışırken çekebilirsin işareti verdiler mutlu oldum. 🥰 Küçücük dükkan bile denemeyecek kadar bir yerde ekmek parası kazanıyorlar. 

      Bu kadar görüntü yeter dedik ve otobüse döndük. Geçerken gördüğümüz yerleşim yerlerinden örnekler. Birinci fotoğrafta bir cami, ikinci tam teneke mahallesi olduğunun resmi, en sondakinde de tuvaletlerin şeklini görelim dedim. Dışarı çıkık yapılmış, 😉 temizlik derdi yok hepsi doğru dereye.

      Yolumuzun üstünde Mumbai’nin en büyük AVM ünvanına sahip Phoenix’de mola verdik. 

       Günü Mumbai’nin ünlü müzesi Chhatrapati Shivaji Maharaj Vastu Sangrahalaya’yı gezerek bitireceğiz. Kapı girişinde kaldırım çalışması vardı. Güzel bir bahçesi olan müzenin orijinal adı *Prince of Wales Museum of Western India* Batı Hindistan’ın Galler Prensi Müzesi.  

       Müze adından da anlaşılacağı gibi Galler Prensi V. George’un Hindistan’ı ziyaret etmesi anısına, hükümetin ve zenginlerin bağışlarıyla inşa edilmiş. Mimarı Hindistan Kapısını da tasarlayan İskoç George Wittet’tir. Müze 3 ana bölümden oluşmuş. Doğa tarihi, Arkeoloji ve Sanat bölümü. 

      Müzenin enteresan bir yapım tarihi var; Fikir 1904 yılında ortaya atılmış. İlk temel taşı 1905 yılında adını aldığı Galler Prensi (sonra Kral V. George olmuş) tarafından atılmış. Sonra 1915 yılında Mimar George Wittet tarafından burada inşa edilmiş. 🙄 Giriş kapısında Children’s Museum yazıyordu ya işte sebebi şu; I. Dünya savaşında askeri hastane olarak kullanılmış ve bir bölümü de çocuk sağlık merkeziymiş. Müze olarak açılışı ise 1922 yılında olmuş. Galler Prensi adı 1998 yılında müzenin kurucusu olan Chhatrapati Shivaji Maharaj tarafından kendi adı verilerek değiştirilmiş. 😁 Parayı veren düdüğü çalıyor.

       Üstteki fotoğrafta görülen bahçe girişindeki oymalı granit sütunlar Güney Hindistan Nayak döneminden kalma. M.S 16-17. yüzyıl. Üstünde çeşitli hayvan motifleri ile insan motifleri görülüyor. Tanrılardan da Trivikram, Kama Devi ve Garuda işlenmiş. Giriş biletlerimizi aldık girişe doğru gidiyoruz. 

      Bahçede devasa bir Buda kafası var. Bu uyuyan Budha’nın arkası açıkmış bilemedik yandaki panoda yazılanları aktarayım. 

      Tsunami sırasında Sri-Lanka’daki Dambulla Kaya Tapınaklarındaydım. Buda’nın bu heykeli, o anın hatırasıdır. O sırada etrafımda gördüğüm ve hissettiğim muazzam acı ve ıstırabı simgeliyor. Bu çalışma makro ve mikro düzeyde var olan Buda’nın her yerde hazır bulunuşuyla ilgilidir. Buda her zaman vardı her zaman da var olacaktır. Bin beş yüz Buda heykeli yaptım, beş yüz geçmiş için, beş yüz şimdi için ve beş yüz de gelecek için. Buda’nın büyük başının iç kısmındaki bin beş yüz küçük heykel Akshobhya Buda’ları örnek alınarak yapıldı.

Mumbai-Chhatrapati Shivaji Maharaj Vastu Sangrahalaya
Mumbai-Chhatrapati Shivaji Maharaj Vastu Sangrahalaya

      Müze 3 katlı. Girişte çok güzel bir kadın heykeli var. Fransız ressam Ian August Dominic Ingre’nin Paris Loon Müzesi’ndeki yağlı boya *La Sourge* tablosundan esinlenerek yapılmış. Tablonun orijinali şimdi Paris d’ Orse müzesindeymiş. Sir Dorap Tata bu çeşmeyi özel yaptırıp müzeye hediye etmiş.

      Önce sağdaki heykel galerisine girdim. Budist, Jain ve Hindu heykelleri de var. Ama çoğunlukla Vishnu heykelcikleri… İlk fotoğraf Shiva, ikinci Garuda; Vehicle of Vishnu- vişnu’nun aracı diye geçiyor ama genelde kanatlı hızlı koşan bir kartalmış bazen de böyle insan olarak temsil edilirmiş.

      İlki Shiva-eşi Parvati ve ailesi birlikte; Uma Maneshvaramurti diye geçiyor. Diğeri yine Shiva- eşi Parvati ile Uma Maheshvara diye geçiyor.

       Elephanta adasında gördüğümüz Trimurti Brahma; Koruyucu, kollayıcı ve yaratıcı tanrı.

Mumbai-Chhatrapati Shivaji Maharaj Vastu Sangrahalaya Müzesi
Mumbai-Chhatrapati Shivaji Maharaj Vastu Sangrahalaya Müzesi Brahma

      Alttaki fotoğrafta birinci Tanrıca Durga diğeri Mahishasuramardini. Güzel bir efsaneleri var. Epigrafik (yazıt bilimi) kanıtlar, Durga’nın savaşçı bir tanrıça olduğunu gösterir. İblisi öldüren Durga sonradan Mahishasuramardini-Mahishasura’nın katili adını alır. Aynı zamanda Vishnu’nun eşidir.

      Buradaki efsaneye gelirsek: Mahishasura, Brahma’yı memnun etmek için ayaklarının dibinde sürekli oruç tutan yarısı buffalo olan iblis-şeytandır. Yaratıcı Brahma, Mahishasura’nın bu bağlılığından memnun kalınca ona dile benden ne dilersen der. Mahishasura’da ölümsüzlük ister. Brahma herkes birgün ölecek sen de öleceksin diyerek dileğini kabul etmez. Bir süre düşünen Mahishasura -öyleyse beni sadece bir kadın öldürebilsin diliyorum der. Bu isteği kabul olur…

       Mahishasura Brahman gittikten sonra tekrardan şeytanlık yapmaya, kadınları korkutmaya başlar ve cenneti ele geçirir… Durumdan endişe eden Deva’ların (tanrının yardımcıları) hepsi güçlerini birleştirip birden fazla eli olan savaşçı bir kadın yaratırlar *Durga* adını verip ona kendi silahlarının birer de kopyasını verirler. Tanrı Himalayan da binek olarak bir Aslan hediye eder. Aslanı ile tam teçhizatlı hale gelen Durga Mahishasura’nın sarayına doğru yola çıkar. Sarayın önüne geldiğinde durumun farkında olan Mahishasura farklı şekillere girerek tanrıça Durga’ya saldırır. Durga’da onun her girdiği formu yok eder ama öldüremez. Son olarak Buffalo- Boğa şeklini almaya çalışırken atak davranan Durga Mahishasura’yı öldürür. 👊 * Mahishasuramardini* yani Mahishasura katili adını alır. 😌

      Kala Bhairava; Shiva’nın bir tezahürüdür. Yüce gerçekliği temsil eder. Yanındaki Bhairavi de eşidir ve ana tanrıçanın 10 avatarından biri olarak tapınılan tanrıçadır.

       Alttaki fotoğraf Vishnu’nun üç görüntüsü. Vishnu; Hindu teslisi sayılan Trimurti’de Koruyucu Tanrıdır. Rolü; Dünyadaki düzeni, uyumu korumak ve sürdürmektir. 10 enkarnasyonu vardır, eşi de Tanrıça Lakshmi’dir.

      Alttaki fotoğrafların ilki; Sarasvati bilgeliğin tanrıçasıdır. Bahar bayramı *Vasant Panchami * ona adanmıştır. Diğeri Varuna ve eşi Varunani’dir. Varuna, okyanus ve tabiat olayları tanrısıdır. İnsanları; yıldırım ve şimşeklerden korur. Varunani de Varuna’nın eşi kehanet Tanrıçasıdır.

      Jainizm Hindistan’daki en eski dinlerden biridir. Jain kelimesi *Jin* den türetilmiştir. Jin, kazanan ve kurtaran anlamındadır. Jainler ruhun tanrılar tarafından yaratılmadığına, sonsuz olduğuna ve reenkarnasyona inanırlar.

      Alt soldaki fotoğraf Shantinatha; Jainizmde 16. Tirthankara- doğru yol gösterici, manevi öğretmen. Ortadaki fotoğraf Jain ailesinin tapınağı içinde Tirthankara; Yol gösterici öğretmen. Jainizmde 24 tane Tirthankara vardır. Sağdaki fotoğraf da TirthaPata görülüyor. Nedir Tirthpata? 👇