JUJUY
La Linda- Güzel Salta’ya veda ettik ama gün henüz bitmedi. Tarih hâlâ 16 Şubat 2025. Salta ile Jujuy arası 85 km. Muhtemelen bir buçuk saatlik bir yolumuz var. Hava hayli kapalı, yağmur 🌧️ bulutları peşimizde. Neyse ki yağmur yağmadan, saat 19:00 gibi Jujuy’dayız.
Arabamızdan indiğimiz yer Jujuy’ un merkezi Plaza Belgrano. Rehberimizle birlikte kısa bir şehir turu yaptık. Dünya yol yapmışız, yorulduk; Belgrano parkında kısa bir mola verdik.
Şu gençler gibi biz de bir ağaç altı bulalım dedik. Nasıl bir çiçekse, devasa dalları var… Dalların arasından gençleri görmek için lütfen fotoğrafa tıklayalım. 😁 Ardından parktaki atlı heykeli gördük (ikinci fotoğraf), General Manuel Belgrano’ nun anıtı. General Belgrano’ yu birazdan anlatacağım. Foto credit by Önder Kaplan. 💞


Şehri biraz tanıyalım dedik ama vakit hayli ilerlemişti. Kısa bir tarihi yapı olan katedrali gezip, biraz uzakta olan otelimize geçeceğiz.
Jujuy, Jujuy Eyaleti’nin en kalabalık şehri; Arjantin’in en kuzeyinde ve yüksek rakımlı bölgelerinden birinde yer alıyor. Deniz seviyesinden 1.259 metre yükseklikteki bu güzel şehrin tam adı San Salvador de Jujuy. *Uhuy* diye de okunuyor; kulağa çok hoş geliyor…

Katedral, Jujuy’ un tarihinde önemli bir rol üstlenmiş. Hikâye ya da rivayet — her neyse — anlatılanlar hep aynı noktada birleşiyor:
1812 yılında, Jujuy halkı İspanyollar şehri basmadan önce, General Manuel Belgrano’nun isteğiyle zorunlu bir göçe çıkmak zorunda kalmış. Evlerini, sokaklarını, anılarını geride bırakıp yola düşerken katedral onlar için sessiz bir sığınak olmuş. Halk, Belgrano’nun ordusunu ve özgürlük mücadelesini koruması için dualarını burada etmiş.
Katedral, geride kalanların sessiz tanığı olmuş. Kapıları kapansa bile duaların duvarlarda asılı kaldığına, hatta o günlerde burada yakılan mumların başka zamanlara benzemediğine inanılır. Söylendiğine göre, günlerce sönmeden yanan mumlar varmış…
Evet, General Belgrano’ dan burada söz edebilirim. Parkta yer alan panonun fotoğrafını çekmiştim; tercümesinde zorunlu göçün sebebi açıkça anlatılıyor:
Kuzeyden ilerleyen, Pío Tristán komutasındaki güçlü bir İspanyol ordusunun yaklaşması üzerine Belgrano, 29 Temmuz 1812’de genel geri çekilmeyi emreden bir bildiri yayımlamış.
23 Ağustos 1812’de, General Manuel Belgrano’ nun emriyle, vatansever ordu ve Jujuy halkı birlikte kahramanca bir göçe başlamış; Tucumán yönüne doğru ilerlemişler. Belgrano’ nun emri kesindi: Geride kalan topraklar, kralcı güçlere hiçbir şey bırakmayacak şekilde boşaltılacaktı.
Savaş kazanıldıktan sonra halk, minnettarlık ifadesi olarak Ulusal Bayrağı Belgrano’ ya armağan etmiş. Yıllar sonra Belgrano da bu bayrağı buradan halka armağan etmiş. Katedralin rahibi tarafından kutsanan bayrak, yeniden halka teslim edilmiş. Bugün bu bayrak, ulusal sembollerden biri olarak hükümet binasında muhafaza edilmekte.
Katedrale girişte Bayrağın General Belgrano tarafından teslim edilişi ve Papa tarafından kutsanışını gösteren tablo asılı. Altında da şunlar yazılı; Bu katedralde, Jujuy’lu rahip ve ordunun genel vekili Juan Ignacio Gorriti, 25 Mayıs 1812’de Belgrano tarafından yaratılan Arjantin bayrağını kutsadı ve bu bayrak, kısa bir süre sonra Cabildo önünde askerler ve halk tarafından göndere çekildi. Fotoğraflar altta, Katedralin içi ve yağlı boya tablo…


Katedralin içi gerçekten çok güzel. Camlı bölmede yatar durumdaki İsa heykelinin detayları inanılmaz. İspanyol heykeltıraş Martinez Montanes’in eseri, gerçeğe çok yakın çalışılmış.



Buluşma yerine doğru gidiyoruz, güzel bir yerden geçerken Jujuy’ un tarihindeki göç olayını harika bir kompozisyonla anlatan heykel gurubuyla karşılaştık. Tarihi bir anı yaşar gibi çok güzeldi…

Jujuy’u arkamızda bırakırken yağmur da sanki bizi kolluyormuş gibi, arabaya biner binmez başladı. Bir saat sonra Tilcara’daki otelimize vardık. Yağmurdan odalara, odalardan yemek salonuna geçmek bile meseleydi. Biz de günü, “Sabah ola, hayır ola,” diyerek kapattık.
Sabah güzel bir güne uyandığımızda artık tarih 17 Şubat 2025 olmuştu. Kahvaltıya giderken kaldığımız El Portal de La Quebrada tesisi ve manzara müthişti. Yağmur renkleri coşturmuş.



Rehberimiz şöyle dedi: Şu anda Tilcara’dayız ve deniz seviyesinden 2.300 metre yüksekteyiz. Yüksek irtifaya bağlı baş ağrıları genellikle buradan itibaren başlar. Deniz seviyesinden 2.000 metrenin üzerindeki yüksekliklerde normal olan bu durum oksijen yetersizliğindendir. 3.600 metrede aldığınız oksijen deniz seviyesinde aldığımızdan %40 daha düşüktür bu da baş ağrısına, bulantı hatta kusmaya sebep olur. İşte Tilkara’ da bu nedenle sizi yüksek irtifaya alıştırmak için kaldık.
Jujuy eyaletinin en çok turist alan kasabaları Tilkara, Purmamarca ve Humahuaca’dır. Ama bir başka güzel yeri de tuz gölü düzlüğü Salinas Grandes’tir. Biz önce Salinas Grandes’e gideceğiz. Asfalt yol güzel ama 4.000 metreye kadar çıkacağız. Bu nedenle koka çayı içmek ya da koka yaprağı çiğnemek iyi gelir. Merak etmeyin, yaprak temin ettim diyerek isteyenlere de dağıttı.
Tuz Gölü düzlüklerinin olduğu dünyaca meşhur Salinas Grandes bölgesin ziyareti yapmak üzere Tilkara’dan ayrılıyoruz. Bir süre sonra ne yağmur kaldı ne kara bulutlar hava günlük güneşlik oldu. Kısa bir mola verdik geldiğimiz yer * Yedi renkli dağ* manzarası için fotoğraf çekim yeri. Arabasını kenara çeken herkes fotoğraf çekme peşinde. Haksız da sayılmayız. 😁
Karşımızdaki dağlar doğa ananın yağlı boya tablosu gibi, muhteşem…


Panoda yazılanları özetleyeyim; Karşınızda gördüğünüz renkli katmanlar tek bir dağ değil, milyonlarca yıl boyunca oluşmuş farklı jeolojik dönemlerin üst üste binmesi.
Her renk: farklı bir mineral, farklı bir iklim, farklı bir zaman demektir.
Katmanlar: Deniz tabanları, göl tortuları, volkanik kül, demir oksitli topraklar gibi farklı oluşumların ürünüdür ve And Dağları’nın yükselmesiyle bu katmanlar yerden yukarı itilmiş ve bugün çıplak gözle görülebilir hâle gelmiştir. Yani pano diyor ki; Burada gördüğün renkler bir manzara değil, zamanın ta kendisidir. 👍
Ay daha fotoğraflık neler var bilseniz. 💃 Yedi Renkli Dağ’ın panosunun önünde bu kez manzara kadar renkli başka bir sahne vardı. Gözlük takılmış, süslenmiş lamalar… Mutlaka bir portre çekmeliydim. Bakınız gözlüğünde ben de varım. 😉 🦙

Lama’lar 🦙 🦙 🦙 İnkalar döneminden beri hem besin amaçlı hem de yük taşıma amacıyla kullanılıyor. Bizim tabirimizle etinden sütünden yününden her şeyinden yararlanılan bu hayvanlar deve cinsinden geliyor. Ve tarihte evcilleştirilen ilk hayvandır. Yünü çok kıymetli bu konuya sonra değineceğim. Onlarla fotoğraf çektirdik, yolun ciddiyeti bir anlığına gülümsemeye dönüştü..


Sonra yola devam. Kıvrıla kıvrıla yükseliyoruz; rakım arttıkça manzara değişiyor, nefesler biraz daha fark edilir hâle geliyor. 4.000 metreye doğru tırmanırken, Mirador de Lipán’a ulaşıyoruz: sessizlik, rüzgâr, uçsuz bucaksız bir yükseklik hissi. Yol şimdi asfalt ve çok güzel ama ilk yerleşik halkı İnkalar zamanında yolun durumunu bir düşünün. İnanılmaz bir mühendislik harikası değil mi?
Neyse, artık 4170 metredeyiz. Durup yerel eşya satan yerlilerin yanına gidiyoruz. Genellikle Alpaka şal ve yün kazak satıyorlar ve yerel şapkaları…


Pucará (Pukaraman) denilen bölgeye gidiyoruz. Rehberimiz anlatıyor: Şu anda 4170 metreden yaklaşık 3000 metre aşağı ineceğiz; yarım saat sonra Salinas’a varmış olacağız. (Yerel rehber Jasmin’den tercüme ederek) Kulak kesiliyoruz…
Çevrede tam 25 köy var. Geçtiğimiz bu yol, Rota 52 olarak adlandırılıyor. Bulunduğumuz yöre, İnkalarla başlayan ilk insan yerleşimlerinden biri. Ticari açıdan da her zaman önemli olmuş; çünkü Arjantin’in Atacama üzerinden Şili’ye açılan sınır bağlantılarından biri burada. Atacama Çölü’ne yaklaşık 260 km mesafedeyiz.
Bu bölgede önce İnkalar, ardından onların devamı sayılan Aymara ve Keçuva toplulukları yaşıyor. Hepsi kendi dillerini kullanıyor. Günümüzde bile okullarda, İspanyolcadan sonra ikinci dil olarak bu yerel diller öğretiliyor. Ancak günlük hayatta İspanyolca ile yerel diller iç içe geçtiği için, ortaya bizim yöresel lehçe dediğimiz, kırık ama son derece canlı bir dil çıkıyor.
Asfalt yol dümdüz uzandığında, yolun sonunda ufuk bembeyazdı. Yaklaştıkça gökyüzündeki bulutların eşsiz uyumu manzaraya karıştı; Yansıma ile de nefesim kesildi.

Suyun varlığıyla oluşan yansımayı umuyorum; umarım duracağımız yerde de yakalayabilirim. Tuz çölünün — ya da düzlüğünün demek daha doğru — ortasına doğru ilerliyoruz. Tuzun çıkarıldığı alanı ve işçilerin tuzları kamyonlara yükleyişini görüyoruz. Alan gerçekten de çok büyük 212 km². Meğerse burası Dünya’nın üçüncü büyük tuz düzlüğüymüş.
Bu tuz düzlüklerinin manzaranın büyüleyici güzelliği yanında başka çok önemli başka bir özelliği daha var. Asrımızın cevheri Lityum. Evet lityum.
Biraz anlatayım; Zengin olma hayaliyle Amerika’nın kuzeyine doğru yola düşenler bir dönem kara elmas dediler kömürü buldular. Ardından petrol geldi; bir yüzyıl sonra ise Amerika’nın güneyinde bu kez beyaz madeni keşfettiler. Neydi buldukları ya da bilip de peşine düştükleri? Tuz, ama bildiğimiz tuzun kendi değil altındaki suda çözünmüş olarak bulunan Lityum elementiydi.
Neden bu kadar önemli?
Çünkü lityum; ilaç sanayiinden pil üretimine, özellikle de elektrikle çalışan otomobillere kadar pek çok alanda vazgeçilmez hale geldi. Yani artık Elektrifikasyon ve karbonsuzlaşma çağında lityum sadece bir element değil çağın anahtarı oldu.
Bu yer altı tuzlu su kaynaklarının doğaya hiç mi faydası yok? Olmaz mı!
Yer yüzüne çıktıklarında, özellikle flamingolar için önemli yaşam alanları oluşturuyorlar. Bununla birlikte, bu tuzlu suların varlığı çevrede gördüğümüz pek çok müthiş doğa harikasının da temelini atıyor. Birazdan fotoğrafları ekleyince göreceksiniz müthiş.


Tuz düzlüklerinden lityum nasıl çıkarılıyor derseniz; lityum, tuzlu yer altı sularında çözünmüş hâlde bulunur. Bu yer altı suları çekilir, havuzlarda buharlaştırılır ve çeşitli işlemlerden geçirilerek cevhere dönüştürülür.
Nihayet geldik. Beyaz düzlüğün tam ortasına doğru, turistik bir duraklama alanı yapmışlar. Arabadan iner inmez ben yine önden koşturup manzarayı çekmeye başlıyorum. Bulutları oldum olası severim. Burada da eşsiz görünüyorlar.

Başka bir Dünya’da gibisiniz hatta başka bir boyutta. Gözünüzün alabildiğince beyazlık. Salina Grandes’ teki tuz katmanları 10-50 cm’yi geçmiyormuş. İlk önceleri bataklık, su bitki örtüsüyle kaplı dümdüz bir lagünmüş. Tuz düzlüğüne ayakkabılarla girilmiyor; kenara bırakıyoruz.


Kendimi kaybetmişçesine yürüyorum, suyu bol bir yer bulma umuduyla… Ama yok. Olan da çok az; aradığım yansımayı vermeye yetmiyor. Eşime makinamı veriyor hemen koşturuyor az da olsa yansımaya dikkat ederek çek bari diyorum. Sonuç ikinci fotoğrafta idare eder… Bu manzaralar müthiş değil de nedir? İnanılmaz… Teşekkürler hayatım. 💞


Üstteki ilk fotoğrafta daha net görülen, bal peteği görünümlü beyazlıklar evaporit oluşumları. Buradaki gibi suyun az olduğu bölgelerde, buharlaşma da az olunca ortaya çıkıyorlar. Kısaca; suyun buharlaşmasıyla geride kalan bir tür tortul oluşumlar.
Rehberimizin *Haydi, siz de fotoğraf çektirmeye geliyorsunuz* demesiyle toparlandık. Meğer turumuzun küçük bir hediyesi varmış. Gerçi fotoğrafımızı çeken pek becerikli değildi. 😁 Benim makinem suya giremediği için telefonla çekildi; zaten herkes kendi telefonuyla poz veriyormuş. Ben yansıma ararken, biz dinozorla karşılaştık. 🤣 🤣 🤣
Küçük bir not; ayaklarımız yanmadı ama bembeyaz oldu. Ellerimizi kesinlikle gözlerimize değdirmedik, yoksa yanardık. Ayakkabılarımızı giymeden önce içme suyuyla yıkadık.


Arjantin-Jujuy- Salinas Grandes’ in göz kamaştıran beyaz dünyasından ayrılıp, Humahuaca Vadisi’nin içinden geri dönüyoruz. And Dağları’nın nefes kesen manzarası, koruma altındaki dev kaktüsleri, peri bacalarını andıran oluşumları ile bize eşlik ediyor.
Vadinin en güzel köylerinden biri olan güzel Purmamarca kasabasına doğru gidiyoruz. Hava arada bir bulutlanıyor olsa da renkli vadiyi keyifle seyrederek iniyoruz.



Jujuy Eyaleti’nin en turistik köyüne yaklaşırken irtifa 2.324 metreye ulaşıyor.
Nihayet, yerel adıyla Cerro de Los Siete Colores, Türkçesiyle Yedi Renk Tepesi olarak anılan o büyüleyici manzaranın eteğindeki Purmamarca köyündeyiz. Topluca kasabanın içlerine doğru yürüyoruz.
Köy dedim ama nüfusu yaklaşık 2.000 ; aslında küçük, sevimli bir kasaba. Yerel halk son derece sıcak. Fotoğraflarını izin alarak çektiğimde, yanlarındaki kişiler bile hiç itiraz etmedi; uyumlu ve güler yüzlü insanlar.
Purmamarca, adını Aimara (Aymara okunuyor) dilinde “bakir toprağın köyü” anlamına gelen sözcüklerden alıyor. Humahuaca Vadisi’nin en eski yerleşimlerinden biri olan bu küçük kasaba, yüzyıllardır And Dağları’nın renkleriyle iç içe. İnka yollarının geçtiği bu topraklarda, taş sokaklar, kerpiç evler ve beyaz kilise hâlâ aynı sadelikle duruyor. Nüfusu küçük ama bence ruhu büyük; dağlar gibi sakin, ama renkler gibi canlı. Çok sevdik.
Haydi, birlikte gezelim… Dağları gibi kasabanın kendisi ve insanları da çok renkli. Biraz da fotoğraflarla ben de canlandırayım.



Bu şirin kasabada küçük ama çok keyifli bir park var. Çevresi adeta geleneksel el sanatları fuarı gibi. İnsanlar bir yandan alışveriş yapıyor, bir yandan da parkta dinleniyor; her şey sakin, her şey yerli yerinde.



Parkın hemen karşında geniş bahçesi ve ağaçlarıyla bembeyaz kerpiç bir bina var. Önündeki panodan Santa Rosa de Lima kilisesi olduğunu öğrendim. Önce fotoğraflar sonra yazılanları kısaca aktarayım.
17. yüzyılın başlarında Rahip Pedro de Abreu, Purmamarca’ ya gelerek vadide yaşayan yerli halka Hristiyanlığı öğretmeye başlar. Santa Rosa de Lima’ya adanmış olan kilisenin ilk inşası 1648, günümüzdeki yapısı ise 1778 yıllarına tarihlenmektedir. Kerpiçten yapılmış yapının yanında bir çan kulesi yer alır.
Her yıl 30 Ağustos’ta, Santa Rosa de Lima’nın koruyucu azize günü; tüm halkın katılımıyla geleneksel yürüyüş dansları (caminante), sikuri (siku çalgıcıları) ve misachico adı verilen dinsel alaylarla kutlanır.
Bahçede asırlık ağaçlar var. Önder’in hemen dikkatini çeken Keçi boynuzu ağacı oldu. Rivayet o ki; General Belgrano bağımsızlık savaşına giderken bu ağacın gölgesinde serinlemiş. 🤷♀️ Bir tek biz ülkemizin varlıklarını böylesine pazarlayamıyoruz galiba…


Kilise duvarının yanında yerel lezzetleri tadan bir hanım, kilisenin önünde de bizim hippi dediğimiz günümüzün gezgin diye adlandırılan gençler lobutlarla küçük bir sokak gösterisi yapıyordu; renkli dağlar fon, taş sokak sahne, manzara ise efsane…


Ben ise hemen arkada yükselen, rengârenk ve muhteşem dağa odaklandım. Bakınız, haksız mıyım? Hava da bulutlanmaya başlamıştı; yağmur geliyorum der gibiydi.

Genç bir kız kurdeleyle ritmik jimnastik yapıyordu. Çok güzeldi, kayıtsız kalamadım. 💃


Parkın kenarına oturup gençleri seyrederken atıştırmalıklarımızla açlığımızı bastırdık. Ardından biraz daha dolaşmaya karar verdik. Ben hep derim ya; ara sokaklar mutlaka bir güzellik saklar.🥰
Her yer turistik ama bir o kadar da yerel eşyalarla dolu. Quechua (Keçhua okunuyor) halkının el yapımı bebeklerine baktık. “Derin torunuma alayım” dedim… ama tam o sırada hava iyice kapandı. Yağdı yağacak derken…



Eyvah demeye kalmadan yağmur bastırdı. Ben makinamı korumaya çalışırken, biz kaçmaya bile fırsat bulamamışken, yerel halk inanılmaz bir hızla tezgâhların üzerine naylon örtüleri çekmişti bile.
Naylonları toplarlarken fark ettik; yanlarda rulo hâlinde hazır bekleyen örtüler var. Bir çekiyorlar, hop… her şey kapalı. Eh, yağmuru bol bu yörede böyle bir pratik zekâ da olmalıydı. 👍
Derken sağanak geldiği gibi bitti; güneş arkasından açtı ve biz gezmeye devam ettik. Duvar boyaması güzel bir yer daha…

Hemen karşılarında yerel lezzet tortillas satıcıları. 🙌


Kalabalık olmayan bir sokakta güzel bir ahşap atölyesine denk geldim. Tanıtım tabelası çok orijinaldi — alttaki ilk fotoğrafta görebilirsiniz. Arka planda yine o renkli dağ manzarası…
O an rehberimizin söyledikleri geldi aklıma: “Dağa tırmanırsanız kasabayı ve çevredeki renkli manzarayı tepeden görebilirsiniz.” Burası Los Colorados olarak bilinen özel bir yürüyüş rotasıymış. Tırmanış 3 km, üstelik taşlık… Biz “yok, kalsın” dedik. 😁 Zaten buradan da her şey fazlasıyla güzel görünüyordu.
Size çıkılan yeri, aşağıda eklediğim ikinci fotoğrafta yıldızla işaretledim; büyüterek görebilirsiniz. Bir de küçük bir bulmaca ekliyorum: yine ikinci fotoğrafta *Kapı zilini çalan kim acaba? *😁


“Bulmacanın cevabı sandığınız gibi bir gezgin değil; kapı zilini çalmaya niyetlenmiş minik bir kuş. Bazen en güzel ayrıntılar, en sessiz olanlar oluyor.” Yanılıyor muyum dersiniz?. 🕊️
Çıkışa doğru ilerliyoruz. Objektifime takılan görüntüler.



Arabamıza binip otelimiz Tilcara’ya doğru yola koyuluyoruz. Rehberimiz, akşam yemeğine yetişebileceğimizi düşünüyor. Rota 9 üzerinden gidiyoruz.
Rehberimiz “Bu eyalette göreceğiniz son renkli dağlar,” diyor, “bir kez daha bakın.” Ve arabayı, harika bir yerde durduruyor.
Maimara. Estrella que cae… Omaguaca dilinde Düşen Yıldız demekmiş. Yöredeki her kasaba, yerleşmek için özellikle böyle renkli tepeleri seçmiş gibi. La Paleta del Pintor— Ressamın Paleti — denilen bu renkli tepeler, bana sorarsanız, hepsinin içinde en güzeli.

Ve biliyoruz; Arjantin’de mezarlıklar çiçeklerle süslü, özenle inşa edilmiş. İşte Ressamın Paleti ve bu muhteşem manzaraya karşı, çiçekler içindeki sakinleri…

La Paleta del Pintor’a karşı, çiçeklerle çevrili sessiz komşular… Renklerin ve zamanın birbirine karıştığı Maimara’ da, düşen yıldızın altında bir durak.
Her güzellik gibi, Maimara’nın güzelliğini de ardımızda bırakıp nihayet otelimize geldik.
Ama ne gelmek… Yağmurla birlikte.
Yine kısa sürdü ve muhteşemlik burada da devam etti.
İnanılmaz mutlu oldum.
Çifte Gökkuşağı… Alâim-i Semâ, Ebem Kuşağı — ne derseniz deyin, hepsi. 🌈🌈🌈

Ama hikaye bitmedi bir gün daha buralardayız. Sonra yol ve sınır… 🤷♀️ Yarına. 😉
Tarih 18 Şubat 2025 – Gece yağan yağmur sonrası bulutlu ama güzel bir sabaha uyandık. Tilcara’yı arkamızda kara bulutlarıyla baş başa bıraktık. 🌫️ Geze, geze Bolivya sınırına doğru gidiyoruz. Yola çıktıktan sadece 10 dk. sonra yağmur ☔️ tüm hızıyla başladı. Muhtemelen Tilcara *peşinizdeyim* 🤗 demek istedi… Hoş, benim için yağmurda seyahatin keyfi bir başkadır. 🌧️
Rehberimiz güzel bir kasabaya ve çok eski ama içi oldukça etkileyici bir kiliseye uğrayacağımızı söyledi. Yağmur önemli değil dedi. Ama umarım açıktır..
Şans bu kez bizden yana değildi. Üzülmedim çünkü içerde fotoğraf çekimine izin vermiyorlarmış.
Uquia kasabası;
Kasabanın ilk sakinleri Uquia halkı. Turizm yönünden önemini 1691 tarihli kerpiç ve bir cins kaktüsün odunundan yapılmış * Santa Cruz Kilisesi*ne borçlu. Bu kilisenin asıl özelliği, içinde yer alan ve sömürge dönemine ait olan, Cusco’dan getirilen tüfekli melekler (Angeles Arcabuceros) resimleri.
Hikâyesi çok ilginç, anlatayım: Melekleri resmeden sanatçının önünde melekler nasıldır diye bakarak yapacağı modeli yokmuş. O da tutmuş İspanyollara sormuş- melekleriniz nasıldır? -Bizim gibi insanlar ama ayrıca kanatları var demişler.
Sanatçı da ne yapsın 17. yüzyılın parlak yüzlü asilzadelerine benzer, altın işlemeli elbiseler giymiş değişik tipte 9 Baş meleği resmetmiş. Ama o ne? Omuzlarında da kocaman iki tüfekle… 😁 Tarihçiler yerli halkı korkutmak için özellikle yaptırılmış diyorlarmış. Zira fetih döneminde halk din ve silahla sindirilmiş. *Bu bir alıntıdan esinlenmedir.* Altta kilisenin fotoğrafı.


Humahuaca Vadisi boyunca yola devam. Yağmur ☔️ peşimizden ayrılmıyor. Kısa bir süre sonra hız kesmeden yağan yağmur altında Humahuaca kasabasına geldik.
Humahuaca Kasabası; Yağmur hala devam ediyor. Arabadan inip şemsiyelerimizi açtık. Arnavut kaldırımlı daracık bir sokaktan rehber önde biz arkada hızlıca yürüyoruz. Ben şemsiyesiz zira iki işi bir arada yapamam. 🤷♀️ 😁 Kerpiç evlerin arasında gidiyorken harika bir duvar resmine rastlayınca yine kaçırmadım. Ve kasabanın parkına eriştik. Fotoğrafları ekliyorum.



Kasaba, 2.930 metre yükseklikte; tarihi, İnkalardan çok daha önceye, yaklaşık 10 bin yıl öncesine uzanan bir yerleşimin üzerine kurulmuş. İnka dönemlerinden beri önemli bir kervan yolu olmuş. Halkın çoğunluğu Quechua yerlisi. Bugün Humahuaca’nın taşıdığı bu tarih, 2 Temmuz 2003’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmasıyla da tescillenmiş.
Humahuaca’nın kuruluşu tarihte 1594 yılı olarak geçiyor; yerli lider Şef Limpita ve birkaç misyonerin şehrin kuruluşunda adları anılıyor. Ama kasabanın asıl hikâyesi, anlatılarda saklı.
Humahuaca’nın adıyla ilgili anlatılanlar net değil; zaten belki de bu yüzden ilginç. Yerel bir efsaneden söz ediliyor:
“Ağlayan kafa! Humahuacac!” diye yankılanan bir ses…
Hikâyesi zamanla dağılmış, detayları kaybolmuş. Bazı tarihçiler ise bu ismin, bölgede bulunan kafa mezarlıkları ya da önemli yerli liderlerin gömüldüğü alanlarla bağlantılı olabileceğini söylüyor. Hangisi doğru bilinmez; ama Humahuaca’nın adı, burada geçmişin hâlâ fısıldadığını düşündürüyor.
Humahuaca bölgenin sınıra kadar olan son turistik şehriymiş; sanırım, hem yağmur hem de saatin erken oluşu nedeniyle ortalık sakin. Her kasabada olduğu gibi buranın da bir belediye binası, tarihî Cabildo’su var. Ben önce kilise zannettim ama üzerine tıklayıp bakarsanız görürsünüz, sizce de benzemiyor mu?
Ayrıca ikinci fotoğrafta görülen, yeşil renkli balkon gibi bölüm her gün 12:00’de ve her gece 24:00’te açılıyormuş. Humahuaca halkının koruyucu azizi Francis Solano’nun maketi ortaya çıkıp onları kutsuyormuş.


Belediye binasının önündeki parktan geçip geniş bir alana çıktık. Humahuaca’nın Bağımsızlık Kahramanları Anıtı tam karşımda duruyordu. Sonsuza uzanıyormuş gibi görünen, kat kat merdivenler ve en tepesinde bir kahraman figürü… Eteğinde ise onun askerleri betimlenmiş olmalı; uzaktan seçebildiklerim bunlardı. Yağmur hızını kesmeyince, bir elimde şemsiye, diğerinde fotoğraf makinesiyle daha yakına gitme fırsatım olmadı. Bazen mecburiyet iki işi bir arada yaptırıyor. 😁
Yağmur fotoğrafa yansımadığı için ilk fotoğrafı şemsiye ☔️ ile özellikle koydum. Siz fotoğraflara bakın Anıt için bilgileri sonra vereceğim.


Dik bir merdivenle çerçevelenen bu anıtın ana frizinde, Arjantin’in bağımsızlığı (1816) için verilen sayısız mücadele anlatılıyor. En üstte yer alan figür ise bölgenin yerli halkından bir chasqui; savaş zamanlarında haberleri bir yerden bir yere ulaştıran koşucu askerlerden biri. Bu figür, bir habercinin değil, halkın direncinin de simgesidir.
Anıtın yapımına, 1925 yılında, dönemin devlet başkanı Marcelo T. de Alvear zamanında Ulusal Kongre tarafından karar verilmiş. Eserin heykeltıraşı Ernesto Soto Avendaño ve 1950 yılında, Juan Domingo Perón’un başkanlığı sırasında da açılmış. Humahuaca’ da, yağmurun altında uzaktan bakarken bile, bu anıtın taşıdığı tarih hissediliyor. Diyor sınıra doğru yolumuza devam ediyoruz.
Yağmura alıştık Şubat yörenin en yağışlı zamanıymış. Rota 9’un yolundaki her şehirden geçiyoruz. İlk fotoğrafta görülen dağlara yazmışlar adını bu Azul Pampa. 😉 Azul Pampa ama uğramadık çünkü bu dağın ardındaymış. Daha sınıra yakın olanı Abra Pampa. Abra Pampa Cochinoca bölgesinin başkentiymiş. Ve harika tortul renkli dağlara sahip *Şeytan’ın Omurgası veya uyuyan devler* de diyorlar. Şehre yakın bir kasaba Huancar de Potrero’da sandboarding – kum sörfü yapılıyormuş. Kışın da çok soğuk olduğu için *Arjantin Sibirya’sı* olarak adlandırılırmış. Şu güzelliğe bakalım.


Şehir içinden duvar resimleri. Tek tek bakınca çok şey ifade ettikleri görülüyor. Arabanın içindeyken çektiklerim.



Yağmur devam ediyor. Bu güzel duvar resimlerinden birini yakalamakta geç kalsam da eklemeden geçemeyeceğim. Pandemi dönemine ait…

Sıradaki Şehir La Quiaca şehri oldu. Güzel bir girişi var. Şehrin içinden ilk fotoğraf bir anma anıtı. Kim olduğunu çıkaramadık. Çiçeklerle çok sık ziyaret ettikleri belli oluyor. İkincisinde büyücek bir küp Pachamama’nın (Toprak ana) başkenti La Quiaca’ ya hoş geldiniz yazıyor. Bir Profesörün özlü sözü bu güzel küpün önünde paylaşılmış. Sanki yolculuğumuzun özünü fısıldıyor gibi. Prof.ün kim olduğunu bulamadım. 🤷♀️
🌟Her gün öğreneceğim bir şey,
unutacağım bir şey ve
şükredeceğim bir şey var. 🌟


La Quiaca, Jujuy eyaletinin Bolivya ile sınır komşusu olan, Arjantin’in en kuzey ve yüksek (3.444 m.) şehridir. 1907 yılında kurulan Quiaca’nın adı Quechua dilinde “quina’nın yeri” anlamına geliyor. Quina, sıtma tedavisinde kullanılan bildiğimiz kinindir. Kinini üreten ağaçta Kınakına (Cinchona) olarak bilinir. Quechua’ların “quina quina” deyişi, zamanla şehrin adına dönüşerek Quiaca olmuş. Bir şehrin adı bile bazen şifa taşıyabiliyor. 🫶
Öğlen yemeği için güzel bir restoranın önünde duruldu. Bu arada bir arkadaşımız 3.444 metre irtifadan rahatsızlandı. Neyse toparladık. Şehri dolaşmaya çıktık, merkeze doğru yürüdük güzel bir parkı var. Bisikletli bir kızımız dinleniyor. 🚴♀️


Parkın etrafı fotoğraf için cennet gibi her köşesi ayrı bir hikaye gibi. Sömürge tarzı bir yapısı olan kilisenin dış cephesi kırmızı taşlarla kaplanmış. Yanında Papa II. John Paul’un onuruna yapılmış bir heykeli duruyor. Güzel kırmızı taşlı bu kilise 1940 yılında yapılmış Iglesia Nuestra Señora del Perpetuo Socorro- Daimi Yardımcı Meryem Ana Kilisesi.

İlk fotoğrafta kilisenin hemen yanındaki anıt Arjantin’in El Libertador’u Jose de San Martin’in büstü. Parkın diğer yanındaki büstlerin soldaki Martin Miguel de Güemes, sağdaki (Bayrağın yaratıcısı) Manuel Belgrano’ ya ait büst. Üçü de Arjantin’in bağımsızlığının simge isimleri.


Parkın çevresinde dolaşmaya devam ediyoruz… Duvar resimlerinden önce, cadde üzerine çizilmiş animeyi andıran bir figür çıkıyor karşımıza. Üzerinden basılarak geçilen, kimsenin dönüp bakmadığı bir çizim.
İlk fotoğraf, La Quiaca’ da sınırda olma hâlini anlatıyor sanki. Ne tam buraya ait, ne oraya. Biraz yabancı, biraz sessiz. Uzaylıyı andıran bu figür, gökyüzünden değil; tam tersine ayaklarımızın altından sesleniyor. Bereket Tanrısı Ekeko’yu andırıyor; sanki geçen herkesin yoluna sessizce iyi dilekler bırakıyor. And Dağları’nın kadim inancı hâlâ nefes alıyor, ihtiyaç kadar istemeyi, sahip oldukların için şükretmeyi hatırlatıyor gibi. 🌟
Az ilerisinde ise bambaşka bir sahne var. İkinci fotoğrafta, duvarlarda bu kez gerçek animeler duruyor: 1980 yapımı, bizde Zodyak Şövalyeleri adıyla tanınan Saint Seiya’lar. Zırhlı, güçlü, renkli; göğe bakan kahramanlar. Aynı şehirde, birkaç adım arayla, biri yere çizilmişken diğeri duvarlara yükselmiş. Kimi ayaklarımızın altında kalıyor, kimi hayallerimize takılıyor. 😉 Görelim…


Duvar resimleriyle devam edelim… Güney Amerika’nın bu resim sanatına bayılıyorum. İster Mural olsun, ister yere yapılsın ister grafiti olsun. 💞
La Quiaca’ da yürürken kimseyi durdurmuyorlar. 😁 Ama durmak isteyen için bakacak çok şey var. Altta eklediğim fotoğraflarda göreceksiniz. Çünkü buradaki mücadele, sadece bugünün öfkesi değil; 24 Mart’ta her yıl hatırlanan diktatörlük döneminin bıraktığı izlerle birlikte, toprağın, bedenlerin ve hatırlamanın mücadelesi. Kısaca; Unutmadık. Unutturmayacağız’ın ilanı…



Buluşma yerine giderken yol üstünde bir mural… 🇦🇷 Çok etkileyici…
“Buradayız. Toprağımız için, emeğimiz için, sesimiz için. Bizi görmezden gelmeyin.” Diyor…

Parktan çıkarken Turizm bürosuna uğradık. Görevliler bize Lama’lar hakkında sorduğumuz soruyu cevapladılar. Lamalar 3 cinstir. Alpaka- Lama- Vicuna. En sağlamı Alpaka en yumuşağı Vicuna yünüymüş. Bu hayvanların yünleri çok değerli olduğundan yapılan kıyafetler de haliyle çok pahalı oluyor. Çünkü lamaların yünleri leke tutmazmış. Vicuñalar da aynı kaktüsler gibi koruma altına alınmışlar avlanmaları yasak.
Quiaca çömlekleriyle de tanınırmış. Bu kısa bilgiyi de aldık. Artık La Quiaca’ ya veda edip Bolivya sınırına geçmek için sıraya giriyoruz. Önce Arjantin’den çıkış işleri hemen yanından Bolivya’ya giriş işlemleri.

La Quiaca arkamızda kalırken, sınır kapısının önünde bekleyen sadece insanlar değil; az önce dinlediğimiz hikâyeler, duvarlarda kalan sesler, yere çizilmiş figürler de bizimle sıraya giriyor sanki. 🤗 Bir şehirden çıkmıyoruz yalnızca; yavaşlamayı, bakmayı ve hatırlamayı öğreten bir duraktan ayrılıyoruz sanki…
Şimdi sıra başka bir ülkeye geçmekte. Ama La Quiaca, ayaklarımızın altında bıraktığı izlerle, bizimle geliyor. Arjantin’i tangosu, şehirlerinde yaşayan insanları ile çok sevdik. Umarım sizleri de keyifle gezdirebilmişimdir. Bolivya’da görüşene dek sevgiyle kalın. 💞💞💞













































































































































































































































































































































































































































































































































Bu çarşı da önceleri kitapçıların yoğun olduğu yermiş. Bu nedenle adı Telpak Furushon değil *Kitab-Furushon*muş. Aslında Telpak koyun yününden yapılan bizim bildiğimiz kalpak anlamındadır dolayısıyla çarşıya * kalpak tüccarlarının çarşısı* da denebilirmiş. 🤔 Bence de uygun her yer kalpak dolu. Zamanla çarşıda incik, boncuk, şapka, kalpak, şal gibi eşyalar da satılmaya başlanmış. 
































































































































Buradan yine Güney Afrika’ya Johannesburg’a uçacağız zira daha önce yazmıştım; İstanbul’a dönüşümüz Johannesburg’dan olacak. Uçak vakti çok geç saatte olunca aynı gün Joburg şehir turumuzu panoramik yapacağız demiş ve bütünlüğü sağlamak adına da Jozi-Joburg- Johannesburg şehir gezimizin son gününü daha önce

