VİETNAM – 4

Ho Shi Minh

      Hanoi-Halong Bay akşamı Kamboçya’ya uçmuştuk. Ama ben Vietnam’ı birleştirip anlatacağım demiştim. 2 gün Kamboçya sonrası yani 28 Ocak 2017 saat 21:30 da uçaktayız ve az sonra Ho Shi Minh Havalimanına inmiş olacağız. Uçaktan iki görüntü. Gökyüzü muhteşem kızıllıkta ve Ho Shi Minh, nehirleri bol sulak bir şehir olarak görülüyor.

       Bizim bildiğimiz adıyla Saygon şimdiki adı Ho Shi Minh olan Vietnam’ın başkentinde yerel restoranda *The Square 24* akşam yemeğimizi yedik, otele giderken Horoz yılbaşının kutlamaları son hızıyla başlamıştı.

       Rehberimiz Ali İhsan; Hanoi’de çok dediğiniz motorları bir de burada görün bakın hangisi daha çok dedi. İnanılmaz bir motor trafiği var. Ayrıca Saygon’lular için tüm ışıklar yeşildir. Trafikte yaya olarak iki kat daha dikkatli olun. Zaten Havalimanında çıkışta birer sertifika ile tişört verecekler. Tişörtün üstünde * Saygon’daydım ölmedim* yazacak diye de espriyi patlattı. 🤣🤣🤣 Elbette yılbaşı tatili, arabadan çekebildiğim kadarı ile buyurun. Çocuklar arada hiç de şikayetçi değiller. Ama yine de yılbaşı hariç çocukları bu şekilde motora bindirmek yasakmış. Harika bir görüntü.

       Sabah kahvaltından çıkınca bizi bekleyen bir sürpriz vardı. Otelin yılbaşı şenliği… (Tarihimiz de 29 Ocak 2017 oldu) Bildik ejderhalar başroldeydi. Rengarenk tüylü giysileriyle davul çalacak olan gençler. Etkinliği otobüse bininceye kadar izledik.

       Yolumuz bugün Vietnam savaşının kazanılmasında etkin rolü olan Chu Chi tünelleri. Ama önce biraz biz yaştakilerin Saygon olarak bildiği Ho Chi Minh şehrinin öneminden bahsedeyim.

       Saygon- Ho Shi Minh; Bir zamanlar Güney Vietnam’ın başkenti olduğunda adı Saygon’du.  Amerika’ya karşı Vietkong’luların ve Kuzey Vietnamlıların verdiği savaşın kalesidir Saygon.

       Kazanılan savaşın ardından Güney ve Kuzey Vietnam’ın birleşip Vietnam Cumhuriyetinin ilan edildiği şehirdir. Uğruna verdiği mücadeleyi ömrü yetmediği için sonucunu göremeyen liderleri Ho Chi Minh ’in adının verildiği şehirdir.

       Adaşı olan Saygon nehri çevresinde kurulmuştur. Ve Vietnam’ın 9 milyon nüfusu ile de en büyük şehridir. Başkent olmadığı halde yabancı ülkelerin elçiliklerinin ve önemli kişilerinin yerleştiği şehirdir. En çok Üniversitesi olan ve en çok göç alan şehirdir. Ayrıca Fransızlara ve Amerikalılara karşı verdikleri savaşların tarihi değerlerine sahiptir. Kısaca bizde İstanbul, Vietnam’da Ho Chi Minh. 🥰 İşte bizler de bu değerleri gezip göreceğiz. Fransızlardan kalma bir iki özel bina var onları sonra anlatacağım.

       Vietnam savaşı esnasında 17.000 kişinin yer altına inmesine olanak sağlayan tam bir mühendislik harikası olarak tarif edebileceğimiz Cu Chi tünellerini gezeceğiz. Saygon’dan 70 km kuzeydeki kasabaya 50-55 dakikalık bir yolumuz var.

       Bol ağaçlı yemyeşil tarlalardan geçerek Cu Chi’ye geldik. Otobüsten indikten sonra yine sık ağaçlık bir yerdeyiz karşımızda girişi çiçeklerle süslenmiş güzel bir bina, savaş silahları müzesi var içinden geçtik.

       Gezeceğimiz yerin panosu önünde rehberimiz Ali İhsan Yalçın’ın bilgilendirmesi sonrasında hep beraber bu kez tünellerin tarihi, yapım süreci, amacı ve gerilla savaşının anlatıldığı brifing verildi. Ve ardından uzuuunca bir koridordan geçip tünel alanına adım attık.

       Yarım saat süren video eşliğindeki bilgilerden öğrendiğimize göre, Kamboçya sınırına kadar uzanan bu tünellerin tarihi 1948 yılına kadar gidiyor. O yıllarda Fransızlara karşı yapılan savaşlarda hem köyler arası görüşme sağlamak hem de Fransız nöbetçilerden saklanmak amacıyla yapılmış. Yani özellikle Vietnam-Amerika savaşı için değil.

       Ama Fransızlar döneminde 25 kilometrelik bir alanı kapsarken Amerika savaşı sırasında 250 kilometre karelik bir alana yayılmış. 3 katlı olan bu tüneller labirent şeklinde 10 metre derinliğe kadar inebilen tam bir yer altı şehri. Hepsini köylüler kazma kürek yapmış el yapımı…

       Tünellerin ilk kazılışını anlattılar tamam da birbirlerine nasıl bağladılar acaba? 🤔 Ali İhsan rehberimiz; Komşular yerlerini genişletmek isterken kaza kaza birbirleriyle buluşmuşlar dedi. Yani ağ başta çok da bilinçli birleşmemiş. Evet daha sonra  hastanesinden okuluna kadar bir çok yeraltı yaşam yerleri yapılmış. Dile kolay 20 yıl savaş yaşamış bir milletten bahsediyoruz.

       Halen 120 kilometre karelik kısmı korunabilmiş. Muhtemelen biz de fazla bir yer göremeyeceğiz. Haydi gezmeye başlayalım. Etraf konuyu anlatacak görevlilerle dolu. Tünel ağızlarını öyle güzel kamufle etmişler ki boş bir alana geldik. Rehberimiz bir şey görüyor musunuz? dedi, hayır dedik. Yerel görevli adam elindeki sopayı yere tak tak vurunca bir kapak açıldı ve içinden adam çıkınca aa diye ben dahil hepimiz şaşırdık. Bakın yani haksız mıyım?

       Adamlar zaten ufak tefek. Aranızdan denemek isteyen varsa buyursun dendi. Gruptan bir kadın arkadaş incecikti başardı. Zaten turistler için 20, 30, 40 ve 120 metrelik tünelleri genişleterek açmışlar o zamanki havayı az da olsa yaşasınlar diye. (Biz girmedik giren arkadaşlar da fena olmuşlar). Hemen ilerde başka bir canlandırma.

       Vietkong’lular (Komünist Kuzey Vietnam gerillalarına Vietkong deniyor) çok akıllı ve zeki insanlar. Patlamayan bombalardan bubi tuzakları yapmışlar. Bubi tuzaklarının amacı da Amerikalı askerleri öldürmek değil ağır yaralamak böylece yardıma gelenlere vakit kaybettirmek ve fırsattan istifade edip tünellere geri dönmek.

       Amerikalılar Vietnam’a geldiklerinde Vietkonglularla başa çıkmak için Cu Chi şehrine büyük bir üs kurmuşlar. Enteresandır, üs bölgelerini tam da tünel ağının üzerine kurduklarını fark edememişler. Ta kiii…. 25. Tümendeki askerlerin geceleri çadırlarında uyurken nasıl olup da vurulduklarını anlayana kadar. Onu anlamak bile aylarını almış… Tünelleri keşfetmişler ve girmeye kalkınca iri yapılarından dolayı tünellerde sıkışıp kalmışlar. O dönem tüm Amerikan askerleri tünellerde sıkışarak ölmüşler. Zira tüneller yer altına indikçe daralan yapıda…

       Nehir’e açılan tünellerden Vietkonglar gece ağızlarında nefes almak için kamışlarla nehre dalar, Amerikalıları avlar sonra suya dalıp tekrar tünele dönerlermiş. Amerikalılar ortalıkta kimseyi göremeyince şaşırıyorlar tabii. Görünürde düşman yok, ama her yerde varlar aslında. Nereden çıkacağı hiç belli olmayan Vietkonglar, etraf her an basılabilir bubi tuzağı dolu, yakalanırsanız kurtulmak mümkün değil. Amerikalı askerlerin savaş sonrası psikolojik sorun yaşamaları çok normaldi yani.

       İki değişik tuzak daha. Katlanır sandalye kapanı ile tahterevalli tuzak. 😳 İçim fena oldu açıkçası her iki savaşan kuvvetlerin birbirlerine insanlık dışı işkenceler uyguladıkları bir gerçek.

       Ağaçların arasında açılmış toprak yollardan geçiyoruz. İlerde oturanlar var gibi dedim ama onlar da maket çıktı. 😁 Vietkong giyim şeklini yansıtmışlar. Bir yandan da makinalı tüfek sesleri geliyor inanamadım, savaş zamanındaki ortamı yaşatabilmek için özel efekt veriyorlarmış. Üstelik isteyenin Kalashnikov veya AK 47, M 16’lar ile atış yapabileceği poligon varmış. Parasıyla tabii. 🙂 Yok artık dedim. 😦  Turizm uğruna neler yapıyorlar. Neyse anlatmaya devam.

       Savaşın olay silahı hatta kahramanı diyebiliriz Vietkong’luların elindeki Kalashnikov’tur. Bunun iki sebebi vardır. Suya sokun, çamura bulayın  yine de tutukluk, ısınma vs yapmadan binlerce mermi atabilir. En önemli diğer sebebi de boyut olarak da Vietkonglara uyum sağlayıp tünellere sığabilmesi.

       Rehberimiz önemli bir ayrıntı daha anlattı; Kalashnikov’u bu savaşta Amerikalı askerlerin kullanması yasaklanmış. Her ne kadar savaşta gece- gündüz yoksa da Vietnam savaşı genelde gece olmuştur. Vietnamlılar gündüzü tünellerde geçiriyor, gece çıkıp Amerikan askerlerini istedikleri noktada istedikleri şekilde savaşa sokuyorlar. Savaş başından sonuna kadar Vietkongların istediği şekilde istedikleri yerlerde olmuştur. Savaş boyunca Amerika genel anlamda savunma ve arama yapmaktan, yaralı askerlerini toplamaktan başka bir şey yapmamıştır. O yüzden Amerikan askerleri geceleri sadece aydınlatma ışıkları varsa ve bire bir karşılıklı denk geldikleri savaşlarda birbirlerini görebilmiş ve savaşmışlardır.

       E gece çıkan Vietkong’luların yerini nasıl tespit edecekler. Bunun en kolay yolu Kalashnikovun sesini dinlemek. Kalashnikov sesi duydukları anda o tarafa mermi yağdırıyorlar. Göremedikleri Vietkongları gece avlamanın başka yolu yok. Böyle olunca Amerikan askerleri birbirlerini vurmasınlar diye mermileri bitse bile gece Kalashnikov kullanmaları yasaklanmış.

       Yine bir kaç kamufle edilmiş yer. Rehber söylemeseydi anlamak gerçekten de zordu. Evet biri mutfak bacası diğerleri zehirli gazlara karşı havalandırma deliği… Rehberimiz; aslında gördüğünüz her bir bambu ağacı bir havalandırma borusudur, tünellerin havalandırma sistemi bu yüzden inanılmaz başarılıdır.

       Aşağının dumanı yukarıdan görülmesin diye daha uzak yerlere ve yere yakın olarak delikler açmışlar. Tünelleri bulmak için Alman kurt köpeklerinden de yaralanmışlarsa da Vietkong’lular deliklerin ağzına köpekler koku almasın diye biber döker kendileri de Amerikalılardan çaldıkları sabunlarla yıkanır, çaldıkları üniformaları öyle giyerlermiş. Eveeet köpekler dost sansın diye. Akıl, akıldan üstündür…

       Zor şartlar altında olmak insan zekasını her yönden etkilemiş. Hele ki ortada 20 yıl süren bir savaş varken… Halk yokluktan her şeyi üretmeyi, düşmanı nasıl şaşırtacağını öğrenmiş. Bakınız işlemesi çok zor olan araba lastiğinden terlik yapıyorlar.

       İki yönlü giyilen bu terliklerin özelliği şöyle: Ön yerine arka tarafını parmak kısmı yapıp giyince siz doğuya giderken yerdeki iziniz batıya gidiyormuş gibi iz bırakınca Amerikalı askerlerin de yönü şaşıyor… 👍Zeka… 😁 Ayrıca tabii çok sağlam ve ses yapmadığı için ağaçlar arasından sessizce yürüyüp tünellere kaçmak da kolaylaşıyor.

       Rehberimiz Ali İhsan; konuyu derinlemesine öğrenmek isteyenler yazar Michael Connelly’nin *Tünel Fareleri* isimli kitabı okuyabilirler diye de örnek verdi.

       Usta hala yapıyor biz turistlere satarak geçimini sağlıyor… Elbette alan arkadaşlar oldu…

       Sık ağaçlı yollarda yürümeye devam ediyoruz. Karşımıza boş bir arazi girişi çıktı rehberimiz -Aman ha yasak bölge dedi. Evet hala mayından temizlenemeyen bölgeler varmış.

       Tünellerde insanlar hava, su ve yiyecek sıkıntısının yanında; Fare, akrep, sivrisinek-sıtma vs. ve onların sebep olduğu hastalıklarla da mücadele etmek zorunda kalmışlar. Ve aşağıda bu kez de hastane yapmışlar. Hatta bir zaman sonra okul ve çevre insanların yardımını sağlamak amacıyla sinema bile yapmışlar.

       Amerikan askerleri, Cu Chi tünellerinin bulunduğu ormanlık alanı yok edip gerillaları açığa çıkarmak için üzerlerine havadan portakal gazı yağdırdığında (herbisit ve yaprak dökücü kısaca asetik asit), yok olan yalnızca ormanlar ve tüneller olmamış ne yazık ki…Vietnam’da milyonlarca insan etkilenmiş, yüz binlercesi ölmüş veya sakat kalmış. Gazın etkisi öylesine güçlü ki, günümüz de bile çocuklar hala kas ve kemik bozuklukları ve çok çeşitli anomaliler ile doğuyor.

       Amerika’nın bu savaşta kullandığı Napalm bombasının sonuçlarını hatırlamak bile istemiyorum… Dünyada çok büyük tepkilere yol açmış ve daha sonra kullanımı yasaklanmıştı.

       Bizim yaşlardaki arkadaşlar bilir savaşın en çarpıcı karesini Nick Ut ‘un çektiği fotoğraf *Napalm kız* gerçek adı; Kim Phuc gözümün önünde canlandı. Henüz 9 yaşındaydı yıl 1972… O kız çocuğu şimdi yetişkin bir kadın ve Birleşmiş Milletler ’de iyi niyet elçisi olarak görev yapıyor sanırım Türkiye’ye de gelmişti.

       Vietnamlıların tepesine geceleri ateş böceği gibi yağan *pamuk prenses* dedikleri fosfor bombaları yüzünden vücutları yanan insanları hayal edebilir misiniz? Çok korkunç. Amerikalılar, çok uğraştılar ama tünelleri yine de tamamen bitiremediler.

       Atış poligonuna geldik burada soluklanmak için bir de büfe var. Bizden Alican ağabeyimiz atış yaptı.

       Yolumuzun üstünde bir iki tünel oda canlandırılmış. Bomba artıklarından tuzak yapmaları ve kendi mermilerini yapmaları canlandırılmış. Bir de hem saklaması kolay, hem de sudan etkilenmemesi için pirinçleri de yufka haline getiriyor kurutup saklıyorlar. Yazmıştım Spring Roll yaparken kullanılıyordu *rice paper* ve birçok yemekleri de bunlara sarıp yiyorlar. Bizim lavaş gibi…

       Amerikalılar son çare olarak tünelleri bulmak için bu tünellere sığabilecek yapıda ufak tefek savaşçı askerlerden daha doğrusu göçmen Çinlilerden, göçmen Meksikalılardan ve bazı Vietnamlılardan (bildik yöntemler ile satın almışlardır mutlaka) *tünel fareleri *adı verdikleri özel bir tim kurmuşlar.

       Tünellerin içerisinde savaşmak için eğitilen bu askerler fazla teçhizat taşımıyor sadece tabanca ve el feneri kullanıyor, gaz maskeleri ile tünele girip gaz bombaları atıp kaçıyorlarmış. Ama çok zayiat vermişler.

       Amerika tüneller ve Vietkonglularla baş edemeyince bölgeyi serbest atış bölgesi ilan etmiş gece gündüz bombalayın demiş. Seçilmiş bölgeye yoğun bombardıman yapmışlar. Napalm bombası ile ağaçları yakarak tünelleri bulmaya çalışmışlar. Sadece bir kısmını yıkabilmişler ve elbette ki sonuçta Amerikalılar savaşı kaybetmişlerdir. 1975 yılında Saygon’un düşmesinden sonra tüneller koruma altına alınmış.

       En son herkesin hatıra fotoğrafı olmalı denince biz de eksik kalmayalım dedik. 🥰

Vietnam- Cu Chi tünelleri
Vietnam- Cu Chi tünelleri

       Gezerken bile içim daraldı savaş müzesini hiç gezemeyeceğim. En iyisi savaşı biz de bitirip bağımsızlık (birleşme) sarayına gidelim.

       Eveet, rehberimiz öyle bizim saraylarımız gibi saray hayal etmeyin, bizim 5 yıldızlı otellerimiz bile oradan daha süslüdür. Ama Vietnamlılar için manevi değeri çok büyük inanın dedi.

       Birleşme sarayı, Güney Vietnam’ın eski başkanlık sarayı olup, Kuzey Vietnamlılar güneyi ele geçirip özgürleştirince, sarayı olduğu gibi bırakıp müze haline getirmişler. 1975 senesinde savaşı bitiren, kapıları kırıp içeri giren tank giriş kapısının yanında yer alıyor. Sonradan gördüğüm için fotoğrafta solda tankı görmeniz kolay olsun diye bolca ışıklandırdım. 🤷‍♀️

       Bağımsızlık-Yeniden Birleşme Sarayı (Reunification Palace); Sarayın tarihi çok eskilere Fransızların 1858 yılında Vietnam’a başlattığı saldırılar dönemine kadar gider. Fransızlar ilk etapta 6 eyaleti ele geçirirler ve Ho Chi Minh şehrinin merkezinde şimdiki bu sarayın yerinde Cochin-china Valisine bir konak yaparlar. 1871 yılında konak bittiğinde adını da Norodorm Sarayı koyarlar. O tarihten 1945 yılına kadar Fransız valileri tarafından konut olarak kullanılır.

       1945 yılında Japonların Fransa’yı yenmesiyle Norodom Sarayı Vietnam’daki Japon hükümetinin konağı olur. Japonlar II. Dünya savaşında yenilince Fransızlar tekrar atağa geçer ve Amerika’nın yardımı ile aynı ekipleriyle tekrar geri gelir sarayı bir kez daha karargah olarak kullanmaya başlarlar.

       Fransızlar 1954 yılında Dien Bien’de yenilince Cenevre anlaşmalarını imzalamak durumunda kalır. Vietnam Temsilcisi Ngo Dinh Diem Fransa askerlerini çekmeden önce Cenevre Anlaşmasını imzalarken sarayın adını Bağımsızlık Sarayı olarak yazmayı düşünmüş. 1955 yılında Başbakan olunca Bağımsızlık Sarayı olarak adını değiştirmiş.

       Ngo Dinh Diem’in yönetiminden ve savaştan hoşnut olmayan Güney Vietnamlı iki savaş pilotu 1962 yılında Nguyen Van Cu ve Pham Phu Quoc başkanı ortadan kaldırmak için saraya zamanın gözde uçağı Sky raider ile iki tane bomba atarlar. Başkan ve ailesi kurtulur. Başarısız bu darbe ile sarayın batı kısmı yıkılır.

       Evet başarısız bu darbe girişimiyle saray kullanılamaz hale gelince Başbakan Diem sarayı tamamen yıktırıp yeni bir saray inşası başlatmış. Zamanın ünlü  mimarı Ngo Viet Thu’nun tasarımı ile başlayan yeni bu sarayın inşası 1966 da bittiğinde Diem öldürüldüğü için açılışı yeni liderler yapmış… 1975 yılına gelindiğinde Ho Chi Minh Vietnam zaferini kazanır ve 1940 yılında birbirinden kopartılan Vietnam’ı yeniden birleştirir. Ömrü zaferi görmeye vefa etmedi. Ama 1976 yılında Bağımsızlık bildirgesi onun zaferi sonucu bu sarayda ve bu salonda imzalandı.

Vietnam- Ho Chi Minh Bağımsızlık Sarayı
Vietnam- Ho Chi Minh Bağımsızlık Sarayı

       Yeniden birleşme sarayı artık çok özel konukların ağırlandığı yer ve biz turistlerin ücretli ziyaretine hizmet eden tarihi bir yapıdır. Çok güzel dekore edilmiş salonlar var. İlk fotoğraftaki bakanların kabine toplantı salonu. İkincisi dinlenme salonu diğeri de Ziyafet salonu.

       Sarayı gezmeye devam ediyor en üst 3. kata çıkıyoruz. Sarayın çatısında görünen fotoğraftaki helikopter Başkan Nguyen Van Thieu’nun UH-1 helikopteriymiş. Fotoğrafı büyütünce görünen yuvarlak işaretler ise bu sarayın kaderinde ikinci kez bombalanma olduğunu işaret ediyor.

       1975 yılında  yine Güney Vietnam hava kuvvetlerinin pilotu saraya iki adet bomba atıyor. Amerikalılar istedi diye Kuzey Vietnam’a atacağıma bombaları buraya atarım demiş. (galiba Kuzey yanlısı) Fazla bir hasar yok. Bombaların isabet ettiği yerdeki yazıda;

**Pilot Üsteğmen Nguyen Thanh Trung, 8-Nisan-1975 yılında sabah saat 8:30 da uçtu ve tam buraya 2 adet bomba attı.** Yazıyor.

       Zaten 30 Nisan 1975 yılında da fotoğrafını işaret ettiğim  T-54 tankı duvarı yıkıp geçince savaş fiilen sona ermiş oluyor. Çıkışa doğru gidiyoruz.

       Son fotoğraflar. Ejderhalı halıyı Çin Hükümeti hediye etmiş. Önder’in çektiği panoramik görselde görünen salonun duvarındaki tablo 40 parçadan oluşmuş. Zafer bildirgesi diye adlandırılıyormuş diğeri koridoru süslüyordu.

       Vietnam savaşının başlama sebebini kısaca yazmasam eksik kalırdı; Ho Chi Minh 1945 yılında Vietnam Demokratik Cumhuriyetini kurduğunda ülke bu kez de yukarda bahsetmiştim Japonların II. Dünya savaşında yenilmesini fırsat bilen Amerika destekli Fransızların işgaline uğrar.

       1954 yılında Fransızlar yenilince Cenevre Anlaşması imzalanır. Ama anlaşma gereği ülke bu kez de Kuzey ve güney olarak ikiye ayrılmıştır. Ve iki yıl içinde referandum ile birleşme sağlanacaktır. Ama hep oyalama ile 1960’lı yıllara gelindiğinde Kuzey Vietnamlı Vietkonglar güneye saldırıya başlayınca Amerika asker sayısını artırır.

       Kısaca; Kuzey ve Güneyin yeniden birleşmesi halinde komünizmin tüm doğu ülkelerinde yayılacağı endişesindedir. Ayrıca çıkarlarına uygun değildir. Amerika, Güney Vietnam’ı desteklerken bir yandan da kışkırtıp bu birleşmeye engel olmak için savaşın da başlamasına sebep olmuştur… Sonuç; hiç de korktukları gibi olmamış. Rusya ile Çin dost olmamışlardır.

       Saraydan çıktık. Fransızlardan kalma iki önemli yapı demiştim biri şimdi gezeceğimiz postane binası. Fransız koloni dönemine ait bu tarihi yapı 1886-1891 yılları arasında yapılmış. Fransız mimar Alfred Foulhoux tasarımı. Ben içini daha çok beğendim.

       Dünyanın her yerine buradan posta gönderebilirsiniz. Pul almak için saat pek uygun değildi biz kart atamadık. Eski usul yazışmayı yeni nesile unutturmamak adına güzel olurdu… Postanenin içinde Ho Chi Mihn’in fotoğrafının varlığı çok güzeldi.

       Postanenin içinde ama ayrı bir bölümde hediyelik eşya satılan dükkanlar var. Yani burası biraz pasaj gibi buradan ve hemen önündeki sokak satıcılarından magnet, tişört gibi hediyelik eşyaları çok ucuza alabilirsiniz. Diğer gittiğimiz yerlerden daha ucuzdu. (2 dolar) Binanın hemen 50 metre yakınındaki kitapçılar sokağı da görülmesi gereken bir sokak.

       Kilisenin bahçesinde, postanenin önünde herkes fotoğraf çektirme derdinde. Bahçede ve çevrede yine yeme içme olayları. 😉 İlk fotoğrafta satılanlar mürekkep balığı idi. Kızarmış mı? Kurutulmuş mu? bilemedik. 🤔 Diğer satıcıda tatlı patates ve mısır var…

       Biraz soluklanalım dedik güzel bir 2. nesil kahveci bulduk. ☕️ The Coffee Bean iç dizaynı ile de muhteşemdi. 🤎 Vietnam’ın kahvesi zaten meşhurmuş rehberimiz buradan kahve içmeden gitmeyin demişti…

        Fransızlardan kalma ikinci tarihi yapı da tam karşımızda arzı endam eden Notre Dame Katedrali. Dışı çok güzel önündeki Meryem Ana heykeli için bir zamanlar gözünden yaş geldiği söylenmişti. Gerçi neredeyse tüm şehirlerde benzer hikayeler anlatılır. Katedralin içi için aynı şeyi söyleyemem.

       Pencere vitrayları da Fransa’dakinin replikası gibi. 1877 yılında başlanmış yapımı 3 yıl sürmüş 1880 de bitmiş. Tüm malzemeleri hep Fransa’dan gelmiş. 1962 yılında Bazilika olmuş. Yanlardaki çan kuleleri 1895 yılında eklenmiş ve her birinde 3 tane bronz çan varmış. Saygon Başpiskoposluğunun merkezi sayılıyor.

        Yürüyerek otele dönüyoruz ama sağa sola bakınarak tabii… Yine millet akın, akın gidiyor. Sokak aperatifçileri iş başında.

       Yolumuzun üstüne çıkan bu güzellik de Opera binası. Önündeki pek bildik Caryatid heykelleri ile muhteşem görünüyor. Hatırlatma yapayım; Karyatid Yunan mimarisinde çokça gördüğümüz başında çiçekleri olan kadın figürü şeklindeki sütunlardır. Bina 1998 yılında Saygon belediyesi tarafından restore edilmiş. Bilet alıp tiyatro izlemedikten sonra içini görme imkanı yokmuş. Biz de geçerken gördük zaten. 🤨

       Yol üstünde çocuk şenliği yapılan bir sokaktayız. Bu güzel minik kız çok güzel oynuyordu. Herkes gibi ben de fotoğrafını çekeyim dedim ama bunlar çocuk durmak nedir bilmiyorlar. 😍

       Yılbaşı tatili devam ediyor. Akşamı çok renkli oluyormuş ama kapkaç olayları çok olduğundan makinanı sakın götürme dediler. Evet çok güzel ışıklandırılmış belediye binasının ve Rex Otel’in önündeki stantlarda çok güzeldi. Ama telefonu bile kaparlar diye doğru dürüst fotoğraf çekemedik.

       Güzel bir anımız var. Video çekmeye çalışıyoruz, 2 genç nişanlı geldi bizim fotoğrafımızı çekmek istedi olur deyince nasıl sevindiler anlatamam. Ardından başka bir aile çocukları ile fotoğrafımızı çekti. Biz de telefonumuzu veremeyince çektiğimiz selfie olmadı… 😅 Yine de çok özel bir anıydı. 💞💞💞

       Bugünü bitirdik yarın yolumuz sabah erkenden Mekong Deltasına. Deltayı gezmek için de öncelikle deltanın büyük limanı My Tho’ya gideceğiz. My Tho’da görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

VİETNAM-3

Halong Bay

      Hanoi’den ayrılıyoruz. Sabah kahvaltısından sonra saat 08:00 gibi erkenden yola çıktık. 24 Ocak 2017. Rotamız Halong Bay körfezi. Körfez 176 km uzakta ama hız sınırı ve yolların bozukluğu nedeniyle 4 saat süren bir yolculuk olacak. Ben pirinç tarlalarını, başlarında konik şapkalarıyla tarlada çalışan çeltikçileri göreceğim diye pür dikkat bakınıyorum.

      Evet etraf yemyeşil bazı yerler sulu tarla ama şapkalı çalışanlar yok. Bizim köy kahveleri benzeri bir sürü yerler geçtik. Yol üzerinde güzel bir mermer ve ipek işleme tabloların atölyesinde mola verdik. O güzelim mermer eserleri ve tabloların ipek ipliklerle nasıl emek, emek işlendiğini izledik. Siz de görün istedim.

      Mermer heykellerin arkasındaki panoda Dünyanın her yerine yolluyoruz diye yazıyordu. Alışveriş yerine girdik atölye ile iç içe. Bence harika olmuş. Nasıl güzel ve ince işliyorlar bayıldım. 

Vietnam- Hoang Tan
Vietnam- Hoang Tan

      Önlerinde işleyecekleri fotoğraf var. Gerdirilmiş bezlerde de kabaca çizilmiş eskizleri var. Büyük bir beceri ile çin işi işleme yapıyorlar.

      Yolumuz uzun demiştik devamla çok güzel bir uluslararası marinaya geldik. Buradan bineceğimiz ufak cruise gemiyle bir gece kalmalı Halong Bay körfeze gideceğiz. Hava bulutlu bakalım günümüz ve gece nasıl geçecek. Alttaki ilk fotoğrafta görüldüğü gibi iki tarafta otellerle çevrili. Bizim gibi Cruise ile kalmalı gitmeyen günü birlikçiler buralarda konaklıyor.

      Ortada Cruise falan yok küçük botlar var. Can yeleklerini giydirip motor bota bindik. Yanılmışım marinadan çıktık harika bir cruise bizi bekliyordu. Adı Golden Cruise gerçekten altın gibi parlıyor sevdik. Özellikle kamaralar çok güzel. Burnundaki ejderha Dragon 🐲 Vietnamlılar için manevi bir sembol. Hoşgeldin kokteyli, güler yüzler, daha ne olsun. Bence rüya gibi bir gezi olacak.

      Körfeze doğru komşu teknelerle yarenlik ede ede gidiyoruz. 2.5 saatlik yolumuz var. Rüzgarımız neta 😉 yani güzel. Ama saat henüz 13:21 olduğu halde güneş kayıplarda. Havada görüldüğü gibi bulutlu ve gri. Salonda yemek başlıyormuş ne gam ben keyifle fotoğraf çekmekteyim. 🥰

      İlk fotoğraftaki kayalık aynı bir balığa benziyor hatta aynı piranha. Daha önce küçük bir kayalık vardı aynı tombul bir kuş gibiydi. İnanılmaz çok, irili ufaklı kayalar geçtik. Yapıları kireç taşı olan bu kayalıklar gittikçe büyük adalara dönüştü bakın.

      Halong Bay; rồng hạ yazılış şekliyle Vietnamca aşağı ejderha demektir. Evrilmiş ve *Halong- inen ejderha* anlamına gelmiş. Elbette efsanesi de var… 

      Vietnamlılar yalnız Amerikadan, Fransadan, Çin’den değil tarih öncesi istilacılardan da az çekmemiş. 🤷‍♀️ Fi tarihinde ülkelerini denizden gelerek istila etmek isteyen düşmanlar vardır. Ülkelerini korumak için girdikleri bir savaşta tam yenilmek üzereyken *İmparator Jade* (yeşimtaşı) tanrıları olan Ana Dragon 🐲 (Ejderha)’dan ülkesi için yardım ister.

      Ana ejderha da tüm yavruları ile yardıma koşar. Üzerlerinde ne kadar zümrüt varsa istilacıların üzerine yağdırırlar. Doluya tutulmuş gibi zümrüt sağanağından yaralanan istilacılar arkalarına bakmadan kaçarlar. O yağan binlerce zümrüt körfezi kaplar.

      Efsane bu ya artık ülkeye barış ve huzur gelmiştir. Zaman içerisinde de zümrütler hayran kaldığımız bu zümrüt yeşili körfezde irili ufaklı kayalara dönüşür. Ana Ejderha da ortama hayran kalır. Buraya yerleşmeliyim der ve geldikleri cennetlerine dönmez çocukları ile insan formuna girer. Vietnam halkına tarım yapmayı, pirinç ekip biçmeyi öğretir.

      Mitolojilerinde de bu inanç devam eder ve Vietnam halkının Ejderha yani Dragon’dan türediğine inanılır. Gemilerde, guletlerde ve şenliklerinde ejderha kullanmaları da hep bu sebeptendir. Halong körfezi 1994 yılında Unesco Dünya Mirası listesine jeolojik ve jeo morfolojik değeri nedeniyle de girmiş. 2011 yılında da dünyanın yeni yedi doğa harikasından biri olarak kayıt edilmiştir. 

      Zümrüt yeşili körfeze doğru giderken rüzgar rahatsız etse de hayranlıkla bir sağa bir sola koşturuyorum. Yolumuzun üstünde güzel bir ada ve tepesinde tapınak var. Rehberimiz Ali İhsan merak etmeyin Ti Top ( tay top okunuyor) adasına dönüşte uğrayacağız ve plaj sefası yapacaksınız dedi. Nihayet Halong Bay körfezinin merkezinde yer alan adaya Bo Hon’a geldik sayılır. İlk fotoğraf Ti Top adası. Diğerleri körfeze giriş ve Bo Hon adasına gitmek için bindiğimiz botlarımızın yanından kano ile geçenler. 

      Karşımızda muhteşem bir görüntü ve Halong Bay körfezindeyiz. Unesco Dünya Mirası listesinde yerini almış olması kaçınılmaz. Fotoğrafı elbette mağaraya çıkınca çektim. 😉

Vietnam - Halong Bay
Vietnam – Halong Bay

      Karşımızda Bo Hon adası ve ziyaret edeceğimiz Sung Sot mağarası. Hemen soldaki kayalık içinde de bir mağara var dikkatli bakarsanız girişi görülüyor. Manzara şimdiden müthiş.

Vietnam - Halong Bay- Bo Hon adası
Vietnam – Halong Bay- Bo Hon Adası- Sung Sot Mağarası

       Sung Sot- Sürprizler mağarası;

      Fransızlar tarafından 1901 yılında keşfedilmiş ama 1938 yılına kadar birkaç bölümü daha olduğu keşfedilince La Grotte Des Surprise adını vermişler. Daha sonra da Vietnamlılarca Sung Sot olarak düzeltilmiş.

      Botlarla kıyıya çıktık ve bizi bekleyen 100 basamak olduğunu öğrendik. Ama harika bitki örtüsü ile sarıp sarmalanmış 100 basamak bana mısın demeden çıkıldı. 🏃‍♀️🏃‍♂️ Ve sonunda seyir terasına ulaşıldı. Mağara için bir miktar basamak bu kez ineceğiz. Önce doyulmaz güzellikteki körfezi temasa edelim. Rüya gibi sanki evet, evet bir masal dünyasındaymışım hissi var içimde. Burada olmak inanılmaz. Haksız mıyım?

 

Vietnam - Halong Bay
Vietnam – Halong Bay

      Mağara inişi çok zor yerler hayli kaygan. Kalabalık desen ayrı dert neyse Önder’imin sayesinde düşmeden indim. En büyük mağara demişlerdi, amma abartmışlar derken (İlk fotoğraf) ilerleyince devasa boyutta bir boşlukla karşılaştık. İnanılmaz güzellikte ve renkli bir ışıklandırmayla ortam haliyle nefes kesici, gerçekten de çook güzel… Sarkıtlar dikitler, tavandaki oyuklar sanki özel yapılmış gibi.

 

      Mağaranın içinde devasa boyutta bir boşluk var. 10 bin metrekarelik bu alan 2 galeriden oluşuyor. Şimdi daha geniş bölüme doğru yürüyoruz.

 

 

      Hani adalara benzetme yoluyla isim veriyorlardı ya! İşte burada da tam bir algı benzetmesi var yani neye benzetirsen o değil onlar benzetmiş sen görmelisin.

      Ali İhsan –Abla, anne kucağındaki maymunu çektin mi? Demesiyle uyandım. Yoo görmedim ki! Bana biraz önce fotoğrafını çektiğim dikiti gösterdi. Nasıl yani? Hani nerde? dedim. Çektiğim fotoğrafta gösterdi. Evet o söyleyinceye kadar benzetememiştim. Buyrun bakın bakalım bulamazsanız mağara fotoğraflarının en sonunda yazacağım. Korkmayın fotoğrafa tıklayınca büyüyor.😉 

      Yine benzetme ama bu kez gerçekten de benziyordu *Kutsal Kaplumbağa*. Çok uğraştım ama insanlar doğru fotoğraf çekmemi engellediler, ayrıca yerler çok kaygandı. Yine de bir fikir veriyor.

 

      İlk benzetme; Ana kucağındaki bebek maymun için bir üstteki ilk fotoğrafta yine ilk dikitin tavana doğru olan kısmına bakınız. Vallahi bilmem sizin de benzetme kabiliyetinize kalmış.

      Yine de içerde bir saat geçirmişiz. Çıktığımızda ki manzara çook güzeldi. Ama gökyüzünde bulut kalmamıştı. Yine 100 basamak iniyoruz botlara binip başka bir adaya, hani yol üstünde geçmiştik Ti Top adasına gideceğiz. Harika bir kumsalı varmış yüzmek isteyen yüzecek istemeyen adanın tepesindeki tapınağa kadar çıkıp manzarayı izleyecekmiş… Botlara binerken sandallı satıcılar etrafımızı sarmıştı…

      Ti Top adasına doğru yol aldık. Tepedeki tapınağı ile çok güzel bir görüntüsü var. Ama yine motorlar ile gideceğiz. Zira bizim Cruise hayli büyük. 

 

     

      Ti top Adası; Ho Chi Minh döneminde Vietnam ziyareti yapan Rus kozmonot Gherman Titov (1962) adaya hayran kalınca Başkan Ho Chi Minh bir jest yapıp adaya Ti top adını verir. Toplam yüzölçümü 0.037 km² az ama çok güzel kumu olan bir plajı var. Fazla kalabalık yok bir grup genç plaj voleybolu oynuyor. Kozmonot Titov’un bir de heykelini dikmişler.

      Güzel bir de bar var serinlemek isteyene… 😉 Tuvalet var girmek isteyene hem de deniz manzaralı 🤣 çok güldük ama kapısız… Tapınağa çıkmak istemedik hava çok sıcak zaten mağara için birkaç yüz çıkmışım bir 450 basamağı daha gözüm yemedi. Körfez manzarasının mağara çıkışındaki güzelliği bana yetti… Buradan da çok farklı olmadığını tahmin ettim.

      Yüzmedik ama kah şezlonglarda oturduk kah denizde yürüyerek serinledik. Hava karardı yağmur yağdı yağacak. Saat olmuş 18.00 rüzgar da var ve bir hayli de yorulduk. Hadi gari gidelim derken gün batmak üzere adadan ayrıldık. Zaten adanın yakınında demirliydik.

 

 

      Salonda Vietnam yemeklerinden ‘spring roll’ yapmayı öğreteceklerdi ben gitmedim. Merak edenlere tarif burada. Nasılsa yaprak sarma ile sigara böreği sarmasını iyi biliriz. Vietnamlılar pirinçten yaptıkları yapraklara sarıyorlar. Yemek saati geldi hava da duruldu ben fotoğraf çekmeye gidiyorum… 

      Bulutlu havada günbatımı da pek istediğim gibi olmadı. Ama güneş battıktan hemen sonraki 20 dk. inanılmazdır. Parlement maviye boyanan gökyüzüne hastayım. Güzel bir akşam yemeği öncesi güverteden keyifle izlediğim manzara her şeye değdi… Yağmur mu? Yağmadı…😊 

 

Vietnam- Halong Bay- Ti Top Adası
Vietnam- Halong Bay- Ti Top Adası

      Denizin nazlı, nazlı salladığı Golden Cruise’de küpeşteye vuran zarif dalgaların sesi ile bir güzel uyuduk. Sabah erken grupla tai chi yaparak güne başlayalım demiştik ama gitmedik belki gündoğumu güzel olur da fotoğraf çekerim diye nerdeee… Hava hala gri… (25 Ocak 2017)

      Balkondan bakınca aşağıdaki satıcı kadını gördüm. Benim fotoğraf çektiğimi görünce satış yapabilmek için uğraştı. Neyse yine Cruise’yi ardımızda bırakıp motorlarla yola koyulduk.

      Bugünkü programda yine güzel bir mağara var Hang Luon adasında… Ali İhsan rehberimiz; Burada saklı bir lagün var ve biz de orada yaşayan maymunları doyurmaya gideceğiz deyince muzlar alındı.

      Adaya ve mağaraya bir başka sandalla gitmek üzere bir yüzer istasyona geldik. Hemen yanında da yüzer bir ev vardı. Tavukları kafeste besliyorlar napsın garipler. Organik olma ihtimali sıfır… 😁 İlk fotoğrafta adanın altında görülen karaltı yerden geçeceğiz. İki tekne gidiyor bile.

      Küçük sayılmayan yine 10 kişi alır sandala binildi, turuncu can yeleklerini giydik. Geçen senelerde bir kaza olmuş yeleksiz olanlar boğulmuş o nedenle bu konuda fazlaca hassaslar. Giymeyecek olsanız bile mutlaka omzunuza almalısınız.  

      Mağaranın bulunduğu ada Hang Luon demiştim mağara da Luon adıyla anılıyor. Bizim rehberimiz de maymunlar adası daha uygun dedi… Aslında mağara giriş kısmının yay gibi oluşu nedeniyle Luon diyorlar… Girelim bakalım nasıl bir mağara bizi bekliyor…

      İlk fotoğrafta gördüğünüz gibi motor kullanmak yasak. Bizi de büyük sandallarla geçirdiler. 100 metre ya var, ya yok bir tünel gibi yani  mağara buymuş. 🤷‍♀️ Evet sarkıtları var. Sadece 3 metre genişliğinde ve 2.5 – 4 metre yüksekliğinde.

      Gel git çok olduğu için giriş çıkış saatlerine de dikkat edilmesi gerekiyor. Giriş 20 dk çıkış 20 dk gibi. Sorun yok güzel bir lagün içindeyiz. Sessiz, sakin su gerçekten zümrüt gibi parlıyor.

      Bizden önce gelenler de var. Bizim diğer grubun sandalcısının saçına gözüm takıldı.😁 Ama manzaraya herkes hayran hayran bakıyor.

      Bir taraf sırf kayalık. Nerde bu maymunlar… Şişşt ses çıkarmayınız Maymunlar korkmasın. Ay işteee ordalar, muzları atıyor arkadaşlar onlar da havada kapıyorlar. Aaa patır patır sağdan soldan gelmeye başladılar. Öyle büyük de değiller yani.. Bakalım…

 

      Evet beslenme saati bitti artık gidiyoruz. Golden Cruise’e  bir veda edip Siem Reap’e gitmek için Hanoi havalimanına doğru yola çıkacağız. Körfeze de elveda diyoruz…

 

      Ama ben gezi yazımda Vietnam’ı bir bütün olarak, Kamboçya’yı da ayrıca bütün olarak işleyeceğim. Yani bundan sonraki yazım Ho Shi Minh ve Chu Chi tünelleri ile devam edecek. Yine bir güzel buldum onunla veda edeyim. Hiç böyle ilave saç görmemiştim.

Vietnam- Halong Bay- Hang Luon Adası
Vietnam- Halong Bay- Hang Luon Adası

      Ho Shi Minh’ te görüşünceye kadar esen kalınız. Sevgilerle… 💞💞💞

 

 

VİETNAM- 2

*Hanoi* 2

      Hanoi’de güzel bir yarım gün geçirmiştik yani tarihimiz hala 23 Ocak 2017. Öğlen yemeğine gidiyorduk ve evet güzel bir yemek sonrasında gezmeye devam… Otobüsle merkezde indik. İlk gözüme çarpan kadınların bisiklete doldurdukları sebze ve meyveleri dolaşarak satmaları. Sonra her çeşit taşıma aracının mutlaka çiçeklerle süslü olması.

      Old Quarter diye bilinen eski şehri biz turistlerin alış veriş yaptığı, yerel halkın da hem dükkanları hem de yaşadıkları evlerin olduğu bölgeyi gezeceğiz. Hep beraber rehberimizin en zevkli gezilerinizden biri olacak dediği cylo bisiklet tuk-tuk ile gezmeye başlıyoruz.

      Biz Hindistan’da binmiştik ve fotoğraf çekerken zorlanmıştım, Önder’e bu bisikletler çok dar fotoğraf çekerken yine zorlanacağım dedim. Baktım sürücü arkada biz önde oturacağız tabii çok sevindim.

      Ayy ama tek kişi binildiğini öğrenince bu kez Önder’den ayrı düşme korkusu sardı. 😳 Bana da hiç yaranılmıyor ya neyse… El mahkum bindik elbette…😁😁😁 Bindik ama sürücüye ancak işaret diliyle kocamdan ayrılma yavaş sür demekten dilimde tüy bitti. Maalesef İngilizce hiç bilmiyorlar. 🤦‍♀️

      Yukardaki fotoğrafta görülen sarı ve ince uzun ev Fransızlardan kalma. Rehberimiz Ali İhsan; Çevrenize bakınız sarı bir bina görürseniz iki şey düşüneceksiniz ya devlet dairesidir ya da Fransızlar döneminde yapılmıştır. Caddeye bakan ve cephesi dar olan bu evler size küçücük bir evin önünden geçiyormuşsunuz hissini verir. Toplam 45 metrekare olan evlerin ön cephesi dar ama arkaya doğru vagon misali uzayıp gider.

      Eğer çok zengin değilseniz evinizin ön cephesi böyle dar olmak zorunda. Benden söylemesi keyfiniz bilir ben geniş yapacağım derseniz de ceremesini çeker daha çok emlak vergisi ödersiniz. 😅 Fransızlardan kalma zamanın yasası hala işliyor. Her milletin vergiden kaçma şekli farklı oluyor. 😉

      Hem Hanoi hem de Saygon 6 bölgeye ayrılmıştır. Biz şimdi 2. Bölgedeyiz. 5-6 şehir dışıdır ve genelde işçi sınıfı oturur. İlk 3 bölge zenginlerin muhitidir ve kiralar 3000 dolara kadar çıkar. 4. Bölgede de 1000 dolarınız yoksa yaşayamazsınız. 🤦‍♀️

      Cyclo’ya binip gezmek hakikaten inanılmaz keyifliydi. Bir kere sen öndesin sürücü arkada. Sonra trafiğin kaosuna giriyorsun yanından vızır vızır motorlar, arabalar geçiyor ve çarpmıyor yani müthiş bir adrenalin. Yaşamak gerek. Hadi o zaman yaşayalım.

      Caddeler geniş ama ara yerler hayli dar. Ve Vietnam’da yollara yatırım yapılmadığından herkes motora pardon Honda’ya biniyor. Ayrıca otomobil vergileri de hayli yüksekmiş.

      Güzel bir binanın önünden geçiyoruz. Karşımda, Paris’teki Opera Garnier’in küçüğü bir bina. Yanılmamışım Fransızlar zamanında kalma Hanoi Opera’sı. İlahi bisiklet sürücü bana dönüp işaret etti çek diyor. Ben de elimle yavaşla dedim. Sağ olsun trafik seyrekleşip ben çekene kadar oyalandı.

      Bir kulüp önünden geçerken de bu seneki yeni yılın horoz yılı olduğunu hatırlatan bu kareyi çektim. Ve yine meyve satan bir kadın…

      Birçok yerden geçtik her yer yemyeşil. Mesela şu güzel park. Tesadüfen fotoğraf çekimine gelen gelin ile damat bir de çekime hazırlanan gelin vardı. Hemen yandaki anıt çeşme önünde hatıra fotoğrafı çektiren bir grup genç.

      Arayan mevlasını bulurmuş 😉 ben de parkın adını buldum. 💃 Toad Çiçek bahçesi. Fransızlar döneminden kalma bir anıt çeşme…  Çinhindi vali yardımcısı Chavassieux anısına yapılmış.

      İstediğim gibi titretmeden fotoğraf çekiyorum. Keyiften ölebilirim. Bir kere sokakta kurulu sofralar, küçük taburelerde oturmalar, kaldırımda bulaşık yıkamalar, tıraş olmalar. Of, of yürüyerek gezsem bu fotoğrafları utanır hayatta çekemezdim. Ayrıca kocaman makinayla fotoğraf çektiğimi gören sürücü de bana her fırsatı sundu doğrusu.

      Bir park daha bu kez heykelin adı okunuyor Ly Thai To Garden. Edebiyat tapınağının kurucusu Ly hanedanının ikinci hükümdarı Ly Thai To gerçek adı bu sonuna Tong gelirse tapınak adı oluyor… Gençler kahvede oturuyor, diğer fotoğraf siyasi parti yazısı sanırım…

      Ara sokaklar hep bir şeyler saklar derim. Bak sen dönercimiz bile varmış. 👏👏 Helal olsun Türk döneri Hanoi’ye kadar gelmiş Dünya markası olmuş bile… Güzel iki hanım alışverişte. Bir güzel kızımız Vietnam’a özgü Ao Dai adı verilen giysisi ile… Ayna ayna söyle bana benden yakışıklı kim bu Dünya’da… Sağ üst kare. 😉

      Çevrede bir sürü insanı küçük kare masalarda oturmuş görebilirsiniz… Genelde evde hiç yemek yenmez. Pho çorbaları çok meşhurdur ve özellikle bizim kelle, paça, işkembeciler gibi sadece (pho yazılıyor fo okunuyor) fo çorbası yapan yerler varmış. Sabahları kahvaltı niyetine bu çorbayı içenleri görebilirsiniz.

      Bir çok insan  😷😷 maske kullanıyor. Egzoz gazı nedeniyle sanıyorum. Ama yerel rehbere göre şapka ile birlikte tüm yüzlerini güneşten korumak için. Özellikle Vietnamlılar beyaz tenli olmayı çok seviyorlarmış.

      Bu gezdiğimiz çevre Old Quarter denilen Hanoi eski şehir kısmı 36 sokaktan ibaret. Eskiden her sokakta belli bir mal satılır sokağın adı da ona uygun olurdu. Tıpkı bizim Eminönü gibi sahaflar çarşısı gibi veya bakıcılar sokağı gibi… Mesela şu sokağın adı bilmiyorum ama çiçekçiler sokağı olabilir. 🌸 Ama artık pek çok sokak bu özelliğini yitirmiş.

      Bir sokağa dönerken kapı önünde bulaşık yıkayan bir kızcağız sanırım sabah kahvaltıcılarından kalanları temizliyor arkası da evleri. Bir diğeri çubuk yontuyor akşama çöp şiş var gibi. 😁 Sebze satanların yanında yine yerler kan içinde, kocaman bir balık ayıklayan çocuk var. Unutmadan hatırlatayım fotoğraflara tıklayınca büyük hallerini görebilirsiniz. 😉

Dedim ya çalışanlar hep kadın. Şurada deniz ürünleri satılıyor yine hemen yanında süslü paketler var hediyelik eşya olabilir. Buradaki kadınlar konuşmuyorlar gibi dedikodu yok yani. 😉

      Hanoi’nin en güzel göllerinden biri olan Hoan Kiem’in yanından geçiyoruz. Küçük bir parkta heykel grubu var Vietnam’ın bağımsızlığı için canlarını veren askerlerin anısına yapılan Martyrs Monument. Hemen sağındaki sokak çakma markaların satış yeri sonra uğrayacağız. Gidenler olursa; sağ taraftaki yolun yaya geçidinden geçer geçmez karşınıza gelen dükkandan Kipling çanta ve North Face ceket alırsanız diğer yerlere göre birazcık pahalı ama çakmanın da kalitelisini almış olursunuz. Cylo durağı ve müşteri bekleyen sürücüleri benim için tam bir görsel şölen. 💃💃

      Artık bisikletli gezinin sonuna geliyoruz galiba sürücüler el işareti ile ek para istemeye başladılar. Rehberimiz sakın vermeyin diye tembih etmişti biz de oralı olmadık ve şu kavşağı dönünce bizi indirdiler. Bu arada evlere dikkat edin hepsi son derece lüks, çok güzel ve evet dar yüzlü önden arkaya incecik. Buradaki zenginler bile vergiden kaçıyorlar. Vietnam gerçekten vergi cehennemi gibiymiş. Neyse grup olarak toplandık.

Vietnam- Hanoi
Vietnam- Hanoi

      Şimdi istikamet Hoan Kiem gölü. Ama önce karşıdan karşıya geçmeyi öğreneceğiz. Rehberimiz Ali İhsan seri olun zira kalabalığız dedi. Hanoi’de karşıdan karşıya geçiş başlı başına bir deneyim.

      Kimse size yol vermeyecek. Önünüzden yüzlerce motor akacak ama ne yaya geçidinde ne de ışıklarda durmayacaklar. Sağınızdan solunuzdan geçmeye devam edecekler, ancak asla size yola atladınız diye de sinirlenmezler, zaten kornaya hiç basmıyorlar. Çünkü gelişmiş refleksleri bu.

      Yolda önlerine çıkan insanların yürüyeceklerini farz ederek aynı hızla üzerinize sürüyorlar. Asla yolun ortasında durup motorlara yol vermeyin şaşırıyorlar. Tek yapmanız gereken sanki boş bir yolda yürüyormuşçasına yola adım atın ve sakince yürümeye devam edin ne gelene bakın ne durun ne de koşun hatta gözlerinizi kapatıp geçin… 😅

      Ve elini dur işareti yaparak kaldırdı yürümeye başladı hop biz de grup olarak hemen peşinden. Motorlar yavaşlıyor ama durmayıp arkamızdan geçiyorlar. Oh dedik şükür geçtik. 👏👏

    Hoan Kiem gölü ve Ngoc Son Tapınağı.

      Hoan Kiem; Hanoi’nin tam ortasında zümrüt rengi suyu olan ve bir sürü su kaplumbağasına yaşam alanı olmuş bir göl. Ngoc Son Tapınağı da Vietnam’la özdeşleşmiş onun simgesi olmuş tarihi ve dini bir yapı… Ortam çok kalabalık fotoğraf çekmekte zorlanacağım kesin.. İşte ilk iki kapıyı atladım bile. 😤 Olsun yine üçüncü kapı var ve size anlatacağım güzel bir de hikaye olabilir…  🤔

      Kapının her iki yanında çok güzel rölyefler var ve Vietnamca yazılar görsel renk katmış. Şekilli harfleri çevirmekte zorlanan google amca nedeniyle anlamlarını tam çözemedim. Hikayeyi anlatmadan önce rölyefleri görmenizde yarar var. Kaplumbağa, uzun ömürlülüğü ve efsaneyi temsil ediyor. Diğer taraftaki ejderha da gücü simgeliyor.

      Aslında öncesinde kırmızı boyalı tahta bir köprü var.  Cau the Huc- Bridge, *Sabah güneşini yansıtan köprü* anlamına geliyor. Vietnamlılar umut, şans ve mutluluk verdiğine inanıyorlar ve yeni evlenenler mutlaka buraya gelip köprüden geçermiş. Bu güzel kırmızı köprü bizi de geri dönen kılıç tapınağına Ngoc Son’a getirdi. Köprüden geçtiğimize göre umarım bize de şans getirmiştir. 🍀🍀🍀

      Valla esas hikaye Hoan Kiem gölünde başlıyor ve Ngoc Son Tapınakta bitiyor. Ben hikaye diyorum ama aslı efsanedir zira içinde dini nedenler var. Hani farkı bilmiyorum sanmayın, yazdım burada dursun. 😁 Gelelim efsaneye…

      15. yüzyılda Vietnam Çin’in *Minh İmparatorluğu’nun* saldırısı altındaydı. Ülkenin dört bir yanından akın akın gelen Vietnamlı gençler Le Loi’nin kurduğu düzensiz orduya katılıyor, Minh İmparatorluğunun işgaline direniyorlardı.

      Efsane bu ya çok önceden beri Chu nehri kenarında yaşayıp balıkçılıkla geçimini sağlayan Le Than adında bir genç vardır. Her gün ağını atar topladığı balıkları satarak geçimini sağlar. Bir gün ağını atmış çekerken su dalgalanınca büyük bir av yakaladım diye sevinçle ağı çeker. Ama o ne? İri bir demir parçası. Dikkatlice bakınca sapı olmayan bir kılıç olduğunu görür. Kızgınlıkla 😠 hiç işime yaramaz diye söylenerek tekrar göle fırlatır.

       Ertesi gün gölün başka bir köşesinden ağ atar yine oh, oh kocaman bir balık geliyor diye sevinirken yine aynı kılıcı görünce daha büyük bir sinirle 😤 yine geri fırlatır. Ertesi günü bu kez akşam vakti ağ atar ve yine iyi bir av yakaladığına sevinirken karanlıkta eliyle yoklayarak balığı alacağını zannederken yine kılıç çıka gelir. Çok sinirlense de bu kez atmamaya karar verir ve tekneye çıkarır. Eve dönerken Tanrı bu kılıç ile bana ülkemi korumak için askere gitmem gerektiğini söylüyor olmalı der 🤔 ve her şeyini terk edip Le Loi’nin ordusuna katılır. 🥷

      Bir gece saklandıkları ormanda nöbet tutan Le Loi balıkçı Than’ın yattığı yerde parlayan bir şey görür ve bakmak için uzandığında uyanan Than kılıcı nasıl bulduğunu anlatır. Orduya da bu kılıç nedeniyle katıldığını anlatır. Ama kabzası yok kullanmak çok zor der.

      Birkaç gün sonra Le Toi ve ordusu Ming’lerin bozgununa uğrayarak dağılır. Her biri ormana geri kaçar. Le Toi’de Banyan ağacına tırmanarak saklanır. Gece karanlığında saklandığı dalın ilerisinde çok parlak bir ışık görür, Ateşböceği olabilir diye bir hamlede öbür dala geçer eline alır bakar ki üzeri mücevherlerle süslü boynuzdan yapılmış bir kabzadır. Loi’nin aklına hemen Than’ın kabzası olmayan kılıcı gelir ve ilk fırsatta kılıçta denemeye karar verir.

      Kısa sürede ordu tekrar bir araya gelince Loi herkese kabzayı gösterip Than’ın kılıcı ile eşleştirelim der. Ve kılıç ile kabza eşleşir. Than ve diğer askerler hep beraber Loi’ ye -Tanrı bu kılıcı sana bahşetmiş onunla savaşmalısın derler. Kılıcı 🗡 beline kuşanan Loi’de zafere koşar ve Ming’leri ülkeden kovar. Halk Le Loi’ yi Kral olarak tahta çıkarır…

      Huzur içinde yaşanan günlerden güzel bir günde Le Loi gölde sandalla gezmeye çıkar. Birden gölde bir dalgalanma olur ve Lotus çiçeklerinin arasından dev bir kaplumbağa çıkar. Kral Loi ’ye -Ülken artık huzur içinde ve sen suların Tanrısının sana bahşettiği kılıcı geri vermelisin der. Kral Loi hemen belindeki kılıcı çıkararak yavaşça zümrüt yeşili gölün sularına bırakır.

      İşte o zamandan beri göl * Hoan Kiem * geri dönen kılıç gölü olarak anılır. Kılıç kapıdaki minyatürde kaplumbağanın üstünde temsil edilmiş… (Dao denilen bir tür kamadan uzun Çin kılıcıdır.)

Vietnam- Hanoi-Hoan Kiem Gölü
Vietnam- Hanoi-Hoan Kiem Gölü

      Önünde çok güzel bonsai ağaçları ile ortada tütsü yakılan büyükçe bir çanağın yer aldığı Ngoc Son Tapınağına geldik.

         Ngoc Son Tapınağı; Yeşim dağı anlamına gelen tapınak 13. yüzyılda önce pagoda olarak inşa edilmiş. 1865 yılında yapılan restorasyonunda ibadet yeri yani tapınak olarak düzenlenmiş. Günümüzde ulusal kahraman Tran Hung Dao’ya ve ünlü bilginleri ve azizi Van Xuong’a adanmış bir tapınaktır.

Vietnam- Hanoi-Ngoc Son Tapınağı
Vietnam- Hanoi Ngoc Son Tapınağı

      Evlilik yaşına gelip de henüz evlenememiş gençler burada tütsü yakıp hayırlı bir eş diliyorlar. Ayrıca tütsü yerine bol bol sahte Amerikan doları yakanlar da varmış. Yok bir şey karşıtı olarak değilmiş ama neden olmasın ki, neyse *para, bu dünya malıdır burada kalsın, biz arındık* ritüeliymiş. 💸👍😁

      Çeşitli hediyelik eşyalar olan bölümden çıktığımızda karşımıza camekan içinde kocaman bir kaplumbağa mumyası çıktı. Kiem gölünde yaşayan tahmini 3 tane kaplumbağadan biriymiş. Bulunduğu yıldaki bilimsel çalışmada 500 yaşında olduğu tahmin edilmiş. Kısaca Kiem efsanesinde yaşayan kaplumbağa olduğuna inanılıyor. Altındaki ilk fotoğraf bir sunak diğeri komutan Tran Hung Dao’nun atı temsilen konmuş, yanında da heykeli var.

      Vietnamlılar için iyi bir yaşam üç önemli unsur içerir. Refah, Mutluluk ve uzun yaşam. E yani hepimiz için öyle değil mi?…🤩🤩🤩

      Geç vakit su kuklaları şovuna gideceğiz vakit geçirelim bir iki alış-veriş yapalım dedik. Gölün ve Huc köprüsünün (Morning Sunlight Bridge) çevreden görüntüsü de harika. Bu fotoğrafı çekebilmek hayalimdi gerçekleşti. İnanın çok mutluyum.

Vietnam- Hanoi
Vietnam- Hanoi Hoan Kiem Huc Köprüsü

      Önder ile trafikte ilk karşıya geçiş denememizi de başarıyla gerçekleştirdik. Benzer geçiş yapan bir ailenin fotoğrafını koydum trafiğin yoğunluğuna da bakın. 🤦‍♀️

      Tiyatroya gitmek için yürüyoruz. Vietnamlı iki güzel aile fotoğrafı ekleyeyim hatıra olsun. Son karede ünlü şapkasıyla bir satıcı teyze uyukluyordu…

        Thang Long su kuklası tiyatrosu 

      Vietnam’a özgü, çeltik tarlalarında çalışan köylülerin tarlalar sular altında kaldığı dönemlerde tarlalarda kukla oynatıp eğlendikleri 11. yüzyıldan beri gelen bir sahne sanatı. Günümüzde genelde Hoan Kiem gölün efsanesini yerel hayatı kısa skeçlerle anlatıyorlar.

      Salona girerken benim koca Canon’um yine yasaklıydı. Sahnede sular içinde kalmış bir ev, sahnenin yanında yerel enstrümanlarıyla geleneksel müzik çalarak şova eşlik eden bir orkestra var. Oyun başladığında evin önündeki perdeden ufak kukla bebekler, ejderhalar çıkıp oyunu anlatmaya çalışıyorlar. Bize yağmur yağdırıp çeltik tarlaları su altında kalınca köylülere yardıma gelen su tanrısını canlandırdılar. Çok yorulmuş olmalıyız ki arada uyukladığımız da oldu.

      Perde arkasındaki oyuncuları görmüyoruz ama yarı bellerine kadar su içinde olduklarını oyun bitince anlıyoruz. Oyun fena değildi. Otele dönmek için otobüse giderken yolumuza çıkanlar.

      Bu şehirden aklımda en çok kalan çiçekler olacak. Her taraf çiçek dolu ve bizden daha çok hediye çiçek götürürlermiş. Bir de tabii konik hasır şapkaları ile daima gülen yüzleriyle Hanoi halkı. Gün batımında bir Huc köprüsü ile veda edelim.

60-IMG_9161

      Yarın muhteşem Halong Körfezine gideceğiz hava biraz açarsa iyi fotoğraf çekerim. Umarım beğenmiş, benimle gezip siz de keyif almışsınızdır. Sağlık ve sevgiyle kalın… 💞💞💞

VİETNAM-1

*Hanoi* 1

       Uzakdoğu her zaman ilgimizi çekmiştir. Ne de olsa yakın tarihleri (bizlerin) yaşadığımız yıllara denk gelir. Vietnam denince benim aklımda kalanlar, çoğunlukla Amerika-Vietnam savaşı. Good morniing Vieetnaaam diye savaştaki askerlere seslenen radyo spikeri rolüyle Robin Williams. Ezberlediğim, I feel good şarkısıyla Amerikalı müzisyen James Brown. Geçmişi savaşlar ve acılarla dolu cesur yürekli insanları ve yaşadıkları ülkeleri görmemiz gerekti. Evet Vietnam ve Kamboçya… Tura Turizmle çıktığımız 12 günlük seyahatimizin ilk ayağı Vietnam…

       21 Ocak 2017 tarihinde Atatürk Havalimanı’nda rehberimiz Ali İhsan YALÇIN ve grubumuzla buluştuk. THY ile uçuşumuz 22 Ocak 2017 saat 02:35’te başladı ve yolculuğumuz Ho Şi Minh – Tan Son Nhat Havalimanında uçağın inişi ile bittiğinde 22 Ocak 2017 saat 19:15 idi. Ancak yolculuğumuz için 9 saat yetmemiş 🥺 uçaktan inmeden bekletildik. Birinci fotoğraf. Rehberimiz farz edin burası İstanbul, 1 saatlik mesafede ki İzmir’e uçacağız dedi. Uçuş bitmemişti yani. Uçak temizlendi yeni yolcular bindi (2 saat) sonra havalandık (1 saat daha) ve Başkent Hanoi’deki –Noi Bai Havalimanında yolculuğumuz sona erdiğinde 22 Ocak 2017 saat 22:35’ti. İkinci fotoğraf. Çok güzel bir havalimanı. Yolcu kapasitesi bakımından Ho Şi Minh-Tan Son Nhat(ilk beklediğimiz yer) birinci, burası ikinci. Ama kargo açısından da birinciymiş. Hayli büyük yani…

       Vietnam yeşil pasaporta vize istemiyor, diğer pasaportlara da belli ücret karşılığı veriyor. Zaten bizler tur ile gittiğimizden diğerlerine de şirket vizelerini alıyor. Gümrükten geçtik. Yerel rehberimiz bizi -Sin chao Vietnamca merhaba diyerek karşıladı.

        Havalimanı çok katlı AVM gibi. Yorgunluktan ölmüşüz yine de turumuzun verdiği akşam yemeği için üst katta bir restorana girdik… Hoş geldin çayı içtik. Birbirimizle kısa bir tanışma yaptık. Masaya getirdikleri her yemeği şaşkın bakışlarımız arasında 4 kişi paylaştık. 😁 Uzak doğunun adetiymiş. 🤷‍♀️ Yemekten sonra 2 gün kalacağımız Pan Pacific Hotele gideceğiz. Saat 23:14 olmuş yarın nasıl kalkacağız bakalım.

      Vietnam; Binlerce yıllık geçmişe ve kültüre sahip, yıllarca sömürüldükten sonra artık Sosyalist Cumhuriyetle yönetilen bir ülke. Vietnam kelimesi Nam Viet’ten gelir. Nam Viet’te Çince Bach Viet *Çin’in güneyinde yaşayan halklar* anlamına gelen kelimeden türetilmiştir. Vietnam yaklaşık 1000 sene Çin’e bağlı bir ülke olarak yaşamış. Ve o dönem Nam Viet olan adı bugün Vietnam olarak son halini almıştır.

       Bir yanı Güney Çin denizi diğer yanı yemyeşil yüksek dağlar olan doğa harikalarıyla dolu kuzeyden güneye uzun ince bir ülke. Başkenti kuzeyde bulunan şimdi gezeceğimiz Hanoi şehri. Vietnam’ın resmi dili Vietnamese-Vietçe. Latin harfleri ile yazılan tek heceli kelimelerden oluşuyor. Hiç okunası değil yani. 😉 Halkın yüzde 84’ü Vietnam’lı diğerleri Çinli, Thai ve Kımer’lerdir. Para birimi Dong’dur. Genelde dolar kullanacağımızdan Vietnam Dong’u almamıza gerek kalmadı. 1 dolar 23 küsür Dong. Zamansal olarak aramızda 4 saat fark var.

       Sabah kahvaltı sonrası otobüsümüzle Hanoi şehir turuna başlamadan önce rehberimizden kısa bilgilerimizle devam edelim. Otelimiz de süper. Ama öncelikle otelden çıkınca ki manzarayı göstermem gerek. Arabalar Toyota, motorlar ise 🏍 Honda. Burada motor denmez Honda denirmiş.

Hanoi

       Vietnam’ın başkenti ve en büyük ikinci şehridir. Hanoi’nin adı *Ha* Nehir * Noi * içinden demek olunca Hanoi de nehrin içindeki şehir anlamına geliyor. Nehir de * Red River* Kızıl Nehir. Hanoi; 1010 yılından 1802 yılına kadar kesintisiz başkentlik yapmış 6 milyonluk bir şehir. Sonrasında kesintiler olmasına rağmen Hanoi, halen Vietnam’ın başkentidir.

       Burada yaşamın M.Ö 3000 yılından beri var olduğu biliniyor. Yaşam önce Co Loa kalesi etrafında başlamış. 1010 yılından 1408 yılına kadar Ly Hükümdarlığı yönetmiş. 1408 yılında Çinliler işgal etmiş ve şehre Dong Quan adını vermişler.

       Sırasıyla Le Hükümranlığı ardından Nguyen Hükümranlığı derken 1873 yılına gelindiğinde Fransızların işgaline uğramış. Fransızlar Hindiçin bölgesini oluşturup Hanoi’yi de başkent olarak seçmişler.

       Fransızlardan sonra 1940 yılında Japonların işgaline uğramışsa da 1945 yılında Japonlar işgali bırakmış ve Hanoi serbestleşmiş. Bu tarihten sonra 9 yıl süren Fransız savaşlarının ardından Vietnam; Kuzey ve Güney diye ikiye ayrılınca Hanoi Kuzey Vietnam’ın başkenti olur.

       Kuzey ve Güney, 1976 yılında tekrar birleşince artık Vietnam’ın vazgeçilmez başkenti olarak yaşamaya devam eder. E kaderi hep Başkent olmakmış… Neyse şehri gözlemleyelim bakalım bize neler sunacak.

       Otobüsten indiğimiz yer ağaçlıklı güzel bir yer. İlerleyip bir alana çıktık. Evet Da Dinh Meydanındayız. Burada Vietnam devriminin mimarı ve sosyalist (hoş şimdi sosyalizmin sadece s’si kalmış) Vietnam Cumhuriyeti’nin kurucusu ve yine ilk Başbakanı Ho Chi Minh’in mozolesi var. Mozole; Başkanlık Sarayı, Ho Chi Minh Müzesi, Ho Amca’nın evi, süslü bir pagoda ile çevrili kompleks içinde yer alıyor.

       Mozole 2 Eylül 1973’te başlamış 19 Ağustos 1975’te bitirilmiş. Vietnamlılar tarafından 1969 yılında ölen Dünyaca ünlü liderleri Ho Chi Minh’in ebedi istirahatgahı olarak tasarlanmış. Mimari yapısı Lenin’in Moskova Kızıl Meydanı’ndaki mozolesinden esinlenilse de bence Ata’mızın Anıtkabir’ini daha çok anımsatıyor. (Her şeyin çakmasını yapıyorlar nasılsa ama bunu başaramadıkları kesin) 😉

Vietnam- Hanoi- Ho Chi Minh’in Anıt Mezarı
Vietnam- Hanoi- Ho Chi Minh’in Anıt Mezarı

       Vietnam halkının, ona olan sevgisi ve şükran duyguları son derece yüksek. Atatürk hayranı Ho amcanın kendileri için yaptıklarını Vietnam halkı hiç unutmamış. Mozoleye giremiyoruz bari fotoğraf çekelim dedik. Çok enteresandır Önder’in fotoğrafını çekeceğim şöyle biraz çömel arkadaki askerlerde çıksın dedim aman düdükler bağırmalar. 🥺 Ne oluyoruz dedim kalk, kalk diye işaret ediyor bir yandan da söyleniyor, Allah versin ne diyorsa. 😅 Yani fotoğraf çektirirken çömelmek yasak. Bir kırmızı çizgi çekmişler ötesine geçmek yasak.

       Ho Şi Minh söz konusuysa son derece koruyucu davranıyorlar. Mozoleye girerken, erkekler kısa şort, kadınlar omuzları açık giysi ile gelemezler, yüksek sesle konuşmak yasak gibi kural da koymuşlar. Gel gelelim Mozoleye girilmiyormuş, mazeret her yerde olduğu gibi *tamirat var*. Sonradan öğrendik ki! Tamirat var demek; Ho Amca’nın mumyalanmış naaşı her yıl belli bir süre Rusya’ya bakıma gidiyor ve bu sürede mozole ziyarete kapalı tutuluyor, demekmiş.  🤦‍♀️

       Aslında Ho Amca hep ölürsem naaşımı yakın, küllerimi Vietnam’da 3 bölgede çıplak arazi bulup serpin. Ama yerim belli olsun ki, beni ziyarete gelenler de mutlaka bir fidan diksin diye vasiyet etmiş. Ho Amca 1969 yılında hayata veda eder. Yazık ki, vasiyete uyulmaz elbette… Mumyalamayı uygun gören dönemin yetkilileri mozole yapılana kadar da naaşı Hanoi’nin biraz güneyinde bir yerde halktan saklamışlar. Halk, Ho amcalarının mumyalandığını ve ziyarete de açılacağını anıt mezarın açılış haberiyle öğrenmiş.

       Ho Chi Minh’in asıl adı Nguyan That Thanh’dır ve 1920 yılında Fransa Komünist Partisi’ne katıldıktan sonra *ışığa kavuşturan* anlamına gelen Ho Chi Minh adını almıştır. Ama O çok sevdiği halkının Ho Amca’sıdır. Ülkesinin Fransız sömürgesi olduğu dönemde 1890 yılında doğar. Öğrencilik yıllarında Fransa karşıtı eylemlerde yer alan Ho Chi Minh bir süre gemilerde çalışır.

        Fransa’ya gittiği bir dönemde sosyalizmi hayat görüşü olarak benimser ve 1919’da Fransız Komünist Partisinin kurucularında biri olur. 30 yıl ayrılıktan sonra 1941’de ülkesine dönerek İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkesini işgal eden sömürgecilere karşı gerilla savaşı yapmak için hazırlıklara başlar… Ama o yıllarda henüz komünist olmayan Çin’den destek almaya gittiğinde tutuklanır ve 18 ay hapis yatar.

       Göz alabildiğince geniş ve uzun Ba Dinh meydanı. Ho Chi Minh 2 Eylül 1945 yılında yarım milyon kişilik bir kalabalığın önünde *Bağımsızlık Bildirgesini* okuyarak Vietnam Demokratik Cumhuriyetinin kuruluşunu işte bu alanda ilan eder. 🇻🇳🇻🇳🇻🇳

       İlk fotoğraftaki yazı; Yaşasın Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti… İkinci de; Başkanımız Ho Chi Minh daima Vietnam’ın kalbinde yaşıyor şeklinde. Google yardımı ile tercüme edebildim…

       Hemen sol tarafta bahçe düzenlemesi yapılırken Ho Chi Minh’in yaşadığı Başkanlık Sarayı bölümüne girmek için bilet alınmasını bekledik. Ardından güvenlikten geçip kendimizi şahane bir botanik parkında bulduk.

       1890 yılında Fransızlar tarafından oluşturulan bu bahçe 100 yıldan fazla süredir Hanoi’nin en gözde bahçesi, adeta ciğeri olarak kabul görmüş. 10 hektar araziyi kaplayan botanik bahçesinin içerisinde Vietnam’ın farklı yerlerinden getirilmiş 250 çeşit bitkinin yanında çok sayıda egzotik bitki türü mevcutmuş.

       Bu harika bina Başkanlık Sarayı. Saray, Hindiçin Valisi için Fransızlar tarafından yapılmış. Hindiçin; coğrafi bir bölgedir. Genellikle Fransızlar zamanında onların sömürgesi olan Vietnam, Laos ve Kamboçya’yı içine alan bölge olarak bilinir. 1954 yılında Vietnam’ın bağımsızlığını elde etmesinin ardından Ho Chi Minh’e başkan olarak bu sarayda yaşaması önerilmiş. Ancak Ho Chi Minh sarayın şatafatını istemem. Ben hizmetkarların kaldığı müştemilatta yaşamayı tercih ederim der.

Vietnam- Hanoi- Ho Chi Minh Başkanlık Sarayı
Vietnam- Hanoi- Ho Chi Minh Başkanlık Sarayı

       Bu sarayda yaşamayı kabul etmeyen Ho Chi Minh’e olamaz diye itiraz edilince fotoğrafta gördüğünüz ağaç evi yaptırıp son 10 yılını bu evde geçirmiş. 2 Eylül 1969’da Vietnamlıların ulusal Bayramlarının yıldönümünde de vefat etmiştir.

       Alt katı toplantı yeri. Üst katta yatak odası ile kitap okuduğu köşe vardı. Doğrusu ahşaptan yapılmış her şeye hayran kaldım.

Vietnam-Hanoi- Ho Chi Minh Evi
Vietnam-Hanoi- Ho Chi Minh Evi

       Evi kısaca dolaşalım. Üst kata sağ taraftan merdivenle çıkıp sonra soldan diğer bir merdivenle iniliyor. Üst kattaki kütüphanesi, alt katta toplantı odası ile kullandığı telefonu. Bu evde tuvalet ve banyo olmadığı için hemen arabaların bulunduğu yerde iki odalı bir ev daha var. İki evi de kullanmış. Diğerini camdan gördük içeri girilmiyor, fotoğrafa uygun düşmeyince de çekemedim.

       Evin çevresini dolaşıyoruz. Ho Amca’nın kullandığı, Sovyetler birliğinin hediyesi 3 adet arabayı da itina ile saklamışlar. Bahçede yürüyüş yaptığı ağaçlıklı yolda çok güzel.

       Güzel bir göl kenarında konuşlanmış ev gerçekten harika. Köprüden geçerken kırmızı süs balıklarının görüntüsü doyulmazdı.

       Çıkışa doğru gidiyoruz. Şimdi Mozolenin tam arkasındayız. Mozole bir kompleksin içinde demiştim. Müzeye girmedik ama hediyelik eşya satılan, kahve içip dinlenebileceğiniz mekanlar vardı gezelim görelim dedik.

       Otobüse yakın yerde ayrıca bir güzel yapı var beğeneceksiniz diyen rehberimizi bırakıp çevreyi turladık. Bakınız neler gördük. Her tarafta Ho Amca’nın posterleri ve kitapları var. Buraların hepsi komplekse dahil ve Vietnam geleneksel zanaat tanıtım merkezi diye geçiyor.

       Geleneksek zanaat tanıtım merkezi deyince bakın Vietnam’ın alameti farikası sayılan satıcı modeli; omuzda asılı sepet ve konik şapka ile fotoğraf çektiren bir hanım vardı. Vietnam’ın konik şapkasının adı non- şapka, la- yaprak demektir dolayısıyla konik şapka yaprak şapkadır.

       Aslında bu şapkaların da bir hikayesi var. Hikayeleri sizlere de sevdirdiğime inanıyorum. 🥰 Şapkanın tipi genelde pirinç tarlasında çalışan köylülerde görülsede artık şehir içinde de güneşten korunma amaçlı çokça kullanılır olmuş. Peki hemen anlatıyorum.

       Muson yağmurlarının nefes aldırmadan yağdığı bir dönemde pirinç tarlasında çalışan köylülerin ekinleri, evleri, tarlaları da sular altında kalır. Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur kesilsin diye çaresizce dua eden köylülere gökten bir tanrıça iner. Başında çok büyük yaprakları olan ve bu yapraklarında çubuklarla birbirlerine bağlandığı kocaman bir şapkası vardır. Yapraklar o kadar büyüktür ki, hem köylüleri hem de ekinlerini devam eden sağanak yağmurdan korur.

       Ekinlerini toplayan köylüler yorulunca uyuya kalırlar. Uyandıklarında bir de bakarlar ki, tanrıçaları yok. Uyuduk diye kızdı mı acaba? diye düşünmeye başlarlar. Aynı şapkayı yaparsak belki geri gelir deyip ormana giderler. Benzer yaprak ve çubuk ararlarken bambu ağaçlarını görüp bu olmalı zira ormanda en çok bu ağaç var diyerek bu konik şapkayı yaprakları olmadan yaparlar.

       Bambunun yaprakları geniş değildir. O nedenle aslında Non-La yapraksız şapka anlamında da kullanılıyor. O zaman, bu zaman Uzakdoğu’nun sıkça kullandığı şapka olmuş. Haydi dedim Önder’e onu da çektim. Benim çocukluğumda benzer şekilde satış yapan sokak yoğurtçumuz vardı. Ay ne güzel kaymaklı yoğurt satardı. Neyse eskiler hep güzeldir.

       Ve yine çıkışa yakın aynı kompleks içindeki harika evet bence de 1000 yıllık bir güzelliğe geldik. Tabii ki 1000 yıldır çok badireler atlatmış yıkılmış, yakılmış yeniden hayata geçirilmiş bir Pagoda. Hatırlayalım; Pagoda Asya ülkelerinde genellikle çok katlı 7-9 gibi tek sayılarda bazen de bu göreceğimiz pagoda gibi tek katlı olan dini yapılardı. Çok katlılar medrese gibi öğrenci yetiştirirler. Pagodamızın güzelliğini görelim hikayesini de anlatayım. Harika hikayesi olan bir yer daha buldum. 💃💃

Vietnam-Hanoi- One Pillar Pagoda
Vietnam-Hanoi- One Pillar Pagoda

       One Pillar Pagoda; İmparator Ly Thai Tong’un sevgili İmparatoriçesi ile çok mutlu bir evliliği vardır. Çok isteselerde çocukları olmaz. İmparator Tong gece gündüz sürekli bir çocuğu olsun diye bütün pagodaları dua ederek dolaşır.

       Bir gece rüyasında aydınlanmış kişi (bizim ak sakallı dedeler gibi 🥰) küçük Buda olarak bilinen Botissiva Avalokkiteshvara’yı elinde bir bebek ile lotus çiçeğinde otururken görür. Botissiva; Tekrar evlenirsen bu oğul senindir diyerek bebeği 👶 Tong’un kucağına verir.

       Bu rüyadan sonra İmparator Tong tekrar evlenir ve gerçekten de bir oğlu 👶 olur. Çocuk bir yaşına geldiğinde bu kez rüyalarında kabuslar görmeye başlar. İmparator rüyasını Budist bir rahibe anlatır. Tong’un rüyasını dinleyen Budist rahip; Tanrı senden bir sunak yapmanı istiyor. Ama bebeği müjdeleyen Botissiva’nın üstünde oturduğu lotus çiçeğine benzer şekilde bir pagoda olsun der.

       Lotus çiçeği de tek bir boru gibi sapın üzerinde açan geniş yapraklı kökü suyun içinde olan bir çiçektir. İşte One Pillar Pagoda Lotus çiçekleri ile dolu bir havuz içinde tıpkı açmış bir Lotus gibi yükselir. Yıl 1049. Ahşap olan her şey artık biliyoruz ki tik ağacında yapılmıştır. Pagodanın bu güzel kapısı gibi… Fransızların ülkeden çıkarken yıktıkları Pagoda; Nguyen dönemi mimariye göre 1955 yılında yeniden inşa edilmiştir.

       Pagodanın içinde küçük bir sunak vardı ama ibadet edilemediği için hemen ön kısımda bir ibadethane yapılmış. İçeride bir sunak var, yerli halk yiyip içiyor, arada dini müzik çalıyorlardı.

       Tapınaktan çıkıp bu güzel altın kızlar ile Ho Şi Minh’e veda edip Vietnam’ın ilk üniversitesi sayılan Edebiyat Tapınağına doğru yürüyoruz.

       Temple of Literature Van Mieu’ya geldik. İmparatorluk Akademisi. Muhteşem bir kapısı var. Vietnam’ın ilk üniversitesi sayılan, 1000 yılı geçen mazisi ve hala birçok şeyi orijinal olan kompleks 1070 yılında Ly Thanh Tong tarafından çok değer verdiği Çinli Filozof Konfüçyüs’ü onurlandırmak ve ona ibadet etmek için yaptırılmış. Sonra Yine aynı Kral tarafından 1076 yılında Vietnam’ın ilk üniversitesi olarak inşaatı tamamlanmış.

       Konfüçyüs *MÖ 551- MÖ 479* yılları arasında yaşamış. Vietnam’da 11. yüzyıldan itibaren büyük bir düşünür ve öğretmen olarak tanınıp tapılmıştır.

Vietnam- Hanoi-Temple of Literature
Vietnam- Hanoi-Temple of Literature Edebiyat Tapınağı Kompleksi

       Tapınak haricinde Aristokrat çocuklarının okuduğu Vietnam’ın ilk Üniversitesi olmasıyla da büyük bir önemi var. Zira Budizm’in yaygın olduğu öğrenimde Konfüçyüs öğretisi de devreye girmiş oluyor. Sonraki yıllarda İmparator sıradan ailelerin çocuklarını da okula kabul etmiş.

       Edebiyat tapınağı diye adlandırılan tapınak kompleksi 5 bölüm. Böyle güzel 3 kapıdan daha geçeceğiz. Bahçenin güzelliği ve ikinci kapıdayız. Kapının da ayrı bir güzelliği var.

       Şimdi 3. kapıdan geçeceğiz. Khue Van Cac kapısı. Bu kapı 1999 yılından itibaren Vietnam kültürü ve edebiyatının sembolü olan eşsiz bir mimari eser olarak kabul edilir. Eskiler; Khue 28 takımyıldızının en parlak yıldızıdır, Khue Van Cac’ da onu temsil ettiğine göre bu kapı da Edebiyat Tapınağının yıldızıdır derlermiş. Bahçede yine asırlık ağaçlar var. Her iki fotoğrafta da görülen kapı Khue Van Cac kapısıdır.

       Kapıdan girdik ve sürpriiiz bir anne kızına ruj sürüyor, ana-kız bir örnek olmuşlar. Ah şu çekingenliğim dönüp müsaade isteseydim şöyle güzel bir portrelerini alsaydım. Kaçan balık büyük olur diye boşuna dememişler. Son kare bu mimari şaheser Khue Van Cac kapısının önden görüntüsü ve avludaki hiç eksilmeyen suyu ile havuzu…

       Hanoi Vietnam’ın en iyi üniversitelerinin bulunduğu şehir. Ve ilk ulusal Üniversitesi de burası. Aynı bizim Galatasaray, Boğaziçi gibi girilmesi zor olan yani prestijli bir üniversite. O kadar ki, burada aileler Haziran’da gelirler oteller dolar, yer kalmayınca da çevrede çadır kurar uzun süren sınav döneminde çocuklarına destek olurlarmış.

       Vallahi ben Üniversiteden çok bir tapınak gezdim hissine kapıldım. Gördüğümüz *eşsiz berraklığın kuyusu* adındaki havuz; çoğu zaman lotus çiçekleri ile dolu olurmuş ama şimdi yoklar.

       Alttaki ilk fotoğrafta havuzun genel görünümü ikincide görülen bölümler buradan mezun olanların onur veya şeref kürsüsü. Genelde öyledir onur köşesine yıllar içinde okulun en başarılı öğrencilerinin resimleri asılır. Buranın onur köşeside yan yana iki bölümdeki taş steller-Dikili taşlar. Ama tek farkı Kaplumbağa üzerinde dikili taş olarak betimlenmiş tam 82 adet dikili taş *Doktor’s Stellers* diye tabir ediliyorlar.

       Havuzun karşılıklı iki kenarında yer alıyorlar. Yanlarındaki açıklamalarda okuduk; günümüze kadar gelen bu stellerde 1400’lü yıllardan 1700’lü yıllara kadar olan dönemdeki mezunlara ait. Günümüze kadar ancak bu kadarı kalmış. Neden Kaplumbağa derseniz; Kaplumbağalar 150 yıl yaşarlar ve kabuklarını üzerlerinde taşırlar. Bir insan da ne kadar çok yaşarsa o kadar tecrübe sahibi olur. Bu nedenle Kaplumbağa, üniversite kültürlerinde en çok kullanılan hayvanlardan bir tanesidir ve bilgeliği temsil eder… 😇

       Dördüncü avluya doğru gidelim. 3. kapının tam karşısındaki herhangi bir sembolü olmayan kapıdan geçtik. Yine çok geniş bir avlu. Çatıdaki ejderhalar çok güzel. Buranın özelliği halen ülkenin her köşesinden aileler buraya gelir çocuklarını okumaya teşvik etmek için; tütsü yakar, onur köşesini ziyaret ederler. Diplomalarını alan öğrenciler de burada tören yapıyorlar.

Vietnam- Hanoi-Temple of Literature
Vietnam- Hanoi-Temple of Literature

       Asırlık Bonzai ağaçları ortama renk katmışlar. Sağında ve solunda iki ayrı bina var. Hediyelik eşya satışı ile soluklanmak isteyenler için kafeler var. Bir kenarda yine asırlık ağaç gölgesinde oturanlar.

       Biz ilk büyük fotoğrafta görülen bölümden diğer binaya geçeceğiz, burası peş peşe iki bina.. Fotoğrafta görünen eski bir sunak ve önünde ahşap tütsüdenlik- buhurdanlık vs. var. Dikkat ederseniz bir de Turna kuşu veya Zümrütü Anka kuşu bir kaplumbağanın üstünde duruyor ve ağzında da inci tanesi var.

       Burada; Turna veya Zümrüt-ü Anka kuşu sadakat, Kaplumbağa bilgelik, inci ise zarafeti temsil ediyor. Bu sevimli çocuk da Turna Kuşunun  ona şans getireceğine inandığı için kuşun göğsünü okşuyor dolayısıyla bana da işaret ediyor… Anladım çocuğum ama bizden geçti dedim birlikte gülümsedik. Zaten Turna’nın parlamasından belli. 😊

       Son avluya geçiyoruz. Tai Hoc avlusu. Kapısında sağlı sollu asker heykelleri var. Ve avlu yine göz alıcı. Hanoi’nin 990. yıl dönümünü kutlamak için bina olarak yeni ama eski Quoc Tu Giam arazisinde 2000 yılında yapılmış. Yine iki ayrı bina olarak yapılmış. Sağında ve solunda binalar var. Arka bina iki katlı. Fotoğrafta görülen ön bina kültür etkinlikleri düzenlenmek için kullanılıyor görelim.

       Arka iki katlı ahşap bina Hau Duong evidir. Alttaki ilk fotoğraf giriş katında Chu Van An Van *1292-1370* Van Mieu’nun müdürü-şimdinin rektörü, doktoralı öğretmenin heykeli görülüyor. Ve Chu Van An, Van Mieu’da tapılan ilk Vietnamlı Konfüçyüs bilginidir. Vietnamlı bilginlerin hepsi onu saygıdeğer eğitimci olarak tanır…

       Diğeri ikinci katta bulunan Okula çok önemli katkıları olan üç krallardan biri olan; Le Thanh Tong *1023-1072* Kral Le Thai Tong’un ilk eşinden en büyük oğlu. Edebiyat tapınağının kurucusu.

       Üçüncü fotoğraf yine ikinci katta ve bu kralın yanında; Ly Nhan Tong *1066-1128* Kral Ly Thanh Tong’un ilk oğludur. Vietnam tarihinin ilk sınavı olan Minh Kinh Bac Hoc sınavını (1075) yapmasıyla bilinir. Üçüncü kralı yazık ki çekmemişim. O da Kral Le Thanh Tong *1442-1497*  Kral Le Thai Tong’un dördüncü oğlu Van Mieu’daki Doktor’s Stellers’lerin dikilmesi emreden kraldır.

       Buradaki ziyaret bitti dışarı çıktım. İlk bina ile ikinci binanın yanında kare bir yapı içinde devasa boyutta çan var. Ders zili olarak çaldığını hayal edemiyorum. Ama benim öğrendiğim Çinlilerin geleneği olan çan genelde tapınağa gelenleri ve özellikle çok değerli konukların geldiğini haber vermek için çalınır ki, burada da öyleymiş.

Vietnam- Hanoi-Temple of Literature
Vietnam- Hanoi-Temple of Literature

       Diğer yanda yine kare bir yapı içinde dev boyutta bir davul var. Bu davul Vietnam’ın 990. yıl dönümü kutlamalarına denk gelen 2000 Milenyum yılındaki kutlamalarda kullanılan 300 davulun en büyüğü olarak yapılmış *Tunder Drum* 700 kg ağırlığındaki davulun çapı 201 cm. Bu çok özel gök gürültüsü sesi çıkaran bir davulmuş. Bize sesini duyurmadılar ama hayal etmek hiç zor değil.

Vietnam- Hanoi-Temple of Literature
Vietnam- Hanoi-Temple of Literature Tunder Drum

       Neyse davulun ahşap kısmı Jackfruit meyvesinin ağacından kesilen 50 adet kerestenin tambur çevresine monte edilmesiyle dört ayda yapılmış. Jackfruit ağacının özelliğide; Hafif, orijinal sesini koruyan ve kurtların yiyemediği bir ağaç oluşuymuş. Davulun derisi ise Buffalo derisinden yapılmış olduğundan sesi gök gürültüsünü andırıyormuş. Milenyumdan sonra Edebiyat tapınağına konmuş.

       Edebiyat Tapınağı Ly ve Le Hanedanlığı dönemlerinde ülkenin en büyük eğitim yuvası olmuş. 700 yıldan fazla bir zamanda entelektüel, yetenekli bürokrat (mandarin diyorlar) yetiştirmiş. Zeki Kralları sayesinde siyasette, askeri güçte kısaca her alanda Vietnam’a katkısı olan bir eğitim yuvası olmuştur diye noktalıyor Van Mieu-Quoc Tu Giam’a veda ediyoruz.

       Öğlen oldu hayli acıktık. Yerel bir yerde yemeğe gideceğiz. Birazdan dönerim diyerek otobüsümüze binmeden önce sizi bu güzel insanlarla baş başa bırakıyorum. Dönüşüm muhteşem olacak. 😉 Sevgiyle kalınız… 💞💞💞

CRUİSE ile MALDİVLER*SRİ LANKA*HİNDİSTAN-13

Maldivler-Clup Med Kani

Güzel bir güne yine Maldivler’in başkenti Male’den merhaba derken tarih 24 Ocak 2020 saat 07:30 oldu bile. Kochin’den ayrıldıktan sonra 1 tam günümüz denizde geçti. Bugün yani birgün daha Male’deyiz. Male şehir gezimizi ilk gün yaptığımız için bugün başka bir destinasyon planladık.

Gemide aynı masayı paylaştığımız ayrıca kafa dengi bir grup arkadaşlarımızla anlaşarak günümüzü Kuzey Atol’lerinden Kanifinholu adası-Kani olarak daha çok biliniyor burada Clup Med Kani’de geçireceğiz. Sabah 10:00 gibi Male’den bizi sürat motoru ile alıp akşam 17:00 gibi geri getirecekler.

Saat 08:30 gibi Victoria’dan ayrılıp Male’ye geldik Clup Med’in motoru gelsin diye beklemedeyiz. Hava güzel gökyüzü bulutları da mavi. 🥰 Ama o da ne gökyüzü kapandı birden yağmur 🌧🌧🌧 inanılmaz desem inanmalısınız zira Maldivlerde ne zaman yağmur yağacağı hiç belli olmuyor. Görelim manzaramız nasılmış.

      Moralim bozulmadı desem yalan olur. Tamam derdim denize girmek değil harika fotoğraflar çekmekti. 🥺 Hani posterlerde gördüğümüz  bungalovları, over water suit-su üstü odaları , palmiyelerle kaplı bembeyaz kumlu sahili ile turkuaz renkli denizi. 🤦‍♀️ Clup Med sürat motoru geldi ama yağmur hala yağıyor. Allahtan 1 saatlik bir yolumuzda yağmurun bitmesi umudum var. Geldik ama yağmur az da olsa çiseliyor.

      İlk intibam Hint Okyanusu’nun ortasında filmlerdeki gibi palmiyelerle kaplı bir orman ada. Sağ tarafımızda uzakta denize doğru uzanmış iskele üstünde görünen villalar. Bildik over water suit. 😁👍 İskelenin hemen yanında sualtı sporları için bir bölüm var.

      Günü birlik geldiğimiz için önce bir kayıt işleminden geçtik ardından resepsiyon olan bölüme yürürken bizi ellerinde meyvelerle karşılayan elemanları gördük. Kırmızılar içinde çok da güzel bir görüntü. Bu arada 24 Ocak’tayız ya aynı zamanda Çin yeni yılındayız. Bu sene Çin Fare burcunda. Hayırlı olsun. 🧧 Adanın krokisini de paylaşayım.

      Resepsiyon bölümüne girerken de sıcak havlularla ellerimizi sildik. Özel eşyalarımızı emanete bırakıp tesisten neleri kullanabileceğimizin bilgisini öğrenip bir de bileğimize sarı kurdelaları taktık. Hemen bize ayrılan kabinlere gittik. Dönüşte de gençlerle fotoğraf çektirdik.

      Ardından doğruca sahildeki Sunset Bar’dan meyve kokteyllerimizi alıp manzarayı doyasıya seyretmek için koltuklara kurulduk. Male’de içki içmek bikinili şortlu dolaşmanın yasak olduğunu yazmıştım hatırlayınız. Ama böyle özel adalardaki tesislerde her şey serbest. Hava açsın diye beklerken biraz etrafı keşfe çıkalım dedim. Yağmur yok ama hava hala yağacakmış gibi kapalı. Grup arkadaşlarımız fırsatı kaçırmak istemeyip denize giriyorlar. Ne de olsa koskoca Hint Okyanusu’nda yüzdük diyeceğiz.

      Keyif kahvesi eşliğinde sohbet ediyoruz hepimizin ortak görüşü turkuaz bir deniz, göz alabildiğine bembeyaz kumsal ve manzaranın eşsiz güzelliğine renk katan Palmiyeler. Ada panoda görüldüğü dibi dikdörtgen konumlu. Kumsal bembeyaz ama yağmurdan ıslanınca biraz sarımtırak görünüyor. 

      Biraz hatırlatayım daha önceki yazımda anlatmıştım. Mercan adalarındaki sahil bildiğimiz toprak değil resiflerin parçalanması ile oluşmuş beyaz mercan kumudur ve üzerinde sadece Hindistan cevizi yetişir. 1200’e yakın mercan adasından meydana gelen Maldivler toplam 26 adet Atolün çevresinde oluşmuştur.

      Yerleşim yerleri, tatil köyleri hep atoller üzerinde kurulmuştur. Atoller dairesel geniş mercan resifleridir. Bu mercan resiflerindeki küçük adacıklar; okyanusun derinliklerinden yükselen, volkanik dağların çöküşünden kalan kırık bölümlerdir. Çoğu hala ıssızdır. Maldiv halkı bu adaların 191’inde yerleşiktir. Adaların ise 105 tanesi özel tatil köyü şeklinde konuşlanmıştır.

      Kumda dolaşırken önümüze değişik kuşlar çıktı hiç tanıdık değil. Kaçmadan yakalamaya çalıştım. Bir de sevimli minik kabuklu yengeç vardı fotoğraf çekene kadar epey bir bakıştık çok sevimliydi. Hava şükür açıyor. 

      Artık over water suitleri görelim. Kani 75 adet su üzeri terasli suitleri ile kuşbakışı görünümü deniz üzerinde büyük bir palmiyeye benziyor. Çok sessiz bir ortam evlerde kimse yokmuş gibi zaten içlerine bakalım dediğimizde izin vermediler. Öyle bir ortamki haklılar kesinlikle tam balayı cenneti. Havası da cabası. 😉

      Tam orta yerinde camekanlı mekan da suitlere özeldi. Manta Lounge’da içecekler ve akşam üstü çay saati oluyormuş. Bir çalışan bisikletle tüp taşıyordu sıcak su için olmalı…

      Artık biz de denize girelim dedim. Su hayli ılıktı ama ferahlık veren bir ısı… Deniz kenarında *Mutluluk salıncağı * var. Hatıra fotoğrafı çektirmeyeni dövüyorlar dedim. 😁 Arkadaşlarımı çekince sıra bize de geldi. 😉 İyi ki çektirmişiz torunlara bir hatıra olur… 

      Adanın arkasına doğru gidiyoruz. Havuzda spor başlamış. Palmiyelerin arasında gizlenmiş gibi duran bungalovlar önünde oynayan çocuklar. Yelken ve sörf çalışanlar var. Fotoğrafta görülen hem karada hem suda gidebilen ATV’ler de paralı misafir bekliyor, zevkli  olmalı. Neyse biz yürüyerek dolaşalım. ☺️ Uca kadar gittik açık deniz arka tarafa geçemedik zaten dikkat yazısı vardı denize girmeyiniz akıntı çok diyordu. Ama zaten rüzgar felaketti bizi uçmadan dönelim dedik. Yolda geniş kumsala *Balannen seni çok seviyor KUZEY’im * yazdım. Önder de bizi. 🥰🥰

      Deniz havası iştah açtı, midemiz yavaştan acıktınız galiba demeye başladı. Bakalım Club Med’in Velhi açık büfe restoranında neler var. Sanırım herkes yemeğe gitmiş olmalı havuz bomboş. 😁 Girişte genç bir gitarist çalıp söylüyor. İçki standındaki renkli görünüm çok hoşuma gitti.

 

      Yöresel büfeler harika. Beğenebileceğimiz çok şey var gibi… Club Med Kani’de her şey dahil olayı bence süper. Aksi takdirde extralar can yakabilir. Ama açık büfe derken tatil sonrasını da düşünmek gerekir. Battı balık yan gitmesin. 😁

      Çalışanları, çevrenin düzeni ve temizliği ile grupça hepimizden tam not alan Clup Med Kani’de vaktimiz dolmak üzere. Velhi restorandan çıktık, havuzda spor başlamış, sahilde bir koşuşturma. Meraklıyız ezelden içimize işlemiş. 😁 Adaya gelmek için kullanılan taşıtlardan biri olan deniz uçağı misafir getirip, gidecekleri de almaya gelmiş. Çok pahalı bir seçenek elbette. Uçağa vereceğiniz parayla Club’da bir tam gün geçirebilirsiniz. Neyse gelişi gibi gidişi de havalı oldu. Merak edenlere bizim günlük ödediğimiz ücret kişi başı 170 dolardı.

      Balayısız Maldivler turumuzda böylece bitmiş oluyor. 😁 Club Med Kani sürat motoru bizi aldığı yere Male’ye bırakmak üzere bekliyor. Kani ile vedalaşıyoruz. Evet çok güzel bir balayı destinasyonu deseler de tropik tatil yapmak isteyen herkes için ideal bir yer ve çocuklu aileler için de güzel bir tatil yeri bizce. Günü birlik de olsa gördük çocuklar için de oyalanacak türlü etkinlikler var yetişkinler için de. Ayrıca denizde canavar köpek balıkları yoktu. Vatoz bile görmedik. Mutluluk salıncağında ayaklarımızın dibinde dolaşan minik balıklar ile kumsaldaki yengeçler hariç. Biz mutlu olduk en azından mercan adalarını da yakından tanımış olduk. Hoşçakal MedKani… İlginize sonsuz teşekkürlerimizle…

Maldivler- Club Med Kani
Maldivler- Club Med Kani

      Costa Victoria bizi bekliyor bu gecede bizi misafir edecek yarın 25 ocak 2020 sabah 08:00’de ona da elveda diyeceğiz.  

      Sabah Male’ye erkenden indik. Tarih 25 Ocak 2020 saat 08:00. Valizlerimiz geceden alınmıştı. Male’yi gezmeyen grup arkadaşlarımızla ilk gün birleştirerek yazdığım şehir turumuzu burada yaptık. Bir kafede soluklandık. Sonra yerel motorlarla Hulhule adasındaki Velana veya İbrahim Nasir İnternational Havalimanına gittik. Türk Havayolları’nın TK731 nolu seferi ile saat 23:45’de İstanbul’a hareket edeceğiz. Bir gemi seyahatimizi de burada 15. günde bitirmiş oluyoruz. 16. gün İstanbul’daydık.

     Değişik kültürleri yerinde görmek bizim gezi anlayışımızın özüdür. Ve elbette empati yapıp *Bir başkadır benim Memleketim* demek, en büyük zevkimiz. Yeni bir yazımda buluşuncaya kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

 

CRUİSE ile MALDİVLER*SRİ LANKA*HİNDİSTAN-12

Kochin

Merhabalar; Hindistan kıtasını aşağı doğru inmeye devam ederek bu kez Hindistan’ın Kerala eyaletinin yine güzel bir liman şehri olan Kochin’deyiz. Gemimiz limana yanaştı. 22 Ocak 2020 saat 07:30’da alış veriş tezgahları hazır biz potansiyel alıcılarını bekliyor.😉

 

      Kapısında Samudrika International Cruise yazan Terminal’den geçip otobüslere bindik ve gezimize başlıyoruz.

      Kochin’den bahsederken 3 ana bölgeden bahsedilir. Fort Kochi, Mattanchery ve anakara Ernakulam. Bulunduğumuz yer Willigdon adası da Mattanchery bölgesine ait yapay bir adadır. Evet Kochi liman çalışması yapan mühendisi Sir Robert Bristow derinleştirme sırasında çıkan atıklardan bir ada oluşturalım der. 1928 yılında çıkan atıklardan bugün 775 dönüm olan bu ada yaratılır. Adını da zamanın Hindistan Valisi Lord Willingdon’dan alır. Anakara Ernakulam’a Venduruthy Köprüsü ile bağlanır. Biz Fort Kochi bölgesine doğru gidiyoruz. 

      Kochin BOT köprüsünden geçiyoruz. Bir grup insan köprüdeki parti bayraklarını topluyordu. Orak çekiç sembolünü görünce çekelim dedik. Hindistan Komünist Partisi CPI ama (M) si de Marksist anlamına geliyor. Ayrıca başka kombinasyonları da varmış. Yani Marksist- Leninist bir de Maoist olanı. 2019 yılından beri de ikili ittifak partisi BJP ve Hindistan Halk Partisi Hükümeto olarak göreve devam ediyor.

      Biraz bilgi vereyim. Kochin’den ilk kez bahseden 15. yüzyılın Çinli gezgini Ma Huan’dır. O yüzyıldan bu zamana kadar Kochin adının birçok versiyonları olmuş. Cochin, Cochi ve benzeri gibi. Ama Sanskritçe de *küçük kasaba * anlamına gelen Balapuri olarak da bahsi geçmektedir. 

      Hatta Çin hükümdarı Kubilay’ın inek tüccarlarına atıfta bulunarak da Co çin denmiş. 🤷‍♀️  Bir başkasına göre de Tamil dilindeki liman *Kaki*anlamına geldiğini söylese de bence yine isim ebesi Portekizliler. 15. yüzyılda tuttukları kayıtlarda Kakoçhi-Koçhim derken bugün Kochi olarak biliniyor. 😁    

      Kochin 1341 yılında Periyar Nehrinin taşması ile büyük bir sel felaketi geçirmiş. Birçok arazi sular altında kalmış ve sonunda bu doğal liman oluşmuş. 1300’ü yıllarda bölgede yaşayan Çin ve Arap kültürlerinin izi hala mevcut. 1500 yılında zamanın Kralı Unni Rama I. Koyil ticaret için gelen Portekizlilerle iyi ilişkiler kurmaya çalışır. Olur da Zamorin’lerle olan savaşında belki yardım ederler umuduyla. Her zaman olduğu gibi olay yine Portekizlilerin Kochin’i işgaliyle sonlanır.  

      Bir dönem; 1662’de Hollandalılar işgal eder. Fazla sürmez Maysore Kralı Hyder Ali ve oğlu Tipu Sultan Hollanda’lıların hükümranlığını sonlandırır ancak Tipu Sultan’ın 1799 da ölümüyle Kochin bu kez İngilizlerin yönetimine boyun eğmek zorunda kalır. Ne zamana kadar? Yine 1947 Hindistan’ın bağımsızlığa kadar.

      Fort Kochin bölgesine geldik otobüsten görüntü ekleyeyim ortam fena sayılmaz. Enteresan alışık olmadığımız bir Hindistan şehri. Sürekli çalan korna sesi yok ve yerler de temiz. 

      Fotoğraflarda görünen büyük ve geniş dallı ağaçları hemen her yerde görmek mümkün. Yine böyle güzel ağaçlı bir yerde otobüsten indik. Yolun iki tarafını süpüren işçi kadınlar her zaman olduğu gibi çok sevecendiler. Süpürgelerine hayran oldum.

      Ve işte geldiğimiz yer Dhobi Khana yine mi! demeyin girişi çok güzel, Duvar Muralları (resim) harika olan bu açık hava çamaşırhanesinde ütü de yapılıyor. 

      Karşıma çıkan bu renkli görüntü beklentimi yükseltti. En azından nasıl çamaşır yıkayıp ütülüyorlar yakından görebilecektim. Zaten hemen karşımıza ütü yapılan uzun tezgahlı bir yer çıktı. Sağda solda Çamaşırlar yığılıydı. Diğer taraf eşya yığılı, iki işçinin olduğu yerde TV açıktı ve çok güzel müzik çalıyordu. Karşı duvarı da dikkatinizi çekmiş olmalı Tanrıça Parvati ile oğlu fil başlı Ganeşa’nın posterleri süslüyor. Tam içeri girerken bir kadını tabelanın yanındayken çekiverdim. Poz vermiş gibi oldu.

      Efendim tanıtım tabelasında kısa az ve öz bilgi var. Ben yine de size hikaye edeyim. Ardından fazla kalabalık olmadan çamaşırhaneye gidelim.

      Dhobi Khana; Tamil Nadu ve Malabar’ın farklı bölgelerinden 1720 yıllarında toplanan Vannan’ların ataları Fort Kochi’ye getirilir. Amaç, Hollanda ordusunun üniformalarını yıkatmaktır. Önceleri farklı bir yerde 13 dönüm olan bir arazide kurulur. *Mainath Veli* olarak bilinen yerde (burası göller bölgesiydi) ve kumla çevrili 80 kadar su havuzlarında yıkama yaparlardı. 1920’lere gelindiğinde topluluk örgütleniyor ve Vannar topluluğu olarak tanınmaya başlıyor. 1976 yılına gelindiğinde ise 10 dönümlük arazinin çocuk parkı olarak terkine karşılık buraya taşınırlar. Kısaca Dhobi Khana, Vannar Sangham topluluğu ve ailelerinin 1720 yılından beri tam 300 yıldır çalıştırdığı açık hava çamaşırhanesidir.

      Sağlı sollu 40 bölmesi olan bir yer. Yani şu anda her biri bir aileye ait 40 çamaşır yıkama yeri var. Dolayısıyla 40 aile var ve etik olarak kimse kendi kabini haricini kullanmıyor. İlk kabinlerden ziyade son bölümde çamaşır yıkayan adamlar var. Neyseki üstleri kapalı sıcaktan durulacak gibi değil. Çamaşırları sabun ve soda ile yıkıyorlar. Başka deterjan kullanmak yasakmış. Mavi bidonlarda soda ve sabun tozu var. İlk fotoğraftaki adam çamaşırları yüklendiğine göre asmaya götürecek peşinden gidelim ama önce duvardaki posterlere dikkat. Bölgenin Süper Starı Rajinikanth’ın doğum günü kutlamasından bahsediliyor. Rajinikanth oyuncu, yapımcı ve senarist tam bir kültürel ikon bence. Verdiğim linkte dansı ve şarkıcılığı da harika bir adam. 

      Çamaşırhaneye dönelim mi? Bakınız ne güzel bir kaç peş peşe görüntü. Suyun hava da uçuşması ve çamaşırın taşa vurulduğunda çıkan sesi inanılmazdı. Çok mutlu oldum. 💃💃💃

      Çamaşırlar sert olursa taşa vurarak temizliyor, çarşaf gömlek vs. yumuşak eşyaları klasik yöntemle sabunlu suya bastırıp bekletiyorlar. Leke durumuna göre bazen bir miktar klor kullanıyorlarmış. 

      Hemen yan tarafta açık alandaki çamaşır kurutma yerine geçtim. Ay işte tam istediğim gibi çekelim bakalım. İplere yakından baktım rehbere sordum Hindistan cevizi lifinden yapılma. Herkes kendi ipini gerip çamaşırını asıyor kuruyunca topluyor. Hiç sevmedikleri bir dönem var. Bildiniz Haziran’da başlayıp Ekim’e kadar süren Muson yağmurları. Kazançlarının da düşük olduğu dönemlermiş. Elbette çamaşır kurutmak zor. Tam asıyorsun bir yağmur koş topla, geçti tekrar as. Bu yüzden fazla sayıda çamaşır da alamayınca kazanç azalıyor. Mandal kullanmadıklarını artık biliyoruz daha önce yazmıştım. İpleri iki kat döndürerek bağlıyor, ipi aralayıp çamaşırı sıkıştırıyorlar. Rüzgar çıktı çamaşırın uçma, düşme tehlikesi olmadığı gibi yağmur yağarsa, çekerek toplaması da kolay. Aa tabii mandal torbasına da gerek yok. 😉  Bakın şu güzelliğe…

      Çamaşır toplamaya gelen olmadığı için fotoğraf çekemedim. Oysa biri toplarken çekseydim harika olurdu. Tıpkı şu ütü yapanlar gibi… Bir de bizi takip eder gibi hemen dibimizde biten yabancı grup vardı. Ne van minıt’tan ne pıliz’den 😁 anlıyorlar, doğru dürüst çekim yaptırmadılar bana. 😤

      Ütüleri hem elektrikli hem de kömürlüydü. Birazdan paylaşacağım. Kömürleri de odun kömürü değil Hindistan cevizi kabuğundan yaptıkları kömür. Çok dikkatli kullanmak gerekiyormuş. Şöyle; Kömürü ayarlı miktarda koymazsanız arada bir kıvılcımlar sıçratıyor, çamaşırlar kazaya uğruyormuş. Haklılar kimse çamaşırı yansın istemez.

      Eğer kola gerekiyorsa; çamaşırları pirinç suyuna daldırıp öyle kurutuyor sonra ütülüyorlarmış. Hazır nişasta ile bu kadar güzel, gevrek olmaz dediler. Bizde de eskiden gömlek yakalarında kola kullanılırdı. Bakın şu ütünün güzelliğine…    

      Otobüse binmeden çevreye bir göz atalım dedik. Önder alış veriş tezgahlarını gezerken ben de hemen yandaki güzel binaya yöneldim. Hiç kimse göremedim. Ama demir kapısında *Little Flower Church Cemetery*  yazıyordu. Yerel rehbere sorduk adı Little Flower of Jesus Church (İsa’nın küçük çiçek kilisesi) dedi. Hemen yan bahçesi de mezarlıklarıymış… Yazımı yazarken araştırdım. 1956 yılında yapılmış şimdi tadilattaymış. Çevreyle ilgilenince insan neler öğreniyor.  

       Veli bölgesini arkamızda bırakıp yine eski bir yerleşim yeri olan Fort Kochi’ye deniz kenarına gidiyoruz. Hava çok sıcak ama bol ağaçlı bir yerde otobüsten indik. Önce Saint Francis Kilisesi’ni görmek isteyen varsa gezebilir dendi, bizim için de mola gibi oldu. Sonra da Kochi’nin hala eski usul avlanan balıkçılarını görmek için yürüyerek gidecekmişiz.      

       Saint Francis Church; Daha önce Mumbai- Sangrahalaya Müzesinin bahçesindeki eğri çam ağacının aynısını görünce ilgilendim. Gezmeyi düşünmediğimiz için rehberden Vasco De Gama’nın gömüldüğü kilise olduğunu öğrendik. 1500’lü yıllarda Portekizliler tarafından ahşap olarak yapılan ilk Avrupalı kilise özelliğine sahip…. Sonra Hollanda’lılar tarafından böyle yıkılıp betonarmeye dönüştürülmüş. Vasco De Gama ölüp buraya gömüldüğünde kilise ahşapmış. Ölümünden 13 yıl sonra oğlu gelip naaşı alıp Lizbon’a götürmüş ama mezar taşı hala kilisenin içinde duruyormuş. Ön bahçesinde de Dünya savaşında ölenlerin anısına dikilmiş büyücek bir anıt mezar taşı var.

      Yürüyerek balıkçılara doğru gidiyoruz. Etrafta yerli halktan adamlardan başka az sayıda kadın da var. Etraf mis gibi yosun kokarken birden kokmuş balık kokusuna dönüşüyor. Olacak o kadar tabii etraf balık tezgahlarıyla dolu. Mıknatısla çekilmişcesine kıyıdaki balıkçılara doğru hızlı hızlı gidiyorum. Manzara müthiş ama inanılmaz bir şey etrafta tek martı yok . Baş aktörler Balıkçıl ile Kargalar. Hemen ötede yan yana dizili rengarenk kayıklarda klasik avlanmaya hazırlanan balıkçıların görüntüsünde kendimi kaybetmiş habire fotoğraf çekiyorum. Bakın şu güzelliklere.

      Kochin’de sömürge döneminden önce 14. yüzyılda Çinli kaşifler ve tüccarlar balıkçılarla alış veriş yaparken yakınlaşmış hatta bir kısmı buraları beğenip yerleşmiş. Sonra kendi kültürleri olan balık ağlarını tanıtıp kullanmalarını sağlamışlar. Ardından da çekip gitseler bile bu ağları ve avlanma stillerini miras bırakmışlar. Çin’de ve bu bölgenin bazı yerlerinin haricinde Hindistan’ın hiçbir yerinde bu ağları göremezsiniz. Yerel halk bu ağlara * Cheenavala * diyor. Uzaktan tül gibi köpük yığını gibi duruyorlar. Yakın bir fotoğraf Önder Kaplan çekmiş (teşekkürler canım💞) rengi de harika bir yeşil. İncecik naylon ip gibi hani bizim mekik oyası yaptığımız iplere benziyor. 

      Gelelim Cheenavala’ların mekanizmasına; Karmaşık gibi gözükse de tamamen kaldıraç sistemi ile çalışıyor. Fotoğraf ters ışıkta ama olsun sistemi görebiliriz. Genelde 3-4 kişi birden çalışıyorlar. İki balıkçı iri ve çoklu taş bağlanmış ipi bağladıkları yerden çözüyor. Serbest kalan ip taşlı manivelayı yukarı kaldırınca serbest kalan ağ suya dalmaya başlıyor. Bir diğer balıkçı da suya indirilen uçta kendince ağırlık yapıyor, arada balık var mı? diye kontrol ediyor. Balıkları gördüğü anda hep birlikte çekip yüzeye yakın olanları acilen topluyorlar. Aportta bekleyenler var, Balıkçıllar&Kargalar. 👍 😁  Ortadaki fotoğrafı balıkçıların ağına doğru gidip çektim sistem tam anlaşılsın diye. Fotoğraflara tıklayıp büyütüp bakarsanız güzel görünüyor.

      Bir arkadaşla birlikte yakından fotoğraf çekelim diye adım atınca hemen ağlar denize salındı biz sonucu anlamadık normal avlanıyorlar sandık. Bekledik e hemen çekmeye başlayınca balık olmayacağını tahmin edip hadi gidelim dedim. Biz geri döndük ama para istemek için kendi dillerinde söylendiler. 🤦‍♀️😅 Rehberimiz her zaman yaptıkları şey aldırmayın dedi…  

       Neyse; günde kim bilir kaç kere ağlar atılıp, çekiliyor. En az yarım saat kalırsa balık olurmuş. Yani turistik gösteri sayılır. Normal de yine eski usul sandalla balık avlıyorlar. Bir miktar tutulanlar da zaten hemen ötede oluşturulmuş tezgahlarda satışa sunuluyor. Cheenavala’lara veda etme zamanı geldi. 

Kochin- Fort Kochi -Cheenavala
Kochin- Fort Kochi -Cheenavala

      Sıcak bastırdı, ağır balık kokusu etrafı sarsa da manzaranın güzelliği nedeniyle kimsenin rahatsız olduğu yok. Hemen yolun kenarında balık tezgahları, vazgeçilmez turistik eşya satanlar… Gönlüm burada kaldı. Keşke Gün batımında da burada olup manzaranın güzelliğini doyasıya çekebilseydim… 🥺

      Oyuncak Rikşa’lardan Kuzey torunumuza almadan olmazdı. Diğer satıcı hamur şekillendirici bir aparat satıyordu. 

      Otobüse binip 20-25 dakikalık bir mesafede Mattanchery bölgesinde Kerala Society adında Kochin kadın derneğinin el emeği ürünlerinin satışını yaptıkları güzel bir mekana geldik. Rengarenk sarileri içindeki kadınların güler yüzlü karşılamaları hepimizin hoşuna gitti. 

      Çok güzel dekore edilmiş. Raflarda çeşitli baharatlar onları koyabileceğiniz porselen baharatlıklar ve hediyelik eşyalar var. 

       Bir üst kata çıktım. Çok zarif bir hanımefendi dokuma tezgahında sari dokuyordu. Selamlaştık iznini alarak fotoğrafını çektim.

      Yola devamla yine Mattanchery bölgesine gidiyoruz. Tarihi değeri olan bir saraya gidiyoruz. Mattanchery Palace veya Dutch Palace  yani Hollanda Sarayı…

      Otobüsten indiğimiz yerde yerel satıcılardan bir genç şemsiye satıyordu. Hemen yan tarafta bahçesinde ineklerin beslendiği terk edilmiş bir ev vardı. Belli ki vakti zamanında bakımlıymış. Severim böyle mekanları fotoğrafını çektim ve elbette cevap yerel rehberimizden geldi. Evi bir görelim. Üstünde Javerill al Anandjee alt katta ise Zaveri Nivas yazıyor. Kochin de Zaveri Nivas diye biliniyor.

 

      Zaveri Nivas; Mattancherry’de Gujarati Yolu üzerindeki bir ev bence köşk. ☺️  1939 yılında yapıldığı zaman çok odalı ve güzel bahçesi ile Kochin’de dillere destanmış. En büyük özelliği de II. Dünya savaşı döneminde alt katta yapılmış sığınağın ve çok büyük su deposunun olmasıymış. Köşkün temeli o yıllarda dokuz yaşındaki kız çocuğu Leelavati Jverilal Anandji tarafından atılmış. İnşaatı onun adına başlatan da sonradan kayınpederi olacak olan Anandjee Malsee olmuş…

      Kızımız 15 yaşına geldiğinde ev biter. Leelavati ile ünlü iş adamı (köşkün üstünde ismi yazılan) Javerilal Anandji evlenirler. Düğünleri de burada bahçede yapılır ve eve yerleşirler. Bir çok ünlüyü ağırlamışlar. Aile torunları yakın zamana kadar eve sahip çıkmışlar. Sonra Mumbai’ye taşınınca evi satmışlar. Bir dönem film platosu olan köşk artık görüldüğü gibi ineklerin damı olmuş durumda. 🥺

      Geçelim bizim gezeceğimiz saraya. Bir sürü ikazlar, tabloların fotoğrafını çekemezsiniz, açıkta da olsa hiç bir eşyayı ellemeyiniz vs. ile basamakları çıkmaya başladık. 😁 1500 lü yılların sarayı…  

      Mattanchery Palace;  Portekizliler 1500’lü yılların ortalarında Kochin’e ticaret yapmaya gelseler de, ticaret yapmalarının altında yatan niyetleri Kochin’i işgal etmektir. İşte bu dönemde çıkan çatışmalarda burada bulunan bir Hindu tapınağını yağmalayıp yıkarlar. Kochin Raca’sı Veera Kerala Varma ile iyi geçinmek zorunda olduğunu bilen Portekizliler telaşlanır. Ortamı yumuşatmak amacıyla 1545 yılında hemen yıkılan tapınağın yanına bir saray inşa edip Raca Varma’ya hediye ederler. 1660’ların başında Hollandalılar tarafından restore edilince de adı Dutch Palace olur. İçeri bakalım. Hepsi kraliyet ailesinin kullandığı ahşap Tahtırevanlar.

       Yukarıdaki asılı tanıtım panosunda; İki katlı dörtgen yapı uzun ve geniş salonlardan oluşmaktadır. Merkezi avlu, Kraliyet ailesi Pazyahannur Bhagavathi’nin koruyucu tanrısına adanmıştır diye yazıyor ve devamla. Lord Krishna ve Şiva’ya adanmış iki tapınak daha vardır.

      Avrupa ve yerli mimarinin bir karışımını temsil eder. Tavan ahşabı ve tüm mobilyalar tik ağacından el işçiliği ile yapılmış. 300 m²’lik alanı kapsayacak kadar duvar resimleri var. Ramayana, Mahabharata ve Krishna’an bölümler işlenmiş. Kaçak iki kare çekmişim. Benim koca kamerayı gören nöbetçi no flaş desem de peşimden ayrılmadı. 😁

      Kraliyet aksesuarları kılıçlar, giysiler Raca’ların portreleri, Kochin’in haritalarla tarihi anlatılmış. Giysili mankenlerin altında; Kraliyet kadınları iki parçalı beyaz pamuklu elbise giyerlerdi. 18. – 19. yüzyıllarda Avrupalıların ve İngilizlerin gelmesiyle vücutlarının üst kısmını örttüler. O da sadece özel tören günlerinde. Kaju’dan yapılma kolyeler ile toda denilen geleneksel süs eşyaları takar saçlarını da kuduma dedikleri gevşek bir topuzla bağlarlardı diye yazan bir açıklama var.

      Erkek giysi de yazılanı aceleyle tam çekememişim yasak ya. Törende giyilen giysi, parlak iplikle dokunmuş uzun ceket Sherwant ve ona uygun pantolon giyilir. Kumaşlar altın iplikle ve değerli taşlarla süslenmiş. Elinde gül ağacından yapılmış baston taşır. Başındaki kadifeden dokunmuş bir başlık, boynunda inci kolyeler, parmaklara yüzük takarlar. İngilizlerden gelen bir moda ile cep saati- köstekli- takarlar.  Diye anladım. 🤷‍♀️

      Sırada Kral’lar- Raca’ların portreleri var. Ben düzgünce çekebildiklerimi paylaşayım. Cochin kraliyet ailesinde tüm erkek Thampuran’ların adları büyükten küçüğe şöyle sıralanıyor; 1. oğul Rama Varma, 2. oğul  Kerala Varma ve 3. oğul Ravi Varma. Aile 1000 üye ile dünyanın en büyük kraliyet ailelerinden biri sayılıyor. Halen Kochin ve çevresinde yaşıyorlarmış. Ve başka ülkelerde de. 

      Dışarı çıkıp sarayın yapımına sebep olan tapınağa bakalım dedik giriş yasak ben de çatıdaki görüntüyü çekmeye çalıştım. Çok güzel. Hemen yanında da Sinagog vardı oraya da girilmiyormuş sadece dışını çektim. 

      Paradesi Sinagogu;  Paradesi yabancı anlamına geliyor. Yahudilere yabancı gözüyle bakılırmış. 1500’lü yıllarda gelen tüccarlar ailelerini de getirip yerleşmişler. Nüfusları çok fazla olmayan bu yahudiler İspanyol, Hollandalı ve diğer Avrupalı yahudiler yani Aşkenaz yahudilerin torunları, küçük de olsa bir cemaat oluşunca 1568 yılında bu sinagog’u inşa ediyorlar. Fotoğrafta görülen saat kulesi sonradan 1760 yılında yapılmış. Yüzyıllardır hizmet veren sinagog restorasyon sonrası tekrar ibadete açılacakmış. 

      Artık serbest zaman vakti geldi diyen rehberimize uyup biraz sağı solu dolaştık. Güzel bir art kafe, kokulu tütsü çubukları, rengarenk toz boyalar. El sanatlarının yoğun olduğu bir caddedeyiz. 

      Hemen yanda antika eşya müzesi vardı. Kaçırmadım elbette. Neler var neler. Taşıma sorun olmasa alınacak çok değişik şeyler var. Çocuk arabası beni çocukluğuma götürdü. Müzik aletlerinden klarnet ile tambura tanıdık. Fi tarihinden kalma körüklü box kamera. Keşke çalışsaydı önünde Kochin hatırası çektirseydik diye düşününce beni gülümsetti.

       Hinduların dini hikayeleri anlatan dansları Kathakali’deki karakterlerin kuklaları var. İlk fotoğraftakini okuyabildim Kathakali dansında oynayan erkek karakter Kattalan. Bu dansta oyuncular hikayeleri pandomim gibi sessiz, konuşmadan el hareketleri *mudra * ve *rasa* denilen mimikler ve vücut diliyle anlatılıyorlar. Daha önceki seyahatlerimizde izlemiştik.

       Cadde boyunca yürüdük. Jew Tovn Bulvarı çok hareketli, renkli ve sanatsal malzemelerden ne ararsan vardı. Ben geçen defa alamadığım Hindu sembolleri kazınmış tahta boya kalıplarından aldım. Kırmızı bina Portekizlilerden kalma renklerinden belli zaten. Arada karşımıza turist polis merkezi çıktı içinde müzesi de varmış. Topları da var kesin Portekizlilerden kalmadır. 😅

        Hindistan’a Kochin’den elveda diyoruz. Güzel bir günbatımı manzarasıyla limandan ayrılırken sizi harika görüntülerle başbaşa bırakıyorum. Gönlüm oralarda kalsa da…

       Willindon adası yapay bir adaydı gemimiz iki ada arasından önce kuzeye doğru çıktı sonra batıya döndü Fort Kochi’yi dolanıp rotasını güneye çevirdi… Yani evet karşımıza yine Cheenavala- çin balık ağları müthiş manzarasıyla arzı endam etti. Kalbim yine temizmiş, günbatımı fotoğrafını bu kadarcık da olsa çekebildim. 🥰

Kochin- Fort Kochi -Cheenavala
Kochin- Fort Kochi -Cheenavala

       12. günümüzü de bitirdik. 13. gün denizde geçtikten sonra 14. gün yine Male’de olacağız. Bu kez Maldivler de görüşünceye kadar sevgiyle kalınız. 💞💞💞

 

CRUİSE ile MALDİVLER*SRİ LANKA*HİNDİSTAN-11

Mangalore-2

Mangalore gezimiz aynı günde devam ediyor. Yani tarih hala 21 Ocak 2020 saat 12:45 civarı. Otobüsle fazla uzak olmayan St. Aloysius College’a gidiyoruz. Bu kolejin içinde aynı adı taşıyan görülesi bir Şapel varmış görelim bakalım.

      St. Aloysius Chapel ; St. Aloysius College Ground’un içinde yer alıyor. Hemen girişte bir müzesi var sonra Kolej geliyor. Bina çok güzel. Şapel’e doğru giderken açık kapıdan gördüğümüz bir sınıfı ve güzel öğretmenini kaçırmadık. 

      Şapel girişi binanın biraz ötesinde. İçeriye sırayla alıyorlardı ve fotoğraf çekmek yasaktı. Ben de zaten pek meraklı değilim diye söylenerek gruba katıldım. Zar zor bir tane ben, diğerlerini Önder çekti. Çekmemiz gerekliydi zira Şapel tavan resim ve duvar freskleri ile ünlüymüş.

      Şapel’in Kolej kısmı 1882 yılında yapılmış. Şapel olarak ayrılan Güney kısmı da Papaz Joseph Willy tarafından 1885 yılında Roma’daki Sistine Şapeli’nin birebir kopyası olarak yaptırılmış ve Aziz Aloysius Gonzaga’ya adanmış. 

      Aloysius Gonzaga, İtalyan Castiglione Markisinin 7 çocuğundan en büyüğü ve varisiydi. Babasının asker olmasını istediği Aloysius, ben insanlara din yolunda hizmet vereceğim diyerek Markizliği bir törenle kardeşine devredip Roma’ya din eğitimi almaya gider. 

      Aziz Aloysius dini çalışmalarını İsa Cemiyetinde (hatırlayalım Cizvitler) yaparken Roma’da 1591 yılında bir Veba salgını başlar. İnsanlar Veba’dan kırılır ve korkudan birbirlerinden kaçar ölüler de sokaklara terk edilir. Aloysius gönüllü bir grup arkadaşıyla birlikte ölüleri defin işlerine yardım eder. Ancak aynı yıl kendi de Veba’ya yakalanıp henüz 23 yaşında hayata veda eder. Ölümünden tam 135 yıl sonra Papa XIII Benedictus tarafından Aziz ilan edilir.

      İçeri girmeden önce yine ayakkabılar çıkarıldı. İlk kare benim diğerleri Önder Kaplan’a ait. 💞

 

      Şapel’in Fresk ve resimleri yine kendini dine vermiş İsa Cemiyetinde çalışan Bro. Antonio Moscheni SJ tarafından yapılmış. Bro. Antonio tamamen kök boyası kullanarak yaptığı tüm fresk ve resimlerin kök boyasını da kendi hazırlamış. Girişte Onun için de bir anı köşesi var. Son fotoğrafta lup’ladığım tavan resmini Hindistan Hükümeti *Hatıra Pulu* olarak basmış. Fresk ve tablolar, Aziz’in hayatından kesitler, İsa’yı çocukluğu ile annesi Meryem’in etrafında betimlemiş. 

 

      Bugün programımız dolu demiştim yolumuz bu kez içeriği rengarenk, yapısı ışıl ışıl altın bir tapınağa doğru. 

    Kudroli Sri Gokarnanatha Kshetra,

      Manzara muhteşem, girişin görkemi tam da güneş tepemizdeyken devasa boyuttaki fillerin ışıltısı ile gözlerimizi kamaştırıyor. Kısaca ilk giriş bile tapınağın ihtişamı ve zenginliği hakkında fikir veriyor. Bakın daha önceki yazımda bahsettiğim kutsal sayılan *Bael* yaprağını iple girişe asmışlar. Önce görelim değil mi?

Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı
Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı

       Tapınak ana tanrısı Şiva’nın avatarı Lord Gokarnanatheshwara’dır ve tapınak ona adanmıştır. Hemen karşıda görülen tapınak da işte bu ana tanrı Gokarnanatheshwara’nındır. Yine malum ayakkabılar çıkarıldı. Güneş tepede yerler mermer cayır cayır ayaklar yanıyor. Allahtan yerlere hasır yolluk sermişler de üzerinden yürünüyor. İçeri giriyoruz hemen solda camekanlı yerde siyah görüntülü heykeller. Ama önce tapınağın kuruluşundan bahsetmem lazım. 

      Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı; İş adamı Adhyaksha HoigeBazar Coragappa tarafından yaptırılmıştır ve tapınağın önemli bir yapılış sebebi vardır.

      Yüzyıllar önce kast sistemi döneminde birçok tapınağa girişler kısıtlanır. Hindistanın bu karnataka bölgesinde yaşayan etnik bir grup olan Billawas’lar da kast sisteminden nasibini almış tapınaklara girişleri yasaklanmış ibadetleri kısıtlanmıştır.

      Tam bu dönemde Billawas’ların lideri olan iş adamı Adhyaksha HoigeBazar Coragappa duruma çok içerler ve sadece Billawas’ların değil kast sisteminde üst veya alt fark etmeksizin kısaca tüm insanların dini inançlarını, ritüellerini yerine getirebileceği bir tapınağın yapımı için arayışa girer. Şiva’ya adanacak böyle bir tapınak için Keralada yaşayan değerli filozof, öğretmen ve büyük guru Shri Narayan Guru’ya danışarak ondan yol gösterip tapınak için uygun bir yer bulmasını ister.

      Kerala’dan çıkıp Mangalore’ye gelen Narayan Guru Kudrolide uygun bulduğu yer işte burası, Tippu Sultanının atlarını otlattığı için *Kudre- Valli* adı verilen bu arazidir. Shri Narayan Guru gözetiminde tapınak yapımına başlanır. 3-4 yıl içinde biter. Tipik bir Kerala mimarisinde inşa edilen tapınağa kutsal Shiva Linga’yı Shri Narayan Guru kendi eliyle yerleştirir. Tapınağa Sri Gokarnanatha Kshetra adını verip 1912 yılında kutsamasını da yapar. Bu gördüğünüz modeli artık Kerala mimarisi değildir. 1991 yılında Mimar Sthapadi K. Dakshinamoorthy tarafından restore edilirken Chola mimarisi kullanılmış ve bu gördüğümüz şeklini almıştır.

      Haydi devam edelim içerde hemen solumuzdaki, önünde Shiva’nın bineği Nandi’nin oturduğu camekanlı mekanda Shiva- eşi Parvati ile kucaklarında oğulları, Ganeşa ile Kartikeya ile heykelleri var.

 

      Karşımızdaki Tapınağın gerçek sahibi Tanrı Sri Gokarnanatha’nın tapınağı.

Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı
Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı

      Gokarnanatheshwara’nın bu muhteşem tapınağına doğru gidiyoruz. Tapınağın kapısında Smt. Sonia Gandhi ve Sri. Rajiv Gandhi tarafından 2012 yılında Tapınağın 100. yılı kutlama açılışı yapılmıştır yazıyordu.

      İlk fotoğrafta görünen bir ön geçitin kapısı, arkasında bir boş alan ve tapınağa girmeden önce yine geçen yazımda bahsettiğim iki adet direk var. İlki çanakları var gibi görünen Deepa Sthamb ışık direği, diğeri de çitle çerçevelenmiş olan her tapınakta mutlaka bulunan bayrak direğidir. Bayrak direğinin tepesine de bulunduğu tapınak kime adanmışsa onun alametifarikası (yani ayırıcı niteliği) asılır. Burada ki ikinci fotoğrafta görülen elbette Nandi idi. Ama direkte pek gözükmüyor gibi üstüne tıklayın büyütüp bakınız. Üçüncü karede dansın efendisi Lord Shiva’nın Nataraja freski işlenmiş ve sağ ayağının altında da kötülüğün sembolü iblis Apasmara var. En son karede giriş kapısı üzerinde Shiva ile diğer tanrıların kabartmaları var.  💃💃💃  Görelim…

       Diğer tapınaklar kimlerin kaçırmamalıyım diye dışarı çıktım. Hemen solumda masmavi kocaman bir havuz ve etrafında Shiva eşi Parvati ile çocuklarının heykelleri var. Bu havuzun adı Pushkarini’dir. Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağında bir çok dini festivaller yapılıyor. Ama en çok Navatri festivali ile Mangalore Dasara Festival kutlamaları ile ünlenmiş. Navatri Sonbaharda düzenlenen 9 gece süren bir festivaldir. Navadurga denilen Shiva’nın eşi Parvatinin( bu dönemde Sahara Devi olur) 9 tane avatarı vardır. Festivalin 9 günü halk tapınağa gelir. Her gün Mangalore Sharda Devi, Mahaganapathi ve Navadurgalara tapınırlar. Dokuzuncu günün akşamı tapınak alayı düzenlenir. Mangalore Sharda Devi, Mahaganapathi ve Navadurgalar arabalara konur şehri dolaşırken çeşitli danslar yapılır. (en önemlisi de aslan dansıdır) 10. gün sabah erken saatlerde Navadurgalar tapınağa getirilir ve işte bu havuzda Pushkarini’de suya batırılarak festival bitirilir. Havuzu görelim. 

Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı
Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağındaki Pushkarini

      Bu kez sağdan devam ettik. İlk tapınak Shirdi Sai Baba Mandır. Shirdi Hindistan’da Sai Baba’nın yaşadığı bir yerdir. Sai Baba; Sai felsefesinin bilge öğretmeni SadhGuru’dur. Shirdi’deki bir zamanlar yaşadığı yer şimdi bir hac yeri olarak ziyaret edilir. 

      Hemen yanında Maymunlar Tanrısı Hanuman’nın tapınağı var. Hanuman’ın hikayesini buraya saklamıştım. Hemen anlatıyorum.

      Hanuman kimdir? Hikaye şöyle başlar; Brahman Hinduların yaradılış tanrısıdır ve gökyüzü cennetindeki bir sarayda yaşar. Sarayda yeryüzünden çalışmak için gönderilmiş birçok apsara vardır ve bunlardan biri de Anjana adındaki, bilge bir kişi tarafından lanetlenmiş olan kadındır. Brahman Anjana’yı yanına çağırıp hizmetinden çok memnunum ben de seni memnun etmek için ne yapayım der. Anjana çekinerek üzerindeki laneti kaldırmasını ister.

      Brahman -anlat bakalım niye lanetlendin? diye sorduğunda Anjana utanarak -Efendim çocukken yer yüzünde oyun oynadığım sırada lotus pozisyonunda oturmuş meditasyon yapan bir maymun gördüm. Bana çok komik geldi güldüm. Elimdeki meyvelerden birkaç tanesini de fırlattım. Kafasına gelip onu rahatsız edince kocaman gözlerini öfkeyle açınca korkudan kaçamadım beni gördü. Ve çok kızgındı.

      – Eğer birgün aşık olursan o an maymuna dönüşeceksin diyerek beni lanetledi. Meğer çok büyük bir hata yapmışım, gördüğüm gerçek maymun değil din eğitimi için form değiştirip maymun görünümüne giren bilge kişiymiş. Ağlayarak af diledim, maymun halimle kimse bana bakmaz evlenemem bile dedimse de kar etmedi. Lanetini geri almayacağını ama eğer aşık olursam da -sevdiğin kişi maymun suratına rağmen seni beğenecek dedi ve gitti.

      Brahman * Sanırım laneti kaldırmanın bir yolu var üzülme* Sen şimdi yeryüzüne git hep orada yaşa aşkı orada bulacaksın. Ve eğer lanetin kalkması için de Lord Shiva’nın bir enkarnasyonu çocuğun olarak doğacaktır der. Anjana yeryüzüne iner bir ormanda yaşamaya başlar. Anjana birgün ormanda gezerken aslanla mücadele eden iri yarı bir adam görür. * Ne güçlü ve güzel bir adam keşke bana baksa* der. Hikaye de tam burada başlar. Hep böyle değil midir? 😉

      Adamla göz göze geldiği anda aşık olur. ❤️‍🔥 Ama heyhat maymuna dönüşmüştür. Utanır 🙈 yüzünü kapatarak kaçmaya çalışırken yere düşer. Adam koşarak gelir * ağlama güzel kız çek ellerini de güzelliğini seyredeyim* diyerek şevkatle yaklaşır. Anjana * Yapamam güçlü adam lanetliyim. Aşık olursam maymuna dönüşeceğim laneti üzerimde ve maymun oldum der. Ama bir yandan da parmaklarının arasından adama bakar. Bir de ne görsün karşında maymun suratlı bir adam var. 😳

     Anjana’nın şaşkınlıkla kendisine baktığını görünce güçlü adam -Ben; Lord Shiva tarafından büyülü güçlerle donatılmış, istediğimde insan formuna giren aslında maymunlar kralı Kesari’yim. Ve eğer lütfeder eşim olmayı kabul edersen onur duyacağım beni kabul eder misin Anjana? der. Kesari’nin de maymun olduğu için kendisini beğendiğini anlayıp bilgenin doğru söylediğini hatırlar. Evlilik teklifiyle mutlu olan Anjana kabul edince de evlenirler. 💍💍 Bu kez hikaye burada bitmez arkası fotoğraftan sonra. 😊

Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı
Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı’nda Hanuman Tapınağı

      Çok dindar olan Anjana yoğun olarak Shiva’ya tapınır. Bu derin ibadetten çok hoşlanan Shiva Anjana’ya gelerek ne istediğini sorar. -Efendi Shiva, artık evlendim mutluyum ama üstümdeki lanetin kalkması için oğlum olarak doğmanız gerek, dileğim budur der. Shiva – tamam der ve hemen yok olur.

      Anjana yoğun bir şekilde ibadet edip meditasyon yaparken gökten avucuna bir parça kutsanmış pasta düşer.🧁 Bu pastayı Ateş Tanrısı Agni ülkenin başka bir yerindeki çocuğu olmayan krala, eşine yedirdiği takdirde ilahi bir çocuğu olacağını söyleyerek vermiştir.

     Kral pastayı tam karısına yedirirken bir uçurtma kuşu pastayı kapar ve tesadüf eseri Anjana’nın yaşadığı yere doğru uçar. Pastayı Anjana’nın yemesi gerektini bilen rüzgar tanrısı Vayu hemen harekete geçer. Pastanın bir kısmını kuşun ağzından koparıp Anjana’nın meditasyondayken açılmış ellerine doğru düşürür.

     Yani artık Shiva’nın verdiği sözü yerine gelmeye başlamıştır. Pastanın Vishnu’dan geldiğini tahmin edip onu yiyen Anjana’nın bir süre sonra ilahi güçlerle donatılmış nur topu gibi maymun yüzlü bir oğlu olur. 🐵 Onların Anjaneya olarak adını koydukları oğulun şimdi bilinen adı Hanuman’dır. Ve hala hikayemiz bitmedi. 😇 Bakınız tapınağı ne kadar süslü.

 

23-IMG_4623
Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı

      Mutlu mesut yaşarlarken laneti üzerinden kalktığı için Anjana artık cennete gitme zamanının geldiğini söyleyerek Kesari ve oğluna veda eder. Minik Anjaneya 🐒 -Gitme anneciğim ben ne olacağım? beni kim besleyecek? diye ağlar.

      Anjana – güçlü baban Kesari ile senin doğumuna sebep olan koruyucu Vayu var seni korurlar. Acıktığında da Güneş gibi sarı, turuncu renkli olgun meyvelerden ye onlar seni doyurur diyerek oğlunu öper ve gökyüzü cennetine döner. 🥺

      Boşuna çocuktur yapar dememişler. 😁  Anjaneya da çok acıktığı bir gün güneşe bakıp ooo kocaman güneş kim bilir nasıl lezzetlidir, koparıp yemeliyim diyerek Güneş’i yakalamak için uçmaya başlar. İlahi güçleri vardır ve zaten Shiva’nın enkarnasyonu olduğu için de bu iş ona hiç zor gelmez.

     Güneş tanrısı gelme çocuk yanarsın der. Gittikçe büyüyerek güneşe yaklaşmaya devam edince Güneş tanrısı, tanrıların kralı İndra’dan yardım ister. İndra’da gördüğü şeyin güneşe doğru giden kocaman bir canavar olduğunu zanneder.  🐲 Yaklaşınca da kocaman bir maymun olduğunu görür.

     Kimsin? Güneşi neden yakalamaya çalışıyorsun? der. Anjaneya *ben Anjana ile kesari’nin oğluyum. Annem bana güneş renkli olgunlaşmış meyveler ile beslenebileceğimi öğütledi, o nedenle güneşi yakalayıp yersem doyacağım der.

     İndra çocuğun bu sözlerinden hoşlanır, Güneş bir meyve değildir, değerli bir ışık yaşam kaynağıdır onu yakalamaktan vazgeç ve yeryüzüne geri dön der. Ama bu çocuk söz dinler mi? Güneşi yakalamaya devam edince öfkelenip şimşekleri ile Anjaneya’yı yüzünden vurup yeryüzüne düşürür. Gittikçe boyut kaybederek küçük bir çocuk olarak yere külçe gibi pat diye düşen Anjena’nın sesini etrafta dolaşan Rüzgar Tanrısı Vayu duyar. Yere doğru inince ölü gibi yatan kendine emanet edilen manevi oğlu Anjaneya’yı görüp kahrolur.

     Kimse onun manevi oğlunu bu hale getirmeye cesaret bile edemez. Öfkeyle kasırga gibi eserek  💨🌪  -Bunu kim yaptı çabuk söylesin der. Kimseden cevap alamayınca da – Bana cevap bile vemiyorsunuz. Ben neden görevime devam edeyim ki! der. Kırılmış bir şekilde Anjaneya’yı da yavaşça kucaklayıp yer altındaki dünyasına döner.

     Rüzgar esmeyince, yeryüzünde hava kalmayınca hayat felç olur, yavaş yavaş ölmeye başlar. Durumu gören Güneş Tanrısı hemen Brahman’a koşar felaketi haber verir. Brahman suçlunun İndra olduğunu anlar ve ona insanları düşürdüğü bu durumdan utanç duymasını söyler. İndra özür diler. Tüm tanrılar birleşerek yeraltındaki Vayu’dan af dileyip tekrar Rüzgar tanrısı görevine dönmesi için yalvarırlar.

     Vayu Anjaneya olmadan hiçbir yere gitmem der. Brahman gücünü kullanarak Anjanera’yı iyileştirir. İndra da Vayu memnun olsun diye -Hiçbir silah onu yaralayamacak hatta ölümsüzlük veriyorum der. Ardından yanakların (hanu demekmiş) nedeniyle bundan sonra adın Yüce Hanuman olsun der. Efsane nedeniyle Hanuman halk arasında Vayu’nun oğlu diye de bilinir. 

     Gökten yine sihirli üç elma kim isterse onun başına düşer. 🥰  Biz de çıkışa doğru yürürüz.

Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı
Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı

      Ve tekrar otobüse binip yakındaki bir Pazar yerine gideriz. Yolda güzel bir camiye denk geldik otobüsten görüntüdür. Adını bulamadım.

Mangalore- Cami
Mangalore- Cami

      Güzel bir park kenarından geçip Mangalore’nin balık pazarına geldik. Bir iki güzel kare paylaşayım.

      Burası da balık pazarının girişi.

      Ömür biter yol bitmez demişler ya devamla 6 km kadar daha yol gittik. Deniz kenarında konuşlanmış Sultan Battery-Sultan Batarya’sına geldik. Bu bölge Boloor diye adlandırılıyor. Batarya 1784 yılında İngiliz teknelerin Gurupur nehrine girmesini engellemek için Tipu Sultan tarafından yaptırılmış. İngilizler 1768 yılında Mangalore’yi işgal ederler. Tipu Sultan 1794 yılında savaşarak Mangalore’yi İngilizlerden tekrar geri alır.  

      Ancak liman nedeniyle önemli konumu olan Mangalore’ye İngilizlerin Gurupuru nehri yoluyla kolayca girebileceğini ön görüp burada Boloor bölgesinde bu gözetleme kulesini inşa ettirir. Alt kısmında cephanelik var. Üst kata çıkınca manzara muhteşem. Arap denizi ayaklar altında. Kıyıda terk edilmiş bir iki kayık var. Çevre bakir kalmış. Sıcak da kavuruyor yani… 

      Hemen yanında gençlerin rağbet ettiği bir park ve Mogaveera restoran var. Mogaveera Portekizlilere karşı savaşmak üzere denizcilerden kurulmuş bir toplulukmuş. Burası da onların adını alan bir restoran. 

Son kez artık bir fabrikaya gidiyoruz. Çok merak ediyorum. Evet Kaju fıstığı nasıl işlenir göreceğiz. 🤩 Gittiğimiz Fabrikanın adı Kalbavi sahibi ilgili gibi görünse de pek memnun kalmadık. Taş yerinde ağırdır derler ya aynen öyle. Türkiye fiyatı ile neredeyse aynıydı. Kimse almaya yanaşmadı.

İçeri girmeden önce eller dezenfektan ile yıkandı, başımıza boneler takıldı. Hayli geç kalmışız az bir zaman sonra paydos olacakmış. Önce güler yüzlü kadın işçileri paylaşayım.

Sonra rehberimize kulak veriyoruz. Kaju fıstığı bildiğimiz fıstıklar gibi toprakta yetişmiyor. Aslı’nda bir ağacın meyvesi. Öncelikle toplanıp güneş altında kurutuluyor ki, yaş meyve içindeki nemi atsın. Kurumuş kabuklu Kajular işlenmeye geldiğinde önce bir ısıl işlemden geçirilirler.

      Bu ısıl işlem 1 saat sürer ardından tepsilere dağıtılıp tekrar soğumaya bırakılır. Ardından fotoğraflarda göreceğiniz özel kırma makinalarında kırılıyorlar. O kadar yağlı ki inanılmaz. Kadıncağızların elleri, üst baş hep yağ içinde. Kaju yerken yağının çok olduğunu unutmayın derim. Ama ben de çok severim. 🤷‍♀️ İlk karedeki makinalar ısıl işlem makinaları diğerleri de zaten görülüyor. Çok sert kabuğu olan Kaju böyle mengenelerle kırılıp önlerindeki kaplara doluyor.

      Sonra Kırılan Kajular diğer işçi kadınlar tarafından kabuklarından ayrıştırılıyor.    

      Ardından Başka bir grup kadın tarafından sağlam, kırık veya yarım şeklinde tekrar ayıklanıyor. Öğlen arası oldu dinlenmeye çekilenler. Arada dedikodu yapmadan da köle gibi çalışılmaz elbette. Görelim derim. 😉