KAMBOÇYA-4

Phnom Penh

Merhabalar; Bugün Kamboçya’nın başkenti Phnom Penh’deyiz tarih 28 Ocak 2017. İki buçuk milyon nüfusla kötü talihini yenip yeniden yaşamaya başlayan, gün geçtikçe turizm geliriyle durumunu düzelten bir başkent. 15. yüzyılda Angkor’u terk edip Srei Chhor eyaletinde inşa edilen başkent burada sadece 1 yıl yerleşik kalabilmiş. Yağışların sebep olduğu seller büyük yıkım yaratınca bu kez dört nehrin birleştiği ve bir kavşak meydana getirdiği yerde Chaktomuk Nehri kıyısında (şimdiki yeri) yeniden inşa edilmiş yıl 1434. Bu dört nehir; Chaktomuk, Mekong, Tonle Sap ve Bassac nehirleridir. Çok sonraları 1920’li yıllarda Fransızlar tarafından daha da geliştirilmiş ve *Asya’nın İncisi* olarak adlandırılmış.

Phnom Penh’in adı da bu dört nehirden dolayı o zamanlarda dört yüzlü şehir anlamına gelen Krong Chaktomuk (Chaturmukha) olarak bilinirmiş. Şimdiki adını şehrin hemen merkezindeki 27 metre yüksekliğinde el yapımı bir tepeye inşa edilmiş olan Wat Phnom Daun Penh’den almış. İşte burada gerçek ve güzel bir hikaye var. 😁💃💃💃

Bu dört nehre yakın bir tepede evi olan çok zengin ve yaşlı *Penh* adında bir kadın yaşarmış. Yıl 1372 Muson yağmurlarının çokça yağdığı bir dönemde nehir taşmış etraf sular altında kalmış… Penh Hanım nehir kenarına inmiş bakmış büyükçe bir ağaç suyla sürükleniyor. Bu ağaç sadece o yörede yetişen ve inşaatta kullanılan kıymetli bir ağaçmış. Tam Penh’in önünden geçerken kıyıya takılıp kalıyor. Penh Hanım tek başına ağaçı kenara çekemeyince komşularından yardım ister ve ağacı hep birlikte kıyıya alırlar. Bu çok kıymetli ağacın çamurunu temizlemeye başlarlar. Bir de ne görsünler! Ağacın kovuğunda dallarla çevrili bronzdan yapılmış dört küçük Buda heykeli. Hemen alıp Penh’in evine getirirler. Artık bu kutsal heykelciklere tapınmak için bir yer lazımdır. Phen geçici bir süre için hemen evinin yanındaki yere bir ahşap kulübe yapar. Ardından komşularıyla birlikte tapınak inşa etmek için odun kesmeye başlarlar. Ve evet yüksek bir tepe yapar, üzerine de ağaç sütunlu tapınağı inşa ederler. O gün için *Wat Phnom Daun Penh* olan tapınağın adı günümüze *Wat Phnom* olarak gelmiştir. İşte Kamboçya’nın başkenti Phnom Penh de adını bu tapınaktan almıştır.

Phnom Penh’i panoramik gezmedik onun için size sadece otel odasının penceresinden bir görüntü paylaşacağım. En azından nehir kenarındaki yerleşim hakkında bir fikir verir.

Kamboçya- Başkent Phnom Penh
Kamboçya- Başkent Phnom Penh

Bugün önce Kamboçya’nın tarihinde kara bir leke olarak kalan Pol Pot dönemi Kızıl Khmer’lerin mirası olan ölüm tarlalarına gidiyoruz. Aslında önce Kraliyet sarayını gezdik ama bizim keyfimiz kaçtı gördüklerimizden çok etkilendik. En azından sizin kaçmasın diye önce ölüm tarlalarındaki trajediyi işleyip sonra şıkır, şıkır parlayan altın sarayla bitireyim istedim. Hadi buyrun.

Önce bir hatırlatma yapayım; Kamboçya 17.Yüzyılda krallarından zulüm gören Vietnamlılara kapılarını açıp buraya gelebilirsiniz demişti. Ve 60 yıl boyunca o kadar çok Vietnamlı gelir ki, yerel güç olan Khmerleri ve krallarını ülkeden kovarlar. Ve ardından da Vietnam hükümeti kurulur. Bu 17. Yüzyılda başlarına gelen bir durumdu diye anlatmıştım. 

  Tam 400 yıl sonra 1975 yılında iktidarı ele geçiren Kızıl Khemer’ler sadece ülke içinde vahşet yapmazlar, aynı zamanda bir dönem atalarına ait olan Güney Vietnam, Saygon ve Mekong bölgesini (ki gerçekten de Khemer’lere aitti) tekrar kendi toprakları olarak geri istiyordu. Hem içerde savaşıyorlar hem de Vietnam’a savaş ilan ediyorlardı. 10 yıl süren bu savaş Kamboçya-Vietnam savaşı olarak bilinir. Biraz açmam lazım.

 Pol Pot ve Kızıl Khmerler;

       Gerçek adı Saloth Sar olan Pol Pot’un kökeni Çin-Khmer. Radyo teknikeri olarak eğitim almak amacıyla burslu olarak bir grup öğrenci ile Fransa’ya yollanıyor. 1949 -53 yılları. Genelde Fransa Komünist Partisinin etkisinde kalıp okumayı es geçince sınavlarda başarısız oluyor ve sen işe yaramazsın diye Kamboçya’ya geri yollanıyor. Okuduğu okula öğretmen olarak atanıyor ve 1962 yılına kadar Kamboçya Komünist Partisinde önemi olmayan bir üye olarak geri planda kalıyor.

       1962 yılına gelindiğinde de Hükümet sol partilerin seçime girmesini engellemek için liderlerini tutuklar üyeleri yakalama emri çıkarır. Pol Pot da arananlar listesindedir ve Kuzey Vietnam’a kaçıp oradaki komünistlerle iş birliği yapar. Kısaca Kamboçya parti şefi gibi ortaya çıkar ve 1968 yılında yeni palazlanmaya başlayan Kızıl Khmer gerilla ordusunda Kral Sihanouk’a karşı ayaklanmaları başlatır.

       Yıl 1970 olmuştur bildik bir sahne, ABD’nin verdiği destek ile askeri darbe olur ve Sihanouk devrilir. Bu sefer Sihanouk askeri darbeye karşılık Pol Pol yani Kızıl Khmerlerle ittifak kurunca iç savaş başlar. 4 yıl boyunca ABD uçakları Kızıl Khmer’e lojistik destek veriyorum Kuzey Vietnamlıları kovacağım diyerek işgal ettiği Kamboçya’nın doğusuna tonlarca bomba yağdırdı ve binlerce çiftçiyi öldürdü. Tüm bu olaylar 1973 yılında Kızıl Khmer’rin güçlenmesine yardım etmiş oldu. 1975 yılına gelindiğinde Kızıl Khmerler iç savaşı bitirir Pol Pot askeri idareyi devirir Başbakan olur. Ama işte Kamboçya’nın yaşayacağı kötü kader henüz bitmemiştir. Pol Pot hazmedemediği onur meselesi yaptığı Fransa’daki başarısızlığının hıncını almak üzeredir. Gezerek anlatayım.

       Otobüsümüze bindik aşağı yukarı Phnom Pehn den 20 km kadar uzakta yemyeşil bir alanda indik. Geldiğimiz yer Choeung Ek Pol Pot’un kanlı eylemlerinin delili * Ölüm Tarlaları* adı verilen yer. Çok güzel bir anıt mezar *Memorial Stupa* yapmışlar.

      Ayakkabılarınızı çıkarıp anıttan içeri giriyorsunuz. Doğrusu etkilenmemek mümkün değil. Tam 17 katlı cam vitrin içinde kafataslarını cinsiyet ve azınlık gruplarına göre sınıflamışlar genelde kafalarda çatlaklar görülüyor. Yanlarında çene kemikleri ve dişler… Hemen çıktım. Yan tabelalarda * Lütfen, Soykırımcı Pol Pot rejimi altında katledilen milyonlarca insana saygı gösterir misiniz? * yazıyor.

Soy kırım ve Ölüm Tarlaları;

      Pol Pot 1975 yılına gelindiğinde Başbakan olmuştu. Tam 3 ay sonra ülkeyi tek adam olarak idare etmeye başlar. Kavgası kapitalizmle izlenimi verse de çok farklı bir idare şekli geliştirmiş ülkenin adını da Demokratik Kamboçya Cumhuriyeti yapmıştır. Yüklendiği vizyon *sınıfsız bir tarım topluluğu* yaratmak onun için de temiz bir sayfa açar gibi yapacakları için *sıfır yıl*ilan etmişti…

      Ruh hastası Pol Pot önce tüm yabancıları sınır dışı etmiş 2,5 milyon insanı pirinç tarlalarına sürmüş. Paranoyası artan Pol Pot kendine rakip olabileceğini düşündüğü çalışma arkadaşlarını dahi öldürmüş. Tarlaya yolladığı insanlardan çalışmak istemeyenleri öldürmüş. Aklınıza gelen gelmeyen herşeye yasak getirmiş… Düşünebiliyor musunuz? Bisikletlere bile el konuyor, okullar hastaneler tüm işletmeler kapatılıyor. Din ve para yasaklanıyor. Ana, babalık kaldırılıyor tüm çocuklar hükümetin emrinde. Gençler cemaatlerin elinde zorla askere alınıyor yine zorla evlendiriliyorlar. İnanılmaz ama arabaları bile eritip kova yapmışlar.

      Kısaca gözünün üstünde kaşın var bahanesiyle kendi halkının çoğunu işkence ile öldürmüş… İşkenceyle öldürme sebebi kurşun harcamamak zira çok pahalı ve bulmak zor… Eli kalem tutan, okumuş herkesten iğrendiğini *kara cahil* insanların daha kolay yönetildiğini söyleyen Pol Pot okullarda kapitalist eğitim veriliyor diye okulları kapamış öğretmenleri de öldürtmüştü. Günlük yemek yok, iki günlük bir kutu pirinç ile beslenme bozukluğu yaşanıyor birçok insan ve çocuk iyi beslenemediği için ölüyor.

      Duyduklarımıza inanmakta zorlanıyorduk. Neden dünya duymamıştı. Çünkü ülkenin dış dünya ile bağlantısını kesmişti. Hatırlarım gazetelerden okuduklarımız yabancı basından alıntılardı ki, onlarda güvenilir kaynaklardan diye yazarlardı bu kadar net bilgiler yoktu.

      Daha sonra göreceğimiz (S-21 hapishanesi) şimdiki adı Tuol Sleng Müzesinde 1975-78 yılları arasında iskence görmüş yirmi binin üzerinde insanın son geldiği yer bu meyve bahçeleri olmuş. Verilen rakamlar tahmini belki de çok daha fazlası vardır deniyor. İkinci fotoğrafta kullanılan işkence aletleri.

     Ölüm tarlalarının 1980 yılında keşfi Pol Pot rejimi sırasında yaşanan vahşetin dış Dünya’ya yansıyan ilk kanıtları olmuştu. Her taraf toplu mezar olduğu için tahta bir yol yapmışlar öyle dolaşıyorsunuz. Rehber anlattıkça kendi halkına bu kadar işkenceyi nasıl yaptığına şaşıyoruz ve işte en vahşi yaratık insandır sözü yerini buluyor. Alttaki fotoğraflarda görülen ağaçlara bakınız ilki öldürülen ailelerin çocukları hatta bebeklerini ilerde intikam almasınlar diye bu ağaça kafalarını vura, vura öldürmüşler. 😭 Yazarken bile kötü oluyorum. Şimdi ziyaret eden insanlar bileklikler takarak onları anıyor ağacı da süslüyorlar. İkinci ağacı insanların çığlıkları duyulmasın diye hoparlör bağlayıp müzik yayını yapmak için kullanmışlar… Tahta çitle çevrili yerde 450 kişilik toplu mezar yeridir yazıyor. Ve yorumsuz, toplanan kemikler ve dişleri. 

      Görülesi bir yer değil belki ama yakın tarihte yaşananları görerek yerinde dinlemenin etkisi çok farklı inanın. Duygularınızı engelleyemediğiniz anlar oluyor. Öyle ki, ta içinizden bir şeyler ister istemez sessizce isyan etmenize sebep oluyor. 😡 Rahmet okuyup çıkıyoruz. Yolumuz bu kez Phnom Pehn’deki (S-21 hapishanesi) şimdiki adı Tuol Sleng Müzesine.

Tuol Sleng Soykırım Müzesi;

      Şehrin merkezinde bir lise düşünün hem göz önünde hem de gizli bir işkencehane. Kod adı da S-21. Okula doğru yürürken cadde ortasında kendi halinde oynayan iki çocuk gördüm az önce öğrendiklerimle içim parçalandı. İki kardeş oyuncaklarıyla oynuyor. Rehberimizin anlatımıyla; Bu olaylar bittiğinde Phnom Pehn’de kurulan 120 adet yetimhaneden sadece 2 tanesi gerçekten çocukların yararına çalışırken diğerleri maalesef kaçırma veya çalıştırma bahanesiyle alınıp bu sanayileşmiş sektöre pazarlanıyorlar. 😤 Sokaklarda böyle birçok çocuk göreceksiniz dilendiriliyor sakın ola para vermeyin dedi. 😢

Kamboçya- Phnom Penh
Kamboçya- Phnom Penh-

       Okula daha doğrusu müzeye giriş kısmında bu pano vardı. 1979 yılında Tuleng Hapishanesinden kurtulan dört çocuğun fotoğrafı.

Kamboçya- Phnom Penh-Tuol Sleng Soykırım Müzesi
Kamboçya- Phnom Penh-Tuol Sleng Soykırım Müzesi

      Ve Tuol Sleng karşımızda daha bahçedeyken bile ne göreceğiz diye düşünüyorsunuz. Sadece 3 yılda 1975-78 yaşananlara inanmakta zorlanıyoruz.  

      Mahkumlar buraya getiriliyor 24 saat içinde işkence görüyor sonra yeni bir yere nakledeceğiz diye kandırılıyorlar. Aksi halde ağlayıp bağırırlarsa çevreden duyulur. Ardından da gördüğümüz ölüm tarlalarına her sabah işçi götürüyoruz diyerek kapalı arabalarla taşınıyorlar. İyi de bu gizlilik, korku neden?

      Dünya basınına bir şekilde yansırsa Vietnam ülkeyi hemen işgal edermiş. Korkunun ecele faydası yok Pol Pot efendi eninde sonunda Vietnamlılar tepene çöktüler ormana oradan da Çin’e zor kaçtın. Olayları iyi hatırlıyorum çünkü Ankara’da Atatürk Sanatoryum Eğitim ve Araştırma Hastanesinde çalışıyordum yıl 1979.

      Devam edelim. 1978 yılında Vietnam Kızıl Khmer’lerin yoğun sınır saldırılarına karşı Kamboçya’yı tümüyle işgal etmeye karar verir. İşte tam bir yıl sonra 1979 Ocak ayına gelindiğinde Vietnam Phnom Phen’i işgal eder. Ve Pol Pot kaçar Kızıl Khmerler de dağlara çekilir. Fotoğraflı anlatıma devam edelim.

      İlk kare müze önünde birkaç mezar, üç adet küp, tam çekmemişim ama üstünde de kale direği yerde de bir mahkum heykeli var. Mahkum eğer bayılmışsa ayılsın diye kale direğinden baş aşağı sallandırıp alttaki dışkı dolu küpe yarı beline kadar sokuluyormuş. 😞 İkinci kare tek kişilik hücre duvarda eskizi yapılmış tablo var. O tabloları da bu çizimleri sayesinde hayatta kalmış iki kişi çizmiş. Son karede ölüme gideceklerin tecrit hücreleri. Burada yatacak yer yok dimdik ayakta durmak zorundalar, işte bu da bir işkence çeşidi…

      Müzede gördüklerimiz vahşetin izleri. Üst düzey yöneticilerin ve ailelerin kafatasları, ölenlerin fotoğrafları. Dışarda bahçede de birkaçının mezarı var demiştim. İçim daraldı bahçeye çıktım. 

      Müze’den çıkışta kenar bir yere stant kuran * Survivor* olduğunu ilan eden bir Kamboçyalı ile karşılaşıyoruz. Hikayesi çok acı. Hala nasıl ve neden hayatta kaldım bilemiyorum diyor. Yaşadıklarını kitap yazarak anlatmış. 

      Kısaca öğrendiklerimiz; 1933 doğumlu Bou Meng hayatta kalan 7 kişiden biri. Her türlü makinenin tamirinden anlıyor. Kızıl Khmerler onu önce başka yerlerde çalıştırıyorlar sonra merkezdeki kamplarda…Özellikle de daktilo tamirini biliyor. Mahkumlara itiraflarını daktiloda yazdırdıkları için çabuk bozuluyor Mey (okunuyor) amca hemen tamir ediyormuş.

       Buna rağmen yine de sebepsiz onu da S-21 e alıyorlar iki hafta işkence görüyor artık ölsem dediği günler geçiriyor sonunda evet ajanım diyor. Daktilo tamiri hayatını yine kurtarıyor ve ölmüyor. Hiç sevinemiyorum zira eşim burada işkence ile çocuklarım açlıktan öldü. Ben de şimdi yaşadıklarımı yazmamın bir görev olduğunu düşündüğüm için kitap haline getirdim diyor. Ama çığlıklar her gece kafasında, yaşadığı işkenceler rüyalarında ona eşlik etmeye devam ediyormuş… Fotoğrafını izin isteyip çekiyor veda ediyoruz.

Kamboçya- Phnom Penh-Tuol Sleng Soykırım Müzesi
Kamboçya- Phnom Penh-Tuol Sleng Soykırım Müzesi- Survivor *Bou Meng*

      S-21 i arkamızda bırakıp yüzümüzü aydınlatacak altın renkli şıkır, şıkır Royal Palace- Kraliyet Sarayına çeviriyoruz. Saray günümüzde Kral  Norodom Sihanouk ve Kraliçe Akka-Mohesey Norodom Monineath’ın yaşamını sürdürdüğü yer… Saray 1866 yılında şimdiki Kral Sihanouk’un büyük babası Kral Preah Bat Norodom tarafından yaptırılmış. Elbette Fransız sömürgesi oldukları dönemde Fransızların göz boyaması…

      Sarayın yerinin seçimi özel bir kurul tarafından yapılmış. Kurul eski şehrin yerini uygun görmüş. Zira tanrı soyundan gelen ve tanrıların vasıtasıyla ülkeyi yönetecek olan kralın yaşadığı yer onun cenneti olmalıydı. Kurulda kimler varmış bakalım; Bakanlar ve astrologlar. 😉 Ama gerçekten cennet gibi bir yer…

Kamboçya- Phnom Phen Royal Palace
Kamboçya- Phnom Phen Royal Palace Kraliyet Sarayı

Bir iki yönden daha fotoğraf ekleyeyim gerçekten çok güzel. Kraliyet sarayının ve diğer yapıların hepsi gezilemiyor. Kraliyet sarayının en görkemlileri olan taht odasını kapıdan görüyorsunuz ama fotoğraf çekmek yasak. Sarayın 60 metre yüksekliğindeki kulesinde görülen dört yüzlü Brahman’ın yüzü. Sarayın çevresindeki diğer yapılar genelde devlet daireleri, Kraliyet hazine binası, yabancı devletlerden gelen hediyelerin sergilendiği yapılar ile birkaç tapınak. Bahçe dizaynı Fransızlardan örneklenmiş. Sarayın alınlık kısmı ile kabul salonunun alınlıkları çok güzel.

Sarayın kuzey kısmında Gümüş Pagoda veya Zümrüt Buhda Pagodası diye adlandırılan basamakları İtalyan mermeri tabanı gümüş plaka olup göremediğimiz pagoda yer alıyor… Alt ilk karede çan kulesi gibi olan da Stupa’nın arkasına bakarsanız yekpare duvar, duvarda da freskler var.

      Bu duvardaki fresklerde Hint destanı Ramayanadan bölümler işlenmiş. Güney Doğu Asya’daki en uzun ve büyük duvar freskleriymiş. Son fotoğrafı Önder’cim panoramik almış. Çok da güzel olmuş teşekkürler hayatım. Fresklerin uzunluğu 642 metre eni 3 metreymiş ve 40 Kamboçyalı sanatçı tarafından yapılmış. 

      Şaşırtıcı bir şekilde Pol Pot ne saraya ne de Pagodaya zarar vermemiş. Saraya ilk sahibinin Kral Norodom anıtı ile veda edelim. Anıtı da Fransa Kralı III. Napolyon armağan etmiş 1875.

Kamboçya- Phnom Phen- Royal Palace
Kamboçya- Phnom Phen- Royal Palace Kral Norodom heykeli

      Kamboçya’ya, Başkent Phnom Phen’e elveda demeden önce son söz yazmalıyım.

      Peki savaş bitti Pol Pot kaçtı. Yaşananlar yanına kar kalacak mıydı? Evet kaldı bile. Adam 17 yıl Tayland’da yine bildiğini okumaya devam etti en sonunda 1998 yılında 73 yaşındayken Uluslararası bir mahkemede yargılanacağı kararı çıkıp tutuklandıktan iki gün sonra eşi tarafında ölü bulundu doğruysa kalp krizi dediler. Birleşmiş Milletler destekli bir mahkeme, yalnızca bir avuç Kızıl Kmer liderini insanlığa karşı suçlardan ömür boyu hapse mahkum etti. 

       Ve peki Kamboçya özgür oldu mu? Hayır yine özgür olamadı. Bu kez Birleşmiş Milletlerin gözetiminde yeni bir dönem başlar. Geçici olarak kurulan kukla hükümet 1991 yılına kadar hüküm sürer. Ancak 1991 yılından sonra özgür ve bağımsız bir Kamboçya’dan bahsedebiliyoruz. Yani 1430’lu yıllardan bu yana yaklaşık 700 yıldır yaşananlarla günümüze kadar gelen bir İmparatorluğun hazin sonu da gelmiş oluyor… Elveda Kamboçya tarihinde sahip olduğun tüm güzelliklerinin yanında kötü anılara da sahip olman kaderinmiş. Güzel günlerin olsun diliyorum.

       Bizler de daha önce bahsettiğim gibi akşam uçağı ile Vietnam’a dönüyoruz. Buraya kadar sabırla takip ettiğiniz için minnettarım.

       Hep beraber daha güzel günlere ve başka yazılarımda buluşuncaya kadar esenlikle sevgiyle kalınız. 💞💞💞

KAMBOÇYA-3

Tonle Sap Gölü

         Kamboçya’nın Siem Reap şehrindeki Muhteşem tapınakları gezdikten sonra sırada Tonle Sap gölü ziyareti var. Kamboçya halkının yaşamlarını derinden etkileyen müthiş balık rezervleriyle geçimlerini sağlayan Tonle Sap gölünü ve halkın yaşam ortamını görmeye gidiyoruz. Tarih 27 Ocak 2017 Kahvaltı sonrası otobüsümüze bindik teknelerin kalktığı yere Chong Khnies’e gideceğiz. Siem Reap’tan yaklaşık 15 km. kadar bir mesafede ama burada trafik hızı düşük yollar pek güzel olmadığından 2-3 saatlik bir yolumuz var.

       İlk mola yerimiz harika bir lotus tarlası oldu. İnanılmaz güzellikte. Ve en önemlisi de Lotus çiçeğinin yenebilir tohumu olduğunu öğrendik. Tadı taze fındık gibi çok güzel. Ama her zaman kabul gören bir sözümüz *Taş yerinde ağırdır* burada da geçerliydi. 😁 Neyse en azından tadını öğrendik. Tohumlar oluştuğunda baş kısmı henüz sarıdır. Bir müddet sonra yapraklar bir iki dökülmeye baş kısmı yeşil olmaya tohumlar da olgunlaşmaya başlar. Yine de daha çiçek başındayken hasat edilirmiş. Görelim…

      Lotus yetiştiriciliği bu yörede hayli gelişmiş, çevrede daha da büyük araziler var. Bölge halkının evleri iskeleler üzerinde kurulu. Zira muson yağmurları döneminde su seviyesi hayli yükseliyor. Ayrıca etraf göle dönünce de tabii tarlayada kayıkları ile gidiyorlar. Yaşamlarından oldukça memnun olduklarını söylediler. İnsanoğlu her şarta ayak uydurmayı biliyor vesselam. Ava giderken avlanan Alev fotosu ile birlikte evler…

      Tarla neredeyse çepeçevre sazlıktan yapılma bungalov misali kulübelerle donatılmış. Ve evet yine içinde sadece hamak var. Bu iki güzel çocuk bana lotus çiçeği getirdiler ben de fotoğraflarını çektim…

Kamboçya- Siem Reap   Lotus tarlası
Kamboçya- Siem Reap Lotus tarlası

      Artık göle doğru yol alıyoruz. 

      Tonle Sap Lake; *Büyük özsu* anlamındaki Kamboçya’nın hatta Güneydoğu Asya’nın en büyük tatlı su gölü. Burada da karşımıza Mekong nehri çıkıyor. Ülkeyi 300 km kat ederek gelir ve Tonle Sap’a bağlanır. Aralarında müthiş değişik bir bağ, bir doğa mucizesi vardır. Mekong nehri muson yağmurları yağdığında sularını denize doğru değil de Kamboçya’nın içlerine doğru ters akıtır. Bu sular Tonle Sapa dökülür ve gölün yüzölçümünü neredeyse 3-4 katına çıkarır. Yağmurlar bitip kurak dönem başladığında Mekong nehri bu kez sularını geri alır. Bu güzel denge balıkların yumurtlamak için göle doğru göçünü, beraberinde de sayısız su kuşlarını göle çeker. Kamboçyanın meşhur kedi balığı ile neredeyse 250 çeşit balık bu gölün ana kaynağıdır.

       Tonle Sap’ta yüzlerce köy ve orada yaşayan sayısı bilinmeyen aileler var. Köyler genelde yüzer ve sabit evlerden kurulu. Biz Chong Khnies ya da Kneas yüzer köyünü ziyaret edeceğiz. Geçimlerini gölden sağlayan halkın tüm yaşamları su içinde geçiyor. Gölde yaşayan etnik grupların çoğu Vietnam savaşından kaçıp gelenler diğerleri de Çam’lar ile Khmerler.

      Kamboçyada yerleşik Vietnamlılar kmerlerin zulmüne uğrayıp Vietnam’a göçe zorlandılar. Uzun süre kamplarda kalan Vietnamlıların ellerindeki her şeyleri alınıp Kamboçya vatandaşı olduklarına dair sahip oldukları kimlikleri yok edildi. Artık kim olduklarını ispatlayacak hiçbir şeyleri kalmamıştı. Vietnama gittiler ama Kızıl Kmerler düşünce Kamboçya’ya evlerine geri dönmek istediler. Ne yazık ki, kimliksizdiler. Kamboçyalılar tarafından hoş karşılanmadılar. Ayrıca paralarıyla bile toprak satın alamadılar. Kanunlar açıkça vatandaşlık belgesi istiyordu. Ama bir tek su için ses çıkarmıyorlardı. İnsancıklarda çareyi böyle su içinde yüzer evlerle yaşamakta buldular. Üstelik Vergiye de tabi değillerdi. Zira Kamboçya hükümeti gölde yaşayanlardan vergi almıyordu.

      Artık görelim, Motora bindik Siem Reap nehrindeyiz ve Tonle Sap gölüne doğru gidiyoruz. Sol alt fotoğraf motora bindiğimiz yer, yanındaki balıkçı motoru, sağ üstteki mezarlık suda kaymasın diye önüne set yapmışlar. Diğerleri Siem Reap nehri boyunca gördüklerimiz. Ah evet peşimizdeki motorlar da var.

      Balıkçı motoruna dikkat edin dedi rehberimiz şaftı uzundur. Hem titremeyi engeller hem az yakıt harcar hem de kurak dönemde suyun derinliği 2 metreye kadar inice çamura değmeden çalışır dedi. Yağışlı mevsimde derinlik 20 metreyi bulurmuş. Henüz Siem Reap nehrinden çıkmadık ama göl göründü. Çıkışa yakın bu yerler balık satış yerleri. Balıkçılar hemen paraya çevirmek için en yakın balık satış yerine buralara geliyorlar. Alttaki ilk fotoğraf. Son fotoğraftaki eve dikkatli bakın yaşam koşullarında epey ilerleme kaydetmişler. Birkaç fotoğraf daha paylaşınca nedenini söylerim.

      İçinde yaşandığına göre elbette ev, hem de yüzer ev rengarenk yaşam şartlarına inat edercesine de zevklerine göre süslü… Hepsinin çatısı teneke kaplı yağmurlarda çok ses yapar ama çocuklar alışmıştır. Zaten evleri görünce hemen aklıma çocuklar geldi. Muson yağmurları sel getirdiği zaman çok dikkatli olmak gerek dedim. Yerel rehberimiz zaten en çok çocuk ölümleri o dönemde oluyor. Aile babası olan ya da yetişkin erkeklerden yasaklı madde içen çok olunca uyuşup kalıyorlar sel geldiğinde takip etmeyince felaketler başlıyor dedi. 😤 Anneler her zamanki gibi garantici şu fotoğrafta olduğu gibi çocuğuna canyeleği giydirmiş. Aslında yüzer evler sabitlenmiş yani birbirlerine çarpma yer değiştirme durumları kendileri istemedikçe olmuyor sağlam yani.

Kamboçya - Siem Reap Nehri  Chong Kneas yüzer köyü
Kamboçya – Siem Reap Nehri Chong Kneas yüzer köyü

      Yüzer köylerde hayat yine de hiç kolay değil. İçme suları yok gölün suyunu arıtıp kullanıyorlar. Çamaşır, bulaşık yıkanma ve def-i hacet hepsi aynı yere. Zor, hem de çok… Ayrıca her iş için tekneye gerek var. Marketleri var gidilecek, çocuklar arkadaş edinmiştir birbirlerine gidecek hatta okula gidecekler evet okulu bile varmış. Rehberimiz birazdan görürüz dedi. Sabahın erken bir saatinde geldiğimiz için çoğu evde ailecek kahvaltı yapıyorlardı. Son kare kapak olsun keyfe bakınız.😁

      Bir saate yakındır dolanıyoruz, şu ev, bu ev derken aaa demişim yüzer kilise. Elbette Vietnamlılar Konfüçyüsçüydüler ama hristiyan olanları da az değildi. Bu kilisenin adı da Galilee Church tam yanındaki yüzer ev de karakolmuş sağ alttaki kare…🤔 Kamboçyalılar budist olduğuna göre tapınak da görebiliriz dedim ve evet Altın Pagoda karşımızda sağ üstteki fotoğraf. Önemli kurumlardan bahsetmişken okulu da eklemem lazım. Tabelasında; Vietnam İlköğretim Okulu yazıyor ilk kare, tercümanım Google amcam sağolsun.

      Evet yukarılarda bahsettiğim yaşam koşullarındaki ilerleme damlardaki güneş panelleri…

Yerel rehberimize peki bu insanlar nasıl sosyalleşiyor dediğimde karaoke çok sevilir bir de barları var dedi. İşte buyrun.

Kamboçya - Tonle Sap gölü Chong Kneas yüzer köyü
Kamboçya – Tonle Sap gölü Chong Kneas yüzer köyü Karaoke bar

      Yavaş yavaş geri dönmeye başlıyoruz. Her zaman olduğu gibi hediyelik eşya almak için uğradığımız yüzer ev aynı zamanda restoran. Bir de timsah yetiştiriciliği yapıyorlardı. Elbette ayakkabı, çanta yapımı için. 😤  Motordan inmediğim gibi fotoğrafını bile çekmedim. Neyse yola devam.

      İnsanlar bir kedim bile yok diyemez 😉 İlk kare köpek görmüştüm de ilk kez kedi gördüm. Deniz olsa da yüzsek de diyemez pek güzel yüzüyorlar ikinci kare. Ayrıca dünyadan da bir haber değiller Tv izliyorlar çanak antenleri var son kare. Desem de böyle bir yaşam gerçekten de çook zor. 

Geri dönerken aksi yönde gidiyoruz kıyı gözükse de sık ağaçlık mangrov denen ormanlık alandan geçiyoruz. Mangrov gel-git olayları nedeniyle oluşan haliçler veya bataklıklarda gelişen bir çeşit ağaç türlerine ve oluşturdukları ormana deniyor. Köy halkı burada balık avlanıyor, karides için tuzak kuruyor ve sel geldiği zaman da buraya sığınıp korunuyorlar.

      Motora bindiğimiz yere gelirken ve geldiğimiz yerin fotoğrafları.

      Evet Tonle Sap gölü ve yüzer köy Chong Khnies’a veda edip başkent Phnom Penh’e doğru gidiyoruz. Aşağı yukarı 4.5 saatlik yolumuz var… Yerel bir restoranda mola verdik.  Yeni bir sabah Phnom Penh’de görüşmek üzere size tipik bir yöre eviyle hoşçakalın diyorum. Çatısındaki horoz heykellerine bakılırsa Portekiz kökenli bir aileye ait olmalı…Bizim Karadeniz evleri gibi. 

Kamboçya - Siem Reap
Kamboçya

Sevgiyle kalın. 💞💞💞

KAMBOÇYA-2

Arayı soğutmadan geldim. Apsara dansçıları izlemiş otobüsle Angkor Wat’a doğru gidiyorduk. Tarih hala 6 Ocak 2017. Otobüsten indikten sonra yine ağaçlıklı toprak bir yolda biraz yürüdük. Angkor Wat’ın bu sevimli 👶🏽 yüzle bizi karşılaması çok hoşuma gitti. Bakışın güzelliği, yapraklar sanki tokası gibi durmuş, biberonu 🍼 da yanıbaşında.

Kamboçya- Siem Reap
Kamboçya- Siem Reap

Angkor Wat;

Tapınak Şehri anlamındadır. Khmer İmparatoru II. Suryavarman (1112–52) tarafından tam 900 yıl önce inşa edilen ve Budist tanrıları Vishnu’ya adanmış Dünyanın en büyük ve ilk tekil dini yapısı, mühendislik dehası olan muhteşem bir kültürel miras. Ve hala Kamboçya’nın manevi merkezi olmayı sürdürüyor.

Ağaçlar bitip açıklığa çıkınca görüntü inanılmazdı. Bizi karşılayan bu kez yılan Naga ile aslanlardı. İkinci fotoğrafta gördüğünüz upuzun yolu yandaki su kanalları nedeniyle yapılan asırlık köprüden geçerek kat edeceğiz.

       Angkor Wat’ın dış duvarına geldik. İçeri adım atacağız heyecanım arttı. Kolay değil yani yüzyıllar öncesi inşa edilen ve Tanrıları (Koruyucu Tanrı) Vishnu’ya adanmış, ülkenin bayrağında bile yer alan dünyanın en büyük ve muhteşem tapınağını göreceğiz.

       Belgesellerde çokça izlemiştim ama inanın yakından görecek olmam beni tarifi imkansız duygulara sevk ediyor. Altta görülen fotoğraf Angkor’a dış giriş kapısı ana tapınak girişi değil. Yine de görüldüğü gibi galerilerden oluşmuş. Görsel Önder Kaplan. Teşekkürler hayatım. ❤️

Kamboçya- Siem Reap- Angkor Wat
Kamboçya- Siem Reap- Angkor Wat Çevre ilk girişi

       Angkor Wat’ın yönü diğer tapınaklardan farklı olarak batıya dönüktür. Batı da birçok bilim insanın düşüncesine göre ölümün yönüdür. Bunu da şöyle desteklemişler; Tapınaktaki alçak kabartmalarının Hindu cenaze törenlerindeki bir uygulama olan saat yönünün tersine hareketi temsil edercesine işlenmiş. Ayrıca Vishnu’da batı yönü ile ilişkilendirilince Angkor Wat’ın hem tapınak hem de II. Suryavarman’ın için türbe olduğu kabul görmüştür.

       Dış duvar denen yer fotoğrafta gördüğünüz gibi galerilerden oluşmuş dolayısıyla birkaç girişi var. Biz sağdan gidip girince karşımıza bu görkemli tapınağın adanmışı -sahibi bile sayılır-8 kollu Vishnu heykeli çıktı. İnsanlar yoğun şekilde tütsü yakıp hediye bırakıyor, dilek diliyorlar. Khmerler için su tanrısal bir kıymetti öyle ki, o dönemlerde bu Vishnu heykelinin tepesinden akan suları kutsaldır diyerek tapınağın dışına akıtırlar, insanlar da kutsal kabul ettikleri bu su ile yıkanırlardı.

Kamboçya- Siem Reap- Angkor Wat
Kamboçya- Siem Reap- Angkor Wat 8 kollu Vishnu

       Bizde fotoğraf çekip soldan devamla dışarı çıktık. Manzara yine muhteşem ve yol uzun görünüyor ama sadece 400 metreymiş.😁 Sağdaki ilk fotoğrafta görülen yapının aynısı karşısında da vardı yani simetrik iki taneydiler. Genelde kütüphane deniyor ama bilgilendirme yeri desem daha doğru olacak. Tapınağa gelenler tapınakta nasıl dolaşıp ibadet edecekleri ile ilgili prosedürü öğreniyorlarmış. Fotoğrafa tıklayınca büyüyor. 

       Ali İhsan rehberimiz burada fotoğraf çekiniz, gün batımını da buradan alacağımız için farkı görürsünüz dedi. Ben hemen harekete geçtim tabii. Her iki yönden de çektim 5 kubbenin birlikte görüntüsü muhteşem. Günbatımı’ndaki manzarayı hayal edemiyorum. İkinci karedeki hanım çok hoştu kadraja dahil ettim sanırım Angkor Wat avucumun içinde pozuydu. 😉

       Burada oyalanırken de bilgileri almaya başladık. Ankor Wat’ın yapımı II. Suryavarman İmparatorluğunun fetret dönemidir. Zira Tonle Seap gölünün alt kısmında yaşayan Cham’larla savaşlar devam etmektedir. Tam 30 yıl sürer bu arada II. Suryavarman Hindu dinine inandığı için tapınağı ona göre inşa ettirir. Ancak bitirmek için ömrü vefa etmez ölür.

       II. Suryavarman ölünce yerine geçen VII. Jayavarman Champan’ları yener, ülkesini eski şaşaalı dönemine yükseltir. Bu arada din olarak da Budizm’i kabul edince Angkor Wat Tapınağını kendi inancına (Budizm) göre tamamlatır. Neticede Angkor Wat’ın yapımı toplamda 50 seneyi buluyor. 

       Angkor Wat’a ana kapıdan mozole olarak yapıldığı için giremiyoruz zaten tahtalarla çevirmişler. O zaman ben de kapının kabartmalarını ilk Asparayı paylaşayım.

       Angkor Wat da 3 katmanlı bir yapıdır. Bu üç katman daha önce bahsetmem lazımdı Lotus çiçeğini ifade ediyor. Ortadaki büyük sivri kule de lotusun tomurcuğunu temsil ediyor. İlk kat için basamakları çıkıyoruz. Dünyadaki en fazla işlenmiş bas rölyefler buradadır ve toplam alanı 1000 m² yi bulur. Bu kısım rölyeflerde II. Suryavarman dönemi ve Hinduizm işlenmiş. Rehberimiz özellikle burayı çekin Hint destanı Ramayana’dan özellikle Krishna’nın mitolojik savaşlarından bahseden sahneler var dedi. O kadar kalabalık ki birkaç rölyef ancak çekebildim.Hoş yılların yıpranmışlığı ile parlayan rölyeflere vuran ışık yansıması da görüntülememi engelledi… Bir de saatlerce durup selfi çekiyorlar. 😞

       Anlatmaya devamla; Angkor Wat ayrıca mimari yapısı ile de ünlüdür. 65 metre yüksekliğindeki kulesiyle kabul gören mühendislik bilgilerine ters düşen bir mimariye sahip. Zira belirgin bir temeli yok buna rağmen kendi halkı olan Khmerlerden bile daha fazla yaşadı ve hala yaşıyor. Yani inanılmaz bir mühendislik dehası.

       Kulelerin yapımında kullanılan kum taşları zaten tonlarca ağırlıkta. İç katları için şekil verilmesi ve işlemesi çok kolay laterit blokları kullanmışlar ama onların da kum taşlarından kalır yeri yok neredeyse aynı ağırlıktalar. Kısaca Angkor Wat gevşek bir kumda inşa edildiği halde bu kadar ağırlığa rağmen neden batmıyor? İşte mühendislik harikası burada başlıyor.

       İnsanlar Siem Reap nehrinden Angkor Wata kadar gelip onu da çevreleyen 5 km çapında 195 metre genişliğinde kanal kazdılar. Bu dev kanala hatırlayalım*Baray* diyorlardı, su kütlesini de yağmur sularını biriktirerek elde etmişlerdi. Angkor Watın dört bir tarafını çevreleyen bu kanal veya hendekler iki milyon metre küp su tutabiliyor. Peki bu su kütlesi tapınağı nasıl destekliyor?

       Angkor Wat’ın altındaki kuru kum tapınağı ayakta tutmak için destek veremez çökmesine sebep olur diyen günümüz mühendisleri: Eklenen suyun kum tanelerini birbirine yapıştırarak yumuşak zemini beton kadar sert yaptığını ve böylece milyonlarca ton ağırlığı taşıyabildiğini düşünüyorlar. Kısaca yağmur yağdığında hendekteki su toprağa sızarak toprağı sertleştirince çökmesini önlemiş dolayısıyla tapınağında zemine gömülmesini engellemiş oluyor. Zamana göre müthiş bir zeka…

       Siem Reap nehrinden insanların açtığı bu kanallar Angkor Wat’ın dört bir yanını çevreler demiştik. Kanalların ya da hendeklerin açılış sebeplerinden bir diğeri de şu; Tapınaklar, vahşi hayvan dolu bir orman ve her yere kol atan kökleri ile devasa büyüklükteki spunk ağaçları ile kaplı bu yerde kurulmuştu. Kökleri hızla yayılan bu spunk ağaçlarının tohumları da uçup çevreye çok yayılırsa tapınaklara, vahşi hayvanlar da insanlara zarar verir endişesi ile açılmıştır ve o nedenle de genişliği 195 metredir.

       Gezmeye devamla buradaki galerilerde Hinduizm heykel ve rölyefleri göreceğiz demiştik. Galerilere girip çıktıkça çoğunun içinin boş olduğunu gördük. Taylandlılar zamanından beri yağmalandığını, sökülüp tarihi eser olarak satıldığını öğrendik. Bir çoğunun yerine çakmaları yapılmış.🤷‍♀️

       Birçok galerinin içi boş ama yine de duvarları rölyeflerle dolu, hiç boş duvar yok gibi. Galeri koridorunu çekerken aniden bu kırmızılı hanım çıktı sanki özel olarak çekim gibi. Müsaade etti silmedim. Birinde de Buda’ya ibadet yeri vardı. Tütsü yakanlar…

       Bu katta 4 elementi (hava, su, toprak, ateş) ifade eden 4 havuz var. Üst düzey kişilerin kullandığı biliniyor. Bomboş bir alan olunca dikkatim hemen kenarında oturan turuncu giysili Budist rahibe kaydı. Ama fotoğrafı büyütürseniz havuz da görülüyor. İnananlar önce belirli bir ücreti daha doğrusu yardımı kutuya atıyorlar. Sonra rahip kırmızı renkli örgü şans bilekliğini takarken bir sürü şey mırıldanıyor sanırım mantra söylüyor, ardından elindeki tüylü fırçayı yanındaki su dolu tasa sokup insanları onunla ıslatıp kutsuyor. Görelim…

       Evet artık ikinci kata çıktık ve manzara… Devasa bir kule eteklerinde oturanların yanı sıra yine güzel bir model şanslıyım. 🧿🧿🧿

       Anlatıya devam. Gördüğümüz bu kubbeler toplam 5 tanedir, dışardan daha iyi görünüyordu elbette. Hepsi Meru dağını simgeler ve biz şu anda Meru dağının eteklerindeyiz. Meru dağı aynı Türkiyemizdeki Olimpos dağı gibi tanrı ve tanrıçaların yaşadığı yerdir.

       Meru’dağından aşağı indikçe sıra dağlar vardır sonra nereye ulaşılır? Evet denize. İşte ilk gelişteki su dolu kanallar da onların denizi, okyanusudur. Buradaki en yüksek ortadaki kubbe 65 metreye ulaşır. Fotoğraf koyalım daha iyi anlaşılır. Sağı ve solu ile köşe bir kubbe, tepesindeki kapının kenarlarında bile apsara rölyefleri görülüyor süslemesi olmayan tek taş yok. 

       Evet şimdi fotoğrafa bakınız en tepede kulelerde tanrı heykelleri vardır ve tanrıya giden yol meşakkatlidir, zordur. Dimdik çıkan merdivenlere dikkat edin sırf o nedenle basamaklar çok sığ ve dar yapılmıştır. Tabii o dönemde sadece seçilmiş din adamları tepeye çıkıp tanrı heykellerinin yanında ibadet etme şansına sahip oluyorlardı. Çok düşen olduğu için diğer tarafta özel basamaklar yapılmış. Biz çıkmadık, gurbet ellerde bize aksiyon gerekmez dedik. 😁

Kamboçya- Siem Reap- Angkor Wat
Kamboçya- Siem Reap- Angkor Wat

       Üç galeri olarak inşa edilmiştir demiştik. Aslında bir tane daha vardır dedi rehberimiz; Ve insanın çıkması en güç olan galeridir. Orada Tanrı vardır… İnsan ilk önce kendini, nefsini terbiye eder ondan sonra yukarı çıkar. Doğru söze… 👏👏👏

      Angkor Wat apsaralarıyla da ünlüdür.

       Her biri eşsiz güzelliktedir ve birbirlerine de benzemezler. Sayıları 200 kadar olan apsaraların saç modelleri de farklı, farklıdır. Gerçekten de ben bile çekerken aynıdır diye atladıklarımı rehberimizin ikazı ile sonra dönüp birkaç tane daha çektim. 

       Artık dönüş zamanı geldi 3. kata da çıkmadığımıza göre aşağı inelim. Haydi hep beraber aşağıdaki kapıdan çıkacağız. Gördüğünüz gibi her duvar işlemeli.

       İlk girişte gördüğümüz ağaçlıklı yere çıktık. Yolda gelen Budist rahiplerle selamlaştık ve Günbatımı’nı çekmek için bekliyoruz.  

       Yavaş yavaş gün batmak üzere ışığın güzelliğine bakınız, ben bir o yana bir bu yana koştururken elbette değişti. Ama olsun tüm koşturmalarıma değdi doğrusu… Angkor Wat en çok fotoğrafı çekilen ve izlenen bir tapınak olmasına rağmen hiçbir şey bu muhteşem tapınağı yerinde görmekle bir tutulamaz.

       Peki yüzyıllarca terk edilmiş ormanın bu kadar sarıp sarmaladığı tapınaklar özellikle Angkor Wat nasıl gün yüzüne çıkmış. Aslında hiç terk edilmemiş. Khmer yerlileri ve keşişler tarafından biliniyormuş. Hatta deniyor ki, Cham’larla savaş, Siyamlıların saldırıları derken ülke zayıf düşer. Angkor’unda kuşatılması ile bu kez başkentlerini Phnom Penh’e o zamanki adı Lövek’e taşınırlar. Böylece Angkor kaderine terk edilir… Ta ki XVI. Yüzyılda ormanda ava çıkan bir Kamboçya kralı tarafından keşfedilinceye kadar. Üstelik o dönemlerde tüm şubeler altın kaplamaymış. Hayret nasıl bırakmışlar hem de altın.🤔😉

       Ama tüm dünya Angkor’un varlığını 1858 yılında Fransız doğa bilimci Henri Mouhot’un yazdığı günlüklerinden öğrendi. Mouhot Mısır Piramitleri ile mukayese etmiş, hatta mutlaka bir batılı yapmıştır demiş. Ama yine de Angkor’daki muhteşem kalıntılar mutlaka görülmelidir diyerek Angkor’u popüler yapmıştır.

       Rehberimiz artık çıkışı maymunlar kapısından yapacağız çantalara, eldeki paketlere dikkat edin maymunlar kapabilir dedi. Aynen çıkışta  deneme yapıp elindeki fıstık paketini göstermesiyle maymunun kapması bir oldu. Şirin şey. 

       Bu güzel Günbatımı ile Angkor Wat’a elveda diyoruz. Rehberimiz Ali İhsan otele gitmek istemeyenleri barlar sokağına bırakacağız deyince bu kez hadi biz de gidelim dedik. Kapkaç’ın olduğu hiç tekin bir yer olmayan sokağa adım attık. Ben fotoğraf makinamı çantadan çıkaramadığım gibi etraftaki insanlardan da hayli tedirgin olduk.

       Etraf hayli gürültülü ve bir o kadar da kalabalıktı. İnsanlar sokakta yemeye alışkın olduklarından dükkanlar haricinde seyyar satıcılardan da alış veriş yapıyorlardı. İnanılmaz şekilde leblebi çekirdek yer gibi böcek yiyorlardı. Bir ikisini Önder’ciğim çekmiş ekleyeceğim. Bir kız da erkek arkadaşının tüm ısrarlarına rağmen kavrulmuş akrep 🦂 yiyemedi. Ayol hatır için çiğ akrep bile yenir dedik anlamadı ama gülüp ucundan ısırdı. 🤣🤣🤣

       Kısa bir tur sonrası tuk tukla yaptığımız pazarlık sonrası 5 dolara 💸 biz de otele döndük. Yarınki rotamız Tonle Sap gölünde görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

KAMBOÇYA-1

Halong Bay’a veda edip (Kamboçya) Siem Reap’e gitmek için Hanoi havalimanına doğru yola çıkacağız dediğimde Vietnam’daydık ve tarih 25 Ocak 2017 idi… Aynı gün Hanoi’den yerel havayolları ile bir buçuk saatlik bir yolculukla Siem Reap Havalimanına indiğimizde ise akşam olmak üzereydi… Yerel rehber eşliğinde otelden önce güzel bir restorana akşam yemeği için gidiyoruz.

Siem Reap’te The square 24 adında harika bir restorandayız. Ambiyans çok güzeldi paylaşmadan geçmek istemedim. Bakınız bizi çok güzel karşıladılar. Masa düzenleri çok güzeldi. Bu güzel akşam sonrası otelimize gittik.

Kamboçya’yı bizim yaştakiler *komünist gerilla kızıl Khmerler ve onların kurucusu ölüm baronu Pol- Pot* ile hatırlarlar. Konuyu Başkent Phnom Penh’de ölüm tarlalarını gezerken anlatacağım. Yine de yaşananlar hafızalarımızda duruyor elbette…

       Kamboçya: Kamboçya’nın adı Sanskritçe eski bir kabile adı olan *Kam bu ja*dan geliyor. Başkenti Phnom Penh Türkçemizde Punom Pen diye geçiyor ben de öyle yazacağım. Ülkenin sosyo kültürel ve ekonomik olarak da en büyük şehridir ve Mekong nehri kıyısında yer alır. Nüfusu 15 milyon olan halk zamanında Hinduizmi benimsemişken sonradan Budist olmuştur.

Anaerkil aile yapısı hala geçerlidir. Khmerce konuşurlar. Yerel para birimi Kamboçya Riel’i ama dolar her yerde geçerli. Güneydoğu Asya’da yer alan ülke bir zamanlar Khmer İmparatorluğu idi. Şimdiki resmi adı Kamboçya Krallığı’dır.

       İşte tam da burada bir efsane yakaladım. Bilirsiniz efsaneleri severim ve okumayı keyifli kılar. Nasıl olsa efsanede geçen yılan Naga her yerde karşımıza çıkacak. Tamam başlıyorum.

       Kamboçya; Efsane bu ya, Hint okyanusunda yaşayan denizlerin hakimi Naga’nın okyanus gibi derin bir güzelliğe sahip adı Soma olan bir kızı varmış. Okyanusta yüzerken karşısına teknesiyle balık avlamaya çıkan Hintli genç Kaundinya çıkar. Kaundinya aniden önüne çıkan dünya güzeli Soma’yı görünce kalbinden vurulur. 💘 Elbette aşkı karşılıksız kalmaz. 👩‍❤️‍👨

Prenses Soma babasına Brahman Hintli genç Kaundinya’ya aşık olduğunu ve evlenmek istediğini ve eğer uygun görürse onlara bir de yurt vermesini ister. Okyanusların hakimi baba Naga evliliğe onay verdiği gibi evlilik hediyesi olarak hint okyanusunda bir bölgenin suyunu çekip ortaya çıkan toprakları onlara yurt olarak verir. Kaundinya’yı kral🤴Soma’yı da kraliçe 👸ilan eder. Kaundinya ardından bir başkent kurar ve ülkenin adını Kambuja koyar. İşte bu topraklarda böylece Kambuja (Kamboçya) Krallığı 👑 kurulmuş olur.

Sonuç; Her ne kadar efsanevi de olsa Kraliçe Soma’nın Kamboçya’nın 7. Yüzyıldan kalma *My Son* stelinde hem Khmerler hem de Chamlar tarafından tanınan ilk kraliçe olduğu kanıtlanmış. Aşk hep kazanıyor mu? 😉 Yazı uzun oldu ama kültürel mirasını gezeceğimiz Khmer İmparatorluğundan bahsetmeden geçmek de olmaz.

       Khmer İmparatorluğu;

       Khmer İmparatorluğu, 8-9. yüzyıllarda kurulup 1430 yıllarına kadar yaklaşık 500 yıl boyunca bulunduğumuz bu coğrafyanın tek hakimiydi. En çok bilinen, daha doğrusu bu güne kadar gelebilen en büyük kültürel mirası bırakmış ve ülkeye her biri 30 yıl hükmetmiş iki İmparatoru vardır. II. Suryavarman ile VII. Jayavarman. 13. Yüzyıla gelindiğinde İmparatorlukta çöküş başlar ve 15. yüzyıla gelindiğinde de çöker.

       Halkın beslenmesi için bu bölgede sürekli pirinç ekimi yapılıyordu hala da yapılmakta. O dönemlerde yılda 3 kez ürün alınıyordu ki sanırım hala öyleymiş… Ancak kışın yani muson yağmurları bittiği zaman suyu nasıl rezerve edeceğinizi bilmiyorsanız halkınızı da kuraklık sonucu açlık bekler. Ki 15. Yüzyılda Khmerlerin başına gelen de bu olaydır diye biliniyordu.

       2014 yılında Lidar denen lazerli araştırmalar sonunda çevrede iki büyük el yapımı *Baray* dedikleri, muson yağmurlarını biriktirip pirinç tarlalarını sulamakta kullandıkları su rezervuarları tespit edilince Khmerlerin kuraklık yaşamadıkları anlaşıldı. Ayrıca yaptıkları bu kanallarla mühendislikte ne kadar ileri oldukları da anlaşıldı…

       Çöküş sebepleri çeşitli nedenlere bağlanıyor. Yine Çin’den dünyaya yayıldığı düşünülen veba salgını, tarımda aşırı sulama sonucu suyun toprakta yıllarca biriken tuzu yüzeye çıkarıp ekinleri çürütmesiyle oluşan kıtlığın sebep olabileceği ileri sürülmüş. Kısaca hala Khmer İmparatorluğunun neden çöktüğü bilinmiyor.

       Khmer İmparatorluğunun o zamanki başkenti Angkor’du. 800’lü yıllarda kurulan Khmer İmparatorluğu tam bir tapınaklar imparatorluğu olmuş. Her gelen kral kendini daha üstün göstermek, tanrılara yakın olduğunu ispat etmek için bir önceki kralın yaptığı tapınaktan daha muhteşemini yapmaya çalışmış. İşte bizler de bu İmparatorluğun bıraktığı kültürel mirasları göreceğiz. 26 Ocak 2017 Perşembe gününde ve Siem Reap’tayız…

      Siem Reap;

Diğer ismi *Siam*. Evet Siem, bugünkü Tayland’ın eski ismi olan Siyam anlamına gelir. Reap ise *Yok edildi, yenildi* anlamındadır. Yani Siem Reap *Yenilen Siyam Halkı* demektir… Siem Reap adı ise 15. yüzyılda Taylandlıları büyük bir baskınla yenen Khmerlerin (Kamboçyalılar) şehri yeniden ele geçirmesiyle konmuştur.

       Kahvaltı sonrası büyük bir merakla beklediğimiz, Angkor Wat ve kökleri tapınakları saran, adeta yutan ağaçları görmek için otobüsümüze bindik ve ören yerinin merkezine geldik. Ali İhsan rehberimizle beraber ören yerini gezebilmemiz için (kısaca tüm tapınak yerlerinde geçerli bilet gibi düşünün) tüm gün boynumuzdan dahi çıkarmamamız gereken kimlik kartı için fotoğraf çektirmeye gidiyoruz. Garantili gezi…👍😁

Erken geldiğimiz için fazla sıra beklemedik. Rehberimiz; Güneydeki Tonle Om Gate kapısından giriş yapacağız kapı dar o nedenle otobüsümüz sığmaz sabah gezilerimizi minibüsle yapacağız. Sabahtan Anghor Thom, Bayon ve Ta Prohm, öğlen yemeğinden sonra Angkor Wat’ı gezmeye yine otobüsümüzle gideceğiz dedi…

      Angkor Thom; 

       Otobüsten indiğimiz yer genel ihtiyaç yeri ve aynı zamanda turistik eşya satış yeri… Genç kızlar hemen etrafımızı sardı, yöresel lotus eteği ve şalvarı satmaya çalıştılar. Etrafta filler de vardı, isteyen tüm bölgeyi gezmek için filleri veya tuk-tukları kiralayabilirmiş.

Ama tam karşımda gördüğüm manzara inanılmazdı. Kendimi bir an Alis Harikalar Diyarı’nda zannettim. Güney kapısı bu kadar muhteşemse içerisi kim bilir nasıldır diye düşünerek büyülenmiş gibi baka kaldım. Ardından sürekli fotoğraf çekmeye başladım.

Kamboçya- Siem Reap- Angkor Thom-South Tonle Om Gate
Kamboçya- Siem Reap- Angkor Thom-South Tonle Om Gate

       Kapıya kadar uzanan heykeller; Yüzlerinden de belli, fotoğrafta solda melekler sağda şeytanlar şeklinde konumlanmışlar. Kapı girişinde sağlı, sollu ikişer filli muhafızlar var. Bu heykel grubu ve görkemli kafalar ile dekoratif bir kapı olan Tonle Om Güney Kapısı gerçekten kaçırılmaması gereken bir manzara.

       İlk iki fotoğrafta görüldüğü gibi, yolun sağında ve solunda baray adını verdikleri su kanalları var ki dört bir tarafı aynı şekilde su ile çevriliymiş. Ben devasa boyutta kafaları görünce genel girişi atlamışım. Geri dönüp hemen çektim. İlk fotoğrafta solda 7 başlı Naga’yı yani yılan tanrıçayı yine bir tanrı tutuyor arkasında melekler. Kapının fotoğrafa göre sağ tarafında da yine yılanı tutatan şeytanlar var. Birçok girişte rastlayacağız. Buradaki görevleri şehri ve çevresini korumak.

1992 yılında Unesco Dünya Mirası Listesi’ne aynı yıl yağmalanma ve harap tapınakların çökme tehlikesi nedeniyle de Angkor Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilmiş.

Öncelikle bilmeliyiz ki Angkor Thom’da bir şehir, Yükselme dönemindeki Khmer İmparatorluğunun en güzel ve son başkentidir. İmparator VII. Jayavarman tarafından yaptırılmıştır. Angkor Wat‘tan 100 yıl sonra yapıldığı halde en az onun kadar da ünlü bir komplekstir. Etrafı taş duvarlar ve 3 metre genişliğinde kanallarla (baray) çevrilidir. Angkor Thom *yüce şehir, büyük krallık* demektir ve gerçekten de o kadar genişmiş ve tahmini 9 km² deniyor.

       Yine VII. Jayavarman’nın yaptırdığı tapınak *Bayon* şehrin tam merkezinde hatta kalbinde yer alır. Kapı daha büyük bir duvarın parçası Angkor Thom’a giriş sağlayan beş kapıdan biri. Diğerleri; Takaov Kapısı (Batı Kapısı), Angkor Thom Kuzey Kapısı, Zafer Kapısı ve Khmoch Gte (Ölüler) kapısı.

       Fotoğrafta görülen kapıdan yürüyerek geçtik. Kapının arkadan görüntüsü ve bizi bekleyen rehberimizle minibüslere binip Bayon tapınağına doğru gideceğiz.

Bir kilometre kadar sonra karşımıza yine devasa boyutta gülen yüzler çıktı. Evet burası Angkor Thom’un tapınak kısmı Bayon…

     Bayon Tapınağı;

       12.Yüzyıl sonlarına doğru Kamboçyanın en kudretli, mimari dehası gelişmiş ve yüksek egolu kralı Jayavarman VII ‘nin yaptırdığı tapınak *Bayon*.  Tam 9 km²’lik bir alan kaplar ve birbirinin aynı dört kapısı vardır. Gotik tarzda inşa edilmiş 54 kulesi ile tam 216 devasa gülümseyen yüz vardır ve çepeçevre kısma dedikleri koridorlara sahiptir.

Bu eşsiz mimari tasarımlı kompleks Kral VII. Jayavarman’nı kendinden önceki krallardan daha üstün kılmıştır. Tam bu dönemde VII. Jayavarman, Mahayana Budizmine yakınlık duymuş ve Hinduizm’den Budizm’e geçmiştir.

       Kral VII. Jayavarman Bayon tapınağını ileri bir yaşta inşa ettirmeye başladığı için her dönem bir seviye işlemiş bakmış ki ömrü vefa ediyor ikinci, derken üçüncü seviyeyi yaptırıyor. Evet Bayon üç katmanlı bir yapı. Bir kat galeri, üst kat kare yapı ve en son Olimpos dağı benzeri Meru dağını temsil eden kubbeli tapınak yapıdır.

Ayrıca çok fazla mitolojik hayvan heykeli ve rölyefi de göreceğiz. Özellikle aslan başlı, kartal kanatlı mitolojik hayvan Grifon aslanı ve Naga adlı yılan heykelleri. Hepsinin görevi tapınağı korumaktır. Şu görkeme bakınız…

Öncelikle ilk kata çıkmadan çepeçevre duvar bas rölyeflerini görelim. İlk fotoğrafta duvarları yakından inceleyen insanları olduğu duvar. Sonra saat yönünde hareket edeceğiz diyen rehberimizin peşinden üst kata galeriye çıkıyor ve izleyip dinliyoruz.

       Bu rölyefler çoğunlukla günlük yaşam ve süreç içinde yaşanan savaşları anlatıyor. En güzeli bizim de yakında göreceğimiz Tonle Reap gölünde yaşanan savaş sahnesidir.

       Khmer İmparatorları 12. Yüzyıl da hem kendi içlerinde hem de dış güçlerle savaş yapmışlardır. Fetret dönemi gibi düşünebiliriz. Burada da hem Kral II. Suryavarman hem de VII. Javayarman’nın yaptığı savaşları görebiliyoruz. Bir araya gelen 30 ülke halkı bir dönem dağılıyor sonra II. Suryavarman ile VII. Jayavarman birliği tekrar topluyor. Her iki kral da otuzar yıl hüküm sürüyor. 13. Yüzyılda da çöküş başlar. Bu tapınakta İmparator VII. Jayavarman ülkenin birliğini sağlamak için yaptığı savaşları bas rölyef dediğimiz şekilde laterit taşının dış tarafına kazıtmış. Rölyeflere bakınız nasıl güzel, sonra anlatacağım.

Bizim de gidip göreceğimiz Tonle Seap gölü aynı zamanda deniz olarak da adlandırılır gerçekten de uçsuz bucaksız 12 bin m² lik alanı kaplar. Bu gölde ülkenin hakimiyetini sağlamak için çok fazla savaş yapılmıştır. Rölyefte bakınca görünen balıklar bir deniz savaşı olduğunu sembolize eder. Biz de o denizin Tole Seap olduğunu anlıyoruz.

       Sonra 12. Yüzyılda olduğunu giysilerinden anlıyoruz. Zira 13. Yüzyılda yapılan giysilerde Lotus benzeri eteklerde çift çizgi ve ucundaki püskülünde toplar vardır ki, onu da Angkor Wat’ta göreceğiz… En önemlisi ayrıntı; Burada denize düşenler Khemerliler oysa savaşı kazanan da onlar. Sebebi şu; Ülkeleri için ne kadar kan döktüklerini şehitlerinin çok olduğunu olayı ters betimleyerek anlatmışlardır.

       Bu savaştan sonra II. Suryavarman bu bölgede İndochina denilen yerde büyük hakimiyet sağlıyor. Sonra halkı buraya yerleştirip tapınaklar yapıyor. Bu bölgedeki bütün tapınaklar bir vergi toplama merkeziydi. Toplanan tüm vergiler tapınak vergisi adı altında buraya aktarılıyordu. Sistemin düzgün çalışmasını da tüm ülke halkının aynı dinden olması gösteriliyor %.95 Budist.

İkinci katmanda günlük yaşam alanları.

Alttaki fotoğraf iki katmandan çıkış öncesi kapılardaki Apsara’lar dikkat çekici. Apsara; Hiduizm ve Budizm’de bulutların ve suların ruhu olarak bilinir ve kadın olarak işlenir. Son fotoğrafı büyütürseniz yukarı çıkılan merdivenlerde görülüyor.

Bu yaşam yerine çıkmış gençleri görünce ben de kaçırmadım. Bir de model çekimi var gibi. 😉

23-IMG_9703

       En sonunda Kubbeli katmandayız.. Yüzlerin büyüklüğünü ve hepsinin gülen çehresini görünce istemsiz olarak sizde tebessüm ediyorsunuz. İnanılmaz boyuttalar. Bazı şeyleri yakından görmenin heyecanı çok farklı oluyor

       VII. Jayavarman’ın döneminde Angkor Thom’da yaşayanlar; kraliyet ailesi, askeri ve siyasi kişiler ve aileleri ile rahipler ile hizmetlilerdi. Kraliyet sarayı ve diğer yaşamsal binalar muhtemelen ahşaptan olmalı ki herhangi bir kalıntıları yok. 12. Yüzyılda Angkor Thom’u ziyarete gelen Çinli diplomat Daguan *Kamboçya Günlükleri* kitabında Angkor kraliyet kentinde nasıl bir yaşam olduğunu, kralların yaşadığı ihtişamı anlatmıştır.

       Rehberimiz bakınız şu gördüğünüz gülümseyen yüzlerin gözleri hepimizi takip ediyorlar hissi veriyor. İşte deniyor ki; Halkı takip eden, koruyan Avalokiteshvara’nın gülümseyen yüzüdür. Hatırlayalım, Avalokiteshvara aydınlanmış, insanlığa hizmet eden şefkat simgesi en yüksek Buda Bodhisattva’dır. Veya Tanrılar ile yakınım demek isteyen Kral VII. Jayavarman’ın yüzüdür.

Bir başka inanışta şöyle; Bayon yapılırken Khmer İmparatorluğu 54 eyalete bölünmüş. Kral da bu her şeyi gören gözlerle uzak eyaletlerdeki halkını izlemektedir. Gözler her yerde üstelik tam 216 adet.  👀 😉 Yerel rehber, el sürüp şans dileyebilirsiniz dedi. İçinizden amma abartmış deyip günahımı almayın… 😇 Elbette yukarılara kadar uzanılmıyor ama biz de kaideye el sürdük. 😉 Kesin yeni bir gezi dilemişimdir. Yüzlerin bir özelliği de gün içinde ışığın durumuna göre ifadelerinin değişmesi. Kısaca her zaman gülmüyor bazen kızgın ve asabi görünebiliyorlarmış. 😁

Angkor Thom’un görkemli tapınağı güler yüzlü Bayon’a veda ediyoruz. Bize hiç kızmadılar hep güldüler neden acaba? 😇 Kısa bir mesafe sonra çook geniş bir alana geldik.

       VII. Jayavarman’nın ordusunu selamladığı, halkın da tören alanı. Tanıtırken filler terası deniyor. Zira her taraf fil rölyefleri ile dolu. Gerçek  boyutta fil rölyef heykelleri görülmeye değer.

Yalnız fil değil aslanlar tavus kuşları ve mitolojik hayvan heykelleri de var.

Fillere bakarken tam karşılarında ağaçlar arasına saklanmış kuleler gördüm. (ilk kare) Sonra minibüslere bindik giderken yakından geçince fotoğrafını çekebildiğim üçüncü karede de, adı Ta Keo Temple olan ve Şiva’ya adanmış bitmemiş bir tapınak var. İkinci de onun kulesi gibi.

       Minibüslerden indikten sonra Ta Prohm’a gitmek için bir müddet yürümemiz gerekti. Yol ağaçlıklı ve güzel. Kulağımıza gelen müzik sesinin sahipleri renkli bir grupla karşılaştık. Ardından salıncak misali bir ağaç dalında oturan bu çocuk dikkatimi çekti…

       Az sonra yüzlerce yıllık ağaçların sarıp sarmaladığı hatta yıktığı taş blokların arasından geçip biraz düzgünce daha doğrusu az yıkık binalara geldik.

     Ta Prohm,

       Kral VII. Jayavarman Ms. 1181 de tahta çıktığında hemen inşaat işine girer ve ilk yaptırdığı tapınak Ta Prohm *ana Brahma* olarak da bilinen Rajavihara *kraliyet tapınağı* dır.

Bulunduğumuz bölgede 12. Yüzyılın başından 13. Yüzyıla kadar tam 200 tapınak yapılıyor diyerek rehberimiz anlatıya başladı. İçlerinde sadece Ta Prohm’da dikilmiş olan Stel’den bilgiler alınabilmiştir. Ve kompleksin anısına dikilen stel kuruluş tarihi olarak MS. 1186 yazar.

Bu tapınaklarda ibadetleri devam ettirebilmek için rahip gerekliydi ve bu nedenle işte buraya bir de manastır yapılmıştır. İlk fotoğraftaki bina hem rahip yetiştiren bir manastır hem de tapınaktır. Altındaki fotoğraf bir kütüphanedir. Ta Prohm’un her girişinde bir kütüphane mutlaka vardır. Bu bölge ana eğitim binasıdır.

Üçüncü fotoğraftaki ağaca Kamboçya’da Spung ağacı denir. Kökleri 100 metreye kadar ulaşabilir. Kökler önce bir miktar uzuyor bir süre sonra uzama duruyor ve kökler genişlemeye başlıyor. Böyle olunca da binaya zarar vermeden onunla birleşikmiş gibi büyüyorlar.

Ta Prohm Angkor kompleksinin en büyük ve büyüleyici tapınaklar bölgesidir. Stel’de (bilgi veren dikili taş) ayrıca Ta Prohm nüfusunu 18 baş rahip ve 615 apsara dansçısı dahil olmak üzere 12 bin diye yazar.

Yapı olarak Bayondaki gibi devasa yüzler yok. Ama gopura dedikleri süslü kuleleri vardı. Bu kulelere Bayon tarzı küçük yüzler 13. yüzyılda eklenmiş sonra yıkılmışlar ben göremedim… Alttaki fotoğrafta görülen spung ağacının kökü ve arkasında gopura var ama yüz yok. İlk fotoğraftada ağacın solunda da yıkık olanı görülüyor.

Bölgedeki bütün spunk ağaçlarının kökleri temizlendi zira binaları yıkmışlardı sadece Ta Prohm’daki ağaçlar binalar ile adeta birleşmiş gibi birlikte uyum içindeler inanılır gibi değil. O yüzden böyle bırakıldılar. Ve 1994 yılında Unesco bölgeyi Dünya Mirası Listesine aldı. Ve bu kompleks, avlulardan ve daracık koridorlardan oluşan 620 bin m² lik bir alana yayılmıştır. Duvar rölyeflerin çoğu Taylandlıların istilasında çalınmış.       Ta Prohm’da her ne kadar VII. Jayavarman’ın annesi için yaptırdığı Budist tapınaktır dense de aslında VII. Javavarman burayı bir okul, manastır veya askeri idadi olarak da yaptırdığını düşünebilirsiniz… Kısaca eğitim veren kompleks bir şehir yapmış.

Gelelim hepinizin merak ettiği Angelina Julie ‘nin filmi *Tom Raider* da ki ağaca diyen rehberimizin peşine biz takıldık. Siz filmi merak edenler link eşsiz yorumuyla çok sevgili blog arkadaşım aslında.blog‘da mavi kelimeye tıklayarak okuyabilirsiniz keyiflidir. Ben devamla, hayli kalabalık bir grubun olduğu yere gelince işte ağaç karşınızda diyen rehberimin peşine… Ben filmi izlemediğim için ağaçla ilişkilendiremedim. Bilenler hemen hatıra fotoğrafı çekimine başladılar bile. Rehberimiz aslında Ta Prohm’u plato olarak kullanmışlar şu sağdaki ağaç daha çok görünüyordu dedi.

Bahsettiği ağacı ben zürafaya benzettim. Yerel rehberimiz de sevenler altında el ele fotoğraf çektirirlerse hiç ayrılmazlar dedi. 😇 Ağaçları görelim.

15. yüzyılda Khmer İmparatorluğu çökmeye başlamasıyla Ta Prohm’da terk edildi ve ormanın içinde yok oldu… Birkaç değişik köklü ağaç daha görelim zira bu eşsiz ortam sanki dünya dışı bir yer gibi inanılmaz bir atmosfer. Zaten başka bir yerlerini gezecek hem vakit yok hem de çok yıkık durumda olduklarından ziyaretçileri ve kalan son yıkıntıları da korumak adına girişleri yasaklamışlar. Sırada olan Angkor Wat’ı gezecek vaktimiz daha çok olacakmış. Öğlen arası için Siem Reap’a iniyoruz.

Merkezde indiğimiz yer geniş bir cadde 40 street 09 yazıyordu 😁 Aydın’lılar caddesi mi? 😇 Sağlı sollu alış veriş yerlerini gezdik. Kızlarıma yerel bir iki şey aldık tamamdır. Sonra yerel bir *Por Cousine* Restoranda Apsara dans gösterisi eşliğinde yemek yedik. Video pek başarılı değil ama fikir vermesi açısından ekledim.

Bu güzel yemeğin ardından Otobüsümüze binmeden önce çevrede gördüklerim. Hep derim ara sokaklar hazine gibidir. Kadın her yerde kadındır. Motorsiklette bile olsa kendine çeki düzen verecek bir ayna bulur ve bakar. 💋💃

Birazdan Angkor wat için yola çıkacağız. Ben derim ki onu da hemen yazacağım söz. Şimdilik hoşçakalın, sağlıkla kalın. Sevgilerle…💞💞💞

VİETNAM-5

       Mekong Deltası

           My Tho;

       Sabah erken saatte Vietnam’ın bir başka doğa harikası olan Mekong Deltasını gezmek için deltanın büyük limanı My Tho’ya gitmek üzere otobüsümüze bindik. Tarih 30 Ocak 2017 My Tho’da bizi bekleyen tekneye binerek harika bir nehir turuna çıktık. Mekong Nehri tam bir çamur renginde önce fotoğrafını görünüz sonra sebebini yazayım.

Vietnam- Mekong Nehri
Vietnam- Mekong Nehri

       Her şeyden önce burası bir delta ve çook geniş Mekong nehrinin 9 koldan Güney Çin denizine döküldüğü yer. Ayrıca bölge muson yağmurları alıyor, çamur gibi akması doğal bir durumdur. Evet Mekong nehri bölge için hayati önem taşır. Himalayalardan doğar, 4350 km uzunluğu ile Asya’nın 7. En büyük nehridir ve deltası da 39.000 m²’lik yüzölçümü olan çok geniş bir bölgeyi kaplar… Bu kadar geniş bir deltada birçok da ada var. Bölge biyo çeşitliliği ile de Vietnam’ın yaşam damarı sayılır. 

       Mekong nehri dokuz koldan denize döküldüğü için Vietnam dilinde * dokuz ejder nehri* anlamına gelen Mekong demişler. Dolayısıyla deltaya da * Dokuz Ejder deltası * deniyor.

       İşte fotoğrafta gördüğünüz 20 kişilik motor ile Mekong Nehrinin Tien kolunda gidiyoruz. Önce bir arı çiftliğine uğrayıp ne içmiş olabiliriz?(bilemediniz arı sütü değil) 😁 bal(lı) çayı içtik. Tarifini hemen yazayım; bir miktar bal+polen+ misket limon sıkılıyor üstüne de sıcak suyu katın çayınız hazır. 🐝 Arıları bilmediğimiz bir cins, zira insanı sokmuyor, rehberimiz peteği eline aldı getirdi. Balları da çok akışkandı sulu gibiydi. Yine de aldık, tadı fena sayılmaz… 

       Sonra yine motorla coconat candy- Hindistan cevizi şekerlemesi yapılan bir imalathaneyi gezdik. Görüntü fotoğraflarda. Hindistan cevizi, zencefil ve karamel karışımından yapılma şekeri tattık. Hijyen mi? O ne ki! 🤔 Amaan sonunda ölüm yok ya dedik ve kağıtlara sarılmış şekerlemelerin tadına baktık. 🤦‍♀️ Üstüne üstlük bir de kocaman bir naylon bidon içinde 🐍🐍 yılanları bile görülen yılanlı likörü de içtik. 🥳  Bu yazımı okuduğunuza göre hala yaşıyoruz yani sorun yok. 😅 

       Arka bahçeye doğru yürüdük meyve bahçesi gibi bir yerdeyiz. Egzotik bitkilerle dolu bahçenin sonuna doğru bir köprüden geçtik. Karşımıza turistik bir yer çıktı. Binanın arka bahçesine doğru gidince birden bu güzellikler çıktı. 

       Ayy bu ne güzel at arabası böylee… Süslümü süslü ve çok güzel boyanmış harika. Kenardaki yazılar hoşgeldiniz demekmiş. Meğer bu turistik at arabalı destinasyonla köyü ve yaşamları izleme olacağı bulacakmışız. Yürüsek fotoğraf adına daha güzeldi bence… 😏

Bu güzel at arabaları ile 5-10 dakikalık bir mesafe ile köyün içinden geçerek yeniden nehir kenarına gidiyoruz. Haydi bakalım bindik bir alamete gidiyoz… İyi bir yere. 😁

       Yemyeşil bir köy, tek katlı bahçeli evler. Yolda araba yok sadece bizim faytonlar ve motorsikletler. Tek tük insan var öğle sıcağı etkiliyor galiba. Fotoğraftaki adamlar bu sıcakta likör içiyor gibi bize şerefe yaptılar. Olamazlar mı? 😉 Görünürde evin kadınları da yok. Ama etraf derli toplu temiz.😇

       Köyün bir yerinde faytonlardan indik. Yine güzel yeşillikler içindeki bahçede mola verdik. Yerel meyvelerden ikram ettiler bir yandan da müzik başladı. Meyveleri yedik, yörenin ezgilerini dinledik. Hazırladıkları CD leri satışa sundular sonra yola devam edelim. Köylerin arasından nehrin kolları geçiyor demiştim. Bu küçük kollarda yerel kayıklarla gezeceğiz.

       Rüyalarımın Mekong Nehir gezisini yapmaya gidiyoruz. Palmiyelerin, tropikal bitkilerin koridor yaptığı o bulanık suda yerel kayık 🚣‍♀️ Sampan’a binip gezmek  ve fotoğraflamak. Benim için inanılmaz bir hayaldi, güzelliklerdendi ve öyle de oldu. İlk fotoğrafta görülebilir çok yüksek bir yerden aşağı inip sampanlara dört kişi bindik. Tabii öncesi herkes birbirinin fotoğrafını çekti. Hadi birlikte gezelim. Bakınız… Ben mest oldum… Bu küçük nehir kolları aynı zamanda köyde yaşayanların ulaşım yolları. Onların arabası yok sampan’ları 🚣‍♀️ var. Güzel mi? güzel, güzel 😉

       Hayal gibi geçti keşke daha uzun olsaydı. Yolda gördüğümüz sampanlarda evlerine dönen, eşi ve çocuğu ile meyve vs. satmaya çıkmış kadınlar var. Evet her yerde olduğu gibi genelde kadınlar. 💪 Küçük nehir gezimiz sonunda bizi geri götürecek tekneye kadar getirdi. Teknemiz göründü. Güzel bir aile de karşı kayıkta var.

       Herkes acıktı. Ali İhsan rehberimiz harika bir yere götüreceğim az sabır dedi. Karşı kıyıda yerel bir restorana gidiyoruz. Bilirsiniz yeme, içme paylaşmayı sevmem ama çok enteresan balık sunumları ve pirinçten yapılmış balon görünümlü bu özel tatlıyı sunmadan olmazdı.

       Mekong nehrinden tutulan yayın balığı adı *Catfish* yani kedi balığı, benziyor gibi. 😁Bir garson kız geldi pirinç nişastasından yaptıkları kağıtları önce ıslattı sonra içine önce kıvırcık yaprağı sonra balıktan koydu dolma gibi sarıp nasıl yenilir gösterdi. Çok sevdiğimi söyleyemem. Ama balon tatlısı (adını unuttum) harikaydı. Yemekten sonra etrafı gezeyim dedim her taraf çamur deryası olunca vazgeçtim. Fotoğraf adına da bir şey yoktu.

       Bugün de bitti otelimize gidiyoruz. Otele gitmek için Vietnamın 4. büyük şehri olan Can Tho’ya hareket ediyoruz. Sanırım 70 km kadar ve 1.5 saatte varırız. Yarın sular üzerinde kurulmuş Cai Rang pazarına gideceğiz. Etraf hep pirinç tarlası.

       Yol üstünde hani bizim kamyoncuların uğradığı ya da köy kahvelerimiz gibi yerler var. Ve bu yerlerin harika bir özelliği var. Küçücük masaları var ama sandalye göremezsiniz her taraf hamak. Evet yan yana sıra sıra. Otobüsten çekemedim yolda da durmadık ama kötü de olsa bir fikir versin diye ekleyeceğim. 🤦‍♀️🤷‍♀️ 

 

       Vietnamda yarın son günümüz. Bugün az da olsa Vietnam halkının yaşamlarına dahil olduk. Şimdi yolumuz Can Tho eyaleti.

     Can Tho; 

       Dün geç vakit ulaştığımız Can Tho’da akşam yemeğimizi yerel bir lokantada yedik. Güzel bir sabaha uyanıp erkenden yola çıktık. Tarih 31 Ocak 2017. Ve gezi motoruna binmek için Can Tho limanına geldik. Liman ve çevresi çok güzel. Her taraf çiçek içinde, etraf muz ağacı dolu. Can Tho bölgenin en büyük şehridir. Sanayi şehri de denebilir ve Cai Rang yüzer çarşı en büyük gelir kaynağıdır. Şehir içi moderndir ama nehir kenarı da tam bir tablo misali görüntüye sahiptir. Görelim…

       Fotoğrafta görünen vapur mahalle aralarına giremiyor. 😁😁 Üstelik biz pazara gidiyoruz bire bir alış veriş yapacağız, o nedenle yine 20 kişilik motora biniyoruz. 

Vietnam- Can Tho
Vietnam- Ho Chi Minh-Can Tho Limanı

       Cai Rang Floathing marketi bakalım Bangkok’ta gördüklerimiz gibi mi?… 10 dakika kadar gittik. Derken nehirle bütünleşmiş evler görülmeye başladı… Birkaç örnek sonrası pazar bilgisi vereyim. Fotoğrafları büyüterek bakmanızı öneririm.

       İlk fotoğrafta günlük işlerine başlayan bir adam ile sağ tarafta komşu bir çift var. İkinci fotoğraf içler acısı, arkalarında lüks yüksek binalar var ve dar yüzlü hatırlayalım vergi nedeniyle ön cephe dar olursa vergisi az oluyordu. Nehir içindekiler anca tek göz oda. Balkon vari çıkıntıları bile yok. Üçüncü fotoğraf da yine de hayata başka gözle bakan insanların yaşadığı çiçekler içinde bir ev. İşte tablo gibi mekanlar. 👍🌸🌸🌸

       Cai Rang-Yüzer çarşı; Can Tho Nehri’nde, Cai Rang Bölgesi’ndedir. Yerli halkın yüzyıllardır karayolu ile ulaşamadıkları bölgelerden tarım ürünlerini değiş tokuş yoluyla edinme ihtiyacından doğmuş. Uzun zamandır Cai Rang olarak adlandırılan pazarın adı netlik kazanmasa da yine bir efsaneye dayanır. 😁 Benden kaçmazdı.

       Efendim efsaneye göre bu yörede pek timsah olmasa da bir gün balıkçılar nehrin kenarında ağaç köklerine takılan kocaman bir timsahın kafatasını bulurlar. Timsahın sivri dişlerine atıfla bölgeye Cai Rang adını verirler. Cai Rang da * cái răng* yazılıyor ve dişler anlamına geliyor.

       Bir başka bilgi de yerli rehberimizden, Khmer’ler kilden yaptıkları *karan* denen fırınları ya da yemek pişirilen ocakları varmış. Bu karanları da sapanlarla pazara getirip tüm yöreye satmışlar. Yerel halkın diline de pazarın ya da bölgenin adı karan diye yerleşmiş diyorlar. Öyle ya da böyle. Bugün  karayolları gelişmiş olsa da toptan satışların hayli geliştiği bu yüzer çarşı kültürel bir özellik olarak hala devam ediyor. Can Tho’ya ve ülkeye ekonomik yönden olduğu kadar turizm açısından da çok büyük katkı sağlıyor. 

       Henüz çarşı bölgesine gelmedik. Şimdi tabir pek uygun olmasa da yalı tipi evleri görüyoruz. Arkadaki evlerden bağımsız değiller gibi…

       Nehir onların her şeyi; yaşam kaynağı, aynı suda yıkanıyor, çamaşır, bulaşık yıkıyorlar ve tuvaletleri de dışarı akıyor. Genel kanıdır *akan su kir tutmaz*. 

       Bölgede toptancılar var demiştik. Ama yerel halk da bahçelerinden taze koparılmış meyveleri getirip satıyorlar. Ayrıca sabah kahvaltısı hizmeti de veriyorlar. Aynı bizim pazarlarımızdaki gibi sabah erken geldikleri için kahvaltılarını burada yapıyorlar. Turistler de dahil. İkinci karede…

       Ali İhsan rehberimiz yine şanssızlık bizi buldu, Çin yılbaşısı nedeniyle meşhur nehir pazarı da bugün için keyifsiz dedi. Bulunduğumuz an için pazar bile diyemem. Sağolsun bize hemen ananas nasıl soyulur? esprisiyle  workshop gibi gösteri eşliğinde ananas ikram etti çoook lezzetliydi. Ama gerçekten de soyma tekniği enteresandı…

       Dikkatinizi çeken bir şey olmadı mı? diyen rehberimiz satıcıların motorlarındaki direklerde ne satıyorlarsa onun numunesi asılır. İlk karede karpuz ikinci karede tatlı patates ile diğerindeki beyaz turp gibi 😁  Ellerindeki mal bitince de direkten kaldırırlar dedi. İki örnek, sevgili Önder’im yakalamış onun gözünden. Teşekkürler Hayatım… 

       Ama hepsi bu kadar dedi. Biz burun kıvırınca da madem pazar istiyorsunuz buyrun gidelim diyerek bize sürpriz yapan Ali İhsan rehberimizin peşine takılıp çok güzel bir yerel pazara gitmek üzere Cai Rang Floating Market’e elveda dedik…

Vietnam- Can Tho- Cai Rang
Vietnam- Can Tho- Cai Rang

       Cai rang’dan ayrılıp aşağı yukarı 20-25 dk. sonra Chợ An Bình pazarı’na geldik. Zaten burası çıkış yerimizmiş. İşte tam bize uygun pazar dedik. Acıların acısı 🌶🌶 biberlerden aldık. Çalışanlar hep kadın yine. Ve kadın her yerde kadındır bakın sol alt kare. Bol fotoğraf çektim. Kurbağaları da 🐸 hayli besili. Ördek  🦆 kafası mı? Kaz mı? bilemedim, horoz 🐔 kafasında ibiği bile duruyor. Hayli enteresan bir de siz bakın buyrun.    

       Arka tarafa dönünce sebze kısmına geldik. Non La– yaprak şapkalarıyla pazarcı kadınlar çok renkli… Sebzeler hep tanıdık. Fasulye, yer elması, bamya, şu tırtıklı şey kudret narı veya cennet narı ve acı biberler de görülüyor.

       Hayli büyük bir alana yayılmış olan pazar aslında sabit bir hal gibi. İçinde yok yok, eczane bile var. Bir kaç hediyelik eşya da aldık. Otobüsümüz de bekliyormuş. Pazarı da bitirdik artık memlekete dönme zamanı geldi. Elbette önce Ho Shi Minh’e geri gideceğiz sonra Ho Chi Minh havalimanından uçacağız. Önümüzde 2 saatlik yolumuz var, öyleyse yola revan olalım.

       Yemyeşil ve bol nehirli güzel bir ülke… Yolda dönümlerce ekili araziler gördük . Ama hepsinin de bir yerinde mezar var. Rehberimizden aldığımız bilgiye göre; Araziler babadan oğula geçsin bölünüp satılmasın diye aile büyükleri atalarının zamanından beri ölünce kendi arazilerine gömülürmüş. Bir gelenek yani. Amaç arazi yaban ellere gitmesin.

       Bizde de Karadeniz yöresinde öyle bir gelenek vardı. Evinizin bahçesine gömülebiliyordunuz ama artık yok. Vietnam’da da tüm mezarları köyün yakınında bir yere toplayalım bir mezarlığımız olsun istemişlerse de kabul görmemiş. Bakınız otobüsten göründüğü kadar hem eski hem de yeni mezarlarlar var.

       Ho Chi Minh’e geldik akşam uçağı ile döneceğimiz için önce otelden bavullarımızı almamız gerekiyor. Şehirden son bir iki görüntü ile Ho Chi Minh’e elveda derken sizlere Kamboçya’da görüşmek üzere hoşçakalın diyorum. 

       Sevgiyle, sağlıkla kalınız. 💞💞💞

 

 

 

 

 

 

 

VİETNAM – 4

Ho Shi Minh

      Hanoi-Halong Bay akşamı Kamboçya’ya uçmuştuk. Ama ben Vietnam’ı birleştirip anlatacağım demiştim. 2 gün Kamboçya sonrası yani 28 Ocak 2017 saat 21:30 da uçaktayız ve az sonra Ho Shi Minh Havalimanına inmiş olacağız. Uçaktan iki görüntü. Gökyüzü muhteşem kızıllıkta ve Ho Shi Minh, nehirleri bol sulak bir şehir olarak görülüyor.

       Bizim bildiğimiz adıyla Saygon şimdiki adı Ho Shi Minh olan Vietnam’ın başkentinde yerel restoranda *The Square 24* akşam yemeğimizi yedik, otele giderken Horoz yılbaşının kutlamaları son hızıyla başlamıştı.

       Rehberimiz Ali İhsan; Hanoi’de çok dediğiniz motorları bir de burada görün bakın hangisi daha çok dedi. İnanılmaz bir motor trafiği var. Ayrıca Saygon’lular için tüm ışıklar yeşildir. Trafikte yaya olarak iki kat daha dikkatli olun. Zaten Havalimanında çıkışta birer sertifika ile tişört verecekler. Tişörtün üstünde * Saygon’daydım ölmedim* yazacak diye de espriyi patlattı. 🤣🤣🤣 Elbette yılbaşı tatili, arabadan çekebildiğim kadarı ile buyurun. Çocuklar arada hiç de şikayetçi değiller. Ama yine de yılbaşı hariç çocukları bu şekilde motora bindirmek yasakmış. Harika bir görüntü.

       Sabah kahvaltından çıkınca bizi bekleyen bir sürpriz vardı. Otelin yılbaşı şenliği… (Tarihimiz de 29 Ocak 2017 oldu) Bildik ejderhalar başroldeydi. Rengarenk tüylü giysileriyle davul çalacak olan gençler. Etkinliği otobüse bininceye kadar izledik.

       Yolumuz bugün Vietnam savaşının kazanılmasında etkin rolü olan Chu Chi tünelleri. Ama önce biraz biz yaştakilerin Saygon olarak bildiği Ho Chi Minh şehrinin öneminden bahsedeyim.

       Saygon- Ho Shi Minh; Bir zamanlar Güney Vietnam’ın başkenti olduğunda adı Saygon’du.  Amerika’ya karşı Vietkong’luların ve Kuzey Vietnamlıların verdiği savaşın kalesidir Saygon.

       Kazanılan savaşın ardından Güney ve Kuzey Vietnam’ın birleşip Vietnam Cumhuriyetinin ilan edildiği şehirdir. Uğruna verdiği mücadeleyi ömrü yetmediği için sonucunu göremeyen liderleri Ho Chi Minh ’in adının verildiği şehirdir.

       Adaşı olan Saygon nehri çevresinde kurulmuştur. Ve Vietnam’ın 9 milyon nüfusu ile de en büyük şehridir. Başkent olmadığı halde yabancı ülkelerin elçiliklerinin ve önemli kişilerinin yerleştiği şehirdir. En çok Üniversitesi olan ve en çok göç alan şehirdir. Ayrıca Fransızlara ve Amerikalılara karşı verdikleri savaşların tarihi değerlerine sahiptir. Kısaca bizde İstanbul, Vietnam’da Ho Chi Minh. 🥰 İşte bizler de bu değerleri gezip göreceğiz. Fransızlardan kalma bir iki özel bina var onları sonra anlatacağım.

       Vietnam savaşı esnasında 17.000 kişinin yer altına inmesine olanak sağlayan tam bir mühendislik harikası olarak tarif edebileceğimiz Cu Chi tünellerini gezeceğiz. Saygon’dan 70 km kuzeydeki kasabaya 50-55 dakikalık bir yolumuz var.

       Bol ağaçlı yemyeşil tarlalardan geçerek Cu Chi’ye geldik. Otobüsten indikten sonra yine sık ağaçlık bir yerdeyiz karşımızda girişi çiçeklerle süslenmiş güzel bir bina, savaş silahları müzesi var içinden geçtik.

       Gezeceğimiz yerin panosu önünde rehberimiz Ali İhsan Yalçın’ın bilgilendirmesi sonrasında hep beraber bu kez tünellerin tarihi, yapım süreci, amacı ve gerilla savaşının anlatıldığı brifing verildi. Ve ardından uzuuunca bir koridordan geçip tünel alanına adım attık.

       Yarım saat süren video eşliğindeki bilgilerden öğrendiğimize göre, Kamboçya sınırına kadar uzanan bu tünellerin tarihi 1948 yılına kadar gidiyor. O yıllarda Fransızlara karşı yapılan savaşlarda hem köyler arası görüşme sağlamak hem de Fransız nöbetçilerden saklanmak amacıyla yapılmış. Yani özellikle Vietnam-Amerika savaşı için değil.

       Ama Fransızlar döneminde 25 kilometrelik bir alanı kapsarken Amerika savaşı sırasında 250 kilometre karelik bir alana yayılmış. 3 katlı olan bu tüneller labirent şeklinde 10 metre derinliğe kadar inebilen tam bir yer altı şehri. Hepsini köylüler kazma kürek yapmış el yapımı…

       Tünellerin ilk kazılışını anlattılar tamam da birbirlerine nasıl bağladılar acaba? 🤔 Ali İhsan rehberimiz; Komşular yerlerini genişletmek isterken kaza kaza birbirleriyle buluşmuşlar dedi. Yani ağ başta çok da bilinçli birleşmemiş. Evet daha sonra  hastanesinden okuluna kadar bir çok yeraltı yaşam yerleri yapılmış. Dile kolay 20 yıl savaş yaşamış bir milletten bahsediyoruz.

       Halen 120 kilometre karelik kısmı korunabilmiş. Muhtemelen biz de fazla bir yer göremeyeceğiz. Haydi gezmeye başlayalım. Etraf konuyu anlatacak görevlilerle dolu. Tünel ağızlarını öyle güzel kamufle etmişler ki boş bir alana geldik. Rehberimiz bir şey görüyor musunuz? dedi, hayır dedik. Yerel görevli adam elindeki sopayı yere tak tak vurunca bir kapak açıldı ve içinden adam çıkınca aa diye ben dahil hepimiz şaşırdık. Bakın yani haksız mıyım?

       Adamlar zaten ufak tefek. Aranızdan denemek isteyen varsa buyursun dendi. Gruptan bir kadın arkadaş incecikti başardı. Zaten turistler için 20, 30, 40 ve 120 metrelik tünelleri genişleterek açmışlar o zamanki havayı az da olsa yaşasınlar diye. (Biz girmedik giren arkadaşlar da fena olmuşlar). Hemen ilerde başka bir canlandırma.

       Vietkong’lular (Komünist Kuzey Vietnam gerillalarına Vietkong deniyor) çok akıllı ve zeki insanlar. Patlamayan bombalardan bubi tuzakları yapmışlar. Bubi tuzaklarının amacı da Amerikalı askerleri öldürmek değil ağır yaralamak böylece yardıma gelenlere vakit kaybettirmek ve fırsattan istifade edip tünellere geri dönmek.

       Amerikalılar Vietnam’a geldiklerinde Vietkonglularla başa çıkmak için Cu Chi şehrine büyük bir üs kurmuşlar. Enteresandır, üs bölgelerini tam da tünel ağının üzerine kurduklarını fark edememişler. Ta kiii…. 25. Tümendeki askerlerin geceleri çadırlarında uyurken nasıl olup da vurulduklarını anlayana kadar. Onu anlamak bile aylarını almış… Tünelleri keşfetmişler ve girmeye kalkınca iri yapılarından dolayı tünellerde sıkışıp kalmışlar. O dönem tüm Amerikan askerleri tünellerde sıkışarak ölmüşler. Zira tüneller yer altına indikçe daralan yapıda…

       Nehir’e açılan tünellerden Vietkonglar gece ağızlarında nefes almak için kamışlarla nehre dalar, Amerikalıları avlar sonra suya dalıp tekrar tünele dönerlermiş. Amerikalılar ortalıkta kimseyi göremeyince şaşırıyorlar tabii. Görünürde düşman yok, ama her yerde varlar aslında. Nereden çıkacağı hiç belli olmayan Vietkonglar, etraf her an basılabilir bubi tuzağı dolu, yakalanırsanız kurtulmak mümkün değil. Amerikalı askerlerin savaş sonrası psikolojik sorun yaşamaları çok normaldi yani.

       İki değişik tuzak daha. Katlanır sandalye kapanı ile tahterevalli tuzak. 😳 İçim fena oldu açıkçası her iki savaşan kuvvetlerin birbirlerine insanlık dışı işkenceler uyguladıkları bir gerçek.

       Ağaçların arasında açılmış toprak yollardan geçiyoruz. İlerde oturanlar var gibi dedim ama onlar da maket çıktı. 😁 Vietkong giyim şeklini yansıtmışlar. Bir yandan da makinalı tüfek sesleri geliyor inanamadım, savaş zamanındaki ortamı yaşatabilmek için özel efekt veriyorlarmış. Üstelik isteyenin Kalashnikov veya AK 47, M 16’lar ile atış yapabileceği poligon varmış. Parasıyla tabii. 🙂 Yok artık dedim. 😦  Turizm uğruna neler yapıyorlar. Neyse anlatmaya devam.

       Savaşın olay silahı hatta kahramanı diyebiliriz Vietkong’luların elindeki Kalashnikov’tur. Bunun iki sebebi vardır. Suya sokun, çamura bulayın  yine de tutukluk, ısınma vs yapmadan binlerce mermi atabilir. En önemli diğer sebebi de boyut olarak da Vietkonglara uyum sağlayıp tünellere sığabilmesi.

       Rehberimiz önemli bir ayrıntı daha anlattı; Kalashnikov’u bu savaşta Amerikalı askerlerin kullanması yasaklanmış. Her ne kadar savaşta gece- gündüz yoksa da Vietnam savaşı genelde gece olmuştur. Vietnamlılar gündüzü tünellerde geçiriyor, gece çıkıp Amerikan askerlerini istedikleri noktada istedikleri şekilde savaşa sokuyorlar. Savaş başından sonuna kadar Vietkongların istediği şekilde istedikleri yerlerde olmuştur. Savaş boyunca Amerika genel anlamda savunma ve arama yapmaktan, yaralı askerlerini toplamaktan başka bir şey yapmamıştır. O yüzden Amerikan askerleri geceleri sadece aydınlatma ışıkları varsa ve bire bir karşılıklı denk geldikleri savaşlarda birbirlerini görebilmiş ve savaşmışlardır.

       E gece çıkan Vietkong’luların yerini nasıl tespit edecekler. Bunun en kolay yolu Kalashnikovun sesini dinlemek. Kalashnikov sesi duydukları anda o tarafa mermi yağdırıyorlar. Göremedikleri Vietkongları gece avlamanın başka yolu yok. Böyle olunca Amerikan askerleri birbirlerini vurmasınlar diye mermileri bitse bile gece Kalashnikov kullanmaları yasaklanmış.

       Yine bir kaç kamufle edilmiş yer. Rehber söylemeseydi anlamak gerçekten de zordu. Evet biri mutfak bacası diğerleri zehirli gazlara karşı havalandırma deliği… Rehberimiz; aslında gördüğünüz her bir bambu ağacı bir havalandırma borusudur, tünellerin havalandırma sistemi bu yüzden inanılmaz başarılıdır.

       Aşağının dumanı yukarıdan görülmesin diye daha uzak yerlere ve yere yakın olarak delikler açmışlar. Tünelleri bulmak için Alman kurt köpeklerinden de yaralanmışlarsa da Vietkong’lular deliklerin ağzına köpekler koku almasın diye biber döker kendileri de Amerikalılardan çaldıkları sabunlarla yıkanır, çaldıkları üniformaları öyle giyerlermiş. Eveeet köpekler dost sansın diye. Akıl, akıldan üstündür…

       Zor şartlar altında olmak insan zekasını her yönden etkilemiş. Hele ki ortada 20 yıl süren bir savaş varken… Halk yokluktan her şeyi üretmeyi, düşmanı nasıl şaşırtacağını öğrenmiş. Bakınız işlemesi çok zor olan araba lastiğinden terlik yapıyorlar.

       İki yönlü giyilen bu terliklerin özelliği şöyle: Ön yerine arka tarafını parmak kısmı yapıp giyince siz doğuya giderken yerdeki iziniz batıya gidiyormuş gibi iz bırakınca Amerikalı askerlerin de yönü şaşıyor… 👍Zeka… 😁 Ayrıca tabii çok sağlam ve ses yapmadığı için ağaçlar arasından sessizce yürüyüp tünellere kaçmak da kolaylaşıyor.

       Rehberimiz Ali İhsan; konuyu derinlemesine öğrenmek isteyenler yazar Michael Connelly’nin *Tünel Fareleri* isimli kitabı okuyabilirler diye de örnek verdi.

       Usta hala yapıyor biz turistlere satarak geçimini sağlıyor… Elbette alan arkadaşlar oldu…

       Sık ağaçlı yollarda yürümeye devam ediyoruz. Karşımıza boş bir arazi girişi çıktı rehberimiz -Aman ha yasak bölge dedi. Evet hala mayından temizlenemeyen bölgeler varmış.

       Tünellerde insanlar hava, su ve yiyecek sıkıntısının yanında; Fare, akrep, sivrisinek-sıtma vs. ve onların sebep olduğu hastalıklarla da mücadele etmek zorunda kalmışlar. Ve aşağıda bu kez de hastane yapmışlar. Hatta bir zaman sonra okul ve çevre insanların yardımını sağlamak amacıyla sinema bile yapmışlar.

       Amerikan askerleri, Cu Chi tünellerinin bulunduğu ormanlık alanı yok edip gerillaları açığa çıkarmak için üzerlerine havadan portakal gazı yağdırdığında (herbisit ve yaprak dökücü kısaca asetik asit), yok olan yalnızca ormanlar ve tüneller olmamış ne yazık ki…Vietnam’da milyonlarca insan etkilenmiş, yüz binlercesi ölmüş veya sakat kalmış. Gazın etkisi öylesine güçlü ki, günümüz de bile çocuklar hala kas ve kemik bozuklukları ve çok çeşitli anomaliler ile doğuyor.

       Amerika’nın bu savaşta kullandığı Napalm bombasının sonuçlarını hatırlamak bile istemiyorum… Dünyada çok büyük tepkilere yol açmış ve daha sonra kullanımı yasaklanmıştı.

       Bizim yaşlardaki arkadaşlar bilir savaşın en çarpıcı karesini Nick Ut ‘un çektiği fotoğraf *Napalm kız* gerçek adı; Kim Phuc gözümün önünde canlandı. Henüz 9 yaşındaydı yıl 1972… O kız çocuğu şimdi yetişkin bir kadın ve Birleşmiş Milletler ’de iyi niyet elçisi olarak görev yapıyor sanırım Türkiye’ye de gelmişti.

       Vietnamlıların tepesine geceleri ateş böceği gibi yağan *pamuk prenses* dedikleri fosfor bombaları yüzünden vücutları yanan insanları hayal edebilir misiniz? Çok korkunç. Amerikalılar, çok uğraştılar ama tünelleri yine de tamamen bitiremediler.

       Atış poligonuna geldik burada soluklanmak için bir de büfe var. Bizden Alican ağabeyimiz atış yaptı.

       Yolumuzun üstünde bir iki tünel oda canlandırılmış. Bomba artıklarından tuzak yapmaları ve kendi mermilerini yapmaları canlandırılmış. Bir de hem saklaması kolay, hem de sudan etkilenmemesi için pirinçleri de yufka haline getiriyor kurutup saklıyorlar. Yazmıştım Spring Roll yaparken kullanılıyordu *rice paper* ve birçok yemekleri de bunlara sarıp yiyorlar. Bizim lavaş gibi…

       Amerikalılar son çare olarak tünelleri bulmak için bu tünellere sığabilecek yapıda ufak tefek savaşçı askerlerden daha doğrusu göçmen Çinlilerden, göçmen Meksikalılardan ve bazı Vietnamlılardan (bildik yöntemler ile satın almışlardır mutlaka) *tünel fareleri *adı verdikleri özel bir tim kurmuşlar.

       Tünellerin içerisinde savaşmak için eğitilen bu askerler fazla teçhizat taşımıyor sadece tabanca ve el feneri kullanıyor, gaz maskeleri ile tünele girip gaz bombaları atıp kaçıyorlarmış. Ama çok zayiat vermişler.

       Amerika tüneller ve Vietkonglularla baş edemeyince bölgeyi serbest atış bölgesi ilan etmiş gece gündüz bombalayın demiş. Seçilmiş bölgeye yoğun bombardıman yapmışlar. Napalm bombası ile ağaçları yakarak tünelleri bulmaya çalışmışlar. Sadece bir kısmını yıkabilmişler ve elbette ki sonuçta Amerikalılar savaşı kaybetmişlerdir. 1975 yılında Saygon’un düşmesinden sonra tüneller koruma altına alınmış.

       En son herkesin hatıra fotoğrafı olmalı denince biz de eksik kalmayalım dedik. 🥰

Vietnam- Cu Chi tünelleri
Vietnam- Cu Chi tünelleri

       Gezerken bile içim daraldı savaş müzesini hiç gezemeyeceğim. En iyisi savaşı biz de bitirip bağımsızlık (birleşme) sarayına gidelim.

       Eveet, rehberimiz öyle bizim saraylarımız gibi saray hayal etmeyin, bizim 5 yıldızlı otellerimiz bile oradan daha süslüdür. Ama Vietnamlılar için manevi değeri çok büyük inanın dedi.

       Birleşme sarayı, Güney Vietnam’ın eski başkanlık sarayı olup, Kuzey Vietnamlılar güneyi ele geçirip özgürleştirince, sarayı olduğu gibi bırakıp müze haline getirmişler. 1975 senesinde savaşı bitiren, kapıları kırıp içeri giren tank giriş kapısının yanında yer alıyor. Sonradan gördüğüm için fotoğrafta solda tankı görmeniz kolay olsun diye bolca ışıklandırdım. 🤷‍♀️

       Bağımsızlık-Yeniden Birleşme Sarayı (Reunification Palace); Sarayın tarihi çok eskilere Fransızların 1858 yılında Vietnam’a başlattığı saldırılar dönemine kadar gider. Fransızlar ilk etapta 6 eyaleti ele geçirirler ve Ho Chi Minh şehrinin merkezinde şimdiki bu sarayın yerinde Cochin-china Valisine bir konak yaparlar. 1871 yılında konak bittiğinde adını da Norodorm Sarayı koyarlar. O tarihten 1945 yılına kadar Fransız valileri tarafından konut olarak kullanılır.

       1945 yılında Japonların Fransa’yı yenmesiyle Norodom Sarayı Vietnam’daki Japon hükümetinin konağı olur. Japonlar II. Dünya savaşında yenilince Fransızlar tekrar atağa geçer ve Amerika’nın yardımı ile aynı ekipleriyle tekrar geri gelir sarayı bir kez daha karargah olarak kullanmaya başlarlar.

       Fransızlar 1954 yılında Dien Bien’de yenilince Cenevre anlaşmalarını imzalamak durumunda kalır. Vietnam Temsilcisi Ngo Dinh Diem Fransa askerlerini çekmeden önce Cenevre Anlaşmasını imzalarken sarayın adını Bağımsızlık Sarayı olarak yazmayı düşünmüş. 1955 yılında Başbakan olunca Bağımsızlık Sarayı olarak adını değiştirmiş.

       Ngo Dinh Diem’in yönetiminden ve savaştan hoşnut olmayan Güney Vietnamlı iki savaş pilotu 1962 yılında Nguyen Van Cu ve Pham Phu Quoc başkanı ortadan kaldırmak için saraya zamanın gözde uçağı Sky raider ile iki tane bomba atarlar. Başkan ve ailesi kurtulur. Başarısız bu darbe ile sarayın batı kısmı yıkılır.

       Evet başarısız bu darbe girişimiyle saray kullanılamaz hale gelince Başbakan Diem sarayı tamamen yıktırıp yeni bir saray inşası başlatmış. Zamanın ünlü  mimarı Ngo Viet Thu’nun tasarımı ile başlayan yeni bu sarayın inşası 1966 da bittiğinde Diem öldürüldüğü için açılışı yeni liderler yapmış… 1975 yılına gelindiğinde Ho Chi Minh Vietnam zaferini kazanır ve 1940 yılında birbirinden kopartılan Vietnam’ı yeniden birleştirir. Ömrü zaferi görmeye vefa etmedi. Ama 1976 yılında Bağımsızlık bildirgesi onun zaferi sonucu bu sarayda ve bu salonda imzalandı.

Vietnam- Ho Chi Minh Bağımsızlık Sarayı
Vietnam- Ho Chi Minh Bağımsızlık Sarayı

       Yeniden birleşme sarayı artık çok özel konukların ağırlandığı yer ve biz turistlerin ücretli ziyaretine hizmet eden tarihi bir yapıdır. Çok güzel dekore edilmiş salonlar var. İlk fotoğraftaki bakanların kabine toplantı salonu. İkincisi dinlenme salonu diğeri de Ziyafet salonu.

       Sarayı gezmeye devam ediyor en üst 3. kata çıkıyoruz. Sarayın çatısında görünen fotoğraftaki helikopter Başkan Nguyen Van Thieu’nun UH-1 helikopteriymiş. Fotoğrafı büyütünce görünen yuvarlak işaretler ise bu sarayın kaderinde ikinci kez bombalanma olduğunu işaret ediyor.

       1975 yılında  yine Güney Vietnam hava kuvvetlerinin pilotu saraya iki adet bomba atıyor. Amerikalılar istedi diye Kuzey Vietnam’a atacağıma bombaları buraya atarım demiş. (galiba Kuzey yanlısı) Fazla bir hasar yok. Bombaların isabet ettiği yerdeki yazıda;

**Pilot Üsteğmen Nguyen Thanh Trung, 8-Nisan-1975 yılında sabah saat 8:30 da uçtu ve tam buraya 2 adet bomba attı.** Yazıyor.

       Zaten 30 Nisan 1975 yılında da fotoğrafını işaret ettiğim  T-54 tankı duvarı yıkıp geçince savaş fiilen sona ermiş oluyor. Çıkışa doğru gidiyoruz.

       Son fotoğraflar. Ejderhalı halıyı Çin Hükümeti hediye etmiş. Önder’in çektiği panoramik görselde görünen salonun duvarındaki tablo 40 parçadan oluşmuş. Zafer bildirgesi diye adlandırılıyormuş diğeri koridoru süslüyordu.

       Vietnam savaşının başlama sebebini kısaca yazmasam eksik kalırdı; Ho Chi Minh 1945 yılında Vietnam Demokratik Cumhuriyetini kurduğunda ülke bu kez de yukarda bahsetmiştim Japonların II. Dünya savaşında yenilmesini fırsat bilen Amerika destekli Fransızların işgaline uğrar.

       1954 yılında Fransızlar yenilince Cenevre Anlaşması imzalanır. Ama anlaşma gereği ülke bu kez de Kuzey ve güney olarak ikiye ayrılmıştır. Ve iki yıl içinde referandum ile birleşme sağlanacaktır. Ama hep oyalama ile 1960’lı yıllara gelindiğinde Kuzey Vietnamlı Vietkonglar güneye saldırıya başlayınca Amerika asker sayısını artırır.

       Kısaca; Kuzey ve Güneyin yeniden birleşmesi halinde komünizmin tüm doğu ülkelerinde yayılacağı endişesindedir. Ayrıca çıkarlarına uygun değildir. Amerika, Güney Vietnam’ı desteklerken bir yandan da kışkırtıp bu birleşmeye engel olmak için savaşın da başlamasına sebep olmuştur… Sonuç; hiç de korktukları gibi olmamış. Rusya ile Çin dost olmamışlardır.

       Saraydan çıktık. Fransızlardan kalma iki önemli yapı demiştim biri şimdi gezeceğimiz postane binası. Fransız koloni dönemine ait bu tarihi yapı 1886-1891 yılları arasında yapılmış. Fransız mimar Alfred Foulhoux tasarımı. Ben içini daha çok beğendim.

       Dünyanın her yerine buradan posta gönderebilirsiniz. Pul almak için saat pek uygun değildi biz kart atamadık. Eski usul yazışmayı yeni nesile unutturmamak adına güzel olurdu… Postanenin içinde Ho Chi Mihn’in fotoğrafının varlığı çok güzeldi.

       Postanenin içinde ama ayrı bir bölümde hediyelik eşya satılan dükkanlar var. Yani burası biraz pasaj gibi buradan ve hemen önündeki sokak satıcılarından magnet, tişört gibi hediyelik eşyaları çok ucuza alabilirsiniz. Diğer gittiğimiz yerlerden daha ucuzdu. (2 dolar) Binanın hemen 50 metre yakınındaki kitapçılar sokağı da görülmesi gereken bir sokak.

       Kilisenin bahçesinde, postanenin önünde herkes fotoğraf çektirme derdinde. Bahçede ve çevrede yine yeme içme olayları. 😉 İlk fotoğrafta satılanlar mürekkep balığı idi. Kızarmış mı? Kurutulmuş mu? bilemedik. 🤔 Diğer satıcıda tatlı patates ve mısır var…

       Biraz soluklanalım dedik güzel bir 2. nesil kahveci bulduk. ☕️ The Coffee Bean iç dizaynı ile de muhteşemdi. 🤎 Vietnam’ın kahvesi zaten meşhurmuş rehberimiz buradan kahve içmeden gitmeyin demişti…

        Fransızlardan kalma ikinci tarihi yapı da tam karşımızda arzı endam eden Notre Dame Katedrali. Dışı çok güzel önündeki Meryem Ana heykeli için bir zamanlar gözünden yaş geldiği söylenmişti. Gerçi neredeyse tüm şehirlerde benzer hikayeler anlatılır. Katedralin içi için aynı şeyi söyleyemem.

       Pencere vitrayları da Fransa’dakinin replikası gibi. 1877 yılında başlanmış yapımı 3 yıl sürmüş 1880 de bitmiş. Tüm malzemeleri hep Fransa’dan gelmiş. 1962 yılında Bazilika olmuş. Yanlardaki çan kuleleri 1895 yılında eklenmiş ve her birinde 3 tane bronz çan varmış. Saygon Başpiskoposluğunun merkezi sayılıyor.

        Yürüyerek otele dönüyoruz ama sağa sola bakınarak tabii… Yine millet akın, akın gidiyor. Sokak aperatifçileri iş başında.

       Yolumuzun üstüne çıkan bu güzellik de Opera binası. Önündeki pek bildik Caryatid heykelleri ile muhteşem görünüyor. Hatırlatma yapayım; Karyatid Yunan mimarisinde çokça gördüğümüz başında çiçekleri olan kadın figürü şeklindeki sütunlardır. Bina 1998 yılında Saygon belediyesi tarafından restore edilmiş. Bilet alıp tiyatro izlemedikten sonra içini görme imkanı yokmuş. Biz de geçerken gördük zaten. 🤨

       Yol üstünde çocuk şenliği yapılan bir sokaktayız. Bu güzel minik kız çok güzel oynuyordu. Herkes gibi ben de fotoğrafını çekeyim dedim ama bunlar çocuk durmak nedir bilmiyorlar. 😍

       Yılbaşı tatili devam ediyor. Akşamı çok renkli oluyormuş ama kapkaç olayları çok olduğundan makinanı sakın götürme dediler. Evet çok güzel ışıklandırılmış belediye binasının ve Rex Otel’in önündeki stantlarda çok güzeldi. Ama telefonu bile kaparlar diye doğru dürüst fotoğraf çekemedik.

       Güzel bir anımız var. Video çekmeye çalışıyoruz, 2 genç nişanlı geldi bizim fotoğrafımızı çekmek istedi olur deyince nasıl sevindiler anlatamam. Ardından başka bir aile çocukları ile fotoğrafımızı çekti. Biz de telefonumuzu veremeyince çektiğimiz selfie olmadı… 😅 Yine de çok özel bir anıydı. 💞💞💞

       Bugünü bitirdik yarın yolumuz sabah erkenden Mekong Deltasına. Deltayı gezmek için de öncelikle deltanın büyük limanı My Tho’ya gideceğiz. My Tho’da görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

VİETNAM-3

Halong Bay

      Hanoi’den ayrılıyoruz. Sabah kahvaltısından sonra saat 08:00 gibi erkenden yola çıktık. 24 Ocak 2017. Rotamız Halong Bay körfezi. Körfez 176 km uzakta ama hız sınırı ve yolların bozukluğu nedeniyle 4 saat süren bir yolculuk olacak. Ben pirinç tarlalarını, başlarında konik şapkalarıyla tarlada çalışan çeltikçileri göreceğim diye pür dikkat bakınıyorum.

      Evet etraf yemyeşil bazı yerler sulu tarla ama şapkalı çalışanlar yok. Bizim köy kahveleri benzeri bir sürü yerler geçtik. Yol üzerinde güzel bir mermer ve ipek işleme tabloların atölyesinde mola verdik. O güzelim mermer eserleri ve tabloların ipek ipliklerle nasıl emek, emek işlendiğini izledik. Siz de görün istedim.

      Mermer heykellerin arkasındaki panoda Dünyanın her yerine yolluyoruz diye yazıyordu. Alışveriş yerine girdik atölye ile iç içe. Bence harika olmuş. Nasıl güzel ve ince işliyorlar bayıldım. 

Vietnam- Hoang Tan
Vietnam- Hoang Tan

      Önlerinde işleyecekleri fotoğraf var. Gerdirilmiş bezlerde de kabaca çizilmiş eskizleri var. Büyük bir beceri ile çin işi işleme yapıyorlar.

      Yolumuz uzun demiştik devamla çok güzel bir uluslararası marinaya geldik. Buradan bineceğimiz ufak cruise gemiyle bir gece kalmalı Halong Bay körfeze gideceğiz. Hava bulutlu bakalım günümüz ve gece nasıl geçecek. Alttaki ilk fotoğrafta görüldüğü gibi iki tarafta otellerle çevrili. Bizim gibi Cruise ile kalmalı gitmeyen günü birlikçiler buralarda konaklıyor.

      Ortada Cruise falan yok küçük botlar var. Can yeleklerini giydirip motor bota bindik. Yanılmışım marinadan çıktık harika bir cruise bizi bekliyordu. Adı Golden Cruise gerçekten altın gibi parlıyor sevdik. Özellikle kamaralar çok güzel. Burnundaki ejderha Dragon 🐲 Vietnamlılar için manevi bir sembol. Hoşgeldin kokteyli, güler yüzler, daha ne olsun. Bence rüya gibi bir gezi olacak.

      Körfeze doğru komşu teknelerle yarenlik ede ede gidiyoruz. 2.5 saatlik yolumuz var. Rüzgarımız neta 😉 yani güzel. Ama saat henüz 13:21 olduğu halde güneş kayıplarda. Havada görüldüğü gibi bulutlu ve gri. Salonda yemek başlıyormuş ne gam ben keyifle fotoğraf çekmekteyim. 🥰

      İlk fotoğraftaki kayalık aynı bir balığa benziyor hatta aynı piranha. Daha önce küçük bir kayalık vardı aynı tombul bir kuş gibiydi. İnanılmaz çok, irili ufaklı kayalar geçtik. Yapıları kireç taşı olan bu kayalıklar gittikçe büyük adalara dönüştü bakın.

      Halong Bay; rồng hạ yazılış şekliyle Vietnamca aşağı ejderha demektir. Evrilmiş ve *Halong- inen ejderha* anlamına gelmiş. Elbette efsanesi de var… 

      Vietnamlılar yalnız Amerikadan, Fransadan, Çin’den değil tarih öncesi istilacılardan da az çekmemiş. 🤷‍♀️ Fi tarihinde ülkelerini denizden gelerek istila etmek isteyen düşmanlar vardır. Ülkelerini korumak için girdikleri bir savaşta tam yenilmek üzereyken *İmparator Jade* (yeşimtaşı) tanrıları olan Ana Dragon 🐲 (Ejderha)’dan ülkesi için yardım ister.

      Ana ejderha da tüm yavruları ile yardıma koşar. Üzerlerinde ne kadar zümrüt varsa istilacıların üzerine yağdırırlar. Doluya tutulmuş gibi zümrüt sağanağından yaralanan istilacılar arkalarına bakmadan kaçarlar. O yağan binlerce zümrüt körfezi kaplar.

      Efsane bu ya artık ülkeye barış ve huzur gelmiştir. Zaman içerisinde de zümrütler hayran kaldığımız bu zümrüt yeşili körfezde irili ufaklı kayalara dönüşür. Ana Ejderha da ortama hayran kalır. Buraya yerleşmeliyim der ve geldikleri cennetlerine dönmez çocukları ile insan formuna girer. Vietnam halkına tarım yapmayı, pirinç ekip biçmeyi öğretir.

      Mitolojilerinde de bu inanç devam eder ve Vietnam halkının Ejderha yani Dragon’dan türediğine inanılır. Gemilerde, guletlerde ve şenliklerinde ejderha kullanmaları da hep bu sebeptendir. Halong körfezi 1994 yılında Unesco Dünya Mirası listesine jeolojik ve jeo morfolojik değeri nedeniyle de girmiş. 2011 yılında da dünyanın yeni yedi doğa harikasından biri olarak kayıt edilmiştir. 

      Zümrüt yeşili körfeze doğru giderken rüzgar rahatsız etse de hayranlıkla bir sağa bir sola koşturuyorum. Yolumuzun üstünde güzel bir ada ve tepesinde tapınak var. Rehberimiz Ali İhsan merak etmeyin Ti Top ( tay top okunuyor) adasına dönüşte uğrayacağız ve plaj sefası yapacaksınız dedi. Nihayet Halong Bay körfezinin merkezinde yer alan adaya Bo Hon’a geldik sayılır. İlk fotoğraf Ti Top adası. Diğerleri körfeze giriş ve Bo Hon adasına gitmek için bindiğimiz botlarımızın yanından kano ile geçenler. 

      Karşımızda muhteşem bir görüntü ve Halong Bay körfezindeyiz. Unesco Dünya Mirası listesinde yerini almış olması kaçınılmaz. Fotoğrafı elbette mağaraya çıkınca çektim. 😉

Vietnam - Halong Bay
Vietnam – Halong Bay

      Karşımızda Bo Hon adası ve ziyaret edeceğimiz Sung Sot mağarası. Hemen soldaki kayalık içinde de bir mağara var dikkatli bakarsanız girişi görülüyor. Manzara şimdiden müthiş.

Vietnam - Halong Bay- Bo Hon adası
Vietnam – Halong Bay- Bo Hon Adası- Sung Sot Mağarası

       Sung Sot- Sürprizler mağarası;

      Fransızlar tarafından 1901 yılında keşfedilmiş ama 1938 yılına kadar birkaç bölümü daha olduğu keşfedilince La Grotte Des Surprise adını vermişler. Daha sonra da Vietnamlılarca Sung Sot olarak düzeltilmiş.

      Botlarla kıyıya çıktık ve bizi bekleyen 100 basamak olduğunu öğrendik. Ama harika bitki örtüsü ile sarıp sarmalanmış 100 basamak bana mısın demeden çıkıldı. 🏃‍♀️🏃‍♂️ Ve sonunda seyir terasına ulaşıldı. Mağara için bir miktar basamak bu kez ineceğiz. Önce doyulmaz güzellikteki körfezi temasa edelim. Rüya gibi sanki evet, evet bir masal dünyasındaymışım hissi var içimde. Burada olmak inanılmaz. Haksız mıyım?

 

Vietnam - Halong Bay
Vietnam – Halong Bay

      Mağara inişi çok zor yerler hayli kaygan. Kalabalık desen ayrı dert neyse Önder’imin sayesinde düşmeden indim. En büyük mağara demişlerdi, amma abartmışlar derken (İlk fotoğraf) ilerleyince devasa boyutta bir boşlukla karşılaştık. İnanılmaz güzellikte ve renkli bir ışıklandırmayla ortam haliyle nefes kesici, gerçekten de çook güzel… Sarkıtlar dikitler, tavandaki oyuklar sanki özel yapılmış gibi.

 

      Mağaranın içinde devasa boyutta bir boşluk var. 10 bin metrekarelik bu alan 2 galeriden oluşuyor. Şimdi daha geniş bölüme doğru yürüyoruz.

 

 

      Hani adalara benzetme yoluyla isim veriyorlardı ya! İşte burada da tam bir algı benzetmesi var yani neye benzetirsen o değil onlar benzetmiş sen görmelisin.

      Ali İhsan –Abla, anne kucağındaki maymunu çektin mi? Demesiyle uyandım. Yoo görmedim ki! Bana biraz önce fotoğrafını çektiğim dikiti gösterdi. Nasıl yani? Hani nerde? dedim. Çektiğim fotoğrafta gösterdi. Evet o söyleyinceye kadar benzetememiştim. Buyrun bakın bakalım bulamazsanız mağara fotoğraflarının en sonunda yazacağım. Korkmayın fotoğrafa tıklayınca büyüyor.😉 

      Yine benzetme ama bu kez gerçekten de benziyordu *Kutsal Kaplumbağa*. Çok uğraştım ama insanlar doğru fotoğraf çekmemi engellediler, ayrıca yerler çok kaygandı. Yine de bir fikir veriyor.

 

      İlk benzetme; Ana kucağındaki bebek maymun için bir üstteki ilk fotoğrafta yine ilk dikitin tavana doğru olan kısmına bakınız. Vallahi bilmem sizin de benzetme kabiliyetinize kalmış.

      Yine de içerde bir saat geçirmişiz. Çıktığımızda ki manzara çook güzeldi. Ama gökyüzünde bulut kalmamıştı. Yine 100 basamak iniyoruz botlara binip başka bir adaya, hani yol üstünde geçmiştik Ti Top adasına gideceğiz. Harika bir kumsalı varmış yüzmek isteyen yüzecek istemeyen adanın tepesindeki tapınağa kadar çıkıp manzarayı izleyecekmiş… Botlara binerken sandallı satıcılar etrafımızı sarmıştı…

      Ti Top adasına doğru yol aldık. Tepedeki tapınağı ile çok güzel bir görüntüsü var. Ama yine motorlar ile gideceğiz. Zira bizim Cruise hayli büyük. 

 

     

      Ti top Adası; Ho Chi Minh döneminde Vietnam ziyareti yapan Rus kozmonot Gherman Titov (1962) adaya hayran kalınca Başkan Ho Chi Minh bir jest yapıp adaya Ti top adını verir. Toplam yüzölçümü 0.037 km² az ama çok güzel kumu olan bir plajı var. Fazla kalabalık yok bir grup genç plaj voleybolu oynuyor. Kozmonot Titov’un bir de heykelini dikmişler.

      Güzel bir de bar var serinlemek isteyene… 😉 Tuvalet var girmek isteyene hem de deniz manzaralı 🤣 çok güldük ama kapısız… Tapınağa çıkmak istemedik hava çok sıcak zaten mağara için birkaç yüz çıkmışım bir 450 basamağı daha gözüm yemedi. Körfez manzarasının mağara çıkışındaki güzelliği bana yetti… Buradan da çok farklı olmadığını tahmin ettim.

      Yüzmedik ama kah şezlonglarda oturduk kah denizde yürüyerek serinledik. Hava karardı yağmur yağdı yağacak. Saat olmuş 18.00 rüzgar da var ve bir hayli de yorulduk. Hadi gari gidelim derken gün batmak üzere adadan ayrıldık. Zaten adanın yakınında demirliydik.

 

 

      Salonda Vietnam yemeklerinden ‘spring roll’ yapmayı öğreteceklerdi ben gitmedim. Merak edenlere tarif burada. Nasılsa yaprak sarma ile sigara böreği sarmasını iyi biliriz. Vietnamlılar pirinçten yaptıkları yapraklara sarıyorlar. Yemek saati geldi hava da duruldu ben fotoğraf çekmeye gidiyorum… 

      Bulutlu havada günbatımı da pek istediğim gibi olmadı. Ama güneş battıktan hemen sonraki 20 dk. inanılmazdır. Parlement maviye boyanan gökyüzüne hastayım. Güzel bir akşam yemeği öncesi güverteden keyifle izlediğim manzara her şeye değdi… Yağmur mu? Yağmadı…😊 

 

Vietnam- Halong Bay- Ti Top Adası
Vietnam- Halong Bay- Ti Top Adası

      Denizin nazlı, nazlı salladığı Golden Cruise’de küpeşteye vuran zarif dalgaların sesi ile bir güzel uyuduk. Sabah erken grupla tai chi yaparak güne başlayalım demiştik ama gitmedik belki gündoğumu güzel olur da fotoğraf çekerim diye nerdeee… Hava hala gri… (25 Ocak 2017)

      Balkondan bakınca aşağıdaki satıcı kadını gördüm. Benim fotoğraf çektiğimi görünce satış yapabilmek için uğraştı. Neyse yine Cruise’yi ardımızda bırakıp motorlarla yola koyulduk.

      Bugünkü programda yine güzel bir mağara var Hang Luon adasında… Ali İhsan rehberimiz; Burada saklı bir lagün var ve biz de orada yaşayan maymunları doyurmaya gideceğiz deyince muzlar alındı.

      Adaya ve mağaraya bir başka sandalla gitmek üzere bir yüzer istasyona geldik. Hemen yanında da yüzer bir ev vardı. Tavukları kafeste besliyorlar napsın garipler. Organik olma ihtimali sıfır… 😁 İlk fotoğrafta adanın altında görülen karaltı yerden geçeceğiz. İki tekne gidiyor bile.

      Küçük sayılmayan yine 10 kişi alır sandala binildi, turuncu can yeleklerini giydik. Geçen senelerde bir kaza olmuş yeleksiz olanlar boğulmuş o nedenle bu konuda fazlaca hassaslar. Giymeyecek olsanız bile mutlaka omzunuza almalısınız.  

      Mağaranın bulunduğu ada Hang Luon demiştim mağara da Luon adıyla anılıyor. Bizim rehberimiz de maymunlar adası daha uygun dedi… Aslında mağara giriş kısmının yay gibi oluşu nedeniyle Luon diyorlar… Girelim bakalım nasıl bir mağara bizi bekliyor…

      İlk fotoğrafta gördüğünüz gibi motor kullanmak yasak. Bizi de büyük sandallarla geçirdiler. 100 metre ya var, ya yok bir tünel gibi yani  mağara buymuş. 🤷‍♀️ Evet sarkıtları var. Sadece 3 metre genişliğinde ve 2.5 – 4 metre yüksekliğinde.

      Gel git çok olduğu için giriş çıkış saatlerine de dikkat edilmesi gerekiyor. Giriş 20 dk çıkış 20 dk gibi. Sorun yok güzel bir lagün içindeyiz. Sessiz, sakin su gerçekten zümrüt gibi parlıyor.

      Bizden önce gelenler de var. Bizim diğer grubun sandalcısının saçına gözüm takıldı.😁 Ama manzaraya herkes hayran hayran bakıyor.

      Bir taraf sırf kayalık. Nerde bu maymunlar… Şişşt ses çıkarmayınız Maymunlar korkmasın. Ay işteee ordalar, muzları atıyor arkadaşlar onlar da havada kapıyorlar. Aaa patır patır sağdan soldan gelmeye başladılar. Öyle büyük de değiller yani.. Bakalım…

 

      Evet beslenme saati bitti artık gidiyoruz. Golden Cruise’e  bir veda edip Siem Reap’e gitmek için Hanoi havalimanına doğru yola çıkacağız. Körfeze de elveda diyoruz…

 

      Ama ben gezi yazımda Vietnam’ı bir bütün olarak, Kamboçya’yı da ayrıca bütün olarak işleyeceğim. Yani bundan sonraki yazım Ho Shi Minh ve Chu Chi tünelleri ile devam edecek. Yine bir güzel buldum onunla veda edeyim. Hiç böyle ilave saç görmemiştim.

Vietnam- Halong Bay- Hang Luon Adası
Vietnam- Halong Bay- Hang Luon Adası

      Ho Shi Minh’ te görüşünceye kadar esen kalınız. Sevgilerle… 💞💞💞

 

 

VİETNAM- 2

*Hanoi* 2

      Hanoi’de güzel bir yarım gün geçirmiştik yani tarihimiz hala 23 Ocak 2017. Öğlen yemeğine gidiyorduk ve evet güzel bir yemek sonrasında gezmeye devam… Otobüsle merkezde indik. İlk gözüme çarpan kadınların bisiklete doldurdukları sebze ve meyveleri dolaşarak satmaları. Sonra her çeşit taşıma aracının mutlaka çiçeklerle süslü olması.

      Old Quarter diye bilinen eski şehri biz turistlerin alış veriş yaptığı, yerel halkın da hem dükkanları hem de yaşadıkları evlerin olduğu bölgeyi gezeceğiz. Hep beraber rehberimizin en zevkli gezilerinizden biri olacak dediği cylo bisiklet tuk-tuk ile gezmeye başlıyoruz.

      Biz Hindistan’da binmiştik ve fotoğraf çekerken zorlanmıştım, Önder’e bu bisikletler çok dar fotoğraf çekerken yine zorlanacağım dedim. Baktım sürücü arkada biz önde oturacağız tabii çok sevindim.

      Ayy ama tek kişi binildiğini öğrenince bu kez Önder’den ayrı düşme korkusu sardı. 😳 Bana da hiç yaranılmıyor ya neyse… El mahkum bindik elbette…😁😁😁 Bindik ama sürücüye ancak işaret diliyle kocamdan ayrılma yavaş sür demekten dilimde tüy bitti. Maalesef İngilizce hiç bilmiyorlar. 🤦‍♀️

      Yukardaki fotoğrafta görülen sarı ve ince uzun ev Fransızlardan kalma. Rehberimiz Ali İhsan; Çevrenize bakınız sarı bir bina görürseniz iki şey düşüneceksiniz ya devlet dairesidir ya da Fransızlar döneminde yapılmıştır. Caddeye bakan ve cephesi dar olan bu evler size küçücük bir evin önünden geçiyormuşsunuz hissini verir. Toplam 45 metrekare olan evlerin ön cephesi dar ama arkaya doğru vagon misali uzayıp gider.

      Eğer çok zengin değilseniz evinizin ön cephesi böyle dar olmak zorunda. Benden söylemesi keyfiniz bilir ben geniş yapacağım derseniz de ceremesini çeker daha çok emlak vergisi ödersiniz. 😅 Fransızlardan kalma zamanın yasası hala işliyor. Her milletin vergiden kaçma şekli farklı oluyor. 😉

      Hem Hanoi hem de Saygon 6 bölgeye ayrılmıştır. Biz şimdi 2. Bölgedeyiz. 5-6 şehir dışıdır ve genelde işçi sınıfı oturur. İlk 3 bölge zenginlerin muhitidir ve kiralar 3000 dolara kadar çıkar. 4. Bölgede de 1000 dolarınız yoksa yaşayamazsınız. 🤦‍♀️

      Cyclo’ya binip gezmek hakikaten inanılmaz keyifliydi. Bir kere sen öndesin sürücü arkada. Sonra trafiğin kaosuna giriyorsun yanından vızır vızır motorlar, arabalar geçiyor ve çarpmıyor yani müthiş bir adrenalin. Yaşamak gerek. Hadi o zaman yaşayalım.

      Caddeler geniş ama ara yerler hayli dar. Ve Vietnam’da yollara yatırım yapılmadığından herkes motora pardon Honda’ya biniyor. Ayrıca otomobil vergileri de hayli yüksekmiş.

      Güzel bir binanın önünden geçiyoruz. Karşımda, Paris’teki Opera Garnier’in küçüğü bir bina. Yanılmamışım Fransızlar zamanında kalma Hanoi Opera’sı. İlahi bisiklet sürücü bana dönüp işaret etti çek diyor. Ben de elimle yavaşla dedim. Sağ olsun trafik seyrekleşip ben çekene kadar oyalandı.

      Bir kulüp önünden geçerken de bu seneki yeni yılın horoz yılı olduğunu hatırlatan bu kareyi çektim. Ve yine meyve satan bir kadın…

      Birçok yerden geçtik her yer yemyeşil. Mesela şu güzel park. Tesadüfen fotoğraf çekimine gelen gelin ile damat bir de çekime hazırlanan gelin vardı. Hemen yandaki anıt çeşme önünde hatıra fotoğrafı çektiren bir grup genç.

      Arayan mevlasını bulurmuş 😉 ben de parkın adını buldum. 💃 Toad Çiçek bahçesi. Fransızlar döneminden kalma bir anıt çeşme…  Çinhindi vali yardımcısı Chavassieux anısına yapılmış.

      İstediğim gibi titretmeden fotoğraf çekiyorum. Keyiften ölebilirim. Bir kere sokakta kurulu sofralar, küçük taburelerde oturmalar, kaldırımda bulaşık yıkamalar, tıraş olmalar. Of, of yürüyerek gezsem bu fotoğrafları utanır hayatta çekemezdim. Ayrıca kocaman makinayla fotoğraf çektiğimi gören sürücü de bana her fırsatı sundu doğrusu.

      Bir park daha bu kez heykelin adı okunuyor Ly Thai To Garden. Edebiyat tapınağının kurucusu Ly hanedanının ikinci hükümdarı Ly Thai To gerçek adı bu sonuna Tong gelirse tapınak adı oluyor… Gençler kahvede oturuyor, diğer fotoğraf siyasi parti yazısı sanırım…

      Ara sokaklar hep bir şeyler saklar derim. Bak sen dönercimiz bile varmış. 👏👏 Helal olsun Türk döneri Hanoi’ye kadar gelmiş Dünya markası olmuş bile… Güzel iki hanım alışverişte. Bir güzel kızımız Vietnam’a özgü Ao Dai adı verilen giysisi ile… Ayna ayna söyle bana benden yakışıklı kim bu Dünya’da… Sağ üst kare. 😉

      Çevrede bir sürü insanı küçük kare masalarda oturmuş görebilirsiniz… Genelde evde hiç yemek yenmez. Pho çorbaları çok meşhurdur ve özellikle bizim kelle, paça, işkembeciler gibi sadece (pho yazılıyor fo okunuyor) fo çorbası yapan yerler varmış. Sabahları kahvaltı niyetine bu çorbayı içenleri görebilirsiniz.

      Bir çok insan  😷😷 maske kullanıyor. Egzoz gazı nedeniyle sanıyorum. Ama yerel rehbere göre şapka ile birlikte tüm yüzlerini güneşten korumak için. Özellikle Vietnamlılar beyaz tenli olmayı çok seviyorlarmış.

      Bu gezdiğimiz çevre Old Quarter denilen Hanoi eski şehir kısmı 36 sokaktan ibaret. Eskiden her sokakta belli bir mal satılır sokağın adı da ona uygun olurdu. Tıpkı bizim Eminönü gibi sahaflar çarşısı gibi veya bakıcılar sokağı gibi… Mesela şu sokağın adı bilmiyorum ama çiçekçiler sokağı olabilir. 🌸 Ama artık pek çok sokak bu özelliğini yitirmiş.

      Bir sokağa dönerken kapı önünde bulaşık yıkayan bir kızcağız sanırım sabah kahvaltıcılarından kalanları temizliyor arkası da evleri. Bir diğeri çubuk yontuyor akşama çöp şiş var gibi. 😁 Sebze satanların yanında yine yerler kan içinde, kocaman bir balık ayıklayan çocuk var. Unutmadan hatırlatayım fotoğraflara tıklayınca büyük hallerini görebilirsiniz. 😉

Dedim ya çalışanlar hep kadın. Şurada deniz ürünleri satılıyor yine hemen yanında süslü paketler var hediyelik eşya olabilir. Buradaki kadınlar konuşmuyorlar gibi dedikodu yok yani. 😉

      Hanoi’nin en güzel göllerinden biri olan Hoan Kiem’in yanından geçiyoruz. Küçük bir parkta heykel grubu var Vietnam’ın bağımsızlığı için canlarını veren askerlerin anısına yapılan Martyrs Monument. Hemen sağındaki sokak çakma markaların satış yeri sonra uğrayacağız. Gidenler olursa; sağ taraftaki yolun yaya geçidinden geçer geçmez karşınıza gelen dükkandan Kipling çanta ve North Face ceket alırsanız diğer yerlere göre birazcık pahalı ama çakmanın da kalitelisini almış olursunuz. Cylo durağı ve müşteri bekleyen sürücüleri benim için tam bir görsel şölen. 💃💃

      Artık bisikletli gezinin sonuna geliyoruz galiba sürücüler el işareti ile ek para istemeye başladılar. Rehberimiz sakın vermeyin diye tembih etmişti biz de oralı olmadık ve şu kavşağı dönünce bizi indirdiler. Bu arada evlere dikkat edin hepsi son derece lüks, çok güzel ve evet dar yüzlü önden arkaya incecik. Buradaki zenginler bile vergiden kaçıyorlar. Vietnam gerçekten vergi cehennemi gibiymiş. Neyse grup olarak toplandık.

Vietnam- Hanoi
Vietnam- Hanoi

      Şimdi istikamet Hoan Kiem gölü. Ama önce karşıdan karşıya geçmeyi öğreneceğiz. Rehberimiz Ali İhsan seri olun zira kalabalığız dedi. Hanoi’de karşıdan karşıya geçiş başlı başına bir deneyim.

      Kimse size yol vermeyecek. Önünüzden yüzlerce motor akacak ama ne yaya geçidinde ne de ışıklarda durmayacaklar. Sağınızdan solunuzdan geçmeye devam edecekler, ancak asla size yola atladınız diye de sinirlenmezler, zaten kornaya hiç basmıyorlar. Çünkü gelişmiş refleksleri bu.

      Yolda önlerine çıkan insanların yürüyeceklerini farz ederek aynı hızla üzerinize sürüyorlar. Asla yolun ortasında durup motorlara yol vermeyin şaşırıyorlar. Tek yapmanız gereken sanki boş bir yolda yürüyormuşçasına yola adım atın ve sakince yürümeye devam edin ne gelene bakın ne durun ne de koşun hatta gözlerinizi kapatıp geçin… 😅

      Ve elini dur işareti yaparak kaldırdı yürümeye başladı hop biz de grup olarak hemen peşinden. Motorlar yavaşlıyor ama durmayıp arkamızdan geçiyorlar. Oh dedik şükür geçtik. 👏👏

    Hoan Kiem gölü ve Ngoc Son Tapınağı.

      Hoan Kiem; Hanoi’nin tam ortasında zümrüt rengi suyu olan ve bir sürü su kaplumbağasına yaşam alanı olmuş bir göl. Ngoc Son Tapınağı da Vietnam’la özdeşleşmiş onun simgesi olmuş tarihi ve dini bir yapı… Ortam çok kalabalık fotoğraf çekmekte zorlanacağım kesin.. İşte ilk iki kapıyı atladım bile. 😤 Olsun yine üçüncü kapı var ve size anlatacağım güzel bir de hikaye olabilir…  🤔

      Kapının her iki yanında çok güzel rölyefler var ve Vietnamca yazılar görsel renk katmış. Şekilli harfleri çevirmekte zorlanan google amca nedeniyle anlamlarını tam çözemedim. Hikayeyi anlatmadan önce rölyefleri görmenizde yarar var. Kaplumbağa, uzun ömürlülüğü ve efsaneyi temsil ediyor. Diğer taraftaki ejderha da gücü simgeliyor.

      Aslında öncesinde kırmızı boyalı tahta bir köprü var.  Cau the Huc- Bridge, *Sabah güneşini yansıtan köprü* anlamına geliyor. Vietnamlılar umut, şans ve mutluluk verdiğine inanıyorlar ve yeni evlenenler mutlaka buraya gelip köprüden geçermiş. Bu güzel kırmızı köprü bizi de geri dönen kılıç tapınağına Ngoc Son’a getirdi. Köprüden geçtiğimize göre umarım bize de şans getirmiştir. 🍀🍀🍀

      Valla esas hikaye Hoan Kiem gölünde başlıyor ve Ngoc Son Tapınakta bitiyor. Ben hikaye diyorum ama aslı efsanedir zira içinde dini nedenler var. Hani farkı bilmiyorum sanmayın, yazdım burada dursun. 😁 Gelelim efsaneye…

      15. yüzyılda Vietnam Çin’in *Minh İmparatorluğu’nun* saldırısı altındaydı. Ülkenin dört bir yanından akın akın gelen Vietnamlı gençler Le Loi’nin kurduğu düzensiz orduya katılıyor, Minh İmparatorluğunun işgaline direniyorlardı.

      Efsane bu ya çok önceden beri Chu nehri kenarında yaşayıp balıkçılıkla geçimini sağlayan Le Than adında bir genç vardır. Her gün ağını atar topladığı balıkları satarak geçimini sağlar. Bir gün ağını atmış çekerken su dalgalanınca büyük bir av yakaladım diye sevinçle ağı çeker. Ama o ne? İri bir demir parçası. Dikkatlice bakınca sapı olmayan bir kılıç olduğunu görür. Kızgınlıkla 😠 hiç işime yaramaz diye söylenerek tekrar göle fırlatır.

       Ertesi gün gölün başka bir köşesinden ağ atar yine oh, oh kocaman bir balık geliyor diye sevinirken yine aynı kılıcı görünce daha büyük bir sinirle 😤 yine geri fırlatır. Ertesi günü bu kez akşam vakti ağ atar ve yine iyi bir av yakaladığına sevinirken karanlıkta eliyle yoklayarak balığı alacağını zannederken yine kılıç çıka gelir. Çok sinirlense de bu kez atmamaya karar verir ve tekneye çıkarır. Eve dönerken Tanrı bu kılıç ile bana ülkemi korumak için askere gitmem gerektiğini söylüyor olmalı der 🤔 ve her şeyini terk edip Le Loi’nin ordusuna katılır. 🥷

      Bir gece saklandıkları ormanda nöbet tutan Le Loi balıkçı Than’ın yattığı yerde parlayan bir şey görür ve bakmak için uzandığında uyanan Than kılıcı nasıl bulduğunu anlatır. Orduya da bu kılıç nedeniyle katıldığını anlatır. Ama kabzası yok kullanmak çok zor der.

      Birkaç gün sonra Le Toi ve ordusu Ming’lerin bozgununa uğrayarak dağılır. Her biri ormana geri kaçar. Le Toi’de Banyan ağacına tırmanarak saklanır. Gece karanlığında saklandığı dalın ilerisinde çok parlak bir ışık görür, Ateşböceği olabilir diye bir hamlede öbür dala geçer eline alır bakar ki üzeri mücevherlerle süslü boynuzdan yapılmış bir kabzadır. Loi’nin aklına hemen Than’ın kabzası olmayan kılıcı gelir ve ilk fırsatta kılıçta denemeye karar verir.

      Kısa sürede ordu tekrar bir araya gelince Loi herkese kabzayı gösterip Than’ın kılıcı ile eşleştirelim der. Ve kılıç ile kabza eşleşir. Than ve diğer askerler hep beraber Loi’ ye -Tanrı bu kılıcı sana bahşetmiş onunla savaşmalısın derler. Kılıcı 🗡 beline kuşanan Loi’de zafere koşar ve Ming’leri ülkeden kovar. Halk Le Loi’ yi Kral olarak tahta çıkarır…

      Huzur içinde yaşanan günlerden güzel bir günde Le Loi gölde sandalla gezmeye çıkar. Birden gölde bir dalgalanma olur ve Lotus çiçeklerinin arasından dev bir kaplumbağa çıkar. Kral Loi ’ye -Ülken artık huzur içinde ve sen suların Tanrısının sana bahşettiği kılıcı geri vermelisin der. Kral Loi hemen belindeki kılıcı çıkararak yavaşça zümrüt yeşili gölün sularına bırakır.

      İşte o zamandan beri göl * Hoan Kiem * geri dönen kılıç gölü olarak anılır. Kılıç kapıdaki minyatürde kaplumbağanın üstünde temsil edilmiş… (Dao denilen bir tür kamadan uzun Çin kılıcıdır.)

Vietnam- Hanoi-Hoan Kiem Gölü
Vietnam- Hanoi-Hoan Kiem Gölü

      Önünde çok güzel bonsai ağaçları ile ortada tütsü yakılan büyükçe bir çanağın yer aldığı Ngoc Son Tapınağına geldik.

         Ngoc Son Tapınağı; Yeşim dağı anlamına gelen tapınak 13. yüzyılda önce pagoda olarak inşa edilmiş. 1865 yılında yapılan restorasyonunda ibadet yeri yani tapınak olarak düzenlenmiş. Günümüzde ulusal kahraman Tran Hung Dao’ya ve ünlü bilginleri ve azizi Van Xuong’a adanmış bir tapınaktır.

Vietnam- Hanoi-Ngoc Son Tapınağı
Vietnam- Hanoi Ngoc Son Tapınağı

      Evlilik yaşına gelip de henüz evlenememiş gençler burada tütsü yakıp hayırlı bir eş diliyorlar. Ayrıca tütsü yerine bol bol sahte Amerikan doları yakanlar da varmış. Yok bir şey karşıtı olarak değilmiş ama neden olmasın ki, neyse *para, bu dünya malıdır burada kalsın, biz arındık* ritüeliymiş. 💸👍😁

      Çeşitli hediyelik eşyalar olan bölümden çıktığımızda karşımıza camekan içinde kocaman bir kaplumbağa mumyası çıktı. Kiem gölünde yaşayan tahmini 3 tane kaplumbağadan biriymiş. Bulunduğu yıldaki bilimsel çalışmada 500 yaşında olduğu tahmin edilmiş. Kısaca Kiem efsanesinde yaşayan kaplumbağa olduğuna inanılıyor. Altındaki ilk fotoğraf bir sunak diğeri komutan Tran Hung Dao’nun atı temsilen konmuş, yanında da heykeli var.

      Vietnamlılar için iyi bir yaşam üç önemli unsur içerir. Refah, Mutluluk ve uzun yaşam. E yani hepimiz için öyle değil mi?…🤩🤩🤩

      Geç vakit su kuklaları şovuna gideceğiz vakit geçirelim bir iki alış-veriş yapalım dedik. Gölün ve Huc köprüsünün (Morning Sunlight Bridge) çevreden görüntüsü de harika. Bu fotoğrafı çekebilmek hayalimdi gerçekleşti. İnanın çok mutluyum.

Vietnam- Hanoi
Vietnam- Hanoi Hoan Kiem Huc Köprüsü

      Önder ile trafikte ilk karşıya geçiş denememizi de başarıyla gerçekleştirdik. Benzer geçiş yapan bir ailenin fotoğrafını koydum trafiğin yoğunluğuna da bakın. 🤦‍♀️

      Tiyatroya gitmek için yürüyoruz. Vietnamlı iki güzel aile fotoğrafı ekleyeyim hatıra olsun. Son karede ünlü şapkasıyla bir satıcı teyze uyukluyordu…

        Thang Long su kuklası tiyatrosu 

      Vietnam’a özgü, çeltik tarlalarında çalışan köylülerin tarlalar sular altında kaldığı dönemlerde tarlalarda kukla oynatıp eğlendikleri 11. yüzyıldan beri gelen bir sahne sanatı. Günümüzde genelde Hoan Kiem gölün efsanesini yerel hayatı kısa skeçlerle anlatıyorlar.

      Salona girerken benim koca Canon’um yine yasaklıydı. Sahnede sular içinde kalmış bir ev, sahnenin yanında yerel enstrümanlarıyla geleneksel müzik çalarak şova eşlik eden bir orkestra var. Oyun başladığında evin önündeki perdeden ufak kukla bebekler, ejderhalar çıkıp oyunu anlatmaya çalışıyorlar. Bize yağmur yağdırıp çeltik tarlaları su altında kalınca köylülere yardıma gelen su tanrısını canlandırdılar. Çok yorulmuş olmalıyız ki arada uyukladığımız da oldu.

      Perde arkasındaki oyuncuları görmüyoruz ama yarı bellerine kadar su içinde olduklarını oyun bitince anlıyoruz. Oyun fena değildi. Otele dönmek için otobüse giderken yolumuza çıkanlar.