GÜNEY AFRİKA *Johannesburg* 3.Gün devam
Evet tarih hala 2 Mart 2023 Johannesburg’da 3. günümüzde kültürel Lesedi köyünü gezmiştik. Lesedi’den çok uzak değil 3-4 km kadar mesafede olan Lion & Safari Park’ta yine bir saat süren kısa bir safari yapacağız. Lion park 2016 yılından beri yeni yeri Hartebeespoort bölgesine geçmiş ondan sonra adı da Lion & Safari Park olmuş. 1200 dönümlük alana sahip parkta Afrika’nın bilinen hayvanlarını göreceğiz. Hatta zürafalar, deve kuşları ve antiloplar girişteki restoranın yanına kadar geliyorlarmış. Yo Aslanlara yasak 😁 gelemezler ve diğer vahşileri bakın nasıl göreceğiz bir saat çok az belki hepsini göremeyebilirmişiz.
Güzel bir park belli girdiğimiz kapının tam karşısında devasa bir Aslan heykeli varmış sonradan fark ettim ama yeniden çekmemişim. Bilet gişelerinde bize hoş geldiniz diyen Tavus kuşu, altta kültürel eşyaların satış yeri, yandaki fotoğraf safari sonrası buluşma yeri restoran.
Park alanına girdik bizi bekleyen safari kamyonuna doğru yürüyoruz. İnanılmaz bir görüntü hemen aklıma *Maymunlar Cehennemi* filmi geldi. Orada hayvanlar kafesteydi burada bizi kafese koydular. 😁 Yerel rehber bize nasıl davranış sergilememiz gerektiğini anlatıyor. Aşırı ses çıkarmayın elinizi tellerden dışarı çıkarmayın arabaya atlayan olursa kafes var hiçbir şey olmaz ama sakın bağırmayın dedi telefonlarınızı da kafese yakın tutmayınız ikazını unutmadı.
Arabamız durunca kapalı tel bir kapıya geldiğimizi gördük güvenlikçi kapıyı açtı biz geçtik bu defa ikinci kapı açıldı çift geçişli güvenlikli durumlar. Safari alanı çevresi ile diğer hayvanların sahaları da birbirlerinden tellerle ayrılmış. Alttaki dördüncü kare.
Evet öncelikle adı park ama bin küsur dönümlük doğal bir alan. İçindeki hayvanları avlamak yasak, bir dönem hayvanlara temas etmek serbestmiş ama talihsiz kazalar ölümle sonuçlanınca yasak getirmişler. Bu kez daha küçük ölçekli parklar açılıp hayvan severlere gelin burada yakından görün hatta sevin denince Milli parkın turist sayısı, dolayısıyla kazancı da azalmış. Şimdilerde tekrar hayvanlara temaslı safari yaptırıyorlarmış. Aslan yavrularına benim korkusuz torunlarım olsa bayılırlardı.
Hava çok sıcak Allahtan arabada az kişiyiz ve üstü kapalı ama havadar. Rehberimizin heyecanlı ama sessiz olun ilk Aslan ailesine geliyoruz dedi. Bu arabadakiler de haberleşiyorlar. Herkes heyecan içinde yüksekçe çalılıklar önünde yatan 🦁 Aslanları nihayet görüyoruz. Parkın büyüklüğünü de görünüz.

İnanılmaz güzeller bir de dişi var uyuyor. Zaten sıcak ve karınları toksa saldırmıyorlar. Ay inanmıyorum yerel kadın rehber eline aldığı bir püsküllü sopa ile aslanı çağırıyor. Adı bile var da ben yakından çekeyim derdindeyim. Homurdanarak yerinden kalktı bir rahat vermediniz diye hızlıca geldi. Ama kızdı bu kez gelip sopanın ucundaki püsküle saldırdı. Dişleri arabanın telinde çektikçe çekti ay demeye kalmadı ben dişi kırılmıştır kesin dedim. Ama kırılan aslanın dişi değil arabanın kafes demiri oldu inanılmaz.
Sürüşe devam başka bir ağaç altı ve yine aslanlar ailecek yayılmışlar. Bu kez onları yerlerinden kaldırmak mümkün değil gibi. 😁 Ama baba Aslan kalktı şöyle bir dolaşıp yine yattı. Gerçek uzun yeleli Afrika aslanı bunlarmış. Diğer beyazlarla aynı yerdeler ama anlaşılan kim nerede bir ağaç gölgesi bulursa orada yayılıyor.
Biraz daha gittik bu bölge hep aslanların yeri. Karşıdan gördüğüm anda ama bu Aslanlar beyaz demişim. Evet parkın nadir bulunan beyaz aslanları. Soyu tükenmesin diye çok iyi bakıp besliyorlar dolayısıyla rehber kadına da alışıklar. Pek sessizce geldi, baktı bizim fotoğraf çekmemizi bekledi sonra yürüdü gitti. 😍
Manzara çok güzel çevrede hangi hayvan var bakınıyoruz bir iki zebra gördük derken çoğaldılar hatta grup içinde Gemsbok veya Güney Afrika antilobu olarak bilinen Oryx cinsi hayli büyük antiloplar da var.
Arazide yalnız olmadığımızı biliyoruz ama henüz kimseyle karşılaşmamıştık derken karşımızda iki tane ATV çıktı. Arkada görülen elektrikli telleri görebilirsiniz. Ağaçların bol olduğu bir yerden geçerken aa Zürafa 🦒 dediler ama görmekte hayli zorlandık. Upuzun boynunu gördük ağaçlardan yaprak yiyordu. Bakın ne kadar zumlasam da iyice görmeme yetmedi. Ağaç dallarıyla bütünleşmiş ay çok sevimli bu hayvanlar.
Daha geniş bir yerden geçiyoruz bu topraklarda yani Hartebeespoort çevresindeki kırsalda yüzyıllar önce Güney Afrika veya Anglo – Boer Savaşı yaşanmış. Girişte gördüğüm bir panoda anlatıyordu. Alttaki fotoğraf çevreden fikir vermesi açısından bir görüntü.

Kalkheuwel Savaşı; 1899-1902 yılları arasında Transvaal Cumhuriyeti ve Özgür Orange Devleti adlı iki Boer (Afrikaner) Cumhuriyeti arasındaki savaş olarak anılır. Alttaki panoda gösterilmiş ekliyorum.

3 Haziran 1900’de Korgeneral John French komutasındaki 4.500 İngiliz atlı taburu Johannesburg’dan Pretoria kalelerinin batısına doğru harekete geçer. Amaçları Boer’lerin demiryolu ile Batı veya Kuzey’e kaçması engelleyip Boer’lerin başkenti Pretoria’nın kuzeyinde bulunan Wonderboom kalesini ele geçirmek. Ardından da Pretoria – Pietersburg demiryolunun kuzeyindeki Waterval’daki esirleri kurtarmaktı.
Ancak Kalkheuwel dar geçidinde General Sarel du Toit liderliğindeki Boer komandoları tarafından pusuya düşürüldüler. Geçit dardı silahları ve yardımcı kuvvetlerin ön safha geçmesine engel oldu. Bütün gece süren çatışmalar sonunda akıllı İngilizler topçularını kayalık bölgeye çekip avantaj elde ettiler. 20 adamını kaybeden Boer’ler şafakla beraber geri çekildiler. (Boer’ler Güney Afrika’da Hollanda kökenli, bir Hollandaca lehçesi olan Afrikaans konuşan halk) İngilizler sadece 3 kayıp vererek teorik olarak savaşı kazanmış sayıldılar. Diyor safariye dönüyorum.
Yine bir tel çitten geçtik yüksek çalılıklar var ses yok dendi ve bingo evet yerde sere serpe uzanmış iki Çita. 🐆 İnanamadık şoför mümkün olduğunca yakına kadar girdi bakın şu güzellere. Ay birazcık bile kalkmadılar. Aslında gönlümden Leopar görmek geçiyor ama anlaşılan o ki bu kısa sürede daha fazla dolaşamayacağımız için Leopar görme şansımız yok.

İnanın hayvanat bahçesinde, kafesler içinde görmekten çok farklı bir duygu bu. Yerel rehber birtakım sesler çıkardı ama bizde çıt yok. Fotoğraflar çekildi başka bir bölgeye gidiyoruz zaman daralıyor zaten 1 saatlik bir safari. Derken az ilerde bir tane daha gördük. Etraf seyreder gibiydi. Çitalar bilirsiniz Dünyanın en hızlı koşan hayvanıdır. Çok çabuk ve hızlı bir şekilde avlanırlar. Gözlerinden aşağı inen siyah çizgiler için yakaladıkları avları için ağlıyorlar denir. 🐆
Yola devam artık son bir turdayız bu kez vahşi köpekleri görecekmişiz ve göründüler. Ama onlar da sıcaktan olsa gerek yere serilmişler. 😁 Yaban köpeği yerine *Wild Dog* demiş İngilizler. Afrika’ya özgü bu köpeklerin nesli tükenmek üzereymiş. Yaban köpeklerinin birkaç alt türü var ve hepsi az çok beyaz ve siyahtır. Bakın kulakları yuvarlak kürkleri benekli. Her hayvanın kürkünün benekleri ve rengi de farklı olurmuş.
Güney Afrika Folklorunda Botsvana’daki San halkı, bu Afrika yaban köpeğini en iyi avcı olarak görüyor ve geleneksel olarak şifacıların ve şamanların kendilerini yaban köpeğine dönüştüreceğine inanıyorlar.
Kısa safari turumuz burada bitti parkın girişine döndük. Bahçe kısmı çok güzel küçük bir akarsuyu bile var.

Böyle turistik aktivite olan yerlerin hediyelik eşya bölümü olmazsa olmazı elbette bakındık. Afrika’nın meşhur faresi Dassie, Beyaz bir oklu kirpi gördük hemen çektim. Henüz yavru olan bir de timsah var Nil Timsahı. Tuzlu su timsahından sonra dünyadaki ikinci büyük timsah olarak kabul edilen bir Afrika timsahıdır.
Evet bugün de böyle bitti yarın sabah yolumuz Zimbabwe’ye. Ama İstanbul’a dönüşümüz yine Johannesburg’dan olacak ve şehri ancak o zaman gezeceğiz, şehrin içinde yürümek tehlikeliymiş sonuçta panoramik otobüs gezisi olacak. Kısaca fazla bir şey göremeyeceğiz, onun için sizi şimdi gezdireceğim hem Güney Afrika’yı hem de Johannesburg’u gezip bitirmiş olacağız.
Rehberimiz Barbaros Kotoğlu; otobüsten inip yürümemiz mümkün değil, bu şehirde yaşayıp da merkeze inmeyen bir sürü insan var hem de siyah beyaz zaten sokakta bile gezemez zira dünyanın suç oranı en yüksek şehirleri arasında dediğinden itibaren arabanın camından görebildiğimiz kadarıyla sürekli geçtiğimiz yerlerin fotoğrafını çektik.
Bugün hava yağmurlu otobüsle Johannesburg’un kalbine gidiyoruz. Evet yeni söyleyiş şekliyle Jozi Güney Afrika’nın ticaret merkezi haline dönüşmüş. İlk keşfedildiği yıllardan beri altın maden yatakları sayesinde gerçekten de taşı toprağı altın denecek bir şehir. Zaten o nedenle Afrika’nın altın şehri ünvanını kazanmış.
Sömürge döneminde Hollanda ve İngilizler yaptıkları fabrikaların birçoğunu Apartheid sonrası bırakıp gitmişler. Nelson Mandela hapisten çıkıp ülkeyi Demokrasi ile tanıştırmış ama olay o kadar yeni ki halk kölelikten başka bir şey bilmeyince fabrikaları işletememişler. Yaşadıklarını sindirmeleri daha çok zaman alacaktır.
Jozi’nin kentsel yerleşimi, Newtown- Şehir merkezi- Sandton yerleşim yerleri yani banliyö ve uydu bölgeleri şeklinde. Şehirde yürüyerek hiçbir yeri gezemezsiniz. Jozi’nin yine de turisti çeken bir cazibesi var. Yanınıza yerel bir rehber almadan veya özel bir araç kiralamadan gezmeniz hiç mümkün değil. Sadece turistler ya da beyazlar değil yerli halkın bile akşam işten evine dönerken gaspa uğrama ihtimali çok yüksek. Altta paylaşacağım Gandhi Caddesindeki bu metrobüs duraklarında tek beyaz göremezsiniz ve metrobüslere beyazlar asla binemez. Fotoğraftaki iki yüksek binadan kırmızı yazısı görünen şehrin 54 katlı en yüksek binası Carlton Otel.

Merkez bölge- Newtown zamanın büyük şirketlerinin bankaların, lüks otellerin merkeziymiş artık birçoğu yıkık ve harap durumda zaten kanalizasyon sistemi de yok. Bölgede bulunan yüksek binalardaki Sony gibi elektronik devleri de şehri terk etmek üzereymiş.

Çevredeki kafeler artık uyuşturucunun serbestçe satıldığı gece kulüpleri olmuş kısaca neden güvenli yerler değil belli. Şu alttaki fotoğraflara bakın canım postanenin hali. Yakılmış yıkılmış. Bölgedeki işletmelerin terk edip banliyölere gitmesi sonucunda sahipsiz kalan binaları suç örgütleri önce kiralamış sonra sahte tapularla ele geçirmişler. Öyle ki polisler dahi suçlularla başa çıkamıyormuş.
Kütüphanenin tam karşısında Belediye binası var onu da Önder çekmiş. 1914 yılında yapılan bina 1974 yılında Ulusal Anıt olarak belirlenmiş. Sütunlarında yazılar var. Halkın anlamlı katılımı, Kamunun yönetime olan güveni gibi. 100 metre kadar sonra her yerde çokça gördüğümüz Shoprite Avm var ve yan sokağı yerel sebze pazarı gibi.
Jozi’de beyazlar kadar onların renkli dedikleri bizim melez dediklerimiz de sevilmiyorlar. Neyse çevreden devam edelim görüntüler çok normal gözükse de yalnız gezilemeyecek çoğu kartelin elinde olan mekanlar. Zaten burada yaşayanlar genelde ya evi iş yerine yakın olsun isteyen yerliler ya da fakir olanlar.
Her yerde olduğu gibi burada da çöp ayrıştırıcı insanlar var. Jozi çok zengin maden yataklarına sahip, altın ve elmas zengini bir şehir ama bu madenlerde çalışanlar siyahi halk ama işletenler hala beyazlar. Ve hala elektrik kısıtlaması yaşanılan, su sıkıntısı çekilen bir şehir. Güvenlik sıfır hala trafik ışıklarında durduğunuz anda arabanızın camı kırılıp gasp edilme olasılığınız var.
Devam edelim manzaralar henüz düzelmedi. Çevrede gördüğümüz bankaların hepsi eli silahlı her an ateş edebilecek güvenlikçilerle korunuyor. Çalışan beyaz yakalıların siyahi bile olsa oturdukları yerler duvarlar yetmiyor elektrikli tellerle çevrili ve çift kapı güvenlikli. Enteresan olan tüm korumalar hep siyahi.
Güzel bir köprüden geçiyoruz *Nelson Mandela Köprüsü* 2002 yılında 33 bin rand harcanarak yapılmış. Newtown ile Braamfontein ilçelerini birbirine bağlıyor. Altında da tren garı var ve tam 42 tane de ray varmış. Jozi’de Gautrain metro çok pahalıymış.

Bir diğer büyük sorun şehir genelinde AIDS’li hasta sayısının çokluğu. Ülkenin genelinde nüfusun % 10’u AIDS’li, hastaların yanı sıra bir de taşıyıcı olanları düşünürsek sayıları hiçte azımsanacak gibi değil. Üstelik fakirlik diz boyu olunca beslenme yetersizliğinden ölümleri de hızlı oluyormuş. Çalışmalar varsa da yetersiz sanırım, çok yazık.
Jozi aslında yemyeşil bir kent keşke sokaklarında rahatça yürüyebilseydik. Bu kadar olumsuzluğa rağmen turistleri çeken bir özelliği var *Apartheid Müzesi* ve altın madeni turları. Biz hiçbirine vakit bulamadık. Apartheid deyince aklıma geldi yine kulağınıza aşina bir şarkı var hatırlatayım dedim.
*Gimme Hope Jo’anna* söyleyen Eddy Grant aslında İngiliz-Guyanlı bir şarkıcıdır. Güney Afrika’yı ziyareti sonrası apartheid dönemi hükümetini hedef alan bu şarkıyı yapar. Buradaki Jo’anna güzel bir kadın değil Jozi’dir ve yine apartheid ile mücadele sonrasında sistemin çökeceği umudunu dile getiriyor. Yayınlandığı 1988 yılında Güney Afrika’da hükümet yasaklar ama yine de halk tarafından çokça dinlenir.
Her şeye rağmen bu şehirde güvenli bölge hiç yok mu? Var elbette Sandton gibi banliyöler güvenliymiş. Yine de geç vakit yalnız dolaşmayın diyorlar. Jozi’ye de veda zamanı geldi. Arada şöyle iki güzel Cami’ye rastladık paylaşmalıyım. İlk fotoğraftaki Jumuah Camii olarak da bilinir, Malaylar döneminden en eski ibadet yeri ve cami olan Kerk Caddesi Camii’dir. Diğer Houghton bölgesinde aynı adı taşıyan camidir mimari tarzı ve bembeyaz oluşu ile çok güzel.
Artık Jozi- Joyburg- Johannesburg hangisini severseniz O’na veda vakti geldi. Ben Jozi’yi sevdim ama sadece bir kez görmek ve en güzeli benim Türkiye’m diyebilmek için gelinir. Bir sonraki rotamız Zimbabwe. Vedamız elbette Güney Afrika Cumhuriyeti’nin kurucusu Nelson Mandela ile olmalı. Umarım beğenmişinizdir görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

