Arjantin-3 🇦🇷

JUJUY

La Linda- Güzel Salta’ya veda ettik ama gün henüz bitmedi. Tarih hâlâ 16 Şubat 2025. Salta ile Jujuy arası 85 km. Muhtemelen bir buçuk saatlik bir yolumuz var. Hava hayli kapalı, yağmur 🌧️ bulutları peşimizde. Neyse ki yağmur yağmadan, saat 19:00 gibi Jujuy’dayız.

Arabamızdan indiğimiz yer Jujuy’ un merkezi Plaza Belgrano. Rehberimizle birlikte kısa bir şehir turu yaptık. Dünya yol yapmışız, yorulduk; Belgrano parkında kısa bir mola verdik.

Şu gençler gibi biz de bir ağaç altı bulalım dedik. Nasıl bir çiçekse, devasa dalları var… Dalların arasından gençleri görmek için lütfen fotoğrafa tıklayalım. 😁 Ardından parktaki atlı heykeli gördük (ikinci fotoğraf), General Manuel Belgrano’ nun anıtı. General Belgrano’ yu birazdan anlatacağım. Foto credit by Önder Kaplan. 💞

Şehri biraz tanıyalım dedik ama vakit hayli ilerlemişti. Kısa bir tarihi yapı olan katedrali gezip, biraz uzakta olan otelimize geçeceğiz.

Jujuy, Jujuy Eyaleti’nin en kalabalık şehri; Arjantin’in en kuzeyinde ve yüksek rakımlı bölgelerinden birinde yer alıyor. Deniz seviyesinden 1.259 metre yükseklikteki bu güzel şehrin tam adı San Salvador de Jujuy. *Uhuy* diye de okunuyor; kulağa çok hoş geliyor…

Katedral, Jujuy’ un tarihinde önemli bir rol üstlenmiş. Hikâye ya da rivayet — her neyse — anlatılanlar hep aynı noktada birleşiyor:

1812 yılında, Jujuy halkı İspanyollar şehri basmadan önce, General Manuel Belgrano’nun isteğiyle zorunlu bir göçe çıkmak zorunda kalmış. Evlerini, sokaklarını, anılarını geride bırakıp yola düşerken katedral onlar için sessiz bir sığınak olmuş. Halk, Belgrano’nun ordusunu ve özgürlük mücadelesini koruması için dualarını burada etmiş.

Katedral, geride kalanların sessiz tanığı olmuş. Kapıları kapansa bile duaların duvarlarda asılı kaldığına, hatta o günlerde burada yakılan mumların başka zamanlara benzemediğine inanılır. Söylendiğine göre, günlerce sönmeden yanan mumlar varmış…

Evet, General Belgrano’ dan burada söz edebilirim. Parkta yer alan panonun fotoğrafını çekmiştim; tercümesinde zorunlu göçün sebebi açıkça anlatılıyor:

Kuzeyden ilerleyen, Pío Tristán komutasındaki güçlü bir İspanyol ordusunun yaklaşması üzerine Belgrano, 29 Temmuz 1812’de genel geri çekilmeyi emreden bir bildiri yayımlamış.

23 Ağustos 1812’de, General Manuel Belgrano’ nun emriyle, vatansever ordu ve Jujuy halkı birlikte kahramanca bir göçe başlamış; Tucumán yönüne doğru ilerlemişler. Belgrano’ nun emri kesindi: Geride kalan topraklar, kralcı güçlere hiçbir şey bırakmayacak şekilde boşaltılacaktı.

Savaş kazanıldıktan sonra halk, minnettarlık ifadesi olarak Ulusal Bayrağı Belgrano’ ya armağan etmiş. Yıllar sonra Belgrano da bu bayrağı buradan halka armağan etmiş. Katedralin rahibi tarafından kutsanan bayrak, yeniden halka teslim edilmiş. Bugün bu bayrak, ulusal sembollerden biri olarak hükümet binasında muhafaza edilmekte.

Katedrale girişte Bayrağın General Belgrano tarafından teslim edilişi ve Papa tarafından kutsanışını gösteren tablo asılı. Altında da şunlar yazılı; Bu katedralde, Jujuy’lu rahip ve ordunun genel vekili Juan Ignacio Gorriti, 25 Mayıs 1812’de Belgrano tarafından yaratılan Arjantin bayrağını kutsadı ve bu bayrak, kısa bir süre sonra Cabildo önünde askerler ve halk tarafından göndere çekildi. Fotoğraflar altta, Katedralin içi ve yağlı boya tablo…

Katedralin içi gerçekten çok güzel. Camlı bölmede yatar durumdaki İsa heykelinin detayları inanılmaz. İspanyol heykeltıraş Martinez Montanes’in eseri, gerçeğe çok yakın çalışılmış.

Buluşma yerine doğru gidiyoruz, güzel bir yerden geçerken Jujuy’ un tarihindeki göç olayını harika bir kompozisyonla anlatan heykel gurubuyla karşılaştık. Tarihi bir anı yaşar gibi çok güzeldi…

Jujuy’u arkamızda bırakırken yağmur da sanki bizi kolluyormuş gibi, arabaya biner binmez başladı. Bir saat sonra Tilcara’daki otelimize vardık. Yağmurdan odalara, odalardan yemek salonuna geçmek bile meseleydi. Biz de günü, “Sabah ola, hayır ola,” diyerek kapattık.

Sabah güzel bir güne uyandığımızda artık tarih 17 Şubat 2025 olmuştu. Kahvaltıya giderken kaldığımız El Portal de La Quebrada tesisi ve manzara müthişti. Yağmur renkleri coşturmuş.

Rehberimiz şöyle dedi: Şu anda Tilcara’dayız ve deniz seviyesinden 2.300 metre yüksekteyiz. Yüksek irtifaya bağlı baş ağrıları genellikle buradan itibaren başlar. Deniz seviyesinden 2.000 metrenin üzerindeki yüksekliklerde normal olan bu durum oksijen yetersizliğindendir. 3.600 metrede aldığınız oksijen deniz seviyesinde aldığımızdan %40 daha düşüktür bu da baş ağrısına, bulantı hatta kusmaya sebep olur. İşte Tilkara’ da bu nedenle sizi yüksek irtifaya alıştırmak için kaldık.

Jujuy eyaletinin en çok turist alan kasabaları Tilkara, Purmamarca ve Humahuaca’dır. Ama bir başka güzel yeri de tuz gölü düzlüğü Salinas Grandes’tir. Biz önce Salinas Grandes’e gideceğiz. Asfalt yol güzel ama 4.000 metreye kadar çıkacağız. Bu nedenle koka çayı içmek ya da koka yaprağı çiğnemek iyi gelir. Merak etmeyin, yaprak temin ettim diyerek isteyenlere de dağıttı.

Tuz Gölü düzlüklerinin olduğu dünyaca meşhur Salinas Grandes bölgesin ziyareti yapmak üzere Tilkara’dan ayrılıyoruz. Bir süre sonra ne yağmur kaldı ne kara bulutlar hava günlük güneşlik oldu. Kısa bir mola verdik geldiğimiz yer * Yedi renkli dağ* manzarası için fotoğraf çekim yeri. Arabasını kenara çeken herkes fotoğraf çekme peşinde. Haksız da sayılmayız. 😁

Karşımızdaki dağlar doğa ananın yağlı boya tablosu gibi, muhteşem…

Panoda yazılanları özetleyeyim; Karşınızda gördüğünüz renkli katmanlar tek bir dağ değil, milyonlarca yıl boyunca oluşmuş farklı jeolojik dönemlerin üst üste binmesi.

Her renk: farklı bir mineral, farklı bir iklim, farklı bir zaman demektir.

Katmanlar: Deniz tabanları, göl tortuları, volkanik kül, demir oksitli topraklar gibi farklı oluşumların ürünüdür ve And Dağları’nın yükselmesiyle bu katmanlar yerden yukarı itilmiş ve bugün çıplak gözle görülebilir hâle gelmiştir. Yani pano diyor ki; Burada gördüğün renkler bir manzara değil, zamanın ta kendisidir. 👍

Ay daha fotoğraflık neler var bilseniz. 💃 Yedi Renkli Dağ’ın panosunun önünde bu kez manzara kadar renkli başka bir sahne vardı. Gözlük takılmış, süslenmiş lamalar… Mutlaka bir portre çekmeliydim. Bakınız gözlüğünde ben de varım. 😉 🦙

Lama’lar 🦙 🦙 🦙 İnkalar döneminden beri hem besin amaçlı hem de yük taşıma amacıyla kullanılıyor. Bizim tabirimizle etinden sütünden yününden her şeyinden yararlanılan bu hayvanlar deve cinsinden geliyor. Ve tarihte evcilleştirilen ilk hayvandır. Yünü çok kıymetli bu konuya sonra değineceğim. Onlarla fotoğraf çektirdik, yolun ciddiyeti bir anlığına gülümsemeye dönüştü..

Sonra yola devam. Kıvrıla kıvrıla yükseliyoruz; rakım arttıkça manzara değişiyor, nefesler biraz daha fark edilir hâle geliyor. 4.000 metreye doğru tırmanırken, Mirador de Lipán’a ulaşıyoruz: sessizlik, rüzgâr, uçsuz bucaksız bir yükseklik hissi. Yol şimdi asfalt ve çok güzel ama ilk yerleşik halkı İnkalar zamanında yolun durumunu bir düşünün. İnanılmaz bir mühendislik harikası değil mi?

Neyse, artık 4170 metredeyiz. Durup yerel eşya satan yerlilerin yanına gidiyoruz. Genellikle Alpaka şal ve yün kazak satıyorlar ve yerel şapkaları…

Pucará (Pukaraman) denilen bölgeye gidiyoruz. Rehberimiz anlatıyor: Şu anda 4170 metreden yaklaşık 3000 metre aşağı ineceğiz; yarım saat sonra Salinas’a varmış olacağız. (Yerel rehber Jasmin’den tercüme ederek) Kulak kesiliyoruz…

Çevrede tam 25 köy var. Geçtiğimiz bu yol, Rota 52 olarak adlandırılıyor. Bulunduğumuz yöre, İnkalarla başlayan ilk insan yerleşimlerinden biri. Ticari açıdan da her zaman önemli olmuş; çünkü Arjantin’in Atacama üzerinden Şili’ye açılan sınır bağlantılarından biri burada. Atacama Çölü’ne yaklaşık 260 km mesafedeyiz.

Bu bölgede önce İnkalar, ardından onların devamı sayılan Aymara ve Keçuva toplulukları yaşıyor. Hepsi kendi dillerini kullanıyor. Günümüzde bile okullarda, İspanyolcadan sonra ikinci dil olarak bu yerel diller öğretiliyor. Ancak günlük hayatta İspanyolca ile yerel diller iç içe geçtiği için, ortaya bizim yöresel lehçe dediğimiz, kırık ama son derece canlı bir dil çıkıyor.

Asfalt yol dümdüz uzandığında, yolun sonunda ufuk bembeyazdı. Yaklaştıkça gökyüzündeki bulutların eşsiz uyumu manzaraya karıştı; Yansıma ile de nefesim kesildi.

Suyun varlığıyla oluşan yansımayı umuyorum; umarım duracağımız yerde de yakalayabilirim. Tuz çölünün — ya da düzlüğünün demek daha doğru — ortasına doğru ilerliyoruz. Tuzun çıkarıldığı alanı ve işçilerin tuzları kamyonlara yükleyişini görüyoruz. Alan gerçekten de çok büyük 212 km². Meğerse burası Dünya’nın üçüncü büyük tuz düzlüğüymüş.

Bu tuz düzlüklerinin manzaranın büyüleyici güzelliği yanında başka çok önemli başka bir özelliği daha var. Asrımızın cevheri Lityum. Evet lityum.

Biraz anlatayım; Zengin olma hayaliyle Amerika’nın kuzeyine doğru yola düşenler bir dönem kara elmas dediler kömürü buldular. Ardından petrol geldi; bir yüzyıl sonra ise Amerika’nın güneyinde bu kez beyaz madeni keşfettiler. Neydi buldukları ya da bilip de peşine düştükleri? Tuz, ama bildiğimiz tuzun kendi değil altındaki suda çözünmüş olarak bulunan Lityum elementiydi.

Neden bu kadar önemli?

Çünkü lityum; ilaç sanayiinden pil üretimine, özellikle de elektrikle çalışan otomobillere kadar pek çok alanda vazgeçilmez hale geldi. Yani artık Elektrifikasyon ve karbonsuzlaşma çağında lityum sadece bir element değil çağın anahtarı oldu.

Bu yer altı tuzlu su kaynaklarının doğaya hiç mi faydası yok? Olmaz mı!

Yer yüzüne çıktıklarında, özellikle flamingolar için önemli yaşam alanları oluşturuyorlar. Bununla birlikte, bu tuzlu suların varlığı çevrede gördüğümüz pek çok müthiş doğa harikasının da temelini atıyor. Birazdan fotoğrafları ekleyince göreceksiniz müthiş.

Tuz düzlüklerinden lityum nasıl çıkarılıyor derseniz; lityum, tuzlu yer altı sularında çözünmüş hâlde bulunur. Bu yer altı suları çekilir, havuzlarda buharlaştırılır ve çeşitli işlemlerden geçirilerek cevhere dönüştürülür.

Nihayet geldik. Beyaz düzlüğün tam ortasına doğru, turistik bir duraklama alanı yapmışlar. Arabadan iner inmez ben yine önden koşturup manzarayı çekmeye başlıyorum. Bulutları oldum olası severim. Burada da eşsiz görünüyorlar.

Başka bir Dünya’da gibisiniz hatta başka bir boyutta. Gözünüzün alabildiğince beyazlık. Salina Grandes’ teki tuz katmanları 10-50 cm’yi geçmiyormuş. İlk önceleri bataklık, su bitki örtüsüyle kaplı dümdüz bir lagünmüş. Tuz düzlüğüne ayakkabılarla girilmiyor; kenara bırakıyoruz.

Kendimi kaybetmişçesine yürüyorum, suyu bol bir yer bulma umuduyla… Ama yok. Olan da çok az; aradığım yansımayı vermeye yetmiyor. Eşime makinamı veriyor hemen koşturuyor az da olsa yansımaya dikkat ederek çek bari diyorum. Sonuç ikinci fotoğrafta idare eder… Bu manzaralar müthiş değil de nedir? İnanılmaz… Teşekkürler hayatım. 💞

Üstteki ilk fotoğrafta daha net görülen, bal peteği görünümlü beyazlıklar evaporit oluşumları. Buradaki gibi suyun az olduğu bölgelerde, buharlaşma da az olunca ortaya çıkıyorlar. Kısaca; suyun buharlaşmasıyla geride kalan bir tür tortul oluşumlar.

Rehberimizin *Haydi, siz de fotoğraf çektirmeye geliyorsunuz* demesiyle toparlandık. Meğer turumuzun küçük bir hediyesi varmış. Gerçi fotoğrafımızı çeken pek becerikli değildi. 😁 Benim makinem suya giremediği için telefonla çekildi; zaten herkes kendi telefonuyla poz veriyormuş. Ben yansıma ararken, biz dinozorla karşılaştık. 🤣 🤣 🤣

Küçük bir not; ayaklarımız yanmadı ama bembeyaz oldu. Ellerimizi kesinlikle gözlerimize değdirmedik, yoksa yanardık. Ayakkabılarımızı giymeden önce içme suyuyla yıkadık.

Arjantin-Jujuy- Salinas Grandes’ in göz kamaştıran beyaz dünyasından ayrılıp, Humahuaca Vadisi’nin içinden geri dönüyoruz. And Dağları’nın nefes kesen manzarası, koruma altındaki dev kaktüsleri, peri bacalarını andıran oluşumları ile bize eşlik ediyor.

Vadinin en güzel köylerinden biri olan güzel Purmamarca kasabasına doğru gidiyoruz. Hava arada bir bulutlanıyor olsa da renkli vadiyi keyifle seyrederek iniyoruz.

Jujuy Eyaleti’nin en turistik köyüne yaklaşırken irtifa 2.324 metreye ulaşıyor.

Nihayet, yerel adıyla Cerro de Los Siete Colores, Türkçesiyle Yedi Renk Tepesi olarak anılan o büyüleyici manzaranın eteğindeki Purmamarca köyündeyiz. Topluca kasabanın içlerine doğru yürüyoruz.

Köy dedim ama nüfusu yaklaşık 2.000 ; aslında küçük, sevimli bir kasaba. Yerel halk son derece sıcak. Fotoğraflarını izin alarak çektiğimde, yanlarındaki kişiler bile hiç itiraz etmedi; uyumlu ve güler yüzlü insanlar.

Purmamarca, adını Aimara (Aymara okunuyor) dilinde “bakir toprağın köyü” anlamına gelen sözcüklerden alıyor. Humahuaca Vadisi’nin en eski yerleşimlerinden biri olan bu küçük kasaba, yüzyıllardır And Dağları’nın renkleriyle iç içe. İnka yollarının geçtiği bu topraklarda, taş sokaklar, kerpiç evler ve beyaz kilise hâlâ aynı sadelikle duruyor. Nüfusu küçük ama bence ruhu büyük; dağlar gibi sakin, ama renkler gibi canlı. Çok sevdik.

Haydi, birlikte gezelim… Dağları gibi kasabanın kendisi ve insanları da çok renkli. Biraz da fotoğraflarla ben de canlandırayım.

Bu şirin kasabada küçük ama çok keyifli bir park var. Çevresi adeta geleneksel el sanatları fuarı gibi. İnsanlar bir yandan alışveriş yapıyor, bir yandan da parkta dinleniyor; her şey sakin, her şey yerli yerinde.

Purmamarca Parkı ve çevresi

Parkın hemen karşında geniş bahçesi ve ağaçlarıyla bembeyaz kerpiç bir bina var. Önündeki panodan Santa Rosa de Lima kilisesi olduğunu öğrendim. Önce fotoğraflar sonra yazılanları kısaca aktarayım.

17. yüzyılın başlarında Rahip Pedro de Abreu, Purmamarca’ ya gelerek vadide yaşayan yerli halka Hristiyanlığı öğretmeye başlar. Santa Rosa de Lima’ya adanmış olan kilisenin ilk inşası 1648, günümüzdeki yapısı ise 1778 yıllarına tarihlenmektedir. Kerpiçten yapılmış yapının yanında bir çan kulesi yer alır. 

Her yıl 30 Ağustos’ta, Santa Rosa de Lima’nın koruyucu azize günü; tüm halkın katılımıyla geleneksel yürüyüş dansları (caminante), sikuri (siku çalgıcıları) ve misachico adı verilen dinsel alaylarla kutlanır.

Bahçede asırlık ağaçlar var. Önder’in hemen dikkatini çeken Keçi boynuzu ağacı oldu. Rivayet o ki; General Belgrano bağımsızlık savaşına giderken bu ağacın gölgesinde serinlemiş. 🤷‍♀️ Bir tek biz ülkemizin varlıklarını böylesine pazarlayamıyoruz galiba…

Kilise duvarının yanında yerel lezzetleri tadan bir hanım, kilisenin önünde de bizim hippi dediğimiz günümüzün gezgin diye adlandırılan gençler lobutlarla küçük bir sokak gösterisi yapıyordu; renkli dağlar fon, taş sokak sahne, manzara ise efsane…

Ben ise hemen arkada yükselen, rengârenk ve muhteşem dağa odaklandım. Bakınız, haksız mıyım? Hava da bulutlanmaya başlamıştı; yağmur geliyorum der gibiydi.

Genç bir kız kurdeleyle ritmik jimnastik yapıyordu. Çok güzeldi, kayıtsız kalamadım. 💃

Parkın kenarına oturup gençleri seyrederken atıştırmalıklarımızla açlığımızı bastırdık. Ardından biraz daha dolaşmaya karar verdik. Ben hep derim ya; ara sokaklar mutlaka bir güzellik saklar.🥰

Her yer turistik ama bir o kadar da yerel eşyalarla dolu. Quechua (Keçhua okunuyor) halkının el yapımı bebeklerine baktık. “Derin torunuma alayım” dedim… ama tam o sırada hava iyice kapandı. Yağdı yağacak derken…

Eyvah demeye kalmadan yağmur bastırdı. Ben makinamı korumaya çalışırken, biz kaçmaya bile fırsat bulamamışken, yerel halk inanılmaz bir hızla tezgâhların üzerine naylon örtüleri çekmişti bile.

Naylonları toplarlarken fark ettik; yanlarda rulo hâlinde hazır bekleyen örtüler var. Bir çekiyorlar, hop… her şey kapalı. Eh, yağmuru bol bu yörede böyle bir pratik zekâ da olmalıydı. 👍

Derken sağanak geldiği gibi bitti; güneş arkasından açtı ve biz gezmeye devam ettik. Duvar boyaması güzel bir yer daha…

Hemen karşılarında yerel lezzet tortillas satıcıları. 🙌

Kalabalık olmayan bir sokakta güzel bir ahşap atölyesine denk geldim. Tanıtım tabelası çok orijinaldi — alttaki ilk fotoğrafta görebilirsiniz. Arka planda yine o renkli dağ manzarası…

O an rehberimizin söyledikleri geldi aklıma: “Dağa tırmanırsanız kasabayı ve çevredeki renkli manzarayı tepeden görebilirsiniz.” Burası Los Colorados olarak bilinen özel bir yürüyüş rotasıymış. Tırmanış 3 km, üstelik taşlık… Biz “yok, kalsın” dedik. 😁 Zaten buradan da her şey fazlasıyla güzel görünüyordu.

Size çıkılan yeri, aşağıda eklediğim ikinci fotoğrafta yıldızla işaretledim; büyüterek görebilirsiniz. Bir de küçük bir bulmaca ekliyorum: yine ikinci fotoğrafta *Kapı zilini çalan kim acaba? *😁

“Bulmacanın cevabı sandığınız gibi bir gezgin değil; kapı zilini çalmaya niyetlenmiş minik bir kuş. Bazen en güzel ayrıntılar, en sessiz olanlar oluyor.” Yanılıyor muyum dersiniz?. 🕊️

Çıkışa doğru ilerliyoruz. Objektifime takılan görüntüler.

Arabamıza binip otelimiz Tilcara’ya doğru yola koyuluyoruz. Rehberimiz, akşam yemeğine yetişebileceğimizi düşünüyor. Rota 9 üzerinden gidiyoruz.

Rehberimiz “Bu eyalette göreceğiniz son renkli dağlar,” diyor, “bir kez daha bakın.” Ve arabayı, harika bir yerde durduruyor.

Maimara. Estrella que cae… Omaguaca dilinde Düşen Yıldız demekmiş. Yöredeki her kasaba, yerleşmek için özellikle böyle renkli tepeleri seçmiş gibi. La Paleta del Pintor— Ressamın Paleti — denilen bu renkli tepeler, bana sorarsanız, hepsinin içinde en güzeli.

Ve biliyoruz; Arjantin’de mezarlıklar çiçeklerle süslü, özenle inşa edilmiş. İşte Ressamın Paleti ve bu muhteşem manzaraya karşı, çiçekler içindeki sakinleri…

La Paleta del Pintor’a karşı, çiçeklerle çevrili sessiz komşular… Renklerin ve zamanın birbirine karıştığı Maimara’ da, düşen yıldızın altında bir durak.

Her güzellik gibi, Maimara’nın güzelliğini de ardımızda bırakıp nihayet otelimize geldik.

Ama ne gelmek… Yağmurla birlikte.

Yine kısa sürdü ve muhteşemlik burada da devam etti.

İnanılmaz mutlu oldum.

Çifte Gökkuşağı… Alâim-i Semâ, Ebem Kuşağı — ne derseniz deyin, hepsi. 🌈🌈🌈

Ama hikaye bitmedi bir gün daha buralardayız. Sonra yol ve sınır… 🤷‍♀️ Yarına. 😉

Tarih 18 Şubat 2025 – Gece yağan yağmur sonrası bulutlu ama güzel bir sabaha uyandık. Tilcara’yı arkamızda kara bulutlarıyla baş başa bıraktık. 🌫️ Geze, geze Bolivya sınırına doğru gidiyoruz. Yola çıktıktan sadece 10 dk. sonra yağmur ☔️ tüm hızıyla başladı. Muhtemelen Tilcara *peşinizdeyim* 🤗 demek istedi… Hoş, benim için yağmurda seyahatin keyfi bir başkadır. 🌧️

Rehberimiz güzel bir kasabaya ve çok eski ama içi oldukça etkileyici bir kiliseye uğrayacağımızı söyledi. Yağmur önemli değil dedi. Ama umarım açıktır..

Şans bu kez bizden yana değildi. Üzülmedim çünkü içerde fotoğraf çekimine izin vermiyorlarmış.

Uquia kasabası;

Kasabanın ilk sakinleri Uquia halkı. Turizm yönünden önemini 1691 tarihli kerpiç ve bir cins kaktüsün odunundan yapılmış * Santa Cruz Kilisesi*ne borçlu. Bu kilisenin asıl özelliği, içinde yer alan ve sömürge dönemine ait olan, Cusco’dan getirilen tüfekli melekler (Angeles Arcabuceros) resimleri.

Hikâyesi çok ilginç, anlatayım: Melekleri resmeden sanatçının önünde melekler nasıldır diye bakarak yapacağı modeli yokmuş. O da tutmuş İspanyollara sormuş- melekleriniz nasıldır? -Bizim gibi insanlar ama ayrıca kanatları var demişler.

Sanatçı da ne yapsın 17. yüzyılın parlak yüzlü asilzadelerine benzer, altın işlemeli elbiseler giymiş değişik tipte 9 Baş meleği resmetmiş. Ama o ne? Omuzlarında da kocaman iki tüfekle… 😁 Tarihçiler yerli halkı korkutmak için özellikle yaptırılmış diyorlarmış. Zira fetih döneminde halk din ve silahla sindirilmiş. *Bu bir alıntıdan esinlenmedir.* Altta kilisenin fotoğrafı.

Humahuaca Vadisi boyunca yola devam. Yağmur ☔️ peşimizden ayrılmıyor. Kısa bir süre sonra hız kesmeden yağan yağmur altında Humahuaca kasabasına geldik.

Humahuaca Kasabası; Yağmur hala devam ediyor. Arabadan inip şemsiyelerimizi açtık. Arnavut kaldırımlı daracık bir sokaktan rehber önde biz arkada hızlıca yürüyoruz. Ben şemsiyesiz zira iki işi bir arada yapamam. 🤷‍♀️ 😁 Kerpiç evlerin arasında gidiyorken harika bir duvar resmine rastlayınca yine kaçırmadım. Ve kasabanın parkına eriştik. Fotoğrafları ekliyorum.

Kasaba, 2.930 metre yükseklikte; tarihi, İnkalardan çok daha önceye, yaklaşık 10 bin yıl öncesine uzanan bir yerleşimin üzerine kurulmuş. İnka dönemlerinden beri önemli bir kervan yolu olmuş. Halkın çoğunluğu Quechua yerlisi.  Bugün Humahuaca’nın taşıdığı bu tarih, 2 Temmuz 2003’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmasıyla da tescillenmiş.

Humahuaca’nın kuruluşu tarihte 1594 yılı olarak geçiyor; yerli lider Şef Limpita ve birkaç misyonerin şehrin kuruluşunda adları anılıyor. Ama kasabanın asıl hikâyesi, anlatılarda saklı.

Humahuaca’nın adıyla ilgili anlatılanlar net değil; zaten belki de bu yüzden ilginç. Yerel bir efsaneden söz ediliyor:

Ağlayan kafa! Humahuacac!” diye yankılanan bir ses…

Hikâyesi zamanla dağılmış, detayları kaybolmuş. Bazı tarihçiler ise bu ismin, bölgede bulunan kafa mezarlıkları ya da önemli yerli liderlerin gömüldüğü alanlarla bağlantılı olabileceğini söylüyor. Hangisi doğru bilinmez; ama Humahuaca’nın adı, burada geçmişin hâlâ fısıldadığını düşündürüyor.

Humahuaca bölgenin sınıra kadar olan son turistik şehriymiş; sanırım, hem yağmur hem de saatin erken oluşu nedeniyle ortalık sakin. Her kasabada olduğu gibi buranın da bir belediye binası, tarihî Cabildo’su var. Ben önce kilise zannettim ama üzerine tıklayıp bakarsanız görürsünüz, sizce de benzemiyor mu?

Ayrıca ikinci fotoğrafta görülen, yeşil renkli balkon gibi bölüm her gün 12:00’de ve her gece 24:00’te açılıyormuş. Humahuaca halkının koruyucu azizi Francis Solano’nun maketi ortaya çıkıp onları kutsuyormuş.

Belediye binasının önündeki parktan geçip geniş bir alana çıktık. Humahuaca’nın Bağımsızlık Kahramanları Anıtı tam karşımda duruyordu. Sonsuza uzanıyormuş gibi görünen, kat kat merdivenler ve en tepesinde bir kahraman figürü… Eteğinde ise onun askerleri betimlenmiş olmalı; uzaktan seçebildiklerim bunlardı. Yağmur hızını kesmeyince, bir elimde şemsiye, diğerinde fotoğraf makinesiyle daha yakına gitme fırsatım olmadı. Bazen mecburiyet iki işi bir arada yaptırıyor. 😁

Yağmur fotoğrafa yansımadığı için ilk fotoğrafı şemsiye ☔️ ile özellikle koydum. Siz fotoğraflara bakın Anıt için bilgileri sonra vereceğim.

Dik bir merdivenle çerçevelenen bu anıtın ana frizinde, Arjantin’in bağımsızlığı (1816) için verilen sayısız mücadele anlatılıyor. En üstte yer alan figür ise bölgenin yerli halkından bir chasqui; savaş zamanlarında haberleri bir yerden bir yere ulaştıran koşucu askerlerden biri. Bu figür, bir habercinin değil, halkın direncinin de simgesidir.

Anıtın yapımına, 1925 yılında, dönemin devlet başkanı Marcelo T. de Alvear zamanında Ulusal Kongre tarafından karar verilmiş. Eserin heykeltıraşı Ernesto Soto Avendaño ve 1950 yılındaJuan Domingo Perón’un başkanlığı sırasında da açılmış. Humahuaca’ da, yağmurun altında uzaktan bakarken bile, bu anıtın taşıdığı tarih hissediliyor. Diyor sınıra doğru yolumuza devam ediyoruz.

Yağmura alıştık Şubat yörenin en yağışlı zamanıymış. Rota 9’un yolundaki her şehirden geçiyoruz. İlk fotoğrafta görülen dağlara yazmışlar adını bu Azul Pampa. 😉 Azul Pampa ama uğramadık çünkü bu dağın ardındaymış. Daha sınıra yakın olanı Abra Pampa. Abra Pampa Cochinoca bölgesinin başkentiymiş. Ve harika tortul renkli dağlara sahip *Şeytan’ın Omurgası veya uyuyan devler* de diyorlar. Şehre yakın bir kasaba Huancar de Potrero’da sandboarding – kum sörfü yapılıyormuş. Kışın da çok soğuk olduğu için *Arjantin Sibirya’sı* olarak adlandırılırmış. Şu güzelliğe bakalım.

Şehir içinden duvar resimleri. Tek tek bakınca çok şey ifade ettikleri görülüyor. Arabanın içindeyken çektiklerim.

Yağmur devam ediyor. Bu güzel duvar resimlerinden birini yakalamakta geç kalsam da eklemeden geçemeyeceğim. Pandemi dönemine ait…

Nasıl güzel değil mi?

Sıradaki Şehir La Quiaca şehri oldu. Güzel bir girişi var. Şehrin içinden ilk fotoğraf bir anma anıtı. Kim olduğunu çıkaramadık. Çiçeklerle çok sık ziyaret ettikleri belli oluyor. İkincisinde büyücek bir küp Pachamama’nın (Toprak ana) başkenti La Quiaca’ ya hoş geldiniz yazıyor. Bir Profesörün özlü sözü bu güzel küpün önünde paylaşılmış. Sanki yolculuğumuzun özünü fısıldıyor gibi. Prof.ün kim olduğunu bulamadım. 🤷‍♀️

🌟Her gün öğreneceğim bir şey,

unutacağım bir şey ve

şükredeceğim bir şey var. 🌟

La Quiaca, Jujuy eyaletinin Bolivya ile sınır komşusu olan, Arjantin’in en kuzey ve yüksek (3.444 m.) şehridir. 1907 yılında kurulan Quiaca’nın adı Quechua dilinde “quina’nın yeri” anlamına geliyor. Quina, sıtma tedavisinde kullanılan bildiğimiz kinindir. Kinini üreten ağaçta Kınakına (Cinchona) olarak bilinir. Quechua’ların “quina quina” deyişi, zamanla şehrin adına dönüşerek Quiaca olmuş. Bir şehrin adı bile bazen şifa taşıyabiliyor. 🫶

Öğlen yemeği için güzel bir restoranın önünde duruldu. Bu arada bir arkadaşımız 3.444 metre irtifadan rahatsızlandı. Neyse toparladık. Şehri dolaşmaya çıktık, merkeze doğru yürüdük güzel bir parkı var. Bisikletli bir kızımız dinleniyor. 🚴‍♀️

Parkın etrafı fotoğraf için cennet gibi her köşesi ayrı bir hikaye gibi. Sömürge tarzı bir yapısı olan kilisenin dış cephesi kırmızı taşlarla kaplanmış. Yanında Papa II. John Paul’un onuruna yapılmış bir heykeli duruyor. Güzel kırmızı taşlı bu kilise 1940 yılında yapılmış Iglesia Nuestra Señora del Perpetuo Socorro- Daimi Yardımcı Meryem Ana Kilisesi.

İlk fotoğrafta kilisenin hemen yanındaki anıt Arjantin’in El Libertador’u Jose de San Martin’in büstü. Parkın diğer yanındaki büstlerin soldaki Martin Miguel de Güemes, sağdaki (Bayrağın yaratıcısı) Manuel Belgrano’ ya ait büst. Üçü de Arjantin’in bağımsızlığının simge isimleri.

Parkın çevresinde dolaşmaya devam ediyoruz… Duvar resimlerinden önce, cadde üzerine çizilmiş animeyi andıran bir figür çıkıyor karşımıza. Üzerinden basılarak geçilen, kimsenin dönüp bakmadığı bir çizim.

İlk fotoğraf, La Quiaca’ da sınırda olma hâlini anlatıyor sanki. Ne tam buraya ait, ne oraya. Biraz yabancı, biraz sessiz. Uzaylıyı andıran bu figür, gökyüzünden değil; tam tersine ayaklarımızın altından sesleniyor. Bereket Tanrısı Ekeko’yu andırıyor; sanki geçen herkesin yoluna sessizce iyi dilekler bırakıyor. And Dağları’nın kadim inancı hâlâ nefes alıyor, ihtiyaç kadar istemeyi, sahip oldukların için şükretmeyi hatırlatıyor gibi. 🌟

Az ilerisinde ise bambaşka bir sahne var. İkinci fotoğrafta, duvarlarda bu kez gerçek animeler duruyor: 1980 yapımı, bizde Zodyak Şövalyeleri adıyla tanınan Saint Seiya’lar. Zırhlı, güçlü, renkli; göğe bakan kahramanlar. Aynı şehirde, birkaç adım arayla, biri yere çizilmişken diğeri duvarlara yükselmiş. Kimi ayaklarımızın altında kalıyor, kimi hayallerimize takılıyor. 😉 Görelim…

Duvar resimleriyle devam edelim… Güney Amerika’nın bu resim sanatına bayılıyorum. İster Mural olsun, ister yere yapılsın ister grafiti olsun. 💞

La Quiaca’ da yürürken kimseyi durdurmuyorlar. 😁 Ama durmak isteyen için bakacak çok şey var. Altta eklediğim fotoğraflarda göreceksiniz. Çünkü buradaki mücadele, sadece bugünün öfkesi değil; 24 Mart’ta her yıl hatırlanan diktatörlük döneminin bıraktığı izlerle birlikte, toprağın, bedenlerin ve hatırlamanın mücadelesi. Kısaca; Unutmadık. Unutturmayacağız’ın ilanı…

Buluşma yerine giderken yol üstünde bir mural… 🇦🇷 Çok etkileyici…

“Buradayız. Toprağımız için, emeğimiz için, sesimiz için. Bizi görmezden gelmeyin.” Diyor…

Parktan çıkarken Turizm bürosuna uğradık. Görevliler bize Lama’lar hakkında sorduğumuz soruyu cevapladılar. Lamalar 3 cinstir. Alpaka- Lama- Vicuna. En sağlamı Alpaka en yumuşağı Vicuna yünüymüş. Bu hayvanların yünleri çok değerli olduğundan yapılan kıyafetler de haliyle çok pahalı oluyor. Çünkü lamaların yünleri leke tutmazmış. Vicuñalar da aynı kaktüsler gibi koruma altına alınmışlar avlanmaları yasak.

Quiaca çömlekleriyle de tanınırmış. Bu kısa bilgiyi de aldık. Artık La Quiaca’ ya veda edip Bolivya sınırına geçmek için sıraya giriyoruz. Önce Arjantin’den çıkış işleri hemen yanından Bolivya’ya giriş işlemleri.

La Quiaca arkamızda kalırken, sınır kapısının önünde bekleyen sadece insanlar değil; az önce dinlediğimiz hikâyeler, duvarlarda kalan sesler, yere çizilmiş figürler de bizimle sıraya giriyor sanki. 🤗 Bir şehirden çıkmıyoruz yalnızca; yavaşlamayı, bakmayı ve hatırlamayı öğreten bir duraktan ayrılıyoruz sanki…

Şimdi sıra başka bir ülkeye geçmekte. Ama La Quiaca, ayaklarımızın altında bıraktığı izlerle, bizimle geliyor. Arjantin’i tangosu, şehirlerinde yaşayan insanları ile çok sevdik. Umarım sizleri de keyifle gezdirebilmişimdir. Bolivya’da görüşene dek sevgiyle kalın. 💞💞💞

Arjantin-2 🇦🇷

SALTA

Arjantin gezimizin 3. günü, 16 Şubat 2025. Sabah erken saatlerde kahvaltımızı yaptıktan sonra otelimizden ayrılıyoruz. Arjantin’in kuzey ucuna doğru yerel havayollarıyla yaklaşık iki saatlik bir uçuşun ardından Salta Eyaleti’ndeki Martín Miguel de Güemes Uluslararası Havalimanı’na iniş yaptık.

Yerel rehberle tanışma sonrası arabamıza binip Salta merkeze doğru yola çıktık. Havalimanı ile merkez arası çok kısa, 7 km kadarmış. Yolda anlatılanlarla ben de biraz devam edeyim…

Salta Eyaleti’nin başkenti olan Salta şehri, 16. yüzyılda (1582’de) İspanyol Kraliyeti’nin isteğiyle kurulmuş. Vali Francisco Álvarez de Toledo, Hernando de Lerma Polanco’ya Salta’yı kurması için emir vermiş. Böylece Salta, And Dağları’nın Lerma Vadisi’nde1185 metre yükseklikte kurulmuş. General Martín Miguel de Güemes, Arjantin Bağımsızlık Savaşı sırasında Salta’yı askeri üs olarak kullanmış. Bugün ise Arjantin’in en popüler turizm merkezlerinden biri. Tarihte bilinen ilk sakinleri İnkalar olan Salta’nın adı da onlardan geliyor. Salta La Linda, yani Güzel Salta anlamında. Burada da bir hikâye yakaladım sayılır… Bilirsiniz, severim.

Salta isminin nereden geldiği konusunda birkaç farklı hikâye, daha doğrusu rivayet var. En hoşuma gideni de şu oldu: Vaktiyle bu vadide o kadar çok küçük akarsu, doğal su yatağı ve bataklık varmış ki insanlar yürürken sürekli bir şeylerin üzerinden atlamak, zıplamak zorunda kalırmış. Bu yüzden bölgeye “zıplamak” fiiliyle ilişkilendirilen bir ad *Salta* verildiği söyleniyor. Bir diğer rivayet ise Aymara diline dayanıyor; Sagta kelimesi “güzel yer” demekmiş. Zamanla halkın dilinde döne döne bugünkü Salta hâlini almış. Hangisi doğru bilmiyorum ama ikisi de şehrin ruhuna hiç fena yakışmıyor doğrusu.

İnkalar Quichua dili konuşuyormuş (Keçuva diye okunuyor) ama etkisi zamanla azalmış. Arjantin’in güney kısmında daha yaygınmış. Günlük hayatta ise İspanyolca ağırlıkta. Çevrede daha çok Bolivya, Şili ve Peru’da Aymaraca konuşuluyormuş.

Salta, vilayet olarak başlangıçta Peru Valiliği’ne bağlıyken daha sonra yeni kurulan Rio de la Plata Valiliği’ne bağlanmış. İspanyollar döneminde ise 1700’lerde kurulan Salta del Tucumán eyaletine başkent yapılmış.

Merkeze geldik. Arabadan indik ve biraz yürüyüp, bir köşesinde çok güzel bir park bulunan küçük bir meydanın — bir nevi dört yol ağzının — olduğu yere geldik. Plaza 9 de Julio olarak anılıyor. Hava çok sıcak ama heyecanla etrafa bakınıyorum. Ortam o kadar keyifli ki… Etraftaki kafeler hem çok modern hem de tarihi dokuya uyumlu. Birçok koloni şehri gezdik; hepsinin ortak özelliği dönemden kalma mimari yapıyı hiç bozmadan korumak olmuş. Salta da bunlardan biri…

Rehberimiz, “Önce ilerdeki muhteşem yapıyı bir görelim, sonra park ve çevresindeki tarihi binaları size tanıtayım” dedi ve devam etti: Her köşede bir kilise görebilirsiniz, şaşırmayın. Çünkü Salta, Arjantin’in en dindar şehridir…

Köşedeki parkın yanından yukarı doğru çıkıyoruz. Parkın adı Plaza 9 de Julio. Salta’nın kalbi gibi… Hem şehrin buluşma noktası hem de tarihi dokunun başlangıcı. Bu parkın kenarından yukarı uzanan caddenin adı ise Caseros. Tarihi binaların pek çoğu bu cadde boyunca sıralı olduğu için Caseros Caddesi şehirde ayrı bir önem taşıyor.

Rehberimiz haklıydı. İlk fotoğrafta, parkın arka tarafından ağaçların arasından bir kilisenin kulesini fark ettim bile. Biraz daha yürüyüp ikinci fotoğraftaki dört yol ağzına gelince karşımda muhteşem bir kule belirdi. İyi bir fotoğraf için herkesten önce koştum. 😁 Salta’nın en süslü, en görkemli kiliselerinden biri olan San Francisco Kilisesi karşımdaydı…


San Francisco Bazilikası’nın renkleri o kadar çarpıcı ki hayran kalmamak mümkün değil. Fotoğraflara bakınız…

Salta şehri ilk kurulurken Fransiskenlere de bu bölge gösterilmiş ve “buraya yerleşin” denmiş. İşte bu bazilika ve çevresi, Fransiskenlerin Salta’daki ilk yerleşim yeriymiş.

Peki kim bu Fransiskenler derseniz; İtalya’nın Assisi kasabasında doğan bir rahip olan Aziz Francesco’nun kurduğu bir tarikata mensuplar. Felsefeleri çok sade: yoksul bir yaşam sürmek ve İncil’i özellikle fakir halka anlatmak. Unutmadan yazayım. Aziz İtalyan olduğu için Francesco yazılıyor, burada İspanyolca konuşulduğu için Aziz Francisco diye yazacağım. Zaten genelde öyleymiş.

Assisili Francesco’nun misyonerlik faaliyetleri için geldiğinde Salta’ya yerleştiği ve bu kilisenin temellerini attığı söyleniyor. Bugün gördüğümüz gösterişli San Francisco Kilisesi ise o ilk mütevazı yerleşimin, zaman içinde büyüyüp gelişmiş hâli. Geçirdiği yangınlar ve yıkımlar sonucunda aynı kilise üçüncü kez inşa edilmiş.

Pazar günüydü, gezemedik; geç kalmışız, 13:00’te kapanmış… Biz geldiğimizde saat 14:00’tü. Tekrar açılış saati 15:00. Kısmetten öte yol yok…

Kilisenin önündeki heykel, altta paylaştığım ilk fotoğrafta görülen; Fransisken tarikatının kurucusu olan St. Francis of Assisi’ye aitmiş. San Francisco Kilisesi’nin en dikkat çeken bölümü ise 54 metre yüksekliğindeki muhteşem çan kulesi; ikinci fotoğrafta görülebiliyor. Üst üste yerleştirilmiş dört ayrı kule gibi tasarlanan bu yapı, şehre uzaktan bile kendini gösteriyor. Kuledeki devasa çanın adı Campana de la Patria; bağımsızlık savaşında kullanılan topların eritilerek döküldüğü söyleniyor.

Hemen yanındaki bina — üstteki fotoğrafın sağında daha net görünen yapı — bugün bir manastır. Aynı zamanda çok değerli kutsal emanetlerin sergilendiği “Kutsal Sanat Müzesi” olarak da kullanılıyormuş.

Merkeze doğru inişe geçtik. Yol boyunca lüks sayılabilecek giyim mağazalarının vitrinlerine bakarak ilerlerken, 1926 yapımı sade mimarisiyle, Salta’nın sömürge dönemine ait en önemli yapılarından biri olan Cabildo de Salta’ya geldik.

Cabildo de Salta, 1821 ile 1880 yılları arasında hükümet binası olarak kullanılmış. İlk fotoğrafta gördüğünüz kule, binadan bağımsız olarak inşa edilmiş. Bunun nedeni, bugün artık yerinde olmayan ancak o yıllarda üzerinde bulunan ve İsa Kilisesi’nden sökülerek, halkın daha rahat görebilmesi için buraya yerleştirilen saatmiş. Bir dönem ticari nedenlerle satılan yapı, 1900’lü yıllarda hükümet tarafından yeniden satın alınmış; yapılan restorasyonun ardından Ulusal Tarihi Anıt olarak ziyarete açılmış.

Eustoquio Díaz Vélez, Salta eyaletinin askerî valisi olarak buraya atandığında ilk işi Arjantin Bayrağı’nı göndere çekmek olur. Ve Arjantin tarihine, binasına bayrak çekilen ikinci belediye binası Salta Cabildo’su olarak kaydedilir.

Cabildo’dan hemen sola dönünce küçük bir meydana çıkıyoruz. Burası, sömürge döneminin izlerini taşıyan Plazoleta IV Siglos. Meydanın ortasında yer alan heykel, Peru’nun 5. Valisi olan Francisco Álvarez de Toledo’ya ait. Hani yukarıda bahsetmiştim ya, Salta’yı kurması için Hernando de Lerma Polanco’ya emri veren vali… İşte o kişi. 👍 Heykel de, kentin kuruluşunun 400. yılı anısına1982 yılında dikilmiş.


Öğlen oldu, acıktık. Plaza 9 de Julio Meydanı’ndaki park da hemen yanımızdaydı. Azığımız yanımızdaydı; bir banka kurulduk. Karşımızda ise görkemiyle Juan Antonio Álvarez de Arenales Anıtı yükseliyordu.

Juan Antonio Álvarez de Arenales, Arjantin’in bağımsızlık mücadelesinde önemli rol oynamış seçkin bir generalmiş. Bir dönem Salta Valiliği de yapmış. Anıt, 1919 yılında merkezi hükümet tarafından açılmış. Kaidesi üzerinde, atı ile kuzey yönüne doğru konumlandırılmış. Anıtta yer alan kadın figürleri ise Bağımsızlık Yasası’nı imzalayan 13 eyaleti temsil ediyormuş.

Parkın etrafı önemli tarihi yapılarla çevrili. Biz parkın güney tarafından çıktık; tabelaya bakılırsa burası Bartolomé Mitre Caddesi. Alttaki fotoğrafta da göreceksiniz, son derece gösterişli binaların sıralandığı bir cadde burası.

Neler var derseniz; Amerikan Kültür Merkezi, alt katında hoş bir kafesi olan zarif bir bina, hemen yanında Continental Otel… Ve renkleriyle insanın dönüp bir daha baktığı, altında kulüp ve kafelerin bulunduğu harika bir yapı: MAAM. Türkçesiyle Yüksek İrtifa Arkeoloji Müzesi, kısaca herkesin dediği gibi MAAM. Açılımı: Museo de Arqueología de Alta Montaña.

Salta’dayız ama müze gezememe gibi bir durumumuz var ne yazık ki. Ayrıca fotoğraf çekmek yasak denince bütün hevesim de kaçıyor. Bu müze oldukça ilginçmiş; İnkalar’da da reenkarnasyon gibi tekrar hayata döneceklerine dair bir inanç olduğundan, bulunan cesetler cenin pozisyonunda gömülmüş… Ayrıca rehberimiz, “Camlı bir dolap içinde sadece bir çocuğun mumyalanmış hâlini göreceksiniz,” deyince biz de içeri girmekten vazgeçip anlatılanlarla yetinmeyi tercih ettik.

Kısa bir bilgi aktarayım: Llullaillaco Yanardağı’nda, genç bir kadın ve iki çocuk, bedenleri neredeyse hiç bozulmadan bulunmuş. Yapılan incelemelerde, bunların İnkalar’ın Capacocha adı verilen çocuk kurban törenlerine ait olduğu anlaşılmış. Hava ile temas ettiklerinde bozulmamaları için uzun uğraşlar verilmiş ve sonunda Salta’daki bu müzede, özel soğutmalı bir vitrinde sergilenmeye başlanmış. Alttaki sarı bina, ilk fotoğrafta gördüğünüz işte bu MAAM binası.

Hemen karşı caddede ise pembe rengiyle göz alan bir kilise var; ikinci fotoğrafta göreceksiniz. MAAM binasına biraz mesafeli olsa da iki kulesi de net biçimde seçiliyor. Ona birazdan daha yakından bakacağız… Önce bir görelim, sonra anlatırım.


Salta Katedrali; bana göre Salta’nın en güzel katedrali. Pembe rengi ve yaldızlı süslemeleriyle son derece göz alıcı. İtalyanlar tarafından 18. yüzyılda1882’de tamamlanan bu barok güzellik, Salta tarihindeki depremlerden nasibini almış. İlk yapımı 1582 yılına dayanıyor ve her yıkılışın ardından aynı yerde yeniden inşa edilmiş. Bizim Ayasofya’mız gibi. 1941 yılında Ulusal Tarihi Anıt ilan edilmiş.

İkiz kulelerinden, fotoğrafa göre sol taraftakinde bir saat, sağ taraftaki kulenin iki katında ise çanlar var. Girişi bu kez yan taraftaydı; ancak biz içeri girmedik.

Katedral aynı zamanda bir bazilika, yani kutsal emanetleri barındırıyor. İçeride bazilikayı gezen arkadaşlarımdan öğrendiğim kadarı ile Çarmıha Gerilmiş İsa ve Meryem Ana heykelleri varmış. Ayrıca Arjantin’in kahramanlarından Martín Miguel de GüemesÁlvarez de Arenales ve Arvarado’nun külleri de burada saklanıyormuş.

Salta’nın oldukça dindar bir şehir olduğunu söylemiştik; halkın büyük çoğunluğu Katolik. Katedral Vatikan’a bağlı ve piskoposlar da doğal olarak Vatikan tarafından atanıyor.

Bu güzel katedralin hemen yanında, fotoğrafta da göreceğiniz, ahşap cumbasıyla dikkat çeken bir yapı bulunuyor. (Balkon ise ben balkona benzetemedim doğrusu.) Burası piskoposun sarayı. Papa II. John Paul1987 yılındaki ziyaretinde bu cumbadan halka seslenmiş. Ardından da ona ithafen hemen önüne heykeli dikilmiş.

İkinci fotoğraf, bazilikanın arkasında, Belgrano Caddesi üzerinde bulunan Katedral Müzesi’ni gösteriyor. Önünde, kucağında bir çocukla Meryem Ana heykeli var. Altında “Barış Kraliçesi, bizim için dua et” yazıyor. Salta, güçlü depremler yaşamış bir şehir. Meryem’in mucizesine inanıyorlar. Onu da öğrendim, hemen yazayım.

Bilir misiniz, mucizeleri, hikâyeleri severim; bulursam da kaçırmaz, yazarım.

Evet, Salta’da depremlerle ilişkilendirilen mucizevi bir inanç hikâyesi var. Her şey 1592 yılında, kuzeyde bir eyalet olan Tucumán Piskoposu’nun, Salta Kilisesi’ne gönderdiği bir hediyeyle başlıyor.

İspanya’dan gönderildiği söylenen Çarmıha Gerilmiş İsa ve Meryem Ana İnmaculada (günahtan arınmış demekmiş) heykelleri… Bu heykeller tahtadan yapılmış ve kimsenin bilmediği bir şekilde sandık içinde Amerika’ya gelmişler. Rivayet bu ya, sandıklar daha sonra Peru’daki bir limana denizden yüzerek ulaşmış. Tam bir mucize… Zira onları hangi geminin getirdiği bilinmiyor.

Heykeller uzun ve zorlu bir yolculuğun ardından, Tucumán Piskoposu tarafından Salta’ya ulaştırılıyor. Ancak neredeyse yüz yıl boyunca, kilisenin bir köşesinde, fazla ilgi görmeden kalıyorlar.

1692 yılına gelindiğinde ise şehir art arda şiddetli depremlerle sarsılıyor. Yakınlardaki bir kent tamamen yıkılıyor; Salta’da da korku ve panik hâkim. Tam bu günlerde, kilisenin ana sunağında yüksek bir yerde duran Meryem Ana heykeli, düştüğü yerde, hiçbir şey olmamış halde bulunuyor. Yüzü ve elleri zarar görmemiş ama rengi solmuş; sanki acı çekmiş gibiymiş.

Heykel bir evde sabaha kadar dualarla bekletiliyor. Ertesi gün kilisenin önüne çıkarılıyor ve halkın gözü önünde yüzünün rengi değişmeye devam ediyor. İşte o andan sonra halk ona Virgen del Milagro- Mucizeler Meryem’i demeye başlıyor.

Rivayet bu ya; kilisenin Cizvit papazı, gördüğü bir rüyada, saygıda kusur ettikleri İsa heykelini köşede unuttuklarını, halkın görmesi için şehirde bir tören alayıyla dolaştırmadıklarını fark ediyor. Depremlerin sürmesini de buna bağlıyor. Eğer bu değeri verirlerse, Meryem Ana’nın İsa’ya yakarışıyla Salta’nın kurtulacağına dair bir işaret aldığını, adeta bir vahiy gibi kabul ediyor.

Çarmıhtaki İsa heykeli kiliseden çıkarılıyor. İsa ve Meryem heykelleri birlikte, dua ve yakarışlarla sokaklarda dolaştırılıyor. Ve tam da bu sırada, depremler duruyor. Mucize gerçekleşmiştir.

O günden sonra bu inanç hiç kaybolmuyor. Hatta bugün hâlâ, her yıl 15 Eylül’de, yüz binlerce insan Salta sokaklarında bu iki kutsal heykelin ardından yürüyormuş. Mucizeler Meryem’i, artık sadece bir dini figür değil; Salta’nın sonsuz koruyucusu. 🌟🌟

Biraz da Salta’nın Arnavut kaldırımlı sokaklarını gezelim dedik. Arnavut kaldırımlı sokakları oldum olası sevmişimdir. Bana hep eski İstanbul’u, Üsküdar’ı ve rahmetli babaannemi hatırlatır. Caseros Caddesi boyunca aşağıya doğru yürüdük. Çok güzel evler var ama havadaki elektrik vb. teller yüzünden etraf pek görünmüyor. 😁 Aynısını Hindistan’da da yaşamıştık. Vitrinlerde ise çok güzel kıyafetler vardı.

Devam ediyoruz… Fazla gidemeyeceğiz galiba; Salta’da daha görülecek yerler varmış. Son fotoğraflarımı ekleyeyim. Baştaki güzel bina bir bankaymış. Yerel bir otobüs gördüm, onu da kaçırmadım. Sokaklarda genelde turistler var, yerli halkı pek göremedim. Muhtemelen pazar günü oluşu ya da havanın çok sıcak olması etkilemiştir. Ben de halktan bir kadın görünce kaçırmadım; son fotoğrafımda o da var. 😊

Artık buluşma yerine doğru giderken, aşağıda eklediğim fotoğrafta sonradan dikkatimi çeken bir heykel çok hoşuma gitti. Kafeye doğru, arkası dönük oturmuş. Ne için konmuş olabilir? diye düşündüm. Yakından da bir kare aldım. Omzu, başı ve eli parlamıştı 😁 Ben de hemen bir yorumda bulundum: Oturmuş, hayatı seyrediyor; acele yok, bereket var. Evet, neden olmasın… biraz hayal edelim yeter. 😉

Evet, buluşma yerine geldik. Arabamız gelmiş; bindik. Yolda bir tarihi kilise daha var. Birkaç kare aldık.

San Bernardo Katedrali–Manastırı; Bazı binalar vardır, içine girmesen bile sana bir şeyler fısıldar. İşte burası onlardan biri. Salta’nın en eski yapılarından… Yüzyıllar boyunca inziva yeri olmuş, hastane olmuş; deprem görmüş, yıkılmış, yeniden ayağa kalkmış.


Önce Aziz Bernard’a adanmış küçük bir sığınakmış. Yanına bir hastane eklenmiş, sonra 1692 depremi gelmiş… Yıkmış ama tamamen silememiş. Yavaş yavaş onarılmış; kapıları kapanmış, yeniden açılmış. İsimleri değişmiş ama ruhu kalmış.

19. yüzyılda Karmelit rahibeler gelmiş, yapı bu kez bir manastıra dönüşmüş. Bugün gördüğümüz kapı ise sanki bütün bu yaşananları hatırlatmak ister gibi: 1762’den kalma, keçiboynuzu ağacından oyulmuş, sessiz ama vakur. Salta’da bazı yapılar süslü, bazıları gösterişli olsa da San Bernardo hâlâ burada ve hâlâ içinde rahibeler yaşıyor

Evet, arabamıza bindik. Salta’nın bu tarihi güzelliğini bir de tepeden görelim diyen rehberimizle yola devam ediyoruz. Çok uzak değil; sadece 4 km. Teleferikle de çıkılabiliyor, tabii yürüyerek de mümkün… Şayet bin küsur basamağı göze alırsanız. Bizim öyle geniş bir zamanımız yok; arabayla çıkıyoruz. 😁Hava kapatıyor, 🌥️ yağmur gelecek gibi. Yoldan görüntülerle devam edelim. Salta’nın dış mahallelerinden bir kare. Teleferik 🚠 de göründü bile.

Hayli dolambaçlı yollardan geçerek nihayet San Bernardo Tepesi’ne çıktık. Şehrin gürültüsü buraya kadar çıkamıyor; sanki sesler yolda yorulup kalmış. 

Ağaçlıklı, şehrin sıcağından kaçıp serinlemek için harika bir yer. Yapay bir de şelale yapmışlar. Salta’nın şairlerinden Emilio Vinals’ın Salta için yazdığı çok güzel bir şiiri de panoya asmışlar.

Ama önce ben size Gaby Morales ft Lazaro Caballero’dan *LA LİNDA* dinletmek istiyorum. Seveceğinizden eminim ritmi çok güzel. Salta’ya yakışan bir şarkı.

       Birkaç dize paylaşayım bakınız ne kadar kalpten. 

Rüzgarda uçuşan bir samba ezgisi duyduğumda

Herkes ona “La Linda” diyor.

Gururla ona şarkı söylemek istiyorum.

Sevgiyle sesim ona şarkı söylüyor

Beni ayırabilecek hiçbir mesafe yok Bu sevgili topraktan

Seni göğsümde hissedersem Ezgimi gururla savunurum….

Bu sambayı bugün ona vermek istiyorum

Salta’ma, “La Linda”ya… 💞 💞 💞

Salta’yı anlatırken “zıplamak” ile özdeşleştirmiştim ya… Şair de aynen öyle söylüyor: “Zıpla güzel Salta”

Panodaki şiir, Emilio Vinals’ın *“Salta la Linda”*sı… Daha başında Salta’yı, dünyayı dolaşan herkese seslenerek anlatıyor. Bu topraklara yolu düşen gezginin; vadilerle, dağlarla, yeşillikle, inançla, emekle ve geçmişle yoğrulmuş bir şehre geldiğini söylüyor. Salta’nın sokaklarını, demir işlemeli balkonlarını, tepelerden doğan güneşi, şehrin üzerine eğilen dağlarını tek tek hatırlatıyor.

Şiirin sonlarına doğru ise söz bize, yani Dünya gezginlerine dönüyor. Salta’nın aceleyi sevmeyen dinginliğinin, insanın yorgun ruhunu onardığını; buradan ayrılırken bakışlarımızda bir veda, içimizdeyse bir huzur kalacağını fısıldıyor. Ve diyor ki: İşte bu yüzden Salta’ya “Salta La Linda”, yani Güzel Salta deniyor.

Teleferikle çıkanları izleyip biz inişe geçiyoruz. Salta aşağıda, hiç acele etmeden yayılıyor. Evler sakin, sokaklar birbirine sokulmuş; yollar sanki yine Plaza 9 de Julio’ya varıyor. Yeşilin kucağındaki vadi ve sessizliği tamamlayan mezarlık…

Tepeden bakınca insanın içindeki telaş da geride kalıyor. San Bernardo’nun hediyesi manzara değil; dinginlik.

Son bir durak, Salta yazısının önünde bir anı fotoğrafı… 🥰

Gün bitmedi ama bu şehirle vedalaşıyoruz.

Yol bizi şimdi Jujuy’a çağırıyor. Jujuy’da görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalın diyorum. 💞💞💞


ARJANTİN-1 🇦🇷

BUONES AİRES,

Bu kez gezimizin rotasında dört ülke var: Arjantin, Bolivya, Peru ve Kolombiya. Yazıma, daha önce de gidip âşık olduğum; tangosuyla, Maradona’sıyla ve sıcak insanlarıyla kalbimde ayrı bir yeri olan ArjantinBuones Aires ile başlıyorum. 😍

Uçak yolculuğu uzundu ama artık uzun mesafelere alışkınız, bu yüzden pek zorlanmadık. İlk durağımız 12 saat 56 dakika sonra ulaştığımız São Paulo idi. Aktarmalı uçuş olduğu için uçaktan indirilmedik; “Bir saatlik bekleme” dediler ama yaklaşık bir buçuk saat sürdü. Sonrasında Buenos Aires’e ulaşmak için 4 saatlik bir uçuş daha bizi bekliyordu. Geldik Arjantin’e. 🇦🇷

Varışta bizi yerel rehberimiz karşıladı. Ancak gümrük geçişi biraz uzun sürdü; bazı arkadaşların işlemleri uzayınca, valiz beklerken sabrımız da epey sınandı. 😅 Bu sırada ben de boş durmadım, havalimanının birkaç fotoğrafını çektim.

Resmi adı Ministro Pistarini Uluslararası Havalimanı olsa da, herkes onu Ezeiza Havalimanı ya da Buenos Aires Havalimanı olarak biliyor. Arjantin’e ilk geldiğimiz 2008 yılında da aynı havalimanına inmişiz. Aslında Buenos Aires turu bizim için anıları tazeleme gezisi olacak.

Şimdi fotoğraflara bakınca hem Ezeiza’nın değişimini hem de fotoğraf makinelerinin gelişimini görmek mümkün! 📸

Arjantin-Ministro Pistarini Havalimanı
Arjantin-Ministro Pistarini Havalimanı (Ezeiza Havalimanı)

Dile kolay, Türkiye’den ayrılalı tam 20 saat geçmişti. Uçağın ardından bizi bekleyen otobüse bindik. Havalimanı şehre yaklaşık 35 km uzaklıkta olduğu için, bir yarım saatlik yolumuz daha var. Artık yorgunluk had safhadaydı ve nihayet otele ulaştık.

Ertesi sabah güzel bir kahvaltının ardından, dışarıda gezi arabamızı beklerken biraz Arjantin’den bahsetmeliyim. Güney Amerika’nın güney ucunda, kıtaya hem Avrupa’dan hem de yerli kültürlerden izler taşıyan büyüleyici bir ülke… Bugün yaklaşık 40 milyonu aşan nüfusunun büyük kısmı İtalyan ve İspanyol kökenli. 1900’lü yıllardaki savaşlar ve ekonomik zorluklar nedeniyle Polonya’dan Rusya’ya, hatta Suriye’den gelen göçmenler bile bu topraklara karışmış. Hal böyle olunca Arjantin, Latin Amerika’nın en “Avrupai” ülkesi olarak anılmayı da hak ediyor.

Resmi dil İspanyolca, sokaklarda ise melodisi biraz daha farklı—kendilerine özgü bir Arjantin İspanyolcası konuşuyorlar. Ülkede kullanılan para birimi Peso; Türk Lirası karşısında oldukça düşük değerde- 1 peso 0,030 TL.

Arjantin… Hem kalabalık şehirlerdeki tango ritmiyle hem de uçsuz bucaksız Patagonya manzaralarıyla insanı içine çeken bir memleket. Ve işte tüm bu kültürel mozaiğin kalbinin attığı yer: Buenos Aires. Sadece Arjantin’in başkenti değil, aynı zamanda ülkenin ruhu, sesi, dansı…

Buenos Aires’in 17 yıl sonraki halini keşfe başlamak için sabırsızlanıyorum. Arabamız henüz gelmeden etrafı gözden geçiriyorum. Tam karşıda zarif bir kilise dikkatimi çekti. Rehberimizden öğrendiğime göre, burası Katolik Santo Domingo Kilisesi ve Manastırı. Aşağıda ikinci fotoğrafın üzerine tıklarsanız sol kulede sanki mermi izleri gibi görünen, ama aslında çukur değil, çıkıntılı tıpa benzeri izleri fark edeceksiniz. Sonradan araştırdığımda gerçekten mermi izleri olduklarını öğrendim.

1800’lü yıllarda İngilizler Buenos Aires’i ikinci kez işgale kalkışıyor. Tarihe Santo Domingo Savaşı olarak geçen bu olayda yerel kuvvetler bu kuleye sığınmış. İngiliz top atışları kuleye zarar verince, savaş sonrasında yapılan restorasyonda o izler “anı kalsın” diye kapatılmamış, sadece ahşap takozlarla doldurulmuş. 👍

Arabamız geldi, yola devam ediyoruz. Rehberimiz, “Bir saatlik güzel bir tekne gezisi sizleri bekliyor, ama yolumuz biraz uzun — yaklaşık bir buçuk saatlik bir mesafe var,” dedi. Bu arada Bounes Aires ile ilgili bilgileri de bizimle paylaştı.

Bounes Aires; Bana göre Arjantin demek Bounes Aires demektir. Ülkenin başkenti ve 23 eyaletin en büyüğüdür. İlk kez geldiğimiz 2008 yılından beri zamana uyan gökdelenleri haricinde çok da fazla bir değişiklik yok gibi. Atlantik’in kıyısında kurulmuş bir liman şehrinin adı da “Güzel Hava” anlamına geliyor.

Neyse şehrin tarihi elbette çok eski. Kuruluş hikâyesi tam bir azim öyküsü aslında. 1500’lerin ortasında İspanyol kâşif Pedro de Mendoza tarafından kuruluyor ama yerlilerle yaşanan çatışmalar yüzünden şehir kısa sürede terk ediliyor. Yıllar sonra, 1580’de Juan de Garay geliyor ve şehri yeniden kuruyor. İşte bugünkü Buenos Aires’in temeli o zaman atılıyor.

Koloniyal dönemde uzun süre İspanyol sömürgesi altında kalan bu güzel şehrin de her şehir gibi bir kader anı var. Buenos Aires’in dönüm noktası da 1871 yılına denk düşer. O yıl şehir, tarihin en yıkıcı sarıhumma salgınıyla sarsılır. Sokaklar sessizleşir, insanlar kuzeye—o dönem neredeyse boş olan Recoleta ve Belgrano bölgelerine—göç eder. İşte bugün şehrin en zarif semtleri olarak bildiğimiz o bölgelerin temeli o yıllarda atılır.

Sonrasında Avrupa’dan özellikle de İtalya ve İspanya’dan büyük göçler alıyor. Bu göçlerle birlikte şehir bambaşka bir kimliğe bürünüyor: Tangonun doğduğu, kafenin kültüre dönüştüğü, sanata düşkün bir şehir… Bugün Buenos Aires, Latin Amerika’nın en Avrupalı şehri olarak anılıyor. Ama her köşesinde hâlâ Güney Amerika’nın o sıcak, içten ruhunu hissediyorsunuz. 💞

Bizim panoramik şehir turumuz da devam ediyor. Solumuzda Plata nehri, sağımızda binalar… Madero boyunca ilerlerken dikkatimi çeken, 1850’lerden beri Buenos Aires’in simgelerinden biri olan tarihi bina oldu. Alttaki ilk kare. 1910 yılında Gümrük Binası olarak kullanılan yapı, o yıldan sonra “korunması gereken tarihi anıtlar” arasına alınmış.

Av. Madero boyunca giderken bir anda rehberimizin sesi duyuldu: Sağınıza bakınız “Casa Rosada — Pembe Ev!” karşınızda…

Ama aramızda Colon Parkı var, Casa Rosada bizden epey uzakta kalıyor alttaki ikinci kare. Vaktiyle Arjantin’in Cumhurbaşkanlığı Sarayı olan bu güzel pembe bina, bugün devlet dairelerini barındırıyor. Cumhurbaşkanının yeni konutu ise şehrin kuzeyinde.

Casa Rosada‘nın ünü, Evita Peron’un 1940’ların sonlarında ve 1950’lerin başlarında burada yaptığı balkon konuşmalarından geliyor. Evita, ülkenin en sevilen figürlerinden biri. Güçlü, halkına yakın, yoksulları ve kadın haklarını savunan bir kadındı. Arjantin’in kalbinde hâlâ çok özel bir yeri var.

İngilizler zamanından kalma demiryolundan geçtik devasa gökdelenleri ile Bounes Aires’in en lüks semti Puerto Madero’dayız.

Altta paylaşacağım ilk fotoğraf, şehrin tam merkezinde, gökdelenlerin hemen önünde yer alan atlı bir heykel. Bu heykel, Cordoba eyaletinin ilk valisi olan, Arjantin iç savaşlarına katılmış general ve siyaset adamı Juan Bautista Bustos’a ait.

İkinci fotoğraf, Arjantinlilerin Torre de los Ingleses (İngilizler Kulesi) olarak andığı saat kulesi — yani Retiro Tarihsel Anıtı. İngilizler, Arjantin’in Mayıs Devrimi’nin yüzüncü yılı anısına bu kuleyi Buenos Aires’e hediye etmişler. Üzerindeki saat ise ünlü Big Ben’in küçük bir kopyasıymış.

Son fotoğraf ise Arjantin’in en prestijli kurumlarından biri: Buenos Aires Üniversitesi. 1800’lü yıllardan bu yana eğitim veren köklü bir üniversite. Hadi şimdi birlikte fotoğraflara bakalım. 📸 Tıklayarak. 😉

Arabadan inip çevreye bakarken, “İşte Buenos Aires burası!” dedim. Arjantin’in ünlü bölgelerinden Recoleta’dayız. Karşımda, rengarenk çiçekli ağaçlarıyla yemyeşil bir park uzanıyor. Burası Plaza Rubén Darío — yani Darío Meydanı.

Son teknoloji oyun alanları, koşu parkurları, çocuklar için kum havuzlarıyla dolu, hayli büyük ve yaşayan bir meydan burası.

Hemen yanı başında bir meydan daha var — ve tam ortasında inanılmaz güzellikte metal bir Lotus çiçeği: Floralis Genérica. Meydanın adı da Plaza de las Naciones Unidas — yani Birleşmiş Milletler Meydanı.

Floralis Genérica, Buenos Aires’in modern yüzüyle doğanın zarafetini buluşturan harika bir sembol bence… Bu dev çelik Lotus’u ilk kez 2007 yılında görmüştüm. O zamanlar programda olmadığı için otobüsten inip yakından fotoğraf çekememiştim. Meğer kısmet 17 yıl sonraya, 2025’e imiş. 🌺 O yıllarda bu çiçek sabahları açılır, akşamları kapanırdı. 🌅🌙

Ama şimdi yeniden gördüğümde fark ettim ki artık hem taç yaprakları azalmış hem de sabitlenmiş. Araştırınca öğrendim ki, bir fırtına sonrası çiçeğin iki yaprağı ve ortasındaki başçığı kopmuş. Zaman çiçeği durdurmuş gibi… Ama güzelliğinden hiçbir şey eksilmemiş. 💫 Yanılıyor muyum?

Anı fotoğrafları, selfieler çekildi… Yola devam! Gideceğimiz yer, Tigre Deltası’nda yer alan aynı isimli Tigre Şehri.

Tigre Şehri; Tigre, İspanyolca’ da “kaplan” anlamına geliyor. Bölgedeki küçük bir derenin adı da Tigre’ymiş. Rivayete göre, çok eskilerde burada gerçekten kaplanlar yaşar ve hatta avlanırmış; şehrin ismi de buradan gelmiş.

Bir zamanlar küçük bir köy olan Tigre, tarih boyunca birkaç kez fırtına ve sel felaketiyle yıkılmış. En büyük yıkım 1800’lü yıllarda yaşanmış. Küçük Tigre Deresi taşkınlarla nehre dönüşünce, liman da yönünü buraya çevirmiş. Böylece göçler başlamış, ticaret canlanmış ve bugünkü hareketli Tigre ortaya çıkmış.

Şehrin güzel bir istasyonu var. 1865’te ilk atlı trenlerin Buenos Aires’ten Tigre’ye gelişiyle, delta artık kente bağlanmış. O atlı trenleri filmlerden hatırlarsınız. 😄 Beraberinde İngilizleri ve onlara ait tüm sporları da getirmişler: kürek, çim hokeyi, ragbi vb.…

Ve tabii artık her şehirde görmeye alıştığımız, önünde selfie çekilen kocaman şehir logosu da burada bizi karşılıyor. İlk kare Tigre’nin istasyon binası — 1996 yılında yapılmış. 2008’de böyle uygulamalar yoktu. 2025’te TİGRE tanıtım yazısını bulunca 😍 Bizim de “anı fotoğrafımız eksik kalmasın” dedik 🫶

Birkaç dere ve nehrin çevrelediği bu bölge, Buenos Aires’in kereste ticaretiyle tanınan en önemli “partido”larından biri. (Partido, yalnızca Buenos Aires Eyaleti’ne özgü bir alt idari bölge.) Bugün Tigre, tıpkı bizim Kuşadası ya da Çeşme gibi, hafta sonları şehirden kaçanların uğrak noktası. Özellikle de kürek sporunun kalbi sayılıyor. 🚣‍♀️

Nehir gezisi için motor beklerken hemen yanı başımızda bir kürek kulübü olduğunu fark ettim; nehirde süzülen sporcular da çoktan vizörümdeydi.

Rehberimize göre, burası tıpkı İstanbul Boğazı gibi—yalıların sıralandığı ama daha çok suyun içinde yaşanan bir yer.

Altta paylaştığım kareler; bineceğimiz motorlar, karşı kıyı ve gezimizin başlangıcından Tigre Nehri’nin genel görünümü.


Yıllar öncesi gibi, Tigre Nehri’nin suyu hâlâ o tanıdık çamur renginde; evlerin bahçeleriyle neredeyse iç içe akıyor. Gerçek bir kürek sporları merkezi olduğu belli—her köşede kürekçiler var.

Ama asıl göz kamaştıran yapı, ilk fotoğrafta uzaktan görülen o muhteşem kulüp binası. Biz epey uzaktan geçtik ama siz büyütüp detaylarına bakın derim. Diğer 2 fotoğraf 2008-2025 arasında hiç fark olmadığının resmidir. Küçük yerlerin böyle bir güzelliği var.

Ve artık Tigre Nehri’nde motor gezimiz başlıyor. Bakalım su üstünden şehri izlemek nasıl bir his olacak? Elbette bizim için ilk değildi…

Neyse, evlerden önce karşımıza çıkan terk edilmiş, neredeyse iskeleti kalmış bir yolcu vapuru oluyor. Zamanın bıraktığı bir hatıra gibi… Az ilerisinde daha geniş bir marina ve çevresinde restoranlar uzanıyor.

Sonra gözüm dev bir dönme dolaba takılıyor: Tigre Eye-benim yorumum, belli ki Londra’daki London Eye’dan ilhamla yapılmış diyeceğim ama artık birçok şehirde sıkça rastlanır oldu. 😄 Hemen yanında, nehir kenarına Jurassic Park misali sıralanmış tarih öncesi hayvan heykelleriyle Parque de la Costa-eğlence parkı. Renkli, hareketli, tam bir çocuklu aile cenneti gibi. Görünüşe bakılırsa roller coaster bile var!

Son karede ise suyun üzerinde hızla süzülen jet ski yapan gençler… enerji tavan!

Nehir boyunca etraf yemyeşil ve sessiz; şehir gürültüsüne motorun gürültüsü karışıyor. Çimler içinde bazen lüks bazen çok eski evler. Her evin önünde, derme çatma da olsa bir iskelesi var. Alış verişlerini nehirdeki yüzer marketlerden yapıyorlar. Yolcu alan küçük motorlara da yine bu iskelelerden biniyorlar. Her ev farklı, her bahçe ayrı güzel.

O kadar çok ki size biraz fotoğraf ekliyorum. Tigre Nehri’nde ilerledikçe çevre daha canlı ve renkli bir hâl aldı. Altta paylaştığım; ilk kare yanımızdan hızla geçen nehir yolcu motoru; sanki şehrin minibüsü gibi, sürekli bir yerlere yolcu taşıyor. İkinci kare; antrenman yapan kürekçiler. O kadar uyumlu hareket ediyorlardı ki, sanki suyun üzerinde kayar gibi. Son karede küçük bir çocuk ve köpeğiyle oynuyor baba evlerinin önündeki iskelenin ucunda kanodaki arkadaşlarıyla konuşuyor. Sanki tüm gün orada vakit geçiriyorlarmış gibi sakindi ortam. Nehir hayatı gerçekten başka bir ritimle akıyor.

Bir kısmı slayt olarak altta ekledim beğeneceğinizi umuyorum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir süre sonra tekne, Tigre’nin diğer kollarından birine döndü. Bu bölgede evler biraz daha bakımlı ve düzenli. İlk kare kıyıda sabah sporunu yapanlar, koşu bandı yerine nehir kenarını tercih etmiş gibi. Manzara eşliğinde spor yapmak bence muhteşem. İkinci kare Tigre Belediye binası. Kısa bir yolculuğun ardından, kıyıda ihtişamıyla hemen fark edilen Tigre Sanat Müzesi (Museo de Arte Tigre) karşımıza çıktı. Neoklasik tarzıyla gerçekten çok zarif bir bina.

Tekne turunun ardından güzel bir köprüden karşı kıyıya geçtik. Kısa bir yürüyüşle Baruc Resto Bar’a doğru ilerledik. Yolda hediyelik eşya tezgâhlarının arasından geçtik; el yapımı küçük objeler, Magnetler, ahşap çalışmalar… Hepsi rengârenk ve çok sevimliydi. Bir sokak satıcısının önünden geçerken makinam çoktan görüntüyü işlemişti. Bakınız harika değil mi? Bisikletinin arkasına koyduğu sepetinde bizim tulumba tatlısından satıyordu. 🤤

Baruc’a vardığımızda önce küçük bir mola verdik. Burada meşhur empanada’lardan söyledik. Bizim çiğ böreğin boyut olarak küçük, iç harç olarak biraz daha farklı bir versiyonu gibi. Sıcak sıcak geldiğinde gerçekten çok lezzetli oluyor.

Masaların birinde dikkatimizi çeken renkli tahta bir kule vardı. Hemen öğrendim tabii ki bu, Jenga’nın el yapımı bir versiyonuymuş. Müşteriler sohbet ederken ya da sipariş beklerken oynasın diye masalara koymuşlar. Ben de görünce fotoğrafını çektim tabii. Bardaki kadın yerel rehberimiz Bayan Martu’ydu. Çok konuşkan ve sevecen bir insandı. Sağolsun tüm gezi boyunca bana yardımcı oldu.

Tigre turumuzun ardından tekrar otobüse geçip Buenos Aires’e doğru yola çıktık. Nehir kıyısının sakinliği geride kalınca, şehir trafiği ve hareketi yeniden kendini hissettirdi. Yaklaşık bir süre sonra vardığımız yer, Buenos Aires’in en renkli, en karakteristik semtlerinden biri olan La Boca oldu.

La Boca; Riachuelo nehri‘nin Rio de la Palata’ya açıldığı yerden *Boca- yani ağız* anlamındadır. Şehrin belki de en fotojenik bölgesi. Rengârenk boyanmış teneke evleri, her köşede karşınıza çıkan duvar resimleriyle tam bir açık hava sahnesi gibi. La Boca’ya adım atar atmaz insanın gözleri ister istemez etrafa kayıyor; her köşe ayrı bir hikâye anlatıyor. Çoğunlukla İtalyan göçmenlerin yerleşim alanıymış. Hatta İtalyan göçmenlerin geldiği gemi ve başka batık gemilerden topladıkları malzemelerle evleri inşa etmiş, artık boyalarla da böyle renkli boyamışlar. Ah tabii tango gösterisi düzenleyen kafeleri unutmadan gezelim.

Arabadan indiğimiz yer Araoz De Lamadrid caddesi.

2008’de ilk geldiğimizde çektiğim fotoğrafları da eklemek istedim. Aradan geçen yıllara rağmen yapıların büyük kısmı aynı; sadece daha renkli ve daha turistik bir hâle bürünmüş. Alttaki fotoğraflara üzerine tıklayınca göreceksiniz ilk karede de diğerinde de Maradona yanında Eva Peron diğer kişi tango tarihinin en önemli zatı, *El Mudo* diye anılan tango şarkıcısı Carlos Cardel.

Hemen yanı La Boca’nın en bilinen yeri olan Caminito Sokağındayız. Girer girmez o canlı atmosfer hemen kendini gösteriyor. Rengârenk boyanmış evler, eski teneke yapıların üzerine eklenmiş balkonlar, balkonlarda ünlülerin maketleri her köşeden yükselen müzik sesleriyle burası adeta küçük bir açık hava müzesi gibi.

Evlerin renkleri gerçekten dikkat çekici. Bir başka rivayete göre eskiden limanda çalışan işçilerin artan boyaları kullanarak evlerini boyadıkları söyleniyor. Bugün ise bu renkler La Boca’nın simgesi hâline gelmiş durumda. Her adımda ayrı bir ton, ayrı bir detay var.

İşte aşağıdaki fotoğraflar eski ile yeni balkon görüntüsü. Maradona’yı her yerde kullanarak ölümsüzleştirdikleri gibi iyi de rant sağlıyorlar.

Sokakta dolaşırken karşınıza mutlaka birkaç tango yapan çift çıkıyor. Kısa bir gösteri yapıp fotoğraf çektirmek isteyenlerle poz veriyorlar. Turistik ama keyifli; bölgenin enerjisine çok yakışıyor. Bir karşılaştırma daha, kafe aynı ama 2025 yılının farkı muazzam. Renklerin güzelliği…

Sokak boyunca küçük sanat dükkânları, resim tezgâhları ve el yapımı ürünler satan standlar da var. Caminito hem kısa hem de dolu dolu bir sokak; birkaç dakikada gezilecek gibi görünse de insan kendini sürekli fotoğraf çekerken buluyor. Bende tango yapanlara bayıldım şuraya bir slayt gösterisi daha koyayım, tango severlere…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sırada ara sokak var… Girdim; 2008’de tam karşıda ne vardı pek seçilmiyor. Sadece girişin fotoğrafını çekmişim alttaki ilk fotoğraf. Şimdi seçemediğim o yerde akordeon çalan bir adam ile büyük kuklası var. İznini alarak çektiğim fotoğrafımın doğal olması için çalmaya devam etmesini rica ettim diğer fotoğraflar. Ne kadar güleç bir insan.

Girişteki grafitiler değişik ve hala çok güzel. 

Hemen yandaki merdivenlerden yukarı çıktık. Çıktık diyorum zira 2008 de gittiğimizde üst kattaki stüdyoya çıkamamıştım bugün şanslıyım  yerel rehberimiz Marta hanım elimden tutup beni yukarı çıkardı. Sokaktaki renk cümbüşü yukarıdan daha da güzel görünüyor. Önce manzaranın hakkını verelim…

Sonra, yıllar önce içimde ukde kalan o stüdyoyu ziyaret ettik. Marta sağ olsun, bu kez atölyenin sahibi ressam Marta Grosso ile tanıştırdı.

Görsel sanatçı–ressam Marta, yalnızca ülkesinde değil dünyada da tanınmış bir isim. Eserleri; Brezilya, Danimarka, ABD, Japonya, Kore, Fransa, İngiltere ve Rusya gibi birçok ülkedeki özel koleksiyonlarda yer alıyor.

İznini alarak çalışırken fotoğrafladım. Normalde kimseye izin vermediğini söyledi ama blogger olduğumu ve yazımda paylaşmak istediğimi duyunca “Zevkle!” dedi. Ne kadar mutlu olduğumu tahmin edersiniz. Kartını da aldım; yazımı yayınladığımda ona da göndereceğim.

Caminito caddesinin sonunda bu şık giyimli kızlar vardı. Fotoğraflarını çekmeme izin vermediler çünkü insanlarla birlikte tango pozu vermeleri için ücretli fotoğraf çekimi yapıyorlardı. Ben de yine fark ettirmeden birkaç kare aldım.

Serbest zamanın bitmesine az kalmıştı; yakınlardaki bir bara uğradık. Ambiyans gerçekten çok güzeldi. Duvarlarda barı ziyaret eden ünlülerin fotoğrafları ve eski gazete kupürleri asılıydı.

Caminito’nun Lamadrid caddesiyle kesiştiği yerde çok güzel duvar resimleri var. Biraz aceleyle Lamadrid caddesi boyunca yürüdük. Güzel bir mural-duvar resmi gördüm. Bölgede yaşanmış ağır bir yangının söndürülmesinde görev almış gönüllü itfaiyecilerin anısına resmedilmiş. Sokak üzerinde zaten gönüllü itfaiyecilerin bir küçük anıtını görmüştüm.

2008 yılında bu duvarda Boca Juniors’un resimleri varmış. Bugün yangın sahnelenmişti. Anıtın altındaki tabelada yazılanlar; *Boca Arjantin Cumhuriyeti Gönüllü İtfaiyecilerinin Milli günü 2 Haziran 1984* yazıyor. Fotoğraflara tıklayıp görelim derim. 😉

Lamadrid caddesinin sonuna doğru köşe başında yine rengarenk bir bina ve üstünde ülkelerin bayrakları. Evet bizim Türk Bayrağı’mız da var. Çaprazında da sokak lezzetleri, ekmek arası sosis…

Grafitiyi çok severim ve şansıma La Boca bunun için tam bir cennet. Dönüş yolunda karşımıza çıkan eski–yeni sokak grafitilerini de eklemeden geçmek istemedim. O kadar güzeller ki… Mutlaka üzerine tıklayıp detaylarına bakın derim..

Buradan sonra dönüş rotamız Recoleta’ya doğru. Yolda gözüme çarpan kareler… İlk fotoğrafta Monserrat semtinden geçerken rastladığımız Gümrük Binası’nın önündeki Juan Domingo Perón anıtı.

Juan Domingo Perón, Arjantin’in modern tarihine damga vurmuş liderlerden biri. Asker kökenliydi ve 1940’lı yıllarda hızla yükselerek devlet başkanlığına kadar uzanan bir siyasi yolculuğa sahip. Özellikle işçilere ve dar gelirli kesimlere verdiği destek, sosyal haklarda yaptığı iyileştirmeler ve sendikaları güçlendirmesiyle güçlü bir halk tabanı oluşturmuş. Bugün bile Arjantin siyasetinde “Peronizm” adıyla varlığını sürdüren akımın temelini atmış bir figür.

Perón üç kez devlet başkanlığı yaptı; ülke tarihinde derin bir iz bıraktı, seveni kadar eleştireni de çok. Ama Arjantin’i anlamak için Perón’u bilmek şart diyebiliriz.

İkinci fotoğraf, devasa yapısıyla Kirchner Kültür Merkezi. Son kare ise hemen önünde yer alan Juana Azurduy de Padilla anıtı… Bolivya Bağımsızlık Savaşı’nda (1809–1825) gerilla birliklerine komuta etmiş, cesaretiyle efsaneleşmiş bir kadın lider. Gümüş madenlerinde zorla çalıştırılan yerli halka yapılan zulme duyduğu öfke, onu mücadeleye sürüklemiş. Heykelde Yukarı Peru’da kazandığı zaferin ardından kendisine verilen kılıcı taşırken betimleniyor.

Tam 16 metreyi aşan bu etkileyici anıt, Arjantinli heykeltıraş Andrés Zerneri tarafından yapılmış ve 2015’te Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales tarafından Arjantin’e armağan edilmiş.

Yol üzerinde arabayla geçerken CABJ – Boca Juniors’ın stadyumu La Bombonera da karşımıza çıktı. Buenos Aires’in en köklü ve en tutkulu takımlarından biri. Kulübün sarı- lacivert renkleri her yerde; duvarlarda, dükkanlarda, sokaklarda… Mahalle zaten takımın kalbi sayılıyor. Maradona da futbola burada başlamış ve ünlü olmuştur. Alttaki fotoğrafta görülen yıldızlı kapı girişi 17 yıldır hiç değişmeyen görüntülerden biri…

Yazısı; Kuruculara ve insanlara, sanatçılara ve idollere, tangoya ve futbola, La Boca’yı kader ve bir efsane yapanlara…

Stadyumun dış cephesindeki dev mural ve futbol efsanelerinin resimleri gerçekten etkileyici. Aracın içinden çekebildiğim birkaç kareyi de buraya ekliyorum; sonuçta La Boca demek biraz da futbol demek. Yine eski ve yeni olarak ekliyor olsam da yıllar bir iki duvar resmi haricinde aynı kalmış.

Recoleta’ya geldiğimizde bizi önce büyük, sakin bir meydan karşıladı. Mezarlığa girmeden rehberimizden ufak bir bilgi aldık.

203 yıl önce, henüz 55.000 nüfuslu küçük bir yerleşim sayılan Buenos Aires’in sokakları pek de iç açıcı değilmiş. Temizlik yok, düzen yok… Tozun, toprağın ve pisliğin birbirine karıştığı, bugünkü anlamda hiçbir belediye hizmetinin olmadığı bir kasaba görünümündeymiş şehir. Hatta o dönemde kiliselerin içine ya da hemen yanına cenaze gömmek bile yasaklanmış.

Tüm bu karışıklığın ve ihtiyaçların ardından kentin ilk mezarlık alanı tam da burada, 1822 yılında Recoleta’da açılmış. Doğal olarak burası zamanla “zenginlerin mezarlığı” olarak anılmaya başlamış. 1946 yılında da Ulusal Tarihi Anıtlar listesine alınmış.

Ricoleta Meazarlığı; Recoleta Mezarlığı’nın o ünlü taş kapısından içeri adım attık. Kapıda *Requiescant in pace* Huzur içinde yatsınlar yazıyordu. Dünyanın en ilginç mezarlıklarından biri; dar sokakları, mermer anıtları ve her köşeden çıkan hikâyeleriyle tam bir müze gibi… Önemi bir sanat eseri olan mezarları ve bu mezarların ünlü sakinlerinden geliyor.

İlk durağımız ve ilk fotoğraf elbette Evita’nın mezarı. Duarte Ailesi’nin türbesinde, diğer mezarların arasında oldukça sade bir yerde bulunuyor. Ancak başında her zaman küçük bir kalabalık oluyor. Zaten daracık sokak ve insanlar yüzünden makinamı zor kullanabildim. Evita’nın Arjantin halkı üzerindeki etkisi burada bir kez daha hissediliyor; insanlar çiçek bırakıyor, sessizce saygı duruşunda bulunuyor.

Arjantinlilerin ona duyduğu sevgi o kadar büyük ki, Eva’ya hep Evita—yani “Küçük Eva”—diye hitap etmişler. Madonna’nın başrolünü oynadığı ünlü Evita müzikali de zaten bu hikâyeden uyarlama. Müzikalin beyaz perde versiyonunda Madonna’nın seslendirdiği Don’t Cry For Me Argentina ise hâlâ unutulmayan bir klasik. Burada olsun dinleyin derim.

Peki neden Perón değil de Duarte Aile Mezarlığı derseniz, kısaca anlatayım.

Eva, aslında zengin bir toprak sahibinin kızı olan Duarte’nin gayriresmî ilişkisinden doğmuş. Anne-babası yasal olarak evli olmadığından “fakir bir halk çocuğu” olarak büyümüş ama yine de babasının soyadını kullanmasına izin verilmiş.

Eva 33 yaşında kanserden öldüğünde, eşi Cumhurbaşkanı Juan Perón onun için büyük bir anıt mezar yaptırmaya başlamış. Ancak anıt daha tamamlanmadan askeri darbe ile devrilince her şey yarım kalmış. Eva’nın mumyalanmış naaşı 1952–55 yılları arasında bakanlıkta açık ziyarette tutulmuş, ardından 16 yıl boyunca da ortadan kaybolmuş.

Yıllar sonra naaş İtalya’da bulunmuş, önce İspanya’ya götürülmüş; daha sonra Juan Perón’un üçüncü eşi Isabel Perón’un özel girişimleriyle Buenos Aires’e getirilerek Recoleta’daki Duarte Aile Mezarlığı’na yeniden defnedilmiş.

Evet mezarlıkta da olsa hikayelere bayılırım bilirsiniz. Burada da iki hikaye var. Altta paylaştığım ilk fotoğrafın hikayesi çok hüzünlü; Rufina Cambaceres köklü bir ailenin torunu ve ünlü yazar ve politikacı Eugenio Cambacérès’ın kızıdır. Hayatının baharında henüz 19 yaşındayken bir kalp krizi sonucu aniden hayatını kaybetmiş gibi görünse de, aslında ölmeden gömüldüğü söyleniyor.

Zira mezarlık bekçisi tabuttan sesler geldiğini hatta yerinden oynadığını söyleyerek aileyi uyarır. Ailesi mezarı yeniden açtırdığında tabutun içinde tırnak izleri bulunduğunu görürler. Doktorlar olayı tıbbi bir nedene bağlar evet geçici bir süre kalbi durmuş derler. Gerçek mi, abartı mı bilinmez; ama bence mezarın önündeki mermer kapıyı açmaya çalışan genç kız heykeli, bu efsaneyi daha da güçlü kılıyor. 

Recoleta’daki en dokunaklı mezarlardan bir diğeri de Liliana Crociati de Szaszak’a ait olan, hemen üstteki fotoğraflarda gördüğünüz bu sıra dışı türbe. Bu kızımız çok güzel kayak yaparmış. 1970’te Avusturya, Innsbruck’ta kayak yapmaya gittiğinde kaldığı otel çığ altında kalınca elim bir şekilde hayatını kaybetmiş…

Ailesi, Liliana’yı gelinliğiyle tasvir eden, gerçek boyutlu ve yeşil bronzdan yapılmış bu heykeli özel olarak yaptırmış. Mezar da tamamen ailesinin isteğiyle, alışılmışın dışında gotik bir stilde tasarlanmış.

Çok sevdiği köpeği Sabu’da ölünce bu kez onun heykelini de elinin altında tasvirle yeniden yapılıyor. Dikkat ederseniz köpeğin burnu parlamış. Bir çok ülkede karşılaştığımız ziyaretçilerin şans getirsin diye köpeğin burnuna dokunma eylemi. Burada da zaman içersinde gelenek haline geliyor. Bence uzun ömür dileseler daha iyi olur. 👍

Mezarlıktan çıkınca hemen karşıdaki küçük meydana doğru yürüdük. Recoleta zaten sadece mezarlığıyla değil, çevresindeki o canlı atmosferiyle de ünlü. Sokak müzisyenleri, el yapımı takı ve resim tezgâhları, küçük kafeler…

Bu meydanda dikkatimizi hemen devasa gövdeli, dalları dört bir yana açılmış eşsiz bir ağaç ve altında gitar çalıp şarkı söyleyen bir müzisyen çekti. Gerçekten etkileyici; bir ağacın değil, bir doğa anıtının karşısında gibiyim… İşte bu asırlık ağacın adı Gomero‘dur ve 1700’lü yıllarda dikilmiş bir çeşit kauçuk ağacıdır..

Gomero öylesine büyük ki, dallarından biri zamanla ağırlığa dayanamayınca özel bir çözüm bulunmuş: Sanatçının biri mitolojik kahraman Atlas’ı tasvir eden bir heykel yapmış ve ağacın en geniş dallarından birine yerleştirmiş. Sanki omuzlarında taşır gibi. Harika bir şekilde hem işlevsel hem de sanatla buluşan harika bir uygulama. 👍🌟

Altında gitar çalıp şarkı söyleyen sokak müzisyeninin melodisiyle birleşince, ortamın atmosferi daha da büyüleyici hale geldi. Bir süre sadece izleyip dinlemek bile mutlu etmeye yetti. Bakınız ne muhteşem.

Yorulmuştuk buradan sonra artık otele dönüş ve hazırlanma zamanı. Zira akşam bizi Buenos Aires’in ruhuyla özdeşleşmiş bir tango gösterisi bekliyor. Otele dönüp biraz dinlendikten sonra akşam için hazırdık. Buenos Aires’in ruhunu en yoğun hissedeceğiniz anlardan biri, elbette bir tango gösterisi izlemek. Sokaklarda gördüğümüz kısa tango performanslarından çok daha öte; profesyonel dansçıların sahnelediği, hikâyelerle bezeli rengarenk bir gösteri.

Nehrin, yani Rio de la Plata’nın kıyısında; şehrin ışıklarıyla parlayan görkemli bir salonda yer alan Madero Tango’dayız. Selfi çekince yazı ters oldu.😁

Yemek eşliğinde izlenen tango show için akşam yemeği 19:30’da başlıyor, şov ise 21:00’da başlıyor. 2008 yılında izlediğimiz show da Buones Artes’te en eski ve tanınmış La Ventana – Mario De Tango müzik holünde yine yemekliydi.

Gösteri salonuna adım attığınız anda atmosfer değişiyor. Müzik başladığında ise zaman adeta duruyor. Dansçıların her adımı bir duygu, her dönüşleri bir hikâye… Tango sadece bir dans değil; aşk, tutku, kavuşma, ayrılık, özlem… hepsi sahnede vücut buluyor. Tiyatro, müzik ve dansı bir araya getiren bu gösteri; 30’dan fazla sanatçının enerjisiyle adeta bir şölen gibi akıyor. Üstelik tüm performans boyunca sahneden yukarda locada orkestra çalıyor.

Altta paylaştığım fotoğrafta ortam daha güzel anlaşılıyor. İlk sahne Arjantin’in ve tangonun doğuşunu betimleyen güçlü bir açılışla başladı: limanda çalışan işçilerin ritmik adımları…

Aslında tangonun doğuşu ile ilgili kısa bir bilgi ekleyeyim. 1929’daki ekonomik buhran ve ardından gelen siyasi çalkantılar tangoyu Arjantin’de de zayıflattı. Perón döneminde yeniden değer görse de, sonraki yıllardaki askeri baskılar ve yükselen Rock’n’Roll ilgiyi yeniden azalttı. Yine de tango küçük kulüplerde yaşamaya devam etti ve 1980’lerde tüm dünyada güçlü bir dönüş yaptı.

Başlangıçta Buenos Aires sokaklarında göçmenlerin hüzünlerini ve özlemlerini anlatmak için doğan bu dans, zamanla salonlara taşındı ve sınırları aştı. Bugün tutkusuyla, duygusuyla ve hikâyesiyle milyonlarca insanı bir araya getiren; geceleri “milonga”larda hâlâ yaşayan bir kültür.

Konuya dönersem, ardından sahne bir anda yumuşadı; aynı işçiler bu kez sevgilileriyle tango yapmaya başladı. Hem duygusal hem de etkileyici bir geçişti.

Devamında Arjantin’in iş hayatında, sokaklarında, gece hayatında ve gündelik yaşamında tangonun yerine dair kısa sahneler ardı ardına geldi. Bir tiyatro oyunu gibi ilerliyor, bir tango şöleni gibi yükseliyordu.

Ve sonra… salon bir anda sessizleşti. Sarışın güzel bir kadın sanatçı sahneye geldi. Evet Eva Peron’u anlatırken hayatından kesitler ile ölümünü haber veren zamanın gazete küpürleri perdede göründü. Kısa ama çok etkileyici bir canlandırmaydı…

İlk karede; Benim yorumumla; Bir kişi ve bir karakter… Bir kadın, bir ikon, bir yoldaş. Ama aynı zamanda tartışmalı bir figür.

Evet Seveni de var, sevmeyeni de…

Evita öyle bir isim ki, Arjantin tarihinin ortasından geçmiş; kimi için fakir halkın umudu, kimi için ise fazla öne çıkan bir siyasi figür. Ama bir gerçek var: Onu görmezden gelmek mümkün değil. Arkasında öyle bir etki bırakmış ki, yıllar geçse de hâlâ konuşuluyor, hâlâ tartışılıyor, hâlâ anılıyor. Bu yüzden mezarının başındaki kalabalık hiç eksik olmuyor zaten.

Son karede yer alan gazete küpürleri ise, ölümünün ardından — yağmura rağmen — onu son kez görmek için tabutunda görmek için bekleyen Arjantinlileri gösteriyor. Ülkede ulusal yas ilan edilmesi de Evita’nın halk üzerindeki etkisini daha net anlatıyor.

Ardından sanatçı **Don’t Cry for Me Argentina**yı öyle güçlü söyledi ki, salonda duygulanıp da tüyleri diken diken olmayan kimse kalmadı diyebilirim. Ve finalde perdeye yansıyan Arjantin bayrağıyla birlikte sahne gerçekten muhteşemdi.

En beğendiğim iki kıtasının Türkçesi; Bbekt’ten alıntıdır.

Benim için ağlama, Arjantin.

İşin doğrusu asla seni terk etmedim

Tüm çılgın günlerimde, deli ömrümde

Ben sözümü tuttum.

Ve servet için olduğu gibi, şöhret için olduğu gibi

Asla onları davet etmedim.

Ama tüm dünyaya göre bunlar tek arzularımdı.

Onlar hep aldatmaca, onlar çözüm değiller.

Söz verdiklerinin aksine,

Yanıt her zaman buradaydı.

Seni seviyorum ve umarım sen de beni seviyorsundur.

Benim için ağlama, Arjantin derken…..

Biz de Buones Aires’te günü bitirdik. Yarın Arjantin’in Kuzey ucuna doğru gitmek için havalimanına geçeceğiz. Umarım tango ve manzaralarla sizleri fazlaca sıkmadan keyifle gezdirebilmişimdir. Sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞 💞 💞