CAPE TOWN-2.Gün
Güzel geçen bir günün ardından Cape Town’daki ikinci günümüzdeyiz. Günümüze -Bugün programımız yoğun olacak diyen değerli rehberimiz Barbaros Kotoğlu’nun güleç yüzüyle başlıyoruz.
Şehir merkezinden geçiyoruz şehir uyanmış. Güzel binalar ve hemen kapılarının dibinde evsizlerin çok olduğu bir caddeden geçiyoruz. 🤷♀️ Sağ tarafımızda Signal Hill tepesi var. Önceki yazımda bahsetmiştim Signal Hill yani sinyal tepesi adı üstünde gemilere top atışı vs. ile sinyal yollanan bir tepe. Günümüzde hala aktif ama sadece pazar günleri saat 12:00’de top atışları yapılıyor, vakit olsa gün batımı ve Cape Town’ı seyretmek harika oluyormuş.
Yolumuz Bantry Bay’a doğru iken şu güzel evin tepesinden Signal Hill’den sonraki tepe *Lion’s Head* göründü. Masa Dağı’na çıktığımızda daha güzel görünecekmiş şimdilik bu kadar görelim.
Ardından sol tarafımızdan harika bir manzara göründü. Rehberimiz Cape Town’ın yazlık bölgesi genel anlamda da zenginlerin yaşadığı Atlas (Atlantik diye de anılıyor arada öyle yazabilirim) Okyanusu’ndaki plajlar bölgesi. Şu manzara nasıl güzel. Arkadaki dağ sırası Twelve Apostles-Oniki Havari dağları ve aşağıdaki plajı da aynı ad ile biliniyor. Biraz yukarıdan dolanarak aşağıya iniyoruz.

Bulunduğumuz yer Clifton bölgesi diye geçiyor. Bölgenin bembeyaz kumlarıyla ünlü 4 ayrı plajı varmış. Görmek için paralel yoldan ve daha geriye gitmek gerekiyordu. Özellikle zenginlerin yaşadığı en lüks bölgeymiş. Neyse şimdi geniş ve güzel bir yola indik; Victoria Road ve tabelada Camp’s Bay bölgesinde olduğumuz yazıyor.
Önce Glen Beach’den geçiyoruz. Zaten hepsi yan yana kardeş koylar. Glen Beach rüzgarının güzelliği ile sörfçülerin mekânı. Plajda yüzmeye izin verilmiyormuş. Ayrıca suyu da hayli soğukmuş. Bizim Akçay kadar var mı? diye sordum Barbaros Bey, oo daha soğuk dedi. 10-12 bazen 8 bile oluyormuş. Ama kışın iki kat daha sıcak olur dedi. Gerçi okyanusun suyu hep soğukmuş.
Zenginlerin kiraladıkları yazlık evlere bungalov diyorlar hayli de pahalı, kişi başı 8500 R ödeniyor sayıca da çok azmış. Yolun altında kaldığından göremedik. Arabadan inmeyince hareket halinde çektiğim(iz) fotoğraflara bakalım yine de çok güzeller. Sağ üstteki küçük karede görülen toplar. *korsanlara karşı kullanılmış olabilir* 🤷♀️
Hemen yandaki körfez ve plajı Camp’s Bay upuzun bir kumsala sahip. Çok da güzel kumları var, denizin rengi harika zaten mavi bayraklı. Körfezde gel-git olayı çok akıntı da fazla olduğundan iyi yüzme bilinse bile tehlikeli olabiliyormuş. Ayrıca köpek balığı🦈 riski de cabası. Sörf🏄♀️ ve yamaç paraşütü bölgenin özelliği.
Camp’s Bay yerli halk için Afrika’ya özgü piknik yapıp mangal yakmak için en popüler yerlerden biri. Pahalı bile olsa turistlerinde rağbet ettiği sahil şeridi. Çevre lüks lokanta ve kafelerle çevrili, Hard Rock kafe gözüme takılanlardan. Bildik tatil bölgesi ve yazlıklar. Bakalım sahilden gözüme takılanlar. Cape Town Water Front girişindeki Afrika Çağdaş Sanat müzesi Zeitz MOCAA’da gördüğümüz Güney Afrikalı sanatçı Marco Oliver’in metalden diğer bir yapıtını Camp’s Bay’da görmek hoş bir sürpriz oldu.
Victoria Bulvarı’ndan devam ediyoruz. Tabela bize Hout Buy M6 dan devam derken halk için yapılmış bir havuzu da görmüş olduk. Yol çok uzun sayılmaz 15 dakika sonra Hout Bay’dayız. Hout, Flemenkçe ahşap demek koydaki tüm yapılar da ahşaptan olunca da körfezin adını Hout olarak kullanır olmuşlar.
Küçük kıyı ilçeleri hep sevmişimdir görünce bayıldım. Marinada yelkenli lüks yatlarla dolu, bu nasıl bir zenginlik ya da Afrika’da hayal ettiğimiz fakirlik diye de düşünmeden edemedim. Hep söyleriz görmeden, yaşamadan bilinmiyor. Hout Bay körfezinin sahili de hayli geniş ve çok güzel incecik kumlu öyle ki, rüzgarda uçuşuyorlar.
Motora bineceğimiz yere yürüyorum etrafta balık lokantaları, kafeler var ama benim gözüm hemen yerel eşya satan standlara kayıyor. Benim için alışveriş değil fotoğraf çekimi önemli. 📸 Ama rehberim dönüşte boş zaman vereceğim çekersin dedi. Ben yine de Önder’in fotoğrafını gişenin önünde fiyatlar ve motor görülecek şekilde çektim. Bizi özel müzikleri eşliğinde bir grup yerli müzisyen yolcu etmeye geldi etraf şenlendi.
Kıyıdan ayrılmaya başladık. Dubalara sere serpe yayılmış güneşlenen fok balıklarına bakın işte biz onların kolonilerine gidiyoruz. Karabataklarla arkadaşlık eden balıkçıların beslediği foklar olsa gerek az önce kıyıda gördüm dönüşte bakarım dedim. Evet dünyanın en büyük fok kolonisi olan Duiker adasına gidiyoruz. Motordan görüntüler.
Motorumuz hızlı yol almak için olsa gerek ya da kayalık da olabilir kıyıya pek yakın gitmiyor. Ama inanın sanki sandalda gibi çalkalanıp duruyoruz. Rüzgar evet çok fazla. Çekebildiğim kadarı ile Hout kasabasının evleri göründü, ilk fotoğrafta duvarlarına çok da güzel grafiti yapmışlar. Ama yine de bazı evlere yüksek demir korkuluk yapıp tellerle de çevirmişler. Yani yerlisi de olsanız güvenlik had safhada olmalı. Biz henüz ters bir durumla karşılaşmadık ama kaldığımız otele bile iki güvenlikli kapıdan geçip girdik. Gerçi gündüz aleni bir durum söz konusu değilmiş. 2. fotoğraftaki köşeyi dönünce 3. fotoğraftaki tepe daha iyi gözüktü. Haydi bakalım mı?
Biraz daha gidince karşımıza çıkan manzara ve Duiker adası…

Motor aynı ceviz kabuğu gibi sallandıkça fotoğraf çekmeme de engel oluyor. Rüzgâr hayli kuvvetli elbette açık deniz yani koskoca Okyanus bu makinayı çarpmayayım, denize düşmeyeyim diye sıkıca demire tutunup çekmeye çalıştım. Denize düşersem köpekbalıklarına yem olmam işten bile değil. Burası bir koloni yani sayıca hayli çok Fok olunca Köpekbalıkları da çok oluyormuş. Bu kadarcık bir ada etrafını dolaşıp döneceğiz. Fotoğraflarda göreceksiniz çoğu güneşleniyor.
Elbette en güzel yanı onları doğal ortamlarında gözlemlemek. Birbirleriyle kavgalarını izlemek arada suya atlayıp sırt üstü yatmaları çok keyifli. İşte bir örnek.

Henüz hiç köpekbalığı görmedik ama etrafta başka turist motor ve botları var. Biz ada turunu bitirdik dönüyoruz çok değil anca 2o dakika kadar olmuş. Bir o kadar da dönersek çok bir zaman sayılmaz. Hoş Barbaros rehberim bugün program çok dolu demişti.
Hout Bay’a döndük bizi yine aynı müzisyen grup karşıladı. Ben doğru otantik tezgahlara. Renklerin güzelliğine bakınız. El işçiliği süper ve çoğu ahşap işlerin hepsi tik ağacından yapılmış.
Önder tezgahlara baka dursun ben fok terbiyecisini gördüm oraya koşuyorum. Grup arkadaşım adamla konuşurken ben sürekli çekiyorum. Adam balık vererek kendisini ses ve görüntü olarak taklit etmesini öğretmiş. İyi ama fok sanki hasta gibiydi. Unutmadan buradaki fokların cinsi kürklü fok. Duiker Adasında pek belli olmuyordu ama fotoğrafta belli oluyor. Ve fotoğraflara lütfen tıklayarak bakınız.
Midibüsümüze bindik Hout Bay körfezini karşıdan görecek şekilde harika manzaralar eşliğinde kıvrıla, kıvrıla gidiyoruz. Barbaros rehberimiz güzel bir yerden granit kayalar üzerine yapılmış Chapman’s Peak yolundan geçeceğiz dedi. Yol çok virajlı sadece 9 km ama yüzün üzerinde virajı varmış göreceğiz. Güzel bir seyir yerinde durduk manzara muhteşem, Hout Bay’dan hemen sonraki koy burası. Granit kayalardan örülmüş duvarların kıyısından yolun karşısına geçtik. Aşağıda görünen uçsuz bucaksız sahil Noordhoek Plajı. Önce granit kayaları görelim. Bu güzel Chapman’s Peak yolu bisikletçilerin de gözde rotalarındanmış.
Noordhoek Beach çok güzel ama kumsalı çok geniş şahsen o kadar yürüyüp de denize girmem. Ayrıca çok sığ ve belki de köpekbalığı vardır. 😁Fotoğrafı özellikle tek koyuyorum işaretlediğim yerde 123 yıllık gemi iskeleti var. 1898 yapımı bir İngiliz yelkenli gemisi adı Kakapo.
Kakapo 1900’lü yıllarda ilk yolculuğuna İngiltere’nin Galler bölgesinden başlamış. Avusturalya’ya Sidney’e gidiyorken Cape Town’da bir mola verir sonra güneye Hout bay’a doğru yoluna devam eder. Körfeze yaklaştığında fırtına artar ve gemiyi Champman’s Bay’ın iyice güneyine doğru sürükler. Yani altta fotoğrafını paylaştığım Noordhoek açıklarındayken. Kaptan tamam burası Camp Point diye düşünür dümeni sahile kırar ve gemi hırçın dalgalardan kurtulsa da kumsala gömülmekten kurtulamaz… Zira kaptan yanılmıştır burası Chapmans Peak’tir Cape Point değil.
Uzun uğraşlar verilse de gemiyi yüzdürmeyi başaramazlar. Şimdi yılların rüzgarı, kumu ve dalgaların aşındırmasıyla sadece kazanından bir parça ile gövdesinin parçaları kalmış.

Bu güzel yoldan devam ediyoruz. Manzaralı bir güzel yer daha buyrun fotoğraf çekenler diyen Barbaros rehberimizi dinledik. Aşağıda görülen sahil kasabası Simon’s Town çok eski bir tarihe sahiptir ve Güney Afrika Donanması’nın en büyük üssüdür. Manzara şahane.

Simon’s Town’ı daha sonra ziyaret edeceğiz önce yolumuz Cape of Good Hope. Geçtiğimiz yerler tümüyle Ümit Burnu Doğa Koruma alanı *Cape Of Good Hope Natura Reserve *dır. Etrafta çok fazla Babun (bir cins çok yırtıcı maymun🐒) göreceğiz ama arabadan inmek yok dedi. 🤫😁 Yoldan görüntüler; köylü bir aile evi, babunlar ve özel bir devekuşu çiftliğinden bir enstantane…
Cape Point’ten devamla sonunda Cape Of Good Hope giriş kapısındayız biletler alınıyor ve eski adı Fırtınalar Burnu olan, şimdiki adı *Ümit Burnu- Good Hope*a gidiyoruz. İlk karede sörfçüler var, Ümit Burnu’na gelmeden önce küçük körfezde, ikinci kare zaten giriş ve ücret ödeme gişeleri. Ümit Burnu’na hemen de gidilmiyor yine 1 km mesafe var gibi.
Evet Ümit Burnu’ndan bahsedelim, hayli yüksek kayaların olduğu bir yapısı var. Adı malum fırtınalar burnu haliyle adını aldığı kuvvetli fırtınalar sıcak su Agulhas ve soğuk su Benguela akıntıları sebebiyle oluşuyor. Şansımıza fırtına yok. Ama rüzgar gerçekten de çok... 💨
Ümit Burnu- Cape of Good Hoop- aslında hemen söyleyelim; Güney Afrika’nın en güney ucu burası değil. Burası GÜNEY AFRİKA’NIN *EN GÜNEY BATI NOKTASI* Evet Güney Afrikaya ayak basan Portekiz’li kaşif Bartolomeo Dias‘ın keşfedip adını Cabo des Tormentas *Fırtınalar Burnu* diye adlandırdığı burun burası.
Ama AFRİKA KITASI’NIN EN GÜNEY UCU- Cabo das Agulhas* İğne Burnu* dur ve 55 kilometre daha güneydedir.
Evet maden Bartolomeo Diaz dedik biraz tarihten bahsedelim. Ucu yine bize dokunuyor. 😉 1453 yılında Fatih’in İstanbul’u fethetmesiyle Avrupa’nın ipek ve baharat ticareti yaptığı Hindistan’a ulaşan yolu da sekteye uğramış. Avrupalılar Hindistana denizden ulaşmanın yollarını aramaya başlamıştı. Özellikle denizcilikte önde olan Portekizliler defalarca Afrika kıtasını aşmayı denemişti. O yıllarda ticaret yollarının bir kısmı denizden, bir kısmı da karadan geçiyor. Sonuçta tüccarların tüm Ortadoğu ülkelerini aşarak gitmeleri gerekiyordu ki bu da onlara çok zaman kaybettiriyordu.
Sonunda Bartolomeo Diaz 1467 yılında bu iși hırs yapan Portekiz Kralı II. Joao’un (İngilizce John demekmiş) emriyle Lizbon’dan denize açılır. Yönünü kaybetmemek içinde kıyıya paralel gider. Afrika kıtasının bir tarafı Atlas Okyanusu diğer tarafı Hint Okyanusu’dur. Diaz en Güneybatı uca geldiğinde fırtınaya yakalanır rotadan sapmamak adına mücadele ederken gemiyi parçalama riski doğar ve mecburen rotasını bilemediği bir yöne çevirir.
Çok şanslı olan Dias’ın yönü okyanustaki dairesel bir akıntı olan (sıcak su Agulhas-Soğuk su-Benguela) birleşimi ile değişir ve farkında olmadan kendini Hint Okyanusunda bulur. Diaz o çok aranan deniz ticaret yolunu burnu geçerek 1488 yılında bulmuş olur. Ve yaşadıkları fırtınalı günler nedeniyle Dias Güney Afrika’nın bu Güneybatı ucuna Cabo das Tormentas *Fırtınalar Burnu* adını verir. Ancak Portekiz kralı bu ismin tüccarları korkutup Hindistan’a gitmekten caydıracağı düşüncesiyle fırtınalar adını *Ümit Burnu* olarak değiştirir.
Artık Ümit Burnu’ndayız fotoğraflarda görüldüğü gibi her taraf kızılın tonlarında renkli taşlarla dolu ve insanlar tırmanıp denizi izliyor.
Evet tam 10 yıl sonra 1498 yılında yine Portekizli kâşif Vasco Da Gama Ümit Burnu’nu aşarak hedefindeki Hindistan’a ulaşır. Avrupalılara deniz ticaret yolu açılınca da söz sahibi onlar olur. Çok uzun bir süre en hareketli deniz ticaret yolu olmuştur ama zamanın korsanlarını da yaratmış olur. Elbette ipek ve baharat yolu önemini, Osmanlı İmparatorluğu ile İran da ticaret alanındaki üstünlüklerini kaybetmiş oldular. Ne zaman Süveyş kanalı açıldı işte esas o zaman Hindistan’a ticaret yolu kısaldı ve Ümit Burnu’da önemini kaybetti.Şimdilerde bu deniz ticaret yolu bazı yat yarışlarının rotasına dahil edilmiş.
Bir kısım turistte yaya yolunu takip ederek deniz fenerine gidiyorlar. Yol uzun biz midibüsle gideceğiz.

Bir de güzel efsanesi var *Uçan Hollandalı* yukarda bahsetmiştim, Atlantik Okyanusu ile Hint Okyanusu’nun buluştuğu bu yerdeki fırtınaya sebep olan akıntılar var. Doğudan gelen sıcak su Agulhas akıntısı ile Kuzeybatıdan gelen soğuk su Benguela akıntısıdır. Bu akıntıların oluşturduğu korkunç fırtınalar birçok geminin de enkaz haline gelmesine sebep olur. Zaman içinde enkazların yine fırtınalar nedeniyle kaybolması, insanların ufukta görülen dumanlı göz yanılmasını kaybolan hayalet gemi sanmaları hala popüler olan *Uçan Hollandalı* efsanesini doğurmuştur.
Mitolojik hikayesi; Uçan Hollandalı *De Vliegende Hollander, Flying Dutchman* 17. yüzyılda denizci efsanesinde adı geçen yine hayalet bir yelkenlinin adıdır. Yelkenlinin Hollandalı olan kaptanı *Van Der Decken* Ümit Burnu’nu geçmeye çalışırken fırtınaya yakalanır. Mürettebatın geri dönelim uyarılarına kulak asmaz tabiri caizse *bu yolda ölmek var, dönmek yok (haşa) Tanrı bile yolumdan döndüremez* deyince ve bir daha yelkenliden haber alınamayınca yelkenlinin tanrının lanetine uğradığı ve sonsuza kadar okyanusta dolaşacağına inanılır. Öyle ki, fırtınalı havalarda ufukta görüldüğü bile söylenir.
İlk kayıtlı belge olarak 1795 yılında George Barrington’un* Botanik Koyuna Seyahat* adlı eserinde yeralır, sonra Thomas Moore’un bir şiirinde bahsi geçince de İngiltere’de hayli popüler olur. Yine ilk kez 1835 yılında bir İngiliz gemisi Uçan Hollandalı yelkenlisini gördüğünü rapor eder. Ardından İngiliz Kraliyet Donanması hayalet yelkenliyi gördüğünü resmi kayıtlara geçirir. Ve o yıllarda Alman besteci Richard Wagner’de Uçan Hollandalı’dan esinlenerek aynı adlı bir opera bestelemiştir. *De Vliegende Hollander*
Ve işte biz de Ümit Burnu’nda olduğumuzun belgesini de buraya ekleyelim. Çok enteresandır tabelanın bir görevlisi var herkesi sıraya sokuyor sonra elinden telefonunu alıp onları çekiyor. Bizim Barbaros rehberimiz ben çekerim dedi ve fotoğraf Barbaros rehberimin objektifinden bu vesileyle kendisine tekrar teşekkür ederiz. 🥰 Evet Cape Town’a gelip, Ümit Burnu’na uğrayıp da fotoğraf çektirmeyeni Güney Afrika’ya gelmiş kabul etmiyorlar. Kesin bilgidir. 😁 🥰

Cape Town 2. gününde program yoğun demiştik. Daha gidilecek, görülecek harika yerler var. Siz benden ayrılmayın. Biz bir yemek molası kadar ara verip hemen gelelim. Cape Town 2. gün devamda görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞
