PERU-4 Machu Picchu 🇵🇪

24 Şubat 2025

Sabahın ilk ışıklarıyla Cusco’da yeni bir güne başlamıştık. Ve bugün bizi uzun zamandır hayalini kurduğumuz Machu Picchu bekliyordu. Ancak And kültürünün izlerini daha yakından görmek için yol üzerinde Chinchero’da kısa bir mola verdik.

Bu küçük And köyünde, yüzyıllardır aktarılan dokuma geleneğine, doğal boyalarla renklendirilen yünlere ve bölgenin yaşam kültürüne tanıklık ettik. Dağların arasında yaşayan insanların doğayla kurduğu bağ, bize İnka mirasının yalnızca taş yapılardan ibaret olmadığını bir kez daha gösterdi.

Chinchero’dan ayrılırken artık rotamız And Dağları’nın derinliklerinde saklanan o eşsiz yere doğru uzanıyordu: Machu Picchu…

Rehberimiz Mert Songültekin’in dediğine göre 1,5 saat kara yolculuğu var. Bu süre içinde Asoc Puoqipata, Chulluncoy, Cajamarca, Huaracondo, Pachar, Ancopacha ve Urubamba kasabalarını geçerek kutsal vadinin son durağı Ollantaytambo’ya ulaşmış olacağız. 

And Dağlarının yemyeşil yamaçları boyunca ilerlerken yol boyunca birbirinden sevimli kasabalar bize eşlik etti. Vadiler, bizde Mayıs başında açan sarı Katırtırnakları ile bezeli. İkinci karede görülen kasaba ise Kutsal Vadi’nin en önemli yerleşimlerinden biri olan Urubamba’yı tepeden görüyoruz. Ve son kare, kasabanın girişinde kurulan yerel pazarı görünce deklanşöre basmadan olmazdı.

Artık Machu Picchu yolculuğunun en heyecanlı bölümlerinden biri başlıyor. Yaklaşık bir saatlik yolculuğun ardından Kutsal Vadi’nin son kasabası Ollantaytambo’ya ulaştık. And Dağları’nın eteklerine kurulmuş bu şirin kasabanın meydanı, otobüsün camından bile insanı kendine hayran bırakıyor. Ben bayıldım, bakınız. 😍

Buradan Peru Demir Yolları’nın tarifeli seferlerinden biriyle Machu Picchu’ ya doğru tren yolculuğumuza başlayacağız.

Trenimizin kalkmasına az bir zaman kaldığı için otobüsten inmedik. Ama meydanın ortasında yükselen, kasabaya adını veren komutanın heykeli yine de gözümden kaçmadı.

Bu heykelin arkasında ise rehberimiz Mert Songültekin’in anlattığı ilginç bir hikâye vardı…

Kasabanın adını aldığı kişi, İnka İmparatoru Pachacútec’in en güvendiği komutanlarından General Ollantay’mış. Aynı zamanda bu bölgenin de yöneticisi olan Ollantay, İmparatorun dünya güzeli kızı İma Sumac’a âşık olur. Üstelik bu aşk karşılıksız da değildir; İma Sumac’ın da gönlü Ollantay’dadır. Rehberimizin anlattığına göre Quechua dilinde Sumak “güzel kadın” anlamına geliyormuş. 

Ancak İmparator Pachacútec bu evliliğe kesinlikle izin vermez. Kızının kaçırılacağından korkarak onu sarayda hapseder. Bunun üzerine General Ollantay da sevdiği kadından vazgeçmez; İmparatora başkaldırır ve Ollantaytambo’da uzun yıllar sürecek bir savaş başlatır.

Rivayete göre Ollantay bu savaşlarda hiç yenilmez. Pachacútec’in ölümünden sonra tahta geçen oğlu Tupac Yupanqui’nin karşısına çıkar, geçmişte açtığı savaşlar için özür diler. Bu davranış yeni İmparatorun hoşuna gider. Kız kardeşi İma Sumac’ı serbest bırakır ve sonunda iki âşık muratlarına erer.

Ollantay ile İma Sumac’ın hikâyesi burada son bulurken bizim maceramız yeni bir aşamaya geçiyor. Birkaç dakika sonra Peru İnka Rail ile Aguas Calientes’e doğru yola çıkacağız. İlk kare istasyona giriş ve trenimizi görelim. Son karedeki tren en pahalı olanıymış.

Mavi trenimize bindik. Aguas Calientes’e kadar yaklaşık 1,5-2 saatlik bir yolumuz varmış. Çocukluğumdan beri en sevdiğim ulaşım aracı trendir. Kompartıman son derece temiz, koltuklar ise oldukça rahat. En çok da tasarımı hoşuma gitti. Tavanın bile cam olması, And Dağları’nın eşsiz manzarasını ve yol boyunca uzanan yemyeşil doğayı kesintisiz izleyebilmek için düşünülmüş. Yolculuğun kendisi bile başlı başına bir deneyim. Size de mutlaka göstermeliyim.

Tren raylarda usulca ilerlerken yanımızda gürül gürül akan Vilcanota diğer adıyla Urubamba nehri eşlik ediyor. Alttaki ilk fotoğrafta da görüldüğü gibi, suyun akışı oldukça güçlü. Bu tren yolculuğu için muazzam diyen rehberimiz haklı. Gerçekten de muazzam. Nedeni doğa ile iç içeyiz üstelik bu yol İnka yoluymuş. Bizdeki Likya yolu gibi. Ama bu yol Kuzey Amerika’nın en ucundan Arjantin’e kadar uzanan 30 bin kilometrelik yolmuş. Sanırım Likya yolu 600 kilometre anca vardır.

Yol boyunca birkaç küçük yerleşim yerinden geçtik. Bunlardan birinde sevimli bir asma köprü var. Yamaçlarda ise İnka’ların tarım için oluşturduğu teraslar hâlâ seçilebiliyor. Etrafımızı saran heybetli And Dağları ve yemyeşil vadi manzarası, tren yolculuğunu adeta Machu Picchu’ ya giden bir seyir terasına dönüştürüyor…

Bu harika manzaralar eşliğinde nihayet Aguas Calientes’e geldik. Aguas Calientes-sıcak su anlamına gelen, Machu Picchu’ nun eteklerine kurulmuş küçük bir kasaba ve bölgeye gelen ziyaretçilerin de son durağı. Bizim programımızda kasabayı gezmek yok zira vakit de yok. Ancak bizim için önce küçük bir mola şarttı; malum, *aç ayı oynamaz!* 😄 Trenden iner inmez istasyonun hemen yanındaki yerel restoran Toto’s House Restoranda öğle yemeğimizi yedik. Aguas Calientes’ tan iki fotoğraf.

Altta paylaştığım fotoğrafta kasabanın tepeden görüntüsü de muhteşem. Kasabaya adını veren Aguas Calientes nehri de yerleşim yerinin tam ortasından geçiyor. Ve adına uygun termal banyoları ile de bilinen bir kasabaymış. Ortada görülen köprünün altından geçen Aguas Calientes nehri de hemen öteden Vilcanota nehrine katılıyor.

Karnımızı doyurduktan sonra, bizi Machu Picchu’ ya götürecek otobüslerin kalktığı durağa doğru grubumuzla birlikte yürümeye başladık. Tam o sırada başlayan yağmur, bizi şemsiyelerimizi açmaya mecbur bıraktı. Ama bölgenin özelliği kısa bir süre sonra hava yine hiç kapanmamış gibi açtı. 

Kutsal Vadinin kutsal şehri Machu Picchu’ ya gitmek üzere otobüs sırasında bekliyoruz. Gerçekten de çok kalabalık. Meğer bunun da bir nedeni varmış. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Machu Picchu’ yu koruyabilmek için ziyaretçi sayısı sınırlandırılıyor. Yoğun ziyaretçi trafiği ve bölgenin hassas yapısı nedeniyle her gün belirli sayıda ziyaretçi kabul ediliyormuş.

İnsanlar sağa sola koşturup gidiş için yollar arıyorlar. İşte böyle anlarda bir tur şirketiyle seyahat etmenin avantajını bir kez daha hissettik. Biz hiçbir telaşa kapılmadan rehberimizin yönlendirmelerini takip ettik.

Machu Picchu’ da ziyaretçiler için farklı gezi rotaları uygulanıyormuş. O gün üç rota açıkmış. Ben de rehberimize, blog yazdığımı, fotoğraf çekmenin ve doğru bilgileri almanın benim için çok önemli olduğunu söyledim. Gülümseyerek, Merak etmeyin, ben hallederim.” dedi. Sağ olsun, fotoğraf açısından en uygun rotalardan biri olan 2A rotasına dahil olmamızı sağladı. Yüksek irtifadan etkilenen bir arkadaşımızı ise daha kısa olan rotaya yönlendirdi. 

Otobüse bindik rehberimiz hep birlikte Pacha Mama’ ya dua edelim de yağmur yağmasın dedi. 😄 Yaklaşık 25 dakika boyunca, sık ormanların arasından geçen virajlı dağ yolunu tırmanarak Machu Picchu’ nun giriş kapısına ulaştık. Ancak otobüsten iner inmez bizi karşılayan ilk şey yine yağmur oldu. Pacha Mama’ ya🙏 duamız tutmadı galiba. Neyse ki hazırlıklıydık; yağmurluklarımızı giydik. Rehberimiz gülümseyerek, Birazdan diner, moralinizi bozmayın.” dedi. Önder yağmurda ıslanırken ben bir yandan fotoğraf makinemi yağmurdan korumaya çalışıyor, bir yandan da giriş sıramızın gelmesini bekliyordum. (ikinci karede sağdaki mavili) Son karede artık giriş kapısına gidiyoruz.

Halimize bakın! 😁

Machu Picchu, yaklaşık 2.500 metre yükseklikte yer alıyor. Cusco’dan daha alçakta olmasına rağmen rehberimiz yine de temkinliydi. “İrtifadan etkilenen varsa lütfen söylesin. Yaklaşık iki saat içeride olacağız ve rehbersiz çıkmanız mümkün değil.” diyerek bizi uyardı. Ardından giriş kurallarını anlattı. Fotoğraf çekiminde tripod, şemsiye ve benzeri bazı eşyaların içeriye alınmadığını, ihtiyaç duyanlar için girişte emanet bölümü ve tuvaletlerin bulunduğunu söyledi.

Hazırlıklarımızı tamamladık. Artık beklediğimiz an gelmişti… Heyecanımı kelimelerle anlatmam gerçekten zor. Kalbim adeta küt küt atıyordu. Yıllar önce Şili’ye kadar gelmiş, Güney Amerika’nın bir bölümünü gezmiştik. O zaman Machu Picchu’ ya çıkmak kısmet olmamıştı. Aradan yıllar geçmişti ve şimdi, yıllardır kurduğum o hayal gerçek olmak üzereydi.

Kadim İnka yolunda yürüyüşe başlamak üzere giriş kapısına doğru ilerliyoruz. (ilk kare) Ziyaretçiler rehber eşliğinde gruplar halinde içeri alındığı için ikinci karede ilk bekleme noktasındayız. Karşımızdaki sisler arasından yükselen yemyeşil dağlar bile, bizi nasıl büyüleyici bir atmosferin beklediğini anlatmaya yetiyor ve İnkalardan günümüze kadar gelebilen son karedeki bu yapı muhtemelen kontrol kulesi olabilirmiş. Fotoğraflara tıklayarak bakmayı unutmuyoruz.☺️

Bu noktadan sonra fark edeceksiniz; Machu Picchu ile ilgili birçok bilgiyi “olabilirmiş”, “kullanılmış olabilirmiş”, “yapılmış olabilirmiş” gibi ifadelerle anlatacağım. Bunun nedeni, İnkalardan günümüze ulaşan yazılı belgelerin neredeyse hiç bulunmamasıymış. Hatta var olan kayıtlar da İspanyolların Cusco’da yaktığı kütüphaneyle birlikte yok olmuş olabilirmiş. 🥺

İlk girişten itibaren tam 385. basamağın sonunda… İşte hayatım boyunca unutamayacağım manzara karşımdaydı…

Sislerin arasından yavaş yavaş beliren taş şehir, yemyeşil teraslar ve arkasında dimdik yükselen dağ *Huayna Picchu* Vayna Piçhu okunuyor…  Ne fotoğraflar ne videolar… Hiçbiri insanın onu ilk kez kendi gözleriyle gördüğü anın yerini tutmuyormuş. O an sadece durup seyrettim…

Evet tam karşıdaki dağa Vayna Piçhu-yeni dağ demişler. Yanındaki küçük modelinin adı da Huyhuy Picchu. Vayna Piçhu’nun önünde görülen bu antik şehrin bilinen bir adı yok ama eski şehir anlamına gelen Machu Picchu demişler. Yerli halk yani Quechua’ lar için kutsal eski şehirleri.

Rehberimizin buranın fotoğraf için en güzel noktalardan biri olduğunu söylemesi üzerine biz de tarihe küçük bir not düştük. Bu eşsiz manzarayı arkamıza alıp, ikimizin birlikte olduğu bu kareyi de anılarımıza ekledik. 💞

Basamakları çıkmaya devam ediyoruz. Fotoğrafta görüldüğü gibi ahşap merdivenler şehrin içine girene kadar belirli aralıklarla devam ediyor… Aşağıda ise dağların eteklerini kıvrıla, kıvrıla dolaşan Urubamba (Vilcanota) nehrini tüm görkemiyle eşlik ediyor. 📸 Foto by Önder Kaplan. Teşekkürler hayatım.💞

Bir kat yukarı çıktığımızda henüz şehrin içine girmemiştik. Geniş çimenlik alandan baktığımızda tarım terasları çok daha net seçiliyordu.

Tam o sırada gözüm dağların üzerinden hızla yaklaşan sise takıldı. “Eyvah, galiba birazdan bütün şehir sisin altında kalacak.” diye düşündüm.

Gerçekten de öyle oldu. Aşağıdan bakıldığında yoğun bitki örtüsünün arasında kaybolan Machu Picchu, yukarıdan bakıldığında da birkaç dakika içinde sis perdesinin ardına gizleniverdi. Evet ikinci karedeki sisler içinde kalan dağ şehre adını veren Machu Picchu’ dur ve -eski dağ demektir.

O an kendi kendime, “İspanyolların neden burayı bulamadığına dair anlatılanlar şimdi çok daha anlamlı geliyor.” dedim.

Sizce de haksız mıyım? 😊

Neyse ki korktuğum gibi olmadı. Sis, benim şansıma kısa süre sonra dağılmaya başladı. Güneş yeniden yüzünü gösterince Machu Picchu, bütün ihtişamıyla bir kez daha ortaya çıktı.

Biz de zirveye doğru çıkmaya devam ettik. Her birkaç basamakta karşımıza, bir öncekinden bile etkileyici yeni bir manzara çıkıyor…

Artık seyir noktasından ayrılıp aşağı inmeye başlamıştık. Dolambaçlı İnka yolu bizi, yüzyıllar boyunca sayısız yolcunun geçtiği kadim şehir kapısına götürüyor…

Giriş kapısının şekline dikkat ediniz üstü dar altı geniş bir yamuk şeklinde. İnka mimarisinin özelliklerinden biri depremde yıkılmasını önlemek içinmiş.

Artık Machu Picchu’ nun içindeyiz.

Altta paylaştığım ilk fotoğrafta kapı girişindeki taş işçiliğine dikkat edin. Her biri farklı boyutlarda kesilmiş taşlar, aralarına tek bir harç bile kullanılmadan öylesine kusursuz yerleştirilmiş ki, aradan geçen yaklaşık altı yüzyıla rağmen hâlâ dimdik ayaktalar.

Ancak bu kusursuz işçilik sadece elit tabakanın yaşadığı yapılarda ve tapınaklarda kullanılmış diye anlatan yerel rehber; işçi ve fakir alt tabakanın evlerindeki taş işçiliğinde arada sıva göreceksiniz dedi.

Bu noktadan itibaren dar taş sokaklar, küçük avlular ve birbirine bağlanan yapılar arasında tek yönlü bir rota izleniyor. Attığımız her adımda, İnka mühendisliğinin ve taş ustalığının neden bugün bile hayranlık uyandırdığını daha iyi anlıyoruz.

Sağdaki karede ise duvar boyunca uzanan yağmur drenaj kanalına dikkat edin. İnka mühendisleri, yoğun yağışların toprağı aşındırmasını önlemek ve suyu kontrollü şekilde tahliye etmek için gelişmiş bir drenaj sistemi kurmuşlar. Gün boyunca yağmur yağmasına rağmen ne sokaklarda ne de yapıların arasında su birikintisi gördük.

Kısacası… Yaklaşık 600 yıl önce inşa edilen bu sistem, hâlâ görevini başarıyla yerine getiriyor.

Antik kenti gezerken bu kez tepelerden aşağı doğru iniyoruz. Çevreme dikkatle bakıyorum. Hemen sağımda uzanan tarım terasları, İnka mühendisliğinin ne kadar ince düşünülerek planlandığını gösteriyor. Taşların dizilişi, terasların genişliği ve katmanların düzeni… Hepsi kusursuz bir uyum içinde.

Bu teraslar sadece eğimli araziyi tarıma kazandırmak için yapılmamış. Aynı zamanda farklı yüksekliklerde farklı sıcaklık ve nem koşulları oluşturarak ürünlerin en uygun ortamda yetişmesini sağlamışlar. Bir bakıma burada kendi mikro iklimlerini oluşturmuşlar.

Başta And Dağları’nın anavatanı olan kinoa ve patates olmak üzere, çok sayıda mısır çeşidi bu teraslarda yetiştiriliyormuş. Aynı zamanda teraslar yağmur sularını kontrollü şekilde yönlendirerek toprağın erozyona uğramasını da engelliyormuş.

Kısacası, Machu Picchu’daki teraslar yalnızca bir tarım alanı değil; İnka mühendisliğinin doğayla uyum içinde geliştirdiği muhteşem bir yaşam sistemi. Diyerek hemen soluma dönüyorum.

Altta paylaştığım iki fotoğrafa özellikle dikkat etmenizi isterim.

Soldaki fotoğrafta, doğal granit kayalar ve Kutsal Meydan’ın bulunduğu bölüm görülüyor. Burası, Machu Picchu’nun önemli dini yapılarının toplandığı kutsal merkez olarak kabul ediliyor.

İnka’ların kullandığı taşların önemli bir bölümü, Machu Picchu’ nun hemen çevresindeki taş ocaklarından çıkarılmış. Ustalar, kayaları yerinde işleyerek yapıya uygun hâle getirmiş; doğal kaya oluşumlarını da mimarinin bir parçası olarak değerlendirmişler.

Fotoğrafta biraz yukarıda, ziyaretçilerin toplandığı bölüm ise Kutsal Meydan’ın bulunduğu alan. Burada Ana Tapınak ile Üç Pencereli Tapınak yan yana yer alıyor. Birazdan aşağı indiğimde Üç Pencereli Tapınak’ı daha yakından da fotoğraflayacağım.

Sağdaki fotoğrafta ise Kutsal Meydan’ın sağ tarafındaki Üç Kapı Kompleksi, Huayna Picchu’nun etkileyici siluetiyle birlikte karşımıza çıkıyor. Rehberimiz, *Oraya kadar gidin ama basamaklardan yukarı çıkmayın, vaktimiz dar.* dedi. Sanırım benim için en doğru karar olmuş; çünkü yukarıdan baktığım bu açı, yapının hem simetrisini hem de bulunduğu konumu çok daha etkileyici biçimde gösteriyor.

Bu bölümdeki yapıların, Machu Picchu’da yaşayan seçkin bir kesimle ilişkili olduğu düşünülüyor..

Ve evet, aşağıya indik. Altta fotoğrafını paylaştığım Üç Pencereli Tapınak’a doğru ilerlerken rehberimiz birden, “Hemen bakın, gökkuşağını kaçırmayın!” dedi.

Hiç kaçar mı? 🌈🥺

Nasıl güzel bir manzara… Keşke tapınağın biraz daha yakınına gidip pencerelerinden bu görüntüyü yakalayabilseydim; muhteşem ötesi olurdu.

Üç Pencereli Tapınak’ın üç penceresinin, İnka inanışındaki üç kutsal âlemi simgelediği yönünde yaygın bir yorum bulunuyor: Hanan Pacha (gökyüzü), Kay Pacha (yeryüzü) ve Uku Pacha (yeraltı dünyası). Bu üç âlem de sırasıyla kondor, puma ve yılan ile ilişkilendiriliyor.

Bu inanç dünyasından daha önce Bolivya – La Paz yazımda ve Tiwanaku antik kentini anlatırken de söz etmiştim. Orada Aymara kültürünün izlerini görmüştük; burada ise İnka dünyasındayız. Halklar ve kültürler aynı değil, ancak And coğrafyasındaki bazı kozmolojik inançlar ve semboller arasında dikkat çekici ortaklıklar bulunuyor.

Üç Pencereli Tapınak’ın Pacha Mama, yani Doğa Ana ile ilişkilendirildiği de anlatılıyor. 🥺 İlk fotoğrafta yanda yerdeki büyük taş bloğun muhtemelen sunak olarak kullanıldığı düşünülüyor. Sağımızdaki dikili taş Intihuatana’dır. Quechua dilindeki adının, genel olarak “güneşi bağlayan/bağlama direği” anlamına geldiği kabul ediliyor. Intihuanata ilk karede tam gözükmediği için bizim anı fotoğrafını koydum hemen sağımızda.

Güneş üç pencerenin ortasından içeri geçip Intihuatana’nın üstüne düşüyor yani güneş bağlanmış oluyor. 🌞 Kısaca bir ritüel taşıdır deniyor. Bu taşın hemen yanında (ilk karede daha güzel görünüyor) yarım ay şeklinde bir taş daha var o da Keçhua dilinde Çakana denilen İnka’ların haç’ıymış. Neden yarım? derseniz 21 Haziranda güneş pencereden girip üzerine vurunca arkadaki gölgesi ile haç tamamlanmış oluyormuş. Sizin için fotoğrafımın üstüne rozet gibi ekledim taşla beraber çizerek de görünür yaptım tıklayıp bakabilirsiniz.

Gökkuşağının muhteşem görüntüsünde anı fotoğrafımızı da çektirdikten sonra, tapınağın hemen yanından aşağıya, az önce bahsettiğim Üç Kapı Kompleksi’nin önündeki geniş alana doğru iniyoruz.

Karşımıza çıkan, altta paylaştığım fotoğraftaki yuvarlak yapı ise Güneş Tapınağı. Machu Picchu’daki tek dairesel yapı olduğu söyleniyor. Yapının astronomik gözlem amacıyla kullanıldığı, aynı zamanda dini ritüellerin gerçekleştirildiği bir tapınak işlevi de gördüğü tahmin ediliyor.

Buradan transit geçeceğiz ama rehberimizin anlattıklarını sizlerle paylaşmadan geçmek istemiyorum.

İnkalar güneşe tapanlardı ve Güneş Tanrısı “Inti”ydi. Bu tapınağı da ona adadıkları söyleniyor. İki katlı olan ve Torreon diye anılan tapınağın alt katında camlı bölmenin altında, dini ritüellerin gerçekleştirildiği tahmin edilen alan bulunuyor. Hatta Kral Pachacútec’in mumyasının olduğuna da inanılıyormuş. Yuvarlak üst katta ise oyma bir taş dikkatimizi çekiyor. İkinci fotoğrafta Güneş Tapınağı’nın yuvarlak yapısını daha net görebilirsiniz.

Güneş Tapınağı’nın pencerelerinin de Güneş’in yıl içindeki hareketleriyle ilişkili olduğu anlatıldı. Güney Yarımküre’ de bulunduğumuz için mevsimlerin bizim alıştığımızın tersine olduğunu da hatırlatalım.

Rehberimizin anlattığına göre 21 Aralık’taki yaz gündönümünde ve 21 Haziran’daki kış gündönümünde Güneş’in ışınları farklı pencerelerden içeri girerek içerideki taşın üzerine ulaşıyormuş. Böylece İnkalar Güneş’in yıl içindeki hareketlerini ve mevsimsel değişimleri takip edebiliyor, bu gözlemlerden tarımsal faaliyetlerini planlamak ve hasat zamanlarını belirlemek için yararlanıyorlarmış.

İnka’ların gökyüzünü ve Güneş’in hareketlerini dikkatle gözlemledikleri, astronomi konusunda oldukça gelişmiş bir bilgi birikimine sahip oldukları biliniyor.

Üstteki ikinci kareyi ise daha önce yukarıdan çekmiştim. Güneş Tapınağı’nın hemen yakınında bulunan ve taş işçiliği ile yapım özellikleri nedeniyle *kralın evi* olduğu tahmin edilen bölüm de burada görülüyor.

Bir kat iniyorken antik kentin bir kapısından daha geçiyoruz, şu güzel yeşillikler içinde Alpaka görecekmişiz.

Merdivenin hemen yanında antik şehrin antik bitkileriyle de 😁 tanışıyoruz. İçinde koka bitkisi de varmış ben tanımıyorum o nedenle şudur diyemeyeceğim. 🍃🌱🍃

Ben bitkileri de çekeyim diyene kadar Önder, Lama’nın peşine düşmüş bile; altta paylaştığım ilk karede köşeden görülüyor.

İnka’ların zamanından beri burada yaşayan Lamalar yük taşımada kullanıldıkları gibi bizim ineklerimiz misali etinden, sütünden de yararlanıyorlarmış. Ayrıca sebzelerinde de gübrelerini kullanırlarmış. Bir de çok hoşuma gitti bizim koyunlarımız gibi doğal çim biçme makinası görevini yapıyorlar.😁

Bu gördüğümüz boş alan da rehberin dediğine göre halkın da izlediği törenler ya da ritüellerin yapıldığı yer olmalıymış. Ortada görülen masa benzeri nesne bir sunak olabilirmiş.

İkinci kare Önder’in yakın çekimi ve sonuncu kare artık dağlara bile sis inmeye başladı gitme zamanı geldi diyor. 😁 Seyrinize Lama’lar.

Peki Machu Picchu neden terk edildi?

Lamaları seyrederken insanın aklına ister istemez bu soru geliyor: Bu taşları işleyen, terasları yapan, bu evlerde ve tapınaklarda yaşayan insanlar nereye gittiler? Hemen anlatıyorum.

Machu Picchu’ nun neden terk edildiği kesin olarak bilinmiyor. 15. yüzyılda kurulduğu düşünülen yerleşim, İspanyolların bölgeye gelişinden önce ya da bu döneme yakın yıllarda büyük ölçüde boşalmış. Bunun nedeni konusunda ise farklı görüşler var. İnka İmparatorluğu’ndaki iç karışıklıklar, savaşlar, salgın hastalıklar hatta İspanyolların işgalinden korkup burayı da yağmalamasınlar diye şehri daha önceden terk etmiş olabilecekleri olası nedenler arasında sayılıyor.

Sonrasında doğanın hızla geri aldığı bu şehir, dağların arasında sessizce kalmış. İspanyolların Machu Picchu’ dan haberdar olduklarına dair bir kayıt bulunmaması da buranın yüzyıllar boyunca gözlerden uzak kalmasını sağlamış.

Aslında *kayıp şehir* demek de biraz yanıltıcı. Bölgedeki yerel halk buranın varlığını biliyordu; kaybolan, Machu Picchu’ nun dünya tarafından bilinmesiydi. 

Ve geldiğimiz yollardan geri dönüyoruz ama bu kez tepeye çıkmadan, labirenti andıran dar geçitlerden ilerliyoruz. Hemen bir boşluktan gördüğüm ağacı çektiğimi fark eden yerel rehberimiz: Bu, antik zamandan beri burada var olan bir ağaçmış, dedi.

Hemen yandaki yapıya da girelim diyen rehberimizi takip ettik. Yerde gördüğümüz iki yuvarlak oyuklu taş bloktan birinin içi su doluydu; elbette yağmur suyuydu. 😁 Rehberimiz, bu oyukların antik dönemde de suyla doldurulduğunu, suyun yüzeyindeki Güneş ve Ay yansımalarından yararlanılarak astronomik gözlemler yapıldığını anlattı.

Ama işin ilginç tarafı şu: Machu Picchu’ yu 1911 yılında dünyaya tanıtan Hiram Bingham, bu taşları tahıl öğütmek için kullanılan havanlar olarak yorumlamış. 🤭 Bugün ise *su aynaları* olarak kullanılmış olabileceği yönünde başka bir görüş bulunuyor.

Astronomi mi, havan mı? Machu Picchu’ da bazı taşların sırrı hâlâ tam olarak çözülmüş değil.  😁

Bu arada kendi rehberimiz son toparlama bilgilerini verelim ve inelim dediği sırada yerel rehberimiz elindeki kitabı açıp içindeki eski fotoğrafları göstererek bize Machu Picchu’ nun yeniden keşfedilme hikâyesini anlattı.

Önce fotoğrafları görelim sonra hikayesi. Ama gerçekten de bulunması zormuş bakınız.

Machu Picchu, 1911. Kent, Hiram Bingham’ın gelişinde yoğun bitki örtüsüyle neredeyse tamamen kaplıydı. Alan, Bingham’ın yönettiği işçiler tarafından temizlenerek ortaya çıkarıldı. ( İlk kare)

Ve Machu Picchu, 1911. Temizleme çalışmalarının ardından ortaya çıkarılan dini sektör; ana tapınak ve Üç Pencereli Tapınak. Arka planda Wayna Picchu Dağı görüntüsü…

Yerel halkın zaten bildiği bu gizemli şehir, böylece yüzyıllar sonra yeniden dünyanın karşısına çıktı.

1983 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan Machu Picchu, 2007 yılında da Dünyanın Yeni 7 Harika’sından biri seçildi.

Machu Picchu’ ya son bakış ve gerçekten iniş zamanı. 🥹

Lima’da buluşuncaya dek sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

PERU-3 Chinchero’da And Kültürünün izleri

Machu Picchu’ yu görebilme heyecanı ile güzel bir Cusco sabahına merhaba Tarih 24 Şubat 2025.

Sabahın ilk ışıklarıyla Cusco’da yeni bir güne başladık. Bugün uzun zamandır hayalini kurduğumuz Machu Picchu’ ya doğru yola çıkıyoruz. Dünyanın 7 harikasından biri sayılan Machu Picchu turumuz tam gün sürecek. Önümüzde uzun bir yol var. İlk durağımız ise Cusco’dan yaklaşık 30 km uzaklıktaki güzel kasaba Chinchero.

Heyecanımız büyük; ama yola çıkmadan önce size Cusco’daki sabahımızdan küçük bir kare göstermek istiyorum. Güneş ışınlarının ağaçlar arasından harika yayılışı…

Otobüsümüzü beklerken Cusco’da kaldığımız oteli ve sokaktaki İspanyol mimarisini yansıtan tarihi yapıları da göstereyim. Mavi renkli cumbalar, çiçek desenli özenle işlenmiş ferforje detaylar. Aslında Cusco’da gezilecek çok yer varmış.

Cusco’ nun taş sokakları, İspanyol mimarisinin izlerini taşıyan yapıları, mavi cumbaları ve yokuşlu yollarını arkamızda bırakarak yola çıkıyoruz.

Rehberimiz Mert’in dediğine göre güzel kasaba Chinchero’ da Ch’aska Andına (kaşka okunuyor) isimli tekstil atölyesi ve satış yerinde vereceğimiz molada And kültürünün önemli parçalarından biri olan geleneksel dokumaları, doğal boyaları ve yüzyıllardır devam eden sanatlarını yakından görme fırsatımız olacakmış.

Yeşilin her tonunu içeren And manzaraları eşliğinde Chinchero kasabasına ulaştık. İlk fotoğrafta And dağlarının karlı zirveleri bize merhaba derken ikinci karede kasabanın sakin ve güzel görüntüsü. Foto by Önder Kaplan. Teşekkürler hayatım.💞

Rengarenk püsküllerle süslü kapısında Ch’aska Andına Tekstil Atölyesi yazıyor. İlk karede, kapının hemen önünde yerel giysili hanımlar şarkı söyleyerek bize hoş geldiniz diyorlar. Kapıdan girer girmez bizi kırmızının hâkim olduğu And kültürünün sıcaklığı sardı. 🌈 🧶

Çalışmalarını gösterecekleri stant hazırlanmıştı. İkinci karede görülen bu alanın etrafındaki oturma yerlerine geçtik. Ardından ailenin genç kızı bizlere Quechua dilinde *Muna* dedikleri And nanesi çayı (okunuşu munya) ikram etti. Çok güleç yüzlü insanlar.  Sırayla tıklayıp fotoğraflarda izleyelim…

Ailenin annesi, taş duvarların arasında, renkli iplikler ve geleneksel kıyafeti eşliğinde bize yüzyıllardır süren And dokuma kültürünü anlatmaya başladı… Biz de rehberden tercüme dinliyoruz.

Lama yününden giysi, koyun yününden ise masa örtüsü yaptıklarını anlattı. Eline aldığı ve Quechua dilinde pushka olarak adlandırdıkları araçla yünü nasıl ipliğe dönüştürdüklerini gösterdi. Yani bizim bildiğimiz ökede veya kirmanla yün eğiriyorlar.

Öyle ki bu iş ellerinden hiç düşmüyormuş; yemek yaparken bile yün eğirdiklerini gülümseyerek anlattı. Yüzyıllardır devam eden bu geleneği, onların ellerinde canlı olarak görmek benim için bir nostaljiydi.

Neden mi? Çocukluğumda babamın görevi nedeniyle bulunduğumuz Doğu Anadolu’da kadınların yün eğirdiğini görmüştüm. Teyzemin evinde de bu işte kullanılan bir kirman vardı. And Dağları’nın bu uzak köşesinde, yıllar öncesinden tanıdık bir görüntüyle karşılaşmak işte bu nedenle bana tam bir nostalji yaşattı.

Anlatım devam ediyor; Eğirdiğimiz yünleri yine kendimiz çeşitli kök ve bitkilerle de boyarız. Bizim için en önemli ana renk kırmızıdır. Onu Cochinilla’dan elde ediyoruz.

Cochinilla da kaktüs 🌵üzerinde onun öz suyu ile beslenen bir çeşit küçük böcek-parazittir. Bize bunu anlatırken hemen ellerini gösterdi bende yakından fotoğrafladım.

Ardından bunlar (beyazlar) canlı olanlar diğerleri kurumuş olanlar diyerek elindeki örnekleri gösterdi. Sonra canlı olanları ezmeye başladı. Avuçlarında ezilen beyaz tanelerden kısa sürede harika bir kırmızı renk ortaya çıktı. İkinci karede gördüğünüz bu renk, gerçekten şaşırtıcıydı.

Son karede ise bu küçük canlıların üzerinde yaşadığı kaktüsü görebilirsiniz; beyaz Cochinilla böcekleri kaktüsün üzerinde oldukça fazlaydı. Avuçlarındaki küçük tanelerin, doğadan gelen böylesine güçlü renklere dönüşmesini görmek bizi hayli şaşırttı.

Bu kırmızı boyayı bizler ruj olarak kullanıyoruz 24 saat de çıkmaz sabit kalır dedi. 💄💋 Ve alttaki fotoğrafa dikkatlice bakarsanız, gerçekten alt dudağına sürerek bize de gösterdi.

Yünlerde sabit kalması için elbette kaynatma işlemi yapıyorlarmış.

Bize kırmızının farklı hallerini nasıl yaptıklarını da gösterdi. Bu kırmızının ilk hali dedi ve üstüne limon sıktı turuncu oldu, daha çok sıktı sarı oldu. Sarı renk elde etmek için ise bazı geleneksel yöntemlerde farklı doğal maddelerden, hatta çocuk idrarından bile yararlandıklarını söyledi. 😁 Bu rengin yünlerde sabit kalması için ise kaynatma süresi daha uzun oluyormuş. Cochinilla’ ya kattıkları farklı minerallerle 24 ayrı kırmızı tonu elde edebildiklerini öğrenmek gerçekten şaşırtıcıydı.

Doğadan elde ettikleri renklerden bahsettikten sonra, bu kez başka bir bitkisel sırrı paylaştılar. *Sagtana* kökü…

Odunsu yapıya sahip *Sagtana* dedikleri bir kökü suya rendeledi ve nasıl köpürdüğünü gösterdi alttaki fotoğraf. İşte bu da bizim temizlik malzememiz, bu su ile çamaşır da yıkarız saçlarımızı da dedi. Aklıma bizim sabun gibi kullanılan kök geldi ama adını çıkaramamıştım. Araştırdım Çöven köküymüş. Saçların rengini koruyor beyazlanmasını önlüyormuş. 😳 Bu köyde saçında beyaz olan kimseyi göremezsiniz dedi. Gerçekten de dikkatimi çeken şeylerden biri, kadınların uzun ve simsiyah saçlarıydı.

Hayatta öğrenmeleri gereken bu geleneksel işleri 7 yaşından itibaren annelerinden öğrenmeye başlıyorlarmış. Bu bilgilerin nesilden nesile aktarılması onlar için çok önemliymiş.

Öyle ki anlattıklarına göre, genç kızların evlenmeden önce bu işleri bilmesi beklenirmiş. Gülümseyerek “Yoksa evde kalır, eş bulamayız” dediler. 😁

Rengârenk ipliklerin, doğal boyaların ve yüzyıllardır aktarılan bu el emeğinin hikâyesini dinledikten sonra tezgâhta dokudukları bir örtünün tanıtımını yaptılar. Ardından atölyeyi gezdik. 

Burasının bir aile işletmesi olduğunu söylemiştim. İkinci fotoğrafta tezgah başında başka bir emek sahibi var, ailenin amcası olmalı; bu kez el emeği bez bebeklerde indirim yaptıramadık.😁

Çıkış kapısına doğru ilerlerken, yetiştirdikleri tohum çeşitlerini sergiledikleri küçük bir stant gördük. İlk karede mısır ve patates gibi And coğrafyasının önemli ürünlerini sergilemişler. 🌽🥔

Hemen yanında ise güzel bir barınak vardı. Alttaki diğer fotoğraflarda görülen, içinde tavşana benzeyen ama aslında hiç de tavşan olmayan, iri ve sevimli hayvanlar duruyordu. Bunlar nedir? diye sorduğumda, cuy (kuy) dedikleri bir çeşit kobaymış. Bu hayvanları etleri için beslediklerini öğrendim.

Mısır tanelerinden birkaç tane hatta bakla da vardı aldım ama Aydın’da yetiştiremedik. 🤷‍♀️

Chinchero’daki bu sıcak karşılamanın, yüzyıllardır devam eden el emeğinin ve And kültürünün izlerini taşıyan bu güzel ziyaretin sonuna geldik.

Rengârenk ipliklerden doğal boyalara, köklerden elde edilen temizlik ürünlerinden geleneksel yaşamlarına kadar pek çok şeyi yakından görme fırsatımız oldu.

Küçük atölyenin kapısından çıkarken aklımda kalan en güzel şey, sadece dokudukları kumaşlar değil; bu bilgilerin anneden kıza, nesilden nesile aktarılıyor olmasıydı. 🧶

Şimdi ise yolumuza devam ediyoruz. Önümüzde bizi heyecanla beklediğimiz başka bir durak var… 

Dünyanın en özel yerlerinden biri sayılan Machu Picchu’ da görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞 💞💞

PERU-2 Cusco

Bugün tarih 22 Şubat 2025. Peru gezimizin bir başka durağı, İnka İmparatorluğu’nun kalbi sayılan kadim şehir Cusco’ya doğru yola çıkıyoruz.

Puslu bir hava var… Otobüsün camları filtreli; Peru’nun sıcağında bu serinlik harika ama 6 saatlik yol boyunca gördüklerimi fotoğraflamak hiç de kolay olmayacak gibi…

Puno’dan sonra Cusco’ya varabilmek için altı saatlik bir yolumuz var demiştim ama bunu klasik, uzun bir yol gibi düşünmeyin… Çünkü her kilometrede manzara değişiyor. Bir anda geniş düzlükler yerini yemyeşil mısır tarlalarına, dağların arasına sıkışmış küçük yerleşimlere bırakıyor.

Yol boyunca Juliaca, Pucara, Ayaviri, Sicuani gibi kimi küçük kimi büyük yerleşimlerden geçiyoruz. Her biri kısa kısa görünüp kayboluyor ama hepsi o bölgenin ruhunu hissettiriyor. Bakalım mı?

Bir süre sonra yol bizi çok daha özel bir noktaya getiriyor: La Raya geçidi. Burası yaklaşık 4.400 m rakamıyla yolculuğun en yüksek noktası. Aynı zamanda İnka döneminde And Dağları ile Titikaka gölü arasında doğal bir sınır kabul edilen bir geçit. 

Burada durduğumuz anda yükseklik kendini gerçekten hissettiriyor. Hatta gruptan bir arkadaşın nefesi bir anda tıkandı ve oksijen verilmek zorunda kaldı. O an, bulunduğumuz rakımın ne kadar ciddi olduğunu hepimize hatırlattı. 

Burada sadece manzara değil, ortam da çok ilginçti. Bu kadar yükseklikte insanlar küçük tezgahlarda yöresel, turistik eşyalar satıyordu; kalpaklar el işi ürünler renkli dokumalar… Etrafta görülen bir iki evin de çalışanlara ait olduğu söylendi. Uzakta ise otlayan alpaka sürüleri vardı.

Altta eklediğim fotoğraflarda da görünüyor bakalım…

Kısa bir ihtiyaç molasının ardından tekrar yola devam ediyoruz… Bu kez And Dağları’nın eteklerinden ilerleyerek, yine küçük köylerin içinden geçiyoruz. Yol biraz daha yumuşuyor ama manzaralar hâlâ büyüleyici. Yazık ki yol boyunca çektiğim fotoğrafların hiç biri paylaşılacak gibi değil…

Yaklaşık bir saat sonra Perulu yerel rehber *sizi lamalarla tanıştırmak istiyorum* deyince kendimizi San Pablo’da güzel bir köy evinde buluyoruz. İşte tam burada… Yeni doğmuş hatta henüz tüyleri bile kurumamış bir lama yavrusunu sevmek mutluluğuna erişiyoruz.

Turistik bir durak olduğu belli ama o anın güzelliği her şeyin önüne geçiyor. Çok tatlı… 🥹

Bu kez bir teyzenin ve yerel rehberimizin de fotoğrafını çektim. Ardından biraz alış veriş yapıp arabamıza bindik.

Yaklaşık bir saat sonra Cusco’ya ulaşmış olacağız. Bu arada Cusco şehri için rehberimizden biraz bilgi ediniyoruz.

Cusco; Adı konusunda çok çeşitli söylemler var. Keçhua dilinde *göbek deliği* anlamındaymış. Göbek deliği de anne ile bağlantımız dolayısıyla da hayat bağı-hayatın başladığı yeri simgeler. Eskiden *Akamama-Chica’nın anası* diye söylenirken İnka İmparatorluğunda Qosco adını aldığı söyleniyor. İspanyolların dilinde Cuzco olmuş, zamanla da bugünkü şekliyle Cusco olarak kalmış. Ama yerel halk hala İmparatorluk dönemindeki Qosco’ yu (Kosko okunuyor) kullanıyormuş.

Cusco da İnka İmparatorluğunun kalbi sayılıyor. Kısaca imparatorluğu giden her yol Cusco’dan geçermiş. Bu yüzden de Cusco hem ekonomik hem de stratejik açıdan büyük bir öneme sahipmiş. Özellikle de altın ve gümüş madenleriyle zenginleşince de son derece öneme sahip güçlü bir şehirmiş.

Ancak bu kadar güçlü ve zengin bir imparatorluğun da sonu, insanın içini burkan bir hikâyeye dayanıyor. Rehberimizin anlattığına göre; Francisco Pizarro komutasındaki İspanyollar, sayıca çok az olmalarına rağmen İnka İmparatoru Atahualpa’yı Cusco’da bir hile ile yakalıyorlar. O anı düşündükçe insanın aklı almıyor… Koskoca bir imparator, hiç beklemediği bir anda esir düşüyor.

Ve sonra… İmparator Atahualpa özgürlüğü karşılığında bir odayı altınla doldurmayı teklif ediyor. Düşünebiliyor musunuz? Bir oda dolusu altın… Ve evet gerçekten de bir oda dolusu altını da toplayıp veriyorlar. Ama buna rağmen Pizarro sözlerini tutmuyor. Atahualpa’yı öldürüyorlar. İşte o an, sadece bir imparatorun değil, İnka İmparatorluğu’nun da kaderi değişiyor.

Bazen bir an, bir karar, koskoca bir tarihin yönünü nasıl da değiştirebiliyor… Ve bazen, bir şehrin taşlarında sadece ihtişam değil; yarım kalmış bir hikâyenin sessizliği de saklı oluyor. 

Nihayet Cusco’dayız. Otelimize yerleştikten sonra fazla vakit kaybetmeden kendimizi dışarı atıyor ve yürüyerek şehri keşfe çıkıyoruz.

İlk ziyaretimiz; Cusco’daki en etkileyici yapılarından biri olan İnka Tapınağının ve İmparatorluk döneminden bugüne kadar gelebilen kalıntılarını koruyan *Qorikancha- Altın Tapınağı*na … Daracık bir sokaktan geçerek gidiyoruz. Ama o ne… Yağmur mu?… 🌧️ Tabii yağmursuz olur mu hiç. Ben de *şu güzelleri kadrajıma almadan asla geçmem* dedim. 😁 Alttaki ikinci kare lütfen üstüne tıklayınız.😉

Neyse ki giriş kapısına yakınız, çok ıslanmadan kurtarıyoruz. Kadınlar yerel giysileriyle kucaklarında lamalar ile fotoğraf çektirip para kazanıyorlar. Kapı girişinde de var. Ben mi? Fotoğrafçı sayılırım… Belli etmeden çektim… 😉

Rehberimizin bilet almasını beklerken etrafa bakınıyorum. Hemen karşımızda, tapınağın girişinde tapınağın orijinal halinin fotoğrafı asılı. Kapıdaki tabelada ise İnka ve İspanyol mirasının eşsiz kaynaşması anlatılıyor: Qorikancha, Santo Domingo manastırı, İnka güneş tapınağı. Buradaki Qorin-Altın Kancha da saray demekmiş.

Tarihi belgelerden öğrenildiği kadarı ile İnka tapınağının en önemli yapısı buradaymış. Ve yapı, Inti ya da Punchau olarak adlandırılan Güneş Tanrısı’ na adanmış. Inti Güneş, İnka da Güneş’in oğlu anlamındaymış.

Ve insan o an daha içeri girmeden şunu hissediyor; burada sadece bir yapı değil, üst üste yazılmış iki ayrı tarih duruyor.

Hemen solumuzdaki kapıdan geçip içeri giriyoruz. İnce uzun bir koridora çıkıyoruz ve bir anda kendimi El Hamra Sarayı’nın bahçesindeymişim gibi hissediyorum. Aynı kemerli ve çiçek dolu avlu hissi… Sanki başka bir coğrafyadan tanıdık bir an çıkıp gelmiş gibi.

Koridorun duvarlarındaki tablolar da ayrı ayrı hikâyeler anlatıyor; her biri geçmişten bir kesit sunuyor adeta.

Önce neden El Hamra Sarayı’na benzettiğimi görün derim. 🙂 Alttaki ilk fotoğrafta sağda görülen kapıdan girmiştik. Ortadaki havuz görünümlü taş tek parçadan oyulmuş bir çeşmeymiş ve İnka döneminde törenlerde ayinler yapmak için kullanılmış. İkinci fotoğraf tam avlunun görüntüsü ve koridordaki tablolar görülüyor. Son fotoğrafı büyütüp bakarsanız, camlı bölmenin önünde İnka kalıntılarını da görebilirsiniz.

Koridorun duvarlarında da tarih var demiştim ya; Dikkatli bakınca, içlerinde yazılar olduğunu gördüm. Eski İspanyolca ile yazılmış bu metinler, sahnede ne anlatıldığını açıklıyor aslında. Bir doğum, ardından yapılan bir ziyaret ve bebeğin vaftiz edilmesi… Yani gördüğümüz şeyler sadece bir an değil; baştan sona bir hikâye. Ve evet Dominiken tarikatının kurucusu Aziz Dominic de Guzman’ın hayatını anlatıyor. Sanatçısı da 17. yüzyılda yaşamış yerel bir sanatçı olan Jose Espinoza de los Monteros’muş. Kısaca; bakınca tablo, okuyunca hikâye. 💙 (Çok yüksekte olunca hepsi parlak çıkmış 🤷‍♀️)

Tam bir tur atıp paylaştığım 3. fotoğrafta gördüğünüz İnka kalıntılarına geldik. Sütunların arkasında yüzyıllara meydan okuyan o kusursuz taş işçiliği duruyor. Ne harç var ne boşluk… Taşlar birbirine öyle bir oturmuş ki insan hayran kalmadan edemiyor. Fotoğrafta sağ ve sol taraftan görünen kadar bir mesafedeler.

İlk fotoğraftaki oda Gökkuşağı Tapınağı; İnka tanrısı Güneştir. Güneş’in çocuklarından biri de Gökkuşağıdır. İkinci fotoğraftaki bölüm Şimşek Tapınağıdır. Şimşek de yağmurun tanrısıdır. Onlara adanmış tapınaklar.

Sağdaki fotoğrafta görülen bölümlerden birinde yapı taşları vardı. Altta fotoğraflarını paylaştığım bu taşlar sıradan taşlar değil… Bir zamanlar Machu Picchu’ nun kutsal alanlarında yer alan yapıların parçalarıydı; İnka İmparatorluğu döneminden günümüze sessizce ulaşan tanıklar…

Tanıtım pano ise bu sessizliği biraz olsun bozuyor; bu taşların, 1950 depreminden sonra çevredeki bölgelerden getirilmiş İnka dönemine ait farklı yapı elemanlarından—törensel nişler, duvarlar ve su kanallarından—geldiğini anlatıyor. Andesit, diyorit ve kireçtaşı gibi farklı taş türleri kullanılarak işlenmiş bu parçalar, Tawantinsuyo insanlarının taş işçiliğinde ulaştığı yüksek ustalığın da bir göstergesi…

Tawantinsuyo- Keçhua dilinde dört bölgenin diyarı anlamına gelen aynı zamanda da İnka İmparatorluğunun yerel adı olarak kullanılan bir sözcük.

Alttaki fotoğrafta görülen küçük İnka odaları ise halk arasında Gökkuşağı Tapınağı ve şimşek Tapınağı olarak biliniyormuş. Ortadaki sunak ve duvarlarda görülen nişlerin, muhtemelen adak eşyaları ya da törenlerde kullanılan nesneleri koymak için olabilirmiş. Ve düşünebiliyor musunuz? Tüm bu duvarlar som altınla kaplı. Her taraf güneş doğunca altınla kaplı her yer ışıl ışıl. İnanılması gerçekten de zor.

Yüksek tavanın altında, taş sütunların gölgesinde yürürken insan ister istemez yavaşlıyor. 

Ve tam da bu noktada, önünde durup uzun uzun baktığım taş yapı: *Nicho Ceremonial Inca*… Bir zamanlar kutsal bir figürü ya da dini değeri olan nesneleri barındırdığı düşünülen bu niş, geçmişin inançlarına açılan sessiz bir kapı gibi duruyor.

Bir yanda az önce baktığımız tablolar, diğer yanda bu taşlar… Biri anlatıyor, diğeri susuyor. Ama bazen en çok, susan anlatıyor. 🤷‍♀️

İnka, Qorikancha- Altın Tapınağı’nda İnka Qorikancha’nın ölçekli bir de modeli vardı. Altta paylaştığım fotoğraflarda görülen model. İspanyol fethi öncesinde, İnka İmparatorluğunun en görkemli döneminde tahmini bir rekonstrüksiyonuymuş. Avlunun dört bir tarafında binalar varmış ama sadece az önce gezdiğimiz yapılar kalmış.

Fotoğrafta yaldızla boyalı duvarların üst kısımları silme altın kaplıymış. Çatıları yüksek ve suya dayanıklı ichu adı verilen yerli bir çim türüyle kaplıymış.

Dominikan kilisesine geçmeden önce arka bahçeyi görmeden geçmeyin diye bizi uyaran rehberimizi dinledik. 👍

Bugün Cusco Tarihi Merkezi’nin ana caddesi sayılan Avenida El Sol’un yerinde, eskiden Saphi Nehri akarmış. 20. yüzyıla gelindiğinde ise nehir yeraltına alınmış. İnka döneminde Qorikancha’yı güzelleştirmek ve yapısını güçlendirmek amacıyla, nehre bakan yamaçlara teraslı toprak setler yapılmış.

İnka İmparatorluğu’nun büyük bölümü dağlarla çevrili olduğundan geniş ovalar pek yokmuş. Bu yüzden ürün yetiştirmek, şifalı otlar ekmek ve tarım alanı oluşturmak için bu teras sistemlerini geliştirmişler. Fotoğrafta gördüğünüz teraslar da bunun güzel örneklerinden biri.

Tabii İspanyollar geldikten sonra bu yapıların ne anlama geldiğini bilmedikleri için, onları yalnızca süslü bahçeler gibi görmüşler. Terasların büyük kısmını bozup çıkan taşları da bahçe duvarlarında, yolların ve kiliselerin yapımında kullanmışlar.

İlk fotoğrafa dikkatlice bakarsanız, taşlarla daire şeklinde çevrilmiş yeşil alanın içinde üç özel figür göreceksiniz. Evet, İnka İmparatorluğu’nun üç önemli sembolü olan puma, kondor ve yılan çimlerle şekillendirilmiş.

Hatırlayalım:
Puma gücü ve yeryüzünü,
Kondor gökyüzünü ve yüksekliği,
Yılan ise ölümü ve yeraltını temsil ediyordu.

Günümüzde ise bu eski setler ağaçlandırılmış; Peru’nun ulusal çiçeği sayılan Cantua buxifolia yani Çan Çiçeği ile süslenmiş harika bahçelere dönüştürülmüş. 🌸

Ben en sevdiğim çiçeklerden biri olan küpe çiçeğini özellikle yakından çektim. Sağ tarafta ise Çan Çiçeği görülüyor. Hemen altta paylaşıyorum. 💞

Biraz nefes alma molası sonrası İnka’ların daha doğrusu And kültürüne ait bir sunak ve bir pano gözüme çarptı. Alttaki ilk fotoğraf bir sunak yanındaki tanıtım panosundan alıntıladım.

And Dağları’nda, İnka döneminden beri toprağa ve kutsal dağlara adaklar sunuluyor. Bereketli hasat, sağlık, bol su ve iyi bir yaşam dileğiyle yapılan bu törenlerin en önemlisi, ekim öncesindeki Ağustos ayında gerçekleştiriliyor.

Törenlere And rahipleri öncülük ediyor. Koka yaprakları, chicha, çiçekler, tahıllar, deniz kabukları ve tütsüler adakların önemli parçaları arasında yer alıyor. Tören sonunda sunular yakılıyor; külleri ise suya bırakılıyor ya da toprağa gömülüyor.

Bugün bile And topluluklarında bu kadim gelenekler, Hristiyanlıkla iç içe yaşamaya devam ediyor. İkinci fotoğrafta da yine And toplumlarının yıl boyunca süren ritüelleri anlatılıyor. Meğer her ayın; toprağa, berekete ve yaşama adanmış ayrı bir anlamı ve ritüelleri varmış.

Q’orikancha, İnka güneş tapınağı olarak bilinen yapı İspanyollar tarafından yıkılmış. Sonra Dominikan kilisesini İnka tapınağının en kutsal bölümünün bulunduğu bu yere alt sıradaki taşların üstüne inşa etmişler diye yukarda paylaşmıştım. Neden İnka kutsal taşlarının üstüne derseniz, İspanyollar benim dinim senin dininden daha üstün demek içinmiş.

Zamanında her yanı, gezdiğimiz odaların duvarları dahil saf altın kaplamaymış. Cusco’ nun fethinden on beş yıldan fazla bir süre sonra, İnka tapınağı Dominikan Manastırı’na dönüştürülmüş ve hazineleri yağmalanmış. 1650 depreminde yapı tamir edilemez şekilde harabeye dönmüş ve sonrasında yeniden inşa edilmiş. 1950’lerdeki depremden de etkilenerek bir kez daha restore edilmiş.

Ve şimdi bu katmanlı tarihin üzerine kurulmuş Dominikan Kilisesini görelim… Cusco’ nun altınlarını burada kullanmışlar galiba her yer altın varak kaplı.

Kalın taş duvarların arasında dolaşırken, İnka taş işçiliği ile kolonyal mimarinin yan yana duruşu insana zamanın üst üste biriktiği hissini veriyor. Bu hissi tam anlamıyla yaşamak için, içini gezdiğimiz Qorikancha’ ya bir de dışardan bakalım derim.

Ve ardından yeniden Cusco sokaklarına çıkıyor Pampa De Castilo’da yürümeye devam ediyoruz. Alttaki ilk fotoğraftaki muralda *Cusko’nun iki yüzüncü yılı* yazıyor. Buradan sağa doğru ilerliyoruz. Yol boyunca rengârenk boyanmış, yemek yenebilecek pek çok yer var ama benim dikkatimi özellikle ikinci karedeki mekân çekti.

Yolun sonuna geldik. Sağa veya sola dönecekken rehberimiz karşıdaki dar yoldan gideceğiz, duvar taşları antik dönemden beri var olan gerçek İnka taşlarıdır görelim dedi. İlk fotoğrafta sağda görülen daracık sokaktan geçiyoruz Adı Calle Loreto. İspanyollar her şeyi yıkıp yeniden yapmalarına rağmen bu kadim yolu genişletmeye kalkmamışlar.

Cusco’ nun kalbi Plaza Armas’a çıkan bu yol da yürüdük İnka taş sanatındaki harçsız, ara boşluksuz üstün işçiliği gözlemledik.

Bu da bize Calle Loreto’nun sadece geçip gidilecek bir yol olmadığını hissettirdi. Ve o tarihe bizde tanıklık edelim dedik.

Küçük bir mola verip el sanatları enstitüsünün bahçesi sayılan bir alana uğradık. Her yerde olduğu gibi burada da turistik eşyaların fiyatları biraz yüksekti. 🤷‍♀️
Ardından üçüncü karede görülen kapıdan geçip Plaza de Armas’a çıkıyoruz.

Ve bir anda karşımızda tarihi atmosferiyle Cusco Katedrali ve Plaza de Armas beliriyor. Şehrin kalbi sayılan bu meydan, ilk anda bile insanı içine çeken anlatılmaz bir enerji taşıyor. İnkalar döneminde adı Plaza del Guerrero’dur yani Keçhua dilinde savaşçı meydanı. İspanyollar gelince askeri birliklerin yerleşim yeri olunca da adı Plaza del Armas olur. İspanyolca tören alanı anlamındadır.

Cusco bizim Machu Picchu’ ya geçiş durağımız olduğu için Katedralini gezme fırsatımız olmadı. Zaten gezmek istesek de ziyaret saati bitmişti. Ama rehberimize yine de kulak verdik.

16. yüzyılda İspanyolların Cusco’ yu ele geçirmesinden sonra inşasına başlanan katedralin yapı taşlarının bir kısmı da yine çevredeki eski İnka yapılarından alınmış. Bu nedenle de dikkatli bakılırsa hem İnka taş işçiliğinin hem de İspanyol mimarisinin izlerini bulmamız mümkünmüş. Yapımın uzun yıllar sürdüğü ve zamanla yapılan farklı eklemelerle bugünkü görünümüne kavuşmuş.

Plaza de Armas’ ta gün kararmak üzere. İnka dönemlerinde dinsel törenlerin yapıldığı ve halkın toplandığı bu güzel meydan hala Cusco’ nun sosyal ve kültürel merkezi sayılıyor. İspanyollar döneminde de askeri toplanma yeri yani ordu meydanı olarak kullanılmış. Bakınız altta paylaştığım her karede meydanın ne kadar canlı bir atmosferi olduğunu göreceksiniz..

Alttaki kare Cusco’ yu tanımaya başlayacağımız sokakların ve mekanların ilk görünümü… Mavi cumbalı evler İspanyol zenginlerin eviymiş. Günümüzde çok beğenilen Plaza de Armas manzaralı kahve mekanları…

Plaza De Armas’ da karşımdaki bu güzel tarihi yapı da tarihi İsa Cemiyeti (Cizvit) Kilisesi. Hemen yanında ise Cusco tarihi mirası listesine alınan Cusco Üniversitesi bulunuyor. Yapılar birbirine o kadar benziyor ki insanın şaşırmaması imkânsız.

Kadim sokaklara doğru yürümeye devam ediyoruz. Alttaki ilk karedeki Cumbalı evler çok güzel; çoğu sanırım bugün otel olarak hizmet veriyor. Trafik ışıklarını beklerken kaldırımda yine dikkatimi çeken bir işaret vardı…

İnka İmparatorluğu’nun genel adı “Tawantinsuyu”, yani “Dört Bölgenin Birliği” anlamına geliyormuş. Burada gördüğümüz işaretler de imparatorluğun dört ana bölgesini simgeliyor: kuzeyde Chinchaysuyo, doğuda Antisuyo, batıda Kuntisuyo ve güneyde Qollasuyo. İnkalara göre Cusco ise bu dört yönün birleştiği merkez kabul ediliyormuş.

Üçüncü son kare de Cusco’ nun merkezi.

Şimdi biz Batıya- Kuntisuyo’ ya doğru yürüyeceğiz. İlk kare geldiğimiz yön ikinci kare tam karşısı yukarı doğru ve solda yine bir yapı bakalım kilise mi şapel mi? Görelim…

16. yüzyıl da yapılmış Church of Merced- Merhamet kilisesi ve manastırıymış. Alttaki ilk kare Manastırın bulunduğu meydan Espinar Meydanıymış. Adını Pasifik savaşı kahramanı Ladislao Espinar Carrera’ya adanmış nottan almış. Anıtı henüz göremedik. Manastırın önü sağlık sollu hep el sanatları ve hediyelik eşya dükkanlarıydı. İkinci karede ancak yarısını çekebildim. Işıklandırılmış bölmede sanırım Meryem ana heykeli var.

Manastırın fotoğrafını çekebilmek için dükkanların arkasına geçince o sırada küçük bir dini tören ya da dua buluşmasına denk geldik. Ne kutladıklarını tam anlayamasak da meydandaki sakin ve saygılı atmosfer oldukça etkileyiciydi. Ve ortadaki heykelin de az önce bahsettiğim Cusco kahramanı Ladislao Espinar Carrera olduğunu anladık.

Akşam iyice çökmeye başlamıştı ama Cusco sokaklarının hareketi hâlâ bitmemişti. Biraz daha yukarılara çıkıyoruz. İlk kare; bir köşede insanlar sohbet ediyor, diğer tarafta küçük dükkânların ışıkları yanıyordu. Eski taş binalar, ahşap balkonlar ve bulutlu gökyüzü birleşince şehir yine tam bir film sahnesi gibi görünüyordu.

Dar taş sokaklardan yürümeye devam ediyoruz. İkinci kare; Akşam serinliği çökmüş olsa da sokaklar hâlâ kalabalık. Bütün o renkli cumbalı evler birer müzikli lokanta, bar olmuş. Bir yanda rengârenk ışıklı barlar, diğer yanda yüzyıllardır ayakta duran eski yapılar… Cusco’da yürürken insan sürekli geçmişle bugünün yan yana aktığını hissediyor.

Sokağın sonunda artık dönmeliyiz dedik ve bir anda gözüme tepelerin üzerine yayılmış Cusco evleri çarpıyor. Şehir ışıkları da yanmaya başlamıştı. Taş sokakların arasından bu manzarayı görmek günün en güzel anlarından biriydi. 🌙

Artık başladığımız yere doğru geri dönüyoruz. Grupla buluşacağımız restorana geçeceğiz. Akşam iyice çökmüş, Cusco merkez ise hâlâ hareketliydi. En sevdiğim detaylardan biri de şehrin tarihi dokusunu neon ışıklı tabelalarla bozmamış olmalarıydı. Dükkân isimlerini çoğu yerde duvarlara sade metal yazılarla yerleştirmişler; bu küçük detay bile şehrin atmosferine çok yakışıyordu. 🌙

Arkadaşlarla buluşmadan önce Plaza De Armas’a doğru yürüdük. Gündüz fırsat bulup fotoğraflayamadığım fıskiyeli havuzu da çekeyim dedim. İlk karede gördüğünüz havuz 1800’lü yıllarda Amerika’dan sipariş edilmiş. Rivayete göre havuzla birlikte hediye olarak bir heykel de gönderilmiş. Ancak heykelin bir Apaçi savaşçısı olan Geronimo’yu temsil ettiği anlaşılınca, İnka halkını yansıtmadığı gerekçesiyle kaldırılmış ve yerine bugün gördüğümüz heykel yerleştirilmiş. Bu heykel de çoğu zaman gerçek İnka hükümdarı Pachacútec’in heykeliyle karıştırılıyormuş.

İkinci karede Plaza De Armas’ın gece hâli var. Şehir gündüz güzel ama gece bambaşka bir atmosfere bürünüyor. Meydana bakan balkonlarda kimileri kahvesini yudumluyor, kimileri de yerel bir içki eşliğinde akşamın tadını çıkarıyordur diye düşündüm. 🍷 Bakınız ne güzel…

Son kare ise artık arkadaşlarla buluşma yerine gidiyoruz Cusco merkezdeyiz. Yerel bir restoranda müzik eşliğinde yemeğimizi yedik. Günün yorgunluğunu atarken ertesi günün heyecanı da yavaş yavaş kendini hissettiriyor.

Çünkü sabah çok erken yola çıkacağız. Bir sonraki durağımız Peru denince ilk akla gelen yerlerden biri; yıllardır görmeyi hayal ettiğim Machu Picchu. Efsanevi İnka mabedinde görürüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalın. 💞💞💞

PERU-1 Puno & Titicaca Gölü

Bolivya’ya veda ettik. Tarih hâlâ 21 Şubat 2025…

Bu kez rotamızda Güney Amerika’nın bir başka büyüleyici ülkesi Peru var. Ve bazı yolculuklar vardır, daha başlamadan kalbinizde yerini alır ya… Peru da benim için tam olarak öyleydi. Çünkü hayalimdi… Çünkü Peru demek, Machu Picchu demekti.

Şimdi ise o hayalin ilk adımındayız. Peru’ya giriş yapmak için pasaport kontrol sırasındayız. Sınırı geçmek bazen sadece bir damga değildir; bir hayale atılan ilk imzadır sanki…

Sırada beklerken içimde tuhaf bir heyecan vardı. Bir yandan yorgunluk, bir yandan gerçekten burada mıyım? hissi. Kısaca pasaportuma basılacak o küçük mühür, benim için koca bir hayalin başlangıcıydı… Haydi başlayalım.

Rehberimizin ‘giriş işlemleri 2–3 saat sürebilir’ uyarısı maalesef boşa çıkmadı; tam 3 saatin sonunda pasaport işlemlerimizi tamamlayabildik. Ama bu bekleyiş, içimdeki heyecanı azaltmak yerine daha da büyüttü sanki… Ve sonunda…

Alttaki ilk fotoğrafta gördüğünüz o kırmızı *Peru’yu ziyaretiniz için teşekkür ederiz* yazısından geçip Peru’ya hoş geldiniz yazılı takın altından geçip (ikinci fotoğrafta) Peru topraklarına ilk adımımızı attık. Gerçekten geldik dediğim anlardan biri. Çok değişik bir tuk tuk önüme çıktı böyle açık tipini Vietnam’da görmüştük, arkada da kapalı olanlar var hepsi rengarenk. Özellikle açık olanlar Peru’nun o canlı ve enerjik ruhunu daha ilk anda hissettirdi.

Araç değiştirdikten sonra Puno’ya daha 3.5 saatlik yolumuz var. Ve sonunda Puno’dayız. Titicaca Gölünde (Titihaha okunuyormuş yeni öğrendim 🤷‍♀️) İnka Kültürünü temsil eden Uros Adaları tekne turumuzu yapacağız. Günbatımına yakın zor yetiştiğimiz motora binmek üzere iskeleye geldik.  Biraz üzüldüm tabii. 

Puno deniz seviyesinden 3.800 metre yüksekte bir şehir. 1668 yılında savaş sonrası kurulan bu şehrin adı San Juan Bautista de Puno’dur. Sonra İspanyol Kral II. Charles’ın adı verilmiş ve San Carlos de Puno olmuş. Yerli halkı Quechua ve Aymaralar. Yerel inanışa göre de 3800 metrede görülen Puma’lar nedeniyle adının Puno olarak evrildiği veya puna yüksek anlamında olduğu için Puno olmuştur deniyormuş. Peru’nun en çok patates yetiştirilen, Somon balığı yetiştirip ihraç edilen şehri. En güzel yanı burada GDO’lu ürün kullanılması, ekilmesi yasak.

Sol tarafta irili ufaklı bir sürü motor ve diğer tarafta bir yük gemisi, etraf batak sazlık. Gönül bu manzaraları daha aydınlık bir saatte fotoğraflamak isterdi. Ama yolculuk dediğin biraz da böyle değil mi zaten? Her şey planladığın gibi gitmese de, sana başka hikâyeler bırakıyor…

Puno şehrini solumuza alıp Titikaka gölüne doğru açılıyoruz. Haliyle rüzgarla birlikte hava da biraz serinliyor. Alttaki fotoğraflarda Puno şehrini ve motorda selfie çeken birini göreceksiniz. Günbatımına az kaldı… Bu kez o anı kaçırmak istemiyorum.

Gökyüzü turuncudan pembeye, pembeden mora dönerken motorun suyun üzerinde bıraktığı köpükler adeta dans eder gibiydi…

Ve sahneye katılan bir başka motor manzarayı doyumsuz bir şölene dönüştürdü… Güneş yavaş yavaş kaybolurken ben manzarada çakılı kaldım.

Ama bu kez kaçırmadım. 💃💃💃

Hava iyice karamak üzere…

Mavi altın saatler tam fotoğraflık kareler sunuyor. Uros Adaları’na doğru yaklaşırken heyecanım iyice artıyor. Çok özel bir adaya gidiyoruz. El emeği hani derler ya ilmek ilmek işlenmiş o hesap. Tekne hızlandıkça kareler biraz titrese de size sunabildiklerim ancak bunlar… İkinci fotoğrafta ise sazdan yapılmış, adeta bir saltanat kayığını andıran o harika tekneyi göreceksiniz.

Uros Adaları

Yüzen adalarda Totora adı verilen sazlardan yapılma evler var. Totora özellikle Titicaca gölünde yetişen bir saz çeşidi. Ama bizim bildiğimiz kalın sazlardan değil; daha ince ve uzun ip gibi. Fotoğraflarımda göreceksiniz. Üstelik sadece yapı malzemesi değil; ekolojik olarak suyu temizleyen, aynı zamanda el sanatlarında da kullanılan çok yönlü bir bitkiymiş.

Biz de yerel rehberin Totora yapımı evine gidiyormuşuz. Gördüğümüz irili ufaklı adalar toplam 40 taneymiş. Ama hala yenileri ekleniyormuş. Nihayet sazdan adaya ayak basıyoruz. Motordan iner inmez ilk işim tanıtım levhasını fotoğraflamak oldu. 😊 Kalabalık artmadan evleri çekmek istedim ama ne yazık ki hava iyice kararmıştı…

Sonrasında rehberimizin yüzen adalarla ilgili anlattıklarını dinlemek için, ikinci karede gördüğünüz hasırdan yapılmış yuvarlak oturma alanına geçtik. Bu arada adanın en tatlı sürprizi; o şirin köpeklerdi. 🐾

Tanıtım levhasını incelerken, Titicaca Gölü’nün tam ortasında olmadığımızı da fark ettim. İlk fotoğrafta gölün mavi alanını, bizim bulunduğumuz Uros Adaları’nın ise yeşil olarak işaretlendiğini göreceksiniz.

Efendim Uros demek güzel anlamında olunca Uros Adaları da yüzen güzel adalar anlamına geliyormuş.

Aymara soyundan gelen bu yerli halkın, yaklaşık 5 bin yıldır yaşamlarını aynı şekilde sürdürdüklerini söyledi. Ataları İnkalardan kaçıp buralara saklanmış sonra da yerleşip kalmışlar. Kendi aralarında Aymaraca konuşuyorlar; turistlerle iletişim kurdukları durumlar dışında İspanyolca bilen yok gibi.

Adalarda yaşam tamamen Totora sazı üzerine kurulu. Evler, okullar, hatta sağlık ocağı bile bu sazlardan yapılmış. Toplamda 4 okul, 2 anaokulu ve bir sağlık birimi olduğunu öğrendik. Genelde geçimlerini hediyelik eşya yaparak sağlıyorlar. Sazdan yaptıkları hediyelik eşyaları karı-koca birlikte yapıyorlarmış. Bize de küçük birer hasır sandal hediye ettiler.

Totora sazının ömrü yaklaşık 20 yılmış. Suya temas eden alt katman zamanla özelliğini kaybedince ada inceliyor; bu yüzden sürekli üzerine yeni sazlar eklenerek güçlendiriliyor. Yaklaşık 20 yılın sonunda ise yepyeni bir ada inşa edilip oraya taşınıyorlarmış. Adı üstünde yüzer ada olunca istedikleri yere çekiyorlarmış. Terk edilen ada zamanla çürüyüp yok oluyormuş.

Dikkat ederseniz ilk karedeki evler de bizim Karadeniz evlerini andırıyor; sazın üzerinde yükseliyorlar. Devlet emlak vergisi 😁 almıyormuş hal böyle olunca bu yaşam biçiminde kolaylaşıyor. Hatta bu nedenle ada yapımına olan ilgi giderek artıyormuş.

Eskiden aydınlatma için mum kullanıyorlarmış. Ancak sazdan yapılan bu adalarda mumun ne kadar tehlikeli olabileceğini tahmin etmek zor değil…Artık elektrik ihtiyaçlarını güneş panelleriyle karşılıyorlar. Alttaki ikinci karede de bunu açıkça görebilirsiniz. Tabii bu yaşamın zorlukları da var. Sürekli nem ve suyla iç içe olmak, romatizmal hastalıkların burada oldukça yaygın olmasına neden oluyormuş. Ah bir de yumuşak zemine alışık ayaklar şehre inince zorlanıyormuş.

Aklıma hemen çocukluğumdaki 3 gün 3 gece Erzurum-İstanbul kara tren yolculuğu sonunda garda inişimiz geldi. Yürürken yol ayağımın altında gidiyor gibiydi. 😁

Neyse konudan uzaklaşmayayım. Kiler gibi kullanılan yerde yumurta görünce sorduk tavukları varmış. Bir süre sonra rehberimizin ailesindeki kadınlar, el emeği ürünlerini satmak için bohçalarını açmaya başladılar. Rengârenk, özenle işlenmiş örtüler gerçekten çok güzeldi… Karanlıkta seçmekte zorlansak da ben de kızlarıma birkaç parça almadan edemedim. 😊

Ve artık dönüş vakti… Ama aklım, o yüzen adalarda kaldı.💞

İskele çıkışında, daha önce aceleden fark edemediğimiz o renkli tanıtım logosu bu kez gözümüzden kaçmadı. Görür görmez fotoğrafladım. 😊

Biraz ilerisinde bir başka logo daha vardı. Özellikle Candelaria figürü oldukça süslü ve dikkat çekiciydi. O an tam olarak neyi temsil ettiğini anlayamasak da, önemli bir etkinliğe ait olduğu her halinden belliydi.

Otelimize doğru yürümeye devam ederken, şehrin meydanında yer alan güzel bir parkın önünden geçiyoruz. Puno’ nun simgelerinden biri olan logo burada da var ama ne yazık ki vakit darlığından fotoğraflayamadım. Parkın süslemeleri ise oldukça dikkat çekiciydi; alışılmışın dışında, daha gösterişli ve özenliydi.

Derken gözüm yine o tanıdık figüre takıldı… Candelaria logosu burada da karşımıza çıktı. İşte o an, bunun sıradan bir süsleme olmadığını anladım.

Ve evet… Candelaria bir festivalmiş.

Candelaria Şubat ayı boyunca kutlanan kültürel bir festival. Dans gösterileri ve müzik yarışmalarının yapıldığı, canlı gösteri yürüyüşleri ile süslenen bu festivalin amacı Puno’ nun koruyucu azizi olan Mamacha Candelaria’ ya saygı göstermekmiş. 2003 yılında Peru’nun Kültür Mirası ilan edilmiş.

Rengarenk ışıltılı sokaklardan yürüyerek otele doğru giderken yerde işlenmiş gördüğüm geleneksel figürlere de hayran kaldım. Fotoğrafları ekliyorum bakın, keşke anlamlarını da öğrenebilseydim. 🥺 Dedim ama Otele gidince yerel rehberden öğrendim bile.

Meğer bunlar stone inlay dedikleri taş kakma işlemelermiş. Puno halkı Mamacha Candelaria’ ya çok değer verdiklerini, kültürlerini ve doğa anaya saygılarını göstermek için yapıldıklarını söyledi. Puno’ yu adeta bir açık hava müzesine çevirmişler. Motiflerde de dans gösterileri ile dini ritüeller işlenmiş. Bu stone inlay’lere de özellikle burada ve Titicaca yöresinde çok sık rastlanırmış.

Ve ben de şu duyguyu uyandırdı: *Bastığın yere iyi bak, belki sana anlatacak bir hikayesi vardır.* ❤️

Sıradaki durağımız Cusco’da görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız…💞💞💞

BOLİVYA-3 Tiwanaku

La Paz’da son günümüz. Tarih 21 Şubat 2025. Otelin penceresinden şehrin sabah görüntülerine bakıyorum. And Dağları’nın eteklerine kurulu bu koca şehir, sanki dev bir çanağın içine yerleşmiş gibi. Son karede ise bir önceki yazımda da bahsettiğim La Paz’ın 39. Cumhurbaşkanı Gualberto Villarroel’in heykeli. Ardından arabamıza biniyoruz ve La Paz panoramik gezimiz başlıyor.

Şehir içi manzaralarıyla devam edelim. La Paz’ın parkları gerçekten çok güzel. Yüksek rakımlı bir şehir olmasına rağmen yeşil alanları özenle korunmuş. Şehrin hareketli yaşamı arasında bu parklar küçük birer nefes alma durakları.

Bir ara sokak ve bir caddeden yaşamdan enstantaneler. Ve elbette rengarenk kıyafetleriyle cholitalar. Bolivya giyim kültürünü yaşatan bu kadınlar ister istemez gözüme çarpıyor. Çok da sevimliler, ikinci karedeki Cholitanın şapkası mesela nasıl da güzel ve düşmeden duruyor.

Bir süre sonra La Paz’dan çıkıp El Alto’ya geçiyoruz. La Paz’dan sonra bu şehir bambaşka bir dünyaya benziyor. Rakım daha da yükseliyor, sokaklar genişliyor ve günlük hayatın temposu kendini daha fazla hissettiriyor.

Yol boyunca kurulan pazar yerleri de hemen dikkat çekiyor. Tezgâhlarda yok yok; giysiler, meyveler, insanlar alışveriş yapıyor, satıcılar kendi aralarında sohbet ediyor. Kısacası Bolivya’nın günlük yaşamından küçük sahneler işte…

Ve tabii ki burada da rengârenk etekleri, şalları ve şapkalarıyla yine gözden kaçmayan Cholitalar. Pazarda dolaşan, alışveriş yapan ya da bir köşede sohbet eden bu kadınlar, And kültürünün en canlı sembollerinden biri.

El Alto’dan ayrılıp And Dağları’nın geniş platosuna Altiplano’ya doğru ilerlerken, birazdan göreceğimiz yer Bolivya’nın en eski ve en gizemli uygarlıklarından birine ev sahipliği yapıyor.

TİVANAKU (Tiahuanaco olarak da anılıyor.)

MÖ 1500–2000 yılları arasında kurulduğu ve MS 1200’lere kadar varlığını sürdürdüğü varsayılan bir uygarlığın beşiğindeyiz. Aymara dilinde adı *merkezdeki taş* anlamına geliyor. Tiwanaku, 3870 metre yükseklikte yer alıyor. Titikaka Gölü’nden başlayıp Atacama Çölü’ne, oradan da Şili’ye kadar uzanan yaklaşık 600 bin km²’lik geniş bir alana yayılmış ki bu alan da Altiplano’ya dahil.

Bu kadim ve güçlü uygarlığın, Güneş İmparatorluğuTiwanaku İmparatorluğu olarak da anılan bir medeniyete ait olduğu düşünülüyor. Alttaki 2. fotoğraf Müze kısmı. Tiwanaku, İmparatorluğun ana merkezi olduğu kadar bölgenin de en kutsal merkeziydi. Aynı zamanda da Tanrılara ibadet için gelinen hac yeriydi.

Hava güzel, ortam bir o kadar renkli. Önce müze kısmına gidiyoruz ama saat çok erken olduğu için henüz açılmamıştı. Zaten açık olsa bile içeride fotoğraf çekmek yasakmış. Hevesim kursağımda kaldı.🥺Ama elim boş dönmedim. Hemen girişte Tiwanaku kalıntılarının muralı ve bir monolit vardı… Ben de fırsatı kaçırmayıp kaçamak iki kare çektim. Rehberimiz -Zaten müzeye girebilseydik Yıldız Kapısı ile 8 metre yüksekliğindeki Güneş Tanrısının monolitini görecektiniz dedi. Kısmetten öte yol yok demiş atalarımız. 🤷‍♀️

Müzenin dış kaplamaları Aymara’ ya özgü otantik desenlerle süslenmiş. Kapının hemen dışında da taş bir kalıntı dikkatimi çekti.

Hep beraber antik kalıntılara doğru yürümeye başlıyoruz. Hemen önünden tren yolu geçiyor onu atladık. İçimde hafif bir merak, birazda heyecan. Güzel bir giriş kapısı var alttaki ilk fotoğraf, kapının her iki yanında kentin krokisi ve Tiwanaku kültürünün kronolojik şeması var.

Alışık olduğumuz kırmızı toprak sahada hala çalışan işçiler var. Güzel bir yürüyüş yolu yapmışlar. Alttaki ilk karede görünen yolun her iki yanında ortasında yuvarlak delik olan taş bloklar görüyoruz. Ne amaçla kullanıldığını o an tam anlayamadım. 20–30 metre kadar ilerledikten sonra ise Akapana Piramiti’ne geldik. Hemen önünde tanıtım panosu. Gece yağmur yağdığından etraf zaten çamurlu yine de dolaşıyoruz.

Ama açıkçası… Burada küçük bir hayal kırıklığı yaşadım. Beklediğim o görkemli piramit yerine, birkaç basamaklı ve üzeri kumla kaplı bir tepeyle karşılaştım.

Haksızlık etmeyeyim diye saydım; ilk 7 basamak (zaten sadece bu kısmın çok eski dönemlere ait olduğu söyleniyor), ardından yaklaşık 30 basamak daha var. Yine de bana göre daha çok doğal bir yükseltiyi andıran bu yapı karşısında “Hepsi bu mu?” diye düşünmeden edemedim.

Bu kadar “sıfıra yakın” bir piramit hiç görmemiştim… Onu da görmüş oldum. 😁🤷‍♀️

Akapana Piramiti hakkında bilgilerin bir kısmını panosundan alıntılayarak anlatayım: Farklı dönemlerde inşa edilmiş olan bu yapı, 7 platformdan oluşuyor. Birinci platformun duvarları ince işlenmiş payandalarla kaplı ve ana giriş batı yönünde yer alıyor. Çıkış için ilk 7 basamak kullanılıyor.

Burada ayrıca bir Chachapuma (taş eşya müzesinde sergilenen bir heykel) bulunmuş—ama ne yazık ki biz müzede göremedik. Chachapuma nedir derseniz, Chacha” (insan/erkek) ve “puma” kelimelerinin birleşiminden oluşan bu figür, çoğunlukla doğa savaşçılarını; yani ritüellerde kullanılan kutsal hayvanın gücünü anlatan *bulutların insanları’nı*simgeliyor.

Akapana, 194 × 194 metre ölçülerinde dörtgen bir tabana sahip ve yaklaşık 15.70 metre yüksekliğinde. Tiwanaku’ nun IV. döneminde aktif olarak kullanılmış, ardından zamanla terk edilmiş.

Ayrıca pano şöyle diyor: Zirve oldukça etkileyici bir noktada yer alıyor; buradan karla kaplı Illimani dağını ve Titicaca Gölü’nü görebileceğiniz tek nokta burası. Zirveye çıkıp doğuya doğru baktığınızda dağların arkasında Titicaca Gölü varmış.

Ben ise zirveye çıkamadım ama çıkabilseydim kim bilir, belki görebilirdim. Yaklaşık 15 km mesafe varmış. O zamanlarda çok daha net görünüyor olabilir…

Akapanayı sağımıza alıp ileri doğru yürüdük. Yine fazla kalabalık olmadan solumda gördüğüm Putuni kompleksini fotoğrafladım. MS 900 civarında inşa edilmiş (ikinci karede) bu alanda çok sayıda delik bulunduğu için Aymara dilinde deliklerin olduğu yer anlamındaymış.

Bir de kenarlarda mezar odaları nedeniyle *lahitler sarayı* olarak da anılıyor. Tiwanaku’ nun ana komplekslerinden biri ve hükümdarın ikametgahı da olabilir deniyor.

Kalasasaya Akapana Piramidi’nin sol tarafında ve Putuni kompleksinin doğusunda yer alan, taş bloklarla çevrili bir alan. Ne yazık ki tam görünümünü yakalayamadım.

Kalasasaya; Aymara dilinde *kala* taş, *saya* ise ayakta duran anlamına geliyor. Yani genel olarak *ayakta duran taşlar* ya da *dikili taş* anlamına geliyor. Doğusunda ise küçük ama çukur şeklinde *Semi Subterranean Court* yani yarı yeraltı avlusu bulunuyor. Rehberimizin anlattığına göre bu batık tapınak yeraltını, Kalasasaya ise yer üstünü temsil ediyormuş. Her ikisinin de 7 basamağı var.

Kalasasaya’nın aynı zamanda bir gözlemevi gibi kullanıldığı da düşünülüyor. 21 Haziran ve 21 Aralıkta, yani gün dönümlerinde, ana giriş kapısından süzülen güneş ışınları mabede girip avludaki 3 monolitin üzerine düşünce bu dikili taşlar da adeta bir saatin akrebi gibi zamanı ve günü göstermiş oluyor.

Aslında Tiwanaku ve buradaki tüm antik yapılar hakkında bildiklerimiz, arkeologların buluntularına dayalı yorumlarından ibaret. Yazılı hiçbir bilgi yok. Bilinen tek şey Güney Amerika’daki en eski medeniyetlerden biri olan Moche ‘den (Mochica) daha uzun süre varlığını sürdürmüş olmasıdır.

Kalasasaya’nın avlusunda yer alan üç tane* dikilitaş- monolit- estela* adına her ne derseniz 😉 var ve gerçekten dikkat çekici.

İlki, monolit Estela Fraile; Yani keşiş dikili taşı diyebiliriz. Heybetli bir görüntüsü var yani az değil, 2 metre 45 cm boyunda (ilk karede) kırmızı kumtaşından oyulmuş. Fotoğrafa tıklayıp bakarsanız, kolları göğsünün üzerinde çapraz şekilde duruyor. Ellerinden birinde asa, diğerinde *kero* dedikleri ve geleneksel içkilerini (kaktüsten yaptıkları) içtikleri kap var. Karın bölgesinde yengeç tasvirleriyle bezeli bir kuşak. Ne olsa vaktiyle balıkçılık yapmışlar. Zaten eteğinde de balık figürleri var (arkeolog olmadığım için simgeleri benzetemedim ama işçilik güzel) sonra gözleri yuvarlak ve yaş akıyormuş gibi çizgiler işlenmiş, koca göbeği ile kesinlikle kadın bir keşiş olmalı demişler. Ama bir su tanrısı da olabilirmiş. Ben de karar veremedim her ikisi de olabilir. 🤔

Diğer monolit Estela Ponce; Rehberimize göre bu bir erkek figürü. Bakın, dedi, *yüzü daha köşeli, gözler ve ağız daha belirgin* Yine ellerinde kero kadehleri tutuyor. Kemerinde kaktüsler ve insan figürleri işlenmiş. Eteğinde ise yine balık motifleri var. Bu kez gri andezit taşından oyulmuş. 

Fotoğrafa tıklayıp dikkat edince görülen bir tümsek var çıkamadığım için çekemedim. Burası bir kurban sunağı *Altar*olarak kullanılıyormuş. Ayrıca bu alanda kuzeyde 7 ve güneyde 7 tane olmak üzere 14 yeraltı yapısı varmış. Muhtemelen Tiwanaku toplumunun ölen liderlerinin veya atalarının naaşlarını barındırmak için yapılmış türbeler olabilirmiş.

Kalasasaya’nın Kuzeybatı kenarında konuşlanmış en değerli tek parça monoliti * Puerto del Sol*un önündeyiz. Şimdi kırık ama olsun.

Puerto Del Sol-Güneş Kapısı; Bulunduğunda yerde tek parça halindeymiş. Bence de 3 metre yüksekliğinde ve 600 ton olduğu söylense de (aslında 100 tonu geçmez deniyor) bu devasa Andezit bloğunu tek parça olarak kaldırmaya çalışırken kırılmaması mümkün değil.

Üzerinde birçok kabartma figürleri var. İlk yapıldığında altınla kaplıymış, sonra İspanyollar tarafından yağmalandığı söyleniyor.

Tam ortada merkezde bir tanrı figürü var. İki elinde yılana benzer asa, başında güneş ışınları gibi çevrelenmiş yılanlardan taç var. Güneş tanrısı Viracoca olduğu düşünülüyor.

Yine gözünden yaşlar süzülen bu figürün sağında 24, solunda 24 adet figürler var. Sadece And dağlarında yaşayan bir Akbaba cinsi olan *Kondor*lar ortadaki tanrıya bakacak şekilde resmedilmiş. İlk sıradakiler Puma, ikinci sıradakiler Kondor ve 3.sıradakiler de zamanın sonsuzluğunu anlatıyormuş. Görelim.

Tiwanaku’ yu yaratan halkın Aymaralar olduğunu söylemiştim. Halk nerede yaşıyordu diye sorduğumda. Rehberimiz; burada yaşayan Aymaralar, tapınakların çevresinde kerpiçten yapılma dairesel evlerde yaşarlarmış. Kerpiç malzeme, tabiat anaya karşı dayanamamış; zamanla yok olmuşlar. O nedenle kalıntı göremiyoruz dedi.

Kalasasaya’nın arkasında Semi Subterranean Court- yarı yeraltı avlusu var demiştim. Son anda onunda da fotoğrafını Önder çekmiş( teşekkürler hayatım❤️) Paçamamanın yeraltı dünyasını temsil ediyor ve yine bu avluya da 7 basamakla iniliyor. Duvarlarındaki çıkıntılar insan kafası olarak işlenmiş.

Konuyu toplarsak daha önce anlattığım 3 tapınakta 7 basamakla bağlantılı.

*Akapana’nın simgesi Kondor gökyüzünü temsil ediyor ve 7 basamakla çıkılıyor.

*Kalasasaya’nın simgesi Puma yeryüzünü ve gücü temsil ediyor ona da 7 basamakla çıkıyor.

*Yarı yeraltı avlusunun simgesi de yılan- ölümü temsil ediyor ve ona da 7 basamakla iniliyor..

Hatırlatma: La Paz’ı anlatırken cadılar pazarındaki Aymaralı Kız’ın mural-duvar resmi bu 3 hayvanın önemini göstermiştim.

Çıkışa giderken ilk kare Putuni’ deki su olukları ve esas arkada planda Tiwanaku şehrini gördüm. İkinci karede başka bir yapı fark ettim; bana pek antik kalıntı gibi gelmedi. Rehberde yoktu, soramadım. Yılanlı bir monolit var. Ama 7 basamakla inilmiyor. Benim teşhisim burası bir türbe olmalı. 😉Haksız mıyım?

Tarihi MÖ’ye dayanan Tiwanaku’dan ayrılmadan önce biz de yakın tarihe bir iz bırakalım dedik.

Bolivya-Tiwanaku-2025 Kaplan'lar
Bolivya-Tiwanaku-2025 Kaplan’lar

Her yerde olduğu gibi burada da turistik eşya satışı vardı. Aymara kadını beni ısrarla çağırınca, Önder de sonunda bana bir sırt çantası aldı.😁 Son kareyi ise Tiwanaku’ ya giriş kapısını biraz değişiklik olsun diye çiçekler arasından çektim.

Arabamıza bindik ve Peru sınır kapısı olan Desaguadero kasabasına yola çıktık. Kasabaya vardığımızda hala Bolivya’da ve La Paz bölgesindeyiz, ancak araç değiştireceğimiz için pazar yerinden yürüyerek geçip pasaport işlemleri yaptıracağız. Rehberimiz umarım sorun çıkmaz çabuk geçeriz bazen 2-3 saati buluyor dedi.

Önce son Bolivya Cholita’larını pazarda görelim derim. İlk karedeki pazarcıların keyfi yerindeydi; hızla yürümesek daha güzel çekerdim. Cholita bana zafer işareti bile yaptı. ✌🏽

Bolivya ile Peru’yu ayıran Rio Desaguadero nehri var. Bu nehri bir köprüyle geçeceğiz. İlginç olan ise köprünün yarısının Bolivya’ya diğer yarısının Peru’ya ait olması. Şimdi biz de o köprüyü cholitalara gülümseyerek geçiyoruz.

Köprünün tam ortasındayız… Bir adım ilerisi Peru demek. Hemen sağımda rengarenk bir manzara uzanıyor: Desaguadero kasabasının mesire yeri. Küçük bir göl ve üzerinde süslü gezinti motorları. Görelim… Ve sonra Peru pasaport işlemleri için sıraya girmek üzere ilerleyelim…

Bolivya’ya veda zamanı da geldi…

Yüksek dağları, zorlu yolları, rengârenk cholitaları ve her köşesinde ayrı bir hikâye saklayan bu ülke, bende unutulmayacak izler bıraktı.

Belki her anı kusursuz değildi ama tam da bu yüzden gerçekti… Ve bu haliyle çok güzeldi. Şimdi bir köprünün ortasında, bir adım geride Bolivya, bir adım ileride Peru varken… İçimde hafif bir hüzün, yüzümde kocaman bir gülümseme var. Hoşça kal Bolivya… Biz seni sevdik…

Sizlerle de Peru’da buluşuncaya dek sevgiyle kalın. 💞💞💞

BOLİVYA-2-La Paz

Tarih 20 Şubat 2025

Bolivya-Uyuni La Joya Andina* El Alto* Havalimanındayız. La Paz’a uçmak üzere bekliyoruz. Havalimanı küçük ama uçağımız büyük. Salar de Uyuni’yi gökyüzünden de olsa kısmen çekebilmişim. Ve 1 saatlik uçuş sonrası La Paz *El Alto* havalimanındayız.

Havalimanından çıkıp otobüsümüze bindik. Rehberimiz Mert Songültekin ilk sorusunu sordu;

— Önce nasılsınız? Baş ağrısı olan var mı? Olan varsa da normalmiş. Çünkü havalimanının rakımı tam 4080 metre. “O yüzden sordum,” dedi. Yanında koka yaprağı olanlar çiğneyebilir. Merkeze indiğimizde rakım 3600 metreye düşecekmiş.

Bizim hiç nefes sorunumuz olmadı. Ve anlatıma devam…

Aymara dilinde La Paz’ın adı Chuqiyapu. İspanyolca anlamı ise Barış. Neden “Barış” derseniz… İspanyollar döneminde yaşanan karışıklıkların ardından oluşan barış ortamını Meryem Ana’nın sağladığına inanılmış. Bu nedenle şehre Nuestra Senora de La Paz — yani Barışın Anası Meryem Ana — adı verilmiş.

La Paz, Bolivya hükümetinin meclisine ev sahipliği yapıyor. Cumhurbaşkanlığı Sarayı da burada; yani yasama ve yürütme bu şehirde. Üstelik nüfusu yaklaşık 1 milyon. Ama başkent değil.

Milyonluk nüfusu bile olmayan Sucre ise yargıya sahip ve anayasal olarak Bolivya’nın başkenti kabul ediliyor. Yani burada gerçek bir kuvvetler ayrılığından söz edebiliriz. 

Şimdi merkeze doğru araba ile iniyoruz. Yoldan manzaralar… Camdan yakaladığım kareler profesyonel değil belki ama anı kurtarır. 😉

Otobüsler Amerikalılardan kalma. Bir dönem bizde de vardı, Ankara’da hatırlarsınız. Sarı boyalı servis otobüsleriydi.

Mert rehberimiz anlatmaya devam ediyor…

4000 metreden aşağı doğru iniyoruz. Buralara El Alto deniyor. La Paz Kuzey ve Güney olarak ikiye ayrılıyor, İspanyollar şehri önce kuzey yamacında kurmuş. Sonra nehirden altın çıktığını fark edince — zaten dertleri altın — şehri aşağıya, nehir kenarına taşımışlar. Yukarıya ise işçiler yerleşmiş. Bugün de fakir halk genellikle tepelerde yaşıyor.

16.Yüzyılda nehirden çıkarılan altınlar İspanya’ya taşınırken, o dönemde Osmanlı’da bile büyük bir devalüasyona sebep olmuş. Akçenin değeri düşmüş. Sömürgecilikle Avrupa’ya akan altın ve gümüş arttıkça, değerli maden bolluğu paranın değerini etkiledi. Osmanlı’da akçenin altın karşısında değer kaybetmesi de bu sürecin bir sonucuydu.

Sömürgeci ülkelerin amacı zaten belli: İşgal ettikleri toprakların altınını, gümüşünü almak; halkı çalıştırarak sömürmek.

Neyse… Rehberimizin ikazıyla sağ tarafımıza bakıyoruz. Yamaç; inşa halinde ya da yarım kalmış gibi görünen, briketli evlerle dolu. Ama hayır…Evler bitmemiş değilmiş. Vergi vermemek için sıva ve boya yapılmayan, içinde yaşanılan evlermiş.😁

Aynısı değil ama benzeri Vietnam’da da vardı. Vergi vermemek için ön cepheyi üç metre eninde daracık yapıyorlar; tren vagonu gibi arkaya doğru ince uzun uzatıyorlardı.😁

Yavaş yavaş, bu inanılmaz manzaralar eşliğinde kenar mahallelerden geçerek merkeze doğru iniyoruz…

Ülkeden ülkeye değişmeyen tek şey belki de şu: Kadınlar

Fiziksel görüntüleri değişiyor, statüleri değişiyor… Ama hayatın her alanında çalışan, yük taşıyan, üretmeye devam eden hep kadınlar. 🫶

Bolivya’da kadınların giysileri çok özel. Bizim gibi günlük kıyafetler giyenler de var; genelde gençler. Geleneksel kıyafetli kadınlar ise oldukça kısa boylu ve çok zarif görünüyorlar. Kat kat, kalın etekler giymelerine rağmen şaşırtıcı biçimde şişman görünmüyorlar.

Kafalarında İspanyollardan miras kalan melon şapkalar var. Artık melon bulamayanlar ise daha süslü şapkalar takıyor. “Pollera” dedikleri o kabarık etekler aslında İspanyollar tarafından zorla giydirilmiş. İspanya iklimine uygun belki… Ama La Paz’ın soğuğuna değil. Kadınlar da çözümü bulmuş: Hem ısıtsın hem kabarık dursun diye eteklerinin altına “enaguas” dedikleri kat kat iç etekler giymişler. Bu nedenle kalça kısmı kabarık görünür. Etek belden yukarıda, yüksek giyilmeliymiş.

Takılara çok düşkünler. Sırtlarından eksik olmayan şallarıyla, bohçalarında çocuklarını ve eşyalarını taşıyorlar. Bohçalarına *aguayo’* deniyor. Bu kadınlara da Cholita deniyor bahsetmiştim. Şapkaları düz duruyorsa evli; hafif yana yatıksa bekar ya da dul olduğu anlaşılırmış. Upuzun saçlarını da iki örgü yapıp uçlarını da bağlayarak kullanıyorlar. Saçlarının tek süsü iki örgüyü birbirine bağladıkları örgü bağcıklar.

Alttaki karelerde görebilirsiniz. Unutmadan Cholita’ların güreşi de çok meşhurmuş. 🤼‍♀️

Caddede yürüyoruz. Hava bulutlandı malum yağmur mevsimi henüz bitmedi. Birden yağmur indirdi ve bitti. Bizde kalabalık bir çarşının girişinde otobüsten indik.

Geldiğimiz yer meşhur Calle de las Brujas — yani Cadılar Pazarı.

İlk kareden sağa doğru çıktık. İstanbul’dan aşina olduğum, şemsiyelerle süslenmiş bir sokak karşımıza çıktı: Calle Jose M. Linares.

Grup halinde hem dinlenmek hem de rehberimizin bilgi vereceği daha turistik bir mekâna girdik.

Bolivya halkı tam bir grafiti ve mural sanatçısı. Duvarlar renkli, taşlı, tüylü… Festival kostümleri giymiş, bir kısmı maskeli mankenler o kadar gerçekçi ki insan bir an hareket edecekler sanıyor.

Pasaj içinde küçük küçük dükkânlar var. Çoğu hediyelik eşya satıyor ama isteyenlere Pachamama’ya sunulacak özel sepetler de hazırlıyorlarmış. Az sonra anlatacağım.

Hemen karşımda, üstü para ve çeşitli süslerle kaplı oyuncak bir adam: Ekeko. 

Şans, bolluk ve bereket tanrısıymış. Ona küçük hediyeler verirsen o da sana şans getirirmiş. Paraları görünce inanamadım. “Kimse almıyor mu?” diye sordum. Meğer takipte olan görevliler varmış 😁

Ve Pachamama için hazırlanmış bir sepetin başında durup özelliklerini dinledik. Altta eklediğim fotoğrafa dikkatli bakarsanız sepetin ortasında bir lama fetüsü göreceksiniz…

Ah, ama tıklamayı unutmayalım 😉

Pachamama — Doğa Ana

And Dağları’nın güçlü ve kalıcı varlığı… Bereketli vadilerin doğa anasıdır Pachamama. Yerli halk için dünyanın özü; doğanın anası, hatta tanrıçası diyebiliriz.

Yerli rehberimiz Pachamama’yı (okunuşu paçamama) ilginç bir şekilde anlattı. “Temmuz ayına kadar çalışır,” dedi. Yani bahar gelir, toprak canlanır, üretim başlar. Temmuz sonunda ise Pachamama yorulur. Onun da dinlenmeye ihtiyacı vardır.

İşte bu nedenle 1 Ağustos’ta Pachamama’ya adaklar sunulur. Lama fetüslü hediye sepetleri hazırlanır. “Bizim için çok yoruldun, bunları sana getirdik” derler ve festivaller başlar.

Yerel rehber, lama fetüsü için “natural abortus” ifadesini kullandı; yani doğal düşük. Özellikle yaptırılmıyormuş. 🤷‍♀️ Fetüs burada doğumu temsil ediyor. Sepette koka yaprağı var; doğurganlığı simgeliyor. Şeytan figürü var; kötülüklerden korusun diye. Küçük bir süpermarket maketi koymuşlar; bereket istiyorlar. Güç, ev, kalp… Sevgi istiyorlar.

*Bu sene yağmur az yağdıysa yağmur diliyoruz* dedi rehber. Ama *Bu sene çok para istiyoruz, para da koyduk*. 💞

Dilekler gayet net yani. 😁 Şehir merkezinin dışında Pachamama anıtları da varmış. Önemli ritüellerinden biri suya girmek. Suya girerken bütün vücutlarını altına boyarlarmış.

*Neden konu hep üreme ve bereket üzerine? * diye sorarsanız… Yerel rehbere göre bunun sebebi reenkarnasyon inancı. Bu dünyaya tekrar geleceklerine inanıyorlar.

Ama bana kalırsa — bir tarım ülkesinde — bu ritüellerin ekim, hasat ve bereketle doğrudan ilişkisi var. Zaten İnkalarda ölüm diye bir kavramın olmadığı söylenir.

Rehber anlatırken biz de sokağı gezmeye başlıyoruz…

Yine kadınlar tezgâhta. 🫶 Burası Cadılar Pazarı ya; her yerde büyü malzemeleri, ritüel objeleri… Yanı sıra her türlü hastalığa iyi geldiği söylenen karışımlar da satılıyor.

Hangi sokağa girsek acaba diyoruz bir sağa bir sola bakarken önce karşı duvardaki murala takılı kalıyorum. Ayaküstü rehberimizden hemen kısa bir açıklama alıyorum.

Güney Amerika’nın eski medeniyetinde And Dağları Evren’in merkezi sayılırdı ki hala öyleymiş. Bu muralda anlatılan da o zamanki semboller. Keçua dili genelde sembollerle anlatılır. Burada da iki örgülü ve tipik şapkasıyla bir Aymara kızı var. Boynunda Chakana (Çakana okunur) İnka haçı diye bilinirmiş ve güçlü bir sembolmüş, hatta Tiwanaku’daki tarihi yere gidince görecekmişiz… Çakana gökyüzünde de takımyıldızı kabul edilir gece yönlerini ona bakarak bulurlarmış.

İnka’larda önemli 3 hayvandan biri olan puma fotoğrafta her iki yanda görülüyor. İkincisi alttaki mor kısımda And dağları üzerinde sembolize edilmiş yılan ve üçüncüsü kızın sol yanında uçan kuş bir çeşit atmaca olan Kondor. Sadece 4000 metre ve üstünde yaşarmış. Kısa bir anlatım belki tekrar konuya değinirim. Önündeki gençler çekilmediği için fotoğrafa dahil olmayan kızın elinde tuttuğu kalp var o da manyetik enerji demekmiş.

Bolivya’nın *kalamaya* denilen şifacıları da varmış. Bu sokakta onlarında ilaç yaptıkları bitkileri bulabilirmişiz. Sola yukarı doğru devam ediyoruz.. Genç bir kız el işi yapıyor. İtalyanmış, elişini satarak seyahatine devam ediyormuş. 🤷‍♀️ Hemen yanında yerel müzik aletleri satan bir dükkan. Baktık yokuş aşağı iniyor çok uzaklaşmayalım diye geri döndük.

-Önder hadi gel, sana bireyler bakalım, dedi.

Alttaki fotoğrafta kapının önünde bir lama heykeli de var.

Biz genelde grup harici alışverişe çıkarız; rahatça pazarlık yapabilelim diye. Çünkü gruplarda mutlaka çok rahat alışveriş yapanlar olur ve fiyatı en baştan yüksekten sabitlerler. 😁

Aslında alpaka yünü vardı… Menekşe rengi, harikaydı. Neden almadım diye şimdi hayıflanıyorum.

Her şey çok pahalıydı ama magnetlerimizi de aldık.

Bu çok renkli Cadılar Pazarı’nı ben çok sevdim. Her yeri fotoğraflık. O kadar çok çekmişim ki, son iki güzel kareden arta kalanları slayt olarak ekleyeceğim.

Alttaki ilk karedeki o güzel köşeden tekrar otobüse bindik. İkinci karedeki kadın ise çarşıyla neredeyse aynı renkte; kaybolacak gibi… Tam benlik. 🙌

Çarşının renklerini kelimelerle anlatmak mümkün ama yine de eksik kalır.

O yüzden biraz susuyorum…Ve sizi karelerle baş başa bırakıyorum. 🇧🇴

Otobüse bindik. Cadılar Pazarı’nın renklerinden ayrılıp La Paz’ın kalbine, Plaza Murillo’ya gidiyoruz. Renkler azalmıyor belki ama binalar ciddileşiyor. Plaza Murillo, La Paz’ın eski şehrinde; tarihi ve siyasi özellikleri olan binalarla çevrili, yaşayan bir park.

Karşıya geçip hemen arkamdaki güzel binayı çekeyim derken trafik memuru güzel kızımızı da iznini alarak kadraja ekledim. Görüp fotoğrafını çekmeyi çok istediğim o güzel bina, Ulusal Kongre BinasıPalacio Legislativo.

Neden özellikli birazdan yazacağım. Mesafe kısa olunca kadraja sığmadı sonra çekerim dedim ama tam 6 dakika sonra başlayan yağmurdan kaçıp Katedral binasına sığınmak zorunda kalım. Oradan da bu muhteşem görüntüyü yakaladım.

Ve evet… Dikkatli bakarsanız üzerindeki saatin rakamlarının ters olduğunu fark edeceksiniz.

Tersine işleyen saat. ⏰ 😁 İnanılır gibi değil.

Fotoğraftaki saat 2:41’i gösteriyor ve benim orijinal çekim saatim de 14:40. Yani nereden bakarsanız saat aynı. Değişen zaman değil.😉Fotoğrafa tıklayıp görelim.

Peki bu saat neden ters?

Efendim 2014 yılında Bolivya Dışişleri Bakanı Choquehuanca’nın emri ile saat bu şekilde değiştirilmiş. *Güney Saati* olarak adlandırılan sembolik bir hareket olsa da bakan Choquehuanca’nın savı; * Bolivya halkının yani yerli Aymara ve Quechua halklarının kültürel değerlerini yüceltmekmiş. Bence çok değerli olmuş…

Ama merak etmeyin… Saat yine aynı saati gösteriyor. 😉

Yağmur ben geliyorum derken güvercinlerin olduğu bu güzel alanı fotoğraflıyordum.

Ardından güneş kaybolurken parktaki *La Paz- Barış* anıtını da çekebildim. İlk fotoğraf halkın nasıl zevkle merdivenlerde oturduğuna bakın; gerçekten yaşayan bir ortam. Uzun yıllar önce Avustralya’dan özel olarak getirilen yüzlerce okaliptüs ağacı ile de parkı yeşillendirmişler. Yağmurlu manzarası da ayrı bir güzellik katıyor.

Parktaki anıtta yer alan heykel Bolivya’nın bağımsızlığında önemli rol oynamış bir vatansever olan Pedro Domingo Murillo‘ya ait. Kaidesinde -La Paz Belediyesi’nden Cumhuriyetin Kuruluşunun 150. yıldönümü minnettarlığı *General Armando Escobar Uria* diye yazıyor. Önündeki kitapta ise kısaca *Artık özgürlük zamanı geldi*, yanında da özgürlük savaşında emeği geçenlerin adları yazılı.

Yağmur bastırdığında 🌧️ sığındığım Katedralden şu güzel kareleri çektim, son iki kare. Yağmur renkleri bile canlandırıyor.

Parkın tam karşısında alttaki fotoğraf, Cumhurbaşkanlığı Sarayı var. Palacio Quemado adıyla bilinen ama halkın *Yanık Saray* olarak adlandırdığı bina tarihte iki kez neredeyse tamamen yanarak büyük hasar görmüş.

İlk fotoğraf Cumhurbaşkanlığı giriş kapısı. Ama artık başkanlık yeni bir binaya taşınmış; burası da müze olarak kullanılıyormuş.

Hemen karşısında ikinci fotoğrafta feci şekilde öldürülen Başkan Villarroe’ye ait bir büst var. Sağanak yağış engel olmasaydı nöbet değişimini de izleyebilecektik. Aynı fotoğrafta merdivenlerden bayrak ellerinde değişim için koşturan askerler görülüyor.

Yağmurdan kaçıp sığındığım ve bu güzel (altta paylaştığım) fotoğrafları çekmeme vesile olan muhteşem yapı ise Katedral. Yapımına 1662 yılında başlanmış ancak 1894 yılında tamamlanabilmiş; yani yaklaşık 70 yıla yayılan uzun bir yapım aşaması var. Adı oldukça uzun La Paz Meryem Ana Büyük Şehir Katedrali. Yine de resmi açılışını 100. yıla 1925 yılına denk getirmişler.

Derken yağmur bitti güneş göründü. 🌞 Ama size veda ederken yağmurun bıraktığı o güzel ortamdan bir kare ekleyip otobüse doğru gidiyorum.

Nasıl güzel kadınlar. 🌸 Karşıda da şemsiyelerini kapatmamış keyifle sohbet eden diğer kadınlar var. Aslında Bolivya’nın güçlü güneşinde şemsiyeli gezmek her yönden akıllıca…

Ama gün bitmedi gezi de bitmedi. La Paz’a gelip de şehri *Mi Teleferico* 🚠 ile yukarıdan temaşa etmeden dönmek olmazmış. Biz de önce öyle yaptık haydi teleferiğe… 🚠

Mi Teleferico; Rehberimiz anlatıyor;

La Paz’ı yürüyerek dolaşmak sadece siz turistler için değil, yerli halk için de çok zor. Aşağı ile yukarı şehir arası yükseklik farkı 400 metre. Her yer merdivenli, araba ile gitseniz bu kez yollar dolambaçlı ve sürekli yokuş. İşte La Paz, Mi Teleferico- Teleferiğim adını verdikleri bu sistem ile toplu taşıma sorununu 2014 yılında Evo Morales kökten çözmüştür dedi.

Hep beraber merkezdeki Kırmızı hatta gidiyoruz. Burada iki hat var; kırmızı ve turuncu. Biz turuncu hatta seyahat edeceğiz. Burada teleferik kabinlerine gondol diyorlar. Ben de gondolu beklerken, her zamanki gibi çevreye bakmayı ihmal etmiyorum. Ve elbette muralları kaçırmadım. Hele biri var ki… Kadınların katledildiği bir dünyada, onların güçlü duygularını anlatan bir mural. Fotoğrafı görelim…

Üzerinde şunlar yazıyor; *Güçlü, korkusuz, canlı ve özgürüz, korkmayacağız.* nasıl güzel bir mesaj değil mi? Ve toplumun kadınlara bu kadar duyarlı oluşu muhteşem…

Haydi gondola binelim, çok heyecanlı olacağı kesin. Ama önce bineceğimiz hat Linea Naranja- turuncu hat, güzel gondolu ve güzergahımızı da ekleyeyim (kendi sitelerinden alıntıdır). Son kare çıktığımız merkezin görüntüsü.

Teleferik yavaşça yükselirken La Paz’ın tamamı ayaklarımızın altına seriliyor.

İlk hissettiğim şey şaşkınlık. Şehir uzaktan bakınca sanki bitmemiş bir inşaatlar denizi gibi görünüyor. Kırmızı tuğlalı evler… Çoğunun sıvası yok. Bazılarının üst katları yarım kalmış gibi. Bir an insanın aklına şu geliyor: Burada hayat durmuş mu?

Ama dikkatli bakınca tam tersi olduğunu anlıyorsunuz. O evler aslında yarım değil 2. fotoğraf. Sanırım La Paz’da da insanlar da bizler gibi evlerini yıllar içinde kat kat büyütüyorlar. Bu yüzden şehir yukarıdan bakınca sanki hiç bitmeyen bir inşaat gibi görünüyor.

Ama aslında bu görüntü bana şehrin yaşayan ve büyüyen şehir olduğunu anlatıyor. Tam o sırada gözüm hemen sol tarafa kayıyor. Orada bambaşka bir dünya var. Sessizler dünyası. La Paz’ın *La Llamita* mezarlığı. Ama ne büyük tezat… Sessizler dünyası dediğimiz bu yerde hayat sanki rengârenk akıyor.

Mi Teleferico ağı gerçekten çok uzun; 30 km’den bile fazla. Renklerle ayrılmış 10 hat üzerinde çalışıyor. Gondollar 10 kişilik ama biz zaten grup olduğumuz için yanımıza halktan gelen olmadı. Düşündümde, keşke bir Cholita binseydi. Aymaraca zaten bilemezdik ama anlaşmak için tarzancamız herhalde yine işe yarardı.

Elimde Canon’um — ben ona cananım derim — sürekli sağa sola bakıyorum. Gondol bazen evlere öyle yakın geçiyor ki neredeyse pencereden içeri bakacak gibiyiz.

İlk karede hayli fakir bir mahalle var. Biraz daha ilerleyince orta halli evler görünüyor ve son karede sanki bahar açmış gibi rengârenk boyanmış güzel bir ev. El Alto ile La Paz’ı bağlayan bu teleferik ağına hakkıyla binebilseydik, hatların tamamını gezmek 2–3 saat sürer ve El Alto’yu da görebilirdik.

Yaklaşık 10 dakika sonra yeni bir istasyondayız. Bu kez Linea Blanca-Beyaz hat. La Paz’ın daha mutena semtlerinden geçiyoruz. İlk karede tenis kortları, ikinci karede önemli bir cadde olan German Busch caddesi, son karede ise meydandaki anıt… Meğer bu anıt eski devlet başkanı General Busch’ un anısına yapılmış. Üstünde heykeliyle parkta dikkat çekiyor…

Evet beyaz hattın ana istasyonlarından birinden geçiyoruz. Bir durak sonra inecekmişiz.

Altta ilk fotoğrafta görüldüğü gibi hava yine kapattı. ☁️ İkinci fotoğrafta Plaza Triangular var -adında da anlaşılacağı gibi 3 yolun birleştiği bir alan. Karede pek seçilmese de önemi bir nokta. Burada Arjantin’in Bağımsızlık kahramanı General Jose de San Martin’in için yapılmış bir anıt da bulunuyor. Bir durak sonra ineceğiz.

Evet şimdi Linea Celeste-Mavi hattayız ama yeşil hatta geçmek için bir durak gidip sonra inmemiz gerekiyormuş. Mavi hattın girişine de bayıldım.

Alttaki ikinci fotoğrafta iki farklı kültür, iki farklı giysi… Biri Japon; saçını topuz yapmış tokasını takmış. Diğeri bir Cholita; saçlarını 2 örgü yapıp arkada toplamış, başında da meşhur melon şapkası var. Harika kompozisyon. Son kare yeşil hatta doğru gidişimiz.

Mavi hattan görüntülerle devam edeyim. Alttaki ilk kare yine istasyonun hemen yakınından. İkinci kare inanılmaz… Bu kadar uzun merdivenleri gördükten sonra teleferiğin kıymeti daha iyi anlaşılıyor. İnsan bu 100’den fazla basamağı her sabah inip akşam çıksa acaba 100 yaşına kadar yaşar mı? 😁

Son karede ise bir istasyon sonra Linea Verde – Yeşil Hat‘tayız. Ortamın nasıl birden değiştiğine bakın.

Yeşil hattan 4. durakta ineceğiz burası zaten hattın son durağıymış. Rehberimiz gezi bitmiyor sizi bu kez de şaşırtacağım dedi. Hadi bakalım. Ama önce yeşil hattın manzarasına bakalım. Burası La Paz’ın elit tabakasının yaşadığı yerler. Yani zengin her yerde zengin…

La Paz teleferik deneyimi, şehirdeki yaşamı ve mahallelerin birbirinden ne kadar farklı olduğunu görmek için gerçekten benzersiz bir fırsat. Kısa da olsa bindiğimiz her hat, fotoğraflarımdan da okuyacağınız gibi, bana şehri yukarıdan izlerken farklı duygular yaşattı. Umarım siz de bu karelere bakarken benzer hisleri paylaşabilirsiniz.

Evet şimdi tekrar otobüse binip La Paz’ın yaklaşık 10 km güneyindeki Ay Vadisi (Valle de la Luna) ne gidiyoruz. Rehberimiz buranın ilginç jeolojik oluşumlarıyla ünlü olduğunu söylüyor ama grupta geziye çok istekli olmayanlar da var. Grubun yarısı *Biz otobüste bekleyelim* deyince biz de az sayıda kişiyle şöyle bir dolaşmaya çıktık.

Rehberimiz yerel rehberden çevirerek anlattı; Uzaya ilk çıkan astronot Neil Armstrong uzaydan Salar de Uyuni-Uyuni Tuz Çölünü görmüş. Dünyaya döndüğünde de bölgeyi ziyaret etmiş. O zamanlarda bölge elbette turistik değilmiş. Ama La Paz’a gelince çevreyi gezerken burayı görmüş ve -Aynı ay yüzeyine benziyor demiş. Gerçi ben çevrede krater falan görmedim 🙈 ama… Neyse o zamandan beri de bölge Ay vadisi olarak anılır olmuş.

Bizim peri bacalarımıza benzetiyorlar ama asla aynı değil dedi. Ama yine de insan merak ediyor. Birkaç kişi indik. Girişteki kapıdan içeri girer girmez bu tuhaf manzara başlıyor. Bir de doğal kayayı adam büstü gibi çalışmışlar; alttaki yazıyı tam okuyamadım.

İlginç olan tarafı etraftaki yerleşim yerlerinin hemen dibinde olması. Gerçi dağlık kısımlarda da benzer oluşumlar görülüyor.

Nasıl oluşmuş derseniz, doğa ananın marifetiyle… Milyonlarca yıl boyunca rüzgâr ve yağmurun toprağı aşındırmasıyla yapısı kil ve kumtaşı olan bu oluşumlar meydana gelmiş. Ortaya çıkan sivri kuleler ve garip şekilli kayalıklar gerçekten de ay yüzeyini andırıyor.

Yürüyüş parkurları yapılmış. Rehberimizin dediği gibi her yer birbirine benziyor. Ama hayret Ay Vadisi’nde neredeyse kimse yoktu. Ne başka turistler ne de yerli halk… Belki saat uygun değildi, belki de La Paz’lılar için burası bizim düşündüğümüz kadar cazip bir yer değil. 

Ben de kısa yürüyüş yolunu takip edip etrafı şöyle bir fotoğrafladım. Alttaki 3 fotoğrafı tıklarsanız göreceksiniz. 😉

Alttaki fotoğrafta bulutları benzettiğim gibi burada gördüğüm bir oluşumu da deveye benzettim bakalım siz benzetecek misiniz? Ve tam bir *Valle de La Luna* panoraması da yanında.

Belki çok uzun gezemedik ama La Paz gibi rengârenk ve hareketli bir şehrin hemen yakınında böyle bambaşka bir manzarayla karşılaşmak yine de ilginçti.

Bolivya’daki yolculuğumuz henüz bitmedi. yarın And Dağları’nın yüksek platosunda, gizemli taş kapılarıyla ünlü Tiwanaku Antik Kentini keşfetmek üzere yola çıkacağız. Gitmeden önce de La Paz’ı panoramik olarak gezeceğiz.

Tekrar görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalın. 💞💞💞

BOLİVYA-1-Uyuni

La Quiaca’yı arkamızda bırakalı sadece dakikalar oldu.

Tarih hâlâ 18 Şubat 2025. Bolivya’ya geçmek üzere Villazón Gümrük Kapısı’na doğru yürüyoruz. Pasaportlar elimizde; önce Arjantin’den çıkış, ardından hemen yanındaki kapıdan Bolivya’ya giriş… Hepsi birkaç adım, birkaç mühür mesafesinde.

İlk görüntülerle yine birlikteyiz. Sınırın kendine özgü telaşı, bekleyişi ve o tanıdık heyecan… Bir ülke geride kalırken, diğeri tam karşımızda duruyor.

Bolivyalıların kısa boylu, tıknaz olduklarını; hatta görünüş olarak Meksikalılara benzediklerini biliyoruz. Ama kökenleri Güney Amerika’nın yerli halklarına dayanıyor: Quechua (Keçhua) ve Aymara’lar.

Arabamıza ulaşmak için biraz yokuş çıkmak zorunda kaldık. Villazón’da yerli halkla ilk karşılaşmamız…

İlk izlenimim şu: hummalı bir çalışma var.

Sanırım bir pazar yerindeyiz. Ortasından, artık kullanılmadığı belli olan eski tren rayları geçiyor. Ama en çok dikkatimi çeken, Bolivyalı kadınların giysileri oldu. Üstelik rengârenk. Chola (çola diye okunuyor) olarak adlandırılan bu yerel kıyafetler çok farklı, çok güçlü bir kimlik taşıyor. Zaten Bolivya’yı özellikle görmek istememin nedenlerinden biri de buydu.

Arabamıza bindik; madencilerin bulunduğu bölgeye doğru yola çıkıyoruz. Rehberimiz uyarıyor: yaklaşık 300 kilometre, muhtemelen 6 saatlik bir yol var.

“Üzülmeyin,” diyor, “dura kalka gideriz.” 😁 Yollarda tuvalet yokmuş.“Kızılderililer,” diyor, “doğa ne diyorsa o olur.”Kısacası… Kaktüslerin arasından çiçek toplama ihtimalimiz oldukça kuvvetli. 🤣

Yoldan görüntüler eşliğinde, rehberimizin dediği gibi duruyor, fotoğraf çekiyor ve devam ediyoruz. Güzel bir kasabadan geçiyoruz: Charaja. Gençler, küçük bir stadyumda maç yapmaya hazırlanıyor. Yol üstündeki tamircinin reklamı ise harika—son derece yaratıcı.

Yol manzaraları müthiş. Toprak kırmızı ve çok değişik şekilli oluşumlar halinde.

Bolivya, Güney Amerika’nın denize kıyısı olmayan en yüksek ülkelerinden biri. 12 milyona yakın nüfusu olan ülkenin büyük bölümü And Platosu’nda, 3.000 metrenin üzerinde yer alıyor. Bu yüzden yollar uzun, yerleşimler seyrek; doğa ise sert ama bir o kadar da büyüleyici.

Bolivya, Güney Amerika’nın yüzölçümü bakımından en büyük beşinci ülkesi, dünya sıralamasında ise 27. sırada yer alıyor. Ülkenin en önemli doğal zenginliklerinden biri, dünyanın en büyük tuz düzlüğü ve aynı zamanda çok önemli bir lityum kaynağı olan Salar de Uyuni.

Bir diğeri ise Peru ile ortaklaşa paylaşılan, dünyanın en yüksek, Güney Amerika’nın da en büyük gölü olan Titikaka Gölü. Bolivya topraklarında yer alıyor.

Yolumuz üzerinde bir polis kontrol noktasında, üzerinde yerel dilde yazılmış bir uyarı dikkatimi çekiyor: “Tocloca.” Ekliyorum ilk fotoğraf.

Bir diğer fotoğraf yol kenarında çamaşırları asılı, mütevazı ama sıcacık bir ev… Ardından renk renk dağların yükseldiği manzaralar eşliğinde, Güneybatı Bolivya hattında, Tupiza üzerinden Uyuni’ye doğru ilerliyoruz.

Az sonra, çamur deryasına dönmüş bir nehrin kıyısında duruyoruz. Meğer Rio Tupiza’nın bir koluymuş. Durduğumuz noktada taştan yapılmış, balkon gibi bir seyir alanı var; üzerinde Tupiza yazıyor. Arabalar dursun, manzaraya baksın, fotoğraf çeksin diye Lions Kulübü yaptırmış. Ben de altta paylaştığım fotoğrafı çektim ama içimden “yolda gördüklerimiz bundan çok daha etkileyiciydi” diye geçirdim doğrusu. 😁

Tam karşımızda bir köprü uzanıyor; sanki sessizce orada duruyor ve geçilip gidilmeyi bekliyor…

Tipuza’ya yaklaşmak üzereyiz. Rehberimiz birazdan daha da güzel manzara göstereceğim dedi. İlk fotoğraf.

Ardından işte görülesi bir oluşum diyerek arabamızı bir kaç km sonra kenara çektirdi. Hepimiz şaşkınız alttaki kare, ne muhteşem bir oluşum. Fotoğrafa mutlaka tıklayın.

Uzaktan bakınca bana Afrika’daki dev termit yuvalarını anımsatan bu sivri kaya oluşumu ile doğa yine muhteşemliğiyle insanı andıran bir form yaratmış. Monumento al Hombre (La Porongo)

Kaktüslü çalıların arasında dolaşırken arkadaşlardan biri bir anlık telaşla ayağı kayınca kendini kaktüslerin üzerinde buldu. Koca dikenler her tarafına battı. Tekrar arabaya döndüğümüzde kısa bir mola daha verdik; bu kez manzara için değil, diken ayıklamak için… 😄 Rehberimizin dediği gibi, burada “çiçek toplamak” da doğanın bir parçasıydı.

Kaktüsler ve kırmızı harika oluşumlar eşliğinde yola devam…

Bir başka muhteşem manzara Karlı tepesiyle And dağlarının bir zirvesi…

Uzaktan And Dağları’nın karlı zirvelerini gördükten sonra Uyuni’ye varmamıza hâlâ yaklaşık iki saat var. Yol uzundu, yorgunduk; saat de iyice ilerlemişti. Ama o karlı tepeyi görmek, günün bütün yorgunluğunu unutturacak kadar etkileyiciydi.

Nihayet Gece karanlığında Uyuni’ye giriş ve otelin sessizliği…

Güzel güneşli bir sabah. 4X4 Jeepleri beklerken etrafı tekrar çekeyim dedim oteli çok beğendim. Duvarlar tuz tuğla muhteşem… Ama cadde çamur deryası yol diye bir şey yok. Etrafta tek katlı eski evler…

Bugün gezmeye sömürge döneminde kullanılıp sonra kaderine terk edilmiş tren ve lokomotiflerin turizme hizmet ettiği daha doğrusu turizm geliri için olduğu gibi bırakılan tren mezarlığına gideceğiz, ardından Salar de Uyuni bizi bekliyor. Bu arada yöresel tur şirketleri ile anlaşma yapılmadan gidilmesi sorun oluyormuş gidince göreceğiz. Bizden ayak numarası öğrendiler tuzlu suda çizmesiz gezilmiyormuş.

Araçlar geldi 6 kişi olarak bindik. İlk durak tren mezarlığı ve ilk fotoğraflar…

Her yerde olduğu gibi burada da turistik eşya standları var. Sahadaki tanıtım panolarından bilgilerle gezelim. Burada gördüğümüz mezarlık bir kilometre, trenlerin çoğu İngiliz olsa da Amerikan, japon yapımı olanlar da varmış. Bir kısmı kömürlü bir kısmı da dizelle çalışanların kalıntısıymış. 1952 yılında kullanımdan kaldırılmışlar. 1993 yılında da burayı özelleştiriyor ve bir şirkete satıyorlar.

Uyuni çevresindeki bu tren ve lokomotifler, 19. yüzyıl sonu – 20. yüzyıl başında Bolivya’nın madencilik döneminde kullanılmış. Tren gelmeden önce taşımacılığı ve ticareti Lama’larla yaparlarmış. Lama ile Şili’ye gidiş geliş 1,5 ay sürermiş. Özellikle gümüş ve kalay madenlerini limanlara ve ülkenin diğer bölgelerine taşımak için yapılan demiryolu hattı, ekonomik çöküş ve madenlerin kapanmasıyla işlevini yitirmiş.

Trenler sökülmemiş, taşınmamış; oldukları yerde kaderlerine terk edilmişler.Zamanla rüzgâr, tuz ve pasla şekil değiştirmişler ve bugün Tren Mezarlığı (Cementerio de Trenes) olarak anılan bu alan, Uyuni’nin simgelerinden biri hâline gelmiş. Ama bu mezarlıktan hariç tren yolu hemen girişte hala aktif. Her gece 24.00 te tren buradan geçip sabah 07.00 Şili’de oluyormuş. Arjantin ile de aktif ticaret halen yapılıyormuş.

Lokomotiflerin üzerine çıkıp paslı ortama aldırmadan fotoğraf çektiren o kadar çok insan vardı ki… Ben daha sakin şu güzelleri seçtim. “Biz de sizi çekelim” deyince de teslim olduk. 😄

İşte o anlardan birkaç kare.

Tren mezarlığında sadece raylar ve lokomotifler yok; etrafta adeta bir açık hava sanat sergisi var. Metalden yapılmış bu çalışmalar hayli yaygın. Biz benzerlerini Güney Afrika’da da görmüştük.

Bir tanesi bana hemen eski bir Citroën reklamını hatırlattı; hani araba Voltran misali şekil değiştiriyordu… İlk fotoğraf aynen öyle. 🚗🤖

Tren mezarlığından ayrılıp yeniden yola çıktık. Birazdan Uyuni şehrine giriyoruz. Uyuni küçük bir şehir ama hareketli. Herkesin yolu bir şekilde Salar de Uyuni’den geçiyor.

Uyuni madenci şehri olunca her yerde madencilikle ilgili, sömürge dönemini unutturmayan heykellerle dolu.

Uyuni, *Bolivya’nın Gözde Kızı*11 Temmuz 1889’da dönemin Bolivya Anayasal Başkanı Dr. Aniceto Arce Ruiz tarafından, Antofagasta–Pulacayo demiryolunun 610. kilometresinde, Antigua Posta Vieja olarak bilinen bölgede kurulmuş ve 19. yüzyılın sonlarında demiryolu hattının kurulmasıyla önem kazanmış bir şehir. Madencilik döneminde trenlerin buluşma noktası olan kent, madenlerin kapanmasıyla bir süre durgunluk yaşamış; bugün ise Salar de Uyuni sayesinde turizmin merkezlerinden biri hâline gelmiş.

Uyuni tuz düzlüğüne gitmek için yapılan hazırlıkları beklerken biz de şehri dolaşmaya başladık. Bir köşede iki kadın el işi yapıyor, el emeklerini de kendi çaplarında önlerindeki sergide satış yapıyorlar. Güzel duvar resinleriyle süslenmiş bir pop, az ilerisinde rengarenk boyalı restoran. Süslemede sınır tanımamışlar tellere bile asmışlar bayıldım. Son kareye bakın nasıl yaratıcılar. 🛍️ 🧢🛍️

İki güzel yapı tanıtım panosundan öğrendiklerimle; Saat kulesi, Londra’daki Big Ben’den esinlenerek yapılmış bir replika. Uyuni’nin simgesi olan bu saat, 1926 yılında Hamburg’dan getirilmiştir. İnşası, sivil ve dinî yetkililerin girişimiyle gerçekleştirilmiştir.

Projenin tüm çalışmaları düzenlenmiş, saat monte edilmiş ve 20 Nisan 1930 tarihinde çalışır hâle getirilmiştir. Silahlı çatışma döneminde Lahey tarafından kültürel bir değer olarak tanınmıştır.

Uyuni’nin küçük ama kendine özgü simgelerinden biri. Diğeri Belediye Sarayı; Bu mavi güzel binanın yapımına dair kesin tarihler bilinmemekle birlikte, yaklaşık 1927–1929 yılları arasında, neoklasik akademik tarzda inşa edildiği kabul edilmektedir. Yapısı, La Paz’daki Yanan Saray’a (Palacio Quemado) büyük ölçüde benzemektedir.

Tam karşısındaki sokaktan alttaki ilk kare… ve diğerleri. Burada da çalışanların neredeyse tamamı yerel kadınlar. Zamanında madenlerde çalışan erkeklerin yokluğunda, hayatın yükü kadınların omuzlarına kalmış; belli ki bu düzen yıllar içinde değişmeden sürmüş.

Uyuni sokaklarında yürürken, bu emeği sadece görmek değil, hissetmek mümkün. Yol kenarındaki panoda, 1932 Chaco Savaşı (Bolivya ile Paraguay) yıllarında Uyuni’de kadınların örgütlenmesine öncülük eden Mauricia Vda. de Aróstegui’nin hikâyesi anlatılıyor. Rengârenk etekleriyle bir *Cholita* hanım da bu hikâyenin yaşayan parçası gibi… 💞

Uyuni’den ayrıldıktan sonra paralı otoyola çıkıyoruz; yol harika. Salar de Uyuni’ye varmadan önce, küçük bir köy olan Colchani’de duruyoruz. Burası, bölgede ilk tuz madeninin kurulduğu köy ve aynı zamanda küçük ölçekli bir tuz rafinerisi. Göreceğimiz o bembeyaz düzlükten çıkan cevherler, meğer önce burada emekle şekilleniyormuş.

Halk geçimini büyük ölçüde turizmden sağladığı için, el işi yerel eşyalar, farklı tuz çeşitleri ve tuzdan yapılmış magnetler satılıyor. Birbirine çok benzeyen dükkânları dolaşıyoruz.

Biraz sonra, altta fotoğrafını paylaştığım aracın arka tarafının aslında bir tuz işleme atölyesi olduğunu öğreniyoruz; şimdi oraya doğru gidiyoruz.

Bir görevli bize tuzu nasıl işlediklerini gösterirken rehberimiz de anlatılanları tercüme etti. Alttaki fotoğrafta gördüğünüz tuz, iri bloklar halinde, kirli ve ıslak geliyor. Güneşte kurutuluyor, ardından ufalanıyorlar.

Anlatıma devam etmek için atölyeye geçtiğimizde bu kez yerel rehberimiz Carlos devreye girdi. Nemli dönemlerde tuz kristalleştiği için ateş yakılarak ısıl işlem uygulanıyormuş. Yaklaşık yarım saat sonra tuzdan çıtırtılı sesler gelmeye başladığında, işlem tamamlanmış sayılıyor. Alttaki ilk karede görülen alanda tuzlar toplanıyor ve burada iyot eklemesiyapılıyor.

Neden iyot? Uzun yıllar boyunca Bolivya’da tuz iyotsuz tüketildiği için, halkta boğazla ilgili ciddi sorunlar yaşanmış. O dönemlerde nedeni bilinmeyen bu durumun, aslında iyot eksikliğine bağlı guatr hastalığı olduğu sonradan anlaşılmış. Guatr, aynı zamanda doğacak çocuklarda gelişim geriliğine ve cüceliğe de yol açabiliyor.

1920’li yıllarda, birçok ülkede olduğu gibi Bolivya’da da Sağlık Bakanlığı guatrı önlemek amacıyla tuzlara iyot eklenmesini zorunlu kılmış. 7000 kg tuza 1 kg iyot ekleniyormuş.Halk, kendi ifadeleriyle “boğaz ağrılarından” ve sağlıksız doğumlardan kurtulunca, tuza ayrı bir değer vermeye başlamış. (Yalnız, tiroit bezi hastalığı olanlar için iyotlu tuzun sakıncalı olduğunu da eklemek gerekir.)

İyot eklenince tuzlar artık satışa hazır hâle geliyor ve paketleme aşamasına geçiliyor. 🧂🧂

Bize verilen bilgiye göre, üç saatte yaklaşık 8 ton tuz üretiyorlar. Tuzun 1 kilosu 50 sent.

İlk karedeki duvarda katmanlar görülüyor. Tuz tabakalarının neden farklı renklerde olduğunu sorduğumda ise, rüzgârlı dönemlerde havayla taşınan tozların yüzeyde birikmesiyle bu renklenmenin oluştuğunu anlattılar.

Alttaki ilk karede, mineral açısından zengin kristal kaya tuzu görülüyor. İkinci karede ise, tuzdan yapılmış lama heykelcikleri var; buraya özgü, sade ama çok güzel. Satıştaki tuzların bazılarına baharat katılmış.

Araçlara binmeden önce tuz müzesine de uğruyoruz. Alt katında fotoğraflarını paylaştığım tuzdan yapılmış heykeller yer alıyor. Heykellerden birinin başındaki çömlekte *Pachamama* yazıyor.

Pachamama, Keçhua halklarının yaşadığı And Dağları bölgesinde, *toprak ana* olarak kabul edilen en yüce tanrıça. Fotoğraftaki kompozisyon aslında her şeyi anlatıyor: Az önce de sözünü ettiğim gibi, tuz onlar için bulunmaz bir nimet. Ve bu nimetin kaynağı Pachamama olduğu için, ona adeta taparcasına şükran sunuyorlar.

Müzede, yerel kıyafetleriyle dikkat çeken bir hanımefendinin fotoğrafını da, iznini alarak paylaşıyorum.

Giydiği eteğe Chola deniyor. Daha önce yazmıştım hanımlara da Cholita deniyor. Yanında kızı da vardı; o modern kıyafetler giymişti. Annenin başındaki şapka ise rengârenk ve daha çağdaş bir formda. Oysa geleneksel haliyle bu şapkanın aslı bir melon şapkadır.

Evet artık Salar de Uyuni‘yi görme zamanı. Tam bir çöl ortamında gidiyoruz. Yolda kısa bir mola verdik bu manzarada bir anı olmalıydı, manzara gerçekten inanılmaz. Yer nerede, gök nerede bilemiyorsunuz. 🤷‍♀️

4×4’lerden indik. Ayaklarımızdaki çizmelerle suda yürüdükçe tuzun çıkardığı o hafif, şıkırtılı ses… Salar, kulağıma sanki “işte buradasın, hoş geldin” der gibiydi.

Ayaklarımızın altında hafifçe şıkırdayan her kristal, binlerce yılın sonunda oluşmuş bir iz gibi. Bu yüzden Bolivya’da tuz kıymetli; sadece sofrada değil, yaşamın içinde de…

Tekrar yola koyuluyoruz. Yaklaşık yarım saat sonra, Salar’ın ortasında kurulmuş tuzdan yapılmış otele ulaşıyoruz. Bolivyalı yerel rehberimiz ve ekibi hiç vakit kaybetmeden öğle yemeği hazırlıklarına başlıyor.

Bu manzara karşısında iştahlar da tavan yapmış olmalı ki, sofranın düzenini fotoğraflamayı tamamen unutmuşum 😁

Otel dedim ama eskiden otelmiş şimdi restoran olarak hizmet veriyor ve gerçekten tuzdan yapılmış, ama kalabalık nedeniyle içeriyi çekemiyorum; bu yüzden dışarıdan bir kareyle yetiniyorum.

İçeri giremeyince, karşıma çıkan ve Bolivya’nın iki büyük doğal mirasını anlatan bir panoyu fotoğraflıyorum. Burası Potosí bölgesi ve otelin hemen yakında, Dakar Rallisi’ni anımsatan bir tuz görseli var. Açıklamasını yapacağım ama önce görseller…

Bu pano, Bolivya’nın iki etkileyici doğal oluşumunu bir arada anlatıyor:

Bir yanında Sucre’deki Parque Cretácico, diğer yanında ise Salar de Uyuni.

Sucre yakınlarındaki Cal Orck’o, And Dağları’nın yükselmesi sırasında oluşmuş. Nazca Plakası’nın Güney Amerika Plakası’nın altına dalmasıyla yer kabuğu dikleşmiş ve dinozor ayak izleri bugün neredeyse duvar gibi, 72 derecelik bir eğimle görülebiliyor. Burası, dünyanın en büyük paleontolojik ayak izi alanı olarak kabul ediliyor.

Salar de Uyuni’nin hikâyesi ise binlerce yıl öncesine uzanıyor. Yaklaşık 40 bin yıl önce Minchin Gölü’nün, 11 bin yıl önce de Tauca Gölü’nün sularının buharlaşmasıyla, mineraller tabanda birikmiş. Saf su uçup giderken geriye kalan tuz ve mineraller, bugün gördüğümüz o uçsuz bucaksız beyazlığı yaratmış.

Ayaklarımızın altında hafifçe şıkırdayan her kristal, binlerce yılın sonunda oluşmuş bir iz gibi. Bu yüzden Bolivya’da tuz kıymetli; sadece sofrada değil, yaşamın içinde de…

Etrafı, gökyüzünü, yansımaları seyretmeye ve fotoğraflamaya doyamıyorum. Yaklaşamasam da, uzaktan Dakar Rallisi yazısını çekiyorum. Benim derdim tabeladan çok, manzaradaki yansımalar 📸 Ama fotoğrafını eklediysem, bilgisini de yazmadan geçmeyeyim.

Paris–Dakar Rallisi’ni duymayan yoktur diye düşünüyorum. Dakar, Senegal’de bir şehir. Bir dönem, dört yıl üst üste yapılan araba-motor yarışlarının rotası Salar de Uyuni’den geçmiş. Onun anısına da bu tuz görselini yapmışlar.

Diyorum ya… kafayı çalıştıran, öyle ya da böyle bir yolunu bulup kazanıyor.

Otelden az ileride, ülkelerin bayraklarının yer aldığı noktaya gidiyoruz.

Yanımızda getirdiğimiz, bağcıklarını kendi ellerimle diktiğim Türk bayrağımızı  sevgili Sungu ailesi eşliğinde göndere çekiyoruz. En üstteki bayrak bizim alttaki büyük daha önce konmuş. 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷

O an, bembeyaz bir sessizliğin içinde kırmızının dalgalanması, kelimelere sığmayan bir gurur oldu. Bu güzel al bayrağımızın altında bir anı fotoğrafı da, elbette olmazsa olmazımızdı. Kadraja bu kadar almışlar.

Rehberimiz,*Haydi bu güzel günü Salar de Uyuni’ye yakışır bir güzellikte bitirelim; gün batımını yaşayalım* diyerek bizi yeni bir güzergâha doğru yola çıkarıyor.

Tuz düzlüğünün kaynak sularının çıktığı bölgeye giderken, yüzeyden kazınarak toplanmış tuz tümseklerini görüyoruz. İlk karedeki bu tuzlar, sofralık tuz yapımında kullanılıyormuş. İkinci karede ise, tuz düzlüğünde yaşayabilen tek bitki olan kaktüs var; solda, upuzun… İnanılmaz değil mi?

Burada araba kullanmak bana göre uçak kullanmakla eş değer. Öyle yerlerden geçiyoruz ki, “ya batarsak?” dediğimiz anlarda şoförler hiç tereddüt etmeden hızlanıyor.

Suyun daha bol olduğu bir bölgeye geliyoruz.

Yerel rehberimiz Karlos anlatıyor: Tuz, araçlarda ciddi korozyona neden olduğu için sakın ola ki buraya araç kiralayarak gelmeyin; zaten izin de verilmiyormuş. Şu an içinde bulunduğumuz yaklaşık 20 cm’lik su, bizim için sorun değilmiş.

Tuz tabakasının yaklaşık 2 metre altında tatlı su tabakası bulunuyor ve bu su mineraller açısından oldukça zengin. Fotoğraflarda görülen kahverengi sulak alanlar ise, mikroorganizmalar ve bakteriler açısından zengin, yeraltından kaynayan sular.

Ben de kaynayan bir noktayı yakalayıp fotoğrafladım. Hemen yanında, ayakları için şifa arayan bir Bolivyalı da vardı.

Gün batmak üzere görsel şölen başlıyor… Salar’ın meşhur oyunlarından biri ve başrolde bisikletli siluetiyle Karlos, tuzun üzerindeki ince su tabakasında gökyüzüyle birlikte yansıdı. Ve bir araba, gerçekle yansıma birbirine karıştı; hangisi yukarıda, hangisi aşağıda ☺️ bakalım.

Bu arada rehberimiz bize küçük ama çok özenli bir sürpriz hazırlamış. Tuz düzlüğünün ortasında, gökyüzü yavaş yavaş renk değiştirirken kurulan bir şarap sofrası… Bu uçsuz bucaksız beyazlığın içinde, bardakta kırmızı bir dokunuş; anın kıymetini artıran ince ama güzel bir ayrıntıydı. 🍷 Ve gün hafiften batıyor…

Daha gün batıracağız ama unutmadan böyle güzel bir yerin hiç efsanesi yok mu? dediğinizi duyar gibiyim. Olmaz mı var tabii. Salar’ı çevreleyen daha doğrusu doğumuna sebep olan volkanları var, Tunupa, Kusku, Kusina. Ve düzlüğe yakın zirve Yana Pollera…

Uyuni Efsanesi; yine bir değil iki. İkiside aşağı yukarı aynı. Uyuni’de gölün kıyısında yaşayan köylüler Salar de Uyuni’nin oluşumuna dair size bambaşka bir hikâye anlatırlar. Onlara göre, bu tuz düzlüğünü çevreleyen dağlar bir zamanlar dev insanlardı.

Efsaneye göre, tuz düzlüğüne en yakın zirve olan Yana Pollera, hem Tunupa hem de Kusku ile ilişkidedir. Yana Pollera hamile kaldığında, çocuğun babası konusunda iki volkan arasında bitmek bilmeyen bir mücadele başlar. Çocuğunu bu kavgadan korumak isteyen Yana Pollera, bebeğini çok uzaklara gönderir.

Ancak her anne gibi bebeğim ne yer , ne içer, onu yalnız bıraktım diye endişelenir ve bebeğinin hayatta kalabilmesi için, aradaki düzlüklere sütünü sağar. Zamanla bu süt, tuza dönüşür ve geriye bugün gördüğümüz mucizevi Salar de Uyuni kalır.

Aymara halkının anlattığı bir başka efsanede ise hikâye biraz daha hüzünlüdür. Tunupa ile Kusku evlidir. Tunupa’nın çapkın kocası 😤 Kusku Tunupa’yı Kusina için terk eder. Tunupa’nın kalbi çok kırılır. Dökülen 😭 gözyaşları, ovaya dolar ve tuz düzlüklerine dönüşür. Salar de Uyuni böyle doğar.

Belki de bu yüzden burada tuz, sadece bir doğa olayı değil; annelik, ayrılık ve sabırla yoğrulmuş bir hikâyedir. Ve belki de bu yüzden, güneş tuzun üzerinde batarken her şey daha anlamlı görünüyordu…

Güneş alçalırken, Salar de Uyuni bir kez daha oyununu kurdu. Masadaki şarap şişesinin içinden geçmeye çalışır gibi görünen güneş, (fotoğrafta kompozisyon alışkanlığımdan kalma)sanki günü de anı da şişenin içine hapsetmek ister gibiydi. 🍷🌅

Biraz ileride, birbirine sarılmış bir çift… Yansımaların içinde siluetleri ile gökyüzüyle tuz arasında kayboluyordu. Kim olduklarını bilmiyorum ama o an, bu manzaraya onlardan daha çok yakışan bir şey olamazdı.

Ve sonra… Gün, bütün renklerini tuzun üzerine bıraktı. Yer ve gök tamamen birbirine karıştı; işte gerçek ile yansıma aynı çizgide buluştu. Salar de Uyuni’de gün batımı, izlenesi bir manzara değil, insanın içine işleyen bir his. Kısaca anlatılmaz yaşanır denilen cinsten.

Gün, Salar de Uyuni’nin beyazlığında ağır ağır kapanırken biz de otele doğru yola çıktık.

Akşam, sessiz ve dingindi; günün bütün görüntüleri zihnimizde usul usul yerini aldı.

Yarın sabah ise yeni bir rota bizi bekliyor… Bolivya bitmedi La Paz’da görüşünceye kadar saygı ve sevgiyle kalın…💞💞💞

Arjantin-3 🇦🇷

JUJUY

La Linda- Güzel Salta’ya veda ettik ama gün henüz bitmedi. Tarih hâlâ 16 Şubat 2025. Salta ile Jujuy arası 85 km. Muhtemelen bir buçuk saatlik bir yolumuz var. Hava hayli kapalı, yağmur 🌧️ bulutları peşimizde. Neyse ki yağmur yağmadan, saat 19:00 gibi Jujuy’dayız.

Arabamızdan indiğimiz yer Jujuy’ un merkezi Plaza Belgrano. Rehberimizle birlikte kısa bir şehir turu yaptık. Dünya yol yapmışız, yorulduk; Belgrano parkında kısa bir mola verdik.

Şu gençler gibi biz de bir ağaç altı bulalım dedik. Nasıl bir çiçekse, devasa dalları var… Dalların arasından gençleri görmek için lütfen fotoğrafa tıklayalım. 😁 Ardından parktaki atlı heykeli gördük (ikinci fotoğraf), General Manuel Belgrano’ nun anıtı. General Belgrano’ yu birazdan anlatacağım. Foto credit by Önder Kaplan. 💞

Şehri biraz tanıyalım dedik ama vakit hayli ilerlemişti. Kısa bir tarihi yapı olan katedrali gezip, biraz uzakta olan otelimize geçeceğiz.

Jujuy, Jujuy Eyaleti’nin en kalabalık şehri; Arjantin’in en kuzeyinde ve yüksek rakımlı bölgelerinden birinde yer alıyor. Deniz seviyesinden 1.259 metre yükseklikteki bu güzel şehrin tam adı San Salvador de Jujuy. *Uhuy* diye de okunuyor; kulağa çok hoş geliyor…

Katedral, Jujuy’ un tarihinde önemli bir rol üstlenmiş. Hikâye ya da rivayet — her neyse — anlatılanlar hep aynı noktada birleşiyor:

1812 yılında, Jujuy halkı İspanyollar şehri basmadan önce, General Manuel Belgrano’nun isteğiyle zorunlu bir göçe çıkmak zorunda kalmış. Evlerini, sokaklarını, anılarını geride bırakıp yola düşerken katedral onlar için sessiz bir sığınak olmuş. Halk, Belgrano’nun ordusunu ve özgürlük mücadelesini koruması için dualarını burada etmiş.

Katedral, geride kalanların sessiz tanığı olmuş. Kapıları kapansa bile duaların duvarlarda asılı kaldığına, hatta o günlerde burada yakılan mumların başka zamanlara benzemediğine inanılır. Söylendiğine göre, günlerce sönmeden yanan mumlar varmış…

Evet, General Belgrano’ dan burada söz edebilirim. Parkta yer alan panonun fotoğrafını çekmiştim; tercümesinde zorunlu göçün sebebi açıkça anlatılıyor:

Kuzeyden ilerleyen, Pío Tristán komutasındaki güçlü bir İspanyol ordusunun yaklaşması üzerine Belgrano, 29 Temmuz 1812’de genel geri çekilmeyi emreden bir bildiri yayımlamış.

23 Ağustos 1812’de, General Manuel Belgrano’ nun emriyle, vatansever ordu ve Jujuy halkı birlikte kahramanca bir göçe başlamış; Tucumán yönüne doğru ilerlemişler. Belgrano’ nun emri kesindi: Geride kalan topraklar, kralcı güçlere hiçbir şey bırakmayacak şekilde boşaltılacaktı.

Savaş kazanıldıktan sonra halk, minnettarlık ifadesi olarak Ulusal Bayrağı Belgrano’ ya armağan etmiş. Yıllar sonra Belgrano da bu bayrağı buradan halka armağan etmiş. Katedralin rahibi tarafından kutsanan bayrak, yeniden halka teslim edilmiş. Bugün bu bayrak, ulusal sembollerden biri olarak hükümet binasında muhafaza edilmekte.

Katedrale girişte Bayrağın General Belgrano tarafından teslim edilişi ve Papa tarafından kutsanışını gösteren tablo asılı. Altında da şunlar yazılı; Bu katedralde, Jujuy’lu rahip ve ordunun genel vekili Juan Ignacio Gorriti, 25 Mayıs 1812’de Belgrano tarafından yaratılan Arjantin bayrağını kutsadı ve bu bayrak, kısa bir süre sonra Cabildo önünde askerler ve halk tarafından göndere çekildi. Fotoğraflar altta, Katedralin içi ve yağlı boya tablo…

Katedralin içi gerçekten çok güzel. Camlı bölmede yatar durumdaki İsa heykelinin detayları inanılmaz. İspanyol heykeltıraş Martinez Montanes’in eseri, gerçeğe çok yakın çalışılmış.

Buluşma yerine doğru gidiyoruz, güzel bir yerden geçerken Jujuy’ un tarihindeki göç olayını harika bir kompozisyonla anlatan heykel gurubuyla karşılaştık. Tarihi bir anı yaşar gibi çok güzeldi…

Jujuy’u arkamızda bırakırken yağmur da sanki bizi kolluyormuş gibi, arabaya biner binmez başladı. Bir saat sonra Tilcara’daki otelimize vardık. Yağmurdan odalara, odalardan yemek salonuna geçmek bile meseleydi. Biz de günü, “Sabah ola, hayır ola,” diyerek kapattık.

Sabah güzel bir güne uyandığımızda artık tarih 17 Şubat 2025 olmuştu. Kahvaltıya giderken kaldığımız El Portal de La Quebrada tesisi ve manzara müthişti. Yağmur renkleri coşturmuş.

Rehberimiz şöyle dedi: Şu anda Tilcara’dayız ve deniz seviyesinden 2.300 metre yüksekteyiz. Yüksek irtifaya bağlı baş ağrıları genellikle buradan itibaren başlar. Deniz seviyesinden 2.000 metrenin üzerindeki yüksekliklerde normal olan bu durum oksijen yetersizliğindendir. 3.600 metrede aldığınız oksijen deniz seviyesinde aldığımızdan %40 daha düşüktür bu da baş ağrısına, bulantı hatta kusmaya sebep olur. İşte Tilkara’ da bu nedenle sizi yüksek irtifaya alıştırmak için kaldık.

Jujuy eyaletinin en çok turist alan kasabaları Tilkara, Purmamarca ve Humahuaca’dır. Ama bir başka güzel yeri de tuz gölü düzlüğü Salinas Grandes’tir. Biz önce Salinas Grandes’e gideceğiz. Asfalt yol güzel ama 4.000 metreye kadar çıkacağız. Bu nedenle koka çayı içmek ya da koka yaprağı çiğnemek iyi gelir. Merak etmeyin, yaprak temin ettim diyerek isteyenlere de dağıttı.

Tuz Gölü düzlüklerinin olduğu dünyaca meşhur Salinas Grandes bölgesin ziyareti yapmak üzere Tilkara’dan ayrılıyoruz. Bir süre sonra ne yağmur kaldı ne kara bulutlar hava günlük güneşlik oldu. Kısa bir mola verdik geldiğimiz yer * Yedi renkli dağ* manzarası için fotoğraf çekim yeri. Arabasını kenara çeken herkes fotoğraf çekme peşinde. Haksız da sayılmayız. 😁

Karşımızdaki dağlar doğa ananın yağlı boya tablosu gibi, muhteşem…

Panoda yazılanları özetleyeyim; Karşınızda gördüğünüz renkli katmanlar tek bir dağ değil, milyonlarca yıl boyunca oluşmuş farklı jeolojik dönemlerin üst üste binmesi.

Her renk: farklı bir mineral, farklı bir iklim, farklı bir zaman demektir.

Katmanlar: Deniz tabanları, göl tortuları, volkanik kül, demir oksitli topraklar gibi farklı oluşumların ürünüdür ve And Dağları’nın yükselmesiyle bu katmanlar yerden yukarı itilmiş ve bugün çıplak gözle görülebilir hâle gelmiştir. Yani pano diyor ki; Burada gördüğün renkler bir manzara değil, zamanın ta kendisidir. 👍

Ay daha fotoğraflık neler var bilseniz. 💃 Yedi Renkli Dağ’ın panosunun önünde bu kez manzara kadar renkli başka bir sahne vardı. Gözlük takılmış, süslenmiş lamalar… Mutlaka bir portre çekmeliydim. Bakınız gözlüğünde ben de varım. 😉 🦙

Lama’lar 🦙 🦙 🦙 İnkalar döneminden beri hem besin amaçlı hem de yük taşıma amacıyla kullanılıyor. Bizim tabirimizle etinden sütünden yününden her şeyinden yararlanılan bu hayvanlar deve cinsinden geliyor. Ve tarihte evcilleştirilen ilk hayvandır. Yünü çok kıymetli bu konuya sonra değineceğim. Onlarla fotoğraf çektirdik, yolun ciddiyeti bir anlığına gülümsemeye dönüştü..

Sonra yola devam. Kıvrıla kıvrıla yükseliyoruz; rakım arttıkça manzara değişiyor, nefesler biraz daha fark edilir hâle geliyor. 4.000 metreye doğru tırmanırken, Mirador de Lipán’a ulaşıyoruz: sessizlik, rüzgâr, uçsuz bucaksız bir yükseklik hissi. Yol şimdi asfalt ve çok güzel ama ilk yerleşik halkı İnkalar zamanında yolun durumunu bir düşünün. İnanılmaz bir mühendislik harikası değil mi?

Neyse, artık 4170 metredeyiz. Durup yerel eşya satan yerlilerin yanına gidiyoruz. Genellikle Alpaka şal ve yün kazak satıyorlar ve yerel şapkaları…

Pucará (Pukaraman) denilen bölgeye gidiyoruz. Rehberimiz anlatıyor: Şu anda 4170 metreden yaklaşık 3000 metre aşağı ineceğiz; yarım saat sonra Salinas’a varmış olacağız. (Yerel rehber Jasmin’den tercüme ederek) Kulak kesiliyoruz…

Çevrede tam 25 köy var. Geçtiğimiz bu yol, Rota 52 olarak adlandırılıyor. Bulunduğumuz yöre, İnkalarla başlayan ilk insan yerleşimlerinden biri. Ticari açıdan da her zaman önemli olmuş; çünkü Arjantin’in Atacama üzerinden Şili’ye açılan sınır bağlantılarından biri burada. Atacama Çölü’ne yaklaşık 260 km mesafedeyiz.

Bu bölgede önce İnkalar, ardından onların devamı sayılan Aymara ve Keçuva toplulukları yaşıyor. Hepsi kendi dillerini kullanıyor. Günümüzde bile okullarda, İspanyolcadan sonra ikinci dil olarak bu yerel diller öğretiliyor. Ancak günlük hayatta İspanyolca ile yerel diller iç içe geçtiği için, ortaya bizim yöresel lehçe dediğimiz, kırık ama son derece canlı bir dil çıkıyor.

Asfalt yol dümdüz uzandığında, yolun sonunda ufuk bembeyazdı. Yaklaştıkça gökyüzündeki bulutların eşsiz uyumu manzaraya karıştı; Yansıma ile de nefesim kesildi.

Suyun varlığıyla oluşan yansımayı umuyorum; umarım duracağımız yerde de yakalayabilirim. Tuz çölünün — ya da düzlüğünün demek daha doğru — ortasına doğru ilerliyoruz. Tuzun çıkarıldığı alanı ve işçilerin tuzları kamyonlara yükleyişini görüyoruz. Alan gerçekten de çok büyük 212 km². Meğerse burası Dünya’nın üçüncü büyük tuz düzlüğüymüş.

Bu tuz düzlüklerinin manzaranın büyüleyici güzelliği yanında başka çok önemli başka bir özelliği daha var. Asrımızın cevheri Lityum. Evet lityum.

Biraz anlatayım; Zengin olma hayaliyle Amerika’nın kuzeyine doğru yola düşenler bir dönem kara elmas dediler kömürü buldular. Ardından petrol geldi; bir yüzyıl sonra ise Amerika’nın güneyinde bu kez beyaz madeni keşfettiler. Neydi buldukları ya da bilip de peşine düştükleri? Tuz, ama bildiğimiz tuzun kendi değil altındaki suda çözünmüş olarak bulunan Lityum elementiydi.

Neden bu kadar önemli?

Çünkü lityum; ilaç sanayiinden pil üretimine, özellikle de elektrikle çalışan otomobillere kadar pek çok alanda vazgeçilmez hale geldi. Yani artık Elektrifikasyon ve karbonsuzlaşma çağında lityum sadece bir element değil çağın anahtarı oldu.

Bu yer altı tuzlu su kaynaklarının doğaya hiç mi faydası yok? Olmaz mı!

Yer yüzüne çıktıklarında, özellikle flamingolar için önemli yaşam alanları oluşturuyorlar. Bununla birlikte, bu tuzlu suların varlığı çevrede gördüğümüz pek çok müthiş doğa harikasının da temelini atıyor. Birazdan fotoğrafları ekleyince göreceksiniz müthiş.

Tuz düzlüklerinden lityum nasıl çıkarılıyor derseniz; lityum, tuzlu yer altı sularında çözünmüş hâlde bulunur. Bu yer altı suları çekilir, havuzlarda buharlaştırılır ve çeşitli işlemlerden geçirilerek cevhere dönüştürülür.

Nihayet geldik. Beyaz düzlüğün tam ortasına doğru, turistik bir duraklama alanı yapmışlar. Arabadan iner inmez ben yine önden koşturup manzarayı çekmeye başlıyorum. Bulutları oldum olası severim. Burada da eşsiz görünüyorlar.

Başka bir Dünya’da gibisiniz hatta başka bir boyutta. Gözünüzün alabildiğince beyazlık. Salina Grandes’ teki tuz katmanları 10-50 cm’yi geçmiyormuş. İlk önceleri bataklık, su bitki örtüsüyle kaplı dümdüz bir lagünmüş. Tuz düzlüğüne ayakkabılarla girilmiyor; kenara bırakıyoruz.

Kendimi kaybetmişçesine yürüyorum, suyu bol bir yer bulma umuduyla… Ama yok. Olan da çok az; aradığım yansımayı vermeye yetmiyor. Eşime makinamı veriyor hemen koşturuyor az da olsa yansımaya dikkat ederek çek bari diyorum. Sonuç ikinci fotoğrafta idare eder… Bu manzaralar müthiş değil de nedir? İnanılmaz… Teşekkürler hayatım. 💞

Üstteki ilk fotoğrafta daha net görülen, bal peteği görünümlü beyazlıklar evaporit oluşumları. Buradaki gibi suyun az olduğu bölgelerde, buharlaşma da az olunca ortaya çıkıyorlar. Kısaca; suyun buharlaşmasıyla geride kalan bir tür tortul oluşumlar.

Rehberimizin *Haydi, siz de fotoğraf çektirmeye geliyorsunuz* demesiyle toparlandık. Meğer turumuzun küçük bir hediyesi varmış. Gerçi fotoğrafımızı çeken pek becerikli değildi. 😁 Benim makinem suya giremediği için telefonla çekildi; zaten herkes kendi telefonuyla poz veriyormuş. Ben yansıma ararken, biz dinozorla karşılaştık. 🤣 🤣 🤣

Küçük bir not; ayaklarımız yanmadı ama bembeyaz oldu. Ellerimizi kesinlikle gözlerimize değdirmedik, yoksa yanardık. Ayakkabılarımızı giymeden önce içme suyuyla yıkadık.

Arjantin-Jujuy- Salinas Grandes’ in göz kamaştıran beyaz dünyasından ayrılıp, Humahuaca Vadisi’nin içinden geri dönüyoruz. And Dağları’nın nefes kesen manzarası, koruma altındaki dev kaktüsleri, peri bacalarını andıran oluşumları ile bize eşlik ediyor.

Vadinin en güzel köylerinden biri olan güzel Purmamarca kasabasına doğru gidiyoruz. Hava arada bir bulutlanıyor olsa da renkli vadiyi keyifle seyrederek iniyoruz.

Jujuy Eyaleti’nin en turistik köyüne yaklaşırken irtifa 2.324 metreye ulaşıyor.

Nihayet, yerel adıyla Cerro de Los Siete Colores, Türkçesiyle Yedi Renk Tepesi olarak anılan o büyüleyici manzaranın eteğindeki Purmamarca köyündeyiz. Topluca kasabanın içlerine doğru yürüyoruz.

Köy dedim ama nüfusu yaklaşık 2.000 ; aslında küçük, sevimli bir kasaba. Yerel halk son derece sıcak. Fotoğraflarını izin alarak çektiğimde, yanlarındaki kişiler bile hiç itiraz etmedi; uyumlu ve güler yüzlü insanlar.

Purmamarca, adını Aimara (Aymara okunuyor) dilinde “bakir toprağın köyü” anlamına gelen sözcüklerden alıyor. Humahuaca Vadisi’nin en eski yerleşimlerinden biri olan bu küçük kasaba, yüzyıllardır And Dağları’nın renkleriyle iç içe. İnka yollarının geçtiği bu topraklarda, taş sokaklar, kerpiç evler ve beyaz kilise hâlâ aynı sadelikle duruyor. Nüfusu küçük ama bence ruhu büyük; dağlar gibi sakin, ama renkler gibi canlı. Çok sevdik.

Haydi, birlikte gezelim… Dağları gibi kasabanın kendisi ve insanları da çok renkli. Biraz da fotoğraflarla ben de canlandırayım.

Bu şirin kasabada küçük ama çok keyifli bir park var. Çevresi adeta geleneksel el sanatları fuarı gibi. İnsanlar bir yandan alışveriş yapıyor, bir yandan da parkta dinleniyor; her şey sakin, her şey yerli yerinde.

Purmamarca Parkı ve çevresi

Parkın hemen karşında geniş bahçesi ve ağaçlarıyla bembeyaz kerpiç bir bina var. Önündeki panodan Santa Rosa de Lima kilisesi olduğunu öğrendim. Önce fotoğraflar sonra yazılanları kısaca aktarayım.

17. yüzyılın başlarında Rahip Pedro de Abreu, Purmamarca’ ya gelerek vadide yaşayan yerli halka Hristiyanlığı öğretmeye başlar. Santa Rosa de Lima’ya adanmış olan kilisenin ilk inşası 1648, günümüzdeki yapısı ise 1778 yıllarına tarihlenmektedir. Kerpiçten yapılmış yapının yanında bir çan kulesi yer alır. 

Her yıl 30 Ağustos’ta, Santa Rosa de Lima’nın koruyucu azize günü; tüm halkın katılımıyla geleneksel yürüyüş dansları (caminante), sikuri (siku çalgıcıları) ve misachico adı verilen dinsel alaylarla kutlanır.

Bahçede asırlık ağaçlar var. Önder’in hemen dikkatini çeken Keçi boynuzu ağacı oldu. Rivayet o ki; General Belgrano bağımsızlık savaşına giderken bu ağacın gölgesinde serinlemiş. 🤷‍♀️ Bir tek biz ülkemizin varlıklarını böylesine pazarlayamıyoruz galiba…

Kilise duvarının yanında yerel lezzetleri tadan bir hanım, kilisenin önünde de bizim hippi dediğimiz günümüzün gezgin diye adlandırılan gençler lobutlarla küçük bir sokak gösterisi yapıyordu; renkli dağlar fon, taş sokak sahne, manzara ise efsane…

Ben ise hemen arkada yükselen, rengârenk ve muhteşem dağa odaklandım. Bakınız, haksız mıyım? Hava da bulutlanmaya başlamıştı; yağmur geliyorum der gibiydi.

Genç bir kız kurdeleyle ritmik jimnastik yapıyordu. Çok güzeldi, kayıtsız kalamadım. 💃

Parkın kenarına oturup gençleri seyrederken atıştırmalıklarımızla açlığımızı bastırdık. Ardından biraz daha dolaşmaya karar verdik. Ben hep derim ya; ara sokaklar mutlaka bir güzellik saklar.🥰

Her yer turistik ama bir o kadar da yerel eşyalarla dolu. Quechua (Keçhua okunuyor) halkının el yapımı bebeklerine baktık. “Derin torunuma alayım” dedim… ama tam o sırada hava iyice kapandı. Yağdı yağacak derken…

Eyvah demeye kalmadan yağmur bastırdı. Ben makinamı korumaya çalışırken, biz kaçmaya bile fırsat bulamamışken, yerel halk inanılmaz bir hızla tezgâhların üzerine naylon örtüleri çekmişti bile.

Naylonları toplarlarken fark ettik; yanlarda rulo hâlinde hazır bekleyen örtüler var. Bir çekiyorlar, hop… her şey kapalı. Eh, yağmuru bol bu yörede böyle bir pratik zekâ da olmalıydı. 👍

Derken sağanak geldiği gibi bitti; güneş arkasından açtı ve biz gezmeye devam ettik. Duvar boyaması güzel bir yer daha…

Hemen karşılarında yerel lezzet tortillas satıcıları. 🙌

Kalabalık olmayan bir sokakta güzel bir ahşap atölyesine denk geldim. Tanıtım tabelası çok orijinaldi — alttaki ilk fotoğrafta görebilirsiniz. Arka planda yine o renkli dağ manzarası…

O an rehberimizin söyledikleri geldi aklıma: “Dağa tırmanırsanız kasabayı ve çevredeki renkli manzarayı tepeden görebilirsiniz.” Burası Los Colorados olarak bilinen özel bir yürüyüş rotasıymış. Tırmanış 3 km, üstelik taşlık… Biz “yok, kalsın” dedik. 😁 Zaten buradan da her şey fazlasıyla güzel görünüyordu.

Size çıkılan yeri, aşağıda eklediğim ikinci fotoğrafta yıldızla işaretledim; büyüterek görebilirsiniz. Bir de küçük bir bulmaca ekliyorum: yine ikinci fotoğrafta *Kapı zilini çalan kim acaba? *😁

“Bulmacanın cevabı sandığınız gibi bir gezgin değil; kapı zilini çalmaya niyetlenmiş minik bir kuş. Bazen en güzel ayrıntılar, en sessiz olanlar oluyor.” Yanılıyor muyum dersiniz?. 🕊️

Çıkışa doğru ilerliyoruz. Objektifime takılan görüntüler.

Arabamıza binip otelimiz Tilcara’ya doğru yola koyuluyoruz. Rehberimiz, akşam yemeğine yetişebileceğimizi düşünüyor. Rota 9 üzerinden gidiyoruz.

Rehberimiz “Bu eyalette göreceğiniz son renkli dağlar,” diyor, “bir kez daha bakın.” Ve arabayı, harika bir yerde durduruyor.

Maimara. Estrella que cae… Omaguaca dilinde Düşen Yıldız demekmiş. Yöredeki her kasaba, yerleşmek için özellikle böyle renkli tepeleri seçmiş gibi. La Paleta del Pintor— Ressamın Paleti — denilen bu renkli tepeler, bana sorarsanız, hepsinin içinde en güzeli.

Ve biliyoruz; Arjantin’de mezarlıklar çiçeklerle süslü, özenle inşa edilmiş. İşte Ressamın Paleti ve bu muhteşem manzaraya karşı, çiçekler içindeki sakinleri…

La Paleta del Pintor’a karşı, çiçeklerle çevrili sessiz komşular… Renklerin ve zamanın birbirine karıştığı Maimara’ da, düşen yıldızın altında bir durak.

Her güzellik gibi, Maimara’nın güzelliğini de ardımızda bırakıp nihayet otelimize geldik.

Ama ne gelmek… Yağmurla birlikte.

Yine kısa sürdü ve muhteşemlik burada da devam etti.

İnanılmaz mutlu oldum.

Çifte Gökkuşağı… Alâim-i Semâ, Ebem Kuşağı — ne derseniz deyin, hepsi. 🌈🌈🌈

Ama hikaye bitmedi bir gün daha buralardayız. Sonra yol ve sınır… 🤷‍♀️ Yarına. 😉

Tarih 18 Şubat 2025 – Gece yağan yağmur sonrası bulutlu ama güzel bir sabaha uyandık. Tilcara’yı arkamızda kara bulutlarıyla baş başa bıraktık. 🌫️ Geze, geze Bolivya sınırına doğru gidiyoruz. Yola çıktıktan sadece 10 dk. sonra yağmur ☔️ tüm hızıyla başladı. Muhtemelen Tilcara *peşinizdeyim* 🤗 demek istedi… Hoş, benim için yağmurda seyahatin keyfi bir başkadır. 🌧️

Rehberimiz güzel bir kasabaya ve çok eski ama içi oldukça etkileyici bir kiliseye uğrayacağımızı söyledi. Yağmur önemli değil dedi. Ama umarım açıktır..

Şans bu kez bizden yana değildi. Üzülmedim çünkü içerde fotoğraf çekimine izin vermiyorlarmış.

Uquia kasabası;

Kasabanın ilk sakinleri Uquia halkı. Turizm yönünden önemini 1691 tarihli kerpiç ve bir cins kaktüsün odunundan yapılmış * Santa Cruz Kilisesi*ne borçlu. Bu kilisenin asıl özelliği, içinde yer alan ve sömürge dönemine ait olan, Cusco’dan getirilen tüfekli melekler (Angeles Arcabuceros) resimleri.

Hikâyesi çok ilginç, anlatayım: Melekleri resmeden sanatçının önünde melekler nasıldır diye bakarak yapacağı modeli yokmuş. O da tutmuş İspanyollara sormuş- melekleriniz nasıldır? -Bizim gibi insanlar ama ayrıca kanatları var demişler.

Sanatçı da ne yapsın 17. yüzyılın parlak yüzlü asilzadelerine benzer, altın işlemeli elbiseler giymiş değişik tipte 9 Baş meleği resmetmiş. Ama o ne? Omuzlarında da kocaman iki tüfekle… 😁 Tarihçiler yerli halkı korkutmak için özellikle yaptırılmış diyorlarmış. Zira fetih döneminde halk din ve silahla sindirilmiş. *Bu bir alıntıdan esinlenmedir.* Altta kilisenin fotoğrafı.

Humahuaca Vadisi boyunca yola devam. Yağmur ☔️ peşimizden ayrılmıyor. Kısa bir süre sonra hız kesmeden yağan yağmur altında Humahuaca kasabasına geldik.

Humahuaca Kasabası; Yağmur hala devam ediyor. Arabadan inip şemsiyelerimizi açtık. Arnavut kaldırımlı daracık bir sokaktan rehber önde biz arkada hızlıca yürüyoruz. Ben şemsiyesiz zira iki işi bir arada yapamam. 🤷‍♀️ 😁 Kerpiç evlerin arasında gidiyorken harika bir duvar resmine rastlayınca yine kaçırmadım. Ve kasabanın parkına eriştik. Fotoğrafları ekliyorum.

Kasaba, 2.930 metre yükseklikte; tarihi, İnkalardan çok daha önceye, yaklaşık 10 bin yıl öncesine uzanan bir yerleşimin üzerine kurulmuş. İnka dönemlerinden beri önemli bir kervan yolu olmuş. Halkın çoğunluğu Quechua yerlisi.  Bugün Humahuaca’nın taşıdığı bu tarih, 2 Temmuz 2003’te UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmasıyla da tescillenmiş.

Humahuaca’nın kuruluşu tarihte 1594 yılı olarak geçiyor; yerli lider Şef Limpita ve birkaç misyonerin şehrin kuruluşunda adları anılıyor. Ama kasabanın asıl hikâyesi, anlatılarda saklı.

Humahuaca’nın adıyla ilgili anlatılanlar net değil; zaten belki de bu yüzden ilginç. Yerel bir efsaneden söz ediliyor:

Ağlayan kafa! Humahuacac!” diye yankılanan bir ses…

Hikâyesi zamanla dağılmış, detayları kaybolmuş. Bazı tarihçiler ise bu ismin, bölgede bulunan kafa mezarlıkları ya da önemli yerli liderlerin gömüldüğü alanlarla bağlantılı olabileceğini söylüyor. Hangisi doğru bilinmez; ama Humahuaca’nın adı, burada geçmişin hâlâ fısıldadığını düşündürüyor.

Humahuaca bölgenin sınıra kadar olan son turistik şehriymiş; sanırım, hem yağmur hem de saatin erken oluşu nedeniyle ortalık sakin. Her kasabada olduğu gibi buranın da bir belediye binası, tarihî Cabildo’su var. Ben önce kilise zannettim ama üzerine tıklayıp bakarsanız görürsünüz, sizce de benzemiyor mu?

Ayrıca ikinci fotoğrafta görülen, yeşil renkli balkon gibi bölüm her gün 12:00’de ve her gece 24:00’te açılıyormuş. Humahuaca halkının koruyucu azizi Francis Solano’nun maketi ortaya çıkıp onları kutsuyormuş.

Belediye binasının önündeki parktan geçip geniş bir alana çıktık. Humahuaca’nın Bağımsızlık Kahramanları Anıtı tam karşımda duruyordu. Sonsuza uzanıyormuş gibi görünen, kat kat merdivenler ve en tepesinde bir kahraman figürü… Eteğinde ise onun askerleri betimlenmiş olmalı; uzaktan seçebildiklerim bunlardı. Yağmur hızını kesmeyince, bir elimde şemsiye, diğerinde fotoğraf makinesiyle daha yakına gitme fırsatım olmadı. Bazen mecburiyet iki işi bir arada yaptırıyor. 😁

Yağmur fotoğrafa yansımadığı için ilk fotoğrafı şemsiye ☔️ ile özellikle koydum. Siz fotoğraflara bakın Anıt için bilgileri sonra vereceğim.

Dik bir merdivenle çerçevelenen bu anıtın ana frizinde, Arjantin’in bağımsızlığı (1816) için verilen sayısız mücadele anlatılıyor. En üstte yer alan figür ise bölgenin yerli halkından bir chasqui; savaş zamanlarında haberleri bir yerden bir yere ulaştıran koşucu askerlerden biri. Bu figür, bir habercinin değil, halkın direncinin de simgesidir.

Anıtın yapımına, 1925 yılında, dönemin devlet başkanı Marcelo T. de Alvear zamanında Ulusal Kongre tarafından karar verilmiş. Eserin heykeltıraşı Ernesto Soto Avendaño ve 1950 yılındaJuan Domingo Perón’un başkanlığı sırasında da açılmış. Humahuaca’ da, yağmurun altında uzaktan bakarken bile, bu anıtın taşıdığı tarih hissediliyor. Diyor sınıra doğru yolumuza devam ediyoruz.

Yağmura alıştık Şubat yörenin en yağışlı zamanıymış. Rota 9’un yolundaki her şehirden geçiyoruz. İlk fotoğrafta görülen dağlara yazmışlar adını bu Azul Pampa. 😉 Azul Pampa ama uğramadık çünkü bu dağın ardındaymış. Daha sınıra yakın olanı Abra Pampa. Abra Pampa Cochinoca bölgesinin başkentiymiş. Ve harika tortul renkli dağlara sahip *Şeytan’ın Omurgası veya uyuyan devler* de diyorlar. Şehre yakın bir kasaba Huancar de Potrero’da sandboarding – kum sörfü yapılıyormuş. Kışın da çok soğuk olduğu için *Arjantin Sibirya’sı* olarak adlandırılırmış. Şu güzelliğe bakalım.

Şehir içinden duvar resimleri. Tek tek bakınca çok şey ifade ettikleri görülüyor. Arabanın içindeyken çektiklerim.

Yağmur devam ediyor. Bu güzel duvar resimlerinden birini yakalamakta geç kalsam da eklemeden geçemeyeceğim. Pandemi dönemine ait…

Nasıl güzel değil mi?

Sıradaki Şehir La Quiaca şehri oldu. Güzel bir girişi var. Şehrin içinden ilk fotoğraf bir anma anıtı. Kim olduğunu çıkaramadık. Çiçeklerle çok sık ziyaret ettikleri belli oluyor. İkincisinde büyücek bir küp Pachamama’nın (Toprak ana) başkenti La Quiaca’ ya hoş geldiniz yazıyor. Bir Profesörün özlü sözü bu güzel küpün önünde paylaşılmış. Sanki yolculuğumuzun özünü fısıldıyor gibi. Prof.ün kim olduğunu bulamadım. 🤷‍♀️

🌟Her gün öğreneceğim bir şey,

unutacağım bir şey ve

şükredeceğim bir şey var. 🌟

La Quiaca, Jujuy eyaletinin Bolivya ile sınır komşusu olan, Arjantin’in en kuzey ve yüksek (3.444 m.) şehridir. 1907 yılında kurulan Quiaca’nın adı Quechua dilinde “quina’nın yeri” anlamına geliyor. Quina, sıtma tedavisinde kullanılan bildiğimiz kinindir. Kinini üreten ağaçta Kınakına (Cinchona) olarak bilinir. Quechua’ların “quina quina” deyişi, zamanla şehrin adına dönüşerek Quiaca olmuş. Bir şehrin adı bile bazen şifa taşıyabiliyor. 🫶

Öğlen yemeği için güzel bir restoranın önünde duruldu. Bu arada bir arkadaşımız 3.444 metre irtifadan rahatsızlandı. Neyse toparladık. Şehri dolaşmaya çıktık, merkeze doğru yürüdük güzel bir parkı var. Bisikletli bir kızımız dinleniyor. 🚴‍♀️

Parkın etrafı fotoğraf için cennet gibi her köşesi ayrı bir hikaye gibi. Sömürge tarzı bir yapısı olan kilisenin dış cephesi kırmızı taşlarla kaplanmış. Yanında Papa II. John Paul’un onuruna yapılmış bir heykeli duruyor. Güzel kırmızı taşlı bu kilise 1940 yılında yapılmış Iglesia Nuestra Señora del Perpetuo Socorro- Daimi Yardımcı Meryem Ana Kilisesi.

İlk fotoğrafta kilisenin hemen yanındaki anıt Arjantin’in El Libertador’u Jose de San Martin’in büstü. Parkın diğer yanındaki büstlerin soldaki Martin Miguel de Güemes, sağdaki (Bayrağın yaratıcısı) Manuel Belgrano’ ya ait büst. Üçü de Arjantin’in bağımsızlığının simge isimleri.

Parkın çevresinde dolaşmaya devam ediyoruz… Duvar resimlerinden önce, cadde üzerine çizilmiş animeyi andıran bir figür çıkıyor karşımıza. Üzerinden basılarak geçilen, kimsenin dönüp bakmadığı bir çizim.

İlk fotoğraf, La Quiaca’ da sınırda olma hâlini anlatıyor sanki. Ne tam buraya ait, ne oraya. Biraz yabancı, biraz sessiz. Uzaylıyı andıran bu figür, gökyüzünden değil; tam tersine ayaklarımızın altından sesleniyor. Bereket Tanrısı Ekeko’yu andırıyor; sanki geçen herkesin yoluna sessizce iyi dilekler bırakıyor. And Dağları’nın kadim inancı hâlâ nefes alıyor, ihtiyaç kadar istemeyi, sahip oldukların için şükretmeyi hatırlatıyor gibi. 🌟

Az ilerisinde ise bambaşka bir sahne var. İkinci fotoğrafta, duvarlarda bu kez gerçek animeler duruyor: 1980 yapımı, bizde Zodyak Şövalyeleri adıyla tanınan Saint Seiya’lar. Zırhlı, güçlü, renkli; göğe bakan kahramanlar. Aynı şehirde, birkaç adım arayla, biri yere çizilmişken diğeri duvarlara yükselmiş. Kimi ayaklarımızın altında kalıyor, kimi hayallerimize takılıyor. 😉 Görelim…

Duvar resimleriyle devam edelim… Güney Amerika’nın bu resim sanatına bayılıyorum. İster Mural olsun, ister yere yapılsın ister grafiti olsun. 💞

La Quiaca’ da yürürken kimseyi durdurmuyorlar. 😁 Ama durmak isteyen için bakacak çok şey var. Altta eklediğim fotoğraflarda göreceksiniz. Çünkü buradaki mücadele, sadece bugünün öfkesi değil; 24 Mart’ta her yıl hatırlanan diktatörlük döneminin bıraktığı izlerle birlikte, toprağın, bedenlerin ve hatırlamanın mücadelesi. Kısaca; Unutmadık. Unutturmayacağız’ın ilanı…

Buluşma yerine giderken yol üstünde bir mural… 🇦🇷 Çok etkileyici…

“Buradayız. Toprağımız için, emeğimiz için, sesimiz için. Bizi görmezden gelmeyin.” Diyor…

Parktan çıkarken Turizm bürosuna uğradık. Görevliler bize Lama’lar hakkında sorduğumuz soruyu cevapladılar. Lamalar 3 cinstir. Alpaka- Lama- Vicuna. En sağlamı Alpaka en yumuşağı Vicuna yünüymüş. Bu hayvanların yünleri çok değerli olduğundan yapılan kıyafetler de haliyle çok pahalı oluyor. Çünkü lamaların yünleri leke tutmazmış. Vicuñalar da aynı kaktüsler gibi koruma altına alınmışlar avlanmaları yasak.

Quiaca çömlekleriyle de tanınırmış. Bu kısa bilgiyi de aldık. Artık La Quiaca’ ya veda edip Bolivya sınırına geçmek için sıraya giriyoruz. Önce Arjantin’den çıkış işleri hemen yanından Bolivya’ya giriş işlemleri.

La Quiaca arkamızda kalırken, sınır kapısının önünde bekleyen sadece insanlar değil; az önce dinlediğimiz hikâyeler, duvarlarda kalan sesler, yere çizilmiş figürler de bizimle sıraya giriyor sanki. 🤗 Bir şehirden çıkmıyoruz yalnızca; yavaşlamayı, bakmayı ve hatırlamayı öğreten bir duraktan ayrılıyoruz sanki…

Şimdi sıra başka bir ülkeye geçmekte. Ama La Quiaca, ayaklarımızın altında bıraktığı izlerle, bizimle geliyor. Arjantin’i tangosu, şehirlerinde yaşayan insanları ile çok sevdik. Umarım sizleri de keyifle gezdirebilmişimdir. Bolivya’da görüşene dek sevgiyle kalın. 💞💞💞

Arjantin-2 🇦🇷

SALTA

Arjantin gezimizin 3. günü, 16 Şubat 2025. Sabah erken saatlerde kahvaltımızı yaptıktan sonra otelimizden ayrılıyoruz. Arjantin’in kuzey ucuna doğru yerel havayollarıyla yaklaşık iki saatlik bir uçuşun ardından Salta Eyaleti’ndeki Martín Miguel de Güemes Uluslararası Havalimanı’na iniş yaptık.

Yerel rehberle tanışma sonrası arabamıza binip Salta merkeze doğru yola çıktık. Havalimanı ile merkez arası çok kısa, 7 km kadarmış. Yolda anlatılanlarla ben de biraz devam edeyim…

Salta Eyaleti’nin başkenti olan Salta şehri, 16. yüzyılda (1582’de) İspanyol Kraliyeti’nin isteğiyle kurulmuş. Vali Francisco Álvarez de Toledo, Hernando de Lerma Polanco’ya Salta’yı kurması için emir vermiş. Böylece Salta, And Dağları’nın Lerma Vadisi’nde1185 metre yükseklikte kurulmuş. General Martín Miguel de Güemes, Arjantin Bağımsızlık Savaşı sırasında Salta’yı askeri üs olarak kullanmış. Bugün ise Arjantin’in en popüler turizm merkezlerinden biri. Tarihte bilinen ilk sakinleri İnkalar olan Salta’nın adı da onlardan geliyor. Salta La Linda, yani Güzel Salta anlamında. Burada da bir hikâye yakaladım sayılır… Bilirsiniz, severim.

Salta isminin nereden geldiği konusunda birkaç farklı hikâye, daha doğrusu rivayet var. En hoşuma gideni de şu oldu: Vaktiyle bu vadide o kadar çok küçük akarsu, doğal su yatağı ve bataklık varmış ki insanlar yürürken sürekli bir şeylerin üzerinden atlamak, zıplamak zorunda kalırmış. Bu yüzden bölgeye “zıplamak” fiiliyle ilişkilendirilen bir ad *Salta* verildiği söyleniyor. Bir diğer rivayet ise Aymara diline dayanıyor; Sagta kelimesi “güzel yer” demekmiş. Zamanla halkın dilinde döne döne bugünkü Salta hâlini almış. Hangisi doğru bilmiyorum ama ikisi de şehrin ruhuna hiç fena yakışmıyor doğrusu.

İnkalar Quichua dili konuşuyormuş (Keçuva diye okunuyor) ama etkisi zamanla azalmış. Arjantin’in güney kısmında daha yaygınmış. Günlük hayatta ise İspanyolca ağırlıkta. Çevrede daha çok Bolivya, Şili ve Peru’da Aymaraca konuşuluyormuş.

Salta, vilayet olarak başlangıçta Peru Valiliği’ne bağlıyken daha sonra yeni kurulan Rio de la Plata Valiliği’ne bağlanmış. İspanyollar döneminde ise 1700’lerde kurulan Salta del Tucumán eyaletine başkent yapılmış.

Merkeze geldik. Arabadan indik ve biraz yürüyüp, bir köşesinde çok güzel bir park bulunan küçük bir meydanın — bir nevi dört yol ağzının — olduğu yere geldik. Plaza 9 de Julio olarak anılıyor. Hava çok sıcak ama heyecanla etrafa bakınıyorum. Ortam o kadar keyifli ki… Etraftaki kafeler hem çok modern hem de tarihi dokuya uyumlu. Birçok koloni şehri gezdik; hepsinin ortak özelliği dönemden kalma mimari yapıyı hiç bozmadan korumak olmuş. Salta da bunlardan biri…

Rehberimiz, “Önce ilerdeki muhteşem yapıyı bir görelim, sonra park ve çevresindeki tarihi binaları size tanıtayım” dedi ve devam etti: Her köşede bir kilise görebilirsiniz, şaşırmayın. Çünkü Salta, Arjantin’in en dindar şehridir…

Köşedeki parkın yanından yukarı doğru çıkıyoruz. Parkın adı Plaza 9 de Julio. Salta’nın kalbi gibi… Hem şehrin buluşma noktası hem de tarihi dokunun başlangıcı. Bu parkın kenarından yukarı uzanan caddenin adı ise Caseros. Tarihi binaların pek çoğu bu cadde boyunca sıralı olduğu için Caseros Caddesi şehirde ayrı bir önem taşıyor.

Rehberimiz haklıydı. İlk fotoğrafta, parkın arka tarafından ağaçların arasından bir kilisenin kulesini fark ettim bile. Biraz daha yürüyüp ikinci fotoğraftaki dört yol ağzına gelince karşımda muhteşem bir kule belirdi. İyi bir fotoğraf için herkesten önce koştum. 😁 Salta’nın en süslü, en görkemli kiliselerinden biri olan San Francisco Kilisesi karşımdaydı…


San Francisco Bazilikası’nın renkleri o kadar çarpıcı ki hayran kalmamak mümkün değil. Fotoğraflara bakınız…

Salta şehri ilk kurulurken Fransiskenlere de bu bölge gösterilmiş ve “buraya yerleşin” denmiş. İşte bu bazilika ve çevresi, Fransiskenlerin Salta’daki ilk yerleşim yeriymiş.

Peki kim bu Fransiskenler derseniz; İtalya’nın Assisi kasabasında doğan bir rahip olan Aziz Francesco’nun kurduğu bir tarikata mensuplar. Felsefeleri çok sade: yoksul bir yaşam sürmek ve İncil’i özellikle fakir halka anlatmak. Unutmadan yazayım. Aziz İtalyan olduğu için Francesco yazılıyor, burada İspanyolca konuşulduğu için Aziz Francisco diye yazacağım. Zaten genelde öyleymiş.

Assisili Francesco’nun misyonerlik faaliyetleri için geldiğinde Salta’ya yerleştiği ve bu kilisenin temellerini attığı söyleniyor. Bugün gördüğümüz gösterişli San Francisco Kilisesi ise o ilk mütevazı yerleşimin, zaman içinde büyüyüp gelişmiş hâli. Geçirdiği yangınlar ve yıkımlar sonucunda aynı kilise üçüncü kez inşa edilmiş.

Pazar günüydü, gezemedik; geç kalmışız, 13:00’te kapanmış… Biz geldiğimizde saat 14:00’tü. Tekrar açılış saati 15:00. Kısmetten öte yol yok…

Kilisenin önündeki heykel, altta paylaştığım ilk fotoğrafta görülen; Fransisken tarikatının kurucusu olan St. Francis of Assisi’ye aitmiş. San Francisco Kilisesi’nin en dikkat çeken bölümü ise 54 metre yüksekliğindeki muhteşem çan kulesi; ikinci fotoğrafta görülebiliyor. Üst üste yerleştirilmiş dört ayrı kule gibi tasarlanan bu yapı, şehre uzaktan bile kendini gösteriyor. Kuledeki devasa çanın adı Campana de la Patria; bağımsızlık savaşında kullanılan topların eritilerek döküldüğü söyleniyor.

Hemen yanındaki bina — üstteki fotoğrafın sağında daha net görünen yapı — bugün bir manastır. Aynı zamanda çok değerli kutsal emanetlerin sergilendiği “Kutsal Sanat Müzesi” olarak da kullanılıyormuş.

Merkeze doğru inişe geçtik. Yol boyunca lüks sayılabilecek giyim mağazalarının vitrinlerine bakarak ilerlerken, 1926 yapımı sade mimarisiyle, Salta’nın sömürge dönemine ait en önemli yapılarından biri olan Cabildo de Salta’ya geldik.

Cabildo de Salta, 1821 ile 1880 yılları arasında hükümet binası olarak kullanılmış. İlk fotoğrafta gördüğünüz kule, binadan bağımsız olarak inşa edilmiş. Bunun nedeni, bugün artık yerinde olmayan ancak o yıllarda üzerinde bulunan ve İsa Kilisesi’nden sökülerek, halkın daha rahat görebilmesi için buraya yerleştirilen saatmiş. Bir dönem ticari nedenlerle satılan yapı, 1900’lü yıllarda hükümet tarafından yeniden satın alınmış; yapılan restorasyonun ardından Ulusal Tarihi Anıt olarak ziyarete açılmış.

Eustoquio Díaz Vélez, Salta eyaletinin askerî valisi olarak buraya atandığında ilk işi Arjantin Bayrağı’nı göndere çekmek olur. Ve Arjantin tarihine, binasına bayrak çekilen ikinci belediye binası Salta Cabildo’su olarak kaydedilir.

Cabildo’dan hemen sola dönünce küçük bir meydana çıkıyoruz. Burası, sömürge döneminin izlerini taşıyan Plazoleta IV Siglos. Meydanın ortasında yer alan heykel, Peru’nun 5. Valisi olan Francisco Álvarez de Toledo’ya ait. Hani yukarıda bahsetmiştim ya, Salta’yı kurması için Hernando de Lerma Polanco’ya emri veren vali… İşte o kişi. 👍 Heykel de, kentin kuruluşunun 400. yılı anısına1982 yılında dikilmiş.


Öğlen oldu, acıktık. Plaza 9 de Julio Meydanı’ndaki park da hemen yanımızdaydı. Azığımız yanımızdaydı; bir banka kurulduk. Karşımızda ise görkemiyle Juan Antonio Álvarez de Arenales Anıtı yükseliyordu.

Juan Antonio Álvarez de Arenales, Arjantin’in bağımsızlık mücadelesinde önemli rol oynamış seçkin bir generalmiş. Bir dönem Salta Valiliği de yapmış. Anıt, 1919 yılında merkezi hükümet tarafından açılmış. Kaidesi üzerinde, atı ile kuzey yönüne doğru konumlandırılmış. Anıtta yer alan kadın figürleri ise Bağımsızlık Yasası’nı imzalayan 13 eyaleti temsil ediyormuş.

Parkın etrafı önemli tarihi yapılarla çevrili. Biz parkın güney tarafından çıktık; tabelaya bakılırsa burası Bartolomé Mitre Caddesi. Alttaki fotoğrafta da göreceksiniz, son derece gösterişli binaların sıralandığı bir cadde burası.

Neler var derseniz; Amerikan Kültür Merkezi, alt katında hoş bir kafesi olan zarif bir bina, hemen yanında Continental Otel… Ve renkleriyle insanın dönüp bir daha baktığı, altında kulüp ve kafelerin bulunduğu harika bir yapı: MAAM. Türkçesiyle Yüksek İrtifa Arkeoloji Müzesi, kısaca herkesin dediği gibi MAAM. Açılımı: Museo de Arqueología de Alta Montaña.

Salta’dayız ama müze gezememe gibi bir durumumuz var ne yazık ki. Ayrıca fotoğraf çekmek yasak denince bütün hevesim de kaçıyor. Bu müze oldukça ilginçmiş; İnkalar’da da reenkarnasyon gibi tekrar hayata döneceklerine dair bir inanç olduğundan, bulunan cesetler cenin pozisyonunda gömülmüş… Ayrıca rehberimiz, “Camlı bir dolap içinde sadece bir çocuğun mumyalanmış hâlini göreceksiniz,” deyince biz de içeri girmekten vazgeçip anlatılanlarla yetinmeyi tercih ettik.

Kısa bir bilgi aktarayım: Llullaillaco Yanardağı’nda, genç bir kadın ve iki çocuk, bedenleri neredeyse hiç bozulmadan bulunmuş. Yapılan incelemelerde, bunların İnkalar’ın Capacocha adı verilen çocuk kurban törenlerine ait olduğu anlaşılmış. Hava ile temas ettiklerinde bozulmamaları için uzun uğraşlar verilmiş ve sonunda Salta’daki bu müzede, özel soğutmalı bir vitrinde sergilenmeye başlanmış. Alttaki sarı bina, ilk fotoğrafta gördüğünüz işte bu MAAM binası.

Hemen karşı caddede ise pembe rengiyle göz alan bir kilise var; ikinci fotoğrafta göreceksiniz. MAAM binasına biraz mesafeli olsa da iki kulesi de net biçimde seçiliyor. Ona birazdan daha yakından bakacağız… Önce bir görelim, sonra anlatırım.


Salta Katedrali; bana göre Salta’nın en güzel katedrali. Pembe rengi ve yaldızlı süslemeleriyle son derece göz alıcı. İtalyanlar tarafından 18. yüzyılda1882’de tamamlanan bu barok güzellik, Salta tarihindeki depremlerden nasibini almış. İlk yapımı 1582 yılına dayanıyor ve her yıkılışın ardından aynı yerde yeniden inşa edilmiş. Bizim Ayasofya’mız gibi. 1941 yılında Ulusal Tarihi Anıt ilan edilmiş.

İkiz kulelerinden, fotoğrafa göre sol taraftakinde bir saat, sağ taraftaki kulenin iki katında ise çanlar var. Girişi bu kez yan taraftaydı; ancak biz içeri girmedik.

Katedral aynı zamanda bir bazilika, yani kutsal emanetleri barındırıyor. İçeride bazilikayı gezen arkadaşlarımdan öğrendiğim kadarı ile Çarmıha Gerilmiş İsa ve Meryem Ana heykelleri varmış. Ayrıca Arjantin’in kahramanlarından Martín Miguel de GüemesÁlvarez de Arenales ve Arvarado’nun külleri de burada saklanıyormuş.

Salta’nın oldukça dindar bir şehir olduğunu söylemiştik; halkın büyük çoğunluğu Katolik. Katedral Vatikan’a bağlı ve piskoposlar da doğal olarak Vatikan tarafından atanıyor.

Bu güzel katedralin hemen yanında, fotoğrafta da göreceğiniz, ahşap cumbasıyla dikkat çeken bir yapı bulunuyor. (Balkon ise ben balkona benzetemedim doğrusu.) Burası piskoposun sarayı. Papa II. John Paul1987 yılındaki ziyaretinde bu cumbadan halka seslenmiş. Ardından da ona ithafen hemen önüne heykeli dikilmiş.

İkinci fotoğraf, bazilikanın arkasında, Belgrano Caddesi üzerinde bulunan Katedral Müzesi’ni gösteriyor. Önünde, kucağında bir çocukla Meryem Ana heykeli var. Altında “Barış Kraliçesi, bizim için dua et” yazıyor. Salta, güçlü depremler yaşamış bir şehir. Meryem’in mucizesine inanıyorlar. Onu da öğrendim, hemen yazayım.

Bilir misiniz, mucizeleri, hikâyeleri severim; bulursam da kaçırmaz, yazarım.

Evet, Salta’da depremlerle ilişkilendirilen mucizevi bir inanç hikâyesi var. Her şey 1592 yılında, kuzeyde bir eyalet olan Tucumán Piskoposu’nun, Salta Kilisesi’ne gönderdiği bir hediyeyle başlıyor.

İspanya’dan gönderildiği söylenen Çarmıha Gerilmiş İsa ve Meryem Ana İnmaculada (günahtan arınmış demekmiş) heykelleri… Bu heykeller tahtadan yapılmış ve kimsenin bilmediği bir şekilde sandık içinde Amerika’ya gelmişler. Rivayet bu ya, sandıklar daha sonra Peru’daki bir limana denizden yüzerek ulaşmış. Tam bir mucize… Zira onları hangi geminin getirdiği bilinmiyor.

Heykeller uzun ve zorlu bir yolculuğun ardından, Tucumán Piskoposu tarafından Salta’ya ulaştırılıyor. Ancak neredeyse yüz yıl boyunca, kilisenin bir köşesinde, fazla ilgi görmeden kalıyorlar.

1692 yılına gelindiğinde ise şehir art arda şiddetli depremlerle sarsılıyor. Yakınlardaki bir kent tamamen yıkılıyor; Salta’da da korku ve panik hâkim. Tam bu günlerde, kilisenin ana sunağında yüksek bir yerde duran Meryem Ana heykeli, düştüğü yerde, hiçbir şey olmamış halde bulunuyor. Yüzü ve elleri zarar görmemiş ama rengi solmuş; sanki acı çekmiş gibiymiş.

Heykel bir evde sabaha kadar dualarla bekletiliyor. Ertesi gün kilisenin önüne çıkarılıyor ve halkın gözü önünde yüzünün rengi değişmeye devam ediyor. İşte o andan sonra halk ona Virgen del Milagro- Mucizeler Meryem’i demeye başlıyor.

Rivayet bu ya; kilisenin Cizvit papazı, gördüğü bir rüyada, saygıda kusur ettikleri İsa heykelini köşede unuttuklarını, halkın görmesi için şehirde bir tören alayıyla dolaştırmadıklarını fark ediyor. Depremlerin sürmesini de buna bağlıyor. Eğer bu değeri verirlerse, Meryem Ana’nın İsa’ya yakarışıyla Salta’nın kurtulacağına dair bir işaret aldığını, adeta bir vahiy gibi kabul ediyor.

Çarmıhtaki İsa heykeli kiliseden çıkarılıyor. İsa ve Meryem heykelleri birlikte, dua ve yakarışlarla sokaklarda dolaştırılıyor. Ve tam da bu sırada, depremler duruyor. Mucize gerçekleşmiştir.

O günden sonra bu inanç hiç kaybolmuyor. Hatta bugün hâlâ, her yıl 15 Eylül’de, yüz binlerce insan Salta sokaklarında bu iki kutsal heykelin ardından yürüyormuş. Mucizeler Meryem’i, artık sadece bir dini figür değil; Salta’nın sonsuz koruyucusu. 🌟🌟

Biraz da Salta’nın Arnavut kaldırımlı sokaklarını gezelim dedik. Arnavut kaldırımlı sokakları oldum olası sevmişimdir. Bana hep eski İstanbul’u, Üsküdar’ı ve rahmetli babaannemi hatırlatır. Caseros Caddesi boyunca aşağıya doğru yürüdük. Çok güzel evler var ama havadaki elektrik vb. teller yüzünden etraf pek görünmüyor. 😁 Aynısını Hindistan’da da yaşamıştık. Vitrinlerde ise çok güzel kıyafetler vardı.

Devam ediyoruz… Fazla gidemeyeceğiz galiba; Salta’da daha görülecek yerler varmış. Son fotoğraflarımı ekleyeyim. Baştaki güzel bina bir bankaymış. Yerel bir otobüs gördüm, onu da kaçırmadım. Sokaklarda genelde turistler var, yerli halkı pek göremedim. Muhtemelen pazar günü oluşu ya da havanın çok sıcak olması etkilemiştir. Ben de halktan bir kadın görünce kaçırmadım; son fotoğrafımda o da var. 😊

Artık buluşma yerine doğru giderken, aşağıda eklediğim fotoğrafta sonradan dikkatimi çeken bir heykel çok hoşuma gitti. Kafeye doğru, arkası dönük oturmuş. Ne için konmuş olabilir? diye düşündüm. Yakından da bir kare aldım. Omzu, başı ve eli parlamıştı 😁 Ben de hemen bir yorumda bulundum: Oturmuş, hayatı seyrediyor; acele yok, bereket var. Evet, neden olmasın… biraz hayal edelim yeter. 😉

Evet, buluşma yerine geldik. Arabamız gelmiş; bindik. Yolda bir tarihi kilise daha var. Birkaç kare aldık.

San Bernardo Katedrali–Manastırı; Bazı binalar vardır, içine girmesen bile sana bir şeyler fısıldar. İşte burası onlardan biri. Salta’nın en eski yapılarından… Yüzyıllar boyunca inziva yeri olmuş, hastane olmuş; deprem görmüş, yıkılmış, yeniden ayağa kalkmış.


Önce Aziz Bernard’a adanmış küçük bir sığınakmış. Yanına bir hastane eklenmiş, sonra 1692 depremi gelmiş… Yıkmış ama tamamen silememiş. Yavaş yavaş onarılmış; kapıları kapanmış, yeniden açılmış. İsimleri değişmiş ama ruhu kalmış.

19. yüzyılda Karmelit rahibeler gelmiş, yapı bu kez bir manastıra dönüşmüş. Bugün gördüğümüz kapı ise sanki bütün bu yaşananları hatırlatmak ister gibi: 1762’den kalma, keçiboynuzu ağacından oyulmuş, sessiz ama vakur. Salta’da bazı yapılar süslü, bazıları gösterişli olsa da San Bernardo hâlâ burada ve hâlâ içinde rahibeler yaşıyor

Evet, arabamıza bindik. Salta’nın bu tarihi güzelliğini bir de tepeden görelim diyen rehberimizle yola devam ediyoruz. Çok uzak değil; sadece 4 km. Teleferikle de çıkılabiliyor, tabii yürüyerek de mümkün… Şayet bin küsur basamağı göze alırsanız. Bizim öyle geniş bir zamanımız yok; arabayla çıkıyoruz. 😁Hava kapatıyor, 🌥️ yağmur gelecek gibi. Yoldan görüntülerle devam edelim. Salta’nın dış mahallelerinden bir kare. Teleferik 🚠 de göründü bile.

Hayli dolambaçlı yollardan geçerek nihayet San Bernardo Tepesi’ne çıktık. Şehrin gürültüsü buraya kadar çıkamıyor; sanki sesler yolda yorulup kalmış. 

Ağaçlıklı, şehrin sıcağından kaçıp serinlemek için harika bir yer. Yapay bir de şelale yapmışlar. Salta’nın şairlerinden Emilio Vinals’ın Salta için yazdığı çok güzel bir şiiri de panoya asmışlar.

Ama önce ben size Gaby Morales ft Lazaro Caballero’dan *LA LİNDA* dinletmek istiyorum. Seveceğinizden eminim ritmi çok güzel. Salta’ya yakışan bir şarkı.

       Birkaç dize paylaşayım bakınız ne kadar kalpten. 

Rüzgarda uçuşan bir samba ezgisi duyduğumda

Herkes ona “La Linda” diyor.

Gururla ona şarkı söylemek istiyorum.

Sevgiyle sesim ona şarkı söylüyor

Beni ayırabilecek hiçbir mesafe yok Bu sevgili topraktan

Seni göğsümde hissedersem Ezgimi gururla savunurum….

Bu sambayı bugün ona vermek istiyorum

Salta’ma, “La Linda”ya… 💞 💞 💞

Salta’yı anlatırken “zıplamak” ile özdeşleştirmiştim ya… Şair de aynen öyle söylüyor: “Zıpla güzel Salta”

Panodaki şiir, Emilio Vinals’ın *“Salta la Linda”*sı… Daha başında Salta’yı, dünyayı dolaşan herkese seslenerek anlatıyor. Bu topraklara yolu düşen gezginin; vadilerle, dağlarla, yeşillikle, inançla, emekle ve geçmişle yoğrulmuş bir şehre geldiğini söylüyor. Salta’nın sokaklarını, demir işlemeli balkonlarını, tepelerden doğan güneşi, şehrin üzerine eğilen dağlarını tek tek hatırlatıyor.

Şiirin sonlarına doğru ise söz bize, yani Dünya gezginlerine dönüyor. Salta’nın aceleyi sevmeyen dinginliğinin, insanın yorgun ruhunu onardığını; buradan ayrılırken bakışlarımızda bir veda, içimizdeyse bir huzur kalacağını fısıldıyor. Ve diyor ki: İşte bu yüzden Salta’ya “Salta La Linda”, yani Güzel Salta deniyor.

Teleferikle çıkanları izleyip biz inişe geçiyoruz. Salta aşağıda, hiç acele etmeden yayılıyor. Evler sakin, sokaklar birbirine sokulmuş; yollar sanki yine Plaza 9 de Julio’ya varıyor. Yeşilin kucağındaki vadi ve sessizliği tamamlayan mezarlık…

Tepeden bakınca insanın içindeki telaş da geride kalıyor. San Bernardo’nun hediyesi manzara değil; dinginlik.

Son bir durak, Salta yazısının önünde bir anı fotoğrafı… 🥰

Gün bitmedi ama bu şehirle vedalaşıyoruz.

Yol bizi şimdi Jujuy’a çağırıyor. Jujuy’da görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalın diyorum. 💞💞💞


ARJANTİN-1 🇦🇷

BUONES AİRES,

Bu kez gezimizin rotasında dört ülke var: Arjantin, Bolivya, Peru ve Kolombiya. Yazıma, daha önce de gidip âşık olduğum; tangosuyla, Maradona’sıyla ve sıcak insanlarıyla kalbimde ayrı bir yeri olan ArjantinBuones Aires ile başlıyorum. 😍

Uçak yolculuğu uzundu ama artık uzun mesafelere alışkınız, bu yüzden pek zorlanmadık. İlk durağımız 12 saat 56 dakika sonra ulaştığımız São Paulo idi. Aktarmalı uçuş olduğu için uçaktan indirilmedik; “Bir saatlik bekleme” dediler ama yaklaşık bir buçuk saat sürdü. Sonrasında Buenos Aires’e ulaşmak için 4 saatlik bir uçuş daha bizi bekliyordu. Geldik Arjantin’e. 🇦🇷

Varışta bizi yerel rehberimiz karşıladı. Ancak gümrük geçişi biraz uzun sürdü; bazı arkadaşların işlemleri uzayınca, valiz beklerken sabrımız da epey sınandı. 😅 Bu sırada ben de boş durmadım, havalimanının birkaç fotoğrafını çektim.

Resmi adı Ministro Pistarini Uluslararası Havalimanı olsa da, herkes onu Ezeiza Havalimanı ya da Buenos Aires Havalimanı olarak biliyor. Arjantin’e ilk geldiğimiz 2008 yılında da aynı havalimanına inmişiz. Aslında Buenos Aires turu bizim için anıları tazeleme gezisi olacak.

Şimdi fotoğraflara bakınca hem Ezeiza’nın değişimini hem de fotoğraf makinelerinin gelişimini görmek mümkün! 📸

Arjantin-Ministro Pistarini Havalimanı
Arjantin-Ministro Pistarini Havalimanı (Ezeiza Havalimanı)

Dile kolay, Türkiye’den ayrılalı tam 20 saat geçmişti. Uçağın ardından bizi bekleyen otobüse bindik. Havalimanı şehre yaklaşık 35 km uzaklıkta olduğu için, bir yarım saatlik yolumuz daha var. Artık yorgunluk had safhadaydı ve nihayet otele ulaştık.

Ertesi sabah güzel bir kahvaltının ardından, dışarıda gezi arabamızı beklerken biraz Arjantin’den bahsetmeliyim. Güney Amerika’nın güney ucunda, kıtaya hem Avrupa’dan hem de yerli kültürlerden izler taşıyan büyüleyici bir ülke… Bugün yaklaşık 40 milyonu aşan nüfusunun büyük kısmı İtalyan ve İspanyol kökenli. 1900’lü yıllardaki savaşlar ve ekonomik zorluklar nedeniyle Polonya’dan Rusya’ya, hatta Suriye’den gelen göçmenler bile bu topraklara karışmış. Hal böyle olunca Arjantin, Latin Amerika’nın en “Avrupai” ülkesi olarak anılmayı da hak ediyor.

Resmi dil İspanyolca, sokaklarda ise melodisi biraz daha farklı—kendilerine özgü bir Arjantin İspanyolcası konuşuyorlar. Ülkede kullanılan para birimi Peso; Türk Lirası karşısında oldukça düşük değerde- 1 peso 0,030 TL.

Arjantin… Hem kalabalık şehirlerdeki tango ritmiyle hem de uçsuz bucaksız Patagonya manzaralarıyla insanı içine çeken bir memleket. Ve işte tüm bu kültürel mozaiğin kalbinin attığı yer: Buenos Aires. Sadece Arjantin’in başkenti değil, aynı zamanda ülkenin ruhu, sesi, dansı…

Buenos Aires’in 17 yıl sonraki halini keşfe başlamak için sabırsızlanıyorum. Arabamız henüz gelmeden etrafı gözden geçiriyorum. Tam karşıda zarif bir kilise dikkatimi çekti. Rehberimizden öğrendiğime göre, burası Katolik Santo Domingo Kilisesi ve Manastırı. Aşağıda ikinci fotoğrafın üzerine tıklarsanız sol kulede sanki mermi izleri gibi görünen, ama aslında çukur değil, çıkıntılı tıpa benzeri izleri fark edeceksiniz. Sonradan araştırdığımda gerçekten mermi izleri olduklarını öğrendim.

1800’lü yıllarda İngilizler Buenos Aires’i ikinci kez işgale kalkışıyor. Tarihe Santo Domingo Savaşı olarak geçen bu olayda yerel kuvvetler bu kuleye sığınmış. İngiliz top atışları kuleye zarar verince, savaş sonrasında yapılan restorasyonda o izler “anı kalsın” diye kapatılmamış, sadece ahşap takozlarla doldurulmuş. 👍

Arabamız geldi, yola devam ediyoruz. Rehberimiz, “Bir saatlik güzel bir tekne gezisi sizleri bekliyor, ama yolumuz biraz uzun — yaklaşık bir buçuk saatlik bir mesafe var,” dedi. Bu arada Bounes Aires ile ilgili bilgileri de bizimle paylaştı.

Bounes Aires; Bana göre Arjantin demek Bounes Aires demektir. Ülkenin başkenti ve 23 eyaletin en büyüğüdür. İlk kez geldiğimiz 2008 yılından beri zamana uyan gökdelenleri haricinde çok da fazla bir değişiklik yok gibi. Atlantik’in kıyısında kurulmuş bir liman şehrinin adı da “Güzel Hava” anlamına geliyor.

Neyse şehrin tarihi elbette çok eski. Kuruluş hikâyesi tam bir azim öyküsü aslında. 1500’lerin ortasında İspanyol kâşif Pedro de Mendoza tarafından kuruluyor ama yerlilerle yaşanan çatışmalar yüzünden şehir kısa sürede terk ediliyor. Yıllar sonra, 1580’de Juan de Garay geliyor ve şehri yeniden kuruyor. İşte bugünkü Buenos Aires’in temeli o zaman atılıyor.

Koloniyal dönemde uzun süre İspanyol sömürgesi altında kalan bu güzel şehrin de her şehir gibi bir kader anı var. Buenos Aires’in dönüm noktası da 1871 yılına denk düşer. O yıl şehir, tarihin en yıkıcı sarıhumma salgınıyla sarsılır. Sokaklar sessizleşir, insanlar kuzeye—o dönem neredeyse boş olan Recoleta ve Belgrano bölgelerine—göç eder. İşte bugün şehrin en zarif semtleri olarak bildiğimiz o bölgelerin temeli o yıllarda atılır.

Sonrasında Avrupa’dan özellikle de İtalya ve İspanya’dan büyük göçler alıyor. Bu göçlerle birlikte şehir bambaşka bir kimliğe bürünüyor: Tangonun doğduğu, kafenin kültüre dönüştüğü, sanata düşkün bir şehir… Bugün Buenos Aires, Latin Amerika’nın en Avrupalı şehri olarak anılıyor. Ama her köşesinde hâlâ Güney Amerika’nın o sıcak, içten ruhunu hissediyorsunuz. 💞

Bizim panoramik şehir turumuz da devam ediyor. Solumuzda Plata nehri, sağımızda binalar… Madero boyunca ilerlerken dikkatimi çeken, 1850’lerden beri Buenos Aires’in simgelerinden biri olan tarihi bina oldu. Alttaki ilk kare. 1910 yılında Gümrük Binası olarak kullanılan yapı, o yıldan sonra “korunması gereken tarihi anıtlar” arasına alınmış.

Av. Madero boyunca giderken bir anda rehberimizin sesi duyuldu: Sağınıza bakınız “Casa Rosada — Pembe Ev!” karşınızda…

Ama aramızda Colon Parkı var, Casa Rosada bizden epey uzakta kalıyor alttaki ikinci kare. Vaktiyle Arjantin’in Cumhurbaşkanlığı Sarayı olan bu güzel pembe bina, bugün devlet dairelerini barındırıyor. Cumhurbaşkanının yeni konutu ise şehrin kuzeyinde.

Casa Rosada‘nın ünü, Evita Peron’un 1940’ların sonlarında ve 1950’lerin başlarında burada yaptığı balkon konuşmalarından geliyor. Evita, ülkenin en sevilen figürlerinden biri. Güçlü, halkına yakın, yoksulları ve kadın haklarını savunan bir kadındı. Arjantin’in kalbinde hâlâ çok özel bir yeri var.

İngilizler zamanından kalma demiryolundan geçtik devasa gökdelenleri ile Bounes Aires’in en lüks semti Puerto Madero’dayız.

Altta paylaşacağım ilk fotoğraf, şehrin tam merkezinde, gökdelenlerin hemen önünde yer alan atlı bir heykel. Bu heykel, Cordoba eyaletinin ilk valisi olan, Arjantin iç savaşlarına katılmış general ve siyaset adamı Juan Bautista Bustos’a ait.

İkinci fotoğraf, Arjantinlilerin Torre de los Ingleses (İngilizler Kulesi) olarak andığı saat kulesi — yani Retiro Tarihsel Anıtı. İngilizler, Arjantin’in Mayıs Devrimi’nin yüzüncü yılı anısına bu kuleyi Buenos Aires’e hediye etmişler. Üzerindeki saat ise ünlü Big Ben’in küçük bir kopyasıymış.

Son fotoğraf ise Arjantin’in en prestijli kurumlarından biri: Buenos Aires Üniversitesi. 1800’lü yıllardan bu yana eğitim veren köklü bir üniversite. Hadi şimdi birlikte fotoğraflara bakalım. 📸 Tıklayarak. 😉

Arabadan inip çevreye bakarken, “İşte Buenos Aires burası!” dedim. Arjantin’in ünlü bölgelerinden Recoleta’dayız. Karşımda, rengarenk çiçekli ağaçlarıyla yemyeşil bir park uzanıyor. Burası Plaza Rubén Darío — yani Darío Meydanı.

Son teknoloji oyun alanları, koşu parkurları, çocuklar için kum havuzlarıyla dolu, hayli büyük ve yaşayan bir meydan burası.

Hemen yanı başında bir meydan daha var — ve tam ortasında inanılmaz güzellikte metal bir Lotus çiçeği: Floralis Genérica. Meydanın adı da Plaza de las Naciones Unidas — yani Birleşmiş Milletler Meydanı.

Floralis Genérica, Buenos Aires’in modern yüzüyle doğanın zarafetini buluşturan harika bir sembol bence… Bu dev çelik Lotus’u ilk kez 2007 yılında görmüştüm. O zamanlar programda olmadığı için otobüsten inip yakından fotoğraf çekememiştim. Meğer kısmet 17 yıl sonraya, 2025’e imiş. 🌺 O yıllarda bu çiçek sabahları açılır, akşamları kapanırdı. 🌅🌙

Ama şimdi yeniden gördüğümde fark ettim ki artık hem taç yaprakları azalmış hem de sabitlenmiş. Araştırınca öğrendim ki, bir fırtına sonrası çiçeğin iki yaprağı ve ortasındaki başçığı kopmuş. Zaman çiçeği durdurmuş gibi… Ama güzelliğinden hiçbir şey eksilmemiş. 💫 Yanılıyor muyum?

Anı fotoğrafları, selfieler çekildi… Yola devam! Gideceğimiz yer, Tigre Deltası’nda yer alan aynı isimli Tigre Şehri.

Tigre Şehri; Tigre, İspanyolca’ da “kaplan” anlamına geliyor. Bölgedeki küçük bir derenin adı da Tigre’ymiş. Rivayete göre, çok eskilerde burada gerçekten kaplanlar yaşar ve hatta avlanırmış; şehrin ismi de buradan gelmiş.

Bir zamanlar küçük bir köy olan Tigre, tarih boyunca birkaç kez fırtına ve sel felaketiyle yıkılmış. En büyük yıkım 1800’lü yıllarda yaşanmış. Küçük Tigre Deresi taşkınlarla nehre dönüşünce, liman da yönünü buraya çevirmiş. Böylece göçler başlamış, ticaret canlanmış ve bugünkü hareketli Tigre ortaya çıkmış.

Şehrin güzel bir istasyonu var. 1865’te ilk atlı trenlerin Buenos Aires’ten Tigre’ye gelişiyle, delta artık kente bağlanmış. O atlı trenleri filmlerden hatırlarsınız. 😄 Beraberinde İngilizleri ve onlara ait tüm sporları da getirmişler: kürek, çim hokeyi, ragbi vb.…

Ve tabii artık her şehirde görmeye alıştığımız, önünde selfie çekilen kocaman şehir logosu da burada bizi karşılıyor. İlk kare Tigre’nin istasyon binası — 1996 yılında yapılmış. 2008’de böyle uygulamalar yoktu. 2025’te TİGRE tanıtım yazısını bulunca 😍 Bizim de “anı fotoğrafımız eksik kalmasın” dedik 🫶

Birkaç dere ve nehrin çevrelediği bu bölge, Buenos Aires’in kereste ticaretiyle tanınan en önemli “partido”larından biri. (Partido, yalnızca Buenos Aires Eyaleti’ne özgü bir alt idari bölge.) Bugün Tigre, tıpkı bizim Kuşadası ya da Çeşme gibi, hafta sonları şehirden kaçanların uğrak noktası. Özellikle de kürek sporunun kalbi sayılıyor. 🚣‍♀️

Nehir gezisi için motor beklerken hemen yanı başımızda bir kürek kulübü olduğunu fark ettim; nehirde süzülen sporcular da çoktan vizörümdeydi.

Rehberimize göre, burası tıpkı İstanbul Boğazı gibi—yalıların sıralandığı ama daha çok suyun içinde yaşanan bir yer.

Altta paylaştığım kareler; bineceğimiz motorlar, karşı kıyı ve gezimizin başlangıcından Tigre Nehri’nin genel görünümü.


Yıllar öncesi gibi, Tigre Nehri’nin suyu hâlâ o tanıdık çamur renginde; evlerin bahçeleriyle neredeyse iç içe akıyor. Gerçek bir kürek sporları merkezi olduğu belli—her köşede kürekçiler var.

Ama asıl göz kamaştıran yapı, ilk fotoğrafta uzaktan görülen o muhteşem kulüp binası. Biz epey uzaktan geçtik ama siz büyütüp detaylarına bakın derim. Diğer 2 fotoğraf 2008-2025 arasında hiç fark olmadığının resmidir. Küçük yerlerin böyle bir güzelliği var.

Ve artık Tigre Nehri’nde motor gezimiz başlıyor. Bakalım su üstünden şehri izlemek nasıl bir his olacak? Elbette bizim için ilk değildi…

Neyse, evlerden önce karşımıza çıkan terk edilmiş, neredeyse iskeleti kalmış bir yolcu vapuru oluyor. Zamanın bıraktığı bir hatıra gibi… Az ilerisinde daha geniş bir marina ve çevresinde restoranlar uzanıyor.

Sonra gözüm dev bir dönme dolaba takılıyor: Tigre Eye-benim yorumum, belli ki Londra’daki London Eye’dan ilhamla yapılmış diyeceğim ama artık birçok şehirde sıkça rastlanır oldu. 😄 Hemen yanında, nehir kenarına Jurassic Park misali sıralanmış tarih öncesi hayvan heykelleriyle Parque de la Costa-eğlence parkı. Renkli, hareketli, tam bir çocuklu aile cenneti gibi. Görünüşe bakılırsa roller coaster bile var!

Son karede ise suyun üzerinde hızla süzülen jet ski yapan gençler… enerji tavan!

Nehir boyunca etraf yemyeşil ve sessiz; şehir gürültüsüne motorun gürültüsü karışıyor. Çimler içinde bazen lüks bazen çok eski evler. Her evin önünde, derme çatma da olsa bir iskelesi var. Alış verişlerini nehirdeki yüzer marketlerden yapıyorlar. Yolcu alan küçük motorlara da yine bu iskelelerden biniyorlar. Her ev farklı, her bahçe ayrı güzel.

O kadar çok ki size biraz fotoğraf ekliyorum. Tigre Nehri’nde ilerledikçe çevre daha canlı ve renkli bir hâl aldı. Altta paylaştığım; ilk kare yanımızdan hızla geçen nehir yolcu motoru; sanki şehrin minibüsü gibi, sürekli bir yerlere yolcu taşıyor. İkinci kare; antrenman yapan kürekçiler. O kadar uyumlu hareket ediyorlardı ki, sanki suyun üzerinde kayar gibi. Son karede küçük bir çocuk ve köpeğiyle oynuyor baba evlerinin önündeki iskelenin ucunda kanodaki arkadaşlarıyla konuşuyor. Sanki tüm gün orada vakit geçiriyorlarmış gibi sakindi ortam. Nehir hayatı gerçekten başka bir ritimle akıyor.

Bir kısmı slayt olarak altta ekledim beğeneceğinizi umuyorum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir süre sonra tekne, Tigre’nin diğer kollarından birine döndü. Bu bölgede evler biraz daha bakımlı ve düzenli. İlk kare kıyıda sabah sporunu yapanlar, koşu bandı yerine nehir kenarını tercih etmiş gibi. Manzara eşliğinde spor yapmak bence muhteşem. İkinci kare Tigre Belediye binası. Kısa bir yolculuğun ardından, kıyıda ihtişamıyla hemen fark edilen Tigre Sanat Müzesi (Museo de Arte Tigre) karşımıza çıktı. Neoklasik tarzıyla gerçekten çok zarif bir bina.

Tekne turunun ardından güzel bir köprüden karşı kıyıya geçtik. Kısa bir yürüyüşle Baruc Resto Bar’a doğru ilerledik. Yolda hediyelik eşya tezgâhlarının arasından geçtik; el yapımı küçük objeler, Magnetler, ahşap çalışmalar… Hepsi rengârenk ve çok sevimliydi. Bir sokak satıcısının önünden geçerken makinam çoktan görüntüyü işlemişti. Bakınız harika değil mi? Bisikletinin arkasına koyduğu sepetinde bizim tulumba tatlısından satıyordu. 🤤

Baruc’a vardığımızda önce küçük bir mola verdik. Burada meşhur empanada’lardan söyledik. Bizim çiğ böreğin boyut olarak küçük, iç harç olarak biraz daha farklı bir versiyonu gibi. Sıcak sıcak geldiğinde gerçekten çok lezzetli oluyor.

Masaların birinde dikkatimizi çeken renkli tahta bir kule vardı. Hemen öğrendim tabii ki bu, Jenga’nın el yapımı bir versiyonuymuş. Müşteriler sohbet ederken ya da sipariş beklerken oynasın diye masalara koymuşlar. Ben de görünce fotoğrafını çektim tabii. Bardaki kadın yerel rehberimiz Bayan Martu’ydu. Çok konuşkan ve sevecen bir insandı. Sağolsun tüm gezi boyunca bana yardımcı oldu.

Tigre turumuzun ardından tekrar otobüse geçip Buenos Aires’e doğru yola çıktık. Nehir kıyısının sakinliği geride kalınca, şehir trafiği ve hareketi yeniden kendini hissettirdi. Yaklaşık bir süre sonra vardığımız yer, Buenos Aires’in en renkli, en karakteristik semtlerinden biri olan La Boca oldu.

La Boca; Riachuelo nehri‘nin Rio de la Palata’ya açıldığı yerden *Boca- yani ağız* anlamındadır. Şehrin belki de en fotojenik bölgesi. Rengârenk boyanmış teneke evleri, her köşede karşınıza çıkan duvar resimleriyle tam bir açık hava sahnesi gibi. La Boca’ya adım atar atmaz insanın gözleri ister istemez etrafa kayıyor; her köşe ayrı bir hikâye anlatıyor. Çoğunlukla İtalyan göçmenlerin yerleşim alanıymış. Hatta İtalyan göçmenlerin geldiği gemi ve başka batık gemilerden topladıkları malzemelerle evleri inşa etmiş, artık boyalarla da böyle renkli boyamışlar. Ah tabii tango gösterisi düzenleyen kafeleri unutmadan gezelim.

Arabadan indiğimiz yer Araoz De Lamadrid caddesi.

2008’de ilk geldiğimizde çektiğim fotoğrafları da eklemek istedim. Aradan geçen yıllara rağmen yapıların büyük kısmı aynı; sadece daha renkli ve daha turistik bir hâle bürünmüş. Alttaki fotoğraflara üzerine tıklayınca göreceksiniz ilk karede de diğerinde de Maradona yanında Eva Peron diğer kişi tango tarihinin en önemli zatı, *El Mudo* diye anılan tango şarkıcısı Carlos Cardel.

Hemen yanı La Boca’nın en bilinen yeri olan Caminito Sokağındayız. Girer girmez o canlı atmosfer hemen kendini gösteriyor. Rengârenk boyanmış evler, eski teneke yapıların üzerine eklenmiş balkonlar, balkonlarda ünlülerin maketleri her köşeden yükselen müzik sesleriyle burası adeta küçük bir açık hava müzesi gibi.

Evlerin renkleri gerçekten dikkat çekici. Bir başka rivayete göre eskiden limanda çalışan işçilerin artan boyaları kullanarak evlerini boyadıkları söyleniyor. Bugün ise bu renkler La Boca’nın simgesi hâline gelmiş durumda. Her adımda ayrı bir ton, ayrı bir detay var.

İşte aşağıdaki fotoğraflar eski ile yeni balkon görüntüsü. Maradona’yı her yerde kullanarak ölümsüzleştirdikleri gibi iyi de rant sağlıyorlar.

Sokakta dolaşırken karşınıza mutlaka birkaç tango yapan çift çıkıyor. Kısa bir gösteri yapıp fotoğraf çektirmek isteyenlerle poz veriyorlar. Turistik ama keyifli; bölgenin enerjisine çok yakışıyor. Bir karşılaştırma daha, kafe aynı ama 2025 yılının farkı muazzam. Renklerin güzelliği…

Sokak boyunca küçük sanat dükkânları, resim tezgâhları ve el yapımı ürünler satan standlar da var. Caminito hem kısa hem de dolu dolu bir sokak; birkaç dakikada gezilecek gibi görünse de insan kendini sürekli fotoğraf çekerken buluyor. Bende tango yapanlara bayıldım şuraya bir slayt gösterisi daha koyayım, tango severlere…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sırada ara sokak var… Girdim; 2008’de tam karşıda ne vardı pek seçilmiyor. Sadece girişin fotoğrafını çekmişim alttaki ilk fotoğraf. Şimdi seçemediğim o yerde akordeon çalan bir adam ile büyük kuklası var. İznini alarak çektiğim fotoğrafımın doğal olması için çalmaya devam etmesini rica ettim diğer fotoğraflar. Ne kadar güleç bir insan.

Girişteki grafitiler değişik ve hala çok güzel. 

Hemen yandaki merdivenlerden yukarı çıktık. Çıktık diyorum zira 2008 de gittiğimizde üst kattaki stüdyoya çıkamamıştım bugün şanslıyım  yerel rehberimiz Marta hanım elimden tutup beni yukarı çıkardı. Sokaktaki renk cümbüşü yukarıdan daha da güzel görünüyor. Önce manzaranın hakkını verelim…

Sonra, yıllar önce içimde ukde kalan o stüdyoyu ziyaret ettik. Marta sağ olsun, bu kez atölyenin sahibi ressam Marta Grosso ile tanıştırdı.

Görsel sanatçı–ressam Marta, yalnızca ülkesinde değil dünyada da tanınmış bir isim. Eserleri; Brezilya, Danimarka, ABD, Japonya, Kore, Fransa, İngiltere ve Rusya gibi birçok ülkedeki özel koleksiyonlarda yer alıyor.

İznini alarak çalışırken fotoğrafladım. Normalde kimseye izin vermediğini söyledi ama blogger olduğumu ve yazımda paylaşmak istediğimi duyunca “Zevkle!” dedi. Ne kadar mutlu olduğumu tahmin edersiniz. Kartını da aldım; yazımı yayınladığımda ona da göndereceğim.

Caminito caddesinin sonunda bu şık giyimli kızlar vardı. Fotoğraflarını çekmeme izin vermediler çünkü insanlarla birlikte tango pozu vermeleri için ücretli fotoğraf çekimi yapıyorlardı. Ben de yine fark ettirmeden birkaç kare aldım.

Serbest zamanın bitmesine az kalmıştı; yakınlardaki bir bara uğradık. Ambiyans gerçekten çok güzeldi. Duvarlarda barı ziyaret eden ünlülerin fotoğrafları ve eski gazete kupürleri asılıydı.

Caminito’nun Lamadrid caddesiyle kesiştiği yerde çok güzel duvar resimleri var. Biraz aceleyle Lamadrid caddesi boyunca yürüdük. Güzel bir mural-duvar resmi gördüm. Bölgede yaşanmış ağır bir yangının söndürülmesinde görev almış gönüllü itfaiyecilerin anısına resmedilmiş. Sokak üzerinde zaten gönüllü itfaiyecilerin bir küçük anıtını görmüştüm.

2008 yılında bu duvarda Boca Juniors’un resimleri varmış. Bugün yangın sahnelenmişti. Anıtın altındaki tabelada yazılanlar; *Boca Arjantin Cumhuriyeti Gönüllü İtfaiyecilerinin Milli günü 2 Haziran 1984* yazıyor. Fotoğraflara tıklayıp görelim derim. 😉

Lamadrid caddesinin sonuna doğru köşe başında yine rengarenk bir bina ve üstünde ülkelerin bayrakları. Evet bizim Türk Bayrağı’mız da var. Çaprazında da sokak lezzetleri, ekmek arası sosis…

Grafitiyi çok severim ve şansıma La Boca bunun için tam bir cennet. Dönüş yolunda karşımıza çıkan eski–yeni sokak grafitilerini de eklemeden geçmek istemedim. O kadar güzeller ki… Mutlaka üzerine tıklayıp detaylarına bakın derim..

Buradan sonra dönüş rotamız Recoleta’ya doğru. Yolda gözüme çarpan kareler… İlk fotoğrafta Monserrat semtinden geçerken rastladığımız Gümrük Binası’nın önündeki Juan Domingo Perón anıtı.

Juan Domingo Perón, Arjantin’in modern tarihine damga vurmuş liderlerden biri. Asker kökenliydi ve 1940’lı yıllarda hızla yükselerek devlet başkanlığına kadar uzanan bir siyasi yolculuğa sahip. Özellikle işçilere ve dar gelirli kesimlere verdiği destek, sosyal haklarda yaptığı iyileştirmeler ve sendikaları güçlendirmesiyle güçlü bir halk tabanı oluşturmuş. Bugün bile Arjantin siyasetinde “Peronizm” adıyla varlığını sürdüren akımın temelini atmış bir figür.

Perón üç kez devlet başkanlığı yaptı; ülke tarihinde derin bir iz bıraktı, seveni kadar eleştireni de çok. Ama Arjantin’i anlamak için Perón’u bilmek şart diyebiliriz.

İkinci fotoğraf, devasa yapısıyla Kirchner Kültür Merkezi. Son kare ise hemen önünde yer alan Juana Azurduy de Padilla anıtı… Bolivya Bağımsızlık Savaşı’nda (1809–1825) gerilla birliklerine komuta etmiş, cesaretiyle efsaneleşmiş bir kadın lider. Gümüş madenlerinde zorla çalıştırılan yerli halka yapılan zulme duyduğu öfke, onu mücadeleye sürüklemiş. Heykelde Yukarı Peru’da kazandığı zaferin ardından kendisine verilen kılıcı taşırken betimleniyor.

Tam 16 metreyi aşan bu etkileyici anıt, Arjantinli heykeltıraş Andrés Zerneri tarafından yapılmış ve 2015’te Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales tarafından Arjantin’e armağan edilmiş.

Yol üzerinde arabayla geçerken CABJ – Boca Juniors’ın stadyumu La Bombonera da karşımıza çıktı. Buenos Aires’in en köklü ve en tutkulu takımlarından biri. Kulübün sarı- lacivert renkleri her yerde; duvarlarda, dükkanlarda, sokaklarda… Mahalle zaten takımın kalbi sayılıyor. Maradona da futbola burada başlamış ve ünlü olmuştur. Alttaki fotoğrafta görülen yıldızlı kapı girişi 17 yıldır hiç değişmeyen görüntülerden biri…

Yazısı; Kuruculara ve insanlara, sanatçılara ve idollere, tangoya ve futbola, La Boca’yı kader ve bir efsane yapanlara…

Stadyumun dış cephesindeki dev mural ve futbol efsanelerinin resimleri gerçekten etkileyici. Aracın içinden çekebildiğim birkaç kareyi de buraya ekliyorum; sonuçta La Boca demek biraz da futbol demek. Yine eski ve yeni olarak ekliyor olsam da yıllar bir iki duvar resmi haricinde aynı kalmış.

Recoleta’ya geldiğimizde bizi önce büyük, sakin bir meydan karşıladı. Mezarlığa girmeden rehberimizden ufak bir bilgi aldık.

203 yıl önce, henüz 55.000 nüfuslu küçük bir yerleşim sayılan Buenos Aires’in sokakları pek de iç açıcı değilmiş. Temizlik yok, düzen yok… Tozun, toprağın ve pisliğin birbirine karıştığı, bugünkü anlamda hiçbir belediye hizmetinin olmadığı bir kasaba görünümündeymiş şehir. Hatta o dönemde kiliselerin içine ya da hemen yanına cenaze gömmek bile yasaklanmış.

Tüm bu karışıklığın ve ihtiyaçların ardından kentin ilk mezarlık alanı tam da burada, 1822 yılında Recoleta’da açılmış. Doğal olarak burası zamanla “zenginlerin mezarlığı” olarak anılmaya başlamış. 1946 yılında da Ulusal Tarihi Anıtlar listesine alınmış.

Ricoleta Meazarlığı; Recoleta Mezarlığı’nın o ünlü taş kapısından içeri adım attık. Kapıda *Requiescant in pace* Huzur içinde yatsınlar yazıyordu. Dünyanın en ilginç mezarlıklarından biri; dar sokakları, mermer anıtları ve her köşeden çıkan hikâyeleriyle tam bir müze gibi… Önemi bir sanat eseri olan mezarları ve bu mezarların ünlü sakinlerinden geliyor.

İlk durağımız ve ilk fotoğraf elbette Evita’nın mezarı. Duarte Ailesi’nin türbesinde, diğer mezarların arasında oldukça sade bir yerde bulunuyor. Ancak başında her zaman küçük bir kalabalık oluyor. Zaten daracık sokak ve insanlar yüzünden makinamı zor kullanabildim. Evita’nın Arjantin halkı üzerindeki etkisi burada bir kez daha hissediliyor; insanlar çiçek bırakıyor, sessizce saygı duruşunda bulunuyor.

Arjantinlilerin ona duyduğu sevgi o kadar büyük ki, Eva’ya hep Evita—yani “Küçük Eva”—diye hitap etmişler. Madonna’nın başrolünü oynadığı ünlü Evita müzikali de zaten bu hikâyeden uyarlama. Müzikalin beyaz perde versiyonunda Madonna’nın seslendirdiği Don’t Cry For Me Argentina ise hâlâ unutulmayan bir klasik. Burada olsun dinleyin derim.

Peki neden Perón değil de Duarte Aile Mezarlığı derseniz, kısaca anlatayım.

Eva, aslında zengin bir toprak sahibinin kızı olan Duarte’nin gayriresmî ilişkisinden doğmuş. Anne-babası yasal olarak evli olmadığından “fakir bir halk çocuğu” olarak büyümüş ama yine de babasının soyadını kullanmasına izin verilmiş.

Eva 33 yaşında kanserden öldüğünde, eşi Cumhurbaşkanı Juan Perón onun için büyük bir anıt mezar yaptırmaya başlamış. Ancak anıt daha tamamlanmadan askeri darbe ile devrilince her şey yarım kalmış. Eva’nın mumyalanmış naaşı 1952–55 yılları arasında bakanlıkta açık ziyarette tutulmuş, ardından 16 yıl boyunca da ortadan kaybolmuş.

Yıllar sonra naaş İtalya’da bulunmuş, önce İspanya’ya götürülmüş; daha sonra Juan Perón’un üçüncü eşi Isabel Perón’un özel girişimleriyle Buenos Aires’e getirilerek Recoleta’daki Duarte Aile Mezarlığı’na yeniden defnedilmiş.

Evet mezarlıkta da olsa hikayelere bayılırım bilirsiniz. Burada da iki hikaye var. Altta paylaştığım ilk fotoğrafın hikayesi çok hüzünlü; Rufina Cambaceres köklü bir ailenin torunu ve ünlü yazar ve politikacı Eugenio Cambacérès’ın kızıdır. Hayatının baharında henüz 19 yaşındayken bir kalp krizi sonucu aniden hayatını kaybetmiş gibi görünse de, aslında ölmeden gömüldüğü söyleniyor.

Zira mezarlık bekçisi tabuttan sesler geldiğini hatta yerinden oynadığını söyleyerek aileyi uyarır. Ailesi mezarı yeniden açtırdığında tabutun içinde tırnak izleri bulunduğunu görürler. Doktorlar olayı tıbbi bir nedene bağlar evet geçici bir süre kalbi durmuş derler. Gerçek mi, abartı mı bilinmez; ama bence mezarın önündeki mermer kapıyı açmaya çalışan genç kız heykeli, bu efsaneyi daha da güçlü kılıyor. 

Recoleta’daki en dokunaklı mezarlardan bir diğeri de Liliana Crociati de Szaszak’a ait olan, hemen üstteki fotoğraflarda gördüğünüz bu sıra dışı türbe. Bu kızımız çok güzel kayak yaparmış. 1970’te Avusturya, Innsbruck’ta kayak yapmaya gittiğinde kaldığı otel çığ altında kalınca elim bir şekilde hayatını kaybetmiş…

Ailesi, Liliana’yı gelinliğiyle tasvir eden, gerçek boyutlu ve yeşil bronzdan yapılmış bu heykeli özel olarak yaptırmış. Mezar da tamamen ailesinin isteğiyle, alışılmışın dışında gotik bir stilde tasarlanmış.

Çok sevdiği köpeği Sabu’da ölünce bu kez onun heykelini de elinin altında tasvirle yeniden yapılıyor. Dikkat ederseniz köpeğin burnu parlamış. Bir çok ülkede karşılaştığımız ziyaretçilerin şans getirsin diye köpeğin burnuna dokunma eylemi. Burada da zaman içersinde gelenek haline geliyor. Bence uzun ömür dileseler daha iyi olur. 👍

Mezarlıktan çıkınca hemen karşıdaki küçük meydana doğru yürüdük. Recoleta zaten sadece mezarlığıyla değil, çevresindeki o canlı atmosferiyle de ünlü. Sokak müzisyenleri, el yapımı takı ve resim tezgâhları, küçük kafeler…

Bu meydanda dikkatimizi hemen devasa gövdeli, dalları dört bir yana açılmış eşsiz bir ağaç ve altında gitar çalıp şarkı söyleyen bir müzisyen çekti. Gerçekten etkileyici; bir ağacın değil, bir doğa anıtının karşısında gibiyim… İşte bu asırlık ağacın adı Gomero‘dur ve 1700’lü yıllarda dikilmiş bir çeşit kauçuk ağacıdır..

Gomero öylesine büyük ki, dallarından biri zamanla ağırlığa dayanamayınca özel bir çözüm bulunmuş: Sanatçının biri mitolojik kahraman Atlas’ı tasvir eden bir heykel yapmış ve ağacın en geniş dallarından birine yerleştirmiş. Sanki omuzlarında taşır gibi. Harika bir şekilde hem işlevsel hem de sanatla buluşan harika bir uygulama. 👍🌟

Altında gitar çalıp şarkı söyleyen sokak müzisyeninin melodisiyle birleşince, ortamın atmosferi daha da büyüleyici hale geldi. Bir süre sadece izleyip dinlemek bile mutlu etmeye yetti. Bakınız ne muhteşem.

Yorulmuştuk buradan sonra artık otele dönüş ve hazırlanma zamanı. Zira akşam bizi Buenos Aires’in ruhuyla özdeşleşmiş bir tango gösterisi bekliyor. Otele dönüp biraz dinlendikten sonra akşam için hazırdık. Buenos Aires’in ruhunu en yoğun hissedeceğiniz anlardan biri, elbette bir tango gösterisi izlemek. Sokaklarda gördüğümüz kısa tango performanslarından çok daha öte; profesyonel dansçıların sahnelediği, hikâyelerle bezeli rengarenk bir gösteri.

Nehrin, yani Rio de la Plata’nın kıyısında; şehrin ışıklarıyla parlayan görkemli bir salonda yer alan Madero Tango’dayız. Selfi çekince yazı ters oldu.😁

Yemek eşliğinde izlenen tango show için akşam yemeği 19:30’da başlıyor, şov ise 21:00’da başlıyor. 2008 yılında izlediğimiz show da Buones Artes’te en eski ve tanınmış La Ventana – Mario De Tango müzik holünde yine yemekliydi.

Gösteri salonuna adım attığınız anda atmosfer değişiyor. Müzik başladığında ise zaman adeta duruyor. Dansçıların her adımı bir duygu, her dönüşleri bir hikâye… Tango sadece bir dans değil; aşk, tutku, kavuşma, ayrılık, özlem… hepsi sahnede vücut buluyor. Tiyatro, müzik ve dansı bir araya getiren bu gösteri; 30’dan fazla sanatçının enerjisiyle adeta bir şölen gibi akıyor. Üstelik tüm performans boyunca sahneden yukarda locada orkestra çalıyor.

Altta paylaştığım fotoğrafta ortam daha güzel anlaşılıyor. İlk sahne Arjantin’in ve tangonun doğuşunu betimleyen güçlü bir açılışla başladı: limanda çalışan işçilerin ritmik adımları…

Aslında tangonun doğuşu ile ilgili kısa bir bilgi ekleyeyim. 1929’daki ekonomik buhran ve ardından gelen siyasi çalkantılar tangoyu Arjantin’de de zayıflattı. Perón döneminde yeniden değer görse de, sonraki yıllardaki askeri baskılar ve yükselen Rock’n’Roll ilgiyi yeniden azalttı. Yine de tango küçük kulüplerde yaşamaya devam etti ve 1980’lerde tüm dünyada güçlü bir dönüş yaptı.

Başlangıçta Buenos Aires sokaklarında göçmenlerin hüzünlerini ve özlemlerini anlatmak için doğan bu dans, zamanla salonlara taşındı ve sınırları aştı. Bugün tutkusuyla, duygusuyla ve hikâyesiyle milyonlarca insanı bir araya getiren; geceleri “milonga”larda hâlâ yaşayan bir kültür.

Konuya dönersem, ardından sahne bir anda yumuşadı; aynı işçiler bu kez sevgilileriyle tango yapmaya başladı. Hem duygusal hem de etkileyici bir geçişti.

Devamında Arjantin’in iş hayatında, sokaklarında, gece hayatında ve gündelik yaşamında tangonun yerine dair kısa sahneler ardı ardına geldi. Bir tiyatro oyunu gibi ilerliyor, bir tango şöleni gibi yükseliyordu.

Ve sonra… salon bir anda sessizleşti. Sarışın güzel bir kadın sanatçı sahneye geldi. Evet Eva Peron’u anlatırken hayatından kesitler ile ölümünü haber veren zamanın gazete küpürleri perdede göründü. Kısa ama çok etkileyici bir canlandırmaydı…

İlk karede; Benim yorumumla; Bir kişi ve bir karakter… Bir kadın, bir ikon, bir yoldaş. Ama aynı zamanda tartışmalı bir figür.

Evet Seveni de var, sevmeyeni de…

Evita öyle bir isim ki, Arjantin tarihinin ortasından geçmiş; kimi için fakir halkın umudu, kimi için ise fazla öne çıkan bir siyasi figür. Ama bir gerçek var: Onu görmezden gelmek mümkün değil. Arkasında öyle bir etki bırakmış ki, yıllar geçse de hâlâ konuşuluyor, hâlâ tartışılıyor, hâlâ anılıyor. Bu yüzden mezarının başındaki kalabalık hiç eksik olmuyor zaten.

Son karede yer alan gazete küpürleri ise, ölümünün ardından — yağmura rağmen — onu son kez görmek için tabutunda görmek için bekleyen Arjantinlileri gösteriyor. Ülkede ulusal yas ilan edilmesi de Evita’nın halk üzerindeki etkisini daha net anlatıyor.

Ardından sanatçı **Don’t Cry for Me Argentina**yı öyle güçlü söyledi ki, salonda duygulanıp da tüyleri diken diken olmayan kimse kalmadı diyebilirim. Ve finalde perdeye yansıyan Arjantin bayrağıyla birlikte sahne gerçekten muhteşemdi.

En beğendiğim iki kıtasının Türkçesi; Bbekt’ten alıntıdır.

Benim için ağlama, Arjantin.

İşin doğrusu asla seni terk etmedim

Tüm çılgın günlerimde, deli ömrümde

Ben sözümü tuttum.

Ve servet için olduğu gibi, şöhret için olduğu gibi

Asla onları davet etmedim.

Ama tüm dünyaya göre bunlar tek arzularımdı.

Onlar hep aldatmaca, onlar çözüm değiller.

Söz verdiklerinin aksine,

Yanıt her zaman buradaydı.

Seni seviyorum ve umarım sen de beni seviyorsundur.

Benim için ağlama, Arjantin derken…..

Biz de Buones Aires’te günü bitirdik. Yarın Arjantin’in Kuzey ucuna doğru gitmek için havalimanına geçeceğiz. Umarım tango ve manzaralarla sizleri fazlaca sıkmadan keyifle gezdirebilmişimdir. Sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞 💞 💞

Küba- Cojimar- Bölüm 3

Bugün Küba’nın olmazsa olmazlarını gerçekleştirecek, rengarenk eski model Amerikan arabalarıyla son Havana turu yapacak, Ernest Hemingway’in izini sürüp *Yaşlı Adam ve Deniz* romanını yazarken esinlendiği Cojimar isimli balıkçı köyünü gezeceğiz.

Kapının önünde rengarenk arabaları görünce bayıldık. Tabii önce selfiler vs. çekildi sonra arabalara binilip yola çıkıldı. Otelimiz Miramar’da Be Live Copacabana.

IMG_2583
Küba-Havana-

Bugün sadece gözlem var, Havana’nın modern mimarili bölgelerini ve konsoloslukların olduğu yerleri dolaşıyoruz. Gezi başlıyor. Bayraklı arabamızı çekebilmek için öne geçtik.

IMG_1344 2
Küba-Havana

Kırmızının en güzeli 1955 model Chevy İmpala bayrağımızla da uyumlu. ❤️❤️

3-IMG_1340
Küba-Havana

İnsanlar işe gitmek için otobüs bekliyor olmalılar. 🤔

4-IMG_1341
Küba-Havana

İyi korunmuş hala güzel evler de var.

5-IMG_1334
Küba-Havana

Allta ki fotoğrafı sıralanmış motorsikletler için çekmiştim. Tabela dikkatimi çekince araştırdım; teknolojik ürün ve hizmetlerin geliştirilmesi, üretimi ve satışı ile ilgili hayli de tanınmış bir telekominikasyon şirketi çıktı.

8-IMG_1350
Küba-Havana

6-IMG_1345
Küba-Havana

Küba’da 🐓 bile ithal diyenler 🤥 utansın adamcağız almış evine götürüyor işte. 😄

7-IMG_1349
Küba-Havana

Yol iyice yeşillendi daracık bir köprü altı tünelden geçerken park yazısını okudum. Evet meşhur Avatar filminin çekildiği Almendares; Parque Almendares veya Parque Metropolitano de La Habana.

9-IMG_2601
Küba-Havana

İşte Almendares parkı, arabalar ve bizler.

10-IMG_1369
Küba-Havana-Parque Almendares

Büyülenmiş gibiyim inanılmaz güzel bir manzara sanki ağaçlardan sarkan yeşil bir tül örtü altındayız. Büyülü bir ortam gerçekten çok değişik ve güzel. Hemen kenardan aynı isimli Almendares nehiri geçiyor.

Her taraf bu kadar yakında olabileceğini tahmin bile edemediğim hayli büyük akbabalarla doluydu. Ama tabii ki leş yiyen akbabalar kadar büyük değiller. Baksanıza bir dalda 6 tane saydım ben. Valla havamız yerinde içimizde yaralı da yok bizi beklemedikleri kesin. 😂😂😂

12-IMG_1363
Küba-Havana-Parque Almendares

Espri bir yana; Nehir kıyısı boyunca uzanan Havana’nın ve Küba’nın da bu en büyük kentsel ormanı 4 büyük şehir belediyesini kapsıyor, florası 87 türden oluşan tam bir tropik yağmur ormanı.

11-IMG_1361
Küba-Havana-Parque Almendares

Parkın dört eğlence kompleksi var: Almendares Parkı, Orman Parkı, La Tropik Bahçeleri ve çeşitli kültürel etkinliklerin sunulduğu La Polar Bahçeleri. Çok büyük etkinliklere düğün çekimlerine, filmlere, romanlara özellikle polisiye romanlara konu olmuş ve demiştim hepimizin bildiği Avatar burada çekilmiş. Kısaca evet büyülü bir atmosfer.

13-IMG_1360
Küba-Havana-Parque Almendares

Biraz daha oyalandıktan sonra yolumuza devam ediyoruz. Ama güzel bir araba gördüm hem de Ford. 💃💃❤️  Buldum; 1931 Model Ford A Deluxe Roadster.

14-IMG_1359
Küba-Havana- 1931 Ford

Mezarlık bölgesinden geçtik ışık ters olunca sadece Çinlilere ait bu kapıyı çekebildim. Çinlileri şöyle bir anlatayım. Sömürge döneminde Afrikadan nasıl çalıştırmak için köle getirmişlerse bir dönem de çinlilerden köle değil sanırım işçi almışlar. Çinliler de nasılsa çalışır para kazanır geri döneriz demişlerse de; hiçbir zaman paralarını alamadıkları için de dönememiş kaderlerine razı gelip mecburi Küba’lı olmuş geleneklerini yaşattıkları mahallelerini kurmuşlar. Öyle ki; Fidel’in ordusunda üst düzeye yükselmiş 3 tane Çinli komutan varmış. Kader kime şikayet etsinler. 😔

16-IMG_1408
Küba-Havana

Keyifler yerinde. Güzel bir yerden geçerken son anda dikkatimi çekti. Parktaki yazılı sütunda Fidel’in Che için söylediği *Hombre de ideas y de acción* Fikir ve eylem adamı yazıyordu resmi seçemedim ama mutlaka Che’nin olmalı.

17-IMG_1426
Küba-Havana

La Rampa bölgesinden geçip Malecon’a gireceğiz.

18-IMG_1427
Küba-Havana

Campismo diye kamu dairesi yine de resmi bir yer ama ben bayrak görüp konsolosluk sanmıştım. Yapının mimarisi de güzel.

19-IMG_1435
Küba-Havana

Havana bir bakıma anıtlar şehri sayılır güzel bir anıt daha. Bağımsızlık savaşının başkumandanı ve Havana’nın ilk belediye başkanı General Alejandro Rodriguez Velazco’ya ait.

IMG_1441
Küba-Havana-General Alejandro Rodriguez Velazco

Araba eski 1948 model Mercury Eight Convertible olsa da içindekiler bizim GENÇlerimiz. 😌

20-IMG_1450
Küba-Havana caddeleri

Malecon deyip duruyorum aslında 8 km uzunluğunda sahil bulvarı şehri gezmek için bu bulvardan geçmeyeni Küba’yı görmüş saymıyorlarmış. 😁 Bir çok kişi kordon boyu gibi dese de henüz ağaçlandırma olmadığı için bana çorak bir sahil şeridi gibi geldi. Gerçi biz gece görmedik,  günün her saati özellikle akşamları hayli eğlenceli gezinti yeriymiş. 🤷‍♀️

20A-IMG_1458
Küba-Havana Malecon bulvarı

Haksız sayılmam. Solumuza denizi alıp sağa bakarak gidelim.

21-IMG_1452
Küba-Havana Malecon bulvarı

Yine bir meydandan geçtik demir konstrüksiyonlarla süslenmiş ortada kucağında çocuk olan bir heykel vardı. Jose’yi çok seviyorlar. Küba Ulusal kahramanı ve aynı zaman da çok yönlü bir şahsiyet olan (hani devrim meydanındaki uzun anıtın önünde olan anıttaki Jose) Jose Marti’nin heykeli, eliyle alanı gösteriyor. Kültürel etkinliklerin yapıldığı bir platformmuş.

22-IMG_1463
Küba-Havana Malecon bulvarı

Yola devam, yeni ve yüksek apartmanların yanında hala çok eski evler de var ve dikkatli bakınca içinde oturanların olduğu da anlaşılıyor.

23-IMG_1471_1
Küba-Havana Malecon bulvarı

İspanya bağımsızlık savaşının en büyük kahramanlarından biri olan Antonio Maceo’nun anıtı. Vatanına çok düşkün olduğundan heykeli de denize değil de Havana’ya bakıyor ve etrafındaki figürler de hayatını ve vatanı için yaptıklarını anlatıyor. Kentin sembolü sayılıyor.

24-IMG_1476_1
Küba-Havana Malecon- Antonio Maceo anıtı.

Çekilin yoldan çılgın Türkler geliyor. Müzik güzel hava güzel hoplaya, zıplaya Cojimar’a doğru gidiyoruz.

25-IMG_1479_1
Küba-Havana

Cojimar Havanaya 10 km mesafede köyün girişindeyiz.

26-IMG_1484_1
Küba-Havana -Cojimar

Cojimar’ın küçük bir köy olduğu belli.

27-IMG_1486
Küba-Havana -Cojimar

1950’li yıllarda Hemingway’in teknesi Pillar’ı tahta iskeleye bağladığı ve teknesinin kaptanı Gregorio Fuentes ile balık avlamaya çıktığı şirin mi şirin tablo gibi bir balıkçı köyüdür. O yıllarda Hemingway kasabaya balık tutmak için gelsede; kasabadaki küçük ve sevimli bar-restoranın penceresi önünde manzaradan ve kaptanı Gregorio Fuentes’ten etkilenip * Yaşlı Adam ve Deniz* romanını yazar. Bu mütevazı bar-restoran *La Terraza*dır. Körfeze bakan köşe masasında oturup büyük boy bir daiquiri içmeyi sever, romanını da orada yazardı. Biz de o keyfi anımsamak adına La Terraza’da aynı köşeden manzarayı seyrederek daiquirimizi içtik.

28-IMG_1488
Küba-Havana -Cojimar

Bar-Restoranın içi Önder Kaplan’ın objektifinden. Sol duvarda Hemingway’in portresi var. Herkes orada oturup fotoğraf çektiriyormuş. Barın üstünde de dış görünümü ile balıkçıların denize açılışının yağlıboya tablosu var ve mekan hayli sevimli.

31A-IMG_2689
Küba-Havana -Cojimar- La Terraza bar

Hemingway’e 1954 yılında Nobel ödülü getiren * Yaşlı Adam ve Deniz* romanının filmi de çevrilmiş ünlü aktör Spencer Tracy oyunuyla hayli başarılı olmuştu.

Size azıcık hatırlatayım: Romanı okuyanlar veya filmini izleyenler hatırlar konu kahramanı ihtiyar Santiago (ki demiştim kendi kaptanı Gregorio Fuentes’ten esinlenmiştir) can dostu yoldaşı onu karşılıksız seven çocuk Manolon’u (bu çocuk da barın sahibinin küçük oğlu Manolin’den esinlenerek yazılmış) yanına almadan kendi başına balık tutmak için Gulf Stream’in sularına açılır. Çok uzun süre beklediği halde balık avlayamamış tam umudunu yitirdiğinde oldukça büyük bir kılıç balığını zor zahmet yakalamıştır. Kılıç balığı küçücük tekneye sığmayınca teknenin yanına bağlı köyüne dönerken, bu kez etrafını kan kokusuna gelen köpek balıkları çevirir. Zorlu bir mücadele sonunda canını kurtarırsa da elinde balığın sadece iskeleti ile köye döner. 

Romanın birçok yerinde sürekli * Keşke çocuk da olsaydı* serzenişi bana; 80 yaşındaki balıkçının yaşlılığın zor olduğu, gençliğini de özlediği izlenimini vermişti bir de asla vazgeçmemek gerektiğini. Hemingway 1954 yılında aldığı nobel ödülünü yine La Terraza’da Cojimarlı balıkçı arkadaşlarıyla daiquiri içerek kutlar. Sahil kenarından görüntülerle devam edelim.

34-IMG_1493
Küba-Havana -Cojimar

Hemingway’in izini süreceğim ya, hazırlık yaparken avlanmışım.☺️

31-IMG_2703
Küba-Havana -Cojimar

Köşede kıyıyı korumak için 1649 yılında inşa edilmiş, İngilizlerin işgalini önlemede etkili olmuş küçük bir İspanyol kalesi Torreon de Cojimar var. Şimdilerde sahil güvenlik kullanıyormuş.

35-IMG_2698
Küba-Havana -Cojimar-Torreon kalesi

Görülen eski iskele hala Hemingway dönemindeki iskele imiş. 🤷‍♀️ Yanında Cojimar balıkçılarının ölümünden bir yıl sonra Hemingway’in anısına diktirdikleri anıt var. Hemingway 1961’de Küba’dan ayrılırken teknesi Pillar’ı kaptanlığını yapan Gregorio Fuentes’e bırakmış. Tekne Fuentes ölünce sergilenmek üzere Havana’daki villasının bahçesine konmuş.

36-IMG_1498
Küba-Havana -Cojimar-Heminway büstü

Küba’lı heykeltıraş Fernando Boada Martin’e ısmarlanan bronz büstün yapımı için Kaptan Fuentes dahil olmak üzere köy sakinleri ile balıkçıların pervane ve çeşitli metal aksam toplayıp eritilerek büstün yapımına yardım ettikleri söylenir. Yüzü denize dönük olduğu için ben de böyle fotoğrafladım o çok sevdiği körfeze karşı. 

Evet Cojimar gezimizi bitirdik Havana’ya geri döndük. Arabalar bizi limanda bıraktı. A bakınız araba ile kızın elbise rengi ne kadar uyumlu olmuş. 🙌

37-IMG_2731
Küba-Havana -liman

Dönüş uçağımız gece olunca biraz daha sokaklarda kaybolalım dedik. Sizde gelin birlikte kaybolalım. 💃💃💃

38-IMG_1542
Küba-Havana -Sokakları

Sokak araları fotoğraf açısından hep güzel şeyler saklar.

39-IMG_1548
Küba-Havana -Sokakları

Berber dükkanı; ama tabelası yok. Ekonomik rekabet mi yok dersiniz? 🤔 Saklı gizli makinam belde çektim fena çıkmamış. 🤫

42-IMG_1551
Küba-Havana

Küba halkı fakir görünüyor ama devlet herşeylerine yardım elini uzatıyormuş. Sağlık hizmetleri bedava. Yine de alınan ücretler gerçekten çok düşük, zira hayat burada da pahalı. Turistler çok rahat para harcarken yerli halkın sadece bakakaldığı ortamlar var. Evler eski ve onarım istiyor, evlerin içini gördük az önce. Çok küçük ve eşya yok denecek kadar az. Kısaca yaşam şartları iyi değil. Fidel’in yerine geçen kardeşi Raul halka evlerini belli ücret karşılığı pansiyon gibi işletmelerine izin verince *Casa* denilen evler de iyi para kazandırmaya başlamış. Zaman içinde turist avlamanın yöntemlerini de çok iyi öğrenmişler. İnsanoğlu bu lükse ve rahata çabuk alışıyor. 😇😇

Sokaklarda kaybolmak çok güzeldir demiştim baksanıza pamuk şekerci var. Yanına gidip çekemedim. 😞

43-IMG_1553
Küba-Havana -Sokakları

Bu teyze bize dükkandan birşeyler alın diyordu şapka aldık sanırım. Erkek çocuk işte orada bile elinde oyuncak tabanca var. 😱

44-IMG_1555
Küba-Havana -Sokakları

Bu fotoğrafa yorum yapamayacağım lastik gibi çek çekebildiğin kadar. Neden 🤷‍♀️ demir parmaklıklar kapalı anlayamadık. 😔

40-IMG_1544
Küba-Havana -Sokakları

Küba’da çocuk olmak işte böyle arkadaşlarla yoğun sohbet demek. Tıpkı benim çocukluğum gibi. Fotoğraflarını sorarak çektim. Giyimleri farklı olsa da statü farkı yok. Devlet yardım yapıyor ve okuma oranı çok yüksek. 6-16 yaş arası eğitim zorunluymuş.

41-IMG_1546
Küba-Havana -Çocuklar

Acaba burada wi-fi’mi vardı, büyüklü küçüklü arada bir de kız var herkes gördüğünüz gibi telefonla meşgul. 😁 Biz de otele gidince kullanmaya çalışıyoruz. Eskiden o bile yokmuş.

45-IMG_1557
Küba-Havana -Sokakları

Bir güzel sokak daha… İnsanlar kapı önünde oturuyor.

46-IMG_1558
Küba-Havana -Sokakları

Burdan sonra otele dönüp; Küba’ya gelirde hanımlara Alicia krem almadan döneni dövüyorlarmış esprisiyle kremin peşine düştük. Efendim plesantalı gece-gündüz ve gözaltı kremi bulmak hayli zor mayıs ayında giderseniz bulma ihtimaliniz yüksek olurmuş. Biz zor zahmet büyük otelin birinde bulduk aldık. Eşyalarımızı kilitledikleri yerden alıp otobüse bindik. 20.30 da Air France ile aktarmalı İstanbul’a gideceğiz.

Ama önce; çok merak ettiğin Küba’da aradığını buldun mu? derseniz, kısmen evet 1970’lı yılları yeniden yaşadım. Günlük yaşamlarını izledim kendimizle kıyasladım. Yine de her zaman dediğim gibi gidilmesi, dönerken de Türkiyem gibisi yok demek en güzeliydi. Sabrınıza güvendiğimi, beğeninizle de mutlu olduğumu artık biliyorsunuz. Yeni bir gezide buluşmak üzere esen kalın. ❤️ ❤️❤️

Bu kez de bir güzelim var geleneğimi bozmadım. 😍😍😍

47-IMG_1538
ADIÓS CUBA

Küba-Pınar del Rio- Vinales- Bölüm-2

Nerede kalmıştık eveeet bugün 26 Aralık 2017 🎂💃💃💃 Küba’nın tarım merkezi sayılan yemyeşil Pınar Del Rio bölgesine (aslında vilayet) gideceğiz. Havana ile arası 164 km. ve sanırım 2.5 saatte gittik. Küba trafiğinde de hız sınırı var ve cezaları da hayli yüksekmiş. Hoş otobüsleri de eski, hız yapabileceği şüpheli yani. 😀

Pınar del Rio için Küba’nın tarım merkezi dedik açalım; Çokça tütün sonra şeker kamışı, mısır ve muz. Küba’nın o aranan purolarının kaliteli tütünü bu eyalette yetiştiriliyor, ihraç edilen şeker kamışı tarlaları yine burada. Ve bunlar ülkenin en önemli gelir kaynakları… Bölge oldukça zengin bir ekosisteme de sahip.

Pınar del Rio; Sadece bu bölgede bulunan endemik bitki türlerinden dolayı; Unesco tarafından özellikle Vinales vadisi flora ve faunadan zengin alanlarıyla Biyosfer Rezervi 🌲🌳🌴🌴🍀 ve doğal alanlarını mükemmel şekilde koruduğu için de Dünya Mirası ilan edildi. Bizde de; Karadenizde Karçal Dağları’nın eteklerinde bulunan Macahel bölgesi, özellikle de Camili Havzası var ama henüz Unesco Dünya Miras listesine aldı mı? Bilmiyorum. 🤷‍♀️
Yol manzaraları çok güzel. Yapılar sömürge döneminden kalmış olmalı ki, görüntü muhteşem.

1-IMG_2286
KÜBA-Pınar Del Rio yol manzaraları

2-IMG_2290
KÜBA-Pınar Del Rio yol manzaraları

3-IMG_2296
KÜBA-Pınar Del Rio yol manzaraları

Şükranı medyun oldukları Vladimir Ilıch Lenin’in fotoğrafını çok yerde gördük.  Burasıda adını verdikleri -escola primaria- yani İlkokul.

4-IMG_2305
KÜBA-Pınar Del Rio-Vladimir Ilıch Lenin İlkokulu

5-IMG_2308
KÜBA-Pınar Del Rio yol manzaraları

Küba’da Mural (Duvar resmi) sanatçısı çok ve harikalar yaratmışlar. Otobüste giderken çekilen anca bu kadar. 😟

6-IMG_2325
KÜBA-Pınar Del Rio yol manzaraları

Rehberimiz puro fabrikasına uğrayacağız deyince sevinmişken; fotoğraf çekmek yasak dediler moralimi bozdular. Olsun zaten manzara da hiç fotoğrafik değildi. 🤥 Okul sıralarında oturur gibiydiler üstelik puroyu tezgah üstünde sarıyorlardı, bacaklarında değil 😂😂😂😂 hep beraber gülmekten öldük. Neyse ciddi olduk orası devlete ait bir yermiş ve özellikle de en kaliteli tütün yaprakları bu fabrikalarda sarılıp puro yapılıyor, o çok beğendiğimiz marka etiketleri yapıştırılıp satışa sunuluyormuş. Tüm fabrikalar devlet malı olduğundan tütünlerin çoğu ve kalitelilerini kendilerine alıp çok az kısmını üreticiye bırakıyormuş yani kalitesiz kısmını. Hoş en kalitesizi bile mutlaka iyidir tütünde dünya birincisi adamlar. Onlarda evlerde sarıp ya içiyor ya da gelen turistlere satıyorlar. Fabrikanın içini gezdik satış yerleri çok güzeldi. Taneyle de satılıyordu hediyelik birkaç adet aldık. Önder de kime kızmışsa 😄 Çine’li Muhittin Yörük bey de sağlama yapıyor gibi. 😊

8-IMG_2335
Küba- Pınar del rio *Fabrika De Tabacos*

Satıcı da sarımsak gördüm bir diş aldım Aydın’da dikerim dedim. Bakalım çıkar diyorum ama. Küba’da muzlar hep yeşil satılıyordu. Yağda kızartarak yiyorlar ondan yeşilmiş. Bizde de son zamanların Türkiye sağlık trendi *muzun yeşilini yiyiniz* şeklinde benden söylemesi. ☺️

9-IMG_2338

Yola devamla; Vinales vadisine geliyoruz. Etrafta vadiye dağılmış hummocks veya “magot” olarak bilinen fazla yüksek olmayan karstik kayaları görmeye başladık.

9-IMG_2393

Vinales; 132 km karelik bir alanı kaplıyor. Pınar Del Rio’nun en yeşili bol, meşhur *Royal Palm* uzun bacaklı kral palmiyeleri ile dolu vadisi. Mehmet Aydın rehberimiz; Mevcut Flora, dünyada başka hiçbir yerde bulunmayan yaklaşık on yedi endemik botanik türe sahip olduğunu ve az sabırla vadinin çarpıcı en güzel manzarasını Vinales köyünden iki kilometre ötede, Hotel Los Jazmines’in seyir terasından izleyeceğimizi söyledi.

10-IMG_2369
Küba-Valle Vinales-Hotel Los Jazmines

Haklıydı; Manzara inanılmaz güzel.

13-IMG_1133
Küba-Valle Vinales-Hotel Los Jazmines seyir terası

Ve muhteşem manzarası. Ne kadar bakir. Tek, tük ev görünüyor, manzara var turizm iyi diye otelleri kondurmamışlar. 🤭 Vadideki tarlalarda hummocks’lara ve magotlardaki upuzun Royal Palm’lere dikkat dedi. Hummock, zeminin üzerinde küçük bir çıkıntı veya höyüktür yüksekliği 15 metreden azdır ve gruplar halinde veya alanlarda tek olarak görülebilirler. Royal Palm’lerin en dikkat çekici özelliği upuzun, incecik gövdeleri ve kırmızı meyveleri ile gerçekten de çok zarif bir görünüşleri var.

15-IMG_1128
Küba- Valle Vinales manzarası

Yine bir panorama yapalım. 1400 lü yıllarda Cristof Colomb bile bu eşsiz manzarayı görünce *İnsan gözünün görebileceği en harika manzara* demiş haksız sayılmaz.

14-IMG_2361
Küba-Valle Vinales-Hotel Los Jazmines seyir terasından temaşa.

Her yerde olduğu gibi ortamı çoşturan ritimleriyle Küba müzisyenleri.

11-IMG_1129
Küba-Valle Vinales-Hotel Los Jazmines seyir terası

Madeni heykellerle eğlenen, fotoğraf çektiren insanlar.

12-IMG_1127
Küba-Valle Vinales-Hotel Los Jazmines seyir terası

Asırlık ağacın gövdesinde ben. Bugün 26 Aralık.💃💃💃 Beni çok sık göreceksiniz.🤔☺️

16-IMG_2373

Fazla oyalanmadık zira gezip görecek hayli yerimiz varmış. İstikamet tütün tarlaları içindeki bir çiftlikte puro yapımını izleyeceğiz. Hevesim kırıldı buradan da pek fotoğraf çıkacağını sanmıyorum ya! 😃

17-IMG_1179
Küba-Valle Vinales

18-IMG_1144
Küba-Valle Vinales-Tütün tarlaları

19-IMG_1123
Küba-Valle Vinales-Tütün tarlaları içinde bir ev

Çiftliğe geldik çevre güzel, tavuk vs var ama yine de sessizlik hakim. Her zaman ki gibi etrafı kolaçan ediyorum tahminimde yanılmadım kayda değer bir şey yoktu. 🙃

Çifliğin tütün kurutma ve yapım atölyesi. Aslında fotoğraflara bakınca devasa üçgen bir tütün kurutma hangarı ile minik bir ev. Bu tip çiftliklere Vego, tütün üreticilerine de Vegero deniyor.

20-IMG_1149
Küba-Valle Vinales- Puro yapım çiftliği (Vego)

Vadideki ekip biçilebilir arazilerin hepsi devletin. Devletin çiftçiye verdiği arazi en fazla 50-60 dönümdür, onunda sadece kullanma veya işletme hakkını verir ki, üretime katkısı olsun toprak atıl kalmasın.

21-IMG_2400
Küba-Valle Vinales-Puro yapım çiftliği -Vego

Ben çevre fotoğraflayana kadar grup puro yapımını izlemeye başlamış bile pür dikkat. 😀

Önemli bir bilgi; puronun bitiminde kendilerinin yaprakları balla yapıştırdıklarını bazı üreticilerin ise reçine ile yapıştırdığını söyledi. Puronun nasıl içileceğini nasıl giyotinleneceğini (puronun ucunu kesecek alete giyotin deniyormuş) ve en son içerken ağız tarafında kalan son üç cm’lik kısmın içilmemesini çünkü nikotin ve kimyasalların burada biriktiğini söyledi.

22-IMG_1153
Küba-Valle Vinales-Puro yapım çiftliği

Ben yine çevre kolaçan etmedeyim. Tavana doğru tütünler asılmış ve kurutulmuş.

23-IMG_1156
Küba-Valle Vinales-Puro yapım çiftliği

Grup ikramları kabule ve yeniden puro almaya gidince puro kutulamaya devam eden Vegero’yu (tütün işçisi) fotoğraflamak da bana kaldı. 💃💃💃

24-IMG_1155
Küba-Valle Vinales-Puro yapım çiftliğinde bir Vegero(Tütün işçisi)

Tanınmış marka puroları yanılmıyorsam 20-25 tanesi yurtdışına çıkarabiliyorken buralardan alınan da sınırlama yoktu. Yoktu ama kimyasal koruyucu kullanmadıkları için çok çabuk bozuluyormuş aklınızda olsun dendi. 😇

Selamlaşıp ayrılıyoruz. Vinales vadisi karstik oluşumlar sonucu hayli çok mağaraya da ev sahipliği yapıyor. Bazıları çok derinmiş ve içinden de bir yeraltı nehri akarmış. Böyle birinde (alttaki fotoğrafta görüleceği gibi sanırım) kısa bir sandal turu yapacakmışız.

25-IMG_1145
Küba-Valle Vinales vadisinden görünüm.

Magot denilen bu karstik kireçtaşı kayalar zaman içinde yağmurlarla ,rüzgarla aşınıyor yıkılıyor ve mağaralar böylece ortaya çıkıyor. 3-5 km sonra gezeceğimiz Cueva İndio’ya geliyoruz. Upuzun bir turist kuyruğu var ve grup randevusu alınıp mağaraya öyle giriliyormuş, bizi de öğleden sonraya bırakınca bari yemek işini aradan çıkaralım dedik, vadideki güzel bir ev restoran-paladar’da yemeğimizi yedik. Gezen tavuğun 🐓🐓 lezzetini unutmuşuz. 😃 Paladarın sahibinin kızı çok candandı. İsmini sordum ama not almamışım.

26-IMG_1182_1
Küba’lı bir güzel kız

Evlerinin çatısından manzara, karşıda da bir yemek yeri var ama boş. Devlet böyle evlerden bir yıllık ruhsat ücretini peşin alıyor kazanç durumuna göre de vergiyi yıl sonunda yükseltebiliyormuş. Herkes kazanıyor yani.

27-IMG_1186
Küba-Valle Vinalesten ev manzaraları

Bu amca da bir tütün işçisi Vegero olabilir.

28-IMG_1199
Küba-Vinales vadide bir vegero-Tütün işçisi amca.

29-IMG_1206
Çocuk her yerde çocuk ve çok tatlılar.

30-IMG_1207
Çocuk her yerde çocuk ve çok tatlılar harçlık istiyor olabilirler.

Tekrar vadiye Cueva İndio’ya doğru gidiyoruz. Karstik oluşumlar doğal nedenlerle çöküp mağaraları oluşturuyor demiştik. Zamanında İspanyol istilacılar yerli halk olan Kızılderilileri çok çalıştırıyor çokça da işkence ediyorlarmış. Bu eziyetten kaçan köleler de bu mağaralara sığınıp oralarda yaşıyorlarmış. Her taraf yemyeşil olunca bu mağaranın girişi bile zor seçiliyor. Mağara çok eski ama ancak 1920 yılında keşfedilmiş çoğunun içinden ırmaklar geçiyor, küçük göletlere rastlanıyormuş. Bakın yakına gelmesek görülemez bile.

IMG_1167_1
Küba- Valle Vinales -Cueva İndio

Henüz vakit var etrafı gezelim. İlk girişte gördüğüm manzara masal kitaplarından fırlamış gibiydi bayıldım.

IMG_1161
Küba- Valle Vinales -Cueva İndio da

Kafe gibi yerde özel bir makinede (daha önce Hindistanda görmüştük) şeker kamışı suyunu sıkan bir işçi vardı. Şeker kamışı suyuna isteyen olursa rom koyuyorlar, artık öğrendik misket limon ekleniyor. Hani bir önce ki yazımda anlatmıştım  KÜBA- Havana-Bölüm-1  Ernest Hemingway’in sevdiği Mojito diye.

32A-IMG_1162 2

Bir hareketlenme oldu bekleşen gruptan kulübeyi merak edenler kapıdaki örtüyü kaldırdılar korkup kaçtılar. 🤔 Hayli gizemli ortamı, kulübe sahibi köle 😁 ortaya elinde garip bir hayvan ile çıkarak merakları giderdi. 😂😂

İstilacı ispanyolların köle olarak çalıştırdıkları yerli halk olan Kızılderililerin basit yaşamını biz turistlere sergileyip birkaç Cuc kazanmaya çalışan genç bir adam. Hayvanı ile fotoğraf çekimi ücretsiz ama gönülden kopana razı.

33-IMG_1171
Küba-Valle vinales- Cueva İndio’da Kızılderili yaşamı.

Çok araştırdım ehlileşmiş hayvanın adını bulamadım ama Cayman adalarından gelen farelerin akrabası imişler 7-8 kilo civarı olurlarmış.

34-IMG_1215 2
Küba-Valle vinales- Cueva İndio’da Kızılderili.

Tabii gösteri sonunda; yöresel bitki tohumlarıyla el yapımı kolyeleri satışa sundu. Ben daha önce Havana’dan almıştım çok güzeller. Aklınızda olsun mutlaka vernikleyin tohum oldukları için kurtlanıp sonra kelebek yapıyorlar. 🙈🤭😂😂

35-IMG_1210
Küba-Valle vinales- Cueva İndio’da Kızılderili.

Güzel makinamdan gerçek bir Kızılderili portresi…

36-IMG_1216
Küba-Valle vinales- Cueva İndio’da Kızılderili.

Nihayet mağaraya gireceğiz sıraya dahil oluyoruz.

37-IMG_1217
Küba-Valle vinales- Cueva İndio girişi

Hayli iyi ışıklandırılmış ama bizden önceki grup çok yavaş ilerlediği için dar bölgelerde biraz sıkıldık. Az indik, çok çıktık😀 Bakınız. 🙇‍♀️

38-IMG_1224
Küba-Valle vinales- Cueva İndio

Pek ahım şahım değil ama arada renkler güzel, sarkıt ve dikitler hayli kalın. Arada sarkıtları hayvan şekillerine benzetmeye çalıştık eğlendik.

39-IMG_1221
Küba-Valle vinales- Cueva İndio

Mesafe ne kadardı hatırlamıyorum ama 300-400 metre diyen oldu. Bir göle çıktık daracık ve kaygan bir merdivenden genişçe bir sandala bindik.

40-IMG_1230
Küba-Valle vinales- Cueva İndio

Merdivene bakınız hayli dik yani.

IMG_2469
Küba-Valle vinales- Cueva İndio

Tünelin ucu göründü. 💃💃💃 Kayıkla aslında süzülerek gittik işte 400 metre burası olabilir.

41-IMG_1247
Küba-Valle vinales- Cueva İndio

Cennete çıkmış gibi olduk. 😀😀

43-IMG_1252
Küba-Valle vinales- Cueva İndio

Çıkış hakikaten daracıkmış ama çok güzel bir deneyimdi.

44-IMG_1251
Küba-Valle vinales- Cueva İndio

Bizim Aydın’da sepetçiler sazdan yapar burada da yerel bitki yapraklarından yapıyorlar. Ben palmiye yaprağına benzettim. Satıcıların boynunda kimlik kartı olduğuna göre burası da devlete ait bir işletme olmalı ki, hiç birşeyde pazarlık yapamadık. 😁

46-IMG_1257
Küba-Valle vinales- Cueva İndio’da yerel hediyelik eşya satıcıları

Çiçeğimi almışım manzaraya karşı fotoğraf çektirmeyeyim mi! EVET bugün benim Doğum günüm. 🎂 Aaa ama lütfen hanımların yaşı sorulmaz. 😅😅😅😅😅 😅 ❤️❤️❤️❤️❤️❤️❤️🤔😂😂😂 🤫

45-IMG_2502
Küba-Valle vinales- Cueva İndio 26-12-2017-Doğum günüüüüm

Gurubumuzun güzel gönüllü gençleri; başta Meltem Bayraktar kızım ile diğer grup arkadaşım Rıza Erol bana gece gittikleri tavernada sürpriz kutlama yapmışlar. Tekrar hepsine ayrı ayrı çok teşekkür ediyorum. Hep mutlu olalım. Bakın videoyu kısaltıp ekliyorum. ❤️❤️

 

Kaldığımız yerden devamla; Turizmden para kazanmanın yollarını öğrenen Kübalı, mandasıyla fotoğraf çektirenden belli bir miktar para alıyor. Karadenizli yağız delikanlı Levent Kuruoğlu *Ata da binerim mandaya da* dedi. 😁 👍

47-IMG_1259
Küba-Valle vinales- Cueva İndio

Yine güzel dizayn edilmiş hediyelik eşya reyonu ve küçük kulübemsi yapıları ile güzel bir tatil köyündeyiz. Che posteri en başta.

IMG_2513
-Küba-Che posteri

48-IMG_1260
Küba-Valle vinales- Cueva İndio

Royal Palm- kral palmiyesinin yemişleri de çok güzel kırmızı ve gövdenin ortasında hayli zarif bir yapısı var.

49-IMG_1266
Küba-Valle vinales- Cueva İndio

Artık ayrılıyoruz otobüsümüze bindik fazla uzağa gitmeden dağa boyanmış tabloyu görmeye gidiyoruz. Görsel manzaralar hala güzel. Çoğu evler yeni boyanmış hepsinin varendasında iki adet sallanan sandalye var. Ah dedim -İşte hayalimdeki görüntüler nasıl mutlu oldum anlatamam. 😍😍😍😍

50-IMG_1270
Küba-Valle Vinales manzarası

Otobüsümüz yaklaştıkça dağdaki resim de büyüdü. Çok geniş bir çimenlikte durduk olağanüstü bir yerdeyiz bence. Herşeyi unuttum büyülenmiş gibi dağa doğru yürüdüm. Ama önce kimsecikler engel olmadan manzarayı fotoğraflamalıydım. O kadar çok fotoğraf çekmişim ki buraya sadece bir tane yükleyeceğimi unutarak. 🙈🤭🤷‍♀️

En güzeli bu- Geçmiş zaman ile şimdiki zaman bir arada. 😍 Klasik fotoğraflardan farkı olmalıydı.

IMG_1297
Küba-Vinales-El Mural de la Prehistoria

Bu mural; Sierra de los Organos’un altıyüz küsur metre yüksekliğindeki Sierra de Vinales’in eteklerinde çizilmiş.

Evet Küba; Duvar resimleri (Muralları) ve onların sanatçıları ile tanınıyor. Bu dağ muralda da *El Mural de la Prehistoria* tarih öncesini anlatan insan ve hayvan resimleri vardı. Yağlı boya ile yapıldığı belli, yüksekliği 120 metre var eni de 200 olmalı dediler.

Tanınmış mural sanatçısı, çevre bilimci Leovigildo Gonzales ki aynı zamanda Meksikalı Diego Rivera’nın da öğrencisi, 1961 yılında birkaç öğrencisi ile tasarlayıp başladıktan dört yıl sonra da bitirmiş. Amacı; Evrim teorisi eşliğinde geleceğin gençliğine çocuklarına çevre bilincini anlatmakmış.

Yakınına gittiğimizde dağa tırmanan gençleri gördük, henüz dağ sporları gelişmemiş kendi imkanlarıyla çıkıyorlarmış.

Bugünü de böyle bitirmek üzere otobüsümüze bindik Havanaya dönüyoruz.

52-IMG_1328
Küba-Valle Vinales’ten  manzara

Otobüsümüz teklemeye başladı zaten Çin yapımı eski. Yarı yolda kaldık mı? arasan da ikinci bir otobüs gelme şansı yok. Yol kenarında beklerken gün batmaya başlamıştı bile. Tütün tarlası kenarındayız bir işçi evine dönüyor olmalı birden gözüme korkuluk gibi gözüktü (dilim varmıyor ama azraile daha çok benziyordu) ve hemen deklanşöre bastım adam da şaşırdı. Biraz photoshop ile bakın ne güzel oldu. Duvarıma asılacaklar listesine girdi. Sonra sohbet ettik gençler birlikte selfi yaptılar.

53-IMG_1320alev kopyası

Vadinin her köşesi ayrı bir güzeldi. Arabamız şöförümüzün marifetli elleriyle tamir oldu.   Günün yoğunluğu haliyle yorulduk doğru otele. Yarın Havana da nostaljik arabalarla Malecon’da turlayıp Ernest Hemingway’in *Yaşlı Adam ve Denizi* yazarken esinlendiği balıkçı köyü Cojimar’ı ziyaret edeceğiz.

Bol fotoğraf az-öz yazı demiştim sıkılmadığınızı umarak bir güzelle veda geleneğimi sürdürüyorum. Bu fotoğrafımı düzenleyen yılların fotoğraf arkadaşı Hüsamettin Demirci’ye de gönülden teşekkürlerimi iletiyorum. Tekrar görüşmek üzere. Sevgiyle takipte kalın. 😍😍😍

IMG_1183-2

 

 

 

 

 

KÜBA- Havana-Bölüm-1

Küba’ya Fidel Castro ölmeden gelme hayalimiz vardı, Fidel’i göremezdik belki ama; sanki daha özel olur gibiydi, kısmet bugüne imiş. 19 Aralık 2018 tarihinde Tura Turizmle başlayan gezimizin ikinci ayağı Küba’ya, Meksika-Cancun’dan veda edip bir saat sonra Havana Jose Marti Havalimanına indiğimizde tarih 25 Aralık 2018 olmuştu. İnsan kuş misali bir saat önce nerdeydik şimdi neredeyiz. 🤷‍♀️ 😊 KÜBA🇨🇺💃💃💃 Minicik bir havalimanı var.

IMG_2022
Küba-Havana Jose Marti  havalimanı

Evet Küba; Che Guevara’sı, Fidel Castro’su, fakir ama rengarenk görüntülü halkı ve muhteşem ritimli müzikleriyle özdeşleştirdiğim bir ülke. Ayrıca Amerika’nın yıllarca uyguladığı ambargoya rağmen kendi yağı ile kavrulan büyük bir ada ülke…

Pasaporttan geçiyoruz. Otobüse binip otel saatine kadar panoramik şehir turu yapacağız.   Öncelikle para işini halletmeliyiz. Küba’da para birimi biraz farklıymış öğrenmiş olduk. Kübalıların kullandığı CUP (Cuban Peso) ve turistlerin kullandığı CUC (Cuban Convertible Peso) olmak üzere iki para birimi var. CUC yerel halkın harcadığı -CUP- Küba Pesosu’ndan yaklaşık 25-30 kat daha değerli bir para birimi ve 1 Amerikan Dolarına eşit. Rehberimiz Mehmet AYDIN biz CUC kullanacağız, alışverişlerde siz CUC verirsiniz üstünü CUP olarak verirler dikkat edin sakın almayın aldanırsınız dedi. Bu para konvertibl değil. Yani başka bir para birimiyle değiş tokuşu yapılamıyor.

Beklerken etrafa bakınalım. Taksiler ile sarıların uyumu. Ve Meksika Sambrero’suyla bendeniz.

IMG_iph
Küba-Havana -Jose Marti Havalimanı

IMG_İPH
Küba-Havana -Jose Marti Havalimanı

Biraz Küba ve Havana’yı tanıyalım: Küba’lı tabiriyle La Habana.

1492’de Kristof Kolomb’un keşfettiği ve İspanyol toprağı ilan edilen adanın ilk başkenti Santiago del Cuba. Yüzlerce yıl başkentlik yaptıktan sonra, yerini San Cristobal de la Habana’ya bırakmış, sonradan adı La Habana olarak kısaltılmış, Karayip Denizi, Meksika Körfezi ve Atlantik Okyanusunun kesiştiği yerde, 12 milyon nüfuslu sosyalist bir ada ülkesidir.

Havana 3 ana bölgeye ayrılıyor. Havana Vieja -Eski Havana, Centro Habana- Merkez Habana ve Vedado -yeni şehir diyebiliriz. İspanyolca konuşuyor ve çok güzel dans ediyorlar. Halk fakir, devlet ölmeyecek kadar yardım ediyor ama artık turistten para kazanmayı öğrenmişler. 🤣🤣

Biraz hikaye havasında vereyim; İstilacı İspanyollar iyice yerleşmeye başladıklarında hemen tütün işçisi olarak yerli halkı yani kızılderilileri çalıştırmışlar. Yapı olarak ufak tefek hayli zayıf olan kızılderililer bu ağır işte zorlanınca da Afrikadan köle getirmeye başlamışlar. Ama önce vahşice tüm yerli halkı bir tek kişi kalmayıncaya kadar kılıçtan geçirmişler 😱 evet tam bir soykırım. 🤬 Onların yerini Afrikalı köleler almış. Şimdiki Kübalı yerli halkın siyahi olanları Afrikalı kölelerin torunlarıymış. Daha açık renkliler bu kölelerin İspanyollarla olan evliliklerden beyaz tenliler ise İspanyol kökenlilermiş. Sanırım çok renkli oluşları bu nedenle yaşamlarına da yansımış. 😊 1900 ‘lü yılların sonunda Amerika-İspanya savaşında Amerika kazanınca; İspanyollar çekilmiş Paris Antlaşması ile Küba kısmen özerkleşmiş. Ama Amerika üs kurup iç ve dış ilişkilerde söz sahibi olunca da sömürme işini de haliyle Amerika üstlenmiş oluyor. Bir de Amerika destekli Batista başa geçince ülkede değişik bir yönetim biçimi oluşmuş rüşvet, yolsuzluk kumar, fuhuş almış başını yürümüş. Sonra da isyanları oynayan halk bilinen devrimi gerçekleştirmiş. Neyse kısaca özet geçeyim dedim kişisel düşüncelerimdir.

Otobüsle şehir turu yapıyoruz sonra tarihi yerleri yürüyerek gezeceğiz. Küba’da gezilecek dört tane tarihi önem taşıyan sömürge meydanı varmış. Plaza de la Cathedral- Plaza de Armas ve – Plaza de Vieja.

Şöför hemen yerel müzikler çalmaya başladı, ritimlerine hayran olmamak ne mümkün. Devrim meydanındayız rehberimiz şimdi fotoğraf çekin sonra devam edelim ertesi gün yine geliriz dedi.

Devrim meydanı-Plaza De La Revolucion:

1 Mayıs -Che Guevara -Fidel Castro ve devrim. Tek bir ülke ve insan var mıdır? ki bilmesin. İşte 1 Mayıs deyince milyonların koşup geldiği bu meydandayız. Upuzun bir anıt ile karşılaştık.

IMG_0911
Küba-Havana-Devrim meydanı-Plaza De La Revolucion:*Jose Martin Anıtı*

Ben Fidel’in kendi heykelinin yapılmasına müsade etmediğini bildiğimden bu anıttaki heykeli merak ettim. Havana’da Museo de Revolucion’un dışında görülecek hiçbir yerde Fidel’in fotoğrafı da yoktur diye okumuştum.

Zaten Mehmet AYDIN rehberimiz anlatmaya başlarken karşıdaki binada Che’nin silüeti ben buradayım diyordu. Anıttaki heykel daha doğrusu anıtın kendisi Küba halk kahramanı Jose Martin’e ait. Altında müzesi varmış belki sonra gidilir. Karşımızda; İç İşleri bakanlığı olduğunu öğrendiğimiz binada Che’nin silüeti ve altında da *Hasta la victoria siempre* daima, zafere kadar yazıyordu. 😍

IMG_0915
Küba-Havana-İç İşleri Bakanlığı-Che Guevara silüeti.

Devrim meydanında olup da Che’den bahsetmemek olmaz. Tam ismiyle Ernesto R. Guevara de la Serna, İspanyol ve İrlanda asıllı bir ailenin beş çocuğunun en büyüğü olarak 1928 yılında dünyaya gelmiş. Ailesi varlıklı olan Che’nin mesleği doktorluktu ve iki evliliğinden olan beş de çocuk babasıydı. Guevara’yı dünya Che diye tanımış olsa da bu isim değil halk arasında bir hitap şekliydi. Ama dostları Guevara’ya takılmak için kullandıkları bu seslenişi halkın benimsemesiyle Che bir isme dönüşmüştür.

Küba devriminde rol oynasa da aslen Arjantinlidir. 7 Şubat 1959’da kazanılan zafer sonrası özel kanunla *Doğuştan Küba vatandaşı* yapılmıştır. Tıptan mezun olduktan bir yıl sonra doktorluk için iş bulamayınca gittiği Guatemala’da bir çok politik olaylara karışmış, Kübalı devrimcilerle arkadaş olmuştur. 1953 yılında 26 Temmuz Devrimci hareketine katılmış. 1954 yılında Jacobo Arbenz, CIA tarafından devrildikten sonra Mexico City’e gitmek zorunda kalmıştır. Che 1955 yılında Meksika’da Fidel Castro ve arkadaşlarıyla tanışarak devrimciler safında yer alır(Bu arada bir baskında yakalanan ve 16 yıl ceza alan Fidel Castro, 21 ay hapis yattıktan sonra Batista’nın emriyle hapisten çıkmıştır). Che Bir süre sonra Grandma adlı yatla Meksikadan Küba’ya gider orada gerilla savaşçısı *Comandante* olur. Bu arada ilk eşinden ayrılır.

1958 yılına gelindiğinde Santa Clara’yı ele geçirirler ve Batista Küba’dan kaçar. 5 yıl 5 ay süren savaş sonrası *La Revolucion* devrim günüdür.

1959 yılında da hükümet kurulur. Che’ye üst düzey görevler verilir. Bu arada Che, Haziran 1959’da Küba Devriminin aktif bir üyesi olan ve 1958 sonlarından beri birlikte yaşadığı Aleida March ile evlenir.

1964 yılında Fidel’e bıraktığı mektubunda; Küba’daki işinin bittiğini, diğer mazlum durumdaki Latin Amerikalı vatandaşlara yardım etmek üzere ayrıldığını ve Küba vatandaşlığını da bıraktığını yazar ve Kongo’ya gider. Kongo’da gerilla operasyonlarına başlar. 1966 yılında saklandığı Prag’dan kısa bir süreliğine Küba’ya gelir ve yeni bir gerilla mücadelesine hazırlık yapacaktır ki, bu mücadele Bolivya için olacaktır. Amerika haber alır ve Bolivya Ordusunu eğitir. Che’yi yakalamak için de yoğun faaliyetler başlatmış hatta seferberlik ilan etmiştir.

Yeri tespit edilen Guevara, Bolivya’da yakalanıp apar topar yargısız infaz edilmiş. Çatışma esnasında ölmüş gibi göstermek için defalarca ateş edilmiş, basına fotoğraflar çektirilmiş ve daha sonra kimliği tespit edilmemesi için elleri kesilerek bilinmeyen bir yere gömülmüştür. 1997 yılında elleri olmayan iskeleti Bolivya’nın bir bölgesindeki uçak pistinde gömüldüğü öğreniliyor ve gömüldüğü bu yerden çıkarılıyor. Yapılan DNA tespitiyle teşhis edilip Küba’ya teslim ediliyor. 🇨🇺 Kader….

Ülkeyi 2006 yılına kadar Fidel Castro yönetti sonra 2008 yılında görevini kardeşi Raul Castro’ ya bıraktı. İyi bir hukukçu olan 1926 doğumlu Fidel Alejandro Castro Ruz iki sene önce 2016 yılında 90 yaşındayken hayatını kaybetti. Kimi devletlerce diktatör olarak anılsa, ABD tarafında ambargo uygulansa da ülkesini elli yıla yakın yönetmiştir.

Hemen sağındaki binada da (telekominikasyon binasıymış) en az Che kadar devrim için çalışmış, devrimin sessiz kahramanı Camilo Cienfuegos’un silüet vardı. Ondaki yazı da Vas Bien Fidel*Çok iyi gidiyorsun Fidel* yazıyor.

IMG_0926
Küba-Havana- Telekominikasyon binası ve Camilo Cienfuegos’un silüeti

Devrimin hemen sonrasında Küba’nın üçüncü önemli kişisi olmuştur. Meydandaki bu silüetteki yazının sebebi şöyle; Fidel bir konuşması sırasında Camilo’ya dönerek; Nasıl iyi gidiyor muyum? diye sorar, Camillo da Fidel’e *Vas Bien Fidel* der. Ve bu söz halk tarafından slogan olarak kullanılmaya başlar.

Camilo’nun çok genç yaşta bindiği uçağın Havana’ya gelirken Okyanus üzerinde kaybolmasıyla hayatını kaybettiği biliniyor. Gerçi tüm aramalara rağmen ne uçak ne de içindekilerin cesedine rastlanmamıştır. Camillo’nun anısına tüm okullar her yıl 28 Ekim’de bayraklarını yarıya indirirmiş. 🇨🇺🇨🇺🇨🇺

Önümüzden hayli eski model göz alıcı renkli arabalar geçip durdu. Ay fotoğrafını çekseydik derken meydanın kenarında taksilerin durduğu yer varmış orada bir tane çekebildim. Herkes inip biniyor turist çok.

IMG_0929sp

Bu şıkır şıkır ben buradayım diyen renklere bürünmüş Amerikan arabaları fotoğraftaki 1952 model Chevrolet Styleline 😍  babadan oğula miras geçerek bugünlere sağ çıkmışlar. Zaten bu yaşlı arabaların en yenisi devrim yılından olan 1959 model. Zira devrimden sonra araba almak bir hayalmiş ve elinizdeki araba ne olursa olsun kullanılabilir durumda olmalıymış o nedenle eski arabalar hala gıcır gıcır. 👍 Halk fakir demiştim ya işte herşey devletin olunca mal, mülk gibi miras kavramıda yokmuş. Tek bu arabalar devrim öncesi elinde olanlardan oğullara kalmış. Hal böyle olunca bizdeki gibi kavgalar da olmuyordur deyip gülüştük.. 🤣🤣 Maaşlar da çok azmış 20-30 $ vs.

Neyse otobüsle şehir turuna devamla gördüklerim…

IMG_0933

Aşağıda görülen çeşme (Hintli yerli demektir, Hintli Kız çeşmesi) diye anılır. Halk arasında Ana tanrıca Kibele’nin heykelidir. 1837’de Villanueva Kontu için Guiseppe Gaginni tarafından Carrara mermerinden yapılmış. Dört bir yanında ağzından su akan yunuslar var. Heykelin sol elinde Küba meyvelerinin temsili bereketi, sağ elinde de şehrin armasını taşıyan oval bir kalkan var. İnip yakından çekebilseydik güzelmiş.

Bu heykel aynı zamanda birçok şairlere ilham kaynağı olmuş bir sürü hikayeler yazılmış. Bir efsaneye göre de; çeşmenin açılmasından bir gece önce, şehirde bir fırtına kopmuş birkaç ağacı ve bazı evleri yıktığı halde heykelin açılış için üstüne kaplanan örtüyü milim kıpırdatmamış. 

Burası, içinde bulunduğu hareketli mahallenin sakinleri için gelip mutlaka oturulması gereken bir park olmuş. Burada oturur sohbet eder, hikaye yazarlar, aşık olurlar, kısacası heykeli yaşam kaynağı kabul etmişler. Ne güzel. 😍😍😍

IMG_0937gg
Küba-Havana-Fuente de la India Çeşmesi.

Şehir turumuz otobüsle devam ediyor. 🤩

1-
Küba-Havana -Paseo De Marti caddesi

Arabanın yan aynasındaki görüntü de harikaymış. 😍

2-IMG_2092
Küba-Havana -Paseo De Marti caddesi

3-IMG_2096
Küba-Havana -Paseo De Marti caddesi

4-
Küba-Havana -Paseo De Marti caddesi

Köşeyi döndük ve muhteşem bir yapı üstelik hiç de yabancı değil. Evet benziyor ama beyaz saray değil. 😃 Meşhur Capitol den geçiyoruz. Fakat restorasyon nedeniyle gezemeyeceğiz.

5-1-1
Küba-Havana- Capitol binası-Paseo de Marti caddesi

Prado Caddesi üzerinde, Eski Havana ve Merkez Havana sınırında bulunan bu büyük bina Washington D.C’deki Amerikan Capitol binasından kopyadır ve Küba Devlet Başkanı Gerardo Machado tarafından Amerika’ya şirin gözükmek için yapıldığı söylenir. Çok eskiden bataklıkmış kurutulup inşa edilmiş.

Beyaz kubbe 62 metre yüksekliğinde ve içinde devleti temsil eden 17 metre Jüpiter’in heykeli varmış. Bu, Latin Amerika’nın en yüksek ve dünyanın en büyük üçüncü iç mekan heykeliymiş. En mühimi de giriş salonunun merkezinde 24 karatlık bir elmas varmış yabancı bir sitede okumuştum…

IMG_1530
Küba-Havana- Capitol binası

Capitolio, şehir içinde kendinizi yönlendirmek için önemli bir dönüm noktasıdır.  Mehmet AYDIN Rehberimiz; Bina doğuya bakar ve önündeki her şey Eski Havana’dır. Merkez Havana mahallesi binanın batısında (arkasında) başlar. Biz yürüyerek Eski Havanayı gezeceğiz şimdi geçtiğimiz yerler Vedado bölgesi daha modern ve iş merkezlerinin olduğu yerler.

Capitolio’nun hemen yanında Havana’daki en güzel binalardan biri olan ve ulusal balenin sahne aldığı Gran Teatro de La Habana yer alıyor.

IMG_1532
Küba-Havana*Grand Teatro de La Habana*

7-img_2124-1
Küba-Havana*Grand Teatro de La Habana* Paseo De Marti caddesi

Birçoğu hala harap durumda olan evler ama içinde yaşayanlar var demiştim ya; Havana, 56 yıldır yani devrim gününden beri binalara tek bir çivi dahi çakılmamış gibi. Çünkü evler devlete aitmiş ve restorasyon lazımsa talepler sıraya giriyor dolayısıyla gecikiyormuş. Kısaca kira derdi yok. İnsanlar, bence tabii sadece boya yapabiliyorlar gibi. 🤷‍♀️

Ne kadar renkli boyanmış olsalar da çoğu bizdeki tarihi yapılar gibi yıkık dökük tam bir virane, ama inanın içinde yaşayan aileler vardı. Aklıma bizim eski Dolapdere geldi, oğlum Dr.Oğuz Derya’yı sağlık merkezinde çalışırken ziyaretine gitmiş gördüğüm manzaraya inanamamıştım. Gerçi şimdi çok modern olarak yeniden yapılandırılmış. İşte iki güzel örnek size, yanındaki yıkık yer de görülüyor.

IMG_0944

Çamaşır asılı balkonları fotoğraflamayı oldum olası sevmişimdir. Rengarenk görüntüleri cezbediyor olabilir. 🤷‍♀️

IMG_0945

Havana turu devam.

IMG_2049
Küba-Havana

IMG_2050
Küba-Havana

IMG_2126
Küba-Havana

Uzunca bir tünele (denizin altından gidiyoruz) girip çıktığımızda karşımıza bir kale çıkıyor, Castillo del Morro.

İtalyan mühendis Juan Bautista Antonelli tarafından tasarlanan kale, 16. yüzyılın sonlarında çevreden çıkarılan kayalarla köleler tarafından San Cristobal de la Habana kentini savunmak için inşa edilmiş. Ancak, Küba valileri ve Mühendis Antonelli arasındaki anlaşmazlıklar, sorunlar nedeniyle kalenin inşası tam 30 yıl sürmüş.

IMG_0950     Tastillo de los Tres Reyes del Morro; Havana’nın sembollerinden biridir ve hem turistler hem de yerli halk tarafından en çok ziyaret edilen yerlerden biri olarak birçok filmde de yer almış. Kastilya’nın ilginç bir tarihi özelliği de hapishaneleri. Arka duvarlarındaki mevcut deliklerden mahkumları köpekbalıklarına atarlarmış. 😤😤

Akşamları top atışları çok renkliymiş biz yaşamadık. Eskiden halkı eve dönün dercesine kaleye çağırmak için top atışı yapılırmış. Bu gelenek hala devam ediyormuş.

Yine pembe bir Chewrolet gördüm 💃💃💃

IMG_0959ssss

Morro kalesinin içinde çeşitli sergiler varmış.

IMG_2151

Ve ayrıca Tarih müzesi olarak gezilebilirdi tabii ama hava o kadar bunaltıcı ki, karşı sahilde görülen meşhur Malekon Bulvarının ve çevre manzaranın güzelliğini bile bizi cezbetmedi.

IMG_0952

Yolumuz yine bir bulvardan geçer Puerto Caddesi ve Plaza de Armas’taki Parque Cespedes’in sahil tarafıymış. Burada da harika bir sürprizle başbaşayız. Küba devlet adamlarının isteği üzerine heykeltraş Metin Yurdanur tarafından 2011 yılında yapılan ve altında “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ve “Fundador de la Republica de Turquia” yani “Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucusu” yazıyor. Ata’mızın büstü karşımızda. Küba’da Ulu Önderimiz ATATÜRK‘ten başka hiçbir yabancı devlet adamının büstü yokmuş. ❤️❤️🇹🇷🇨🇺❤️❤️❤️ Onur duydum.

IMG_8555

Deniz kıyısında yani eski Havana’dayız burası da Plaza de Armas’ın sahil tarafı etrafta askeri araçlar, askerler ve bir kale daha var.

IMG_0962

Castillo de la Real Fuerza; Amerika’daki en eski Avrupa savunma yapılarından biri ve Karayipler’deki İspanyol egemenliği döneminde korsan saldırılarına karşı savunma amacıyla Fransız uzmanlar tarafından 1555 yılında yıkılan bir kalenin yerine inşa edilmiş.

IMG_2159ak
Küba-Havana-Castillo de la Real Fuerza’da ben.

Burada da bir efsane hikaye yakaladım. 😍 Dona İnes de Bobadilla efsanesi; Batı kulesinde La Giraldilla adıyla bilinen bronz bir rüzgar gülü varmış. Efsane Espera kulesi olarak da bilinen bu kulede geçer… O dönem Küba Valisi olan, aynı zamanda İspanyol fatih Hernando de Soto’nun eşi; kocasının Floridayı ele geçirmek için çıktığı seferden dönüşünü beklerken rutin olarak hergün bu kuleye çıkar saatlerce kocasının dönüşünü beklermiş. Ama çok uzun süren bu fetihten Vali asla dönememiş ve evet fetih sırasında ölmüş. 🤭😇

Askeri mimarinin de en güzel örneklerinden biriymiş. Kale, kentin kalan kalıntıları ve tarihi merkez ile birlikte UNESCO tarafından bir Dünya Mirası Alanı ilan edilmiş. Tarih müzesi olarak geziliyorsa da biz es geçtik. Çünküü  Eski Havana, Havana Vieja’yı gezeceğiz insanı kıpır, kıpır oynatan müzikler eşliğinde hem de… 💃💃💃💃

IMG_2162
Küba-Havana Castillo de la Real Fuerza

Sola döndük rehberimiz eşliğinde gidiyoruz. Soldan devamla San Ignacio sokaktan geçiyoruz. Yolda gördüklerim; henüz yerli halk yok.

IMG_2163
Küba-Havana San Ignacio sokak

IMG_2164
Küba-Havana San Ignacio sokak

Ay paylaşmazsam ölürüm. Arada erkekleri zorla öpmek için koşturan kadınlar vardı inanılmaz üzüntü verici. ☹️ Yine Amerika’nın sömürgesi döneminde zengin iş adamlarının meşhurların gözde mekanıydı Havana. Bugünkü sonuç kaçınılmazdı yani.

IMG_2171

Barların dışı kırık dökük olsa da içleri çok güzel.

IMG_2165 kopyası

Nihayet Catedral meydana geldik. Sağdaki sokakta Empedrado sokağı Ernest Hemingway‘in romanlarını yazdığı ve yine romanlarında bahsederek meşhur ettiği Ünlü bar La Bodeguita Del Medio var Mojito‘larıyla ünlü.. Mojito geleneksel bir Küba içeceğidir. Geleneksel olarak, bir mojito beş malzemeden oluşan bir kokteyldir: beyaz rom, şeker, limon suyu, soda suyu ve nane. Nane ile aslında limonun yeşili diyebileceğimiz Lime ile yapılanı makbulmüş ve tatlarının birleşimi romla birlikte mojito’yu popüler bir yaz içeceği haline getirmiş. Fiyatlar da ünlüymüş 😜 Mojito 5 CUC. Serbest zamanda gitmek üzere not aldık. 🍹🍹🍹

IMG_0966 son
Küba-Havana-Empedrado sokağı-La Bodeguita Del Medio

Sanırım Katedralin yanındayız ve meydanına yaklaştık. 😇

IMG_0963
Küba-Havana katedral

Ooo Meltem-Serdar çifti selfiden önce bana yakalanmışlar. 😍😍 Selam olsun. Bu güzel kemerli yapı da vakti zamanında Saraymış. Aguas Claras Markizleri sarayı. Devrimden önce bu anıtsal yapı Banco Industrial’in merkeziymiş. Evet şimdi El Patio isminde bir restoran olarak hizmet ediyor. Yine 1700 lü yıllarda yapılmış.

IMG_2167 kopyası
Küba-Havana-Aguas Claras Markizleri sarayı- Restoran El Patio

1.-Meydan-Plaza De La Cathedral;

Eski Habananın dört önemli sömürge meydanından en merkezi ve tanınmış olanıdır. Bu meydan otantik bir Küba Barok müzesiymiş, çünkü San Cristobal Catedral dahil olmak üzere tüm binaları 17. yy sonları -18. yüzyıldan kalmaymış.. Bir hayli ilerde göreceğimiz su kanalına kadar (16.yüzyılın sonunda) burası hep bataklıkmış bu yüzden şu anda La Cienaga olarak da adlandırılıyor. Şehre su sağlayan açık bir kanal olan Zanja Real’e ulaşana kadar, alan kurutulmuş ve sonra katedral yapılmış.

Catedral De San Cristobal;

Hayli görkemli değil mi? Ama bir yapım hikayesi var tabii. Tamam benim kadraj yanıltabilir ama Katedralin kuleleri dahil çoğu yeri asimetrik 😃

Tamam anlatıyorum; Bir Cizvit papazı-sömürge döneminde burada bir kilise ve papaz okulu açmak ister, inşaata başlar ama ömrü vefa etmez ölür. Kilisenin yapımına kardeşleri devam ederse de onlar da bitiremez. İstilacı İspanyollar (bu arada İspanyolları çok severim❤️) Cizvitleri kolonilerinden kovunca Kiliseyi tamamlamak dönemin valisine kalır. Daha sonra katedral olarak tamamlanır. Katedral olana kadar türlü elden yapılan eklemeler yüzünden de çan kulelerinin farklı olduğu söylenirmiş. Yani benim kadraj (geniş açı lens nedeniyle) fazla eğik değilmiş.  😀💃💃

IMG_0973
Küba-Havana-Plaza De La Catedral- Catedral De San Cristobal

İtalyan mimar Francesco Borromini tarafından tasarlanan barok bir yapı olan katedral denizden çıkarılan mercan kayalarıyla yapılmış dünyada eşi yok deniyor. Havana Başpiskoposunun merkez katedrali meşhur Papa da ziyarete gelecekmiş. 🤔 Bir dönem ateist olan halkı biran önce Hıristiyanlaştırmak için olsa gerek. 🤷‍♀️

Kristof Kolomb’un kalıntıları 1898 yılına kadar bu tapınakta iken aynı yıl İspanya’ya Seville’e taşımışlar. Çanların müziği çok güzelmiş hatta Küba’lı bir yazar *taştan müzik seti * diye tanımlanmış, ama çalışına hiç denk gelmedik.

Sağda sergi olan yapı da bir zamanlar saraymış. Palacio del Conde de Lombillo Palace şöyle bakalım.

IMG_2168
Küba-Havana- Plaza de La catedral de -Palacio del Conde de Lombillo Palace

Saray 1741 yılında inşa edilmiş. Havana’lı Pedroso ailesine aitti ancak adını 19. yüzyılda Pedroso ailesinin soyundan evlenen Lombillo Kontundan almış. Bir dönem postane olarak işlev görmüş. 2000 yılından bu yana büro imiş.

El Patio restoranın önünde bu ablaları gördüm ama ikaz üzerine çaktırmadan fotoğraflamak zorunda kaldım. Verdiğin 1 Cuc’u beğenmiyor peşinizden geliyorlarmış. Gerçi bunlar yerlerinden kalkacak gibi durmuyorlar hem önlerindeki materyallere bakınca sanki falcı gibiydiler. 🤷‍♀️ 😊

IMG_09702
Küba-Havana- Plaza de La catedral -Palacio del Conde de Lombillo Palace önü

Hemen yan sokağında Grafik sanatını öğreten atölye varsa da bence görüntü güzeldi.

IMG_2181
Küba-Havana- Plaza de La catedral

San Ignacio sokaktan devam ediyoruz.

IMG_2182
Küba-Havana-San Ignacio sokağı

Bir sokak sonra sola Obispo caddesine döndük, calle-cadde diyor ama bence dar bir sokak, yine de çok hareketli, bar ve sanat galerinden geçilmiyor. Bu sembolik cadde diyelim hayli de eski 16.yy da bile varmış..  Çılgın müzik eşliğinde gezeceğiz demiştim ya işte tam yerine geldik, Bolerolar, Chachalar, Salsalar, Kübalı çocuklar 1.5 yaşından itibaren salsa yapmayı öğreniyorlarmış.💃💃💃💃

Mercaredes sokakla birleştiği yerde meşhur Ambos Mundos otel karşımıza çıktı.

IMG_0980222
Küba-Havana-Hotel Ambos Mundos

Balkondaki selfici süper 😃

IMG_0979

Önemi yine Hemingway’in zamanında ”Çanlar kimin için çalıyor” romanını yazarken 511 no’lu odada kalmasıymış. Büyük yazar dünyada gezmediği ülke kalmamış; iki dünya savaşı, İspanya iç savaşı yaşamış, Afrika’da seneler geçirmiş derken Hemingway yaşamının neredeyse 22 yılını Küba’da geçirmiş. Hal böyle olunca kuşkusuz Küba’da bıraktığı izler de fazla olacaktı. Otelin terasına çıkıp etrafa bakılabilirmiş.

Obispo Caddesinden devamla..

2. Meydan-Plaza de Armas;

Ve parkta tahta bacaklı göstericilerle karşılaşma. En son çocukluğumda görmüştüm. Benim koca Canon’u görünce para diye peşime düştü hayli de takip etti hemen uzaklaştım. 😀😀😀 Onlardan kaçayım derken yerdeki parkelerin taş değil ahşap olduğunu fark edememişim. ☹️

IMG_0985

Efendim zamanın İspanyol sömürge valisi atların nal seslerinden rahatsız olunca böyle bir yöntem bulmuş, yerleri daha az ses çıkmasına sebep olan ahşap parke döşetmiş. Ne yalan söyleyeyim ben arnavut kaldırım sanmıştım. 🤷‍♀️

Bu kare Önder’den iPhone ile…❤️❤️❤️ Arkadaki güzel sütunlu bina şimdilerde şehir müzesi -Museo de la Ciudad olarak kullanılan Palacio de los Capitanes- Valinin sarayı olarak çevirebiliriz.

IMG_2193

Hep beraber müziğin ritmine uyarak yürüdük. Plaza de Armas; yazmıştım Küba’da dört sömürge meydanı vardı, işte bu da onlardan biri hatta en eskisi 1520 lerde yapılmış. 1770 lerde sömürgecilik döneminde Plaza de Iglesia olarak bilinirken; askeri geçitlerin yapıldığı tören yeriymiş ve 20. yüzyılın ortalarına kadar siyasi ve idari rolünü devam ettirmiş. Yapılışı dört yüzyıla dayanan eski binalarla çevrilidir. Şimdiki adı Plaza de Armas – aslında “Parade Ground”  tören alanı, ana idari merkez anlamındaymış. Şimdi bir de herkesin yavaş dahi olsa İnternet kullandığı park. 💃💃💃

Yolumuzun üstünde bir cami görünce sevinmiştik ama bizim değil Araplarınmış. Abdallah camii -Mezquita Abdallah. İspanyol tasarımı cami. Eski bir Lübnan, Suriye ve Filistin kolonisi tarafından kurulmuş. Tamiri vs ile 2015 de açılmış. Az bir müslüman azınlık varmış.

unnamed-2a
Küba -Havana-Mezquita Abdallah.

Tabelasında; Inaugurada el 17.06.2015, correspondiente al 1er dia del mes de Ramadan 1436 H. **Ramazan 1436 H. ayının 1. gününe denk gelen 17 Haziran 2015 tarihinde açıldı** yazıyordu.

Sağa döndük cadde- Calle de Oficios oldu😊 yolda gördüklerim. Bu yaşlı kadın kedisini süslemiş çocuk arabasında birbirlerine bakıyorlardı. Kendi ayrı süslü öyle oturuyor çok sevimli ama direkt fotoğrafını çekmeye utandım. 😇 Hoş dilencilik yok zaten.

IMG_0987_1
Küba -Havana -Calle Oficios

IMG_0988
Küba-Havana

IMG_0989
Küba- Havana sokakları

Hemen solumuzda çok güzel bir yapı vardı saray mı?, otel mi?, yanında dikilitaş gibi süslü bir sütun, önünde orijinal bronz heykellerle dikkati çekiyor ama ne?

IMG_0991
KÜBA- Lonja del Comercio de La-Habana.

IMG_0995 kopyası
KÜBA- Havana-Plaza de San Francisco de Asís-Lonja del Comercio de La-Habana.

1909 yılında yapılmış ticaret merkeziymiş. 😁 Lonja del Comercio de La-Habana. Fransız heykeltraş Etienne’nin bronzdan yaptığı bu heykel; Fransa ile Küba arasındaki dostluğun belirtisi, hediyesi olarak 25 Mayıs 2012 tarihinde zamanın Fransız Büyükelçisi tarafından Havana şehrine bağışlanmış. Ve bu meydan da Plaza de San Francisco de Asis.

3.Meydan-Plaza de San Francisco de Asis;

Yine bir sömürge meydanı. Onaltıncı yüzyılda, İspanyol ticaret kalyonlarının İspanya’ya geçerken demirlediği limanın hemen yanı. 15. yüzyılın başlarında meydanda bir pazar kurulmuş ve sonra 1608’de bir kilise inşa edilmiş. Ancak rahipler gürültüden şikayet edince, pazar Plaza de Vieja’ya taşınmış.

Yapı ise; 1730 yılında inşa edilen İglesia y Convento de San Francisco de Asís kilisesi ve manastırı.

IMG_0997
KÜBA- Havana-İglesia y Convento de San Francisco de Asís

Sağda yine güzel bir yapı.

IMG_2197
KÜBA- Havana-Plaza de San Francisco de Asís

Kiliseyi solumuza alıp yürüdük sağdaki ilk sokak Teniente Rey’e döndük. Biraz gittik karşımıza Arnavut kaldırımlı sokağın ortasında ince uzun demir parmaklıkla çevrili bir çukur çıktı. Rehberimiz anlatacağım demese yürüyüp gidecektim. Sonra duvardaki açıklayıcı tabelayı görünce güzel yurdumdan aşina olduğum çukuru çekeceğime rehberimiz Mehmet Aydın’ı dinlerken tabela önü görüntüsündeki bizim gençleri çekeyim dedim. ☺️

IMG_0998
Küba-Havana’dayız diyor gençler. Muhittin Yörük, rehberimiz Mehmet Aydın, Levent Kuruoğlu, Muhammet Karadeniz, Rıza Erol.

Zanja Real, 1565-1592: Havana’nın Kraliyet su kanalı. Tabelada yazılanların kısa özeti: Havana’nın kraliyet su kemeri olarak 1545’te inşa edilen ve o dönemde kentin en zengin kişisi Juan de Rojo ve Vali Juanes Davila’nın himayesi ile tanıtılan ilk su kemeri.

13. yüzyılda ve özellikle 19. yüzyılda, kraliyet kemeri, şeker ticareti ile zenginleştirilmiş kozmopolit bir şehire su sağlamak için yetersizdi. Bu, 1831-1835 yılları arasında inşa edilen Ferdinand VII’nin ve daha sonra 1859-1897 yılları arasında inşa edilen kanal de vento’nun iki yeni su kemeri inşası için zorlandı ve sonunda tasarımcı ve yapımcı
Mühendis Francisco de Albear ve Lara bu son 11 km’lik eseri yaptı. Yapımcının onuruna Albear adı verildi. 1878 de Paris’in Evrensel sergisinde, Masterpiece Mühendislik altın madalyasını almış. Ve kemer şu anda Küba’da mevcut 7 mühendislik harikasından biri sayılıyormuş. Yani fazlaca önemli bir çukurmuş. 🤷‍♀️🤷‍♀️ Daha sonra Albear’ın mermer heykelini görecekmişiz. Zaten köşebaşı bir yerdeydik hop yeni bir meydandayız. Evet sömürge meydanlarından Plaza de Vieja’dayız. Panoramik görüntü denedik iPhone ile fena olmadı gibi. 😃

4. Meydan-Plaza de Vieja;

IMG_2202
Küba-Havana-Plaza de Vieja

Plaza Vieja; 1559’da yapılmış Plaza Nueva olarak adlandırılmış ve genelde zenginlerin yerleşim yeri. Birçok kez yıkılmış, yapılmış. Meydanda boğa güreşi, festivaller ve infaz gibi pek çok etkinlik düzenlenmiş. Aynı zamanda pazaryeri olarak da kullanılmış hatta 1950’lerde, bir yeraltı otoparkı inşa etmek için meydan kazılmış. Eski terkedilmiş 18. yüzyıldan kalma evler, binalar özgün ve zarif görünümlerine yeniden kavuşturulmuş. Çok güzel farklı ev stilleri var, mesela meydanın ortasında, 1796 yılında yapılan çeşme sonradan birebir aynısı olarak yapılmış. Binaların bakımlı oluşundan anlaşıldığı gibi neredeyse tamamı aslına uygun olarak yeniden yapılmış. Kafelerle, ünlü marka satış yerleri ile meydan hareketlenmiş. Sol köşedeki sarı bina çok güzeldi. Camara Oscura imiş.

IMG_1037ddd
Küba-Havana-Plaza de Vieja Camara Oscura

Camara Oscura “fotoğraf makinasının atası” diyebilirim. İğne deliği kadar bir yerden geçen ışığın karanlık ortamda, aynaların, içerdeki içbükey alana düşürdüğü Havana’nın 360 derecelik görüntüsünü veriyormuş. Biz çıkmadık.

Hemen yanındaki mavi bina Fototeca de Cuba.

IMG_1039
Küba-Havana-Plaza de Vieja, Fototeca de Cuba

Fototeca de Cuba, Ulusal Plastik Sanatlar Konseyi ve Kültür Bakanlığı ile iş birliği içinde, her kasım ayında Kasım Foto etkinliğini Küba’da düzenliyor. Küba ve dünya sanatında fotoğrafın varlığını, tarihini ve evrimini kutlamak amacıyla 2006 yılında ortaya çıkan bir inisiyatif. Meydandan görüntüler, tüm meydan içine bakan binalar restore edilmiş. Unesco destekli.

IMG_1002
Küba-Havana-Plaza de Vieja

Tertemiz ve sakin rengarenk binalarıyla çok hoş bir görüntüsü var. Bu güzel harika balkonlar hep burjuvaların yapılan etkinlikleri seyretmesi için ve sahiplerinin durumunu belirtecek şekilde süslü ferforjeler yapılmış. En soldaki civciv sarı meşhur La Taberna Muralla, biz başka bir daha hareketli tavernaya gidecekmişiz bakalım. 💃💃💃

IMG_1001
Küba-Havana-Plaza de Vieja

Camara Oscura’dan dümdüz plazayı geçtik çeşmeyi falan tavaf etmedik yani transit bir geçiş söz konusu. 🤷‍♀️

Köşe başında durunca soldaki sokaktan devam ettik Brazil (Teniente sokak) sağdaki sokak San İgnaccio idi.

IMG_1004
Küba-Havana-Plaza de Vieja

Ve çok az gittik, düz gittik öyle harika müzikli bir yere denk geldik kiii anlatılmaz. Yok üstteki bu sarı yer 106 bizim taverna bir sonra 104 numara. 😀 Sola doğru..

IMG_1040
Küba-Havana-Plaza de Vieja -Calle de san İgnaccio sokak

IMG_1041 2
Küba-Havana-Plaza de Vieja -Calle de san İgnaccio sokak

Evet 104 numaralı kapı La Taverna Del Son. Süper hareketli çocuklar zaten Küba müzikleri belli yani kıpır, kıpır. Elinde Maracas (hani içi boncuk dolu labutlar var ya salladıkça ritim tutarsınız işte onlardan) siyahi solist hiç durmuyor bazen uzun metal bir boru yine çivi gibi metal bir çubukla sürtüp ritim yapıyor.. Evet La Taverna del Son’dayız. Rehberimizin meth ettiği kadar var. En görünür fotoğraflar bunlardı. Videosu var bir ara ekleyeceğim.  Ünlü Guantanamera şarkısını hep birlikte söyledik.💃💃💃

IMG_1057 2
Küba-Havana-La taverna del Son -Calle de Brazil (Teniente sokak 104 numara)

Yine bir hikaye yakaladım size; “Guantanamera” sözleri ile romantik bir şiirdi. Zamanla şiir kime yazıldıysa aşk ilişkisi özelliğini yitirir. Daha doğrusu şiddet gördükten sonra erkeğini terk eden, muhtemelen aldatan bir kadının dramatik öyküsüne dönüşür…

“Guajira Guantanamera” diye nakaratı ile ağızlara pelesenk olan bu şarkıda
“guajira” İspanyolca işçi demek ve Guantanamera kadın olarak algılanmıştır.

Amerika Küba’da Guantanamo’da askeri bir üs kurar. Ve özgürlükçü akvist gençler savaş karşıtı gösterilerde, sendika grevleri, Amerikanın göç sistemine itiraz yürüyüşleri ve göçmenler için medeni haklar isteme gösterilerinde çokça kullanırlar.

Jose Martin’nin ” versos sencillos ” adlı eserinden 1929 yılında Joseito Fernantes tarafından bestelenmiş olan bir küba yurt şarkısı diye bilinir.

Joseito yıllarca yaptığı günlük radyo programında, doğaçlama yaptığı haberlerini Guantanamera’nın müziği ile seslendirmiş ve şarkının popülaritesi de hayli artmış.

1950’lerin sonunda, Kübalı bir müzisyen Amerikada bir partide Jose Martin’in şiirinin bazı dizelerini yine Guantanamera müziği ile birleştirmiş. Bu şeklini beğenen Amerikalı folk müzik sanatçısı Pete Seeger repertuarına eklemiş ve 1963 senesinde New York’ ta Küba Devrimi dayanışma gecesindeki konserde söylemiş. Neticede hala herkesçe bilinen dünyaca ünlü bir şarkı olmuş. Yazıları okurken bir yandan da şarkıyı dinlemenizi hatta benim yazımı okuduktan sonra müziğin videosunu da izlemenizi öneririm. ❤️💞❤️     Guantanamera

IMG_2207
Küba-Havana-La taverna del Son

Mojitolarımızı içtik bolca dans ettik. Otele giriş saatine kadar serbest zaman vardı biraz grupla birlikte biraz da kendimiz sokakları arşınladık. Önce geçtiğimiz güzel binalara bakalım. Hepsi bugünlere gelebilmiş birer tarihsel anıt bence.

IMG_2203
Küba-Havana’dan bir sokak

IMG_2204
Küba-Havana

Sokakta yemek olayı uzakdoğuda bilinen birşeydi ama Küba da aynı şekilde evlerde yemek pek yapılmıyormuş.

1-IMG_1065
Küba-Havana

Bu güzel çocuğun surat ifadesindeki  güzelliğe bakarmısınız kıyamam.😍 Torunumu özlediiim. 🤗🤗

2-IMG_1066
Küba-Havana

Sokaklarda kaybolduk desem yeridir. Sanırım Obispo sokakta grupla buluştuk. Grafitiden çok mural yapılmış harika duvarlar gördük.

3-IMG_1067
Küba-Havana

Ne tesadüf ki bu hanım da bir kedi besliyordu. 😍

k-IMG_1018

Bu da Altın makas berberi 😁

j-IMG_1017

Bundan sonra sokakları karıştırdım artık öyle ki, mekan fotoğraflamaya vermişim kendimi. 🤷‍♀️

Siz de benimle gezin en iyisi hem okumadan izlersiniz kolayca 🤓 Görüntüler muazzam zira.

f-IMG_1013

Bunlara bisiklet taksi diyeyim çokça rastladık derken durağına da denk geldik.

b-IMG_1006

g-IMG_1015

t-IMG_1031

Alt fotoğrafta evin duvarında ok işareti ile gider dediği sokak Amargura zaten duvarda da yazıyormuş. 🙈

l-IMG_1020

Kısaca Old Havanayı arşınlıyoruz. Kübalı ressamların atölyeleri vardı, iki tane çocuk odası için pano aldık ve çerçeveyi Aydın’da yaptırdık.

alev küba

4-IMG_1068
Küba-Havana

Küba denince akla ilk gelen eski model rengarenk arabalardır. İşte meraklısına panoları.

5-IMG_1069
Küba-Havana

Sokaklarda gezerken insanlar oldukça rahat. Ne güzel memleket! Gezerken göreceksiniz, kim ne yapıyor, açık mı giymiş, şortu minicik mi karışan olmadığı gibi bizlerden başka dönüp bakan da ya da benim gibi fotoğraflayanı da yoktu (kendim için değil vallahi size bilgi olsun diye çektim denir ya işte öyle bir fotoğraf). 😇 Kısaca mahalle baskısından bahsedilemez.😀😀😀

6-IMG_1071_1
Küba- Havana sokakları

IMG_1075
Küba- Havana sokakları

Kapı aralıklarını bile kaçırmadım. Sanırım Fidel ile Camilo posteri. Hazine var buralarda elbette fotoğraf adına ve bilgi, görgü adına. 💃💃💃

h-IMG_1016
Küba- Havana sokakları

d-IMG_1009
Küba- Havana sokakları

Böyle özel ve tarihi pencereleri de çok sever hiç kaçırmam. 😇 Brazil caddenin köşesi kapıda ayakkabı atölyesi yazıyordu.

IMG_1029
Küba- Havana sokakları- Brazil calle

Hayat gailesi içinde koşuştururken çiçeği unutmamak ne güzel.💞💞

m-IMG_1021
Küba- Havana sokakları

Güleryüzlü yerel halk fotoğraf çekimine hiç ses çıkarmıyor.

u-IMG_1032
Küba- Havana sokaklar

Kırmızıların uyumu. ❤️❤️ Dedim de aklıma geldi, hala aklıma geldikçe çok üzülürüm. Yemek yediğimiz bir restoranda çat pat türkçe bilen garson kız bana işaretle ruj var mı? diye sordu. Özel günlerin haricinde sürme alışkanlığım hiç olmadığından yanımda da taşımamıştım ve yok dedim. Diğer garson kız kıpkırmızı ruj sürmüştü sana da biz alalım dedim satılmıyor dedi. Bir yerde okumuştum giderken yanınızda sabun götürün diye yazıyordu, keşke dedim ruj deseydi de yanımda götürseydim bu kızcağızı sevindirseydim. Sohbet sırasında bir Türk gencin peşinde olduğunu Türkiye’ye gidelim bir müddet birlikte deneme yapalım anlaşabilirsek sonra evleniriz demiş. Tabii kızı yanlış olduğu yönünde ikna etmeye çalıştık ama buradan kurtulma hayali hayli yüksekti.😟😟

o-IMG_1024
Küba- Havana sokakları

Gençler ve yaşlılar 😃

n-IMG_1023
Küba- Havana sokakları

Kapı önü sohbetlerine doyum olmaz. ☺️

p-IMG_1025
Küba- Havana sokakları

Teniente rey ve Amargura- 460 No’lu Cuba sokağından geçtik burada Museo Historico de las Ciencias Medicas Ulusal Tıp  Bilimleri Tarihi *Carlos J. Finlay* adı verilmiş müze var. Kapalıydı gezemedik.

v-IMG_1033
Küba- Havana Teniente rey ve Amargura- 460 No’lu Cuba sokağı

Yolları aşındırmadan yürüdük karşımıza meşhur 200 yıllık bir geçmişi olan ve fakat  yine Hemingway’in daiquiri içip meşhur ettiği diğer bar-Floridita bar çıktı.

8-IMG_1077
Küba- Havana

Bu arada; Kübalıların polisle araları pek iyi değilmiş. Ama yine de yardımsevermişler.

Otele dönmek için buluştuğumuz meydan Central parka bakan bir anıt alanı. Hani Küba’ya su getiren ve hala çalışan kemerin; yolda sadece demir parmaklıkla çevrili çukur vardı ya işte o kanalın mühendisi Francisco de Albear y Lara’nın anıtı. Karşısındaki otel de Gran Hotel Manzana Kempinski La Habana.

9-IMG_1076
Küba- Havana,Gran Hotel Manzana Kempinski La Habana.

1895 yılında Küba’lı sanatçı Jose Vilalta de Saavedra tarafından yontulmuş Francisco de Albear y Lara’nın gerçek boyutundaki Carrara mermer heykeli, askeri mühendis olduğu için üniforma giydiğini ve sürekli çalışan biri olduğu için de bir deftere yazar şekilde gösterilmiş. Anıtın dibinde duran kadın heykeli de Küba’yı temsil ediyormuş.. Anıtın çevresini üç küçük çeşme çevreliyor.

Kaidedeki yazıtta; “Havana kenti bu anıtı ünlü oğlu D. Francisco de Albear ve Lara’ya kurdu” yazıyor.

10-IMG_1081
Küba -Havana-Francisco de Albear y Lara’ anıtı

Bu bekleyişte bir de Central parka bakayım dedim. Türk bayraklı tişört giymiş amcam da çok güzel.

11-IMG_1074
Küba -Havana

Central parkın arkasında ya da yanında Capitol görünüyor bir diğer kenarı da Jose Marti bulvarı.

12-IMG_1083_1
Küba -Havana Central park

13-IMG_1084
Küba -Havana Jose Marti bulvarı

Tekrar Albear anıtına geldim. Otele gitmek için otobüsümüze bindik siz ne durumdasınız bilmiyorum ama biz yorulmuşuz.  Miramar’daki Havana Be Live Copacabana Oteldeki şarkıcı kızımızla veda edeyim. Küba’daki ilk günümüz böyle geçti memnun kaldık.

IMG_1087

Dilerim sizleri de keyifle gezdirebilmişimdir. Daha 3 gün buralardayız Küba’nın başka güzelliklerinde görüşmek üzere hoşçakalın, sevgiyle kalın. 😍😍😍😍