BOLİVYA-3 Tiwanaku

La Paz’da son günümüz. Tarih 21 Şubat 2025. Otelin penceresinden şehrin sabah görüntülerine bakıyorum. And Dağları’nın eteklerine kurulu bu koca şehir, sanki dev bir çanağın içine yerleşmiş gibi. Son karede ise bir önceki yazımda da bahsettiğim La Paz’ın 39. Cumhurbaşkanı Gualberto Villarroel’in heykeli. Ardından arabamıza biniyoruz ve La Paz panoramik gezimiz başlıyor.

Şehir içi manzaralarıyla devam edelim. La Paz’ın parkları gerçekten çok güzel. Yüksek rakımlı bir şehir olmasına rağmen yeşil alanları özenle korunmuş. Şehrin hareketli yaşamı arasında bu parklar küçük birer nefes alma durakları.

Bir ara sokak ve bir caddeden yaşamdan enstantaneler. Ve elbette rengarenk kıyafetleriyle cholitalar. Bolivya giyim kültürünü yaşatan bu kadınlar ister istemez gözüme çarpıyor. Çok da sevimliler, ikinci karedeki Cholitanın şapkası mesela nasıl da güzel ve düşmeden duruyor.

Bir süre sonra La Paz’dan çıkıp El Alto’ya geçiyoruz. La Paz’dan sonra bu şehir bambaşka bir dünyaya benziyor. Rakım daha da yükseliyor, sokaklar genişliyor ve günlük hayatın temposu kendini daha fazla hissettiriyor.

Yol boyunca kurulan pazar yerleri de hemen dikkat çekiyor. Tezgâhlarda yok yok; giysiler, meyveler, insanlar alışveriş yapıyor, satıcılar kendi aralarında sohbet ediyor. Kısacası Bolivya’nın günlük yaşamından küçük sahneler işte…

Ve tabii ki burada da rengârenk etekleri, şalları ve şapkalarıyla yine gözden kaçmayan Cholitalar. Pazarda dolaşan, alışveriş yapan ya da bir köşede sohbet eden bu kadınlar, And kültürünün en canlı sembollerinden biri.

El Alto’dan ayrılıp And Dağları’nın geniş platosuna Altiplano’ya doğru ilerlerken, birazdan göreceğimiz yer Bolivya’nın en eski ve en gizemli uygarlıklarından birine ev sahipliği yapıyor.

TİVANAKU (Tiahuanaco olarak da anılıyor.)

MÖ 1500–2000 yılları arasında kurulduğu ve MS 1200’lere kadar varlığını sürdürdüğü varsayılan bir uygarlığın beşiğindeyiz. Aymara dilinde adı *merkezdeki taş* anlamına geliyor. Tiwanaku, 3870 metre yükseklikte yer alıyor. Titikaka Gölü’nden başlayıp Atacama Çölü’ne, oradan da Şili’ye kadar uzanan yaklaşık 600 bin km²’lik geniş bir alana yayılmış ki bu alan da Altiplano’ya dahil.

Bu kadim ve güçlü uygarlığın, Güneş İmparatorluğuTiwanaku İmparatorluğu olarak da anılan bir medeniyete ait olduğu düşünülüyor. Alttaki 2. fotoğraf Müze kısmı. Tiwanaku, İmparatorluğun ana merkezi olduğu kadar bölgenin de en kutsal merkeziydi. Aynı zamanda da Tanrılara ibadet için gelinen hac yeriydi.

Hava güzel, ortam bir o kadar renkli. Önce müze kısmına gidiyoruz ama saat çok erken olduğu için henüz açılmamıştı. Zaten açık olsa bile içeride fotoğraf çekmek yasakmış. Hevesim kursağımda kaldı.🥺Ama elim boş dönmedim. Hemen girişte Tiwanaku kalıntılarının muralı ve bir monolit vardı… Ben de fırsatı kaçırmayıp kaçamak iki kare çektim. Rehberimiz -Zaten müzeye girebilseydik Yıldız Kapısı ile 8 metre yüksekliğindeki Güneş Tanrısının monolitini görecektiniz dedi. Kısmetten öte yol yok demiş atalarımız. 🤷‍♀️

Müzenin dış kaplamaları Aymara’ ya özgü otantik desenlerle süslenmiş. Kapının hemen dışında da taş bir kalıntı dikkatimi çekti.

Hep beraber antik kalıntılara doğru yürümeye başlıyoruz. Hemen önünden tren yolu geçiyor onu atladık. İçimde hafif bir merak, birazda heyecan. Güzel bir giriş kapısı var alttaki ilk fotoğraf, kapının her iki yanında kentin krokisi ve Tiwanaku kültürünün kronolojik şeması var.

Alışık olduğumuz kırmızı toprak sahada hala çalışan işçiler var. Güzel bir yürüyüş yolu yapmışlar. Alttaki ilk karede görünen yolun her iki yanında ortasında yuvarlak delik olan taş bloklar görüyoruz. Ne amaçla kullanıldığını o an tam anlayamadım. 20–30 metre kadar ilerledikten sonra ise Akapana Piramiti’ne geldik. Hemen önünde tanıtım panosu. Gece yağmur yağdığından etraf zaten çamurlu yine de dolaşıyoruz.

Ama açıkçası… Burada küçük bir hayal kırıklığı yaşadım. Beklediğim o görkemli piramit yerine, birkaç basamaklı ve üzeri kumla kaplı bir tepeyle karşılaştım.

Haksızlık etmeyeyim diye saydım; ilk 7 basamak (zaten sadece bu kısmın çok eski dönemlere ait olduğu söyleniyor), ardından yaklaşık 30 basamak daha var. Yine de bana göre daha çok doğal bir yükseltiyi andıran bu yapı karşısında “Hepsi bu mu?” diye düşünmeden edemedim.

Bu kadar “sıfıra yakın” bir piramit hiç görmemiştim… Onu da görmüş oldum. 😁🤷‍♀️

Akapana Piramiti hakkında bilgilerin bir kısmını panosundan alıntılayarak anlatayım: Farklı dönemlerde inşa edilmiş olan bu yapı, 7 platformdan oluşuyor. Birinci platformun duvarları ince işlenmiş payandalarla kaplı ve ana giriş batı yönünde yer alıyor. Çıkış için ilk 7 basamak kullanılıyor.

Burada ayrıca bir Chachapuma (taş eşya müzesinde sergilenen bir heykel) bulunmuş—ama ne yazık ki biz müzede göremedik. Chachapuma nedir derseniz, Chacha” (insan/erkek) ve “puma” kelimelerinin birleşiminden oluşan bu figür, çoğunlukla doğa savaşçılarını; yani ritüellerde kullanılan kutsal hayvanın gücünü anlatan *bulutların insanları’nı*simgeliyor.

Akapana, 194 × 194 metre ölçülerinde dörtgen bir tabana sahip ve yaklaşık 15.70 metre yüksekliğinde. Tiwanaku’ nun IV. döneminde aktif olarak kullanılmış, ardından zamanla terk edilmiş.

Ayrıca pano şöyle diyor: Zirve oldukça etkileyici bir noktada yer alıyor; buradan karla kaplı Illimani dağını ve Titicaca Gölü’nü görebileceğiniz tek nokta burası. Zirveye çıkıp doğuya doğru baktığınızda dağların arkasında Titicaca Gölü varmış.

Ben ise zirveye çıkamadım ama çıkabilseydim kim bilir, belki görebilirdim. Yaklaşık 15 km mesafe varmış. O zamanlarda çok daha net görünüyor olabilir…

Akapanayı sağımıza alıp ileri doğru yürüdük. Yine fazla kalabalık olmadan solumda gördüğüm Putuni kompleksini fotoğrafladım. MS 900 civarında inşa edilmiş (ikinci karede) bu alanda çok sayıda delik bulunduğu için Aymara dilinde deliklerin olduğu yer anlamındaymış.

Bir de kenarlarda mezar odaları nedeniyle *lahitler sarayı* olarak da anılıyor. Tiwanaku’ nun ana komplekslerinden biri ve hükümdarın ikametgahı da olabilir deniyor.

Kalasasaya Akapana Piramidi’nin sol tarafında ve Putuni kompleksinin doğusunda yer alan, taş bloklarla çevrili bir alan. Ne yazık ki tam görünümünü yakalayamadım.

Kalasasaya; Aymara dilinde *kala* taş, *saya* ise ayakta duran anlamına geliyor. Yani genel olarak *ayakta duran taşlar* ya da *dikili taş* anlamına geliyor. Doğusunda ise küçük ama çukur şeklinde *Semi Subterranean Court* yani yarı yeraltı avlusu bulunuyor. Rehberimizin anlattığına göre bu batık tapınak yeraltını, Kalasasaya ise yer üstünü temsil ediyormuş. Her ikisinin de 7 basamağı var.

Kalasasaya’nın aynı zamanda bir gözlemevi gibi kullanıldığı da düşünülüyor. 21 Haziran ve 21 Aralıkta, yani gün dönümlerinde, ana giriş kapısından süzülen güneş ışınları mabede girip avludaki 3 monolitin üzerine düşünce bu dikili taşlar da adeta bir saatin akrebi gibi zamanı ve günü göstermiş oluyor.

Aslında Tiwanaku ve buradaki tüm antik yapılar hakkında bildiklerimiz, arkeologların buluntularına dayalı yorumlarından ibaret. Yazılı hiçbir bilgi yok. Bilinen tek şey Güney Amerika’daki en eski medeniyetlerden biri olan Moche ‘den (Mochica) daha uzun süre varlığını sürdürmüş olmasıdır.

Kalasasaya’nın avlusunda yer alan üç tane* dikilitaş- monolit- estela* adına her ne derseniz 😉 var ve gerçekten dikkat çekici.

İlki, monolit Estela Fraile; Yani keşiş dikili taşı diyebiliriz. Heybetli bir görüntüsü var yani az değil, 2 metre 45 cm boyunda (ilk karede) kırmızı kumtaşından oyulmuş. Fotoğrafa tıklayıp bakarsanız, kolları göğsünün üzerinde çapraz şekilde duruyor. Ellerinden birinde asa, diğerinde *kero* dedikleri ve geleneksel içkilerini (kaktüsten yaptıkları) içtikleri kap var. Karın bölgesinde yengeç tasvirleriyle bezeli bir kuşak. Ne olsa vaktiyle balıkçılık yapmışlar. Zaten eteğinde de balık figürleri var (arkeolog olmadığım için simgeleri benzetemedim ama işçilik güzel) sonra gözleri yuvarlak ve yaş akıyormuş gibi çizgiler işlenmiş, koca göbeği ile kesinlikle kadın bir keşiş olmalı demişler. Ama bir su tanrısı da olabilirmiş. Ben de karar veremedim her ikisi de olabilir. 🤔

Diğer monolit Estela Ponce; Rehberimize göre bu bir erkek figürü. Bakın, dedi, *yüzü daha köşeli, gözler ve ağız daha belirgin* Yine ellerinde kero kadehleri tutuyor. Kemerinde kaktüsler ve insan figürleri işlenmiş. Eteğinde ise yine balık motifleri var. Bu kez gri andezit taşından oyulmuş. 

Fotoğrafa tıklayıp dikkat edince görülen bir tümsek var çıkamadığım için çekemedim. Burası bir kurban sunağı *Altar*olarak kullanılıyormuş. Ayrıca bu alanda kuzeyde 7 ve güneyde 7 tane olmak üzere 14 yeraltı yapısı varmış. Muhtemelen Tiwanaku toplumunun ölen liderlerinin veya atalarının naaşlarını barındırmak için yapılmış türbeler olabilirmiş.

Kalasasaya’nın Kuzeybatı kenarında konuşlanmış en değerli tek parça monoliti * Puerto del Sol*un önündeyiz. Şimdi kırık ama olsun.

Puerto Del Sol-Güneş Kapısı; Bulunduğunda yerde tek parça halindeymiş. Bence de 3 metre yüksekliğinde ve 600 ton olduğu söylense de (aslında 100 tonu geçmez deniyor) bu devasa Andezit bloğunu tek parça olarak kaldırmaya çalışırken kırılmaması mümkün değil.

Üzerinde birçok kabartma figürleri var. İlk yapıldığında altınla kaplıymış, sonra İspanyollar tarafından yağmalandığı söyleniyor.

Tam ortada merkezde bir tanrı figürü var. İki elinde yılana benzer asa, başında güneş ışınları gibi çevrelenmiş yılanlardan taç var. Güneş tanrısı Viracoca olduğu düşünülüyor.

Yine gözünden yaşlar süzülen bu figürün sağında 24, solunda 24 adet figürler var. Sadece And dağlarında yaşayan bir Akbaba cinsi olan *Kondor*lar ortadaki tanrıya bakacak şekilde resmedilmiş. İlk sıradakiler Puma, ikinci sıradakiler Kondor ve 3.sıradakiler de zamanın sonsuzluğunu anlatıyormuş. Görelim.

Tiwanaku’ yu yaratan halkın Aymaralar olduğunu söylemiştim. Halk nerede yaşıyordu diye sorduğumda. Rehberimiz; burada yaşayan Aymaralar, tapınakların çevresinde kerpiçten yapılma dairesel evlerde yaşarlarmış. Kerpiç malzeme, tabiat anaya karşı dayanamamış; zamanla yok olmuşlar. O nedenle kalıntı göremiyoruz dedi.

Kalasasaya’nın arkasında Semi Subterranean Court- yarı yeraltı avlusu var demiştim. Son anda onunda da fotoğrafını Önder çekmiş( teşekkürler hayatım❤️) Paçamamanın yeraltı dünyasını temsil ediyor ve yine bu avluya da 7 basamakla iniliyor. Duvarlarındaki çıkıntılar insan kafası olarak işlenmiş.

Konuyu toplarsak daha önce anlattığım 3 tapınakta 7 basamakla bağlantılı.

*Akapana’nın simgesi Kondor gökyüzünü temsil ediyor ve 7 basamakla çıkılıyor.

*Kalasasaya’nın simgesi Puma yeryüzünü ve gücü temsil ediyor ona da 7 basamakla çıkıyor.

*Yarı yeraltı avlusunun simgesi de yılan- ölümü temsil ediyor ve ona da 7 basamakla iniliyor..

Hatırlatma: La Paz’ı anlatırken cadılar pazarındaki Aymaralı Kız’ın mural-duvar resmi bu 3 hayvanın önemini göstermiştim.

Çıkışa giderken ilk kare Putuni’ deki su olukları ve esas arkada planda Tiwanaku şehrini gördüm. İkinci karede başka bir yapı fark ettim; bana pek antik kalıntı gibi gelmedi. Rehberde yoktu, soramadım. Yılanlı bir monolit var. Ama 7 basamakla inilmiyor. Benim teşhisim burası bir türbe olmalı. 😉Haksız mıyım?

Tarihi MÖ’ye dayanan Tiwanaku’dan ayrılmadan önce biz de yakın tarihe bir iz bırakalım dedik.

Bolivya-Tiwanaku-2025 Kaplan'lar
Bolivya-Tiwanaku-2025 Kaplan’lar

Her yerde olduğu gibi burada da turistik eşya satışı vardı. Aymara kadını beni ısrarla çağırınca, Önder de sonunda bana bir sırt çantası aldı.😁 Son kareyi ise Tiwanaku’ ya giriş kapısını biraz değişiklik olsun diye çiçekler arasından çektim.

Arabamıza bindik ve Peru sınır kapısı olan Desaguadero kasabasına yola çıktık. Kasabaya vardığımızda hala Bolivya’da ve La Paz bölgesindeyiz, ancak araç değiştireceğimiz için pazar yerinden yürüyerek geçip pasaport işlemleri yaptıracağız. Rehberimiz umarım sorun çıkmaz çabuk geçeriz bazen 2-3 saati buluyor dedi.

Önce son Bolivya Cholita’larını pazarda görelim derim. İlk karedeki pazarcıların keyfi yerindeydi; hızla yürümesek daha güzel çekerdim. Cholita bana zafer işareti bile yaptı. ✌🏽

Bolivya ile Peru’yu ayıran Rio Desaguadero nehri var. Bu nehri bir köprüyle geçeceğiz. İlginç olan ise köprünün yarısının Bolivya’ya diğer yarısının Peru’ya ait olması. Şimdi biz de o köprüyü cholitalara gülümseyerek geçiyoruz.

Köprünün tam ortasındayız… Bir adım ilerisi Peru demek. Hemen sağımda rengarenk bir manzara uzanıyor: Desaguadero kasabasının mesire yeri. Küçük bir göl ve üzerinde süslü gezinti motorları. Görelim… Ve sonra Peru pasaport işlemleri için sıraya girmek üzere ilerleyelim…

Bolivya’ya veda zamanı da geldi…

Yüksek dağları, zorlu yolları, rengârenk cholitaları ve her köşesinde ayrı bir hikâye saklayan bu ülke, bende unutulmayacak izler bıraktı.

Belki her anı kusursuz değildi ama tam da bu yüzden gerçekti… Ve bu haliyle çok güzeldi. Şimdi bir köprünün ortasında, bir adım geride Bolivya, bir adım ileride Peru varken… İçimde hafif bir hüzün, yüzümde kocaman bir gülümseme var. Hoşça kal Bolivya… Biz seni sevdik…

Sizlerle de Peru’da buluşuncaya dek sevgiyle kalın. 💞💞💞

BOLİVYA-2-La Paz

Tarih 20 Şubat 2025

Bolivya-Uyuni La Joya Andina* El Alto* Havalimanındayız. La Paz’a uçmak üzere bekliyoruz. Havalimanı küçük ama uçağımız büyük. Salar de Uyuni’yi gökyüzünden de olsa kısmen çekebilmişim. Ve 1 saatlik uçuş sonrası La Paz *El Alto* havalimanındayız.

Havalimanından çıkıp otobüsümüze bindik. Rehberimiz Mert Songültekin ilk sorusunu sordu;

— Önce nasılsınız? Baş ağrısı olan var mı? Olan varsa da normalmiş. Çünkü havalimanının rakımı tam 4080 metre. “O yüzden sordum,” dedi. Yanında koka yaprağı olanlar çiğneyebilir. Merkeze indiğimizde rakım 3600 metreye düşecekmiş.

Bizim hiç nefes sorunumuz olmadı. Ve anlatıma devam…

Aymara dilinde La Paz’ın adı Chuqiyapu. İspanyolca anlamı ise Barış. Neden “Barış” derseniz… İspanyollar döneminde yaşanan karışıklıkların ardından oluşan barış ortamını Meryem Ana’nın sağladığına inanılmış. Bu nedenle şehre Nuestra Senora de La Paz — yani Barışın Anası Meryem Ana — adı verilmiş.

La Paz, Bolivya hükümetinin meclisine ev sahipliği yapıyor. Cumhurbaşkanlığı Sarayı da burada; yani yasama ve yürütme bu şehirde. Üstelik nüfusu yaklaşık 1 milyon. Ama başkent değil.

Milyonluk nüfusu bile olmayan Sucre ise yargıya sahip ve anayasal olarak Bolivya’nın başkenti kabul ediliyor. Yani burada gerçek bir kuvvetler ayrılığından söz edebiliriz. 

Şimdi merkeze doğru araba ile iniyoruz. Yoldan manzaralar… Camdan yakaladığım kareler profesyonel değil belki ama anı kurtarır. 😉

Otobüsler Amerikalılardan kalma. Bir dönem bizde de vardı, Ankara’da hatırlarsınız. Sarı boyalı servis otobüsleriydi.

Mert rehberimiz anlatmaya devam ediyor…

4000 metreden aşağı doğru iniyoruz. Buralara El Alto deniyor. La Paz Kuzey ve Güney olarak ikiye ayrılıyor, İspanyollar şehri önce kuzey yamacında kurmuş. Sonra nehirden altın çıktığını fark edince — zaten dertleri altın — şehri aşağıya, nehir kenarına taşımışlar. Yukarıya ise işçiler yerleşmiş. Bugün de fakir halk genellikle tepelerde yaşıyor.

16.Yüzyılda nehirden çıkarılan altınlar İspanya’ya taşınırken, o dönemde Osmanlı’da bile büyük bir devalüasyona sebep olmuş. Akçenin değeri düşmüş. Sömürgecilikle Avrupa’ya akan altın ve gümüş arttıkça, değerli maden bolluğu paranın değerini etkiledi. Osmanlı’da akçenin altın karşısında değer kaybetmesi de bu sürecin bir sonucuydu.

Sömürgeci ülkelerin amacı zaten belli: İşgal ettikleri toprakların altınını, gümüşünü almak; halkı çalıştırarak sömürmek.

Neyse… Rehberimizin ikazıyla sağ tarafımıza bakıyoruz. Yamaç; inşa halinde ya da yarım kalmış gibi görünen, briketli evlerle dolu. Ama hayır…Evler bitmemiş değilmiş. Vergi vermemek için sıva ve boya yapılmayan, içinde yaşanılan evlermiş.😁

Aynısı değil ama benzeri Vietnam’da da vardı. Vergi vermemek için ön cepheyi üç metre eninde daracık yapıyorlar; tren vagonu gibi arkaya doğru ince uzun uzatıyorlardı.😁

Yavaş yavaş, bu inanılmaz manzaralar eşliğinde kenar mahallelerden geçerek merkeze doğru iniyoruz…

Ülkeden ülkeye değişmeyen tek şey belki de şu: Kadınlar

Fiziksel görüntüleri değişiyor, statüleri değişiyor… Ama hayatın her alanında çalışan, yük taşıyan, üretmeye devam eden hep kadınlar. 🫶

Bolivya’da kadınların giysileri çok özel. Bizim gibi günlük kıyafetler giyenler de var; genelde gençler. Geleneksel kıyafetli kadınlar ise oldukça kısa boylu ve çok zarif görünüyorlar. Kat kat, kalın etekler giymelerine rağmen şaşırtıcı biçimde şişman görünmüyorlar.

Kafalarında İspanyollardan miras kalan melon şapkalar var. Artık melon bulamayanlar ise daha süslü şapkalar takıyor. “Pollera” dedikleri o kabarık etekler aslında İspanyollar tarafından zorla giydirilmiş. İspanya iklimine uygun belki… Ama La Paz’ın soğuğuna değil. Kadınlar da çözümü bulmuş: Hem ısıtsın hem kabarık dursun diye eteklerinin altına “enaguas” dedikleri kat kat iç etekler giymişler. Bu nedenle kalça kısmı kabarık görünür. Etek belden yukarıda, yüksek giyilmeliymiş.

Takılara çok düşkünler. Sırtlarından eksik olmayan şallarıyla, bohçalarında çocuklarını ve eşyalarını taşıyorlar. Bohçalarına *aguayo’* deniyor. Bu kadınlara da Cholita deniyor bahsetmiştim. Şapkaları düz duruyorsa evli; hafif yana yatıksa bekar ya da dul olduğu anlaşılırmış. Upuzun saçlarını da iki örgü yapıp uçlarını da bağlayarak kullanıyorlar. Saçlarının tek süsü iki örgüyü birbirine bağladıkları örgü bağcıklar.

Alttaki karelerde görebilirsiniz. Unutmadan Cholita’ların güreşi de çok meşhurmuş. 🤼‍♀️

Caddede yürüyoruz. Hava bulutlandı malum yağmur mevsimi henüz bitmedi. Birden yağmur indirdi ve bitti. Bizde kalabalık bir çarşının girişinde otobüsten indik.

Geldiğimiz yer meşhur Calle de las Brujas — yani Cadılar Pazarı.

İlk kareden sağa doğru çıktık. İstanbul’dan aşina olduğum, şemsiyelerle süslenmiş bir sokak karşımıza çıktı: Calle Jose M. Linares.

Grup halinde hem dinlenmek hem de rehberimizin bilgi vereceği daha turistik bir mekâna girdik.

Bolivya halkı tam bir grafiti ve mural sanatçısı. Duvarlar renkli, taşlı, tüylü… Festival kostümleri giymiş, bir kısmı maskeli mankenler o kadar gerçekçi ki insan bir an hareket edecekler sanıyor.

Pasaj içinde küçük küçük dükkânlar var. Çoğu hediyelik eşya satıyor ama isteyenlere Pachamama’ya sunulacak özel sepetler de hazırlıyorlarmış. Az sonra anlatacağım.

Hemen karşımda, üstü para ve çeşitli süslerle kaplı oyuncak bir adam: Ekeko. 

Şans, bolluk ve bereket tanrısıymış. Ona küçük hediyeler verirsen o da sana şans getirirmiş. Paraları görünce inanamadım. “Kimse almıyor mu?” diye sordum. Meğer takipte olan görevliler varmış 😁

Ve Pachamama için hazırlanmış bir sepetin başında durup özelliklerini dinledik. Altta eklediğim fotoğrafa dikkatli bakarsanız sepetin ortasında bir lama fetüsü göreceksiniz…

Ah, ama tıklamayı unutmayalım 😉

Pachamama — Doğa Ana

And Dağları’nın güçlü ve kalıcı varlığı… Bereketli vadilerin doğa anasıdır Pachamama. Yerli halk için dünyanın özü; doğanın anası, hatta tanrıçası diyebiliriz.

Yerli rehberimiz Pachamama’yı (okunuşu paçamama) ilginç bir şekilde anlattı. “Temmuz ayına kadar çalışır,” dedi. Yani bahar gelir, toprak canlanır, üretim başlar. Temmuz sonunda ise Pachamama yorulur. Onun da dinlenmeye ihtiyacı vardır.

İşte bu nedenle 1 Ağustos’ta Pachamama’ya adaklar sunulur. Lama fetüslü hediye sepetleri hazırlanır. “Bizim için çok yoruldun, bunları sana getirdik” derler ve festivaller başlar.

Yerel rehber, lama fetüsü için “natural abortus” ifadesini kullandı; yani doğal düşük. Özellikle yaptırılmıyormuş. 🤷‍♀️ Fetüs burada doğumu temsil ediyor. Sepette koka yaprağı var; doğurganlığı simgeliyor. Şeytan figürü var; kötülüklerden korusun diye. Küçük bir süpermarket maketi koymuşlar; bereket istiyorlar. Güç, ev, kalp… Sevgi istiyorlar.

*Bu sene yağmur az yağdıysa yağmur diliyoruz* dedi rehber. Ama *Bu sene çok para istiyoruz, para da koyduk*. 💞

Dilekler gayet net yani. 😁 Şehir merkezinin dışında Pachamama anıtları da varmış. Önemli ritüellerinden biri suya girmek. Suya girerken bütün vücutlarını altına boyarlarmış.

*Neden konu hep üreme ve bereket üzerine? * diye sorarsanız… Yerel rehbere göre bunun sebebi reenkarnasyon inancı. Bu dünyaya tekrar geleceklerine inanıyorlar.

Ama bana kalırsa — bir tarım ülkesinde — bu ritüellerin ekim, hasat ve bereketle doğrudan ilişkisi var. Zaten İnkalarda ölüm diye bir kavramın olmadığı söylenir.

Rehber anlatırken biz de sokağı gezmeye başlıyoruz…

Yine kadınlar tezgâhta. 🫶 Burası Cadılar Pazarı ya; her yerde büyü malzemeleri, ritüel objeleri… Yanı sıra her türlü hastalığa iyi geldiği söylenen karışımlar da satılıyor.

Hangi sokağa girsek acaba diyoruz bir sağa bir sola bakarken önce karşı duvardaki murala takılı kalıyorum. Ayaküstü rehberimizden hemen kısa bir açıklama alıyorum.

Güney Amerika’nın eski medeniyetinde And Dağları Evren’in merkezi sayılırdı ki hala öyleymiş. Bu muralda anlatılan da o zamanki semboller. Keçua dili genelde sembollerle anlatılır. Burada da iki örgülü ve tipik şapkasıyla bir Aymara kızı var. Boynunda Chakana (Çakana okunur) İnka haçı diye bilinirmiş ve güçlü bir sembolmüş, hatta Tiwanaku’daki tarihi yere gidince görecekmişiz… Çakana gökyüzünde de takımyıldızı kabul edilir gece yönlerini ona bakarak bulurlarmış.

İnka’larda önemli 3 hayvandan biri olan puma fotoğrafta her iki yanda görülüyor. İkincisi alttaki mor kısımda And dağları üzerinde sembolize edilmiş yılan ve üçüncüsü kızın sol yanında uçan kuş bir çeşit atmaca olan Kondor. Sadece 4000 metre ve üstünde yaşarmış. Kısa bir anlatım belki tekrar konuya değinirim. Önündeki gençler çekilmediği için fotoğrafa dahil olmayan kızın elinde tuttuğu kalp var o da manyetik enerji demekmiş.

Bolivya’nın *kalamaya* denilen şifacıları da varmış. Bu sokakta onlarında ilaç yaptıkları bitkileri bulabilirmişiz. Sola yukarı doğru devam ediyoruz.. Genç bir kız el işi yapıyor. İtalyanmış, elişini satarak seyahatine devam ediyormuş. 🤷‍♀️ Hemen yanında yerel müzik aletleri satan bir dükkan. Baktık yokuş aşağı iniyor çok uzaklaşmayalım diye geri döndük.

-Önder hadi gel, sana bireyler bakalım, dedi.

Alttaki fotoğrafta kapının önünde bir lama heykeli de var.

Biz genelde grup harici alışverişe çıkarız; rahatça pazarlık yapabilelim diye. Çünkü gruplarda mutlaka çok rahat alışveriş yapanlar olur ve fiyatı en baştan yüksekten sabitlerler. 😁

Aslında alpaka yünü vardı… Menekşe rengi, harikaydı. Neden almadım diye şimdi hayıflanıyorum.

Her şey çok pahalıydı ama magnetlerimizi de aldık.

Bu çok renkli Cadılar Pazarı’nı ben çok sevdim. Her yeri fotoğraflık. O kadar çok çekmişim ki, son iki güzel kareden arta kalanları slayt olarak ekleyeceğim.

Alttaki ilk karedeki o güzel köşeden tekrar otobüse bindik. İkinci karedeki kadın ise çarşıyla neredeyse aynı renkte; kaybolacak gibi… Tam benlik. 🙌

Çarşının renklerini kelimelerle anlatmak mümkün ama yine de eksik kalır.

O yüzden biraz susuyorum…Ve sizi karelerle baş başa bırakıyorum. 🇧🇴

Otobüse bindik. Cadılar Pazarı’nın renklerinden ayrılıp La Paz’ın kalbine, Plaza Murillo’ya gidiyoruz. Renkler azalmıyor belki ama binalar ciddileşiyor. Plaza Murillo, La Paz’ın eski şehrinde; tarihi ve siyasi özellikleri olan binalarla çevrili, yaşayan bir park.

Karşıya geçip hemen arkamdaki güzel binayı çekeyim derken trafik memuru güzel kızımızı da iznini alarak kadraja ekledim. Görüp fotoğrafını çekmeyi çok istediğim o güzel bina, Ulusal Kongre BinasıPalacio Legislativo.

Neden özellikli birazdan yazacağım. Mesafe kısa olunca kadraja sığmadı sonra çekerim dedim ama tam 6 dakika sonra başlayan yağmurdan kaçıp Katedral binasına sığınmak zorunda kalım. Oradan da bu muhteşem görüntüyü yakaladım.

Ve evet… Dikkatli bakarsanız üzerindeki saatin rakamlarının ters olduğunu fark edeceksiniz.

Tersine işleyen saat. ⏰ 😁 İnanılır gibi değil.

Fotoğraftaki saat 2:41’i gösteriyor ve benim orijinal çekim saatim de 14:40. Yani nereden bakarsanız saat aynı. Değişen zaman değil.😉Fotoğrafa tıklayıp görelim.

Peki bu saat neden ters?

Efendim 2014 yılında Bolivya Dışişleri Bakanı Choquehuanca’nın emri ile saat bu şekilde değiştirilmiş. *Güney Saati* olarak adlandırılan sembolik bir hareket olsa da bakan Choquehuanca’nın savı; * Bolivya halkının yani yerli Aymara ve Quechua halklarının kültürel değerlerini yüceltmekmiş. Bence çok değerli olmuş…

Ama merak etmeyin… Saat yine aynı saati gösteriyor. 😉

Yağmur ben geliyorum derken güvercinlerin olduğu bu güzel alanı fotoğraflıyordum.

Ardından güneş kaybolurken parktaki *La Paz- Barış* anıtını da çekebildim. İlk fotoğraf halkın nasıl zevkle merdivenlerde oturduğuna bakın; gerçekten yaşayan bir ortam. Uzun yıllar önce Avustralya’dan özel olarak getirilen yüzlerce okaliptüs ağacı ile de parkı yeşillendirmişler. Yağmurlu manzarası da ayrı bir güzellik katıyor.

Parktaki anıtta yer alan heykel Bolivya’nın bağımsızlığında önemli rol oynamış bir vatansever olan Pedro Domingo Murillo‘ya ait. Kaidesinde -La Paz Belediyesi’nden Cumhuriyetin Kuruluşunun 150. yıldönümü minnettarlığı *General Armando Escobar Uria* diye yazıyor. Önündeki kitapta ise kısaca *Artık özgürlük zamanı geldi*, yanında da özgürlük savaşında emeği geçenlerin adları yazılı.

Yağmur bastırdığında 🌧️ sığındığım Katedralden şu güzel kareleri çektim, son iki kare. Yağmur renkleri bile canlandırıyor.

Parkın tam karşısında alttaki fotoğraf, Cumhurbaşkanlığı Sarayı var. Palacio Quemado adıyla bilinen ama halkın *Yanık Saray* olarak adlandırdığı bina tarihte iki kez neredeyse tamamen yanarak büyük hasar görmüş.

İlk fotoğraf Cumhurbaşkanlığı giriş kapısı. Ama artık başkanlık yeni bir binaya taşınmış; burası da müze olarak kullanılıyormuş.

Hemen karşısında ikinci fotoğrafta feci şekilde öldürülen Başkan Villarroe’ye ait bir büst var. Sağanak yağış engel olmasaydı nöbet değişimini de izleyebilecektik. Aynı fotoğrafta merdivenlerden bayrak ellerinde değişim için koşturan askerler görülüyor.

Yağmurdan kaçıp sığındığım ve bu güzel (altta paylaştığım) fotoğrafları çekmeme vesile olan muhteşem yapı ise Katedral. Yapımına 1662 yılında başlanmış ancak 1894 yılında tamamlanabilmiş; yani yaklaşık 70 yıla yayılan uzun bir yapım aşaması var. Adı oldukça uzun La Paz Meryem Ana Büyük Şehir Katedrali. Yine de resmi açılışını 100. yıla 1925 yılına denk getirmişler.

Derken yağmur bitti güneş göründü. 🌞 Ama size veda ederken yağmurun bıraktığı o güzel ortamdan bir kare ekleyip otobüse doğru gidiyorum.

Nasıl güzel kadınlar. 🌸 Karşıda da şemsiyelerini kapatmamış keyifle sohbet eden diğer kadınlar var. Aslında Bolivya’nın güçlü güneşinde şemsiyeli gezmek her yönden akıllıca…

Ama gün bitmedi gezi de bitmedi. La Paz’a gelip de şehri *Mi Teleferico* 🚠 ile yukarıdan temaşa etmeden dönmek olmazmış. Biz de önce öyle yaptık haydi teleferiğe… 🚠

Mi Teleferico; Rehberimiz anlatıyor;

La Paz’ı yürüyerek dolaşmak sadece siz turistler için değil, yerli halk için de çok zor. Aşağı ile yukarı şehir arası yükseklik farkı 400 metre. Her yer merdivenli, araba ile gitseniz bu kez yollar dolambaçlı ve sürekli yokuş. İşte La Paz, Mi Teleferico- Teleferiğim adını verdikleri bu sistem ile toplu taşıma sorununu 2014 yılında Evo Morales kökten çözmüştür dedi.

Hep beraber merkezdeki Kırmızı hatta gidiyoruz. Burada iki hat var; kırmızı ve turuncu. Biz turuncu hatta seyahat edeceğiz. Burada teleferik kabinlerine gondol diyorlar. Ben de gondolu beklerken, her zamanki gibi çevreye bakmayı ihmal etmiyorum. Ve elbette muralları kaçırmadım. Hele biri var ki… Kadınların katledildiği bir dünyada, onların güçlü duygularını anlatan bir mural. Fotoğrafı görelim…

Üzerinde şunlar yazıyor; *Güçlü, korkusuz, canlı ve özgürüz, korkmayacağız.* nasıl güzel bir mesaj değil mi? Ve toplumun kadınlara bu kadar duyarlı oluşu muhteşem…

Haydi gondola binelim, çok heyecanlı olacağı kesin. Ama önce bineceğimiz hat Linea Naranja- turuncu hat, güzel gondolu ve güzergahımızı da ekleyeyim (kendi sitelerinden alıntıdır). Son kare çıktığımız merkezin görüntüsü.

Teleferik yavaşça yükselirken La Paz’ın tamamı ayaklarımızın altına seriliyor.

İlk hissettiğim şey şaşkınlık. Şehir uzaktan bakınca sanki bitmemiş bir inşaatlar denizi gibi görünüyor. Kırmızı tuğlalı evler… Çoğunun sıvası yok. Bazılarının üst katları yarım kalmış gibi. Bir an insanın aklına şu geliyor: Burada hayat durmuş mu?

Ama dikkatli bakınca tam tersi olduğunu anlıyorsunuz. O evler aslında yarım değil 2. fotoğraf. Sanırım La Paz’da da insanlar da bizler gibi evlerini yıllar içinde kat kat büyütüyorlar. Bu yüzden şehir yukarıdan bakınca sanki hiç bitmeyen bir inşaat gibi görünüyor.

Ama aslında bu görüntü bana şehrin yaşayan ve büyüyen şehir olduğunu anlatıyor. Tam o sırada gözüm hemen sol tarafa kayıyor. Orada bambaşka bir dünya var. Sessizler dünyası. La Paz’ın *La Llamita* mezarlığı. Ama ne büyük tezat… Sessizler dünyası dediğimiz bu yerde hayat sanki rengârenk akıyor.

Mi Teleferico ağı gerçekten çok uzun; 30 km’den bile fazla. Renklerle ayrılmış 10 hat üzerinde çalışıyor. Gondollar 10 kişilik ama biz zaten grup olduğumuz için yanımıza halktan gelen olmadı. Düşündümde, keşke bir Cholita binseydi. Aymaraca zaten bilemezdik ama anlaşmak için tarzancamız herhalde yine işe yarardı.

Elimde Canon’um — ben ona cananım derim — sürekli sağa sola bakıyorum. Gondol bazen evlere öyle yakın geçiyor ki neredeyse pencereden içeri bakacak gibiyiz.

İlk karede hayli fakir bir mahalle var. Biraz daha ilerleyince orta halli evler görünüyor ve son karede sanki bahar açmış gibi rengârenk boyanmış güzel bir ev. El Alto ile La Paz’ı bağlayan bu teleferik ağına hakkıyla binebilseydik, hatların tamamını gezmek 2–3 saat sürer ve El Alto’yu da görebilirdik.

Yaklaşık 10 dakika sonra yeni bir istasyondayız. Bu kez Linea Blanca-Beyaz hat. La Paz’ın daha mutena semtlerinden geçiyoruz. İlk karede tenis kortları, ikinci karede önemli bir cadde olan German Busch caddesi, son karede ise meydandaki anıt… Meğer bu anıt eski devlet başkanı General Busch’ un anısına yapılmış. Üstünde heykeliyle parkta dikkat çekiyor…

Evet beyaz hattın ana istasyonlarından birinden geçiyoruz. Bir durak sonra inecekmişiz.

Altta ilk fotoğrafta görüldüğü gibi hava yine kapattı. ☁️ İkinci fotoğrafta Plaza Triangular var -adında da anlaşılacağı gibi 3 yolun birleştiği bir alan. Karede pek seçilmese de önemi bir nokta. Burada Arjantin’in Bağımsızlık kahramanı General Jose de San Martin’in için yapılmış bir anıt da bulunuyor. Bir durak sonra ineceğiz.

Evet şimdi Linea Celeste-Mavi hattayız ama yeşil hatta geçmek için bir durak gidip sonra inmemiz gerekiyormuş. Mavi hattın girişine de bayıldım.

Alttaki ikinci fotoğrafta iki farklı kültür, iki farklı giysi… Biri Japon; saçını topuz yapmış tokasını takmış. Diğeri bir Cholita; saçlarını 2 örgü yapıp arkada toplamış, başında da meşhur melon şapkası var. Harika kompozisyon. Son kare yeşil hatta doğru gidişimiz.

Mavi hattan görüntülerle devam edeyim. Alttaki ilk kare yine istasyonun hemen yakınından. İkinci kare inanılmaz… Bu kadar uzun merdivenleri gördükten sonra teleferiğin kıymeti daha iyi anlaşılıyor. İnsan bu 100’den fazla basamağı her sabah inip akşam çıksa acaba 100 yaşına kadar yaşar mı? 😁

Son karede ise bir istasyon sonra Linea Verde – Yeşil Hat‘tayız. Ortamın nasıl birden değiştiğine bakın.

Yeşil hattan 4. durakta ineceğiz burası zaten hattın son durağıymış. Rehberimiz gezi bitmiyor sizi bu kez de şaşırtacağım dedi. Hadi bakalım. Ama önce yeşil hattın manzarasına bakalım. Burası La Paz’ın elit tabakasının yaşadığı yerler. Yani zengin her yerde zengin…

La Paz teleferik deneyimi, şehirdeki yaşamı ve mahallelerin birbirinden ne kadar farklı olduğunu görmek için gerçekten benzersiz bir fırsat. Kısa da olsa bindiğimiz her hat, fotoğraflarımdan da okuyacağınız gibi, bana şehri yukarıdan izlerken farklı duygular yaşattı. Umarım siz de bu karelere bakarken benzer hisleri paylaşabilirsiniz.

Evet şimdi tekrar otobüse binip La Paz’ın yaklaşık 10 km güneyindeki Ay Vadisi (Valle de la Luna) ne gidiyoruz. Rehberimiz buranın ilginç jeolojik oluşumlarıyla ünlü olduğunu söylüyor ama grupta geziye çok istekli olmayanlar da var. Grubun yarısı *Biz otobüste bekleyelim* deyince biz de az sayıda kişiyle şöyle bir dolaşmaya çıktık.

Rehberimiz yerel rehberden çevirerek anlattı; Uzaya ilk çıkan astronot Neil Armstrong uzaydan Salar de Uyuni-Uyuni Tuz Çölünü görmüş. Dünyaya döndüğünde de bölgeyi ziyaret etmiş. O zamanlarda bölge elbette turistik değilmiş. Ama La Paz’a gelince çevreyi gezerken burayı görmüş ve -Aynı ay yüzeyine benziyor demiş. Gerçi ben çevrede krater falan görmedim 🙈 ama… Neyse o zamandan beri de bölge Ay vadisi olarak anılır olmuş.

Bizim peri bacalarımıza benzetiyorlar ama asla aynı değil dedi. Ama yine de insan merak ediyor. Birkaç kişi indik. Girişteki kapıdan içeri girer girmez bu tuhaf manzara başlıyor. Bir de doğal kayayı adam büstü gibi çalışmışlar; alttaki yazıyı tam okuyamadım.

İlginç olan tarafı etraftaki yerleşim yerlerinin hemen dibinde olması. Gerçi dağlık kısımlarda da benzer oluşumlar görülüyor.

Nasıl oluşmuş derseniz, doğa ananın marifetiyle… Milyonlarca yıl boyunca rüzgâr ve yağmurun toprağı aşındırmasıyla yapısı kil ve kumtaşı olan bu oluşumlar meydana gelmiş. Ortaya çıkan sivri kuleler ve garip şekilli kayalıklar gerçekten de ay yüzeyini andırıyor.

Yürüyüş parkurları yapılmış. Rehberimizin dediği gibi her yer birbirine benziyor. Ama hayret Ay Vadisi’nde neredeyse kimse yoktu. Ne başka turistler ne de yerli halk… Belki saat uygun değildi, belki de La Paz’lılar için burası bizim düşündüğümüz kadar cazip bir yer değil. 

Ben de kısa yürüyüş yolunu takip edip etrafı şöyle bir fotoğrafladım. Alttaki 3 fotoğrafı tıklarsanız göreceksiniz. 😉

Alttaki fotoğrafta bulutları benzettiğim gibi burada gördüğüm bir oluşumu da deveye benzettim bakalım siz benzetecek misiniz? Ve tam bir *Valle de La Luna* panoraması da yanında.

Belki çok uzun gezemedik ama La Paz gibi rengârenk ve hareketli bir şehrin hemen yakınında böyle bambaşka bir manzarayla karşılaşmak yine de ilginçti.

Bolivya’daki yolculuğumuz henüz bitmedi. yarın And Dağları’nın yüksek platosunda, gizemli taş kapılarıyla ünlü Tiwanaku Antik Kentini keşfetmek üzere yola çıkacağız. Gitmeden önce de La Paz’ı panoramik olarak gezeceğiz.

Tekrar görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalın. 💞💞💞

BOLİVYA-1-Uyuni

La Quiaca’yı arkamızda bırakalı sadece dakikalar oldu.

Tarih hâlâ 18 Şubat 2025. Bolivya’ya geçmek üzere Villazón Gümrük Kapısı’na doğru yürüyoruz. Pasaportlar elimizde; önce Arjantin’den çıkış, ardından hemen yanındaki kapıdan Bolivya’ya giriş… Hepsi birkaç adım, birkaç mühür mesafesinde.

İlk görüntülerle yine birlikteyiz. Sınırın kendine özgü telaşı, bekleyişi ve o tanıdık heyecan… Bir ülke geride kalırken, diğeri tam karşımızda duruyor.

Bolivyalıların kısa boylu, tıknaz olduklarını; hatta görünüş olarak Meksikalılara benzediklerini biliyoruz. Ama kökenleri Güney Amerika’nın yerli halklarına dayanıyor: Quechua (Keçhua) ve Aymara’lar.

Arabamıza ulaşmak için biraz yokuş çıkmak zorunda kaldık. Villazón’da yerli halkla ilk karşılaşmamız…

İlk izlenimim şu: hummalı bir çalışma var.

Sanırım bir pazar yerindeyiz. Ortasından, artık kullanılmadığı belli olan eski tren rayları geçiyor. Ama en çok dikkatimi çeken, Bolivyalı kadınların giysileri oldu. Üstelik rengârenk. Chola (çola diye okunuyor) olarak adlandırılan bu yerel kıyafetler çok farklı, çok güçlü bir kimlik taşıyor. Zaten Bolivya’yı özellikle görmek istememin nedenlerinden biri de buydu.

Arabamıza bindik; madencilerin bulunduğu bölgeye doğru yola çıkıyoruz. Rehberimiz uyarıyor: yaklaşık 300 kilometre, muhtemelen 6 saatlik bir yol var.

“Üzülmeyin,” diyor, “dura kalka gideriz.” 😁 Yollarda tuvalet yokmuş.“Kızılderililer,” diyor, “doğa ne diyorsa o olur.”Kısacası… Kaktüslerin arasından çiçek toplama ihtimalimiz oldukça kuvvetli. 🤣

Yoldan görüntüler eşliğinde, rehberimizin dediği gibi duruyor, fotoğraf çekiyor ve devam ediyoruz. Güzel bir kasabadan geçiyoruz: Charaja. Gençler, küçük bir stadyumda maç yapmaya hazırlanıyor. Yol üstündeki tamircinin reklamı ise harika—son derece yaratıcı.

Yol manzaraları müthiş. Toprak kırmızı ve çok değişik şekilli oluşumlar halinde.

Bolivya, Güney Amerika’nın denize kıyısı olmayan en yüksek ülkelerinden biri. 12 milyona yakın nüfusu olan ülkenin büyük bölümü And Platosu’nda, 3.000 metrenin üzerinde yer alıyor. Bu yüzden yollar uzun, yerleşimler seyrek; doğa ise sert ama bir o kadar da büyüleyici.

Bolivya, Güney Amerika’nın yüzölçümü bakımından en büyük beşinci ülkesi, dünya sıralamasında ise 27. sırada yer alıyor. Ülkenin en önemli doğal zenginliklerinden biri, dünyanın en büyük tuz düzlüğü ve aynı zamanda çok önemli bir lityum kaynağı olan Salar de Uyuni.

Bir diğeri ise Peru ile ortaklaşa paylaşılan, dünyanın en yüksek, Güney Amerika’nın da en büyük gölü olan Titikaka Gölü. Bolivya topraklarında yer alıyor.

Yolumuz üzerinde bir polis kontrol noktasında, üzerinde yerel dilde yazılmış bir uyarı dikkatimi çekiyor: “Tocloca.” Ekliyorum ilk fotoğraf.

Bir diğer fotoğraf yol kenarında çamaşırları asılı, mütevazı ama sıcacık bir ev… Ardından renk renk dağların yükseldiği manzaralar eşliğinde, Güneybatı Bolivya hattında, Tupiza üzerinden Uyuni’ye doğru ilerliyoruz.

Az sonra, çamur deryasına dönmüş bir nehrin kıyısında duruyoruz. Meğer Rio Tupiza’nın bir koluymuş. Durduğumuz noktada taştan yapılmış, balkon gibi bir seyir alanı var; üzerinde Tupiza yazıyor. Arabalar dursun, manzaraya baksın, fotoğraf çeksin diye Lions Kulübü yaptırmış. Ben de altta paylaştığım fotoğrafı çektim ama içimden “yolda gördüklerimiz bundan çok daha etkileyiciydi” diye geçirdim doğrusu. 😁

Tam karşımızda bir köprü uzanıyor; sanki sessizce orada duruyor ve geçilip gidilmeyi bekliyor…

Tipuza’ya yaklaşmak üzereyiz. Rehberimiz birazdan daha da güzel manzara göstereceğim dedi. İlk fotoğraf.

Ardından işte görülesi bir oluşum diyerek arabamızı bir kaç km sonra kenara çektirdi. Hepimiz şaşkınız alttaki kare, ne muhteşem bir oluşum. Fotoğrafa mutlaka tıklayın.

Uzaktan bakınca bana Afrika’daki dev termit yuvalarını anımsatan bu sivri kaya oluşumu ile doğa yine muhteşemliğiyle insanı andıran bir form yaratmış. Monumento al Hombre (La Porongo)

Kaktüslü çalıların arasında dolaşırken arkadaşlardan biri bir anlık telaşla ayağı kayınca kendini kaktüslerin üzerinde buldu. Koca dikenler her tarafına battı. Tekrar arabaya döndüğümüzde kısa bir mola daha verdik; bu kez manzara için değil, diken ayıklamak için… 😄 Rehberimizin dediği gibi, burada “çiçek toplamak” da doğanın bir parçasıydı.

Kaktüsler ve kırmızı harika oluşumlar eşliğinde yola devam…

Bir başka muhteşem manzara Karlı tepesiyle And dağlarının bir zirvesi…

Uzaktan And Dağları’nın karlı zirvelerini gördükten sonra Uyuni’ye varmamıza hâlâ yaklaşık iki saat var. Yol uzundu, yorgunduk; saat de iyice ilerlemişti. Ama o karlı tepeyi görmek, günün bütün yorgunluğunu unutturacak kadar etkileyiciydi.

Nihayet Gece karanlığında Uyuni’ye giriş ve otelin sessizliği…

Güzel güneşli bir sabah. 4X4 Jeepleri beklerken etrafı tekrar çekeyim dedim oteli çok beğendim. Duvarlar tuz tuğla muhteşem… Ama cadde çamur deryası yol diye bir şey yok. Etrafta tek katlı eski evler…

Bugün gezmeye sömürge döneminde kullanılıp sonra kaderine terk edilmiş tren ve lokomotiflerin turizme hizmet ettiği daha doğrusu turizm geliri için olduğu gibi bırakılan tren mezarlığına gideceğiz, ardından Salar de Uyuni bizi bekliyor. Bu arada yöresel tur şirketleri ile anlaşma yapılmadan gidilmesi sorun oluyormuş gidince göreceğiz. Bizden ayak numarası öğrendiler tuzlu suda çizmesiz gezilmiyormuş.

Araçlar geldi 6 kişi olarak bindik. İlk durak tren mezarlığı ve ilk fotoğraflar…

Her yerde olduğu gibi burada da turistik eşya standları var. Sahadaki tanıtım panolarından bilgilerle gezelim. Burada gördüğümüz mezarlık bir kilometre, trenlerin çoğu İngiliz olsa da Amerikan, japon yapımı olanlar da varmış. Bir kısmı kömürlü bir kısmı da dizelle çalışanların kalıntısıymış. 1952 yılında kullanımdan kaldırılmışlar. 1993 yılında da burayı özelleştiriyor ve bir şirkete satıyorlar.

Uyuni çevresindeki bu tren ve lokomotifler, 19. yüzyıl sonu – 20. yüzyıl başında Bolivya’nın madencilik döneminde kullanılmış. Tren gelmeden önce taşımacılığı ve ticareti Lama’larla yaparlarmış. Lama ile Şili’ye gidiş geliş 1,5 ay sürermiş. Özellikle gümüş ve kalay madenlerini limanlara ve ülkenin diğer bölgelerine taşımak için yapılan demiryolu hattı, ekonomik çöküş ve madenlerin kapanmasıyla işlevini yitirmiş.

Trenler sökülmemiş, taşınmamış; oldukları yerde kaderlerine terk edilmişler.Zamanla rüzgâr, tuz ve pasla şekil değiştirmişler ve bugün Tren Mezarlığı (Cementerio de Trenes) olarak anılan bu alan, Uyuni’nin simgelerinden biri hâline gelmiş. Ama bu mezarlıktan hariç tren yolu hemen girişte hala aktif. Her gece 24.00 te tren buradan geçip sabah 07.00 Şili’de oluyormuş. Arjantin ile de aktif ticaret halen yapılıyormuş.

Lokomotiflerin üzerine çıkıp paslı ortama aldırmadan fotoğraf çektiren o kadar çok insan vardı ki… Ben daha sakin şu güzelleri seçtim. “Biz de sizi çekelim” deyince de teslim olduk. 😄

İşte o anlardan birkaç kare.

Tren mezarlığında sadece raylar ve lokomotifler yok; etrafta adeta bir açık hava sanat sergisi var. Metalden yapılmış bu çalışmalar hayli yaygın. Biz benzerlerini Güney Afrika’da da görmüştük.

Bir tanesi bana hemen eski bir Citroën reklamını hatırlattı; hani araba Voltran misali şekil değiştiriyordu… İlk fotoğraf aynen öyle. 🚗🤖

Tren mezarlığından ayrılıp yeniden yola çıktık. Birazdan Uyuni şehrine giriyoruz. Uyuni küçük bir şehir ama hareketli. Herkesin yolu bir şekilde Salar de Uyuni’den geçiyor.

Uyuni madenci şehri olunca her yerde madencilikle ilgili, sömürge dönemini unutturmayan heykellerle dolu.

Uyuni, *Bolivya’nın Gözde Kızı*11 Temmuz 1889’da dönemin Bolivya Anayasal Başkanı Dr. Aniceto Arce Ruiz tarafından, Antofagasta–Pulacayo demiryolunun 610. kilometresinde, Antigua Posta Vieja olarak bilinen bölgede kurulmuş ve 19. yüzyılın sonlarında demiryolu hattının kurulmasıyla önem kazanmış bir şehir. Madencilik döneminde trenlerin buluşma noktası olan kent, madenlerin kapanmasıyla bir süre durgunluk yaşamış; bugün ise Salar de Uyuni sayesinde turizmin merkezlerinden biri hâline gelmiş.

Uyuni tuz düzlüğüne gitmek için yapılan hazırlıkları beklerken biz de şehri dolaşmaya başladık. Bir köşede iki kadın el işi yapıyor, el emeklerini de kendi çaplarında önlerindeki sergide satış yapıyorlar. Güzel duvar resinleriyle süslenmiş bir pop, az ilerisinde rengarenk boyalı restoran. Süslemede sınır tanımamışlar tellere bile asmışlar bayıldım. Son kareye bakın nasıl yaratıcılar. 🛍️ 🧢🛍️

İki güzel yapı tanıtım panosundan öğrendiklerimle; Saat kulesi, Londra’daki Big Ben’den esinlenerek yapılmış bir replika. Uyuni’nin simgesi olan bu saat, 1926 yılında Hamburg’dan getirilmiştir. İnşası, sivil ve dinî yetkililerin girişimiyle gerçekleştirilmiştir.

Projenin tüm çalışmaları düzenlenmiş, saat monte edilmiş ve 20 Nisan 1930 tarihinde çalışır hâle getirilmiştir. Silahlı çatışma döneminde Lahey tarafından kültürel bir değer olarak tanınmıştır.

Uyuni’nin küçük ama kendine özgü simgelerinden biri. Diğeri Belediye Sarayı; Bu mavi güzel binanın yapımına dair kesin tarihler bilinmemekle birlikte, yaklaşık 1927–1929 yılları arasında, neoklasik akademik tarzda inşa edildiği kabul edilmektedir. Yapısı, La Paz’daki Yanan Saray’a (Palacio Quemado) büyük ölçüde benzemektedir.

Tam karşısındaki sokaktan alttaki ilk kare… ve diğerleri. Burada da çalışanların neredeyse tamamı yerel kadınlar. Zamanında madenlerde çalışan erkeklerin yokluğunda, hayatın yükü kadınların omuzlarına kalmış; belli ki bu düzen yıllar içinde değişmeden sürmüş.

Uyuni sokaklarında yürürken, bu emeği sadece görmek değil, hissetmek mümkün. Yol kenarındaki panoda, 1932 Chaco Savaşı (Bolivya ile Paraguay) yıllarında Uyuni’de kadınların örgütlenmesine öncülük eden Mauricia Vda. de Aróstegui’nin hikâyesi anlatılıyor. Rengârenk etekleriyle bir *Cholita* hanım da bu hikâyenin yaşayan parçası gibi… 💞

Uyuni’den ayrıldıktan sonra paralı otoyola çıkıyoruz; yol harika. Salar de Uyuni’ye varmadan önce, küçük bir köy olan Colchani’de duruyoruz. Burası, bölgede ilk tuz madeninin kurulduğu köy ve aynı zamanda küçük ölçekli bir tuz rafinerisi. Göreceğimiz o bembeyaz düzlükten çıkan cevherler, meğer önce burada emekle şekilleniyormuş.

Halk geçimini büyük ölçüde turizmden sağladığı için, el işi yerel eşyalar, farklı tuz çeşitleri ve tuzdan yapılmış magnetler satılıyor. Birbirine çok benzeyen dükkânları dolaşıyoruz.

Biraz sonra, altta fotoğrafını paylaştığım aracın arka tarafının aslında bir tuz işleme atölyesi olduğunu öğreniyoruz; şimdi oraya doğru gidiyoruz.

Bir görevli bize tuzu nasıl işlediklerini gösterirken rehberimiz de anlatılanları tercüme etti. Alttaki fotoğrafta gördüğünüz tuz, iri bloklar halinde, kirli ve ıslak geliyor. Güneşte kurutuluyor, ardından ufalanıyorlar.

Anlatıma devam etmek için atölyeye geçtiğimizde bu kez yerel rehberimiz Carlos devreye girdi. Nemli dönemlerde tuz kristalleştiği için ateş yakılarak ısıl işlem uygulanıyormuş. Yaklaşık yarım saat sonra tuzdan çıtırtılı sesler gelmeye başladığında, işlem tamamlanmış sayılıyor. Alttaki ilk karede görülen alanda tuzlar toplanıyor ve burada iyot eklemesiyapılıyor.

Neden iyot? Uzun yıllar boyunca Bolivya’da tuz iyotsuz tüketildiği için, halkta boğazla ilgili ciddi sorunlar yaşanmış. O dönemlerde nedeni bilinmeyen bu durumun, aslında iyot eksikliğine bağlı guatr hastalığı olduğu sonradan anlaşılmış. Guatr, aynı zamanda doğacak çocuklarda gelişim geriliğine ve cüceliğe de yol açabiliyor.

1920’li yıllarda, birçok ülkede olduğu gibi Bolivya’da da Sağlık Bakanlığı guatrı önlemek amacıyla tuzlara iyot eklenmesini zorunlu kılmış. 7000 kg tuza 1 kg iyot ekleniyormuş.Halk, kendi ifadeleriyle “boğaz ağrılarından” ve sağlıksız doğumlardan kurtulunca, tuza ayrı bir değer vermeye başlamış. (Yalnız, tiroit bezi hastalığı olanlar için iyotlu tuzun sakıncalı olduğunu da eklemek gerekir.)

İyot eklenince tuzlar artık satışa hazır hâle geliyor ve paketleme aşamasına geçiliyor. 🧂🧂

Bize verilen bilgiye göre, üç saatte yaklaşık 8 ton tuz üretiyorlar. Tuzun 1 kilosu 50 sent.

İlk karedeki duvarda katmanlar görülüyor. Tuz tabakalarının neden farklı renklerde olduğunu sorduğumda ise, rüzgârlı dönemlerde havayla taşınan tozların yüzeyde birikmesiyle bu renklenmenin oluştuğunu anlattılar.

Alttaki ilk karede, mineral açısından zengin kristal kaya tuzu görülüyor. İkinci karede ise, tuzdan yapılmış lama heykelcikleri var; buraya özgü, sade ama çok güzel. Satıştaki tuzların bazılarına baharat katılmış.

Araçlara binmeden önce tuz müzesine de uğruyoruz. Alt katında fotoğraflarını paylaştığım tuzdan yapılmış heykeller yer alıyor. Heykellerden birinin başındaki çömlekte *Pachamama* yazıyor.

Pachamama, Keçhua halklarının yaşadığı And Dağları bölgesinde, *toprak ana* olarak kabul edilen en yüce tanrıça. Fotoğraftaki kompozisyon aslında her şeyi anlatıyor: Az önce de sözünü ettiğim gibi, tuz onlar için bulunmaz bir nimet. Ve bu nimetin kaynağı Pachamama olduğu için, ona adeta taparcasına şükran sunuyorlar.

Müzede, yerel kıyafetleriyle dikkat çeken bir hanımefendinin fotoğrafını da, iznini alarak paylaşıyorum.

Giydiği eteğe Chola deniyor. Daha önce yazmıştım hanımlara da Cholita deniyor. Yanında kızı da vardı; o modern kıyafetler giymişti. Annenin başındaki şapka ise rengârenk ve daha çağdaş bir formda. Oysa geleneksel haliyle bu şapkanın aslı bir melon şapkadır.

Evet artık Salar de Uyuni‘yi görme zamanı. Tam bir çöl ortamında gidiyoruz. Yolda kısa bir mola verdik bu manzarada bir anı olmalıydı, manzara gerçekten inanılmaz. Yer nerede, gök nerede bilemiyorsunuz. 🤷‍♀️

4×4’lerden indik. Ayaklarımızdaki çizmelerle suda yürüdükçe tuzun çıkardığı o hafif, şıkırtılı ses… Salar, kulağıma sanki “işte buradasın, hoş geldin” der gibiydi.

Ayaklarımızın altında hafifçe şıkırdayan her kristal, binlerce yılın sonunda oluşmuş bir iz gibi. Bu yüzden Bolivya’da tuz kıymetli; sadece sofrada değil, yaşamın içinde de…

Tekrar yola koyuluyoruz. Yaklaşık yarım saat sonra, Salar’ın ortasında kurulmuş tuzdan yapılmış otele ulaşıyoruz. Bolivyalı yerel rehberimiz ve ekibi hiç vakit kaybetmeden öğle yemeği hazırlıklarına başlıyor.

Bu manzara karşısında iştahlar da tavan yapmış olmalı ki, sofranın düzenini fotoğraflamayı tamamen unutmuşum 😁

Otel dedim ama eskiden otelmiş şimdi restoran olarak hizmet veriyor ve gerçekten tuzdan yapılmış, ama kalabalık nedeniyle içeriyi çekemiyorum; bu yüzden dışarıdan bir kareyle yetiniyorum.

İçeri giremeyince, karşıma çıkan ve Bolivya’nın iki büyük doğal mirasını anlatan bir panoyu fotoğraflıyorum. Burası Potosí bölgesi ve otelin hemen yakında, Dakar Rallisi’ni anımsatan bir tuz görseli var. Açıklamasını yapacağım ama önce görseller…

Bu pano, Bolivya’nın iki etkileyici doğal oluşumunu bir arada anlatıyor:

Bir yanında Sucre’deki Parque Cretácico, diğer yanında ise Salar de Uyuni.

Sucre yakınlarındaki Cal Orck’o, And Dağları’nın yükselmesi sırasında oluşmuş. Nazca Plakası’nın Güney Amerika Plakası’nın altına dalmasıyla yer kabuğu dikleşmiş ve dinozor ayak izleri bugün neredeyse duvar gibi, 72 derecelik bir eğimle görülebiliyor. Burası, dünyanın en büyük paleontolojik ayak izi alanı olarak kabul ediliyor.

Salar de Uyuni’nin hikâyesi ise binlerce yıl öncesine uzanıyor. Yaklaşık 40 bin yıl önce Minchin Gölü’nün, 11 bin yıl önce de Tauca Gölü’nün sularının buharlaşmasıyla, mineraller tabanda birikmiş. Saf su uçup giderken geriye kalan tuz ve mineraller, bugün gördüğümüz o uçsuz bucaksız beyazlığı yaratmış.

Ayaklarımızın altında hafifçe şıkırdayan her kristal, binlerce yılın sonunda oluşmuş bir iz gibi. Bu yüzden Bolivya’da tuz kıymetli; sadece sofrada değil, yaşamın içinde de…

Etrafı, gökyüzünü, yansımaları seyretmeye ve fotoğraflamaya doyamıyorum. Yaklaşamasam da, uzaktan Dakar Rallisi yazısını çekiyorum. Benim derdim tabeladan çok, manzaradaki yansımalar 📸 Ama fotoğrafını eklediysem, bilgisini de yazmadan geçmeyeyim.

Paris–Dakar Rallisi’ni duymayan yoktur diye düşünüyorum. Dakar, Senegal’de bir şehir. Bir dönem, dört yıl üst üste yapılan araba-motor yarışlarının rotası Salar de Uyuni’den geçmiş. Onun anısına da bu tuz görselini yapmışlar.

Diyorum ya… kafayı çalıştıran, öyle ya da böyle bir yolunu bulup kazanıyor.

Otelden az ileride, ülkelerin bayraklarının yer aldığı noktaya gidiyoruz.

Yanımızda getirdiğimiz, bağcıklarını kendi ellerimle diktiğim Türk bayrağımızı  sevgili Sungu ailesi eşliğinde göndere çekiyoruz. En üstteki bayrak bizim alttaki büyük daha önce konmuş. 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷 🇹🇷

O an, bembeyaz bir sessizliğin içinde kırmızının dalgalanması, kelimelere sığmayan bir gurur oldu. Bu güzel al bayrağımızın altında bir anı fotoğrafı da, elbette olmazsa olmazımızdı. Kadraja bu kadar almışlar.

Rehberimiz,*Haydi bu güzel günü Salar de Uyuni’ye yakışır bir güzellikte bitirelim; gün batımını yaşayalım* diyerek bizi yeni bir güzergâha doğru yola çıkarıyor.

Tuz düzlüğünün kaynak sularının çıktığı bölgeye giderken, yüzeyden kazınarak toplanmış tuz tümseklerini görüyoruz. İlk karedeki bu tuzlar, sofralık tuz yapımında kullanılıyormuş. İkinci karede ise, tuz düzlüğünde yaşayabilen tek bitki olan kaktüs var; solda, upuzun… İnanılmaz değil mi?

Burada araba kullanmak bana göre uçak kullanmakla eş değer. Öyle yerlerden geçiyoruz ki, “ya batarsak?” dediğimiz anlarda şoförler hiç tereddüt etmeden hızlanıyor.

Suyun daha bol olduğu bir bölgeye geliyoruz.

Yerel rehberimiz Karlos anlatıyor: Tuz, araçlarda ciddi korozyona neden olduğu için sakın ola ki buraya araç kiralayarak gelmeyin; zaten izin de verilmiyormuş. Şu an içinde bulunduğumuz yaklaşık 20 cm’lik su, bizim için sorun değilmiş.

Tuz tabakasının yaklaşık 2 metre altında tatlı su tabakası bulunuyor ve bu su mineraller açısından oldukça zengin. Fotoğraflarda görülen kahverengi sulak alanlar ise, mikroorganizmalar ve bakteriler açısından zengin, yeraltından kaynayan sular.

Ben de kaynayan bir noktayı yakalayıp fotoğrafladım. Hemen yanında, ayakları için şifa arayan bir Bolivyalı da vardı.

Gün batmak üzere görsel şölen başlıyor… Salar’ın meşhur oyunlarından biri ve başrolde bisikletli siluetiyle Karlos, tuzun üzerindeki ince su tabakasında gökyüzüyle birlikte yansıdı. Ve bir araba, gerçekle yansıma birbirine karıştı; hangisi yukarıda, hangisi aşağıda ☺️ bakalım.

Bu arada rehberimiz bize küçük ama çok özenli bir sürpriz hazırlamış. Tuz düzlüğünün ortasında, gökyüzü yavaş yavaş renk değiştirirken kurulan bir şarap sofrası… Bu uçsuz bucaksız beyazlığın içinde, bardakta kırmızı bir dokunuş; anın kıymetini artıran ince ama güzel bir ayrıntıydı. 🍷 Ve gün hafiften batıyor…

Daha gün batıracağız ama unutmadan böyle güzel bir yerin hiç efsanesi yok mu? dediğinizi duyar gibiyim. Olmaz mı var tabii. Salar’ı çevreleyen daha doğrusu doğumuna sebep olan volkanları var, Tunupa, Kusku, Kusina. Ve düzlüğe yakın zirve Yana Pollera…

Uyuni Efsanesi; yine bir değil iki. İkiside aşağı yukarı aynı. Uyuni’de gölün kıyısında yaşayan köylüler Salar de Uyuni’nin oluşumuna dair size bambaşka bir hikâye anlatırlar. Onlara göre, bu tuz düzlüğünü çevreleyen dağlar bir zamanlar dev insanlardı.

Efsaneye göre, tuz düzlüğüne en yakın zirve olan Yana Pollera, hem Tunupa hem de Kusku ile ilişkidedir. Yana Pollera hamile kaldığında, çocuğun babası konusunda iki volkan arasında bitmek bilmeyen bir mücadele başlar. Çocuğunu bu kavgadan korumak isteyen Yana Pollera, bebeğini çok uzaklara gönderir.

Ancak her anne gibi bebeğim ne yer , ne içer, onu yalnız bıraktım diye endişelenir ve bebeğinin hayatta kalabilmesi için, aradaki düzlüklere sütünü sağar. Zamanla bu süt, tuza dönüşür ve geriye bugün gördüğümüz mucizevi Salar de Uyuni kalır.

Aymara halkının anlattığı bir başka efsanede ise hikâye biraz daha hüzünlüdür. Tunupa ile Kusku evlidir. Tunupa’nın çapkın kocası 😤 Kusku Tunupa’yı Kusina için terk eder. Tunupa’nın kalbi çok kırılır. Dökülen 😭 gözyaşları, ovaya dolar ve tuz düzlüklerine dönüşür. Salar de Uyuni böyle doğar.

Belki de bu yüzden burada tuz, sadece bir doğa olayı değil; annelik, ayrılık ve sabırla yoğrulmuş bir hikâyedir. Ve belki de bu yüzden, güneş tuzun üzerinde batarken her şey daha anlamlı görünüyordu…

Güneş alçalırken, Salar de Uyuni bir kez daha oyununu kurdu. Masadaki şarap şişesinin içinden geçmeye çalışır gibi görünen güneş, (fotoğrafta kompozisyon alışkanlığımdan kalma)sanki günü de anı da şişenin içine hapsetmek ister gibiydi. 🍷🌅

Biraz ileride, birbirine sarılmış bir çift… Yansımaların içinde siluetleri ile gökyüzüyle tuz arasında kayboluyordu. Kim olduklarını bilmiyorum ama o an, bu manzaraya onlardan daha çok yakışan bir şey olamazdı.

Ve sonra… Gün, bütün renklerini tuzun üzerine bıraktı. Yer ve gök tamamen birbirine karıştı; işte gerçek ile yansıma aynı çizgide buluştu. Salar de Uyuni’de gün batımı, izlenesi bir manzara değil, insanın içine işleyen bir his. Kısaca anlatılmaz yaşanır denilen cinsten.

Gün, Salar de Uyuni’nin beyazlığında ağır ağır kapanırken biz de otele doğru yola çıktık.

Akşam, sessiz ve dingindi; günün bütün görüntüleri zihnimizde usul usul yerini aldı.

Yarın sabah ise yeni bir rota bizi bekliyor… Bolivya bitmedi La Paz’da görüşünceye kadar saygı ve sevgiyle kalın…💞💞💞