GEMİ ile AKDENİZ ESİNTİSİ 6. Gün *Roma*

       Yeni bir limanda değil ilk geldiğimiz limana Civitavecchia’ya geri geldik yanaşıyoruz manzara yine harika ve tarih 1 Ekim 2014 saat 08:00. Bugün burada gemiye de veda ediyoruz. Bu güzel manzaradaki kaleden dönüşte bahsedeceğim demiştim. Kalenin adı Michelangelo evet Rönesans’ın ünlü sanatçısı Michelangelo. Kalenin limanı çevreleyen surlarının yarım kalan inşasını Michelangelo tamamladığı için kaleye de onun adını vermişler.

Roma-Civitavecchia Liman ve Michelangelo Kalesi
Roma-Civitavecchia Liman ve Michelangelo Kalesi

       Antik kentin bu güzel Limanı Civitavecchia’yı; Roma İmparatorluğu’nun Orta Avrupa’daki fetihlerinin mimarı 5 büyük komutandan biri olan Traian (M.Ö 108) kendi villasının yakınında inşa ettirmiş. İlk adı o zamanlar *Centum Cellae*dir. Yerli halk dilinde *doğal küçük koy* anlamında. Komutan Trajan (okunuşu), Civitavecchia limanını Etrüsk’lerin Tiber ırmağı kıyısındaki limanı nedeniyle tehlikede olduğunu düşündüğü Roma Limanı’na alternatif olarak inşa ettirmiş ve zamanla burası gerçekten de Roma’nın ana limanı olmuştur diye ilk yazımda bahsetmiştim.

       Bugünkü programda Roma var zaten kale de gezilemiyormuş kısaca Civitavecchia’ya da elveda diyor bavullarımızı yerleştirdikleri otobüsümüze doğru gidiyoruz. Civitavecchia ile Roma arası 80 km. 1 saatlik bir yolumuz var. Rehberimiz Enis Aslan otobüsle Roma panoramik şehir turu yaptıktan sonra diğer yerleri yürüyerek gezeceğiz diyerek anlatmaya başladı, bu arada Roma’ya geldik bile.

       Roma, Efsaneye göre Remus ve Romulus bebekken Palatino tepesinde dişi bir kurt tarafından emzirilirken koyunlarını otlatan çoban ve karısı tarafından bulunur ve büyütülürler. Gençlik döneminde Roma’yı kurmaya karar verirler ve yer olarak da bebekken bulundukları tepeyi Palatino’yu (Kolezyum’un orada) seçerler. Bu arada aralarında çıkan kavgada Romulus kardeşi Remus’u öldürür ve kurdukları devlet olan Roma’nın ilk hakanı olur tarih M.Ö 753.

       Roma da İstanbul’umuz gibi yedi tepe üzerinde kurulu olduğu söyleniyor. İlk Palatino tepesi ki Roma’nın kurulduğu yer. Sonra Aventino, Capitolino, Quirinale, Viminale ve sonuncusu da Celio’dur. Halkın kökeni Latin, Etrüsk ve sabinlerdir.

       Roma adını nerden aldığına dair çeşitli rivayetler var. Roma Mitolojisinde Troyalı Prens Ankhises ile Aphrodite’nin (Venüs) oğlu Aeneas ile birlikte seyahat eden Troyalı bir kadından aldığıdır. Bir diğeri de Tiber nehrinin eski adı olan Rumon’dan evrildiğidir. Troyalılar, Tiber nehrinden geçerken yöreye hayran kalan kadınların burada yerleşebilmek için seçimi kabul etmeyen erkeklere karşı çıkıp gemide yangın çıkarmaları sonucu mecburen yerleştikleri de kabul edilir. Otobüsten çektim ama harika olmuş Kutsal Melek Kalesi-Sant’Angelo.

Roma- Sant'Angelo- Kutsal Melek Kalesi
Roma- Sant’Angelo- Kutsal Melek Kalesi

       Fotoğrafta görülen köprü yine aynı adı almış ve Sant’Angelo köprüsü Tiber Nehri üzerinde kurulmuş. Kalenin çok enteresan bir yapılış sebebi ve bugüne gelene kadar geçirdiği evreler var. Savaşlardan başını kaldıramayan zamanın İmparatoru Hadrian bir gün öleceğim, bari arkamda unutulmamak adına bir anıt bırakayım der ve bir mozole yaptırmaya karar verir. İmparatorluğunun 18. yılıdır ve yaşı henüz 60 bile olmamıştır. 🤭 Bu acele niye?

       Önce yerine geçecek varisini seçtikten sonra Tiber kıyısında M.S 135 yılında bu yuvarlak yapıyı başlatır. Sağlık sorunları yaşamaktadır. Ve maalesef Hadrian’ın ömrü de mozoleyi bitirmeye yetmez ve M.S 138 yılında hayatını kaybeder. Yerine daha önce varis seçtiği Antoninus Pius geçer. Antoninus vefalıdır bir yıl sonra, M.S 139 yılında mozoleyi bitirir.

       Mozole fiilen bitmiştir ama sonraki yıllarda Goth’ların (hani tarihte okumuştuk Germen ırkından kabileler ; Ostrogotlar- Vizigotlar) yağmalamasına karşı İmparator Aurelian kendi adıyla inşa ettiği şehir duvarının içine dahil eder. Ama bu kez Vizigotların yağmasından kurtulamaz. Vizigotlar o döneme kadar ölen tüm imparatorların mozolede saklanan küllerini küpleri kırarak yollara serperler.

       Mozolenin çilesi bitmemiş bu kez Ostrogoth Kralı Büyük Teodor, İtalya kralı olunca başkenti olarak Roma’yı seçer ve Mozolenin büyük bölümünü hapishane olarak kullanır. Mozole uzun yıllar hapishane olmaya devam etmiştir.

       Tepesinde görülen heykel bir melek heykelidir ve muhtemelen Mikail olabilir deniyormuş. Zira 6. yüzyılda Veba salgını yayılır. Zamanın Başpiskoposu rüyasında Mikail Meleğini kılıcını çekmiş şekilde görür ve rüyasını Veba’nın biteceğinin göstergesidir diye yorumlar. Mikail de kılıcını çekti mi her işi sonuçlandırırmış yani akvist bir melekmiş. Gerçekten Veba da biter ve sebebi Mikail’dir diye kabul görür. Öyle ki Vatikan’ın cephesi özellikle bu kale-Mozoleye bakar şekilde yapılmış.

       Rehberimiz Enis Bey İtalyanlarla ilgili bir iki şey anlattı. Onlarda da Pazartesi sendromu varmış öyle ki kahvelerini içmeden kendilerine gelemezlermiş. Kesinlikle dışarda yemek yerken oturmadan ayakta yerlermiş zira otururlarsa ekstra masa parası ödemeleri gerekiyormuş. Bizler maşallah bir bardak çayla akşamı ederiz. 😁 Caddede güzel bir anıt gördüm ama yüzünü çekemedim. Marco Minghetti Anıtı sevilen bir devlet adamıymış.

Roma- Devlet adamı Marco Minghetti Anıtı
Roma- Devlet adamı Marco Minghetti Anıtı
 

       Şehir merkezine doğru gidiyoruz. Bir binadaki tabelada Corso Vittorio Emanuele II yazıyor ve hala otobüsteyiz. Altta fotoğrafını gördüğünüz antik kalıntıların adı Largo di Torre Argentina. Kalıntılar Roma Cumhuriyet dönemi tapınağının ve görülen sütunlar da Pompey Tiyatrosu’nun  kalıntıları. Bu kalıntılara forum da diyebiliriz ama tiyatronun bu sahne kısmına Curia deniyormuş ve Julius Caesar, Pompey Tiyatrosu’nun bu Curia’sında öldürülmüş.

       Kalıntılarda fotoğrafta pek görülmüyor ama yuvarlak yapı bir ocaktır. (ağacın hemen önünde) Ocak, Romalılar için çok önemlidir hiç sönmeden yanar, eğer sönerse de Roma ölmüş demektir. Bu kalıntı nasıl bulunmuş; İtalya’nın birleşiminden sonra 1927 yılında Roma’nın bazı yerlerinin yeniden yapılması için başlatılan inşaat sırasında burada devasa bir heykel başı ve kolları bulunur. Yapılan incelemelerde 4 tapınak ve tiyatronun bu kısmı ortaya çıkar ve kutsal sayılır.

       Bir diğer ilginçliği, Mussolini döneminde kazı yapılırken kedilerin işgaline uğramış. 🐈‍⬛🐈😻 Roma halkı da onları beslemeye başlamış. 1990 yılına gelindiğinde sayıca hayli artan kedilere kısırlaştırma uygulanmış hala bakımları yapılıyormuş. Kısaca kedi forumu diyebiliriz. 🤣

Roma- Largo di Torre Argentina
Roma- Largo di Torre Argentina-Roma forumu

       Nihayet Venedik Meydanı’ndayız. Venedik meydanından bir tur dönüyoruz ve zar zor bir fotoğraf çekiyorum. Ben de, daha önceki gidişimizde çektiğim fotoğrafları da kullanacağım. 💃

       Venedik Meydanı *Piazza Venezia* Roma’nın en güzel eserlerinin sergilendiği çok güzel bir meydan. Adını Venedik hayranlığından almış. Palazzo Venezia- Venedik Sarayı ve önünde Vittorio Emanuele II Anıtı olan bir abideyi barındırır. Bu abidenin bulunduğu tepenin adı da Capitoline tepesidir. Capitoline Tepesi de Roma’nın yedi tepesinden en meşhur olanıdır.

       Bu anıt Birleşik İtalya Krallığı’nın ilk kralı Vittoria Emanuele II onuruna inşa edilmiş. Mimari tasarımı ve yapımı Giuseppe Sacconi’dir ve anıtı 1985 yılında başlamış 1911 yılında tamamlamıştır. İtalyanca adı Altare Della Patria – Ulusun Mihrabı anlamına gelen anıtın bilinen adı Vittoriano Emanuele Anıtı’dır. Hemen fotoğraf ekleyeyim.

Roma- Vittorio Emanuele II Anıtı
Roma- Vittorio Emanuele II Anıtı

       Bu anıt halk tarafından hiç sevilmemiş. Öncelikle mermer oluşu şehirdeki diğer binalara benzemeyişi ile antipatik gelmiş hatta arkadaki nokta gibi duran alınlık yüzünden daktiloya benzetilerek alay edilmiş. Yine de çektiğimiz fotoğrafta at üstünde Vittorio Emanuele II heykeli ile yapı bence çok güzel. Ve yine her iki üst köşelerde tanrıça Victoria’nın üstünde olduğu 4 at heykeli hemen önünde yer alan I. Dünya savaşında hayatını kaybeden İtalyan askerlere ait *Meçhul Asker Mezarlığı* ile de görkemini muhafaza ediyor.

       Sağ tarafında hemen arkada Capitol Tepesi var. Merkezi yükseklik anlamında olan Capitol başkent anlamındadır. Bu tepede yer alan Piazza del Campidoglio’da tasarımı Michelangelo’ya ait arkeoloji ve sanat müzeleri *Musei Capitolini* yani Capitolin Müzesi var ve müzeler bir yer altı tüneliyle birbirlerine bağlanmış. 

       Yine otobüsle bir tur daha atıyoruz ve Vittorio Emanuele II Anıtı’nın hemen sağında yer alan 16. yüzyıldan kalan Santa Maria di Loreto Kilisesi ve İmparator Traianus’un kendi adına yaptırdığı Colonna Traiana-Trajan sütununu görüyoruz. Sütunun üzerinde İmparator Traianus’un (Trajan) Dacia zaferini anlatan figürler var. Kaidenin içi boş ve İmparator Trajan’nın külleri de buraya gömülmüş. 

Roma-Santa Maria di Loreto Kilisesi ve Trajan Sütunu
Roma-Santa Maria di Loreto Kilisesi ve Trajan Sütunu

Flaminio Metroya yakın bir yerde Viale Giorgio Washington adındaki bir caddede otobüsten indik artık yürüyeceğiz. Metro girişinde giysi pazarı görünümünde gibi birkaç tezgah vardı. Bizim karşıya geçmemiz gerekiyormuş. Hemen solumuzda iki güzel kapı gördük halka açık bir park, biraz uzun da olsa ünlü Villa Borghes’e giden yolmuş.

Rehberimiz anlatıyor; Karşınızdaki üç gözlü kapı Aurelian surlarının şehir kapısı*Porta del Popolo* Bazilikasına bitişiktir, İmparator zafer sonrası şehre ortadaki büyük kapıdan girer halk ise küçük kapılardan girer. Kapının arkası da halkın meydanı anlamına gelen *Piazza del Popolo*dur.

Roma- Şehir Kapısı
Roma- Şehir Kapısı -Porta del Popolo

       Piazza del Popolo Roma’nın en ünlü meydanlarından biridir. Tam ortasında II. Ramses döneminden onun adına dikilmiş Mısır dikilitaşı var. Aynı bizde Sultan Ahmet’te olduğu gibi gerçi bizim taş Ramses’in değil Firavun Thutmose III’ündür. Neyse buradaki dikilitaş Heliopolis Güneş Tapınağı’ndan 1300’lü yıllarda getirilmiş. Önce Circus Maximus- zamanın araba yarışlarının yapıldığı stadyumda sergilenmiş daha sonra restore edilip 1589 yılında Papa V. Sixtus’un emriyle bu alana dikilmiş.

       36 metre uzunluğundaki obelisk Mısır’dan blok halinde getirilirken yelkenli mavnaya önce hububat doldurulup arasına blok taş konarak kırılması önlenmiş. Güzel bir taktik doğrusu. Popolo Meydanının hemen Güney çıkışında Barok ikiz kiliseler Santa Maria dei Miracoli ile Santa Maria var. İçini gezemeyeceğimiz için ikisini ayıran yoldan dümdüz yürümeye başladık yine ünlü bir cadde olan Via Corso’dayız.

        Via del Corso’dan dümdüz yürürseniz Venedik Meydanına çıkarsınız. Ünlü markaların mağazalarına baka, baka yürüyoruz. Ara sokaklara baktım ama bildik dar İtalyan sokakları. Araya sıkışmış Barok tarzı bir Bazilika geçtik sonra sola döndük.

       Via dei Condotti bu sokakta ünlü markaların devamı. Yolun sonunda Piazza di Spagna meydanı ve çoğumuzun İspanyol Merdivenleri diye bildiğimiz * Scalinata Della Trinita dei Monti merdivenleri ve hemen önünde de *Fontana Della Barcaccia* çeşmesi var. Önce yoldan görüntüler vereyim sonra anlatayım. İlk fotoğraf Largo Carlo Goldoni isimli en eski tarihi sokak ve o sırada yapılan bir gösteri. Diğerlerinde de yolun sonunda İspanyol merdivenleri ama arkadaki Fransızların yaptırdığı Manastır Kilisesi *Trinita dei Monti* (Kutsal Dağların Üçlemesi anlamındadır) restorasyondaydı.

       Ve sonunda Piazza di Spagna’dayız. Karşımızda Trinita dei Monti ve önünde kelebek şeklinde yine Fransızların yaptığı kelebek görünümlü merdivenler ama adı İspanyol merdivenleri. 

Roma-Scalinata Della Trinita dei Monti
Roma-Scalinata Della Trinita dei Monti 

       Fransızlar yaptırdığı halde adı neden İspanyol merdivenleri? Anlatayım.

       Fransızlar ve İspanyol’lar Roma’yı almak için çok savaştılar. Yani roma tam bir savaş alanıydı. Bir sürü devletçik vardı ve birlik yoktu. İşte 1500’lü yıllarda kendilerine bir yer edinmek isteyen Fransızlar arkadaki Kilisenin inşasına başlar. 1700’lü yıllarda da XII. Louis teşvikiyle 135 basamaklı kelebek gibi 3 katmanlı yapılan merdiven, buradaki cadde ile kilise yolunu birbirine bağlamış olur. Bu yıllarda İspanyollar Fransızları bir miktar ezerler ve fırsattan istifade alt caddede elçiliklerini kurarlar. İspanyol askerleri de genelde burada oturur piyasa yaparlarmış. Ve sonuçta adı İspanyol merdivenleri olarak anılmaya başlanmış. Ama resmi adı Scalinata Della Trinita dei Monti ‘dir.

       Gerçek adı *Santissima Della Trinita dei Monti *olan bu üçlemenin tepedeki kilisesi genelde Trinita dei Monti diye bilinir. Roma’nın Fransızca konuşulan 5 Katolik kilisesinden biridir. Kilisenin manastırı da yukarda fotoğrafa göre soldadır.

       Önündeki dikilitaş *Obelisco Sallustiano* Ramses dikilitaşı’ değildir. M.S 2 veya 3. yüzyıla uzanan tam olarak bilinmeyen bir tarihi var. Üzerinde yazıtları olmadan blok halinde getirilmiş hiyeroglif olan yazıları sonradan kopya edilip kazınmış (Piazza Navona ve Piazza del Pincio’nunkiler de sonradan kazınmış.)  Bu sütunun yazıtları da Piazza del Popolo’daki Dikilitaş’ın üzerindeki yazılardan kopya edilmiş.

       Sahipleri ölünce bir dönem İmparator Tiberius satın almış. 410 yılına kadar sağlam kalan Dikilitaş sonunda düşer ve 3 parça halinde asırlarca kalır ama unutulmaz. Sonunda Fransızlar Notre Dame Katedralinin önüne dikmek için girişimde bulunduklarında taş kıymete biner ve sonunda, Papa VI. Pius girişimleri ve mimar Giovanni Antinori’nin görevi kabul etmesiyle bu görüldüğü tepeye dikilir.

       Evet merdivenlerin hemen önünde güzel bir de çeşme var *Fontana Della Barcaccia* Ünlü İtalyan heykeltıraş ve mimar Gian Lorenzo Bernini’n babası Pietro Bernini tarafından yapılmış bu çeşme kayık şeklindedir. Adının anlamı İtalyanca’ da *çirkin teknenin çeşmesi*dir. Ama buradaki çirkinin anlamı eski bir hikayede geçen Tiber Nehrinin 1598 yılındaki su baskınında küçük ve çirkin tekneyi tam bu noktada karaya oturtmuş olmasıdır. İşte Bernini de bu hikayeyi baz alıp çeşmeyi tasarlamıştır. Suyundan da içtik gerçekten Roma’daki bütün çeşmelerin suları memba suyu gibi harika.

Roma- Fontana Delle Barcaccia
Roma- Fontana Delle Barcaccia

       Bir de İspanyol merdivenlerinden görüntü verelim. Meydan ve çevresi. Ardından yola devam ederiz. Fotoğraflara tıklamazsanız kalite ortaya çıkmıyor. Tıklayınız. 🤭🥰💞  İlk fotoğrafta görülen karşı yoldan geldik Via Dei Condotti.

       Birkaç sokak sonra sağa dönüp güzel barların olduğu sokak Via Frattina’dan geçtik. Handmade(el yapımı) malzeme satan güzel bir dükkan var. Birlikte baka, baka gidelim derim. Bir köşede kestaneci arada bir tepesine koyduğu çanları çalıyor.

       Bir başka köşede iki köpeği ile oturan bir adam, önünde *yaşamak için küçük bir yardım* yazıyordu. Ama köpeklerin bakışına hayran kaldım. Az ötede türünün en küçük boyutlu örneği tek katlı bir apartman. Umarım yanılmamışımdır ve bir butik için model çekimi yapan fotoğrafçı ile modeli.

       Yolumuz sonunda Piazza Della Rotonda meydanında Panteon’ la kesişti.

       Panteon; Roma tarihinde günümüze kadar tamamen bozulmadan gelen tek antik yapıdır. M.Ö 27 yılında Marcus Agrippa’nın emriyle yapımına başlanmış. Yunancada Panteon* Tüm tanrılara Adanmış*anlamına gelir. 

       Bir kaç kez yıldırım çarpması vs nedeniyle yanmış ve Hadrian dönemine kadar da restore edilmemiş. Üstündeki yazı da* Üçüncü kez konsül olan Lucius’un oğlu Markus Agrippa bunu inşa etti* anlamındadır. Önceleri Pagan Tapınağı idi kilise olarak kullanılmıyordu. İmparator Phocas 608 yılında Papa IV. Boniface’e tapınağı verince kilise olarak kullanılmaya başlanır ve Aziz Maria ve Şehitler Kilisesi anlamında *Santa Maria and Martyres* adı verilir.

Roma- Pantheon
Roma- Pantheon

       Kalabalıktan bir şey çekilmiyor ki, neyse hemen önünde *Fontana Del Pantheon* pantheon Çeşmesi üzerinde de Mısır’dan getirilen II. Ramses’in Obelisk’i duruyor. 1990 yılında Unesco Dünya Mirası Listesine eklenmiş. İlk fotoğraf, Meydan ikinci çeşmenin suyundan mutlaka içmek gerekiyormuş biz de ikiletmedik. 🤭 Ve II. Ramses’in Obelisk’i.

       Vakit yok yine içine giremedik. Yola ve yürümeye devam. Piazza Di Trevi’deyiz. Şansa bakın ki Dünya’nın en ünlü Aşk Çeşmesi restorasyonda. 2004 yılında gittiğimizde de şansımıza geceye denk gelmişti gündüz gözüyle göremedik vesselam. Restorasyona rağmen bizi cam bir köprüden geçirdiler para atılacak yeri de ayırmışlar ay çok komik bakın çektiğim videodan bir kare.

Roma- Fontana Di Trevi
Roma- Fontana Di Trevi- Aşk Çeşmesi

       Fontana Di Trevi adı tre-üç via -yol’ anlamındadır. Zaten meydana üç yoldan giriş yapılıyor… Trevi çeşmesine sadece biz Türk’ler *Aşk Çeşmesi* diyormuşuz. 🤭 Sevecen milletiz vesselam. 💞 

       Çeşmenin suyu Roma döneminden beri kaynak olarak varmış. Efsaneye göre; İmparator Agustus’un Generali Agrippa’ya rüyasında gizemli bir bakire bu kaynağın yerini söyler. Agrippa da buraya bir su kemeri inşa eder M.Ö 19. Çok uzun, yüzyıllar sonra Fontana Di Trevi Bir Fransız Düke ait sarayın önündeki bu kaynak kullanılarak görkemli bir çeşme olarak ön cephesine yapılmış.

       30 metre yüksekliğinde çeşme yaparak adamın sarayını resmen gasp ediyorlar ama Dük sesini de çıkaramıyor. Nasıl çıkarsın ki, Papa Clemens XII için tasarlanmış mimarı da Bernini’dir. Ancak hayata geçirilmemiş. Tam 50 yıl sonra pek bilinmeyen Mimar Nicola Selvi tarafından yapılan tasarımı ile 30 yılda ancak bitmiş ama Nicola Salvi’nin çeşmeyi görmeye ömrü vefa etmemiş yıl 1762. 

       Havuzda sakallı olan ama göremediğimiz heykel deniz tanrısı Neptün. Her iki yanında da yılan kuyruklu kanatlı at heykelleri var. Fotoğrafta görülen sağdaki at hırçın soldaki hat sakin olarak yapılarak denizin gelgitleri betimlenmiş. Bu atlar ile Triton’lar (genç tanrılar) Neptün’ü kabuk şeklindeki arabası üzerinde çekiyorlar. Arkada görülmeyen fotoğrafta yoklar ama biz o cam köprüden geçerken gördük her iki yandaki nişlerde kadın heykelleri var. Soldaki bolluğu, sağdaki sağlığı temsil ediyor.

       Alttaki fotoğraf günümüzden hepsi görülüyor zira geçen ay İtalya’ya giden güzel kızım Meltem çekmiş @artista_m Teşekkürler canım. Birden aklıma 1960 yapımı *La Dolçe Vita* filmi ile efsane yıldız Anita Ekberg’in suyun içinde dans edişi geldi yanında Marcello Mastroianni ile. O yıllarda çekilen filmler bize en az 10 sene sonra gelirdi yani lise çağlarımız. Bizde Tatlı Hayat diye oynamıştı. Altın Palmiye ödüllü filmin yeniden çekimine karar verilmiş. 💃💃 💃 Ama tabii siyah- beyaz. Ben sizlere 2012 yapımı Woody Allen’nin yazıp yönettiği *To Rome With Love* filmini önereceğim. Can dostum blog arkadaşımın sayfasını şiddetle tavsiye ederim. *Asli’nda.blog* da  bu film için yazdığı güzel yorumunu, seçtiği harika müzik eşliğinde  okuyabilir sonra da adresinden izleyebilirsiniz.

Roma- Fountain Trevi
Roma- Fountain Trevi (Photo by Meltem Yıldırım Kaplan)

       İlk gittiğimiz 2004 yılında ben de çeşmeye dilek parası atmıştım. Kenara oturup gözler kapalı sağ elinizdeki parayı sol omuzunuzdan havuza atacaksınız. Ne dilerseniz oluyormuş ama genellikle tekrar geliniyor demişlerdi doğru çıktı. 💃 Bu kez atmadım görüntüye baksanıza camdan bir bölme yapmışlar parayı yavaşça buraya atın yazıyordu. Gidecek bir iki yerimiz daha var. Kısa mesafe olsa da otobüsle Kolezyum’un Kostantin Takı’na geldik.

Roma- Kolezyum- Konstantin Takı
Roma- Kolezyum- Konstantin Takı

       Hemen yanında Dünya’nın en büyük arenası Kolezyum veya diğer adıyla Flavian Amfi tiyatrosu yer alıyor. Yapımına M.S 70 yılında İmparator Titus Flavius Vespasian tarafından başlatılmış. M.S 80 yılında oğlu Titus’un İmparatorluğu döneminde bitmiş. Bina genelde vahşi hayvanları avlama, gladyatörlerin araba yarışları ile dövüş oyunları için kullanılmış. Şimdilerde sergilere ve gösterilere ev sahipliği yapıyormuş.

Roma- Kolezyum
Roma- Kolezyum- Flavian Amfitiyatrosu

       50.000 kişiyi barındıracak kapasiteye sahip Kolezyum’un adı hemen yan tarafında bulunan İmparator Nero’nun (Nero’lu Colossus) devasa heykelinden esinlenerek konmuş. Yine içini gezemiyor yola devam diyoruz. İstikamet Vatikan.

       Vatikan; Dünya Hristiyanlık merkezi hatta devleti diyeceğimiz bir Şehir Devlet. 1929 yılında İtalya ile yaptığı lateran anlaşması ile İtalya’dan ayrılıp şehir devlet olmuştur. Monarşi ile yürütülen bir Avrupa ülkesidir diyebiliriz. Aynı zamanda Katolik dünyasında ruhani lider sayılan Papa ve Kardinallerin de yönetim merkezidir. Dünyada topyekûn Dünya Mirası Listesine giren tek devlettir. Tahmini 1000 kişilik nüfusa sahiptir. Biz Via Della Conciliazione yönünden giriş yaptık. Hemen önümüzde yuvarlak olacak şekilde demir parmaklıklar konmuş. Bulunduğumuz yer St. Peter Meydanı. Kalabalık had safhada bakınız.

Vatikan Şehir Devleti
Vatikan Şehir Devleti

       Neyseki 2004 yılında gezmiştik. Bu yazımın amacı da zaten gemi ile seyahatte gezilecek şehirlerin sadece yüzeysel görülebildiğini anlatmak içindi. Ama ben daha önceki gezimizde gördüklerimi de aktaracağım. Kıymetli rehberimiz elbette gerekli bilgilendirmeyi yaptı.

       Karşıdaki devasa yapı Aziz Petrus Bazilikası. 1. yüzyıldan kalma bir nekropolde bulunan İsa’nın 12 Havarisinden biri olan Aziz Petrus’ un Mezarı üzerinde duruyor. İlk Bazilika İmparator Konstantin tarafından 4. yüzyılda inşa edilmiş.  

       Yapımı 1506 da başlanmış 1626 da bitmiş 100 küsur yıl süren bazilikanın yapımında ünlü sanatçıların emeği fazla. Kubbeyi Michelangelo, cepheyi Moderno ve meydanı da Papa VII. Alexander Chigi istemiş 248 sütundan oluşan revakları ile de Bernini düzenlemiş. Cephedeki sütunların üzerine yerleştirilen heykellerin hiçbiri gerçek değil replikadır. Altta sağdaki iki fotoğraf. İlk fotoğrafta sağda görülen binalar Papalık Sarayı -Papanın resmi ikametgâhı. Fotoğrafa tıklayın binanın sol tarafında 2 pencerenin açık olduğunu göreceksiniz. O pencereler bugün olduğu gibi Çarşamba günü ve pazar günleri Papa Angelus- melek duası ederken oradan halka görünürmüş. Biz göremedik zira saat 17:30 olmuştu bu saate dua falan kalmaz. 🤷‍♀️ 

       Ve ortadaki Obelisk Roma’daki 13 Obelisk gibi Mısır’dan Caligula zamanında tahıl dolu gemilerin içinde kırılmadan getirilmiş. V. Sixtus tarafından da bu meydana dikilmiş. Vatikan’daki bu gezimiz kısa oldu ama 2004 yılında gittiğimizde Bazilikanın içinde Vatikan mağaraları diye geçen Kuzey koridorunda barışçıl, hayırsever yapısıyla (1914) I. Dünya Savaşı sırasında ilk olarak papa seçilen ve  1922 yılına kadar Vatikan’da Papalık yapmış XV.Benedict Giacomo Della Chiesa’nın mezarını görmüştük. Alttaki fotoğraflar.

       Ve çıkışta çok renkli hayli dikkat çekici Vatikan Korumaları da fotoğraflayamadığım için eskilerden bir kare. Vatikan’ın korumaları İsviçre’den kiralama askerler. Neredeyse 500 yıldır bu görevi üstlenmişler topu topu sadece 130 kişi. E ülke küçük elbette ordusu da küçük olacak. Bu orduya seçilmeninde belli kriterleri var. Öncelikle Katolik olacak, yaşı 19-30 arası olmalı ve kesinlikle askerliğini de yapmış İsviçre vatandaşı olacak. Bitmedi fizik de önemli bir kere boy 1.74 olmalı düzgün fizik ve birkaç yabancı dil bilmek gerekiyor. E ekmek elbette aslanın ağzında. 😁 Üniformaları bile alengirli ama renkleri muhteşem.

Vatikan- İsviçre kökenli Vatikan askeri
Vatikan- İsviçre kökenli Vatikan askeri

       Artık gitme zamanı geldi. Vatikan son durağımızdı gemimize zaten veda etmiştik Vatikan’a da elveda diyor Roma’nın Fiumicino Havalimanına doğru gidiyoruz. Uçağımız 19:05’te  2 saat 45 dk. sonra ama saat farkından dolayı 22:35’te İstanbul Atatürk Havalimanı’nda olacağız. 

       Gemi ile Akdeniz Esintisi bizce harikaydı. Umarım sizler için de keyifli olmuştur. Beğenilerinizle mutlu olduğum biline. Yeni bir gezide buluşuncaya dek sağlık ve sevgi ile esen kalınız. 💞💞💞

GEMİ ile AKDENİZ ESİNTİSİ 5.Gün * Napoli-Pompei-Sorrento*

Sicilya’dan batan akşam güneşi tam on beş saat sonra 30 Eylül 2014 saat 08:30’da sabah güneşi olarak Napoli Limanı’ndan bizlere günaydın dedi. Napoli denince aklıma hemen Vezüv yanardağı gelir. İlk okulu Ağrı Karaköse’de okuduğum zamanlarda 5. sınıfta öğretmenlerimiz konulara göre topluca film gösterisi yaparlardı. Orada volkanik olayların nasıl geliştiğini öğrenmiş, Vezüv yanardağının patlamasının filmini izlemiştik. Unutmak ne mümkün. Neyse rutin 4. kat buluşmasında günlük program konuşuldu. Rehberimiz Enis Aslan eşliğinde ilk rotamız olan Pompei’ye gitmek üzere otobüsümüze bindik.

Napoli- Napoli Limanı
Napoli- Napoli Limanı

Napoli şehrini dönüşte gezmeyi düşündük. Pompei’ye kadar 25 km kadar bir yolumuz var. Yeşillikler içinde gideceğiz diyen rehberimizi dinlerken otobüsün camından görebildiğimiz kadarı ile görüntüsü sessiz ve sakin ama *çılgın dev* adını tarihteki patlamasıyla hak eden Vezüv yanardağı *Monte Vesuvio *solumuzda bize bakıyor. 🌋 1281 metre yüksekliğindeki bu volkan şu anda bile aktif ve bizden sadece 9 km kadar uzaktaymış.

Vezüv’ün böyle sessiz olmasına bakmayın çok uzun yıllar ufak patlamaların haricinde sesi soluğu çıkmadığı için her an patlayabilir deniyor. Ki Nasa, Vezüv patlarsa bu kez Napoli’yi gömer diyormuş. İlk doğuşunun tarihi 17.000 yıl önce diye tahmin ediliyor. İlk vukuatı M.S 79 yılında Pompeii ile Herculaneum ve Stabiae şehirlerini tarihe gömmesidir. Son vukuatı da 1944 yılında San Sebastiano şehrini yok etmesidir. Günümüze kadar çok kez patlamış ama bu kez vukuatı fazla olmaz sadece ufak tefek yıkıntılara sebep olur. En bildik yakın ufak patlaması hatırlayanlar vardır 1979 ve 1980 yılındadır. Hala ufak ufak homurdandığı söylendi. Avrupa Kıtası’nın 100 yıllık bir dönem içinde patlayan tek yanardağıdır. Genelde üstünde onu böyle tüter gösteren bulutlar olurmuş.

İtalya- Napoli- Vezüv Yanardağı
İtalya- Napoli- Vezüv Yanardağı

       Pompeii; Yazılışı öyle okunuşu Pompei. Kime sorsak bilir ama nasıl? Yaşadıkları sapkın hayat nedeniyle cezalandırılıp insanları taş olan şehir derler. Biz de öyle biliyoruz. Unesco’nun Dünya Mirası listesine 1977 yılında aldığı Pompei bakalım öyle miymiş? 🤔 Pompei iki bin yıl önce sadece 15-16 bin arası nüfusu olan bir şehirdi ve sakinleri aristokrat ailelerdi. Evet yani zenginler rahat bir hayat sürebilecekleri, yaşamak, sanat ve ticaret yapacakları hatta çılgınlıklar yapabilecekleri lüks evlerden kurulu bir şehir az buz değil 163 hektarlık bir alanda oluşturmuşlardı. Ta ki, M.S 79 yılına kadar. Hikaye başlayacak ama önce antik kente geldik otobüsten indik ve girişte bilet için bekliyoruz. Az ötede tarih sayfalarından fırlamış gibi karşıma dikilen Gladyatörden bir kare çektim malum daha çok çekince para diye peşime düşebilir. Ve ağaçlıklı şu güzel yoldan ilerliyoruz. Büyük fotoğrafta görülen kalıntılar şehir surları. Eskiden Pompei bir liman kentiymiş, Vezüv’ün ufak tefek püskürmeleriyle de tarıma elverişli topraklara sahip olmuş.

Asıl hikaye M. Ö 7 sonları ile 6. yüzyılda Pompei’nin İtalyan kökenli Osci veya Opic denen tarımla uğraşan toplulukların yaşam alanı aramalarıyla başlar. Vezüv’ün lavlarının oluşturduğu ve Sarno Nehri vadisine bakan deniz seviyesinden sadece 30 metre yukardaki bu platoda (sonra adı Pompeii olacak olan burada) evler inşa etmeleriyle başlar (tahmini bir tarihmiş). Yani bir liman şehridir. Bir müddet şehir Etrüskler ve Yunanlıların işgalinde kalır.

M. Ö 70-80’li yıllara gelindiğinde de Romalı asker Lucius Cornelius tarafından işgal edilince Roma Cumhuriyetinin resmi şehri olur. Romalılar şehri her yönden özellikle İmparator Augustus döneminde ticaret alanında hayli geliştirirler. Lav taşları ile döşedikleri geniş yollarla kamu binaları, lüks evler yapar ve tüccarların geldiğinde rahat etmeleri için birçok özel evler açarlar. 😉

M.S 62 yılında çok büyük bir deprem olur ve birçok ev yıkılır. Romalılar yoğun bir şekilde restorasyon işine girişirler. Tam olarak enkazların dahi kaldırılamadığı ortamda, M.S 79 yılında Vezüv yanardağının patlamasıyla ikinci facia Pompei’yi derinden sarsar. Bu kez sonuç korkunçtur ve Pompei ile ona yakın Herculaneum ve Stabiae diye 2 şehirde kül ve lavların altında kalır. Tarih 27 Ağustos 79’dur ve Pompei sadece 2 günde yer ile yeksan olur tarihten de silinir. Pompei’nin bulunması yüzyıllar sonra bir tesadüf eseri 1748 yılında olur.

Vezüv’ün yok ettiği Pompei antik kentinin iki giriş kapısı var, Nocera Gate ve Stabia Gate. Biz Stabia’dan başlıyoruz. Ayrıca dolaşması kolay olsun diye antik şehir gezilebilir 9 bölgeye (Regio) ayrılmış turunuzu ona göre ayarlıyorsunuz. Bölgelerde bir şehirde ne olması gerekiyorsa çoğu var bir tek okula rastlanmamış ama genelev var. 🤭 Biz yine kısa bir zamanda gezeceğiz. Rehberimizle birlikte VIII regiodan başladık. Çok geniş bir alandayız burası bir arena girişi, alttaki ilk fotoğrafta arkada büyük tiyatro görünüyor karşıda görülen bölümler muhtemelen tiyatro sanatçılarına ait odalar olabilirmiş.

       Alttaki fotoğraf M.Ö 3. yüzyılında taştan yapılmış ilk Roma tiyatrosu. 5000 kapasiteli Teatre Grande – Büyük Tiyatro diye geçiyor. Yunan sitilinde yapılan tiyatro üç ana bölümden oluşuyor. Fotoğrafta görülen basamaklı yerler malum seyirci oturma yeri, turistlerin bulunduğu daire orkestranın yeri ve kırmızı duvarların önü de sahneydi. Ve sahne orkestradan 1 metre yüksekteydi. Tiyatro Roma halkı için sosyal ve kültürel olarak çok değerli yapılardı. Hemen yanında da müzikli oyunlar sergilenen odeon var es geçiyoruz. 🎶 😁 

Pompeii - Antik Kent Büyük Tiyatro
Pompeii – Antik Kent Büyük Tiyatro

Tiyatroya girmeden soldaki merdivenlerden yukarı çıkıyoruz. Alttaki ikinci ve son fotoğraflardaki yolların taşları hep volkanik. Son karede görülen 3 tane yüksek taş özellikle konmuş. Şehirdeki binalardan çıkan her türlü su önlerindeki oluklar vasıtasıyla yollardan akıp mazgallara gidiyor. Şehir halkı ayakları kirlenmeden yürüsün diye böyle yüksek taş konuyor dolayısıyla kirli sulara basmadan karşıya gidebiliyorlar.

Boş sokakları görünce aklıma zamanın çocukları geldi acaba bu kadar iç içe evlerin olduğu yerde nasıl oynuyorlardı. Tahminimce zengin ailelerin kendi bahçelerinde. Şimdi ki apartman çocuklarından pek de farklı değildi herhalde. Neyse yine son fotoğrafta gözüken çeşme bütün sokak başlarında mevcut.

Genelde hep boş odalar ve mutfaklar olunca geçtik. Başka yerleri ve genelevi de es geçtik. 😉 Via Dell’Abbondanza – Bereketin bolluğun (ikinci fotoğraf) yolundan devam edip Forum’a geldik (üçüncü fotoğraf). Şehir zenginleri önemli konuları hep forumda toplanıp konuşurlardı yani forum bir iş merkeziydi. Çok büyük bu alan şehir yaşamının kalbi sayılır çevresinde adalet, kamu binaları, ticaret merkezleri ve pazarlar vardır.

Pompei, zengin ve ticaretiyle ünlü bir liman kentiydi. Tüccarların geliş gidişlerinde her hafta burada eğlenceler yapılırdı. Siyasi bir arena olarak da kullanılan forumda seçim zamanı adaylar tapınaklara gelir sonra seçmenlerini beklerdi. Forum aynı zamanda halkın dini törenleri izleme yeriydi.

Forumun hemen solundaki alan da Basilica Pompeiana- Pompei Bazilikası (ilk fotoğraf). Forum şehrin iş merkezi bazilika da onun borsası ve adaleti yürütme merkezi diyebiliriz ve şehrin en eski ve en güzel binasıydı. M.S 62 yılındaki depremde hayli yıkıma uğramış sonrasında yeniden restore edilmiş. Fotoğraflara tıklamayı unutmayın. 😁

Forumdan Vezüv’ün manzarası ise harika. Özellikle cephesini Vezüv’ü görecek şekilde tasarlamışlar. Alttaki fotoğrafın sol tarafında görülen üstü kapalı yer zamanın tahıl ambarı şimdilerde antik bulguların sergisi-deposu olarak kullanılıyor. Gezerken tekrar uğrayacağız.

Pompeii- Forum'dan Vezüv manzarası
Pompeii- Forum’dan Vezüv manzarası

Üstteki fotoğraf görülen yüksek sütunların olduğu yer Temple of Giove- Jüpiter tapınağı. Vezüv’ün bulutları tapınağın yüksek sütununu tüten baca yapmış. Alttaki fotoğrafta daha net görülüyor.

Jüpiter Tapınağı *Tempio di Giove* Jüpiter, eşi Juno ve kızları Minerva’ya adanmış. Tapınağın kutsal alanı iyonik kolonlarla çevriliymiş. Bu arada Aydın-İzmir sahilinin, Gediz nehrinden Küçük Menderes nehrine kadar olan bölgede yerleşen İyonya’lıların o yöreye verdikleri ad. Onların mimari stilleri de iyonik kolonlar oluyor. Tapınak ayrıca kutsal eşyaların ve şehrin hazinesinin saklandığı bir özel odaya sahipti. Ben yine dışardan görünen şeklini çekebildim.

Pompeii- Jüpiter Tapınağı

Alttaki fotoğrafta görülen Apollon Tapınağının bugünkü buluntuları tapınağın M.Ö 2. yüzyılda yapıldığını bildiriyor. Apollon heykelinin hemen karşısında da Venüs heykeli var. Apollo-Yunan’da Apollon olarak bilinir. Sanat, şiir ve kehanetin tanrısıdır. Hastaları iyileştirir her yere güneş gibi doğar. Dini olarak Hıristiyanlığa dair tek bir şeye bile rastlanmazken Yahudi tapınağı varmış.

Pompeii-Apollo Tapınağı
Pompeii-Apollo Tapınağı

       Sağından yine Foruma geçip kuzeydeki Neron kapısından geçeceğiz ama önce hemen sağda görülen yuvarlak üçlü kemeri görüyoruz. Marcellum Scavi zamanın marketi diyebiliriz kazılarda çok sayıda terazi bulunmuş. O dönemde üstü kapalıymış ve fotoğrafta görülen sütunlar çatıyı taşıyormuş. Ortada bir yuvarlak yer var çekemedim tabii muhtemelen balık satış yeri veya pazarıymış. Of hava ne sıcak inanılmaz.

Nero kapısını geçtik sola dönüp küçük bir bahçeden geçip antik banyo daha doğrusu saunalı meşhur Roma Hamamları‘na geldik. Bu hamamların çok büyük özellikleri de var. Kesinlikle kadın ve erkeklerin bölümü ayrıydı. Hamama halk da girerdi ve sınıf farkı gözetilmezdi. Elbette Pompei dekiler M.Ö yapılan hamamlardı.

Pompei’de hamam sayısı beş taneymiş ama önümüze çıkan hamam Terme Forum olunca onu gezdik. Duvar freskleri güzeldi. Freskler Tanrı Atlası temsil ediyordu. Yunan mitolojisinde Zeus’un ceza olarak Dünyayı omuzlarında taşıması görevini verdiği tanrı Atlas. Okyanuslara bile adı verilen Atlas. İlk fotoğraftaki yüz Roma mitolojisinde Neptün’ün yüzü alttaki Atlas’lara bakıyor. 😁 Taşıyın Dünyayı der gibi. İkinci karedeki duvar deliklerinden soğuk hava geliyormuş adına da frigider deniyor. Bizim zamanımızda da buzdolaplarına Frijder derdik. Üçüncü fotoğraf mangal. Ayrıca çok zenginlerin evlerinde bu özellikte hamam varmış.

Az çok tarihten bizim Efes harabelerinden bildiğimiz gibi hamamlar aynı zamanda bir sosyalleşme yeriydi. Gerçi Roma’lılara göre her yer sosyalleşmeye uygundur, tuvaletler bile. 😁 Efes’i hatırlayınız. Romalıların bu durum için önemli bir sözleri vardır *her ne ki, doğaldır yakışıksız değildir*. İş çıkışı girilen hamamdan akşam çıkarsan sadece yıkanılmaz tabii yemek yenir, oyun da oynanırdı. Neyse sıra ev gezmesine geldi. Bakalım misafir edilecek miyiz? 😁

Hala birçok yer kapalı restorasyon veya usta yokluğundan kapalı oluyormuş. Tıpkı önünden geçip gittiğimiz şu ev gibi. İlk fotoğraf adı *Casa del Poeta Tragico* Hüzünlü şairin evi diye biliniyor ama yine de adı bilinmeyen zengin bir tüccarın evi olduğu bulgusu mevcut. Kapının iki yanındaki boşluk dükkanmış. 1824 yılında ortaya çıkarılmış. İçinde Yunan mitolojisinden duvar mozaikleri ile freskleri varmış. Dışındaki tanıtım tablosunda bir de köpek resmi vardı ve kapıdan girebilseydik yerde *dikkat köpek var* yazılı mozaik varmış görecektik.

Pompeii önceleri bir liman şehriydi ve bu kalıntılar da zenginlerin semti, sayfiye yeriydi. Az çok ayakta kalmış bir yazlık evi gezdik. O dönemlerde zenginlere ait evlere *Domus*denirdi ve Pompei’de ailece oturulan bu tip ev örnekleri çokmuş. Ve çoğu villa tipi 6 odalı. Çatısız iç avlulu evlerin avlu kısmında misafir ağırlanırmış bizim Osmanlı tipi sofa yani.

Sıradaki işte bu tip bir evdi. Casa Del Fauno 1830 yılında ortaya çıkarılmış. Çok güzel bir bahçesi ile ikinci avluda bir de heykeli var. Fauno Villası adını da bu heykelden almış. Fauno, Roma mitolojisinde yarısı insan diğer yarısı keçi olan tanrı. Sonradan burada gördüğümüz gibi çıplak adam olarak tasvir edilmişler. Buradaki dans eden Faun heykeli kopya, aslı Napoli müzesindeymiş. İkinci fotoğraftaki mozaik Büyük İskender ile Pers Kralı Darius’un savaşını anlatıyor.

Geldiğimiz yollardan geri dönmeye başladık. Ve sonunda Granai del Foro– Forum Tahıl Ambarlarına geldik. Yukarda bahsetmiştim antik çağda tahıl ambarı olmuş şimdilerde antik eşyaların deposu durumunda. Kazılardan çıkan amforalar, çanak çömleklerden ziyade bizim en çok merak edip heyecanla beklediğimiz taşlaşmış insanlardan bir iki tane görebilmekti. İşte onlarda burada. Ve öğrendik ki, insanlar taşlaşmamış, üstlerine akıp onları örten lavlar zamanla taşlaşmış altında kalan insanlar sadece iskelet olarak kalmışlar. Evet soru şu peki neden taş gibiler. Cevabı vermeden önce fotoğraflarını görelim derim. İlk fotoğraf *Granai del Foro* ikincisi bir köpek ve son karede çıkan diğer kalıntılar ile daha sonra uygun yerlerine tekrar taşınmak üzere burada depolanan eşyalar. Onları yerlerinde gezdiğimiz evlerde hayal etmeye çalıştım keşke yerlerine konabilseler dedim.

Evet insanlar neden taş. Önce Pompei’nin nasıl yok olduğuna ondan önce de tarihte böyle bir faciaya yol açan Vezüv’ü biraz tanımamız lazım. Vezüv zamanında da şimdiki gibi etrafı bağlık bahçelik yemyeşil, yamaçlarında kurulu güzel şehirler olan volkanik bir dağ. İşte bu şehirlerden biri olan Pompei zengin insanların köleleriyle yaşadığı zamanın bir şehriydi.

Şu güzelim manzarası ile sessiz ve sakin görünen Vezüv yüzyıllardır püskürmemiş. Kraterine yakın yerlerdeki kayaların haricinde faciayı hatırlatan bir durumu da yok (hala aktif bir volkan). Oysa Vezüv facia öncesinde püskürmüştü ama hiç kimse fark etmemişti. Hatta M.S 62 yılındaki yıkıcı depremin sebebi Jeologlara, Vezüv’ün patlamaya hazırlandığını için için homurdanıp patlamadan ağzını mühürlemiş olduğunu düşündürmüş. Ve elbette ki konu bilgisi olmayan daha önce Vezüv’ün patlamasına şahit olmamış Pompei halkının da bir felaket olacağı aklına gelmemiş zaten yıllardır süre gelen depremleri de artık kanıksamışlardı.

M.S 79 yılının 24 Ağustos’una gelindiğinde Vezüv ilk haberi vermiş dumanını tüttürmeye başlamıştı. İlk defa bir patlama olacağını hisseden akıllı zenginler şehri hemen terkeder. Birçoğu da neme lazımcılıkla olayı önemsemez. 25 Ağustos’ta görgü şahitlerine ve jeolojik incelemelere göre öğlene doğru beyaz kül denen *Piroklastik akıntı*-içeriği volkanik taş, cam ve minerallerden oluşur düşmeye düştüğü yerde patlamaya başlar ve insanları öldürür evlerin çatılarını yıkar şehrin sokakları taşlaşan bir tabakayla kaplar.

Bir süre sonra tahmini 20 dakika diye belirtiliyor Vezüv korkunç bir sesle patlar. Gücü Hiroşima’ya atılan atom bombasından kat ve kat fazladır. Gökyüzüde bulut nedeniyle kapkara olunca insanların çoğu limana kaçmaya başlar ama Vezüv’ün lavları akmaya başlamıştır önlerini göremedikleri için karanlıkta lavlara doğru gidip ölürler. Bir kısım halk da kendini eve kapatıp kapıyı pencereyi kilitleyip kendilerini korumaya çalışırlar. Ama korkunç patlamayla oluşan sıcaklıkla havanın oksijeni karbon gazına dönüşünce boğularak ya da çöken çatılarının altında ezilerek hayatlarını kaybederler. Birkaç saat içinde tahmini 2 bin insan ve diğer canlıların üstü küller tarafında örtülünce de Pompei bir mezarlığa dönüşür.

Vezüv 3 gün daha kızgın küllerini Pompei üzerine yağdırır ve şehir iyice sessizliğe, tarihe gömülür ta ki, 1748 yılına gelene dek. Aslında 1599 yılında Sarno nehrinin akış yönü değiştirmek istendiğinde bulunmuş. Ama çağırılan mimar, fresklerdeki resimleri çok açık hatta erotik bulunca tekrar bulunduğu yere gömmüş. 🤭 Sonraki ilk keşif 1700 lü yıllarda diğer şehir Herculaneum’da başlamış.

Pompei’nin bulunuşu 1748 yılında Napoli ve Sicilya kralı olan III. Carlos de Borbon tarafından gerçekleştirilmiş. Çok ani ve feci ölümü düşünmek bile çok acı ve korkunç. Bu felaket sonucu insanlar o an ne yapıyorlarsa hangi şekilde öldülerse o şekilde bozulmadan taşlaşan lav tabakasının altında kalıyorlar. Aynen alttaki fotoğraftaki gibi. Pompei’de görmedikçe olanlara inanmak çok zor. Özellikle ilk karedeki insan muhtemel sözünü ettiğim evinde kendini korumaya almış biri. Ağzını kaşkol gibi bezle sarmış bir köşeye çömelmiş. Diğer ikisi muhtemelen uyuyorlardı.

Evet nasıl taşlaşmışların cevabını vereyim. İlk buluntularda insanların iskeletleri çeşitli pozisyonda otururken, yatarken bulunmuş. Zira külün altında kalan vücutların yumuşak dokuları çürümüş yok olmuş ama onları kaplayan kül taşlaşmış ve vücudun her detayını görünür kılmış.      Arkeolog Guiseppe Fiorelli kısa zamanda insanların duruş şekillerini bozmadan çıkarmak için açılan deliklerden içeri alçı doldurması gerektiğini keşfetmiş. Ve sonuç; İnsanlar cezalandırıldıkları için taşlaşmamış onları taş yapan Arkeologlarmış. 👍

Tüm bu olayların oluş şekli de bulunan materyallerden ve zamanın görgü tanığı olan genç Pliny’in arkadaşına yazdığı mektuplardan öğreniliyor. Genç Pliny’in amcası olan yaşlı Plinius Roma donanmasının komutanıydı ve o sıralarda gemileri ile Herculaneum’un yakınında demirliymiş. Amcası ile birlikte kalan genç Pliny Vezüv’ün patlamasını ve amcasının gemileri ile insanların yardıma koşması sırasında ölümüne de şahit olmuş hatta kayıt altına almış.

Öyle ki, bu tip volkanik patlamaya Pliny’nin anlattığından dolayı *Plinian patlaması* diye atıfta bulunulmuş. Geldiğimiz yoldan geri otobüsümüze biniyorken biz de elveda Pompeii yaşadıkların hiçbir şehrin başına gelmesin diyoruz.

Rotamız İtalya’nın fiyortları Amalfi kıyılarının batı sahilindeki en renkli köşesi Sorrento’ya doğru. Pompei ile Sorrento arası 30 km toplamda 1 saati buldu. Napoli körfezininin sunduğu harika manzaralar eşliğinde Sorrento gözüktü.

İtalya- Napoli körfezi
İtalya- Napoli Körfezi

Sorrento’ya geldik, merkeze doğru yürüyoruz. Renkli bir ortam var henüz deniz gözükmüyor.

Napoli- Sorrento Şehri
Napoli- Sorrento Şehri

İtalya’nın Campania bölgesindeki en nadide şehirlerinden biridir diyen Enis rehberimiz; Size Amalfi kıyılarının unutulmaz güzelliklerini sunan bir yere götüreceğim sonra zaten bir avuç olan şehri keyfinizce gezin. Ve haydi Falezlere gidiyoruz ama denize yakın olmak istiyorum diyorsanız ücretli asansöre bineceksiniz ya da epey bir basamağı göze alıp yürüyeceksiniz dedi. Alttaki fotoğrafta görülen La Piezzetta buluşma yerimiz oldu hemen sağındaki yoldan Via Luigi de Maio’dan yürüyoruz ve seyir terası olan halk bahçesine geliyoruz.

Napoli- Sorrento Şehri

Amalfi kıyıları 40 km uzunluğunda ve Salerno’dan Sorrento’ya kadar uzanan sahil yoludur. Kıyıların falezleri mimarı efsaneye göre Herkül’müş. Herkül Yörenin en güzel kızı Amalfi’ye aşık olur. 💘 Ama vuslata eremeden Amalfi genç yaşta hayatını kaybeder. Aşkının yokluğuna çok üzülen Herkül Amalfi için and içer ve ey Amalfi seni senin kadar güzel bir yere gömeceğim diyerek bu muhteşem falezli kıyıları oluşturur. Aşk bu her şeyi yaptırır. Alttaki ilk fotoğrafta falezlerden muhteşem manzara ve görünen liman Marina Piccola. İkinci fotoğrafta yürüyerek gidilen yol görünüyor. Son kare de evlerin kayalardaki konumu çok güzel. Bu kayalar suların erozyonu ile oyulmuş tüf denen volkanik kayalıklardır.

Şehri gezmek daha cazip geldi. Haydi dedik buluşma saatine kadar dolaşalım. Aynı yoldan geri döndük. Küçük bir park vardı Piazza Sant’ Antonino meydanı. Buradaki bankta bir süre oturduk. Ben arkadaki heykeli çektim. Şehrin koruyucu azizi Sant’Antonino’nun heykeli. Hemen karşısında bazilikası ara sokakta da Bazilika isimli restoran vardı malum yemek için değil el yıkamak için gerekti. 😉

Via Luigi de Maio’dan devam ediyoruz. Küçük ve dar sokaklar yani klasik İtalyan şehir planlaması, dar balkonlu mimari yapılar ve renkler yöreye uygun. Sorrento limon bahçeleri ve limondan yapılan likör diyeyim *Limonçello* ile meşhur. Bizim Aydın’ımızda olduğu gibi sokaklar Turunçtan geçilmiyor ama madem limonları meşhur sokakta çok Limon ağacı olabilirdi.

Şu sokaklardan geçince köşede gördüğümüz Santuario del Carmine Barok tarzı Katolik kilisesiymiş. Yarısı nerde dedik yanındaki bina ile yapışık yapılmış binada da bar işletiliyor ve adı Bar del Carmine. 😁 Hemen yanındaki Corso İtalya Caddesi. Marka satan lüks mağazaların olduğu cadde. Eğer limon bahçelerine ve aşağıdaki plajlara gitmek isterseniz her yere işleyen tren şeklinde yerel araçlar ile hop on hop off otobüsler de var.

Alış veriş yapmadığımız için Piazza Sant’ Antonino’ya dönerken geçtiğimiz güzel sokaklar.

Bu kez Sant’Antonino’nun heykeli solundaki sokaklara girdik. Karşımıza önce S. Antonino Pizza çıktı ambiyansı çok beğendim. Az ötesinde harika tablolar var. Tabelasında ahşap boyama workshopları düzenlenir yazıyor.

Sokağın az ilerisinde restoranın bitişiğinde harika bir market, inanılmaz renkli ve hepsi el yapımı makarnaları var. İtalya’yı severdik biraz daha sevdik. Sokağın adını da öğrendim Via Santa Maria delle Grazie. Zaten bu güzelim sokaklar bana karşılıklı sohbet eden samimi arkadaşların varlığını hatırlatıyor. İçim sevecenlikle doluyor zaten yapım gereği gülümseyerek gezince yanımdan geçen herkes de otomatikman bana gülümser. 😊

Yine el yapımı sandaletleri meşhurmuş. Sorrento’da denize girmeyecekseniz, limon bahçelerini gezmeyecekseniz şehir içinde gezi bu kadar bir de tarihi Katedralleri varmış görülebilirmiş. Ah elbette Pizza yemeden dönülmez burası İtalya. 🍕🍕Bunca geziyi bile yerel rehberler 2 saatte bitiriyorlarmış. Evet yani biz de ufaktan buluşma yerimize dönebiliriz.

Buluşma yerine geldik çevrede görülen ünlü pizzacı ve barlar ile son bakışlarla hoşçakal Sorrento diyoruz.

Yolumuz Napoli günlük rotamız henüz bitmedi. Geldiğimiz gibi gideceğiz yolumuz malum 1 saat.

       Napoli,Benim için Sophia Loren‘in şehridir. İtalyan sinemasının hatta bizim artistlerimizin bile film çektiği muhteşem şehir. Evet Campania bölgesinin başkenti olan Napoli tarihi dokusu ile ihtişamlı M. Ö 4. yüzyılda Romalı’lar tarafından fethedilince Neapolis adını almış çok eski bir şehirdir. Her ne kadar yoğun nüfusu ve suç oranı çokluğu ile tanınsa bile her şehir güzeldir. ☺️

Ve en muhteşem yanı da Napoli’nin arka planındaki büyüleyici duruşu ile Vezüv yanardağının varlığıdır. Sırasıyla; Normanlar, Aragonlular, Bourbonlar ve Fransızlar tarafından yönetilmiş. 1997 yılında Unesco Dünya Mirası listesinde de yerini almıştır.

Gemiden ilk çıktığımızda dikkatimiz sağlam duruşu ile Castel dell’Ovo kalesi çekmişti. Sorrento dönüşü otobüsten limana yakın Piazza Trieste e Terento meydanında indik. Aman dedi rehberimiz çarpılmayın çantalara dikkat dedi. Gündüzleri pek sorun yok ama yine de ara sokaklar Napoli’nin mafyası Camorra’nın mekanıdır girmezseniz iyi olur dedi… Biz de aklımızda dedik 😁 ve fazla ara sokaklara girmeyiz zaten yorgunuz. Benim aklım kalede zaten tüm şehir tamirata alınmış binaların hepsinde iskele kurulu. Evet Fontana Del Carciofo Çeşmesi’nin etrafı kafe ve barlarla dolu, gezi için faytonların durağı da burasıymış. Bu arada Carciofo -Enginar demekmiş.

Napoli- Carciofo Çeşmesi
Napoli- Carciofo Çeşmesi

Napoli-  Trieste e Trento meydanı
Napoli-Trieste e Trento meydanı

Napoli- Via Vittorio Emanuele III
Napoli- Via Vittorio Emanuele III

Vakit çok dar kaleyi de görmeliyim çeşmenin fotoğrafını çekip hemen Vittorio Emanuele III. caddeden yürüyerek kaleye gittik. 1279 yılında yapılan tipik bir Orta Çağ kalesi. Denizin üzerine inşa edilen kale Kraliyet sarayı olarak kullanılmış. Kral I. Charles merkezi Palermo’dan Napoliye aldığında adını yeni kale anlamında Castel dell Nuovo koymuş.

Napoli- Castel Del Nuovo
Napoli- Castel Dell Nuovo

Görüntüsü çok heybetli Castel Dell’Ovo’nun içinde pek bir şey bulamadık. Ama kale girişi harika. Ve kapıdan bir detay.

Vakit de dar üstelik kale yolunda siyahi çanta vs. satanların yoldan insanları çevirmelerinden etkilenmeden gemiye doğru gidiyoruz. Artık Napoli’ye ve dolayısıyla Vezüv’e de elveda diyoruz.

Napoli' de Önder Kaplan

Son Vezüv karesiyle,

Napoli Limandan VEZÜV manzarası

Yeni bir limanda buluşuncaya dek sağlık ve sevgiyle kalınız.💞💞💞

GEMİ ile AKDENİZ ESİNTİSİ 4.Gün * Sicilya*

Nerede kalmıştık diyeyim zira koca bir günü denizde geçirdik fena olmadı. Sabah gözümüzü Palermo’da açtık tarih 29 Eylül 2014 ve saat 07:00. Evet aslında 5. günde ve Tunus derken Sicilya’dayız. Güvenlik nedeniyle seyri uygun görmeyen Pullman Tur rotayı Sicilya’ya çevirmiş anons ettiler ve Palermo Limanındayız. Çok heyecanlandık doğrusu Sicilya aklımızdan geçen bir yer değildi. Bize de büyük sürpriz oldu. Aklımıza hemen *The Godfather- Baba* filmi ile tiyatro binası ve bildik mafya klişeleri geldi. 🤷‍♀️

Böyle güzel bir manzaradayız ve adayı gezerken her yere yürüyerek gideceğiz. Kıymetli rehberimiz Enis Aslan’ın mesajı ile 4. katta buluşup birlikte adaya indik.

Sicilya- Palermo Limanı

       Gerekli işlemlerden sonra devam ederek hemen karşı caddeden yürüyeceğiz. Caddenin adı Via Emorico Amari.

Sicilya bir ada ve ana kara İtalya’ya Messina Boğazı ile bağlantılıdır. Dini ve kültürel değerleriyle 12 bin yıllık geçmişi olan 5 milyon nüfuslu çok özel bir ada. Bir dönem Helenistik uygarlığın en önemli duraklarından, limanlarından ve yerleşim yerlerinden biri olmuştur. Şekli üçgen vari olduğundan Trinacria da denir.

Avrupa’nın en büyük ve aktif yanardağı Etna buradadır. Aslında küçük küçük birçok aktif veya uyuyan volkanik dağlar var. Tiren Denizi’ndeki Stromboli sıklıkla patladığı için Akdeniz’in doğal Deniz Feneri denir.

Palermo;

İtalya’nın özerk bölgesi olan Sicilya’nın başkentidir. İtalya deyince hemen aklımıza Roma, Venedik, Floransa ve Milano gelir. Oysa Sicilya’da çok daha turistik yerler varmış. Evet Palermo adı az duyulan bir başkent. Vakti zamanında Mafya’nın doğduğu şehir dense de rehberimiz doğru olmadığını Corleone ailesinin doğum yeri, adını aldığı başka bir bölge olan Corleone bölgesidir dedi.

Mafya olayına da açıklık getirelim. 19. yüzyılın başlarında Sicilya Arap’ların kısa süreli işgaline uğrar, ardından Fransızlar derken İspanyolların hâkimiyetine girer. Toprak sahipleri ve işçiler, kendilerini korumak için mafya tipi örgütlenmek zorunda kalırlar. Başlangıçta iyi niyet her zaman olduğu gibi tersine işler yönetim boşluğundan faydalanan bazı gruplar koruma amaçlı haraç istemeye başlar. Yerli halk da zaman içinde devlete güvensizlikten baş edemedikleri her işleri için Mafya’ya başvurur.

Yine de günümüzdeki anlamda bir Mafya örgütlenmesinin tarihi 1861 yıllarına rastlar. Bu da İspanyol Burbon hanedanın adadan kovulması ve İtalya ile birleşme dönemi başladığı yıllardaki yönetim boşluğundandır. Böylece Sicilya adı Mafya ile özdeşleşir. Kısaca yazarsam Mafya ile mücadele eden Palermo’lu Savcı Giovanni Falcone ve arkadaşı Hukukçu Paolo Borsellini olayların ardından 1992 yılında suikaste kurban giderler. Hemen ardından Roma’da başlatılan Temiz Eller operasyonu ile Mafya ile birlikte sırtlarını dayadıkları siyasi kişiler de tespit edilip çökertilmiştir.

       Neyse Palermo, Fenikeliler tarafından M.Ö 730’lu yıllarda kurulmuş. Ama adını *Panormus* olarak eski çağlarda Yunanlılar koymuş. Limanların anası anlamına gelir daha sonra Palermo olmuştur. Romalılar ve Bizanslılar tarafından sömürülmüş, Arapların işgaline uğramış en son Sicilya Krallığı kurulunca kendine gelmiş. Yine de kültürel miraslarını bu sömürgecilere borçlu sayılırlar. Zira tarihi eserlerde açıkça görülüyor.

       Palermo, 850 bin nüfusa sahip, Roma Katoliklik dinini kabul etmişler ve resmi dilleri İtalyanca’dır ama İtalyanca’nın Sicilya lehçesiyle konuşurlar. Çok fazla da göçe uğramış. Aldığımız bu ön bilgiler ışığında gezelim derim. 

       Via Emorico Amari caddesinden devam ediyoruz faytoncu amca buyrun diyor ama biz çok kalabalığız. Oysa burada faytonla gezmek çok da zevkli olabilirdi. Faytonu ve atları arabalar yüzünden tam çekemedim trafik yavaşladığında kenara çıkıp çektim. Hop on Hop off otobüsü boştu sabahın çok da erken bir saati değil.

       Amari’de yukarı doğru devam ediyoruz hemen solumuzda tarihi dokulu güzel bir bina var *Teatro Nazionale Biondo*. Avrupa’ya çok sık giden zengin aristokrat bir aile olan Biondo kardeşlerin 1903 yılında yaptırdığı özel tiyatro. 

       Sağımızda geniş bir meydan *Piazza Politeama* ve çatısında atlı figürler bulunan görkemli bir bina *Teatro Politeama Garibaldi*. Palermo’nun hem şehircilik anlamında hem de kültür ve sanat anlamında büyümeye başladığı 1800’lü yıllarda sirkten tiyatroya kadar her türlü etkinliğin yapıldığı bir meydan. Tarih boyunca çok fazla depreme maruz kaldığından insanların açık alanda toplanmalarına da yardımcı olan meydanlardan en bilineni diyeyim. O yıllarda Palermo Prenslerin ve yerel yöneticilerin rağbet ettiği ayrıcalıklı bir şehirdi.

       1859 yılında Palermo belediyesi şehir için prestijli bir tiyatronun ihtiyaç olduğuna karar verir. Ancak vatansever Garibaldi’nin (İtalya Krallığının kurulmasına yol açan) binler girişimi ve o dönem Burbonlar’ın çöküşü ile tiyatronun yapımı uzar ve 1874 yılına gelindiğinde henüz bitmemiş üstelik çatısız olarak açılışı yapılır. Bu şekliyle 20 yıl Palermo Operasının ana tiyatrosu olur ve Teatro Municipale Politeama adıyla hizmet verir. Garibaldi’nin 1882 yılında ölümünden sonra da anısına Garibaldi ismi verilir.

       Çatısında Olimpiyat oyunlarını temsil eden bir çift at ile Apollo ed Euterpe’nin zaferi tasvir edilmiş. Euterpe Yunan mitolojisinde Müzik ve lirik şiirin ilham perisi, Apollon da müzik ve şifa tanrısıdır. Tiyatronun resmi olarak açılış tarihi Kral Umberto ve Kraliçe Margerita huzurunda ünlü tenor Francesco Tamagno’nun Verdi’nin Othello’sunu icrası ile yapılır.

       Tiyatro’nun hemen solundan döndük cadde Settimo’dan devam ediyoruz Banco Sicilia’yı geçtik. Cadde tanınmış markaların mağazalarıyla doluydu Zara YSL gibi.

       Çok değil 3-4 sokak geçtik geldiğimiz kavşağın olduğu yer ağaçlıklı çok geniş bir alan ve karşımızda önem bir tarihi yapı var. Palermo’nun en bilineni Massimo Tiyatrosu *Teatro Massimo*.

Palermo-Teatro Massimo
Palermo-Teatro Massimo

       Rehberimiz Enis, bakın bakalım tanıyacak mısınız? Hadi sizi üzmeyeyim The Godfather desem hemen hatırlarsınız. Evet The Godfather III’te Michael bu tiyatro Massimo’nun merdivenlerinde vuruldu dedi. Evet ama üzerinden yıllar geçti artık eve dönünce hatırlamak için izlemek farz oldu. 😁 Ben de öyle bir görüntü yakalamışım ki inanılmaz. Alttaki fotoğrafı büyütmelisiniz. İki arkadaş vurulma sahnesini canlandırıyor arkadaşları da çekim yapıyor. İnanılmaz.

       Tiyatro Massimo’nun resmi adı *Teatro Massimo Vittorio Emanuele*dir. İtalya’nın en büyük tiyatrosu. Avrupa’nın da büyüklerinden sayılır ama mimari ihtişam yönünden Avrupa’nın üçüncüsüdür.

       1864 yılında açılan yarışmada Mimar Giovan Battista Filippo Basile’nin projesi onay alır. Ancak tiyatronun inşasına 1875 yılında başlanır, 20 yıl sürer ve 1897 yılında da biter. Mimar Filippo’nun ömrü vefa etmeyip 1891 yılında ölünce tiyatronun inşaatını oğlu Ernesto Basile tamamlamıştır.

       1974 yılında başlanan restorasyon çok uzun sürmüş tiyatro ancak 1997 yılında tekrar açılmıştır. İşte bu arada da Ford Coppola’nın Al Pacino’yla oynadığı The Godfather – Part III filminin bazı çekimlerine ev sahipliği yapmış. Şöyle bir sağına soluna bakıyoruz.

Palermo-Teatro Massimo
Palermo-Teatro Massimo

       Tiyatronun önünden dümdüz devam ediyoruz. Sıcak memleket olduğundan herhalde küçük de olsa apartmanlarda balkon çok ve hepsi ferforje yani dökme demir. Çok dar sokaklar da var bir çift fotoğraf çekiyor diğerinde inşaat ustası yukarı kovayla harç taşıyor.

       Şöyle bir gidelim bakalım bu cadde de neler var, adı Via Maqueda. Hemen sağ ve sol sokaklar eski pazar diye geçiyor biz daha başka bir pazara gideceğiz burası giysi pazarı. Ana cadde olan Via Maqueda Sicilya’lı filmlerde gördüğümüz evlerin aynısı ile dolu ne harika. 

       Bu güzel bulvarın ara sokakları ne yazık ki çok bakımsız. Aslında yapılara eski tarihi bozmamışlar diye de bakabiliriz. Yaşam bu işte kimi gelir, kimi gider. İkinci fotoğraf pek benzemese de birden aklıma çocukluk anılarımı getirdi. Bakkal amcadan 5 kuruşluk ay çekirdeği almak, kocaman küpeli Arap kızlı mabel sakızları, rengarenk fasulye şekerleri. Ne güzeldi çocukluk günlerim.

       Yürüyelim arkadaşlar bu güzel yolun yani Via Maqueda’nın (alttaki ikinci fotoğraf) sonunda kısa bir mesafe sonra yolumuz yuvarlak ön cepheli evlerle çevrili bir yere çıktı (ilk fotoğraf). Artık kavşak ya da dört yol ağzı vs ne derseniz bilinen adı Quattro Canti. Muhteşem heykellerle süslü ve her binanın altında çeşme var. Ve sonra işte size tipik Sicilya’lı bir karı-koca çok hoşuma gittiler nasıl uyumlular bakınız. 

       Resmi adı Piazza Vigliena olan bu kavşağın tanınmış adı Piazza Quattro Canti *Dört Köşe Meydan* Canti -köşe demek ama iki binanın köşelerinin bir sokak kenarında birleşmesi anlamındaymış. Burada da 4 yapının meydana açılan sokaklara olan köşeleri yuvarlatılmış böylece kavşak yani meydan da daire şeklinde olmuş. Binalar malum Barok tarzında saray ve 3 katlılar. Zemin katlarda çeşme diğer katlarda önemli heykeller var vaktiyle bronzdan yapılmışlar sonra mermere dönüştürülmüş. Önce fotoğraf ekleyip sonra anlatayım.

       Evet 1500 ve 1600 yıllarında Palermo dört ana bölgeye ayrılmıştı ve bu bölge merkez sayılıyordu. İspanyolların şehri ele geçirdikleri dönemde İspanyol valiler güç gösterisi yaparak varlıklarını kabul ettirme çabasına girerler ve Palermo genelinde göz boyayan Barok tarzı birçok saray ve malikane yaptırırlar. 

       İşte bu saraylardan 4 tanesi de bu merkezi bölgede yapılır. Bu anıtsal binaların cephe yapımı 1621 yılında bitmiş. Alt katlarda çeşme var demiştim ve çeşmeler geçmiş zamanda şehrin içinden akan 4 nehri, çeşme üzerindeki kadınlar dört mevsimi temsil eder. Bir üst katlarında dört İspanyol kral ve en üsttede şehrin koruyucu azizleri yer alıyor.

       Binaların en büyük özelliği bir köşelerinin günün her saatinde mutlaka güneşi alıyor olmaları, bu yüzden de *Güneş Tiyatrosu* da denirmiş. Netice de genel anlamda teması, yeryüzünden cennete uzanan yolu betimliyor olmaları. Tarihi doku gerçekten çok güzel.

       Hemen sağımızdaki antik eserleriyle değerli bir sokak olan Via Vittorio Emanuele’ye dönüyoruz. Burada iç süslemesi çok muhteşem bir kilisedir mutlaka bakın diyen rehberimize uyuyoruz. Gerçekten müthiş bir süslemesi olan San Giuseppe dei Teatini Kilisesi.

       Palermo’yu keşfe devam. Aslında yürüyerek gezilebilen güzel bir şehir. Üç beş adımlık merdivenle çıkılan 14. yy’dan beri varolan Belediye binasının önünde heykelleri bol bir çeşmeye denk geldik. Enteresan bir şekilde tüm heykeller çıplaktı genel bir görüntü alıp geçtim. Ama rehberimizin anlatımıyla öğrendim ki, Piazza Pretoria ve Çeşmesi özellikli bir çeşme. Her şeyden önce halk arasındaki adı*fountain of shame* türkçesi utanç çeşmesi. 

       Geçmişi 16. yüzyıla dayanan çeşmenin adının utanç olmasının iki sebebi var. Birincisi heykellerin çıplak oluşu dindar çevre halkı görüntüden hoşlanmaz. Ama esas konu bence daha önemli yabana atıldığı düşünülen halkın parası. Nasıl mı? Önce çeşmeye bakalım.

Palermo-Pretoria Fountain
Palermo-Pretoria Fountain *Utanç Çeşmesi*

       Floransa’da yaşayan zengin ve asil bir aile çeşmeyi malikanelerinin bahçesini süslesin diye Toskanada yaşayan bir heykeltraşa ısmarlamış. Bir zaman sonra ailenin parası biter çeşmeyi tamamlamaya gücü yetmez ve çeşmeyi 1573 yılında Palermo Senatosuna çok büyük paraya satar. İyi hoş ancak evdeki hesap çarşıya uymaz çeşme Toskana’dan Palermo’ya gelene kadar başına gelmeyen kalmaz. Heykellerin kolu bacağı kırılır, havuzun çeşmeleri kaybolur. Sorun olmaz çünkü Toskanalı heykeltraşın oğlu montajı yapmak için beraber gelmiştir. 

       Bitmedi montaj için ayrılan alan küçük gelince bu kez birkaç bina da yıkılmak zorunda kalınca çeşmenin de astarı yüzünden pahalıya gelir. Halk zaten kıtlık döneminden geçmektedir fakirlik diz boyu iken çeşmeye ödenen onca parayı düşündükçe binadan çıkan Senatörlere her seferinde *utanç-utanç* diye bağırırlar. Çeşmenin adını da öğrenmiş olduk. 

       Artık rehberimizin önderliğinde Palermo’nun özü, antik olduğu kadar otantik de olan pazarı Ballaro’ya gidebiliriz. Enis bey harika peynirleri var her geldiğimde alırım deyince iyice sevindik. Önce yine Maqueda caddesinden Mercado Ballaro yazılı tabeladan sağa döndük caddenin adı Via del Poticello oldu. Buralar hep eski şehir kısmı o nedenle de evler de eski demiştim en güzeli birkaç ev ve sokak görerek gidelim. Hemen bir sokak sonra bayan kuaföre denk geldik, 💇‍♀️ postiş tarıyordu.

       Bir geniş alana geldiğimizde sokak adı da değişti burası Piazza Casa Professa. Çamaşır asılı balkonlar, renkli dükkanlar, kapı önü ve balkonu çiçek dolu evler, arada duyulan müzik sesleri ile yürüyoruz.

       Ve genelde düğünlerin yapıldığı katolik Casa Professa İsa Kilisesi’nin önünden geçiyoruz hemen sağımızda Kraliçe Margherita Yüksek Lisans Okulu var, duvarındaki grafiti hoş olmuş ve çevresi gerçekten bakımsızdı. Artık pazara geliyoruz burada da karşıma bir grafiti çıktı çok değişik.

       Ballaro Pazarı, bin yıllık tarihi ile günümüze kadar özünü değiştirmeden gelmiş. Özellikle Arapların işgal döneminden süre gelen bağırarak satış yapmaları. Gerçi bizde de öyledir ya. Et ve balığı ve özellikle de peynirleri çok güzelmiş. Enis rehberimize uyup biz de peynir aldık gerçekten çok lezzetli. Ballara adı, pazarda satılacak her türlü sebze ve meyvenin temin edildiği yakınlardaki Bahlara köyünden geldiği şeklinde. Ayrıca Deccan’dan trenle gelen baharatların (Hindistan’ın meşhur bölgesi ve bir demiryolu taşımacılığına da adını vermiştir) burada satılması nedeniyle Hind-Sind bölgesinin bir simgesi olan Ag-Vallaraja’dan türediğidir. Bir de sadece pazar günleri ikinci el eşya satışlarıyla da bit pazarına dönüşüyormuş.

       Pazarın rengarenk ortamını hep sevmişimdir. Önder zaten pazar bir market iki dolaşmayı pazarlık ederek alışveriş etmeyi keyifle yapar. Burada ayrıca sokak yemekleri yapan yerler de var ve kokularla mest olduk üstelik öğlen saati oldu gemiye dönüş başlıyor gibi hayli de acıktık. Yürüyüş Via Porta di Castro’dan devam ediyor. Burada Plazzo Conte Federico Müzesi’nin önünden geçiyorken dikkatimi duvarındaki Mural çekiyor benim vizör de görüyor ilk fotoğraf’daki. Yazılar sağdaki Perdenti -kaybedenler ve solda Vincenti  kazananlar eh tabii ki adamları tanımayınca bilemedik.

       Diğer fotoğraflar önce sola sonra sağa döndük başımız da döndü yani neyse bir daha ne tarafa döndüysek ikinci fotoğraf gerçekten daracık bir sokağa giriyoruz. Özellikle adını videoya aldım Via del Protonotara, adı güzel ama sokak için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Ve son fotoğraf Via Maquera’dan sonra en özel ikinci cadde olan Via Vittorio Emanuele’deyiz son fotoğraf. Evet ikinci özel cadde demiştim zira her ikisi de buram buram tarih kokan caddeler ve ikisi de Quattro Canti’de buluşuyorlar.

       Palermo Katedrali, bu tarihi mekanlardan biri olarak Vittorio Emanuele’de yerini alıyor. Ama başına gelmeyen kalmıyor. Palermo’nun tarihinde adı geçen ne kadar millet varsa yapısı da o kadar çok mimari değişikliğe uğruyor. Bu sebeple onu Palermo’nun tarih kitabı sayıyorlar. Yapım tarihi 1187’li yıllara kadar uzanıyor. Önce İtalyan Bazilikası olmuş ardından Araplar geldiğinde Cami olmuş zaten kubbesinden belli oluyor ve ardından da Kiliseye dönüştürülmüş. Oldukça geniş bir alanda yer alan Katedral kadrajıma bile sığmadı.  

       İçini gezmedik Via Vittorio Emanuele’den bu kez limana doğru yürümeye başladık. Hemen sağımızda bir anıt ve güzel bir kafesi olan meydan çıktı; Piazza Bologna. Dinlenmeye vakit yok yani anıt ile ilgili bilgileri alp yolumuza devam ettik. Alttaki fotoğraftaki anıt kutsal Roma İmparatoru ve Habsburg Hanedanından V. Charles’in anıtı. 1535 yılında V. Charles Tunus zaferinden döner ve Palermo’ya gelir. Yıllar sonra 1631 yılında şerefine de bu anıt Piazza Bologna’ya dikilir. Kaidede Yunan mitolojisinden tanrı Herkül, İmparatorluğun çift başlı kartalı ve efsanevi 7 yılan başlı Hydra var. Hani Herkül’ün her kestiği yılan başının tekrar çıktığı, zehiri öldürücü olan yaratık.

Palermo- V. Charles Anıtı
Palermo- V. Charles Anıtı

       Asıl hikaye V. Charles’in duruşunda gizli anlatayım. Sol elinde bir asa varken sağ eli 5 parmağıda açık şekilde ileri uzatılarak betimlenmiş. Zaman içinde bu açık el için efsaneler üretilmiş. Adaletli oluşuyla bilinen Charles’in açık eli *beş sadakatsiz yargıcı* ifade ediyor. Ne yapmış bu yargıçlar bakalım.

       Olay elbette 16. yüzyılda geçer. Zengin bir ailenin yaşı küçük çocuğu yetim kalınca akrabalarından biri vasi olarak atanır. Yetişkin olduğunda miras kalan varlıklarını geri ister. Ama bakar ki vasileri paraları bitirmişler. Hemen Palermo’nun beş yargıcından yardım ister. Yasa tanımaz üstelik hayli yüklü paralarla iş yapan yargıçların beşide olayı önemsemez. Genç çocuk adaletiyle bilinen V. Charles’in Palermo’ya geldiğini duyunca bir şekilde İmparatora ulaşır ve derdini anlatıp yardım ister.

       Adaletli İmparator bir plan yapar ve rahip kılığına girerek mahkemeyi takip eder. Yargıçların beşi de vasiyi haklı bulduğu sırada V. Charles yerinden kalkar esas haksızlık yapan sizlersiniz verin çocuğun hakkını diyerek vasilere de kızar. Ardından 5 yargıcında derilerini yüzdürüp Palermo Mahkemesinin 5 sandalyesini kaplatır. 😱😱😱😱😱

       Başka bir versiyonunda; Genç çocuğun vasisi Başrahiptir ve mirası vermek istemez. V. Charles bu defa yasa tanımaz yargıçları atlı araba arkasına bağlatıp bugün *Discesa dei giudici* türkçeye yargıçların inişi adı verilen bir yol varmış orada sürükletip öldürmüş. Evet devam edelim.

       Serbest zaman verilince Önder ile Via Vittorio Emanuele’den devam edelim dedik. Cadde marka ürünlerin satıldığı son derece lüks mağazalarla dolu. Arada ücretli binilen gezi treni hoş bir hava vermiş. Ama genelde faytona biniyorlar. Faytonla gezmek çok daha güzel bence.

       Başka sokaklara sapmadan dümdüz yürüyoruz. Bu arada gözlemlediğim çok fazla lüks araba yok çoğu arabalar eski ve çarpık hatta kapısı bile kapanmayan arabaları kullanıyorlar. Güvenlik sorunu yaşamadan güzelce dolaştık. Şu iki güzel binayı geçince sonunda deniz göründü marinaya çıkmışız.

       La Cala Palermo marinadan keyifle yürüyerek sadece filmlerden tanıdığımız Sicilya’yı, tarih kokan Palermo’da az da olsa görmek çok güzeldi. Tunus nerede Sicilya nerede değil mi? Boşuna demiyorlar *kısmetten öte yol yok*. Sokaklarında, caddelerinde dolaştık kısa ama öz vakit geçirdik diyerek sana elveda Palermo diyoruz. Yeni bir limanda buluncaya dek sizler de sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

 

 

 

 

 

 

 

GEMİ ile AKDENİZ ESİNTİSİ— 3.Gün * Barselona *

       Yeni bir güne uyandığımız liman İspanya’nın en sevilen şehri Barselona ve tarih 27 Eylül 2014. Bir gece önce rehberimiz Enis Bey’in yazdığı nota göre yine 4. katta buluşuyoruz. 3 saatlik bir yürüyüş sonrası serbest zaman ama en geç 17.00 de gemide olmalısınız dedi. Hep birlikte limana indik. 15 dakikalık bir mesafe sonrası Port Well denilen yerdeyiz. Buralara da ikinci gelişimiz geçen yazımdan hatırlayınız 19 yıl önce tam 2004 yılında yine buradaydık. Emekli olalı 2 sene olmuştu. Bakın o zamandan bir fotoğraf, 1902 yılında yapılmış Liman başkanlığı binası. Kulelerinde kanatlı sfenks heykelleri var.

İspanya- Barselona Liman Başkanlığı
İspanya- Barselona Liman Başkanlığı

       Sola denize doğru yürürseniz eski liman ama hala en işlek olan Port Vell’e ulaşırsınız. Rıhtımın en hareketli bölümü Mall d’Espanya’dır, oraya gitmek için de fotoğrafta gördüğünüz üstü eğri gibi olan köprü *Rambla del Mar*ı geçmelisiniz. Mall d’Espanya’da bir de güzel akvaryum var gezilesi. Her iki fotoğraf da 2004 yılından kalmadır. Köprüyü bu kez geçemedik. 🤷‍♀️

Barselona- Port Vell
Barselona- Port Vell

       İspanya’nın 17 özerk bölgesi vardır bunlardan en iyi bildiğimiz Katalonya’dır ve Barselona’da onun başkentidir. Yoğunluk olarak da İspanya’nın ikinci büyük şehri, 3000 yıllık da liman kentidir. Kozmopolit yapıda çok renkli ve hareketli bir şehirdir. Barselona’nın tanınmasındaki en büyük etken 1992 olimpiyatlarıdır. Bir de ünlü sanatçıları; Picasso, Salvador Dali ile mimar Gaudi’nin sıra dışı eserleri özellikle Sagrada Familia’dır.

       Hemen arkamızı dönünce Barselona ile özdeşleşmiş Kristof Kolomb anıtı * Mirador de Colon* ve devamında yukarı doğru çıkan cadde meşhur La Rambla. Anıt, Kâşif Kristof Kolomb anısına 1888 yılında yapılmış. Anıtın altındaki kaidede turizm bürosu var. Üstündeki 40 metrelik sütun dökme demir. Onun üstüne oturtulmuş gözlem evi ve en tepede de 7 metre yüksekliğinde bronz Kolomb heykeli ile toplam 60 küsur metre yüksekliği var.

       Kolomb, bir eliyle Amerika kıtasını gösteriyor diğer elinde de buralardan göremediğimiz bir tomar kâğıt varmış. Kolomb’u görmek için bir zahmet fotoğraflara yine tıklayınız. Gözlemevi’ne asansörle çıkılıyor. 360 derece dönen gözlemeviyle Barselona’nın panoramik görüntüsünün keyfini çıkarabilirmişiz.

       La Rambla’da yürüyerek meşhur St. Josep La Boqueria pazarına geldik. Balıklar canlı, sebzelerle şekerler rengarenk. Pazar gezmeyi zaten çok severiz ama alacak bir şey yok. Gemide envai çeşit yiyecek varken. 🤩 Üstelik dışardan aldığın yiyecek- içeceklerin gemiye girişi yasak. Gruptan da alan yok gezip çıkıyoruz. Tamam bir iki fotoğraf ekliyorum. Balıkçı kadın ustaca bıçak kullanıyor… 🐟🐠🐟

       Yürümeye devamla St. Joseph kilisesine gelince sağa dönüp devam ettik. Çok güzel mağazaların olduğu dar sokaklardan geçtik ama epey uzunca bir yol. Bu arada Barselona Belediye Binası önünde katalanların bağımsızlık istekleri için protesto gösterileri var televizyona alıyorlar. Elbette hızlıca geçtik sonunda Gothic Quarter’ın en değerli yapısı olan Barselona Katedraline ulaştık. Gothic Quarter *Katalanca Barri Gòtic* barların kafelerin olduğu bu tipik Orta Çağ sokakları ile az önce gezdiğimiz La Boqueria Pazarı gibi önemli yapıların olduğu aşağı yukarı dikdörtgen vari hayli geniş bir alan Gothic Quarter diye adlandırılıyor.

       Barselona Katedrali önceki yıllarda Herkül’e adanmış bir tapınağın kalıntıları üzerine inşa edilmiş tarih 1298. Ama yapımı neredeyse 20. yüzyıla kadar sürmüş. Katedrale giriş parayla ama öğlen saati ücretsizmiş. Öyle olunca biraz bekledik içeri daha sonra girebildik. Katedralde ayin vardı enteresandır iki bölmeli. İlk bölmedeki ibadet yerinde papazlar daha yüksekte oturuyorlar halktan daha yükseğiz imajı içinmiş. Dışarda da biz turistleri oturttular rahatça izlensinler diye de iki taraflı ekran koymuşlar. Fotoğraf çekimi yasak ama ben bu kez çekebilmişim flaşım yok ya.

       Bu çok değerli Katedralin resmi adı aslında Aziz Eulalia ama halk Barselona Katedrali diyor. Aziz Eulalia Barselona’nın koruyucu azizlerinden biridir ve evet efsanesi diyemeyiz gerçekmiş hikayesi olsun. Ben de sevdim aktarıyorum. Aslında bir kadın Aziz Eulalia, biz de olsa Azize deriz. Neyse Aziz Eulalia kendini İsa’ya ve dine adamış. Dini inancı nedeniyle yakılmasına karar verildiğinde çıplak olarak haç şeklinde bir ağaca bağlanır ve ağaç yakılır.

       Ateşe verildiğinde hiç mevsimi değilken kar yağarak Eulalia’nın vücudunu giysi varmışcasına örter ve ağzından bir güvercinin uçtuğu görülür. Biz göremedik ama Aziz Eulalia’nın mezarı buradaymış ve katedralin orta bahçesinde 13 tane kaz varmış. 🦢 Bu kazlar niye 13 tane derseniz; Rivayetlere göre Eulalia’ya uygulanan 13 cezayı ve Aziz Eulalia’nın yaşadığı her yıla (13 yaşında öldüğü sanılıyormuş) karşılık olsun diye imiş.

       Bir saatlik serbest zaman verilince Önder ile iyice yukarılara doğru yürüdük güzel bir meydan olan Plaça de Catalunya’yı da geçtik. Amacım Gaudi’nin evini görebilmekti. Ayrıca Barselona’ya gelip de Katalan mimar Antoni Gaudi’nin şaheserlerini görmeden olur mu? Gemi ile gelince zamansızlıktan artık umduğumuzu değil bulduğumuzu fotoğraflayacağız. 😁 Eski yıllardan da dişe dokunur bir fotoğrafım yok. O zamanlar blog yazma durumum da yoktu. Neyse bakalım ne durumda… Bu kez de olmadı. 😔Onca senede ağaçlar hayli büyümüş yapıyı kapatmış karşı kaldırımdan bile görüp çekemedim. Kısmetten öte yol yok derler. 🤷‍♀️

       Casa Batila; Önce hikayesini yazayım sonra bulduğum kadarın fotoğrafını ekleyeyim. Unesco Dünya mirasında olan bu güzel yapı 1806 yılından beri bölgenin kalbur üstü tabir edilen ailelerinin oturduğu bir semt. Bina önce Gaudin’in profesörlerinden biri tarafından inşa edilmiş. Sonra 1903 yılında binayı zengin bir tüccar olan Josep Batilo satın almış. Josep Batilo Gaudi’yi binayı tamamen yıkıp yeniden yapmasını gerektirecek projeyle görevlendirse de Gaudi yıkmadan yaparım diyor ve çok işlevsel harika sanatsal bir binaya dönüştürüyor.

       1950 yılından sonra bina birçok kez el değiştirir ve en son 1990 yılından itibaren Bernat isimli aileye aittir. Bernat’lar 1995 yılında restore ettirdikleri evi halka açıyorlar. Ve bina 2005 yılında Unesco Dünya Mirası listesine girmiş.

       Gaudi dedim madem ikinci önemli yapıtı La Sagrada Familia’da yazımda yerini alsın. Casa Batila’nın ardından zengin tüccarlarla anlaşamadığı için onlara iş yapmaktan vazgeçen Gaudi modernist tarzına da 1912 yılında Casa Mila’yı yaparak son verir. Tüm çalışmalarını bitiren Gaudi 1912 yılından itibaren tüm enerjisi ile 30 yıldır üstünde çalıştığı projesi Sagra Familia’ya yönelir.

       Dile kolay 30 yıldır proje hazırlıyor ama nasıl? Münzevi bir hayat yaşayarak. Tam bir katolik olan Gaudi bu nedenle * Tanrının Mimarı* olarak da tanımlanmıştır. Yazık ki, ömrü bu inanılmaz yapıtının bittiğini görmeye yetmemiş 1926 yılında hayata veda etmiştir. Sagra Familia sanırım 2026 yılında bitebilirmiş. Ben size 2014 gezimizdeki durumunu değil ama 19 yıl önceki halini gösterebilirim.

       Evet Barselona yaşanılası bir şehir. La Rambla başlı başına gezilesi bir bulvar zaten Katalanca da La Rambla *gezinti yeri* demektir. İspanyolcada da bulvar demektir. La Rambla altı farklı ramblas ile 1.5 km. kadar zaten. Ve evet Barselona Franco devrildikten sonra kültürel bir enerji patlaması yaşamış ve bugün de çok aktif ve yaratıcı insanlarıyla kendini göstermeye devam ediyor.

       Biz Barselona’yı hep sevdik. Gönlüm daha çok fotoğraf paylaşmak isterdi. 🤷‍♀️ Gemiye dönme zamanı geldi bu gece ve yarın gecemiz denizde geçecekmiş. Aslında yolumuz çok uzun tur programında Tunus vardı ancak bazı nedenlerden Tunus yerine daha başka bir yere gidiyoruz. Devam yazıma kadar bekleteyim hem de sürpriz olur. Ben yine eski fotoğrafımızı mevcut torunlarım Kuzey&Derin ve gelecekteki muhtemel torunlarım için ekliyorum. 😉

       Umarım hoşunuza gitmiştir, tekrar görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

GEMİ ile AKDENİZ ESİNTİSİ— 2.Gün * Villefranche*

Pisa’dan geldikten sonra gemimiz İtalya’nın La Spezia limanından saat 20:00’de ayrıldı. Gemideki birbirinden güzel şovlarla eğlendik sabah gözümüzü açtığımızda masmavi bir denizin ortasındaydık.

Tarih 26 Eylül 2014 saat sabah 07:00 liman büyük tonajlı gemilere uygun değil sanırım ki açıkta demirlemişiz. Bu eşsiz manzarada görünen sahil Fransa topraklarına ait. Fransa’nın Rivierası’nın Cote d’ Azur bölgesinin şirin bir sahil beldesi olan *Villefranche Sur Mer*. Şu renklere manzaraya bakınız rüya gibi. Ah nede olsa Akdeniz.💙💙

Fransa-Villefranche-sur-Mer
Fransa-Villefranche-sur-Mer

Bizi, istersek belirlenen saatte karaya botlar çıkaracak. Grup Monaco’ya gidecek biz daha önce 2004 yılında gezdiğimiz için tekrar gitmeyip bu güzel beldeyi tanıyalım istedik. Yazının sonunda slayt olarak ekleyeceğim hem 20 yıl önceki halimizi de kayıt etmiş olurum. Şu an geminin terasında 12. kattayız. Gemi gazetesinde yazılanlara bir göz attım. Fransız Rivierası’nın incisi olan tarihi 1500’lü yıllara dayanan kalesiyle, Monaco ile Nice arasında küçük güzel ve sakin bir balıkçı kasabasıdır diye bahsediyor.

Grupla gitmeyenleri saat 09:45’ten önce sahile götürmüyorlar biz de kahvaltımızı yapıp bekledik. Botlarla küçük limana giderken ki, limandan ziyade marina görünümünde güzel bir koy ve manzara o kadar renkli ki gezmek için sabırsızlanıyorum. İndiğimiz küçük liman *Port Royal de la Darse* Kraliyet Limanı.

Gemiden bize verilen fotoğraflı kartlarımızla polisten geçtiğimizde karşımıza güzel bir yapı çıktı. Önce ilk 2 fotoğraf kıyıya yanaşırken karşı dağlara doğru uzanan bir belde. Görenler bilir Monaco’da aynen böyle bir yapıda. Daha adımımızı yeni atmıştık ki renkli bir yapıyla karşılaştık hemen çektim tabii Saint Piere Şapel’i olduğunu öğrendik.

Saint Piere Şapel’i 1750 yıllarında 14. yüzyıldan kalma eski bir tapınağın üstüne inşa edilmiş balıkçıların koruyucu azizi Aziz Petrus’a adanmış. 16. yüzyıla kadar balıkçıların ağlarına depo olmuş. Fotoğrafa bakınca binanın Mural’ında (duvar resmi) en üstte dikkat çekici bize bakan bir çift göz var. Araştırmalarımdan öğrendiğim, çok yönlü bir sanatçı olan *Jean Cocteau* tarafından boyanmış olduğu için çok da ünlü bir yapıymış.

 

       Bu küçük kasaba diyeyim artık köye pek benzetemedim ama yine de 5 bin nüfusu varmış ve yerli halk *Villefranchois* veya *Villefranchoises* olarak adlandırılıyorlar. Vakti zamanında Yunan ve Romalı askerler tarafından üs olarak kullanılınca yerli halk bu eski şehri bırakıp dağlara çekilmiş. Bulunduğumuz bölge eski şehir kısmı. Villefranche-sur-Mer, zamanın Provence Kontu II. Charles tarafından 1200’lü yıllarda kurulmuş. Arada Savoy Dükleri egemen olmuş. Fransızlara geçmesi 1860 yıllarına denk geliyor ve o zamana kadar da İtalyan’ların egemenliğinde kalmış.

       Saat 10:00 olduğu halde sıcaklık hayli fazla kıyı boyunca yürüyelim dedik. Henüz kalabalık yok ortam sessiz göz alıcı renklerle kayalıklara yapılan evler ile manzara çok daha muhteşem olmuş. Ve son fotoğraftaki evin çiçekli merdivenine de bayıldım.

       Üstteki ilk fotoğrafta gördüğünüz Begonvilli duvarın arasındaki tabela da Tren İstasyonu yazıyordu bir bakalım dedim hani Nice ile Monaco’ya yakın ya. Beraber bakalım mı? 1. Peron Monaco’ya 2. Peron Marsilya’ya gidiyormuş. Biraz daha tepeye çıktım ama Önder aşağıda kaldığı için geri döndüm. Gemi bugün 14:30’da kalkacağı için trene binip gidip gelmek gözümüzde büyüdü sıcaklık had safhada. Az ilerden halk plajı başlıyor insanlar denizde.

       Hadi daha ileri gidiyoruz. Aşina olduğumuz Akdeniz kıyıları… Ve manken gibi bir güzel ile açıkta demirli gemimiz. Fotoğrafları büyüterek bakmayı unutmayınız. 😉 Denize girmeyeceğimize göre dönüp sokakları keşfedelim dedik. 

       Güzellikler detaylarda gizlidir demişler ben de şehrin ara sokaklarında gizlidir derim. Villefranche’in yer yer hala eski arnavut kaldırımlı sokaklarını arşınlamaya başladığımızda çocukluğumun İstanbul Fatih semti aklıma geldi. Neyse rengarenk panjurlu evler çiçeklerle süslü kapı önleri bayıldım. Daracık bir sokak ve masaları dışarda öğlen yemeği hazırlayan çalışkan bir kadın. Ve magnet arayan Önder’im bir şey bulmuş olmalı bakayım .

       Biraz daha yukarılara çıktığımızda karşımıza yine bir dini yapının saat kulesi çıktı. Kiliseyi engel yapan yapılar nedeniyle çekemedim. 18. yüzyılda barok tarzı yapılmış Saint Michel Kilisesiymiş. Bahçesindeki ağacın altında biraz dinlendik sonra içine kimseyi rahatsız etmemek için şöyle bir baktık.

       Etraf sessiz tam bir tatil beldesi sevdim. Sol yanımızdan dönüp inmeye başladık. Kafamı nereye çevirsem samimi ortam yaratan iç içe evler, daracık sokaklarda olabilecek pencere, kapı sohbetlerini düşlüyorum. Özlediklerimi yani…

       Daha fazla çıkmayalım saat 12’de gemiye giden motora binmemiz gerek acıktık ve gerçekten güneş tam tepemizde. Son köşeye geldik limana çıkacağız. Önder yine en sevdiği iş olan market seyrinde. Sahildeki masalar da öğlen yemeğine hazırlanmış. Fransızlarda da öğlen yemeği adeti varmış. Sanırım 12- 14 arası sonra etraf toparlayıp masalar akşam için hazırlanırmış.

       Hızlıca motora yetiştik ve gemideyiz. Açık büfe öğlen yemeğimizi yedik kahvelerimizi içtik. Villefranche Sur Mer’e bir daha bakalım dedik. Karşıda görünen Darse Limanında şimdilerde Belediye binası ve müze olan kale Saint-Elme Kalesi’ni gezemediğimize üzüldük. Kendimizi kıymetli rehberimizin şu sözüyle avuttuk. *Gemi gezileri keşif gezisidir* fazla şey beklemeyin 🤷‍♀️

       Şöyle güzel bir manzara ve gezemediğimiz Kalesi Saint- Elme’ye el sallayıp çok beğendiğimiz Villefranche Sur Mer’e de elveda diyoruz.

IMG_9093

       Evet söz verdiğim *2004 yılında Monaco’dayız* slaytını ekliyorum görmeden geçmeyiniz. Dile kolay 20 yıl öncesinin Alev&Önder’ini de bu yazımla kayda geçmiş oldum. 🤩 💞

       Prenses Grace Kelly ve Prens Rainier’ın yaşadığı mütevazı Kraliyet sarayını gezememiştik onun yerine iyice aşağı inerek ünlü kaptan Cousteau’nun müdürlüğünü yaptığı için Cousteau müzesi olarak bilinen Oşinografi binasını gezmiştik. Çok çeşitli deniz canlısı ile fosilleri de vardı. Boylu boyunca asılı balina iskeleti görülmeye değerdi ekledim. Monaco’ya tepeden bakmıştık diyor slaytı ekleyip kaçıyorum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

       Gecemiz açık denizde geçecek sabah ola hayrola diyorum. Yeni bir limanda buluncaya dek sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

 

 

 

GEMİ ile AKDENİZ ESİNTİSİ— 1.Gün *Floransa** Pisa*

       Gemi ile seyahat bavul aç-kapa derdi olmadığı için her zaman ilgimizi çeksede açık büfenin cazibesine kapılırız gelsin kilolar olmasın diye hep ötelemişizdir. Yine nereye gitsek muhabbeti başlatan Önder’imin önerisiyle; Programında Afrika-Tunus ziyareti de olan Tura Turizmin Pullmantur Sovereign *Akdeniz Esintisi* ismiyle de cazip gelen turuna katılmaya karar verdik.

       Vize vs işleri ile ilgili dökümanları tur şirketi bize yolladı. Biz gerekli diğer evrakları da ekleyip yolladık, zaten yeşil pasaportumuz olduğu için vize falan yok sadece pasaport sürenizin turunuzun bitiş tarihi dahil en az 6 ay geçerliliği kalmış olmalı.

       24 Eylül 2014 tarihinde rehberimiz Enis Aslan ile Atatürk Havalimanı’nda buluştuk. THY ile İstanbul’dan 08:15 non stop 2 saat 45 dakika uçuş sonrası İtalya’nın başkenti Roma’nın Fiumicino Havalimanı’na indik. Rehberimiz eşliğinde bindiğimiz minibüs ile 1 saat 15 dakika ilave bir yolculukla aşağı yukarı 35 km sonra bizi misafir edecek M/V Pullmantur Sovereign gemimizin demirlediği Civitavecchia (Civitavetti diye okunuyor) limanına geldik. Tüm bu uğraşlar sonunda saat 17:45 olmuştu bile. O dönem çektiğim fotoğraflarda hayli acemilik yapmışım. 🤷‍♀️

       Neyse gemiye geldik biniş prosedürlerini yerine getirdik ama tatbikattan bir şekilde kurtulduk. 🤭 Odamız balkonlu değil ama dış kabin. Ve geminin limandan demir alma zamanı gelmişti. Üst güverteye çıktık Günbatımı Civitavecchia şehrini kırmızıya boyamış harika görünüyor ve gemimiz limandan demir alıyor saat 19:12.

Limandan çıkışını seyrettik ardından akşam yemeği için geçtiğimiz salonda bize ayrılan masada arkadaşlarımızla tanıştık. Kahve içerken rehberimizin bilgilendirmesi ile katılacağımız ekstraları belirledik. Mecburiyet yok isterseniz indiğiniz limanda bireysel olarak da gezebilirsiniz. Liman ile ilgili bilgi de verdi ve her gün için bilgilendirici gemi gazetesi ile benim buluşmamız ile ilgili notum odanızda olacaktır dedi.

Antik kent’in bu güzel limanı Civitavecchia’yı; Roma İmparatorluğu’nun Orta Avrupa’daki fetihlerinin mimarı 5 büyük komutandan biri olan Traian (M.Ö 108) kendi villasının yakınında inşa ettirmiş. İlk adı o zamanlar *Centum Cellae* yani yerli halk dilinde *doğal küçük koy* anlamındadır. Komutan Trajan, Civitavecchia limanını Etrüsk’lerin Tiber ırmağı kıyısındaki limanı nedeniyle tehlikede olduğunu düşündüğü Roma Limanına alternatif olarak inşa ettirmiş ve zamanla burası gerçekten de Roma’nın ana limanı olmuş.

Civitavecchia Liman şehrini dönüşümüzde gezecekmişiz o zaman daha detaylı anlatırım. Şimdi yolcu yolunda gerek. Bu gece denizde yol alacağız. Biraz gemimizi dolaşalım. Çok güzel dekore edilmiş ışıl ışıl koridorlar. Biz 4. kattayız, inerken saksafon çalan müzisyenle karşılaştık. Ambiyans gerçekten de çok güzel görünüyor bakınız.

       Gemide her çeşit aktivasyon mevcut. Kokteyl alabileceğiniz bar, sosyalleşebileceğiniz ortamlar, canlı müzik ve uzun yol gemilerinin olmazsa olmazı gazino. 🎰 🃏 Yemek sonrası şöyle bir tur daha attık ve ertesi güne iyi başlamak üzere odamıza döndük.

       Tarih 25 Eylül 2014 oldu. Sarsmayan güzel bir seyir ile sabah 07:00 de İtalya’nın Ligurya bölgesinde 1800’lü yıllardan kalma limanı ile güzel bir kent olan La Spezia’daydık. Kahvaltı sonrası Enis rehberimizle buluşup minibüsümüze bindik. Yolumuz ikinci kez göreceğimiz Floransa’ya. Yemyeşil harika manzaralar eşliğinde yol alıyoruz. 

       Kıymetli rehberimiz Enis Aslan’ın anlattığı hikayeleriyle de keyifleniyoruz. Çoğumuz okumuşuzdur Da Vinci Şifresi’nin yazarı Dan Brown Floransa’da gezeceğimiz yerlerin çoğunu *Cehennem* adlı kitabında anlatır. Hikayesi Floransa’da başlar Venedik’e geçer oradan da İstanbul’a gelir. İstanbul ve Yerebatan Sarnıcı’nın tüm detaylarıyla konu edildiği hikaye de İstanbul’da biter. 

       Floransa’nın La Spezia ile arası 160 km ve böyle güzellikleri seyrederek iki saatte Floransa sokaklarındayız. San Marko meydanında inip yürümeye başladık. Burası eski şehir bölümü. Daracık sokaklar üstelik çok kalabalık yürümekte bile zorluk çekiyoruz.

       Floransa’yı İmparator Julius Caesar MÖ 59 yılında askeri bir kamp olarak kurup adını da Florentia koyar. Roma için Arno nehri üzerinde olması askeri önem taşıyordu. 13. yüzyıla kadar önce loncaların elinde olan şehir bir dönem Cumhuriyetle idare edilmiş ardından şehrin idari gücü soylu bir aile olan Medici’lerin yönetimine geçmiştir. Bankacı olan bu aile tam 300 yıl hüküm sürmüş. Gezdikçe anlatacağım yürümeye devam.

       Ve karşımızda Floransanın kalbi hatta ikonu olan yerel dildeki adıyla II Duomo di Firenze yani Floransa Katedrali‘dir. Veya Santa Maria del Fiore Bazilikası nam-ı diğer Duomo *Çiçeklerin Aziz Meyemi* anlamında.

       İtalyanın birçok şehrinde mutlaka bir Duomo vardır diye başladı Enis rehberimiz; Duomo bizim merkez camilerimiz anlamındadır, şehrin ana ibadet yeri. Avrupa’nın en büyük Bazilikası. 1296 yılında yapımına gotik tarzda yapılarak başlanmış. Gotik tarz bilindiği gibi tanrıdan korkutmak mantığı ile yapılan bir mimari tarzdır… Orta çağ döneminde Floransa paralı askerler tarafından korunan nüfus 15 bin civarı küçük ama çok zengin bir Cumhuriyettir. Zenginliği de *Agnus Dei* (Tanrının koyunu) ticareti ile sağlamışlar ve Papa’yı takan yoktur.

       Dolayısıyla böyle büyük Katedrallar yapmışlar. Kocaman gül pencereler, aşırı yüksek görünüm, sivri kuleler eklemişler. Duomo gibi renkleri de muhteşemdir. Renk olayı da ortamı biraz yumuşatıp insanları ibadetten çok da uzak tutmamak amaçlıdır. Daha sonra 1436 yılında Filippo Brunelleschi’nin baş yapıtı olan kubbe (ki tuğladan yapılmıştır) ile Duomo daha da görkemli bir hale gelmiştir. 

       Bazilikanın hemen yanında Giotto’nun 1334 yılında inşasına başladığı ancak bitirmeye ömrü yetmediği çan kulesinin inşaatı Andrea Pisano tarafından yürütülmüştür. Daha sonra 1359 yılında da üst katların çok özel büyük pencerelerin yaratıcısı Francesco Talenti tarafından da tamamlanmıştır.

       Tamirat ve restorasyon nedeniyle girmedik. Aslında 85 metre yüksekliğindeki kuleden manzara muhteşemmiş ama grup olunca bölünmeyelim diye hem de 400 basamak çıkmak vakit alacak gemiyi kaçırmamak gerek dedik. 😉 Siz de bizim gibi sadece bakınız. 😁

       Duomo’nun hemen önünde çok benzer yapıda Aziz Giovanni vaftizhanesi (Battistero di San Giovanni) var. Vaftizhanenin önünden görüntülerle devam edelim. Küçük fotoğraftaki yere yaydığı resimleri satanlar aynı bizdeki gibi polisi görünce (gerçi bizde zabıtadır) çil yavrusu gibi kaçıştılar. 😁

       Vaftizhanenin solundaki sokaktan yürüdük ara sokaklara bu kez rehberimiz eşliğinde saptık zira yollar çok kalabalık. Ara sokak görüntüleri biliyorsunuz artık benim vazgeçilmezimdir. Burada şansıma çıkan ilk fotoğraf, İtalya’nın en büyük şairi Floransa doğumlu Dante sevgilisi ile kaldığı fotoğrafta görülen pencereli oda oldu. Ev sonradan müzeye dönüştürülmüş. İkinci fotoğraf, genelde tüm önemli kişilere ait bilgi tabelaları böyle bir heykelcikle birlikte yapılırmış. Buradaki Başpiskopos Antonius’un heykelciğiymiş. Son karede sanat galerisi vardı. Tahmin yürüttük reklam amaçlı mankenleri düz duvara tırmandırmışlar. Ama arka karşı binada da aynıları var. 🤭 Neyse…

        Yolumuz Lordlar Meydanı anlamına gelen *Piazza della Signoria * meydanına çıktı. Kalabalığı görüyorsunuz. Soldaki atlı heykel Medicilerin Dük’ü Cosimo de Medici paranoyak bir kişiliği olan I. Cosimo bu yüzden karısı dahil şüphelendiği çok kişiyi öldürtmüş. Sağdaki Neptün Çeşmesinde Neptün Heykeli.

Floransa-Piazza della Signoria 
Floransa-Piazza della Signoria

       Burada yaşayan rehberimizin arkadaşı da bize katılıp meydanın tarihini heykelleri ve Medici ailesini anlattı. Mediciler sanata düşkün olunca sanatçıya da hami olmuşlar, saraylarında ağırlamışlar. Sonra bankacılık yapıp iyice zengin olmuşlar. Papayı kaale almayan aile zenginlikleri ile yönetimi ele geçirmişler. En önemlisi de Rönesansın doğmasına öncülük etmişler diyebiliriz. Aileden 2 tane kraliçe birçok kral 3 tanede papa çıkmış. 

       Önce sokak arasından giriş ve Medicilerin saat kuleli hükümet merkezleri şimdilerde Belediye binası olarak görev yapan sarayı* Pallazo Vecchio*yu görelim. Sonra hemen önünde Ammanati’nin eseri olan *Fontana del Nettuno* Neptün çeşmesi var.  

       İlk fotoğraf Ammanati’nin yapmış olduğu Neptün Çeşmesinin ortasındaki heykel Deniz tanrısı Poseidon yani Neptün’dür. Etrafındaki deniz kızları ile vahşi atlar var. Neptün hepsinin ortasından yükselmiş yani Floransa’nın denizlerdeki hakimiyetini kazandığı zaferleri anlatıyor. Neptün çeşmesini Michelangelo bile beğenmemiş Ammanati’e mermere yazık ettin demiş. 😁 Üstteki saatli çan kulesi sonradan yapılmış. Çalındığında halk bu meydana toplanır dönemin yöneticisi hangi Medici ise çıkar alınan kararları bildirirmiş.

       Hemen yanındaki sokakta (alttaki fotoğraf) Pallazo Vecchio’nun önünde Rönesansın dahi sanatçısı-ressam-heykeltraş-şair ve mimar’ı Michelangelo’nun ünlü yapıtı *Davut* heykelinin kopyası var. Gücü temsil eden Davut’un gür sesi vardır ve hayvanlara hükmeder onları uysallaştırırmış. Hatta bizde gür sesli erkeklere *davudi*sesli deriz. Floransa için Davut kötü dev Golyat’ı öldürmesi ile düşmanları dize getiren güçlü peygamberdir ve Floransa kendini Davut ile özdeşleştirmiş yüzyıllardır da özgürlüğün sembolü olarak görmüşlerdir.

       Michelangelo Davut heykelini başladığında 26, tamamladığında ise 29 yaşındaymış. Davut heykeli dini bir eser olması gerekirken çıplak tasviri Michelangelo’nun kendi tasviriymiş. O Davut’u ilahi gücün yarattığı yaradılışı tasvir etmiş. Saraydan atılan bir eşya ile Davut’un orijinalinin kolu kopunca bu şaheser eser korunmak için özel yapılan Galleria Accademia’da sergilenmeye başlanmış. Halk da Davut’suz mahzun kalmasın diye kopyası yapılıp buraya konmuş. Diyorum ve artık bir hikaye yazalım değil mi? Ama önce fotoğrafını ekleyeyim.

Floransa- Davut- Herkül ile cacuc heykelleri
Floransa- Davut ile Herkül heykelleri

       Hikaye; Kuran, Tevrat ve İncil’de de bahsi geçen Davut ve Golyat’ın İsrailoğulları ile Filistinlilerin savaşı esnasında gerçekleşen hikayesidir. Heykele baktığımızda pek görülmesede Davut’un fotoğrafa göre sağ elinde hikayemizde geçecek olan sapan, sol elinde de taş vardır. İsrail’in en büyük kralıdır ve kendisine 4 kitaptan biri olan *Zebur* indirilmiştir. Davut peygamber Kudüs’te doğmuştur, Süleyman peygamberin de babasıdır.

       Hikayenin geçtiği dönemde Davut cepheye ekmek taşıyan ergen bir çoban, Golyat ise kimilerine göre 3 metre boyunda korkunç kötü bir dev kimilerine göre de dev yapılı filistinli bir savaşçıdır. İsrail’in ilk kralı olan Saul Golyat’ı öldürene -hem kızımı vereceğim hem de altına boğacağım diye vaatte bulunur.

       Davut krala, ben öldürebilirim dese de kral henüz çok gençsin olmaz deyince Davut, çobanlık yaparken ayı ile karşılaştığında çenesinden tutarak yere nasıl vurup öldürdüğünü anlatır. Kral peki der ve kendi zırhını Davut’a verir başına da tunçtan bir miğfer giydirir. Davut çok genç tabii miğfer dahil her şey ona ağır gelir ve hepsini çıkarıp tamamen çıplak kalır. Bir eline sapanla diğerine taş alarak Golyat’la savaşmak için ileri atılır.

       Golyat’la karşılaştığında başında kalın bir miğfer olduğunu görür. Düşmanı olan Golyat’ın en hassas ölümcül noktasının alnın ortası olduğunu bilen Davut hemen askerlerden birinin kalkanını alır ve güneşi Golyat’ın miğferine yansıtır. Demir miğfer ısınınca Golyat onu çıkarıp attığı anda Davut sapanıyla hedefleyip onu alnının ortasından vurur. Yere düşen Golyat’ın elinden koşarak kılıcını alıp başını kestiği gibi Kral Saul’un önüne bırakır.

       Kıssa’dan hisse deriz ya işte o da ilahi güçle her şeyin yapılabilir olduğudur. Ve Michelangelo’nun da işte bu ilahi gücü yansıttığı için Davut heykelini çıplak yapmıştır denir. 

       Hemen yanındaki heykel Bandinelli’nin eseri Herkül ile Casus. Casus da Roma mitolojisinde üç ağızlı, üçünden de ateş çıkaran devdir. Herkül hayvanlarını çaldığı için Casus’u öldürür. Fiziksel güç temsil edilmiş.

       Devam edelim, Mediciler halkla içine yaşayan bir aile olduğu halde paranoyak olan Cosimo, Arno Nehri’nin karşı tarafında ikinci bir saray daha yaptırır. Yer üstünden koridor gibi geçişle ki adına Giorgio Vasari yaptığı için Vasari koridoru deniyor karşıdaki *Plazzo Pitti* sarayına kadar bu koridoru kullanarak gider gelirler. Bir yandan da zamanın tehlikesi olan Vebadan korunmak amaçlanmış. Ama günlerce güneş görmeden yaşadıkları için de ciddi hastalıklar yaşamışlardır.

       Vasari koridoru kısaca 1 km kadar varmış. Buradan Arno nehrinin öte yakasındaki Pitti Sarayı’na kadar içinde 1000 küsür tablo, heykel ve tarihi eser varmış. Burayı idari merkez binası olarak kullanmaya başlayınca da Pallaza Vecchio’ya eski saray demişler. Koridorun ilk bölümü Pallazo Vecchio’da başlıyor ilk fotoğrafta iki penceresi görünen Vasari koridoru hemen yanındaki Uffizi Galeriye bağlanıyor. 1973 yılında restore edilip halka açılmış, randevu alınarak geçit kullanılabiliyormuş ve manzara muhteşemmiş. 🤷‍♀️

       İkinci fotoğraftaki *Plazzo Degli Uffizi* yapım tarihi 16.yy’a kadar uzanan sanat sarayı, bir müzedir. Cosimo Medici burayı hem kendine ofis hem de adalet sarayı olarak kullanmış. Zaten Uffizi ofisler anlamına geliyor. Müzeyi gezmek için önceden bilet almak gerekiyormuş haliyle gezemedik ama alt girişin fotoğrafını ekliyorum. Girişin her köşesinde zamanın sanatçılarının ve tanınmış ünlülerinin heykelleri var. Soldaki ünlüler; F.Guicciardini (Tarihçi ve Siyasetçi devlet adamı) ve Amerigo Vespucci (Amerika teriminin türetildiği ünlü kaşif) Sağdaki ünlüler; Galileo Galilei (Astronm ve Fizik Mühendisi) ve Pier Antonio Micheli (İtalyan Botanik profesörü). 

       Üçüncü fotoğraftaki espriye dikkat. Evet ressam ve otoportresi benden kaçmazdı. 🤩

       Medicilerin yine 14. yy’da yaptırdıkları *Loggia Dei Lanzi* Lanzi locası. Meydanı açıkhava müzesi gibi süsleyen adı üstünde loca, Medicilerin en büyüğü heykeldeki Cosimo’nun korumalarına aitmiş. Mediciler tarihten silinince de sanat eserlerine müze olmuş. Ayrıca biz turistlere soluklanacak gölgelik arka tarafı da işportacılara yer olmuş… 😁

       Neyse tarihten sanattan ayrılmayalım bakalım oradaki ünlü sanatsal heykeller neler. İlk fotoğraf Pio Fedi’nin eseri Polyxena ve Aşil heykeli. Polyxena’nın annesinin elinden Aşil tarafından zorla kaçırılması anlatılmış.

       İkinci fotoğraf, Cellini’nin Perseus heykeli. Burada Perseus Medusa’yı başındaki görünmezlik miğferi ve elindeki sihirli kılıcı ile başını gövdesinden ayırmış olarak tasarlanmış. Medusa bidiğimiz Yunan mitolojisindeki bakışı ile her şeyi taşa çeviren yılan saçlı kadın. 

       Üçüncü fotoğraf Giambologna’nın Sabine kadınlar heykeli. Burada da anlatılmak istenen yine Yunan mitolojisinde Romus ve Romulus kardeşler öldürülünce soylarını yürütmek için çare arayan Romalılar Sabine kabilesinin kadınlarını bir törene davet ederler sonra da kaçırırlar. Fotoğrafları görelim.

       Ardından Uffizi’nin galeri kısmından geçtik sağa dönüp Arno nehri üzerindeki Floransa’nın en dikkat çekici ve en eski köprüsü olan Ponte Vecchio’ya doğru nehir boyunca iniyoruz. İtalyanca Ponte- köprü, Vecchio- eski demektirYani evet kendi de eski adı da eski. Roma döneminden beri var olan ve o dönemde ahşap olan köprü sel sularıyla yıkılıyor sonra Giotto’nun öğrencisi Taddeo Gaddi tarafından tasarlanıp 1345 yılında bu kez betondan inşa ediliyor.

        Ponte Vecchio II. Dünya savaşından yıkılmadan çıkan yegane köprü iken kör talihi onu 1966 yılında yine sel sularının baskınına uğratıyor. Neyse bu kez sadece kuyumcu dükkanları ile içindeki altınların kaybı ile sermaye büyük zarar görüyor. Köprü göründü manzara müthiş güzel bakınız. İkinci fotoğrafta yine küçük pencereler ile üçüncü fotoğrafta görülen kemerli yapının demirli küçük pencereleri meşhur Vasari Koridorudur ve hemen nehir kenarında da insanlar güneşleniyorlar. Köprü 3 kemerli ortadaki 30 metre açıklığı ile en geniş olanı.

       Evet köprüye girdik hemen sağımızdaki açıklıkta ünlü İtalyan kuyumcu, sanatçı, yazar, heykeltraş Benvenuto Cellini’nin büstü var. Cellini yukarlarda bahsi geçen Perseus heykelini yapan sanatçı. Hani elinde Medusa’nın kesik başını tutan yeşil heykel. Etraf yine çok kalabalık ama sebebi Cellini’nin büstünün demir parmaklıkla çevrilmiş parmaklıkların da aşıkların kilitleri ile dolmuş olması elbette bir de selfi çekenler. 😁 İki sevgili kilidi birlikte kitleyip anahtarını Arno nehrine atıyorlar. Aşkları ebedi olsun diye. 🔒🔑 💘

       Kuyumcu dedik evet Ponte Vecchio’daki dükkanlar kuyumcu. Ama bir zamanlar burada demirciler, kasaplar deri dabakhaneleri varmış ve Arno nehrini çöplük olarak olarak kullanmışlar. O kadar çok koku ve ses yapmışlar ki, bunlardan rahatsız olan Dük Fernandino hepsini kovmuş yerlerine daha fazla kira veren kuyumcuları yerleştirmiş. O günden beri kuyumcular çarşısı olarak devam ediyor. 

       Arno nehrini karşı yakasıyla bağlantısını sağlayan Ponte Vecchio’dan başka sayısız köprüler var ama sağında ve solunda da olanları, Cellini büstünün arkasından görünen köprü büyük fotoğraf 16.yüzyıldan kalma St. Trinity köprüsü. Tam karşısına bakarsak ilk fotoğraf 1953 yılında yapılmış olan Ponte Alle Grazie’dir. Nehirde kano ile spor yapanlar var. İkinci fotoğrafta da Ponte Vecchio’nun arka tarafı hayli eski olduğunun ispatı gibi.

       Floransa’ya gelinir de şahane dondurmasının tadına bakılmaz mı? 🍦🍨🍦🍨 Eksik kalmadık şükür. Ortam çok samimi geldi bize hiç yabancılık çekmedik nedense. İtalyanlarla genetik yapımız uyuşuyor muydu ne! 😁🥰 İlgi alanınız her ne ise, sanat ve tarih Floransa’da hepsi var. Çevreden bir iki fotoğraf ekleyeyim sonra da Cumhuriyet Meydanına Plazzo Rebpulic’e doğru buluşma yerimize.

       Plazzo Rebupulic Floransa’nın merkezi sayılır. Hemen girişinde ünlü marka satış mağazaları, lüks lokantalar var. Gezmekten yorulanların uğrak yeri kafeler çok renkli ve güzel. Otobüsümüze doğru gidiyoruz gözüme takılıp kalan kareleri ekleyip doğru Pisa’ya…

       Bir saat 15 dk sonra Pisa’dayız. Dedik ve işte hepimizin bildiği modern fizikçi, matematikçi, astronom ve filozof olan Galileo Galilei’nin doğduğu ve yaşadığı İtalya’nın güzel bir başka şehrinde Pisa’dayız. Milyonlarca insan fotoğraflarda da olsa perspektif sayesinde eğik kuleyi ayakta tutmaya çalıştığı kule. İşte Pisa kulesi karşınızda diyen Enis rehberimizin peşinden *Mucizeler Meydanı*na doğru yürüyoruz. 

       Turistik eşya satan stanların önünden geçerken şaşkına dönüyoruz. Satıcı çocuk buyrun diye bizi davet ediyor. Şaşkınlığımızın sebebi fotoğrafta gizli. Enis rehberimiz Önder’e-Abi bu şapka güzel hem pazarlıkta yapabilirsin diyor. Benim için Pisa demek *Pinokyo* demektir. Hikayenin yazarı Carlo Collodi Floransa doğumludur ve Pinokyo hikayesini Pisa’dayken yazdığı söylenir. Ben de çocuklarıma kısa özetini çok anlatmışımdır. 🤥 👍 Mekandan ilk aldığım kuklaları oldu sonra da magnet. Satıcı çocuk anlaşıldığı üzere Türk. 🇹🇷

       Çok büyük yemyeşil çim kaplı bir alan, 1987 yılından beri Unesco Dünya Mirası listesinde olan Pisa Kulesini barındıran Piazza dei Miracoli meydanındayız. Çok önemli yapıları üzerinde barındıran Etrüskler dönemine kadar uzanan 1000 yıllık bir tarihe sahip Pisa. 

       Buradaki en tanınmış yapı elbette Pisa Kulesi. Pisa Katedrali *Duomo di Pisa*yapılmış ardından Vaftizhane *Baptisterio* Pisa Kulesi en son Anıt Mezar *Camposanto* ile Piazza Dei Miracoli’yi çevrelemişler. Piazza Dei Miracoli *Mucizeler Çayırı* adı bu güzel yeşillik alanı görüp hayran kalan şair Gabriele D’Annunzio tarafından ortaya atılmış ve öyle kalmış. İlk fotoğrafta biz başaramadık bari gençlerden kopya çekeyim dedim o bile olmadı. Gerçekten de perspektifi kullanıp kuleyi tutmak çok zor. 

       İkinci kare Vaftizhane *Baptisterio*Galilei Galileo burada vaftiz edilmiş deniyor. İtalya’nın en büyük vaftizhanesi yapımı diğerleri gibi 100 yılı bulmuş. Vaftizci Yahya’ya adanmış. Yahya da tanınmış bir yahudi ailenin münzevi üyesidir. Son kare Mucizeler Çayırı ve Duomo Di Pisa ile eğik çan kulesi Pisa’nın genel görünümü.

       Pisa Katedrali *Duomo Di Pisa*; 1064 yılında mimar Buscheto tarafından haç şeklinde iki aşamalı olarak inşa edilmiş. Aynı yıl kazanılan Palermo zaferinden elde edilen ganimetlerle yapıldığı söylenir ve o zafere adanmıştır. Sonra eklenen kubbe İstanbul’daki Aya Sofya’dan esinlenerek yapılmış. 1118 yılında Papa II. Gelasius tarafında kutsanmış. 1500’lü yıllarda büyük bir yangın sonrası mimar Rainaldo’nun yaptığı cephe ile yapım süreci bitmiş.

       Sırada Piza Kulesi; İtalyanca adı *Torre Pendente di Pisa* olan Mimar Giovani Di Simone’nin yapımına başlattığı 6 tanesi sütunlu toplam 8 kattan oluşan bu eğik kule 56 metre yüksekliğinde ve 264 basamaklı bağımsız bir *Campanile* çan kulesidir. Yapımı 1200’lü yıllara rastlarsa da bitişi İtalya’daki iç savaşlar nedeniyle çok uzun 200 yıla yakın sürer ve 1399 yılında tamamlanır. 8. katta çeşitli ağırlıklara sahip 7 tane çan vardır. Ağırlıkları, 7 notaya göre ses çıkarmaları nedeniyle farklıdır. Ama artık çanlar kimse için çalmıyor 😁 yıkılmaya sebebiyet vermesin diye 20. yüzyıla gelindiğinde susturulmuşlar.

       Eğikliğinin hikayesi; Zeminin alüvyon oluşu ve yapılırken ki hesap hatası nedeniyle kısaca kusurlu bir tasarım hatasıdır. Toprak güney kısmında daha yumuşak olduğundan eğim de güneye doğrudur. İlk önce üç kat yapıldığında dikkati çekmiş. Ama eğimi dengelemek için mimarın kuzeye doğru sütun yerleştirip düzeltmeye çalıştığı düşünülmüş. Dördüncü kat yapılırken iç savaşlar başlayınca inşaat yine yarım bırakılmış.

       100 yıl kadar sonra yeniden inşasına başlandığında bu kez güneye doğru daha çok eğildiği görülür.İnşaatı 7. kata kadar getirdiklerinde eğim artınca yine yapımdan vazgeçerler. 14.yüzyıla gelindiğinde inşaat tamamlanır, yıkılmayan kulenin eğimi de 100 yılda 7 cm olmuş. Yıkılmamasının sebebi ağırlık merkezinin izdüşümü kulenin temel dairesinin içinde kalmasındanmış. 1990 yılında yapılan restorasyonlarla eğim 5,5° e düşürülmüş, bir 200 yıl daha yıkılmaz deniyor. Fotoğraftan görelim.

Pisa-Pisa Çan Kulesi
Pisa-Pisa Çan Kulesi

       Artık demir almak saati gelmiştir limana gitmek üzere otobüse biniyor, güzel bir fotoğraf ile Pisa’ya da veda ediyoruz.

İtalya- Pisa
İtalya- Pisa

       Gezimize yeni başladık dostlar yarın bakalım hangi limanda demirlemiş olacağız. İpucu mu? Güzel bir liman olacağı kesin. Görüşünceye kadar sağlık, sevgi ve yazılarımla kalınız. 💞💞💞

 

 

 

CRUİSE ile MALDİVLER*SRİ LANKA*HİNDİSTAN-13

Maldivler-Clup Med Kani

Güzel bir güne yine Maldivler’in başkenti Male’den merhaba derken tarih 24 Ocak 2020 saat 07:30 oldu bile. Kochin’den ayrıldıktan sonra 1 tam günümüz denizde geçti. Bugün yani birgün daha Male’deyiz. Male şehir gezimizi ilk gün yaptığımız için bugün başka bir destinasyon planladık.

Gemide aynı masayı paylaştığımız ayrıca kafa dengi bir grup arkadaşlarımızla anlaşarak günümüzü Kuzey Atol’lerinden Kanifinholu adası-Kani olarak daha çok biliniyor burada Clup Med Kani’de geçireceğiz. Sabah 10:00 gibi Male’den bizi sürat motoru ile alıp akşam 17:00 gibi geri getirecekler.

Saat 08:30 gibi Victoria’dan ayrılıp Male’ye geldik Clup Med’in motoru gelsin diye beklemedeyiz. Hava güzel gökyüzü bulutları da mavi. 🥰 Ama o da ne gökyüzü kapandı birden yağmur 🌧🌧🌧 inanılmaz desem inanmalısınız zira Maldivlerde ne zaman yağmur yağacağı hiç belli olmuyor. Görelim manzaramız nasılmış.

      Moralim bozulmadı desem yalan olur. Tamam derdim denize girmek değil harika fotoğraflar çekmekti. 🥺 Hani posterlerde gördüğümüz  bungalovları, over water suit-su üstü odaları , palmiyelerle kaplı bembeyaz kumlu sahili ile turkuaz renkli denizi. 🤦‍♀️ Clup Med sürat motoru geldi ama yağmur hala yağıyor. Allahtan 1 saatlik bir yolumuzda yağmurun bitmesi umudum var. Geldik ama yağmur az da olsa çiseliyor.

      İlk intibam Hint Okyanusu’nun ortasında filmlerdeki gibi palmiyelerle kaplı bir orman ada. Sağ tarafımızda uzakta denize doğru uzanmış iskele üstünde görünen villalar. Bildik over water suit. 😁👍 İskelenin hemen yanında sualtı sporları için bir bölüm var.

      Günü birlik geldiğimiz için önce bir kayıt işleminden geçtik ardından resepsiyon olan bölüme yürürken bizi ellerinde meyvelerle karşılayan elemanları gördük. Kırmızılar içinde çok da güzel bir görüntü. Bu arada 24 Ocak’tayız ya aynı zamanda Çin yeni yılındayız. Bu sene Çin Fare burcunda. Hayırlı olsun. 🧧 Adanın krokisini de paylaşayım.

      Resepsiyon bölümüne girerken de sıcak havlularla ellerimizi sildik. Özel eşyalarımızı emanete bırakıp tesisten neleri kullanabileceğimizin bilgisini öğrenip bir de bileğimize sarı kurdelaları taktık. Hemen bize ayrılan kabinlere gittik. Dönüşte de gençlerle fotoğraf çektirdik.

      Ardından doğruca sahildeki Sunset Bar’dan meyve kokteyllerimizi alıp manzarayı doyasıya seyretmek için koltuklara kurulduk. Male’de içki içmek bikinili şortlu dolaşmanın yasak olduğunu yazmıştım hatırlayınız. Ama böyle özel adalardaki tesislerde her şey serbest. Hava açsın diye beklerken biraz etrafı keşfe çıkalım dedim. Yağmur yok ama hava hala yağacakmış gibi kapalı. Grup arkadaşlarımız fırsatı kaçırmak istemeyip denize giriyorlar. Ne de olsa koskoca Hint Okyanusu’nda yüzdük diyeceğiz.

      Keyif kahvesi eşliğinde sohbet ediyoruz hepimizin ortak görüşü turkuaz bir deniz, göz alabildiğine bembeyaz kumsal ve manzaranın eşsiz güzelliğine renk katan Palmiyeler. Ada panoda görüldüğü dibi dikdörtgen konumlu. Kumsal bembeyaz ama yağmurdan ıslanınca biraz sarımtırak görünüyor. 

      Biraz hatırlatayım daha önceki yazımda anlatmıştım. Mercan adalarındaki sahil bildiğimiz toprak değil resiflerin parçalanması ile oluşmuş beyaz mercan kumudur ve üzerinde sadece Hindistan cevizi yetişir. 1200’e yakın mercan adasından meydana gelen Maldivler toplam 26 adet Atolün çevresinde oluşmuştur.

      Yerleşim yerleri, tatil köyleri hep atoller üzerinde kurulmuştur. Atoller dairesel geniş mercan resifleridir. Bu mercan resiflerindeki küçük adacıklar; okyanusun derinliklerinden yükselen, volkanik dağların çöküşünden kalan kırık bölümlerdir. Çoğu hala ıssızdır. Maldiv halkı bu adaların 191’inde yerleşiktir. Adaların ise 105 tanesi özel tatil köyü şeklinde konuşlanmıştır.

      Kumda dolaşırken önümüze değişik kuşlar çıktı hiç tanıdık değil. Kaçmadan yakalamaya çalıştım. Bir de sevimli minik kabuklu yengeç vardı fotoğraf çekene kadar epey bir bakıştık çok sevimliydi. Hava şükür açıyor. 

      Artık over water suitleri görelim. Kani 75 adet su üzeri terasli suitleri ile kuşbakışı görünümü deniz üzerinde büyük bir palmiyeye benziyor. Çok sessiz bir ortam evlerde kimse yokmuş gibi zaten içlerine bakalım dediğimizde izin vermediler. Öyle bir ortamki haklılar kesinlikle tam balayı cenneti. Havası da cabası. 😉

      Tam orta yerinde camekanlı mekan da suitlere özeldi. Manta Lounge’da içecekler ve akşam üstü çay saati oluyormuş. Bir çalışan bisikletle tüp taşıyordu sıcak su için olmalı…

      Artık biz de denize girelim dedim. Su hayli ılıktı ama ferahlık veren bir ısı… Deniz kenarında *Mutluluk salıncağı * var. Hatıra fotoğrafı çektirmeyeni dövüyorlar dedim. 😁 Arkadaşlarımı çekince sıra bize de geldi. 😉 İyi ki çektirmişiz torunlara bir hatıra olur… 

      Adanın arkasına doğru gidiyoruz. Havuzda spor başlamış. Palmiyelerin arasında gizlenmiş gibi duran bungalovlar önünde oynayan çocuklar. Yelken ve sörf çalışanlar var. Fotoğrafta görülen hem karada hem suda gidebilen ATV’ler de paralı misafir bekliyor, zevkli  olmalı. Neyse biz yürüyerek dolaşalım. ☺️ Uca kadar gittik açık deniz arka tarafa geçemedik zaten dikkat yazısı vardı denize girmeyiniz akıntı çok diyordu. Ama zaten rüzgar felaketti bizi uçmadan dönelim dedik. Yolda geniş kumsala *Balannen seni çok seviyor KUZEY’im * yazdım. Önder de bizi. 🥰🥰

      Deniz havası iştah açtı, midemiz yavaştan acıktınız galiba demeye başladı. Bakalım Club Med’in Velhi açık büfe restoranında neler var. Sanırım herkes yemeğe gitmiş olmalı havuz bomboş. 😁 Girişte genç bir gitarist çalıp söylüyor. İçki standındaki renkli görünüm çok hoşuma gitti.

 

      Yöresel büfeler harika. Beğenebileceğimiz çok şey var gibi… Club Med Kani’de her şey dahil olayı bence süper. Aksi takdirde extralar can yakabilir. Ama açık büfe derken tatil sonrasını da düşünmek gerekir. Battı balık yan gitmesin. 😁

      Çalışanları, çevrenin düzeni ve temizliği ile grupça hepimizden tam not alan Clup Med Kani’de vaktimiz dolmak üzere. Velhi restorandan çıktık, havuzda spor başlamış, sahilde bir koşuşturma. Meraklıyız ezelden içimize işlemiş. 😁 Adaya gelmek için kullanılan taşıtlardan biri olan deniz uçağı misafir getirip, gidecekleri de almaya gelmiş. Çok pahalı bir seçenek elbette. Uçağa vereceğiniz parayla Club’da bir tam gün geçirebilirsiniz. Neyse gelişi gibi gidişi de havalı oldu. Merak edenlere bizim günlük ödediğimiz ücret kişi başı 170 dolardı.

      Balayısız Maldivler turumuzda böylece bitmiş oluyor. 😁 Club Med Kani sürat motoru bizi aldığı yere Male’ye bırakmak üzere bekliyor. Kani ile vedalaşıyoruz. Evet çok güzel bir balayı destinasyonu deseler de tropik tatil yapmak isteyen herkes için ideal bir yer ve çocuklu aileler için de güzel bir tatil yeri bizce. Günü birlik de olsa gördük çocuklar için de oyalanacak türlü etkinlikler var yetişkinler için de. Ayrıca denizde canavar köpek balıkları yoktu. Vatoz bile görmedik. Mutluluk salıncağında ayaklarımızın dibinde dolaşan minik balıklar ile kumsaldaki yengeçler hariç. Biz mutlu olduk en azından mercan adalarını da yakından tanımış olduk. Hoşçakal MedKani… İlginize sonsuz teşekkürlerimizle…

Maldivler- Club Med Kani
Maldivler- Club Med Kani

      Costa Victoria bizi bekliyor bu gecede bizi misafir edecek yarın 25 ocak 2020 sabah 08:00’de ona da elveda diyeceğiz.  

      Sabah Male’ye erkenden indik. Tarih 25 Ocak 2020 saat 08:00. Valizlerimiz geceden alınmıştı. Male’yi gezmeyen grup arkadaşlarımızla ilk gün birleştirerek yazdığım şehir turumuzu burada yaptık. Bir kafede soluklandık. Sonra yerel motorlarla Hulhule adasındaki Velana veya İbrahim Nasir İnternational Havalimanına gittik. Türk Havayolları’nın TK731 nolu seferi ile saat 23:45’de İstanbul’a hareket edeceğiz. Bir gemi seyahatimizi de burada 15. günde bitirmiş oluyoruz. 16. gün İstanbul’daydık.

     Değişik kültürleri yerinde görmek bizim gezi anlayışımızın özüdür. Ve elbette empati yapıp *Bir başkadır benim Memleketim* demek, en büyük zevkimiz. Yeni bir yazımda buluşuncaya kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

 

CRUİSE ile MALDİVLER*SRİ LANKA*HİNDİSTAN-12

Kochin

Merhabalar; Hindistan kıtasını aşağı doğru inmeye devam ederek bu kez Hindistan’ın Kerala eyaletinin yine güzel bir liman şehri olan Kochin’deyiz. Gemimiz limana yanaştı. 22 Ocak 2020 saat 07:30’da alış veriş tezgahları hazır biz potansiyel alıcılarını bekliyor.😉

 

      Kapısında Samudrika International Cruise yazan Terminal’den geçip otobüslere bindik ve gezimize başlıyoruz.

      Kochin’den bahsederken 3 ana bölgeden bahsedilir. Fort Kochi, Mattanchery ve anakara Ernakulam. Bulunduğumuz yer Willigdon adası da Mattanchery bölgesine ait yapay bir adadır. Evet Kochi liman çalışması yapan mühendisi Sir Robert Bristow derinleştirme sırasında çıkan atıklardan bir ada oluşturalım der. 1928 yılında çıkan atıklardan bugün 775 dönüm olan bu ada yaratılır. Adını da zamanın Hindistan Valisi Lord Willingdon’dan alır. Anakara Ernakulam’a Venduruthy Köprüsü ile bağlanır. Biz Fort Kochi bölgesine doğru gidiyoruz. 

      Kochin BOT köprüsünden geçiyoruz. Bir grup insan köprüdeki parti bayraklarını topluyordu. Orak çekiç sembolünü görünce çekelim dedik. Hindistan Komünist Partisi CPI ama (M) si de Marksist anlamına geliyor. Ayrıca başka kombinasyonları da varmış. Yani Marksist- Leninist bir de Maoist olanı. 2019 yılından beri de ikili ittifak partisi BJP ve Hindistan Halk Partisi Hükümeto olarak göreve devam ediyor.

      Biraz bilgi vereyim. Kochin’den ilk kez bahseden 15. yüzyılın Çinli gezgini Ma Huan’dır. O yüzyıldan bu zamana kadar Kochin adının birçok versiyonları olmuş. Cochin, Cochi ve benzeri gibi. Ama Sanskritçe de *küçük kasaba * anlamına gelen Balapuri olarak da bahsi geçmektedir. 

      Hatta Çin hükümdarı Kubilay’ın inek tüccarlarına atıfta bulunarak da Co çin denmiş. 🤷‍♀️  Bir başkasına göre de Tamil dilindeki liman *Kaki*anlamına geldiğini söylese de bence yine isim ebesi Portekizliler. 15. yüzyılda tuttukları kayıtlarda Kakoçhi-Koçhim derken bugün Kochi olarak biliniyor. 😁    

      Kochin 1341 yılında Periyar Nehrinin taşması ile büyük bir sel felaketi geçirmiş. Birçok arazi sular altında kalmış ve sonunda bu doğal liman oluşmuş. 1300’ü yıllarda bölgede yaşayan Çin ve Arap kültürlerinin izi hala mevcut. 1500 yılında zamanın Kralı Unni Rama I. Koyil ticaret için gelen Portekizlilerle iyi ilişkiler kurmaya çalışır. Olur da Zamorin’lerle olan savaşında belki yardım ederler umuduyla. Her zaman olduğu gibi olay yine Portekizlilerin Kochin’i işgaliyle sonlanır.  

      Bir dönem; 1662’de Hollandalılar işgal eder. Fazla sürmez Maysore Kralı Hyder Ali ve oğlu Tipu Sultan Hollanda’lıların hükümranlığını sonlandırır ancak Tipu Sultan’ın 1799 da ölümüyle Kochin bu kez İngilizlerin yönetimine boyun eğmek zorunda kalır. Ne zamana kadar? Yine 1947 Hindistan’ın bağımsızlığa kadar.

      Fort Kochin bölgesine geldik otobüsten görüntü ekleyeyim ortam fena sayılmaz. Enteresan alışık olmadığımız bir Hindistan şehri. Sürekli çalan korna sesi yok ve yerler de temiz. 

      Fotoğraflarda görünen büyük ve geniş dallı ağaçları hemen her yerde görmek mümkün. Yine böyle güzel ağaçlı bir yerde otobüsten indik. Yolun iki tarafını süpüren işçi kadınlar her zaman olduğu gibi çok sevecendiler. Süpürgelerine hayran oldum.

      Ve işte geldiğimiz yer Dhobi Khana yine mi! demeyin girişi çok güzel, Duvar Muralları (resim) harika olan bu açık hava çamaşırhanesinde ütü de yapılıyor. 

      Karşıma çıkan bu renkli görüntü beklentimi yükseltti. En azından nasıl çamaşır yıkayıp ütülüyorlar yakından görebilecektim. Zaten hemen karşımıza ütü yapılan uzun tezgahlı bir yer çıktı. Sağda solda Çamaşırlar yığılıydı. Diğer taraf eşya yığılı, iki işçinin olduğu yerde TV açıktı ve çok güzel müzik çalıyordu. Karşı duvarı da dikkatinizi çekmiş olmalı Tanrıça Parvati ile oğlu fil başlı Ganeşa’nın posterleri süslüyor. Tam içeri girerken bir kadını tabelanın yanındayken çekiverdim. Poz vermiş gibi oldu.

      Efendim tanıtım tabelasında kısa az ve öz bilgi var. Ben yine de size hikaye edeyim. Ardından fazla kalabalık olmadan çamaşırhaneye gidelim.

      Dhobi Khana; Tamil Nadu ve Malabar’ın farklı bölgelerinden 1720 yıllarında toplanan Vannan’ların ataları Fort Kochi’ye getirilir. Amaç, Hollanda ordusunun üniformalarını yıkatmaktır. Önceleri farklı bir yerde 13 dönüm olan bir arazide kurulur. *Mainath Veli* olarak bilinen yerde (burası göller bölgesiydi) ve kumla çevrili 80 kadar su havuzlarında yıkama yaparlardı. 1920’lere gelindiğinde topluluk örgütleniyor ve Vannar topluluğu olarak tanınmaya başlıyor. 1976 yılına gelindiğinde ise 10 dönümlük arazinin çocuk parkı olarak terkine karşılık buraya taşınırlar. Kısaca Dhobi Khana, Vannar Sangham topluluğu ve ailelerinin 1720 yılından beri tam 300 yıldır çalıştırdığı açık hava çamaşırhanesidir.

      Sağlı sollu 40 bölmesi olan bir yer. Yani şu anda her biri bir aileye ait 40 çamaşır yıkama yeri var. Dolayısıyla 40 aile var ve etik olarak kimse kendi kabini haricini kullanmıyor. İlk kabinlerden ziyade son bölümde çamaşır yıkayan adamlar var. Neyseki üstleri kapalı sıcaktan durulacak gibi değil. Çamaşırları sabun ve soda ile yıkıyorlar. Başka deterjan kullanmak yasakmış. Mavi bidonlarda soda ve sabun tozu var. İlk fotoğraftaki adam çamaşırları yüklendiğine göre asmaya götürecek peşinden gidelim ama önce duvardaki posterlere dikkat. Bölgenin Süper Starı Rajinikanth’ın doğum günü kutlamasından bahsediliyor. Rajinikanth oyuncu, yapımcı ve senarist tam bir kültürel ikon bence. Verdiğim linkte dansı ve şarkıcılığı da harika bir adam. 

      Çamaşırhaneye dönelim mi? Bakınız ne güzel bir kaç peş peşe görüntü. Suyun hava da uçuşması ve çamaşırın taşa vurulduğunda çıkan sesi inanılmazdı. Çok mutlu oldum. 💃💃💃

      Çamaşırlar sert olursa taşa vurarak temizliyor, çarşaf gömlek vs. yumuşak eşyaları klasik yöntemle sabunlu suya bastırıp bekletiyorlar. Leke durumuna göre bazen bir miktar klor kullanıyorlarmış. 

      Hemen yan tarafta açık alandaki çamaşır kurutma yerine geçtim. Ay işte tam istediğim gibi çekelim bakalım. İplere yakından baktım rehbere sordum Hindistan cevizi lifinden yapılma. Herkes kendi ipini gerip çamaşırını asıyor kuruyunca topluyor. Hiç sevmedikleri bir dönem var. Bildiniz Haziran’da başlayıp Ekim’e kadar süren Muson yağmurları. Kazançlarının da düşük olduğu dönemlermiş. Elbette çamaşır kurutmak zor. Tam asıyorsun bir yağmur koş topla, geçti tekrar as. Bu yüzden fazla sayıda çamaşır da alamayınca kazanç azalıyor. Mandal kullanmadıklarını artık biliyoruz daha önce yazmıştım. İpleri iki kat döndürerek bağlıyor, ipi aralayıp çamaşırı sıkıştırıyorlar. Rüzgar çıktı çamaşırın uçma, düşme tehlikesi olmadığı gibi yağmur yağarsa, çekerek toplaması da kolay. Aa tabii mandal torbasına da gerek yok. 😉  Bakın şu güzelliğe…

      Çamaşır toplamaya gelen olmadığı için fotoğraf çekemedim. Oysa biri toplarken çekseydim harika olurdu. Tıpkı şu ütü yapanlar gibi… Bir de bizi takip eder gibi hemen dibimizde biten yabancı grup vardı. Ne van minıt’tan ne pıliz’den 😁 anlıyorlar, doğru dürüst çekim yaptırmadılar bana. 😤

      Ütüleri hem elektrikli hem de kömürlüydü. Birazdan paylaşacağım. Kömürleri de odun kömürü değil Hindistan cevizi kabuğundan yaptıkları kömür. Çok dikkatli kullanmak gerekiyormuş. Şöyle; Kömürü ayarlı miktarda koymazsanız arada bir kıvılcımlar sıçratıyor, çamaşırlar kazaya uğruyormuş. Haklılar kimse çamaşırı yansın istemez.

      Eğer kola gerekiyorsa; çamaşırları pirinç suyuna daldırıp öyle kurutuyor sonra ütülüyorlarmış. Hazır nişasta ile bu kadar güzel, gevrek olmaz dediler. Bizde de eskiden gömlek yakalarında kola kullanılırdı. Bakın şu ütünün güzelliğine…    

      Otobüse binmeden çevreye bir göz atalım dedik. Önder alış veriş tezgahlarını gezerken ben de hemen yandaki güzel binaya yöneldim. Hiç kimse göremedim. Ama demir kapısında *Little Flower Church Cemetery*  yazıyordu. Yerel rehbere sorduk adı Little Flower of Jesus Church (İsa’nın küçük çiçek kilisesi) dedi. Hemen yan bahçesi de mezarlıklarıymış… Yazımı yazarken araştırdım. 1956 yılında yapılmış şimdi tadilattaymış. Çevreyle ilgilenince insan neler öğreniyor.  

       Veli bölgesini arkamızda bırakıp yine eski bir yerleşim yeri olan Fort Kochi’ye deniz kenarına gidiyoruz. Hava çok sıcak ama bol ağaçlı bir yerde otobüsten indik. Önce Saint Francis Kilisesi’ni görmek isteyen varsa gezebilir dendi, bizim için de mola gibi oldu. Sonra da Kochi’nin hala eski usul avlanan balıkçılarını görmek için yürüyerek gidecekmişiz.      

       Saint Francis Church; Daha önce Mumbai- Sangrahalaya Müzesinin bahçesindeki eğri çam ağacının aynısını görünce ilgilendim. Gezmeyi düşünmediğimiz için rehberden Vasco De Gama’nın gömüldüğü kilise olduğunu öğrendik. 1500’lü yıllarda Portekizliler tarafından ahşap olarak yapılan ilk Avrupalı kilise özelliğine sahip…. Sonra Hollanda’lılar tarafından böyle yıkılıp betonarmeye dönüştürülmüş. Vasco De Gama ölüp buraya gömüldüğünde kilise ahşapmış. Ölümünden 13 yıl sonra oğlu gelip naaşı alıp Lizbon’a götürmüş ama mezar taşı hala kilisenin içinde duruyormuş. Ön bahçesinde de Dünya savaşında ölenlerin anısına dikilmiş büyücek bir anıt mezar taşı var.

      Yürüyerek balıkçılara doğru gidiyoruz. Etrafta yerli halktan adamlardan başka az sayıda kadın da var. Etraf mis gibi yosun kokarken birden kokmuş balık kokusuna dönüşüyor. Olacak o kadar tabii etraf balık tezgahlarıyla dolu. Mıknatısla çekilmişcesine kıyıdaki balıkçılara doğru hızlı hızlı gidiyorum. Manzara müthiş ama inanılmaz bir şey etrafta tek martı yok . Baş aktörler Balıkçıl ile Kargalar. Hemen ötede yan yana dizili rengarenk kayıklarda klasik avlanmaya hazırlanan balıkçıların görüntüsünde kendimi kaybetmiş habire fotoğraf çekiyorum. Bakın şu güzelliklere.

      Kochin’de sömürge döneminden önce 14. yüzyılda Çinli kaşifler ve tüccarlar balıkçılarla alış veriş yaparken yakınlaşmış hatta bir kısmı buraları beğenip yerleşmiş. Sonra kendi kültürleri olan balık ağlarını tanıtıp kullanmalarını sağlamışlar. Ardından da çekip gitseler bile bu ağları ve avlanma stillerini miras bırakmışlar. Çin’de ve bu bölgenin bazı yerlerinin haricinde Hindistan’ın hiçbir yerinde bu ağları göremezsiniz. Yerel halk bu ağlara * Cheenavala * diyor. Uzaktan tül gibi köpük yığını gibi duruyorlar. Yakın bir fotoğraf Önder Kaplan çekmiş (teşekkürler canım💞) rengi de harika bir yeşil. İncecik naylon ip gibi hani bizim mekik oyası yaptığımız iplere benziyor. 

      Gelelim Cheenavala’ların mekanizmasına; Karmaşık gibi gözükse de tamamen kaldıraç sistemi ile çalışıyor. Fotoğraf ters ışıkta ama olsun sistemi görebiliriz. Genelde 3-4 kişi birden çalışıyorlar. İki balıkçı iri ve çoklu taş bağlanmış ipi bağladıkları yerden çözüyor. Serbest kalan ip taşlı manivelayı yukarı kaldırınca serbest kalan ağ suya dalmaya başlıyor. Bir diğer balıkçı da suya indirilen uçta kendince ağırlık yapıyor, arada balık var mı? diye kontrol ediyor. Balıkları gördüğü anda hep birlikte çekip yüzeye yakın olanları acilen topluyorlar. Aportta bekleyenler var, Balıkçıllar&Kargalar. 👍 😁  Ortadaki fotoğrafı balıkçıların ağına doğru gidip çektim sistem tam anlaşılsın diye. Fotoğraflara tıklayıp büyütüp bakarsanız güzel görünüyor.

      Bir arkadaşla birlikte yakından fotoğraf çekelim diye adım atınca hemen ağlar denize salındı biz sonucu anlamadık normal avlanıyorlar sandık. Bekledik e hemen çekmeye başlayınca balık olmayacağını tahmin edip hadi gidelim dedim. Biz geri döndük ama para istemek için kendi dillerinde söylendiler. 🤦‍♀️😅 Rehberimiz her zaman yaptıkları şey aldırmayın dedi…  

       Neyse; günde kim bilir kaç kere ağlar atılıp, çekiliyor. En az yarım saat kalırsa balık olurmuş. Yani turistik gösteri sayılır. Normal de yine eski usul sandalla balık avlıyorlar. Bir miktar tutulanlar da zaten hemen ötede oluşturulmuş tezgahlarda satışa sunuluyor. Cheenavala’lara veda etme zamanı geldi. 

Kochin- Fort Kochi -Cheenavala
Kochin- Fort Kochi -Cheenavala

      Sıcak bastırdı, ağır balık kokusu etrafı sarsa da manzaranın güzelliği nedeniyle kimsenin rahatsız olduğu yok. Hemen yolun kenarında balık tezgahları, vazgeçilmez turistik eşya satanlar… Gönlüm burada kaldı. Keşke Gün batımında da burada olup manzaranın güzelliğini doyasıya çekebilseydim… 🥺

      Oyuncak Rikşa’lardan Kuzey torunumuza almadan olmazdı. Diğer satıcı hamur şekillendirici bir aparat satıyordu. 

      Otobüse binip 20-25 dakikalık bir mesafede Mattanchery bölgesinde Kerala Society adında Kochin kadın derneğinin el emeği ürünlerinin satışını yaptıkları güzel bir mekana geldik. Rengarenk sarileri içindeki kadınların güler yüzlü karşılamaları hepimizin hoşuna gitti. 

      Çok güzel dekore edilmiş. Raflarda çeşitli baharatlar onları koyabileceğiniz porselen baharatlıklar ve hediyelik eşyalar var. 

       Bir üst kata çıktım. Çok zarif bir hanımefendi dokuma tezgahında sari dokuyordu. Selamlaştık iznini alarak fotoğrafını çektim.

      Yola devamla yine Mattanchery bölgesine gidiyoruz. Tarihi değeri olan bir saraya gidiyoruz. Mattanchery Palace veya Dutch Palace  yani Hollanda Sarayı…

      Otobüsten indiğimiz yerde yerel satıcılardan bir genç şemsiye satıyordu. Hemen yan tarafta bahçesinde ineklerin beslendiği terk edilmiş bir ev vardı. Belli ki vakti zamanında bakımlıymış. Severim böyle mekanları fotoğrafını çektim ve elbette cevap yerel rehberimizden geldi. Evi bir görelim. Üstünde Javerill al Anandjee alt katta ise Zaveri Nivas yazıyor. Kochin de Zaveri Nivas diye biliniyor.

 

      Zaveri Nivas; Mattancherry’de Gujarati Yolu üzerindeki bir ev bence köşk. ☺️  1939 yılında yapıldığı zaman çok odalı ve güzel bahçesi ile Kochin’de dillere destanmış. En büyük özelliği de II. Dünya savaşı döneminde alt katta yapılmış sığınağın ve çok büyük su deposunun olmasıymış. Köşkün temeli o yıllarda dokuz yaşındaki kız çocuğu Leelavati Jverilal Anandji tarafından atılmış. İnşaatı onun adına başlatan da sonradan kayınpederi olacak olan Anandjee Malsee olmuş…

      Kızımız 15 yaşına geldiğinde ev biter. Leelavati ile ünlü iş adamı (köşkün üstünde ismi yazılan) Javerilal Anandji evlenirler. Düğünleri de burada bahçede yapılır ve eve yerleşirler. Bir çok ünlüyü ağırlamışlar. Aile torunları yakın zamana kadar eve sahip çıkmışlar. Sonra Mumbai’ye taşınınca evi satmışlar. Bir dönem film platosu olan köşk artık görüldüğü gibi ineklerin damı olmuş durumda. 🥺

      Geçelim bizim gezeceğimiz saraya. Bir sürü ikazlar, tabloların fotoğrafını çekemezsiniz, açıkta da olsa hiç bir eşyayı ellemeyiniz vs. ile basamakları çıkmaya başladık. 😁 1500 lü yılların sarayı…  

      Mattanchery Palace;  Portekizliler 1500’lü yılların ortalarında Kochin’e ticaret yapmaya gelseler de, ticaret yapmalarının altında yatan niyetleri Kochin’i işgal etmektir. İşte bu dönemde çıkan çatışmalarda burada bulunan bir Hindu tapınağını yağmalayıp yıkarlar. Kochin Raca’sı Veera Kerala Varma ile iyi geçinmek zorunda olduğunu bilen Portekizliler telaşlanır. Ortamı yumuşatmak amacıyla 1545 yılında hemen yıkılan tapınağın yanına bir saray inşa edip Raca Varma’ya hediye ederler. 1660’ların başında Hollandalılar tarafından restore edilince de adı Dutch Palace olur. İçeri bakalım. Hepsi kraliyet ailesinin kullandığı ahşap Tahtırevanlar.

       Yukarıdaki asılı tanıtım panosunda; İki katlı dörtgen yapı uzun ve geniş salonlardan oluşmaktadır. Merkezi avlu, Kraliyet ailesi Pazyahannur Bhagavathi’nin koruyucu tanrısına adanmıştır diye yazıyor ve devamla. Lord Krishna ve Şiva’ya adanmış iki tapınak daha vardır.

      Avrupa ve yerli mimarinin bir karışımını temsil eder. Tavan ahşabı ve tüm mobilyalar tik ağacından el işçiliği ile yapılmış. 300 m²’lik alanı kapsayacak kadar duvar resimleri var. Ramayana, Mahabharata ve Krishna’an bölümler işlenmiş. Kaçak iki kare çekmişim. Benim koca kamerayı gören nöbetçi no flaş desem de peşimden ayrılmadı. 😁

      Kraliyet aksesuarları kılıçlar, giysiler Raca’ların portreleri, Kochin’in haritalarla tarihi anlatılmış. Giysili mankenlerin altında; Kraliyet kadınları iki parçalı beyaz pamuklu elbise giyerlerdi. 18. – 19. yüzyıllarda Avrupalıların ve İngilizlerin gelmesiyle vücutlarının üst kısmını örttüler. O da sadece özel tören günlerinde. Kaju’dan yapılma kolyeler ile toda denilen geleneksel süs eşyaları takar saçlarını da kuduma dedikleri gevşek bir topuzla bağlarlardı diye yazan bir açıklama var.

      Erkek giysi de yazılanı aceleyle tam çekememişim yasak ya. Törende giyilen giysi, parlak iplikle dokunmuş uzun ceket Sherwant ve ona uygun pantolon giyilir. Kumaşlar altın iplikle ve değerli taşlarla süslenmiş. Elinde gül ağacından yapılmış baston taşır. Başındaki kadifeden dokunmuş bir başlık, boynunda inci kolyeler, parmaklara yüzük takarlar. İngilizlerden gelen bir moda ile cep saati- köstekli- takarlar.  Diye anladım. 🤷‍♀️

      Sırada Kral’lar- Raca’ların portreleri var. Ben düzgünce çekebildiklerimi paylaşayım. Cochin kraliyet ailesinde tüm erkek Thampuran’ların adları büyükten küçüğe şöyle sıralanıyor; 1. oğul Rama Varma, 2. oğul  Kerala Varma ve 3. oğul Ravi Varma. Aile 1000 üye ile dünyanın en büyük kraliyet ailelerinden biri sayılıyor. Halen Kochin ve çevresinde yaşıyorlarmış. Ve başka ülkelerde de. 

      Dışarı çıkıp sarayın yapımına sebep olan tapınağa bakalım dedik giriş yasak ben de çatıdaki görüntüyü çekmeye çalıştım. Çok güzel. Hemen yanında da Sinagog vardı oraya da girilmiyormuş sadece dışını çektim. 

      Paradesi Sinagogu;  Paradesi yabancı anlamına geliyor. Yahudilere yabancı gözüyle bakılırmış. 1500’lü yıllarda gelen tüccarlar ailelerini de getirip yerleşmişler. Nüfusları çok fazla olmayan bu yahudiler İspanyol, Hollandalı ve diğer Avrupalı yahudiler yani Aşkenaz yahudilerin torunları, küçük de olsa bir cemaat oluşunca 1568 yılında bu sinagog’u inşa ediyorlar. Fotoğrafta görülen saat kulesi sonradan 1760 yılında yapılmış. Yüzyıllardır hizmet veren sinagog restorasyon sonrası tekrar ibadete açılacakmış. 

      Artık serbest zaman vakti geldi diyen rehberimize uyup biraz sağı solu dolaştık. Güzel bir art kafe, kokulu tütsü çubukları, rengarenk toz boyalar. El sanatlarının yoğun olduğu bir caddedeyiz. 

      Hemen yanda antika eşya müzesi vardı. Kaçırmadım elbette. Neler var neler. Taşıma sorun olmasa alınacak çok değişik şeyler var. Çocuk arabası beni çocukluğuma götürdü. Müzik aletlerinden klarnet ile tambura tanıdık. Fi tarihinden kalma körüklü box kamera. Keşke çalışsaydı önünde Kochin hatırası çektirseydik diye düşününce beni gülümsetti.

       Hinduların dini hikayeleri anlatan dansları Kathakali’deki karakterlerin kuklaları var. İlk fotoğraftakini okuyabildim Kathakali dansında oynayan erkek karakter Kattalan. Bu dansta oyuncular hikayeleri pandomim gibi sessiz, konuşmadan el hareketleri *mudra * ve *rasa* denilen mimikler ve vücut diliyle anlatılıyorlar. Daha önceki seyahatlerimizde izlemiştik.

       Cadde boyunca yürüdük. Jew Tovn Bulvarı çok hareketli, renkli ve sanatsal malzemelerden ne ararsan vardı. Ben geçen defa alamadığım Hindu sembolleri kazınmış tahta boya kalıplarından aldım. Kırmızı bina Portekizlilerden kalma renklerinden belli zaten. Arada karşımıza turist polis merkezi çıktı içinde müzesi de varmış. Topları da var kesin Portekizlilerden kalmadır. 😅

        Hindistan’a Kochin’den elveda diyoruz. Güzel bir günbatımı manzarasıyla limandan ayrılırken sizi harika görüntülerle başbaşa bırakıyorum. Gönlüm oralarda kalsa da…

       Willindon adası yapay bir adaydı gemimiz iki ada arasından önce kuzeye doğru çıktı sonra batıya döndü Fort Kochi’yi dolanıp rotasını güneye çevirdi… Yani evet karşımıza yine Cheenavala- çin balık ağları müthiş manzarasıyla arzı endam etti. Kalbim yine temizmiş, günbatımı fotoğrafını bu kadarcık da olsa çekebildim. 🥰

Kochin- Fort Kochi -Cheenavala
Kochin- Fort Kochi -Cheenavala

       12. günümüzü de bitirdik. 13. gün denizde geçtikten sonra 14. gün yine Male’de olacağız. Bu kez Maldivler de görüşünceye kadar sevgiyle kalınız. 💞💞💞

 

CRUİSE ile MALDİVLER*SRİ LANKA*HİNDİSTAN-11

Mangalore-2

Mangalore gezimiz aynı günde devam ediyor. Yani tarih hala 21 Ocak 2020 saat 12:45 civarı. Otobüsle fazla uzak olmayan St. Aloysius College’a gidiyoruz. Bu kolejin içinde aynı adı taşıyan görülesi bir Şapel varmış görelim bakalım.

      St. Aloysius Chapel ; St. Aloysius College Ground’un içinde yer alıyor. Hemen girişte bir müzesi var sonra Kolej geliyor. Bina çok güzel. Şapel’e doğru giderken açık kapıdan gördüğümüz bir sınıfı ve güzel öğretmenini kaçırmadık. 

      Şapel girişi binanın biraz ötesinde. İçeriye sırayla alıyorlardı ve fotoğraf çekmek yasaktı. Ben de zaten pek meraklı değilim diye söylenerek gruba katıldım. Zar zor bir tane ben, diğerlerini Önder çekti. Çekmemiz gerekliydi zira Şapel tavan resim ve duvar freskleri ile ünlüymüş.

      Şapel’in Kolej kısmı 1882 yılında yapılmış. Şapel olarak ayrılan Güney kısmı da Papaz Joseph Willy tarafından 1885 yılında Roma’daki Sistine Şapeli’nin birebir kopyası olarak yaptırılmış ve Aziz Aloysius Gonzaga’ya adanmış. 

      Aloysius Gonzaga, İtalyan Castiglione Markisinin 7 çocuğundan en büyüğü ve varisiydi. Babasının asker olmasını istediği Aloysius, ben insanlara din yolunda hizmet vereceğim diyerek Markizliği bir törenle kardeşine devredip Roma’ya din eğitimi almaya gider. 

      Aziz Aloysius dini çalışmalarını İsa Cemiyetinde (hatırlayalım Cizvitler) yaparken Roma’da 1591 yılında bir Veba salgını başlar. İnsanlar Veba’dan kırılır ve korkudan birbirlerinden kaçar ölüler de sokaklara terk edilir. Aloysius gönüllü bir grup arkadaşıyla birlikte ölüleri defin işlerine yardım eder. Ancak aynı yıl kendi de Veba’ya yakalanıp henüz 23 yaşında hayata veda eder. Ölümünden tam 135 yıl sonra Papa XIII Benedictus tarafından Aziz ilan edilir.

      İçeri girmeden önce yine ayakkabılar çıkarıldı. İlk kare benim diğerleri Önder Kaplan’a ait. 💞

 

      Şapel’in Fresk ve resimleri yine kendini dine vermiş İsa Cemiyetinde çalışan Bro. Antonio Moscheni SJ tarafından yapılmış. Bro. Antonio tamamen kök boyası kullanarak yaptığı tüm fresk ve resimlerin kök boyasını da kendi hazırlamış. Girişte Onun için de bir anı köşesi var. Son fotoğrafta lup’ladığım tavan resmini Hindistan Hükümeti *Hatıra Pulu* olarak basmış. Fresk ve tablolar, Aziz’in hayatından kesitler, İsa’yı çocukluğu ile annesi Meryem’in etrafında betimlemiş. 

 

      Bugün programımız dolu demiştim yolumuz bu kez içeriği rengarenk, yapısı ışıl ışıl altın bir tapınağa doğru. 

    Kudroli Sri Gokarnanatha Kshetra,

      Manzara muhteşem, girişin görkemi tam da güneş tepemizdeyken devasa boyuttaki fillerin ışıltısı ile gözlerimizi kamaştırıyor. Kısaca ilk giriş bile tapınağın ihtişamı ve zenginliği hakkında fikir veriyor. Bakın daha önceki yazımda bahsettiğim kutsal sayılan *Bael* yaprağını iple girişe asmışlar. Önce görelim değil mi?

Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı
Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı

       Tapınak ana tanrısı Şiva’nın avatarı Lord Gokarnanatheshwara’dır ve tapınak ona adanmıştır. Hemen karşıda görülen tapınak da işte bu ana tanrı Gokarnanatheshwara’nındır. Yine malum ayakkabılar çıkarıldı. Güneş tepede yerler mermer cayır cayır ayaklar yanıyor. Allahtan yerlere hasır yolluk sermişler de üzerinden yürünüyor. İçeri giriyoruz hemen solda camekanlı yerde siyah görüntülü heykeller. Ama önce tapınağın kuruluşundan bahsetmem lazım. 

      Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı; İş adamı Adhyaksha HoigeBazar Coragappa tarafından yaptırılmıştır ve tapınağın önemli bir yapılış sebebi vardır.

      Yüzyıllar önce kast sistemi döneminde birçok tapınağa girişler kısıtlanır. Hindistanın bu karnataka bölgesinde yaşayan etnik bir grup olan Billawas’lar da kast sisteminden nasibini almış tapınaklara girişleri yasaklanmış ibadetleri kısıtlanmıştır.

      Tam bu dönemde Billawas’ların lideri olan iş adamı Adhyaksha HoigeBazar Coragappa duruma çok içerler ve sadece Billawas’ların değil kast sisteminde üst veya alt fark etmeksizin kısaca tüm insanların dini inançlarını, ritüellerini yerine getirebileceği bir tapınağın yapımı için arayışa girer. Şiva’ya adanacak böyle bir tapınak için Keralada yaşayan değerli filozof, öğretmen ve büyük guru Shri Narayan Guru’ya danışarak ondan yol gösterip tapınak için uygun bir yer bulmasını ister.

      Kerala’dan çıkıp Mangalore’ye gelen Narayan Guru Kudrolide uygun bulduğu yer işte burası, Tippu Sultanının atlarını otlattığı için *Kudre- Valli* adı verilen bu arazidir. Shri Narayan Guru gözetiminde tapınak yapımına başlanır. 3-4 yıl içinde biter. Tipik bir Kerala mimarisinde inşa edilen tapınağa kutsal Shiva Linga’yı Shri Narayan Guru kendi eliyle yerleştirir. Tapınağa Sri Gokarnanatha Kshetra adını verip 1912 yılında kutsamasını da yapar. Bu gördüğünüz modeli artık Kerala mimarisi değildir. 1991 yılında Mimar Sthapadi K. Dakshinamoorthy tarafından restore edilirken Chola mimarisi kullanılmış ve bu gördüğümüz şeklini almıştır.

      Haydi devam edelim içerde hemen solumuzdaki, önünde Shiva’nın bineği Nandi’nin oturduğu camekanlı mekanda Shiva- eşi Parvati ile kucaklarında oğulları, Ganeşa ile Kartikeya ile heykelleri var.

 

      Karşımızdaki Tapınağın gerçek sahibi Tanrı Sri Gokarnanatha’nın tapınağı.

Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı
Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı

      Gokarnanatheshwara’nın bu muhteşem tapınağına doğru gidiyoruz. Tapınağın kapısında Smt. Sonia Gandhi ve Sri. Rajiv Gandhi tarafından 2012 yılında Tapınağın 100. yılı kutlama açılışı yapılmıştır yazıyordu.

      İlk fotoğrafta görünen bir ön geçitin kapısı, arkasında bir boş alan ve tapınağa girmeden önce yine geçen yazımda bahsettiğim iki adet direk var. İlki çanakları var gibi görünen Deepa Sthamb ışık direği, diğeri de çitle çerçevelenmiş olan her tapınakta mutlaka bulunan bayrak direğidir. Bayrak direğinin tepesine de bulunduğu tapınak kime adanmışsa onun alametifarikası (yani ayırıcı niteliği) asılır. Burada ki ikinci fotoğrafta görülen elbette Nandi idi. Ama direkte pek gözükmüyor gibi üstüne tıklayın büyütüp bakınız. Üçüncü karede dansın efendisi Lord Shiva’nın Nataraja freski işlenmiş ve sağ ayağının altında da kötülüğün sembolü iblis Apasmara var. En son karede giriş kapısı üzerinde Shiva ile diğer tanrıların kabartmaları var.  💃💃💃  Görelim…

       Diğer tapınaklar kimlerin kaçırmamalıyım diye dışarı çıktım. Hemen solumda masmavi kocaman bir havuz ve etrafında Shiva eşi Parvati ile çocuklarının heykelleri var. Bu havuzun adı Pushkarini’dir. Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağında bir çok dini festivaller yapılıyor. Ama en çok Navatri festivali ile Mangalore Dasara Festival kutlamaları ile ünlenmiş. Navatri Sonbaharda düzenlenen 9 gece süren bir festivaldir. Navadurga denilen Shiva’nın eşi Parvatinin( bu dönemde Sahara Devi olur) 9 tane avatarı vardır. Festivalin 9 günü halk tapınağa gelir. Her gün Mangalore Sharda Devi, Mahaganapathi ve Navadurgalara tapınırlar. Dokuzuncu günün akşamı tapınak alayı düzenlenir. Mangalore Sharda Devi, Mahaganapathi ve Navadurgalar arabalara konur şehri dolaşırken çeşitli danslar yapılır. (en önemlisi de aslan dansıdır) 10. gün sabah erken saatlerde Navadurgalar tapınağa getirilir ve işte bu havuzda Pushkarini’de suya batırılarak festival bitirilir. Havuzu görelim. 

Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı
Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağındaki Pushkarini

      Bu kez sağdan devam ettik. İlk tapınak Shirdi Sai Baba Mandır. Shirdi Hindistan’da Sai Baba’nın yaşadığı bir yerdir. Sai Baba; Sai felsefesinin bilge öğretmeni SadhGuru’dur. Shirdi’deki bir zamanlar yaşadığı yer şimdi bir hac yeri olarak ziyaret edilir. 

      Hemen yanında Maymunlar Tanrısı Hanuman’nın tapınağı var. Hanuman’ın hikayesini buraya saklamıştım. Hemen anlatıyorum.

      Hanuman kimdir? Hikaye şöyle başlar; Brahman Hinduların yaradılış tanrısıdır ve gökyüzü cennetindeki bir sarayda yaşar. Sarayda yeryüzünden çalışmak için gönderilmiş birçok apsara vardır ve bunlardan biri de Anjana adındaki, bilge bir kişi tarafından lanetlenmiş olan kadındır. Brahman Anjana’yı yanına çağırıp hizmetinden çok memnunum ben de seni memnun etmek için ne yapayım der. Anjana çekinerek üzerindeki laneti kaldırmasını ister.

      Brahman -anlat bakalım niye lanetlendin? diye sorduğunda Anjana utanarak -Efendim çocukken yer yüzünde oyun oynadığım sırada lotus pozisyonunda oturmuş meditasyon yapan bir maymun gördüm. Bana çok komik geldi güldüm. Elimdeki meyvelerden birkaç tanesini de fırlattım. Kafasına gelip onu rahatsız edince kocaman gözlerini öfkeyle açınca korkudan kaçamadım beni gördü. Ve çok kızgındı.

      – Eğer birgün aşık olursan o an maymuna dönüşeceksin diyerek beni lanetledi. Meğer çok büyük bir hata yapmışım, gördüğüm gerçek maymun değil din eğitimi için form değiştirip maymun görünümüne giren bilge kişiymiş. Ağlayarak af diledim, maymun halimle kimse bana bakmaz evlenemem bile dedimse de kar etmedi. Lanetini geri almayacağını ama eğer aşık olursam da -sevdiğin kişi maymun suratına rağmen seni beğenecek dedi ve gitti.

      Brahman * Sanırım laneti kaldırmanın bir yolu var üzülme* Sen şimdi yeryüzüne git hep orada yaşa aşkı orada bulacaksın. Ve eğer lanetin kalkması için de Lord Shiva’nın bir enkarnasyonu çocuğun olarak doğacaktır der. Anjana yeryüzüne iner bir ormanda yaşamaya başlar. Anjana birgün ormanda gezerken aslanla mücadele eden iri yarı bir adam görür. * Ne güçlü ve güzel bir adam keşke bana baksa* der. Hikaye de tam burada başlar. Hep böyle değil midir? 😉

      Adamla göz göze geldiği anda aşık olur. ❤️‍🔥 Ama heyhat maymuna dönüşmüştür. Utanır 🙈 yüzünü kapatarak kaçmaya çalışırken yere düşer. Adam koşarak gelir * ağlama güzel kız çek ellerini de güzelliğini seyredeyim* diyerek şevkatle yaklaşır. Anjana * Yapamam güçlü adam lanetliyim. Aşık olursam maymuna dönüşeceğim laneti üzerimde ve maymun oldum der. Ama bir yandan da parmaklarının arasından adama bakar. Bir de ne görsün karşında maymun suratlı bir adam var. 😳

     Anjana’nın şaşkınlıkla kendisine baktığını görünce güçlü adam -Ben; Lord Shiva tarafından büyülü güçlerle donatılmış, istediğimde insan formuna giren aslında maymunlar kralı Kesari’yim. Ve eğer lütfeder eşim olmayı kabul edersen onur duyacağım beni kabul eder misin Anjana? der. Kesari’nin de maymun olduğu için kendisini beğendiğini anlayıp bilgenin doğru söylediğini hatırlar. Evlilik teklifiyle mutlu olan Anjana kabul edince de evlenirler. 💍💍 Bu kez hikaye burada bitmez arkası fotoğraftan sonra. 😊

Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı
Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı’nda Hanuman Tapınağı

      Çok dindar olan Anjana yoğun olarak Shiva’ya tapınır. Bu derin ibadetten çok hoşlanan Shiva Anjana’ya gelerek ne istediğini sorar. -Efendi Shiva, artık evlendim mutluyum ama üstümdeki lanetin kalkması için oğlum olarak doğmanız gerek, dileğim budur der. Shiva – tamam der ve hemen yok olur.

      Anjana yoğun bir şekilde ibadet edip meditasyon yaparken gökten avucuna bir parça kutsanmış pasta düşer.🧁 Bu pastayı Ateş Tanrısı Agni ülkenin başka bir yerindeki çocuğu olmayan krala, eşine yedirdiği takdirde ilahi bir çocuğu olacağını söyleyerek vermiştir.

     Kral pastayı tam karısına yedirirken bir uçurtma kuşu pastayı kapar ve tesadüf eseri Anjana’nın yaşadığı yere doğru uçar. Pastayı Anjana’nın yemesi gerektini bilen rüzgar tanrısı Vayu hemen harekete geçer. Pastanın bir kısmını kuşun ağzından koparıp Anjana’nın meditasyondayken açılmış ellerine doğru düşürür.

     Yani artık Shiva’nın verdiği sözü yerine gelmeye başlamıştır. Pastanın Vishnu’dan geldiğini tahmin edip onu yiyen Anjana’nın bir süre sonra ilahi güçlerle donatılmış nur topu gibi maymun yüzlü bir oğlu olur. 🐵 Onların Anjaneya olarak adını koydukları oğulun şimdi bilinen adı Hanuman’dır. Ve hala hikayemiz bitmedi. 😇 Bakınız tapınağı ne kadar süslü.

 

23-IMG_4623
Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı

      Mutlu mesut yaşarlarken laneti üzerinden kalktığı için Anjana artık cennete gitme zamanının geldiğini söyleyerek Kesari ve oğluna veda eder. Minik Anjaneya 🐒 -Gitme anneciğim ben ne olacağım? beni kim besleyecek? diye ağlar.

      Anjana – güçlü baban Kesari ile senin doğumuna sebep olan koruyucu Vayu var seni korurlar. Acıktığında da Güneş gibi sarı, turuncu renkli olgun meyvelerden ye onlar seni doyurur diyerek oğlunu öper ve gökyüzü cennetine döner. 🥺

      Boşuna çocuktur yapar dememişler. 😁  Anjaneya da çok acıktığı bir gün güneşe bakıp ooo kocaman güneş kim bilir nasıl lezzetlidir, koparıp yemeliyim diyerek Güneş’i yakalamak için uçmaya başlar. İlahi güçleri vardır ve zaten Shiva’nın enkarnasyonu olduğu için de bu iş ona hiç zor gelmez.

     Güneş tanrısı gelme çocuk yanarsın der. Gittikçe büyüyerek güneşe yaklaşmaya devam edince Güneş tanrısı, tanrıların kralı İndra’dan yardım ister. İndra’da gördüğü şeyin güneşe doğru giden kocaman bir canavar olduğunu zanneder.  🐲 Yaklaşınca da kocaman bir maymun olduğunu görür.

     Kimsin? Güneşi neden yakalamaya çalışıyorsun? der. Anjaneya *ben Anjana ile kesari’nin oğluyum. Annem bana güneş renkli olgunlaşmış meyveler ile beslenebileceğimi öğütledi, o nedenle güneşi yakalayıp yersem doyacağım der.

     İndra çocuğun bu sözlerinden hoşlanır, Güneş bir meyve değildir, değerli bir ışık yaşam kaynağıdır onu yakalamaktan vazgeç ve yeryüzüne geri dön der. Ama bu çocuk söz dinler mi? Güneşi yakalamaya devam edince öfkelenip şimşekleri ile Anjaneya’yı yüzünden vurup yeryüzüne düşürür. Gittikçe boyut kaybederek küçük bir çocuk olarak yere külçe gibi pat diye düşen Anjena’nın sesini etrafta dolaşan Rüzgar Tanrısı Vayu duyar. Yere doğru inince ölü gibi yatan kendine emanet edilen manevi oğlu Anjaneya’yı görüp kahrolur.

     Kimse onun manevi oğlunu bu hale getirmeye cesaret bile edemez. Öfkeyle kasırga gibi eserek  💨🌪  -Bunu kim yaptı çabuk söylesin der. Kimseden cevap alamayınca da – Bana cevap bile vemiyorsunuz. Ben neden görevime devam edeyim ki! der. Kırılmış bir şekilde Anjaneya’yı da yavaşça kucaklayıp yer altındaki dünyasına döner.

     Rüzgar esmeyince, yeryüzünde hava kalmayınca hayat felç olur, yavaş yavaş ölmeye başlar. Durumu gören Güneş Tanrısı hemen Brahman’a koşar felaketi haber verir. Brahman suçlunun İndra olduğunu anlar ve ona insanları düşürdüğü bu durumdan utanç duymasını söyler. İndra özür diler. Tüm tanrılar birleşerek yeraltındaki Vayu’dan af dileyip tekrar Rüzgar tanrısı görevine dönmesi için yalvarırlar.

     Vayu Anjaneya olmadan hiçbir yere gitmem der. Brahman gücünü kullanarak Anjanera’yı iyileştirir. İndra da Vayu memnun olsun diye -Hiçbir silah onu yaralayamacak hatta ölümsüzlük veriyorum der. Ardından yanakların (hanu demekmiş) nedeniyle bundan sonra adın Yüce Hanuman olsun der. Efsane nedeniyle Hanuman halk arasında Vayu’nun oğlu diye de bilinir. 

     Gökten yine sihirli üç elma kim isterse onun başına düşer. 🥰  Biz de çıkışa doğru yürürüz.

Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı
Mangalore- Sri Gokarnanatha Kshetra Tapınağı

      Ve tekrar otobüse binip yakındaki bir Pazar yerine gideriz. Yolda güzel bir camiye denk geldik otobüsten görüntüdür. Adını bulamadım.

Mangalore- Cami
Mangalore- Cami

      Güzel bir park kenarından geçip Mangalore’nin balık pazarına geldik. Bir iki güzel kare paylaşayım.

      Burası da balık pazarının girişi.

      Ömür biter yol bitmez demişler ya devamla 6 km kadar daha yol gittik. Deniz kenarında konuşlanmış Sultan Battery-Sultan Batarya’sına geldik. Bu bölge Boloor diye adlandırılıyor. Batarya 1784 yılında İngiliz teknelerin Gurupur nehrine girmesini engellemek için Tipu Sultan tarafından yaptırılmış. İngilizler 1768 yılında Mangalore’yi işgal ederler. Tipu Sultan 1794 yılında savaşarak Mangalore’yi İngilizlerden tekrar geri alır.  

      Ancak liman nedeniyle önemli konumu olan Mangalore’ye İngilizlerin Gurupuru nehri yoluyla kolayca girebileceğini ön görüp burada Boloor bölgesinde bu gözetleme kulesini inşa ettirir. Alt kısmında cephanelik var. Üst kata çıkınca manzara muhteşem. Arap denizi ayaklar altında. Kıyıda terk edilmiş bir iki kayık var. Çevre bakir kalmış. Sıcak da kavuruyor yani… 

      Hemen yanında gençlerin rağbet ettiği bir park ve Mogaveera restoran var. Mogaveera Portekizlilere karşı savaşmak üzere denizcilerden kurulmuş bir toplulukmuş. Burası da onların adını alan bir restoran. 

Son kez artık bir fabrikaya gidiyoruz. Çok merak ediyorum. Evet Kaju fıstığı nasıl işlenir göreceğiz. 🤩 Gittiğimiz Fabrikanın adı Kalbavi sahibi ilgili gibi görünse de pek memnun kalmadık. Taş yerinde ağırdır derler ya aynen öyle. Türkiye fiyatı ile neredeyse aynıydı. Kimse almaya yanaşmadı.

İçeri girmeden önce eller dezenfektan ile yıkandı, başımıza boneler takıldı. Hayli geç kalmışız az bir zaman sonra paydos olacakmış. Önce güler yüzlü kadın işçileri paylaşayım.

Sonra rehberimize kulak veriyoruz. Kaju fıstığı bildiğimiz fıstıklar gibi toprakta yetişmiyor. Aslı’nda bir ağacın meyvesi. Öncelikle toplanıp güneş altında kurutuluyor ki, yaş meyve içindeki nemi atsın. Kurumuş kabuklu Kajular işlenmeye geldiğinde önce bir ısıl işlemden geçirilirler.

      Bu ısıl işlem 1 saat sürer ardından tepsilere dağıtılıp tekrar soğumaya bırakılır. Ardından fotoğraflarda göreceğiniz özel kırma makinalarında kırılıyorlar. O kadar yağlı ki inanılmaz. Kadıncağızların elleri, üst baş hep yağ içinde. Kaju yerken yağının çok olduğunu unutmayın derim. Ama ben de çok severim. 🤷‍♀️ İlk karedeki makinalar ısıl işlem makinaları diğerleri de zaten görülüyor. Çok sert kabuğu olan Kaju böyle mengenelerle kırılıp önlerindeki kaplara doluyor.

      Sonra Kırılan Kajular diğer işçi kadınlar tarafından kabuklarından ayrıştırılıyor.    

      Ardından Başka bir grup kadın tarafından sağlam, kırık veya yarım şeklinde tekrar ayıklanıyor. Öğlen arası oldu dinlenmeye çekilenler. Arada dedikodu yapmadan da köle gibi çalışılmaz elbette. Görelim derim. 😉   

 

      Ayrılırken Allah için küçücük içinde 10 kadar fıstık olan numune kaju verdiler. 😁 Mangalore gezimiz de burada bitti. Hayli renkli ve hikayeliydi biz sevdik umarım siz de sevmişsinizdir. İstikamet Costa Victoria bir de bizden günbatımı selfisi paylaşayım. 

IMG_4739

      Yarın sizi yine çok güzel bir yerde gezdireceğim. Cochin’de buluşana dek sevgiyle kalın. 💞💞💞

 

CRUİSE ile MALDİVLER*SRİ LANKA*HİNDİSTAN-10

          Mangalore-1

      Hindistan’ın Karnataka Eyaletinin güzel bir liman şehri olan Mangalore’deyiz. 21 Ocak 2020 sabah 07:30 olmuş bile. Mumbai’den ayrıldıktan sonra bir günümüz denizde geçti. Bugün çok daha renkli bir gün yaşayacağımızı tahmin ediyoruz. Limanda otobüsler bizi bekliyor hızlı hareket edip gümrükten çıkıyoruz.

       Biz Mangalore diyoruz ama resmi adı Mangaluru. Bu eyaletin başkenti de Bangalore. Ben önce yanılgıya düşmüştüm ses uyumu tek harf farkı var ya. 🤦‍♀️ Neyse Mangalore adı üzerinde epey farklı tanımlar var. Mangaluru’daki *uru* kasaba anlamında. Yok mangal kasabası değilmiş sordum.😁 Mangala *hayırlı* anlamına geliyor yani Mangalore de *Hayırlı Kasaba* demek oluyor. Kannada dilindeki metinlerde böyle geçiyormuş. Malum isim babalığına soyunan Portekiz’liler Mangaluru’yu Mangalore yapıyorlar ve halen öyle bilinse de 2014 yılında eyalet resmen Mangaluru olarak aslına dönüyor. Halk arasında bilinen bir adı da var. Nath tarikatından Matsyendranath’ın bir prenses olan Premaladevi ile evlendiğine inanırlar ve ölünce onun adına bir de tapınak inşa ederler; Mangaladevi Temple. Mangalore adının da buradan geldiğini kabul ederler.  

      Bu güzel Mangalore’de bakalım bizi neler bekliyor. Sanırım otobüsle olsa da yarım saat kadar bir yolumuz var. Yolda bir grup kızlı, erkekli öğrenci bayraklarla yol kenarında oturuyor. Yerli rehberimizin dediğine göre yemekleri beğenmedikleri için eylem yapıyorlarmış az ilerde de polis barikat kurmuştu. Tabeladan öğrendik Shakthi Üniversite Öncesi Kolej öğrencileri… Gençlik ne güzeldir. 💃💃💃

      Devamla; Mangalore Karnataka eyaletinin başkent Bangalore’den sonra ikinci önemli şehridir. Mangalore güneyde Nethravathi, kuzeyde Kulur Nehri ile çevrili. Eyaletin hatta Hindistan’nın kültürel seviyesi en yüksek şehirlerinden de biri. Okuma, yazma oranı %96.5. Dört değişik topluluk, dört değişik dil mevcut. Kannada, Konkani, Beary ve ortak konuşulan Tulu. Beary dilini genelde Müslümanlar konuşuyor.

      Mangalore, Chalukyas ve Vijayanagar gibi birçok hanedanlık tarafından idare edilmiş. 1526’dan 1695 yılına kadar Portekiz egemenliğinde kalan Mangalore 1753 yılında Sultan Haydar Ali tarafından yönetilmiş. Sonra 1768- 1794 arasında da İngiliz egemenliğinde kalmış. Haydar Ali’nin oğlu Tipu Sultan şehri İngilizlerden kurtarıp idaresi altına alıyor. Tipu Sultan ölünce İngilizler yeniden işgal ediyor. Mangalore diğer şehirler gibi 1947 yılında Hindistan’ın bağımsızlığını kazanmasıyla nihayet sömürge olmaktan kurtuluyorlar. Benim çok sevdiğim Kaju fıstığı ve kahve ihracatı ile de bölgenin birincisidir.

      Yolumuz Mangalore’nin en büyük, dini açıdan da en önemli tapınağı olan Kadri Manjunatha Temple’a doğruydu ve geldik. Yürüyerek tapınağa doğru gidiyoruz. Yolda kadın temizlikçi gördüm işini büyük bir ciddiyetle yapıyordu. Ardından karşımıza Shiva’nın (Şiva) heykeli çıktı.

      Uzaktan tapınak göründü. Bizi daha da renkli bir ortam bekliyor gibi. Fotoğraf Önder Kaplan. ❤️😘 Teşekkürler.

      Sonra şu amca ve teyzeler ne satıyor bir bakalım. 

       Ve karşımızda görünen masmavi renkli olağanüstü görüntüsü ile Kadri Manjunatha Temple.

      Kadri Manjunatha Temple. Tapınağın baş tanrısı, Lord Shiva’nın reenkarnasyonu olan Sri Manjunatha’dır. Hikayesini anlatacağım ama şu güzelliği bir görelim.

       Tapınağın merdivenlerinden çıkarmadılar çünkü ayakkabılarımızı çıkarmamız gerekiyor. Soldan içeri girip bu görevi yerine getirdik.

       Efsaneye gelince: Sahyadri’de yaşayan dindar Saint Jamadagni’nin oğlu olan Parasurama aynı zamanda Shiva’nın 10 avatarından 6. avatarıdır. Parasurama’nın sadakatı ve iman edişinden memnun kalan Lord Shiva ona, kötülüklere karşı koyabilen çok değerli bir balta hediye eder. Parasu Sanskritçe*balta *anlamına gelir, Parasurama’da *Baltalı Koç* demektir. Parasurama yaşadığı Sahyadri’deki yağmacı, iman etmeyen Kshatriyaların hepsini baltasıyla öldürüp topraklarını da Kashyapa’ya bağışlar. Yaptıklarından bir süre sonra üzüntü duyar ve Shiva’ya kendisini afetmesi için dua eder… Shiva, Parashurama’ya günahlarının bağışlanması için Kadali Kshetra’da bir sadaka vermesi gerektiğini söyler. Ayrıca Parasuramana’nın arzusu olan Dünya’nın düzenini, refahını koruyan *Manjunatha*olarak reenkarne olacağı sözünü de verir.

      Parashurama hemen baltasını denize atar ve deniz çekilir ortaya bir toprak parçası çıkar. (Kerala bölgesi) Lord Shiva, Parashurama’nın oluşturduğu toprak parçasını onun verdiği sadakayı (kefareti) beğenir. Karısı Tanrıça Parvathi ile Manjunatha olarak reenkarne olur ve dünyanın refahı için işte bu tapınağın olduğu tepede Kadri’de yerleşir. Manjunatha’nın mantraları da yedi theerthas *Tapınaklarda Verilen Kıymetli Su* olur. İlerledikçe anlatacağım.

      Hatırlatayım Tanrı Shiva: Hinduizm’in üç tanrısından, yeryüzüne insan olarak indirildiği kabul edilen tanrıdır. Evrenin yıkımını yok oluşunu ifade etse de ardından mutlaka yeniden doğuş gelecektir, dolayısıyla dönüşümü de temsil etmektedir. Zaten adı Sanskritçe Shiva (iyilik sever) anlamındadır. Tapınağın ilk yapımı elbette ahşaptan ufak bir Budist manastırdır ve 10. yüzyıla denk geliyor. 14. yüzyılda da tamamen taştan yeniden yapılmış. 

      Evet tapınağa giriyoruz içerden müzik sesi geliyor. Bir sahne ve önünde sıralanmış, bir kısmı hanımlar tarafından doldurulmuş sandalyeler var. Arkalarındaki pankartta Kadri Manjunatha Temple’ın katkılarıyla 70.Yıl Dini ve Kültürel Festival kutlanıyor yazıyor ve sahnede Mallaka müzik grubu yer alıyor. İlk karedeki hanımın giysisi geleneksel giyim birçok hanımda vardı.

      İçeri doğru ilerlerken yemekhaneden geçtik. Yemekler kocaman kazanlarda yapılmış bitmiş ama yine bir yandan da yeniden yapılıyor. 😁 

      Hemen sağımızda bir tapınak daha vardı. Evet tapınak içinde tapınak. Shiva’nın oğlu Fil başlı Ganeşa’ya adanmış. Kapısında Sri Maha Ganapati Tapınağı yazıyor. Neden fil başlı hikayesi hatırlayalım.

      Tanrı Ganeşa; Shiva’ ile Parvati’nin oğlu, bilgi ve hikmetin tanrısıdır. Birçok yerde karşımıza çıkabilir zira halkın en rağbet ettiği tanrıdır. Baba tanrı Shiva çok uzun bir yolculuktan döndükten sonra karısının yanında ilk kez gördüğü Ganeş’in kendi oğlu olduğuna inanmamış ve kafasını kesivermiş. Karısı Shiva’ya -O bizim oğlumuzdu ne yaptın! der 🤦‍♀️ ve oğlunu yaşatması için baskı yapar. Shiva, Ganeş’in ormanda karşılaşacağı ilk canlının kafasını alırsa yaşayacağını söyler. Böylece Ganeş ormanda ilk karşılaştığı hayvan olan filin kafasını alarak yaşamına devam eder… Ganeş’in kullandığı araç yani alameti farikası Fare’dir. Hindistan’da girebildiğiniz her evde mutlaka rastlayacağınız bir tanrıdır. 

Mangalore- Sri Maha Ganapati Tapınağı
Mangalore- Sri Maha Ganapati Tapınağı

İnananları daha içeri adım atmadan yere el sürüp alınlarına götürüyorlar, sonra da namaste der gibi ellerini önde birleştirip çenelerine götürüyorlar. 🙏 Tam karşıda biraz karanlık kalıyor ama yine de görünüyor, gümüş renkli Ganeşa’yı çiçeklerle süslemişler. Bir hazırlık içindeler. Yan tarafta da tütsü yanıyor sandal ağacı miss gibi kokuyor.

Önünde oturanlar Guru olmalı, bir kaptan su alıp insanların açılan avuçlarına damlatıyor onlarda suyu içiyorlar. Bir kapta da verilen yardımları topluyorlar. Bu işler her yerde yardımla yürüyor. 😊

      Hemen arka tarafa doğru yürüyoruz. Karşımıza çıkan merdivenler bakalım bizi nereye götürecek. Derken çiçek satan bir teyze ile karşılaşıyoruz. Önündeki yaprak ve çiçekleri satın alanlar tapınaklardaki hangi tanrıya inanıyorlarsa ona sunuyorlar. Gülümsemek insanı nasıl güzelleştiriyor. 😊❤️

      Betonla çevrili yeşil suyu olan havuzlarla karşılaştık. İnananlar yıkanıyor. Tanrılarının huzuruna çıkmadan önce bu kutsal su havuzunda yıkanmaları gerekiyormuş. Daha doğrusu arınıyorlar. Her taraf muz ağaçları ile çevrili. Birazdan da yukarı doğru çıkacağız.

      Daha önce bahsetmiştim. Shiva Reenkarne olup Manjunatha adını almış ve buraya Kadri’ye yerleşmişti. Manjunata’nın da mantraları yedi theerthas *Tapınaklarda Verilen Kıymetli Su* dur demiştim. İşte bu Theerthas’a gelen kaynak suyun menbası Himalaya Dağları’ndaki Gangotri buzulu. Himalaya Dağları’ndaki Gangotri buzulu eriyor ve 3 bin kilometreyi bulan uzunluğu ile önce Bhagirathi Nehri’ni oluşturuyor. Daha sonra Bhagirathi Nehri ve Alaknanda nehri birleşip Ganj nehrini oluşturuyor. İşte Ganj’ın bir kolu olduğuna ve buraya kadar geldiğine inanılan bu kaynak suyuna da Gomukha Bhageerati Teertha deniyor… Ve birazdan göreceğimiz bir öküzün ağzından akıp değişik ebattaki bu havuzlara dökülüyor. Tam 9 tane saydım ama arınılan havuz sayısı 7. Yukardan çekilen görsel için eşim Önder Kaplan’a teşekkürlerimle. 💞

      Havuzları biraz geçince Gomukha’nın aktığı yere geliyoruz. Ben önce çıkmıştım kimse yoktu biraz bekleyince su dolduran bir inanan geldi. Suyun üst kısmında oturan bir guru vardı bağış kabul ediyordu. Yanında da Gorakhanath heykeli var. Gorakhnath aziz mertebesine yükselmiş Kundalini Yoga öğretisini oluşturduğuna inanılan Hindu *Maha Yogi* en büyük Yogidir.

     Ellerindeki küçük taslara su doldurup son fotoğrafta görülen merdivenlerden yukarı çıkanların ben de peşlerindeyim. 😁

      Yukarı çıkınca güzel süslü bir yapı gördüm. Sonra Lord Shiva’nın lingam sembolü Shivalingam olduğunu görünce de buranın da bir tapınak olduğu belli oldu. Demiştim tapınak içinde tapınaklar da var… Maha Shivaratri Festivali  kutlanırken dilekler bu tapınakta dileniyormuş.

      Kutsal suyu bu Shivalingam’a dökme işlemine *Abhishekha * deniyor. Bir de *Bael* yaprağı ile *Yekka * denilen çiçek sunuluyor. Shivalingam’a bu ritüellerin yapılması ile tanrının iyiliğini kazanacakları inancındalar. Özellikle de çocuğu olmayan kadınlar kendileri ve eşleri için dua ediyorlar.

      Artık aşağıya inmek gerekiyor. Karşımda devasa boyutta bir hatta iki adet direk var ve birinde sanki kukla asılmış. 😅😅 Önce fotoğrafları görün hak verirsiniz.

      İlk bronz olan Deepa Sthamb ışık direğidir. Diğeri de her tapınakta mutlaka bulunan bayrak direğidir. Bayrak direklerinin tepesine bulunduğu tapınak kime adanmışsa onun alametifarikası (yani ayırıcı niteliği) asılır. Bu tapınak Shiva’ya adanmış olduğu için bayrak direğine asılan da Garuda’nın sembolüdür. Garuda’da Shivanın avatarıdır.

      Alttaki fotoğrafta tapınak girişindeki bayrak direği önünde de çiçek koyup dua ediyorlar. Çünkü tepede tanrı avatarı olan Garuda var. Dikkat ederseniz bir adamın üstüne de su döküyorlar. Bilgin bir kişi hastalığına şifa bulmak için gittiği tapınakta gölette arınıp ıslak giysileri ile ibadet etmiş ve iyileşmiş. O inançla havuzda yıkanıp gelmeyenleri de burada su ile kutsuyorlar. Diğer fotoğraftakiler de yanılmıyorsam Vishnu ile Parvati’nin temsili şekilleri olmalı.

      Bugün 21 Ocak yıllık Jathra Mahothsava tapınak festivalleri haftaya 26 Ocak’ta başlayıp ay boyunca devam edermiş… Güneş tanrısının Oğlak burcuna geçtiği dönemin sonunda başlıyor. Hazırlıklar son sürat. Bu arabalara tanrıların sureti artık heykel diyeyim konuyor tapınak çevresinde belirli dört noktadan dolaştırılıp görkemli bir geçit töreni yapılıyor. Dokuz gün süren festival Theertas banyo ile başlıyor. Aynı gün ışık direği yakılıyor. Araba geçit törenin ardından yedinci gün Maha Anna Samtharpaney denilen toplu yemek veriliyor.

      Ayrıca her yıl kutlanan Maha Shivaratri festivali var… Hiçbir inananın kaçırmadığı en önemli, ruhani değeri büyük festivaldir. Tanrı Shiva ile Parvati’nin evlendiği gün oluşu, Lord Shiva’nın şeytanlar tarafından çalkalanmasıyla köpüren okyanusun *Kshir Sagar*ın saçtığı zehiri yutarak insanlığı korurken Neelkantham yani mavi-boğazlı hale geldiğine inanılan gün olması ve Shivaratri’nin Hindu takviminde Tanrı Sadashiv’in *Lingodbhav Moorti* olarak ortaya çıktığı yeni ay günü oluşu festivalin önemli kutlanma sebeplerindendir.

      Bu festivalde Tanrı Shiva’ya*Bilva* yaprağı ile *Yekka * denilen çiçek sunuluyor demiştim. Bu yekka çiçeğini Shiva’ya sunarlarsa dualarının mutlaka olacağına inanmışlar. Böyle bir inanç nedeniyle yekka çiçeği de aşırı talep nedeniyle karaborsaya düşermiş. Haklılar tabii Tanrı Shiva’ya yılda sadece bir tek bu Maha Shivaratri festivalinde sunuluyor. Allah kabul etsin… 💞

 

      Çıkışa doğru gidiyoruz. Yine bir tapınak, bunlar hiyerarşik sıralamada daha altta yer alan tanrılara ait. 🤷‍♀️ Küçük birer oda şeklinde yapılmış içine girilmiyor. Guru’lar kapının önünde oturuyorlar ve bağış kabul edip inananları kutsuyorlar. Bunlardan biri üstündeki yazıyı Google ile  çözebildiğim şekliyle; Laksimi Narayan’a adanmış bir tapınak. Tanrıça Laksimi iyilik, güzellik tanrıçası aynı zamanda Vishnu’nun eşidir. 

      Alttaki ilk fotoğraf; Tapınağın ana Tanrısı Manjunatha’nın sol yardımcısı Swamiye Saranam Ayyappa’ya adanmış. Diğeri yine Manjunatha’nın bu sefer sağ yardımcısı Malaraya Deva’ya adanmış tapınaklar.

      Bu tapınak da Shiva’ya adanmış, yanındaki altın yaldızlı rölyef  Shiva’ya ait üst rölyeflerde de zaten Nandi’yi görüyoruz. Çevresine neşe saçan anlamına gelen Nandi Shiva’nın kutsal Boğa’sı, binek hayvanı olarak avatarıdır. 

     Evet alttaki ilk fotoğrafta yılan*naga* ikonları var. Vhisnu’nun çok ilginç bir enkarnasyonudur. Çoğunlukla beş veya yedi başlı bir kobra olarak betimlenen tüm yılanların  kralı *Ananta-Shesa*dır. Ve tüm yılanlar Vishnu’ya tapar. Artık çıkmak üzereyken gözüme çarpan diğeri Tanrı Hanuman’a adanmış tapınak. Hanuman, Shiva’nın ölümsüzlükle kutsadığı maymunlar kralı Kesari ile lanetinden arınıp yeraltı cennetine giden Anjana’nın oğludur. 

     Artık çıkışa gidiyoruz. Hintliler fotoğraf çektirmekten çok hoşlanıyorlar demiştim. Rikşa durağındaki şoförleri çekmeden olmazdı.😁 

Mangalore- Kadri Manjunatha Temple
Mangalore- Kadri Manjunatha Temple Rikşa

      Daha gezilecek iki yerimiz var. Onları da ikinci bir yazı konusu yapacağım. Umarım tapınaklardan sıkıntı geldi dememişsinizdir. Çok renkli ortamlar değişik kültürler izlemesi de keyifli… Mangalore’den biz ayrılmıyoruz. Siz de benden ayrılmayın. 😉 En kısa zamanda görüşünceye kadar sevgiyle kalınız. 💞💞💞

 

CRUİSE ile MALDİVLER*SRİ LANKA*HİNDİSTAN-9

      Bugün Mumbai’deki son günümüz tarih 19 Ocak 2020. Yeni bir güne, şafak sökerken limandan bir görüntü ile merhaba diyorum.

Mumbai-  Maharaştra Limanı
Mumbai- Maharaştra Limanı

        Mumbai’nin bir özelliği de yaşam standardı farklı insanların arasındaki uçurumun açıkça görüldüğü şehir oluşudur. Çelişkiye bakınız ki Hindistan’ın en zengin şehri de Mumbai’dir. İşte bugün Hindistan’ın diğer yüzü Dharavi’yi gezeceğiz. Mahim tren istasyonuna kadar otobüsle gideceğiz. Yolda gördüklerimizden bir seçki. Pazar yerinden de geçtik döküntüler o kadar çoktu ki kepçe ile temizliyorlardı. 😁

Mumbai- Ballard bölgesi
Mumbai- Ballard bölgesi

      Bir saatlik yol geldik. Yoksulluğun, üzgünüm ama pisliğin tam göbeğine gidiyoruz dedi rehberimiz. Ama biz Varanasi’yi görmüşüz burası ne kadar pis olabilirdi ki. Tam bir milyon insanın iç içe yaşadığı yerden bahsediyorum diyen rehberimizle birlikte otobüsten indik yürüyoruz. Yolumuz Mahim bölgesindeki tren istasyonuna doğru. Bu yaşlı amcamın bakışı çok güzeldi.

9--IMG_3287

      Mahim West-Batı üst geçite çıktık. Mahim East- Doğu’dan inip geçidin altından ileri doğru yürüyeceğiz.

      Aşağı indik karşımıza inanılmaz renkli ve hayli kalabalık heykelleri olan bir Hindu tapınağı çıktı. Mahim bölgesinin Sri Siddhi Vinayagar Tapınağı. Kapıdaki yazıda; Suriyandi’de yaşayan Bay S. Sudalayandi’nin oğlu S. Sellappa Sam tarafından 2000 yılında yapılmış. Tapınak olarak da aynı yıl kutsanmıştır. Soldaki maymun tanrısı Hanuman Vayu Deva- rüzgâr tanrısının oğludur.  

      Tek bir tanrıya; Tanrı Ganeşa’ya adanmış. İçeri girmedik zaten içerde pek görülecek bir şey yokmuş. İnsanlar anca toparlanıyorlar sanki, etraf kalabalıklaşmaya başladı. Yerler bize göre normal, etraf bana kokmuyor ama rahatsız olan arkadaşlar var tabii. 

      Birden bir çığlık, biri düştü sandık ama yerde ölü bir sıçan vardı. 😁 Yaşamlarındaki gerçekler diyelim. Bize göre kendi tabirimizle * teneke mahallesi* olsa bile Hindistan’ın endüstrisine yıllık 700 bin dolar katkı sağlayan kalbidir burası.

      Her tarafta adım başı berber var. Bakın biri duvar üstüne oturmuş. Duvar üstünde oturanın arkasındaki derenin içindeki atıklara bir bakın. Fotoğrafa tıklayınca daha iyi görünüyor.  

       Bu kalpteyiz yani Dharavi bölgesindeyiz. Dharavi bölgesi 50 kadar mahalleden oluşuyor. Kanalizasyon sistemi diye bir şey yok ve Dharavi halkı yaşamlarını da burada sürdürüyor. Güzel bir örnek vereyim. Fotoğraf Önder Kaplan- Teşekkürler hayatım.

       Rehberimiz sizi Bollywood’a götüreceğim demişti. Şimdi de Bollywood dedim diye aklınıza Amerikan stüdyoları gelmemiştir umarım, işte Bollywood’un merkez üssü buralar. Ayrıca bilmeyenler için söylüyorum Bollywood; Hint dilinde çekilen filmlerdir dedi. Bir günde 3 film çekiliyormuş. 🙄 

       Evet benim zamanımın en bilineni Raj Kapoor’un Avara Hoon filmiydi. Neyse; Hintli yazar Vikas Swarup’un Q & A adlı romanından uyarlanan Oscar ödüllü Slumdog Millionere filminin çekildiği bölge işte tam buralar. 18 yaşındaki Jamal Malik’in bizdeki Kim 500 milyon ister? yarışmasının Hint versiyonundaki hikayesini anlatan 2008 İngiliz yapımı film, tavsiye ederim. İzlediğiniz bir filmdeki yerleri bire bir görmek o kadar heyecan verici ki, anlatamam. Zaten sürekli fotoğraf çekmişim. 😁 Hepsini buraya sıralamak isterdim.

        Henüz erken bir saat ama inanılmaz çalışkan insanlar. Ben fotoğraflarken çekiniyorum. Gerçekten güleç yüzlü çok da pozitif yaklaşımlar sergiliyorlar. Bavulcular mesela gizlice çekmeye çalışırken çekebilirsin işareti verdiler mutlu oldum. 🥰 Küçücük dükkan bile denemeyecek kadar bir yerde ekmek parası kazanıyorlar. 

      Bu kadar görüntü yeter dedik ve otobüse döndük. Geçerken gördüğümüz yerleşim yerlerinden örnekler. Birinci fotoğrafta bir cami, ikinci tam teneke mahallesi olduğunun resmi, en sondakinde de tuvaletlerin şeklini görelim dedim. Dışarı çıkık yapılmış, 😉 temizlik derdi yok hepsi doğru dereye.

      Yolumuzun üstünde Mumbai’nin en büyük AVM ünvanına sahip Phoenix’de mola verdik. 

       Günü Mumbai’nin ünlü müzesi Chhatrapati Shivaji Maharaj Vastu Sangrahalaya’yı gezerek bitireceğiz. Kapı girişinde kaldırım çalışması vardı. Güzel bir bahçesi olan müzenin orijinal adı *Prince of Wales Museum of Western India* Batı Hindistan’ın Galler Prensi Müzesi.  

       Müze adından da anlaşılacağı gibi Galler Prensi V. George’un Hindistan’ı ziyaret etmesi anısına, hükümetin ve zenginlerin bağışlarıyla inşa edilmiş. Mimarı Hindistan Kapısını da tasarlayan İskoç George Wittet’tir. Müze 3 ana bölümden oluşmuş. Doğa tarihi, Arkeoloji ve Sanat bölümü. 

      Müzenin enteresan bir yapım tarihi var; Fikir 1904 yılında ortaya atılmış. İlk temel taşı 1905 yılında adını aldığı Galler Prensi (sonra Kral V. George olmuş) tarafından atılmış. Sonra 1915 yılında Mimar George Wittet tarafından burada inşa edilmiş. 🙄 Giriş kapısında Children’s Museum yazıyordu ya işte sebebi şu; I. Dünya savaşında askeri hastane olarak kullanılmış ve bir bölümü de çocuk sağlık merkeziymiş. Müze olarak açılışı ise 1922 yılında olmuş. Galler Prensi adı 1998 yılında müzenin kurucusu olan Chhatrapati Shivaji Maharaj tarafından kendi adı verilerek değiştirilmiş. 😁 Parayı veren düdüğü çalıyor.

       Üstteki fotoğrafta görülen bahçe girişindeki oymalı granit sütunlar Güney Hindistan Nayak döneminden kalma. M.S 16-17. yüzyıl. Üstünde çeşitli hayvan motifleri ile insan motifleri görülüyor. Tanrılardan da Trivikram, Kama Devi ve Garuda işlenmiş. Giriş biletlerimizi aldık girişe doğru gidiyoruz. 

      Bahçede devasa bir Buda kafası var. Bu uyuyan Budha’nın arkası açıkmış bilemedik yandaki panoda yazılanları aktarayım. 

      Tsunami sırasında Sri-Lanka’daki Dambulla Kaya Tapınaklarındaydım. Buda’nın bu heykeli, o anın hatırasıdır. O sırada etrafımda gördüğüm ve hissettiğim muazzam acı ve ıstırabı simgeliyor. Bu çalışma makro ve mikro düzeyde var olan Buda’nın her yerde hazır bulunuşuyla ilgilidir. Buda her zaman vardı her zaman da var olacaktır. Bin beş yüz Buda heykeli yaptım, beş yüz geçmiş için, beş yüz şimdi için ve beş yüz de gelecek için. Buda’nın büyük başının iç kısmındaki bin beş yüz küçük heykel Akshobhya Buda’ları örnek alınarak yapıldı.

Mumbai-Chhatrapati Shivaji Maharaj Vastu Sangrahalaya
Mumbai-Chhatrapati Shivaji Maharaj Vastu Sangrahalaya

      Müze 3 katlı. Girişte çok güzel bir kadın heykeli var. Fransız ressam Ian August Dominic Ingre’nin Paris Loon Müzesi’ndeki yağlı boya *La Sourge* tablosundan esinlenerek yapılmış. Tablonun orijinali şimdi Paris d’ Orse müzesindeymiş. Sir Dorap Tata bu çeşmeyi özel yaptırıp müzeye hediye etmiş.

      Önce sağdaki heykel galerisine girdim. Budist, Jain ve Hindu heykelleri de var. Ama çoğunlukla Vishnu heykelcikleri… İlk fotoğraf Shiva, ikinci Garuda; Vehicle of Vishnu- vişnu’nun aracı diye geçiyor ama genelde kanatlı hızlı koşan bir kartalmış bazen de böyle insan olarak temsil edilirmiş.

      İlki Shiva-eşi Parvati ve ailesi birlikte; Uma Maneshvaramurti diye geçiyor. Diğeri yine Shiva- eşi Parvati ile Uma Maheshvara diye geçiyor.

       Elephanta adasında gördüğümüz Trimurti Brahma; Koruyucu, kollayıcı ve yaratıcı tanrı.

Mumbai-Chhatrapati Shivaji Maharaj Vastu Sangrahalaya Müzesi
Mumbai-Chhatrapati Shivaji Maharaj Vastu Sangrahalaya Müzesi Brahma

      Alttaki fotoğrafta birinci Tanrıca Durga diğeri Mahishasuramardini. Güzel bir efsaneleri var. Epigrafik (yazıt bilimi) kanıtlar, Durga’nın savaşçı bir tanrıça olduğunu gösterir. İblisi öldüren Durga sonradan Mahishasuramardini-Mahishasura’nın katili adını alır. Aynı zamanda Vishnu’nun eşidir.

      Buradaki efsaneye gelirsek: Mahishasura, Brahma’yı memnun etmek için ayaklarının dibinde sürekli oruç tutan yarısı buffalo olan iblis-şeytandır. Yaratıcı Brahma, Mahishasura’nın bu bağlılığından memnun kalınca ona dile benden ne dilersen der. Mahishasura’da ölümsüzlük ister. Brahma herkes birgün ölecek sen de öleceksin diyerek dileğini kabul etmez. Bir süre düşünen Mahishasura -öyleyse beni sadece bir kadın öldürebilsin diliyorum der. Bu isteği kabul olur…

       Mahishasura Brahman gittikten sonra tekrardan şeytanlık yapmaya, kadınları korkutmaya başlar ve cenneti ele geçirir… Durumdan endişe eden Deva’ların (tanrının yardımcıları) hepsi güçlerini birleştirip birden fazla eli olan savaşçı bir kadın yaratırlar *Durga* adını verip ona kendi silahlarının birer de kopyasını verirler. Tanrı Himalayan da binek olarak bir Aslan hediye eder. Aslanı ile tam teçhizatlı hale gelen Durga Mahishasura’nın sarayına doğru yola çıkar. Sarayın önüne geldiğinde durumun farkında olan Mahishasura farklı şekillere girerek tanrıça Durga’ya saldırır. Durga’da onun her girdiği formu yok eder ama öldüremez. Son olarak Buffalo- Boğa şeklini almaya çalışırken atak davranan Durga Mahishasura’yı öldürür. 👊 * Mahishasuramardini* yani Mahishasura katili adını alır. 😌

      Kala Bhairava; Shiva’nın bir tezahürüdür. Yüce gerçekliği temsil eder. Yanındaki Bhairavi de eşidir ve ana tanrıçanın 10 avatarından biri olarak tapınılan tanrıçadır.

       Alttaki fotoğraf Vishnu’nun üç görüntüsü. Vishnu; Hindu teslisi sayılan Trimurti’de Koruyucu Tanrıdır. Rolü; Dünyadaki düzeni, uyumu korumak ve sürdürmektir. 10 enkarnasyonu vardır, eşi de Tanrıça Lakshmi’dir.

      Alttaki fotoğrafların ilki; Sarasvati bilgeliğin tanrıçasıdır. Bahar bayramı *Vasant Panchami * ona adanmıştır. Diğeri Varuna ve eşi Varunani’dir. Varuna, okyanus ve tabiat olayları tanrısıdır. İnsanları; yıldırım ve şimşeklerden korur. Varunani de Varuna’nın eşi kehanet Tanrıçasıdır.

      Jainizm Hindistan’daki en eski dinlerden biridir. Jain kelimesi *Jin* den türetilmiştir. Jin, kazanan ve kurtaran anlamındadır. Jainler ruhun tanrılar tarafından yaratılmadığına, sonsuz olduğuna ve reenkarnasyona inanırlar.

      Alt soldaki fotoğraf Shantinatha; Jainizmde 16. Tirthankara- doğru yol gösterici, manevi öğretmen. Ortadaki fotoğraf Jain ailesinin tapınağı içinde Tirthankara; Yol gösterici öğretmen. Jainizmde 24 tane Tirthankara vardır. Sağdaki fotoğraf da TirthaPata görülüyor. Nedir Tirthpata? 👇

      Tirth Pat veya Tirthapata; Jain inancında bildiğimiz anlamda olmayan dini bir haritadır veya bir nesnel objedir. Burada sergilenen akrilik boya ile işlenmiş ağaç levha. Jainlerin inancında Hindistan içinde 5 tane hac yeri vardır. Bu yerler Gujarat şehrinde 2 yer Shatrunjaya ve Girnar, Rajasthan’da Abu dağı, Bihar’da Sammed ve Himalayalar’da Ashtapada’dır. Hac için buralara gidemeyen inananlar Ağustos ve Eylül ayı boyunca Jain tapınağında veya uygun bir ibadet yerinde asılan bu Tirth Pat’i inceleyerek hac ibadetlerini yerine getirmiş oluyorlar. İnançları böyle. 🤷‍♀️

      Üstte solda Vajrayogini; Tibet Budizm’inde olağanüstü güçlere sahip Budha’nın kadın formudur. Sağdaki KumariErgenlik öncesini bakireliği temsil eden Hindu’ların tanrıçası Kumari Devi’dir. Halen Nepal’de yaşayan Kumari vardır ve Hindu’lar Tanrıça Telaju’nun reenkarnasyonu olarak taparlar. Daha açıklayıcı bilgi bu yazımda…

      Vakit daralıyor denince hemen birinci kata çıktım. Himalaya sanat galerisi. Alttaki bu görkemli heykel yüzyıllık oluşu ile müzenin kıymetlisiymiş. Tibetli Maitreya Budha. Halen Tushita cennetinde yaşayan geleceğin Budhası. Mesih gibi yani. Gautama Buddha’nın öğretileri işlemez hale gelince Dharma’yı (yasa) yeniden yaymak için yeryüzüne gelecekmiş. 🤷‍♀️ 

Mumbai-Chhatrapati Shivaji Maharaj Vastu Sangrahalaya Müzesi
Mumbai-Chhatrapati Shivaji Maharaj Vastu Sangrahalaya Müzesi Maitreya Budha

      Hindu Tanrısı Krishna’ya ait bir bölüm vardı. Krishna hatırlarsanız Vişnu’nun 8. reenkarnasyonuydu. İlk fotoğraf Krisna’nın 5 başlı kobra olan Kaliya’nın üstünde dans edişini gösterir. Kaliya’da Yamuna nehrinde yaşayan zehirli bir Kobradır. Herkesi korkutan Kaliya’ya ders vermek için Krishna evrenin bütün ağırlığı ile kobranın başında onu ezinceye kadar dans eder. Ezilmek üzereyken af dileyen kobrayı Yamuna nehrindeki yerinden çıkmamak ve kimseyi korkutmamak şartıyla affeder. 

      Diğer iki heykel Krishna’nın iki farklı görüntüsüdür. Heykellerin elinde bir top vardır ve Krishna’nın çocuk (Bala) halidir. Bala bizde de çocuk diye bilinir. Neden tereyağı topu derseniz de; 😉 Kutsal metinlerde Çocuk Krishna’nın tereyağını çok sevdiği için annesinden gizli çalarken avucunda top gibi sakladığı yazarmış. Bir kaya’ya da isim anneliği yapmış. Hindistan’ın Mahabalipuram kasabasında dik bir yamaçta tünemiş gibi duran kocaman bir kaya parçası varmış. Hiçbir şekilde yerinden milim oynatılamıyor ve sebebi de bilinmiyormuş. Gerçek adı Vaan Irai Kal (Yeryüzü tanrısının taşı) olan kaya Krishna’nın heykelindeki tereyağı topuna benzetilir. Yerli halk bu taşa gökyüzü tanrısının çaldığı tereyağı diyerek onun adı da Krishna Butter Ball olsun demişler. Ne hoş…

      Müze’nin yine 3. katında Hindistan’ın en zengini Sir Ratan Tata’ya ayrılmış bir bölüm var görmeden gitmemeliyiz. Müze gez gez bitmez gerçekten çok büyük ve güzel.  Asur Koleksiyonlarının sergilendiği tarih öncesi bölümü var gezemedim. Hindistan krallarının giysilerini, Hint minyatür sanatı eserlerini sonra Hint İmparatoru Ekber’e, Shahjahan ve Aurangzeb’e ait zırh ve zırh koleksiyonlarını göremedim.

      Tatan galeri Avrupalı ressamların eserlerinden oluşan iyi bir koleksiyona sahip. Benim girdiğim bölümü Ratan Tata kurmuş. Ayrıca Sir Doran Tata’nın kurduğu bir başka bölüm vardı artık tablolar vs. olunca gitmedik.  

      Burada ilk tablo Tata ailesinin atası Jamsetji Tata. Hindistan endüstrisinin de babası. Önce Jamshedpur şehrini kurmuş sonra da Tata grubu kurarak sanayide öncü olmuş. Lady Meherbaı Tata’nın da kayınpederidir.

      Yanındaki gelini Meherbaı Tata; Hindistan’da Sarda yasası olarak bilinen çocuk Evliliğini yasaklayan yasanın çıkmasına öncülük ettiği gibi Hindistan’daki kadın hareketleri kampanyalarını yurt içinde ve yurt dışında aktif olarak yürütmüş. Meherbai’nin bu çabası sayesinde 1929 yılında Sarda yasası kabul edilmiştir. Zamanının en aktif kadınıdır. Tata Grubu’nun ikinci başkanı olan Sir Dorabji’nin de eşidir. Son karedeki heykel de Rayan Tata diyerek müzeden çıkıyoruz. Bahçeden son bir görüntü ile müze gezimizi de burada noktalıyor ve otobüse binip gemimize gidiyoruz.

Mumbai-Chhatrapati Shivaji Maharaj Vastu Sangrahalaya Müzesi
Mumbai-Chhatrapati Shivaji Maharaj Vastu Sangrahalaya Müzesi

      Mumbai’ye elveda derken beğendiğinizi umarak sizlere Mangalore’de buluşuncaya kadar sağlık ve sevgiyle kalın diyorum. 💞💞💞

 

Bugün 

CRUİSE ile MALDİVLER*SRİ LANKA*HİNDİSTAN-8

Güzel bir gün Mumbai’de ikinci günümüzdeyiz 18 Ocak 2020. Kültürü ve tarihi hayli zengin olan Bombay- Mumbai’nin M.S 5 ve 7. yüzyıla kadar giden tarihinden kalma bir adaya, 1 saat mesafede olan Elephanta adasına gideceğiz. Motorlar Hindistan kapısı Gateway of İndia’dan kalkıyor. Hep beraber motora bindik. Hindistan kapısını bu kez denizden izliyoruz.

Mumbai- Gateway Of İndia
Mumbai- Gateway Of İndia

Motorda yalnız değiliz yerli halktan insanlar da var. Mumbai’nin denizden görüntüsü de çok güzel.

 

      Mumbai’de görülmeye değer tarihi eserlerden biri de Elephanta adasındaki Elephanta mağaraları. Mağaraları diyorum zira 1 tane değil görülesi tam 7 tane mağara var. Elephanta adası demek pek doğru değil turistler açısından öyle. *Fil adası* Ancak mağaralar şehri anlamına gelen *Gharapuri * gerçek adıdır ve adanın güneyinde aynı isimde küçük bir köy vardır.

      Vakti zamanında Portekizlilerin 1547 yılında keşfi ile ortaya çıkan mağaraların önünde gerçek boyutta taştan bir fil heykeli varmış. Bu fil heykelini İngilizler Londra’ya taşımaya kalkmış, sağını solunu kırmışlar. 😁 Sonra vazgeçip şehirdeki Jijamata Bahçesine (Victoria) yerleştirmişler. Mağaraların koruyucu simgesi olan fil heykelini biz görmedik. Sonra mağaraları koruma altına almışlar. 1970 yıllarında restorasyon çalışmaları başlamış. 1987 yılında da Unesco Dünya Mirası listesinde yerini almış.

      Yolda karşımıza çıkan adacık yabancı bir askeri üs. Diğerleri petrol platformu ve tankerleri. 

      Deniz çok kirli hiç mavilik yok gibi. Adaya da yaklaştık. Gel-gitlerin çok yaşandığı bir ada olduğu için iskeleyi hayli yüksek ve uzun yapmışlar. Görüleceği gibi biz geldiğimizde deniz hayli çekilmişti.

       Hava güzel iskeleye çıkınca önce derme çatma küçük satış yerleriyle karşılaştık. Mağaralar çok yukarıda olduğundan öncelikle iskeleyi geçmek gerek diyen rehberimiz; önünüzde üç seçenek var dedi.

      Birincisi keyifli bir tren yolculuğu buyurun. Oyuncak tren gibi harika aklıma İzmir Fuarı geldi. Tren öne ve arkaya tek yönde gittiği için fotoğrafın birini ben diğerini Önder çekti… 

      İkincisi 4 adamın taşıdığı tahta koltuk (Taht-ı revan) ile taşınmak. Yolda yakaladık ama üstünde yolcu yoktu.😁 

Mumbai- Elephanta adası
Mumbai- Elephanta adası

      Üçüncüsü de tabanvay’la gitmek. 🙄 Bu ne? diyecek olanlara *yürümek*.  Elbette biz yürüdük. Tren hakkımızı dönüşte kullanmak üzere… 😉 Ama önce treni uğurlayalım.

      Fotoğraflarla konuşarak yürüyelim. Bilet alma yeri ve birkaç hediyelik eşya satanlar.

      Gözlükçü hayli havalı. 😊 Teyzenin çantalarıda daha önceki Hindistan gezimizde aldığım için dikkatimi çekmedi…

      Yolu yarıladık desem de 500 metre anca gitmişizdir yukarı çıkılacak merdivenler hariç iskele 1-1.5 km kadar. Dönüp geldiğimiz yere bakınca denizin ne kadar çekildiğini de görmüş oluyoruz. Adanın yüzölçümü suların gel-git olayına göre değişiyor. Yüksek gel-git olayında 10 km², düşük seviyede ise alan 16 km² oluyormuş.

      İskele yolu ve trenin son yeri bitti. İhtiyaç molası verilen yerdeyiz. Burada da hediyelik eşyalar, Krishna ve Vishnu ile ilgili materyaller satılıyor. 

      Yokuş başladı artık arada merdivenler de var. Ama geniş ve rahat bir çıkış. Zaten sağa sola bakarak yürüdükçe nasıl tırmandığınızı bile farketmiyorsunuz. Hoş sürekli basamak olsaydı kaç merdiven var kesin sayardım. 😁 Tüm satıcılar güneşlik için mavi tente germişler. Şeker kamışı suyu satan bir ailenin güzel birlikteliği. ❤️

      Kendilerince mavi rengin ortamı serinlettiği inancındalar. Üç kadın, iki değişik stil derken torunuyla oturan bir teyze ile selamlaştık.

      Sola dönüp biraz daha tırmanınca mağara bölgesine geldik. Mumbai’de sokaklarda göremediğimiz maymunları da görmeye başladık. Hindistan maymunları Makak cinsi oluyorlar. 

  

      Elephanta Caves;

      Mağaraların tam tarihi 6. yüzyıl mı? 8. yüzyıl mı? Bugün hala tartışılmaktadır. Lord Shiva’ya adanan mağara tapınağı, Unesco’nun araştırmalarına göre 8. yüzyılda Rashtrakuta kralları tarafından kazılmış.

      Bir de yerli rehberin anlattığı var. Eski tarihte filler orduların önemli bir savaş aracıdır. Hindistan’da da öyle. Tüm zaferler filler üzerinde kazanılmış. Bu rivayete göre de Çalukya’ların hüküm sürdüğü dönemde Çalukya Prensi II. Pulakes’in kazandığı zaferleri kutlamak, tanrılara teşekkürlerini sunmak için bu mağaraları inşa ettirmiş. Hindu tanrısı Lord Shiva’ya adamış. Önüne de devasa bir fil heykeli diktirmişti. Yazmıştım o fil heykeli şehir merkezinde Victoria Bahçesi * Veermata Jijabai* de sergileniyor. Artık hangisi doğru tartışmaya gerek yok.

      Elephanta Mağaraları, Hindu ve Budist öğretilerini, Vishnu’nun hayatını gösteren kayaya oyulmuş taş heykeller içeriyor. Bazalt yapıdaki kayaların içi oyularak meydana getirilen bu arkeolojik kalıntılar iki grup, 7 adet mağaradan oluşturulmuş. Dar bir vadinin ayırdığı iki tepede kazılmışlar. İlk 5 tanesi Hindu ve Shiva’ya adanmış, diğer 2 tanesi Budist mağarasıdır. Toplamda hayli büyük bir alanı 60 bin m² lik bir alanı kaplıyor.

      İlk beşi bulunduğumuz yerde adanın batısı oluyor diğer ikisi doğu kısmında ve bunlar turlara açık değil. En bilineni 1. yani alttaki fotoğrafta görünen. Mahesa-murti denilen mağara en büyük ve önemlisidir. Biz de sadece burayı gezdik diğerlerinde hiçbir şey yokmuş. Haydi içeri girelim bakalım.

Mumbai- Elephanta Caves
Mumbai- Elephanta Caves

     Baretli grup muhtemelen sanat tarihi öğrencileri olabilir. Neyse hemen sağdan başlayalım. Çok geniş bir salon gibi. Saymadım ama yine de 30 kadar sütun vardı. İçerinin genel görünümü şöyle.

      Baretli gençlerin olduğu yerde hemen sağdaki ilk panoda olan Lord Shiva’nın Nataraja pozunda tasviridir. Kozmik dansçı. Günümüzdeki şekli ateş çemberi içindeki dans eden figürüdür. Portekizlilerin atış talimi yaparak yontuları bu hale getirdiklerini söylediler. Bu kadar kalmaları da İngilizler sayesindeymiş.

Mumbai- Natajara Shiva-Elephanta Caves 1
Mumbai- Natajara Shiva-Elephanta Caves 1

       İlk görüşüm kayalara oyulmuşlar ama evet bu devasa boyutlu yontulara duvardan bağımsız olmadığı için rölyef demek daha doğru olur. Yontu sanatçıları ne der bilemem. Ama gördüğüm güzellikteki yontuların ve galeriyi ayakta tutan sütunların özenle yontulduğu apaçık.

      Bir örneği alttaki fotoğraf *Andhakasura badh* İblis Andhakasura’nın öldürülmesi. Shiva’nın yüz ifadesine dikkat edin ne kadar öfkeli olduğu çok güzel ifade edilmiş. Ayrıca tacın ortasında bir kurukafa var.

Mumbai- Andhakasura badh -Shiva-Elephanta Caves 1
Mumbai- Andhakasura badh -Shiva-Elephanta Caves 1

      Mağaraların mimarisi Brahman mimarisinin gelişmiş şekli olarak değerlendiriliyor. Yerli rehberimiz *Gupta* Hint sanatından bahsetti. Gupta sanatında burada olduğu gibi Heykel ve rölyefler dev boyutta yontulur, giysilerin kıvrımları, vücuttaki kaslar belirgindir. Kadınların saçları da kabarık işlenir, tavan resimleri veya genelde de resimler renkli olurmuş. Bu mağaralardaki resimler maalesef zamana yenik düşmüş silinmişler.

      Bu 1. mağara 3 girişli şimdi sağdaki ikinci girişe doğru yürüyorum. Karşıma dört bir tarafı açık köşe başında devasa iki tane sanki koruma gibi duran rölyefleriyle bir oda çıktı. Öğrendim her mağarada böyle bir oda tapınak varmış. Kapıdakiler de tahmin ettiğim gibi *Dwarapala* denen kapıcılar. Bu küçük oda tapınakta da Lingam vardı.

Mumbai- Dwarapala-Elephanta Caves 1
Mumbai- Dwarapala-Elephanta Caves 1

       Alttaki fotoğraf-İkinci girişteki rölyeflerden solda olan; *Yogashiva* Yoga Hinduizm’de ibadet ritüeli olarak bilinir. Burada da Shiva yoga yapıyor. Himalayalardayken İlk karısı Sati ölmüştür. Shiva’nın, Sati’nin Parvati olarak yeniden doğmasını beklerken kendini yogaya adamış, Himalayalardan uzaklaşmıştır. Burada da yoganın Nilüfer çiçeğinde oturma pozisyonu padmasana’da gösterilmiş. O nedenle Yogisvara veya Mahayogi diye adlandırılmıştır.

      Sağdakinde; Lanka’nın iblis kralı Ravana’nın, Lord Shiva’nın oturduğu Kailasha dağını yıkmaya çalışması işlenmiş. Burada da güzel bir hikaye var. 😉 İblis Kralı Ravana Shiva’ya çok dua eder. Bu dualardan etkilenen Shiva Ravana’ya dile benden ne dilersen der. Ravana- çok güçlü olmayı diler ve gücünü denemek için köşede Vishnu’nun Garuda’ya binerken görüldüğü dağı yıkmak üzere sırtlanıp sallamaya başlar. Shiva ve ailesi çoluk, çocuk diğer tanrılar da etraftadır. Shiva hemen tek parmağını uzatması ile sarsılma birden kesilir. Bu kez dağın ağırlığından etkilenen Ravana ezilmek üzeredir. Güçlü olmuştur ama yine de Shiva’nın bir parmağına yenilmiş kısaca dersini almıştır. Shiva’ya övgü dolu şarkılar söylemeye başlar Shiva da onu affeder. Tabii rölyefler tahrip olduğu için fotoğrafta seçilmiyor olabilir.Biz orada hangisi iblis falan diye sormuştuk. 😁

       Bu mağaranın en büyük ve en güzel rölyefi bu Shiva’nın *Sadashiva- Trimurti* olarak da adlandırılan üç başlı rölyefidir (alttaki fotoğrafta).  Sada-Sanskritçe *sonsuza kadar * anlamında olunca Sadashiva da ebedi Shiva olarak kabul edilir. Trimurti de genelde 3 başlı tanrı demektir. Yani Hinduizm’de Brahma-yaratan, Vishnu-koruyan, Shiva -öldürüp tekrar doğuran anlamındadır.

      Tanrı Shiva’nın yontu 3 başı: İlk fotoğraftaki ön yüzü; *Taptapurusha* veya en bilineni Mahadevi- yani koruyucu yüzü. Ortadaki fotoğrafta sağ yüzü; * Uma* veya en bilineni Vamadeva yani yaratıcı yüzü, dikkatli bakılırsa genç bir kız olarak tasvir edilmiş. Üçüncü fotoğrafta görünen sol yüzü; Dikkatli bakarsanız görülüyor, bıyıklı genç bir adam şeklinde tasvir edilmiş. Yakıp yıkan *Aghora* veya Bhairava olarak bilinen yok edici yüzüdür.

      Trimurti’nin sol yanındaki panel; Shiva’nın Parvati ile düğünü. Yine çok güzel bir rölyef alt fotoğrafta.

Mumbai- Shiva & Parvati Wedding
Mumbai- Shiva & Parvati Wedding
      Trimurti ‘nin sol yanındaki rölyefte Shiva’nın sol yanı eril (kendisi) sağ yanı dişil (eşi Parvati) olarak yontulduğu Ardhanarishvara görüntüsü var (alttaki fotoğraf). Ardhanarishvara Shiva’nın androjen formunu temsil eder. Hindu dini efsanelerinde çok sayıda mistik hikaye vardır.  
      Hikayeleri severim haydi anlatayım…
 
Mumbai- Ardhanarishvara-  Elephanta Caves-1
Mumbai- Ardhanarishvara- Elephanta Caves-1

       Shiva’nın huzuruna saygılarını sunmak için gelen herkes Shiva ve eşi Parvatinin önünde eğilmek zorundadır. Yine böyle saygı sunmaya gelen sadık bilge kişilerden biri olan Bhringi; ben tek tanrıya inanır saygı duyarım. Shiva’dan başkasının önünde eğilmem der. Kısaca Shiva’nın yanında eşi Parvati oturuyor diye eğilmeyi kabul etmez. Parvati, Sanskritçe *Dağın Kızı* demektir. Hindu tanrısı Shiva’nın karısı Uma olarak da bilinir ve aslında iyiliksever bir tanrıçadır. Neyse bu söze kızan Parvati, Bhringi’yi ayakta duramayacak kadar güçsüz hale düşürür ve Bhringi ayakta duramaz hale gelir. Parvati’nin amaçı; güçsüz Bhringi’nin ayakta duramayıp önünde eğileceğidir. Bu duruma çok üzülen Shiva hemen Bhringi’ye ayakta durabilsin diye üçüncü bir bacak verir. Fırsatı kaçırmayan Bhringi, Shiva’nın etrafında Parvatiye nispet eder gibi dans etmeye başlar. Parvati iyice çıldırır. Herşeyi göze alan Parvati de kendini Shiva’nın vücudu ile birleştirir. Artık Bringi veya bir başkası Parvathi’ye boyun eğmeden Shiva’ya saygısını gösteremeyecektir.

       Ancak hesap etmediği bir şey olur. Bilge kişi Bhringi’de hemen bir böceğe dönüşür ve iki cinsli vücutta bir delik açıp sadece Shiva’nın eril tarafını tavaf ederek saygıda kusur etmemiş olur. Bhringi’nin bu kendinden vazgeçişine, özverisine hayran kalan Parvati’de Bhringi ile uzlaşır.

      Shivanın yanındaki koruyucu öküzü *Nandi*dir. Nandi’nin yanındaki genç Shiva ve Parvatinin oğlu zafer ve savaş tanrısı KartikeyaKumara‘dır. Anne ve babası ile olmadığı yerde tek başına tapılan özellikle Tamil’lerin taptığı tanrıdır. Onun üstünde lotus çiçeğinde oturan da dört başlı yaratılışın sembolü Lord Brahma’dır. 

      Diğer mağaralarda hala çalışmalar devam ediyormuş yani ziyaret edilmeyecek. Çıkmak üzereyken batı kısmındaki çıkışta bir numaralı mağaranın devamı ve içinde de bir tapınak daha olduğunu gördük. 

      Cave 1′ in batı köşesindeki bu girişte görülen de lingam tapınağıdır. Shiva’nın fallik biçimli simgesi olduğu için *Shivalinga *olarak bilinir. Shiva’ya adanmış bütün Hint tapınaklarında vardır. Linga yaratıcı gücü temsil eder. Kadınlar çocuk sahibi olabilmek için ligama tapınırlar. Linga ile ilgili mitolojik hikayeler var. Bilinen en kısa hikayesi; Vişnu ile Brahman kim güçlü konusunda tartışırlar. Tartışmaya şahit olan Shiva en güçlünün kendi olduğunu ispat etmek için hemen uzun ve büyük bir sütuna dönüşür ve onları yener. Neymiş Linga güç demekmiş. Kapısında Aslan bekçileri bile var. 😉

    Artık dönüşe geçebiliriz. Bahçe düzenlemesi de güzel. Ve son kez iskelenin buradan görünümü. 

Nereye böyle?  Diye soran bakışlar eşliğinde dönüyoruz. 😁

      Günün sonunu her gezide olduğu gibi alışveriş için Mumbai’nin bildik yeri Crawford Market. Bizim kapalı çarşının aynı. Hatta bit pazarı da diyebilirim. Dışı çok güzel ama içini hiç sormayın. Girip çekmedim bile zira yarın meşhur Drahawi’yi gezeceğiz. Hindistan’ın Varanasi şehri ile yarışabilirmiş göreceğiz.

Mumbai- Crawford Market
Mumbai- Crawford Market

Bugünü de bitirdik. Umarım beğenmişsinizdir. Mumbai 3. günde görüşmek üzere sağlık ve sevgiyle kalınız…  💞 💞 💞 

CRUİSE ile MALDİVLER*SRİ LANKA*HİNDİSTAN-7

Mumbai1 gün devam

                Güzel bir kahve molasındaydık sanırım. Mumbai’de henüz birinci günde ve otobüsteyiz. Hatırlatma yapacak olursam 17 Ocak 2020 saat 11:20. 😉  Size rengarenk bir yerde bekliyorum demiştim. O rengarenk yer sadece Mumbai ile değil Hindistan’la bütünleşmiş Dünya’nın da en büyük açık hava çamaşırhanesi; Mahalaxmi Dhobi ghat. Mahalaxmi tren istasyonun hemen yakınında yer alıyor. Görüntü rengarenk ama bir o kadar da karışık, insan nereye bakacağını bilemiyor. Dhobi Hintçe çamaşır, ghat da açık yer mevki anlamında. Kısaca açık çamaşırhane. 😊

     Dhobi Ghat

      Aslında sabah daha erken saatte gelinirse nasıl yıkadıklarını da görebilirmişiz. O nedenle yıkama yeri aşağı bölüme girilmedi. Zaten rehber eşliğinde bireysel gitmek daha doğru olurmuş. Grup turistler için şöyle bir seyir terası yapmışlar. Seyreyleyin gari…😁

Mumbai- Dhobi Ghat
Mumbai- Dhobi Ghat

      İlk kuruluşu 1890 İngilizler döneminde olan çamaşırhane 130 yıldır aynı yerde çalışıyor… Günümüzde *The Dhobi Kalyan & Audhyogik Vikas Cooperative * çamaşırcılar kooperatifi tarafından işletiliyor. Bir çok Hintliye tahmini 7 bin civarı aileye yuva, babadan oğula geçen ata mesleği olmuş. İşçiler günlük 500-600 Rupi (35-60 TL gibi) kazanıyorlarmış. Günlük çamaşır kapasitesi 100 binin üstünde olan çamaşırhanenin geliri de hayli yüksekmiş. Mumbai’nin işyerleri, otelleri, hastanelerini, zenginlerinin çamaşırı haricinde kot pantolon beyazlatma, kumaş boyama da buralarda yapılıyormuş. Üstelik ikinci el giysileri toplayan konfeksiyoncular onları burada yıkatıp yeni gibi satıyorlarmış. Çamaşır yıkama bitmiş bile. 😳 Geç kaldık. Ama ileriki günlerde size daha yakından Cochin’e gidince gösterebilirim.

Mumbai- Dhobi Ghat
Mumbai- Dhobi Ghat

      Çamaşırları bu havuzlarda taşlara vura, vura yıkıyorlar. Ama yine de bu kirli ortamda nasıl bu kadar beyaz olabilir ki? Hindistan kimya sektöründe de söz sahibi bir ülke. E böyle olunca çamaşırların beyazı bu ortamda bile sakız gibi olur dedi rehberimiz. 😁 Bu elle yıkama daha ne kadar sürer dedim. Zamanla kazancını artıranlar çamaşır makinesi almaya başlamışlar bile… Fotoğrafın solunda görülüyor. Çamaşırları fotoğrafta görüldüğü gibi mandala gerek kalmadan birbirine dolanmış iplerin arasına sıkıştırırarak asıyorlar. Ütü mü? O da burada bir yerde yapılıyor sonra burada düzgünce katlanıp yollanıyormuş. Hangi çamaşırlar kimin nasıl biliyorlar? derseniz uçlarından işaretleniyormuş.

     Bu ilk karede evlerini görüyoruz ve yine çamaşır makinesi var, ikincide de kot ağartma bölümü var. Fotoğraflara tıklayıp büyütünce daha iyi görebilirsiniz. 😉

     Bu kadar kalabalık bir çamaşırhane bizim meşhur Guinnes rekorlar kitabına girmemiş mi?  Kaçar mı! Kooperatif başvurmuş 2011’de listeye dahil olmuşlar. Ben ve eşim Hint filmlerini çok severiz gelmeden önce Dhobi Ghat ile ilgili ama değişik hayatları anlatan Amir Khan’ın *Dhobi Ghat-Mumbai Günlükleri* filmini izlemiştik. Çok güzeldi. 👌 Bir slayt ekleyip bu kez şıkır şıkır, rengarenk ortamıyla Sri Sri Radha Gopinath Temple’e gidelim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

     Tapınağa gitmek için biraz yürümemiz gerekti. Her zaman yazmışımdır; Sokaklar dikkatli bakarsanız o ülkenin kültürü hakkında çok şey anlatır. Tıpkı şu fotoğrafımdaki gibi… 

Mumbai- Pan Shop
Mumbai- Pan Shop

        2,5 metre kareden fazla değildir. Adı üstünde Pan Shop. Tur rehberleri Hindistan’ı gezerken hep ikaz ederler, *yerdekiler kan değil pan* diye. Anlatayım: Pan, Hindistan ve Güneydoğu Asya’da çokça kullanılan bir çeşit yiyecek diyeyim. Çiğnenen ya da yenen kısmı Palmiyeye benzer bir yapısı olan ağacın*betel* yaprağıdır. Çokca sakız gibi çiğnenip genelde tükürülen bazen de yutulan hazırlaması özen isteyen bir çeşit yiyecek. İşte bu gördüğünüz küçücük yer bir pan satış yeri.

        Pan, Babür İmparatorluğu döneminde sultanlara sunulurmuş. Bizim saray mutfakları gibi bir kültür olarak gelişmiş zamanımıza kadar gelmiş. Hatta Pan yapımı zenginlerin sofrasında bir saygı unsuru olarak kabul görürmüş. Varanasi de sadece betel denen bir yaprak olarak içine bir çeşit afyon konup çiğnendiğini öğrenmiştik. Burada içine çok farklı baharatlar konduğunu ve tatlısının bile yapıldığını da öğrenmiş olduk.

Mumbai
Mumbai

      Üstteki fotoğraf bana göre yine özel. Baksanıza  meyve tezgahının yanda kapalı ama Hare Krishna meyve suyu merkezi yazıyor. Neyse tapınağa geldik. Ahşap yapı göz kamaştırıcı içerisi kim bilir nasıl güzeldir. Rehberimiz cıvıl cıvıl sizi dansa götürüyorum demişti. 💃 💃 💃

     Sri Sri Radha Gopinath Temple:

      1988 yılında Srila Prabhupada’nın isteği ile küçük bir tapınak olarak kurulmuş ve Hindu Tanrısı Krishna’ya adanmış. Tapınağın ana tanrısı, Lord Vishnu’dur. Krishna Vishnu’nun 8. enkarnasyonu ve Hint tanrılarının en saygı duyulanıdır. Tapınak bugün son derece büyük bir kompleks. Yetim çocuklara, öğrencilere ve yardım gerekenlere 150 ye yakın keşiş ile gittikçe büyüyen bir topluluğa sahip çıkan bir tapınak.

      Ahşap işçiliğinin güzelliğine bakın inanılmaz. Tüm kaplamalar tik ağacından yapılmış. El oymaları, mermer kaplamalar Hint kültürünü ve sanatını gözler önüne seriyor. Kapının üstünde de fil başlı tanrı Ganeşa var. Ganeşa her şeyin başıdır, şans getirendir. Hindu’lar bir işe başlarken Ganeşa’nın adıyla anlamında *Ganeşa nama* derlermiş. Biz de bu harika kapıdan içeri Ganeşa nama diyerek geçiyoruz.

Mumbai- Sri Sri Radha Gopinath Temple
Mumbai- Sri Sri Radha Gopinath Temple

      Hemen solumuzda tapınağın yapılmasını ön gören Hintli din adamı Srila Prabhupada‘nın heykeli var. İki yanı yazdığı kitaplarla dolu kütüphanesi görülüyor. Dini liderliğinden başka iyi bir yazarmış. Bhagavad Gita ve Srimad Bhagavatam gibi 60 ciltlik kutsal metinleri ingilizceye tercüme etmiş. 

      Srila Prabhupada 1896 yılında Calcutta’da dindar bir ailede, Lord Sri Krishna’nın uğurlu saydığı bir gün olan 1 Eylül’de doğdu. Ailesi ona Krishna’nın Nilüfer ayaklarına sığınmış, korkusuz anlamına gelen Abhay Charan adını verdi. Çok küçük yaştan beri Lord Krishna’ya derin bir bağlılık duymuştur. Krishna tam 500 yıl önce Batı Bengalde ortaya çıktığında bir öngörü- kehanette bulunur. Sankirtana hareketi ve Yuga Dharma’yı Hindistan’dan başka tüm Dünya Ülkelerinde yayacak kişi gelecektir der. Hatta öyle ki, bir Astrolog’da bebek için yıldız falına bakar. Bu çocuk 70 yaşına geldiğinde tanınmış dini bir lider olacak, okyanusu aşıp Dünya’da 100 Krishna Tapınağı kuracak der. Görünen odur ki, bu kişi Abhay Charan ya da en bilinen adıyla Srila Prabhupada’dır.

Mumbai- Radha Gopinath Temple
Mumbai-Radha Gopinath Temple – Srila Prabhupada

      Hemen önünde ayaklarının kalıbı ile bir müridinin hediyesi ziller var.

      Srila Prabhupada İskoç Kilisesi kolejinde ingilizce,felsefe ve ekonomi okuyup mezun olmuş. Bir zaman sonra Vedik enstitüleri kurucusu önder bir din bilgini olan Srila Bhaktisiddhanta Sarasvati ile tanışır ve kadim öğrencisi olur. Onun önerisi ile bu Krishna Bilincini, Vedik bilgileri ingilizce olarak batıya yaymak için çalışmaya başlar. Prabhupada tam 69 yaşında (1965 yılı) sessizce Amerika’ya gider. O sırada Amerika-Vietnam savaşı vardı ve gençler savaşmak istemiyordu. Savaşma- seviş sloganıyla Hippi kültürü popülerdi. Gençler bir arayış içindeydi ve Krishna hareketi ile Srila Prabhupada onlara aradıkları bu fırsatı verdi.

     Amerikalı gençlerden yani hippilerden kabul görünce küçük bir yer kiralayarak ilk Krishna Hareketi Bilinci derneğini kurar. 550’ye yakın gelişen derneklerle New York’ta büyür ve Hare Krishna hareketi olarak da bilinen Uluslararası Krishna Bilinci Derneği ISKCON’u kurar. Krishna Hareketi Amerikada tutunca 1970’li yıllarını 6 Kıta’yı tam 14 kez dolaşarak Lord Krishna’nın öğretilerini yaymakla geçirir. Ve Dünyanın en büyük vejetaryen gıda yardım programını da başlatmıştır. 

     O’na göre Krishna Hareketi felsefi bir din değil, bir yaşam biçimidir.

     Londra’ya gittiğinde Oxford Caddesinde *Hare Krishna, Hare Krishna, Krishna Krishna, Hare Hare, Hare Rama, Hare Rama,Rama Rama, Hare Hare* mantrasını söyleyerek dolaşır. Gençler tarafından sevilir. Ve Mantrasını çok beğenen Beatles grubunun üyesi George Harrison yardım ederek Mantranın kaydını yaparlar ve müzik listelerinde ilk sırada yer alır. Bu mantrayı bakalım beğenecek misiniz? Aslı’nda ben çok sevdim. 😉

     Ziyaret ettiğimiz bu Sri Sri Radha Gopinath Tapınağı’da ISKCON’un Mumbai’deki merkezidir. İçeri bir göz atalım, ikinci kata çıkıyoruz. Yine ayakkabılar çıkıyor. Yerde 3 tane renkli bir mandala olabilir dairesel şekiller var. İnsanlar önce onun üzerine uzanıp yüz sürüyor sonra oturup dua ediyorlar.

Mumbai- Sri Sri Radha Gopinath Temple
Mumbai- Sri Sri Radha Gopinath Temple

     Salonun genel görüntüsünde mandala daha iyi görünüyor.

Mumbai- Sri Sri Radha Gopinath Temple
Mumbai- Sri Sri Radha Gopinath Temple

     Şimdi dini bir ritüel başlayacak dendi. Biz dahil inananlar beklemeye geçtik. Üstteki fotoğrafta görülen yaldızlı duvar açıldı. İnanılmaz bir renklilik ve kompozisyon ile  bir sahne ortaya çıktı.

Mumbai- Sri Sri Radha Gopinath Temple
Mumbai- Sri Sri Radha Gopinath Temple

     Ardından ritüelin çalgıcıları da geldi. Öndeki ritm aleti küçük zillerden yapılmış. Piano görünümlü müzik aletinin adı Harmonium. Arkasındaki köpüğün havası ile ses veriyor. En güzel yanı akor gerektirmiyor. Ben aa bu akordeon’nun sandık içinde olanı dedim. 😁  Uzun davulun adı da; Miridangam. Ağaç aksamın kalınlığı nedeniyle hayli ağır olduğundan böyle yerde veya kucakta çalınıyormuş. 

     Duvar panolarında Lord Krishna’nın hayatından kesitler sunulmuş. Krishna başında Tavuskuşu tüyü elinde flüt ile son derece yakışıklı koyu renkli (mavi)bir ten ile resmedilmiştir. Zaten Krishna esmer ya da siyah renkli demekmiş ama Krishna hep mavi tenlidir. Elinde Flüt çalarak dans etmeyi çok sevdiğini bilen genç kızlar Krishna’yı karşılarında hayal ederek dans ederlermiş. Sahneye açılan bir kapıdan elinde tüylü sopasıyla bir keşiş geldi ve müzik başladı.

     Sahneye gelen keşiş müzikle birlikte orada temsil edilen Krishna bebekleri kutsar gibi tüylü sopasıyla ritmik hareketler yaparken bir takım sözler de söylemeye başladı. Ritm harikaydı herkes *Kirta* ya katıldı. Yani biz anlamadığımız için olduğumuz yerde ritme uyarak hoplayıp, zıplayarak dans ettik. Kirta dini ritüelde müzik eşliğinde dans ederek ilahiler söylemeye deniyormuş.. Ritm o kadar güzeldi ki, sakin durmak zaten mümkün değildi. Dans, dans… 💃💃💃  Ben malum fotoğraf peşindeydim ama kirta da yaptım yani… 😉 Sonra müzik bitince keşiş geldiği gibi diğer kapıdan çıktı gitti.

     Her şey güzeldi. Birazda etrafı dolaşalım. Giriş kapısı da çok güzeldi yukarıdan çektim. Bahçedeki vitrinlerde yine Krishna’nın hayatını kuklaları eşliğinde sergilemişler.  

Mumbai- Sri Sri Radha Gopinath Temple
Mumbai- Sri Sri Radha Gopinath Temple

     Yemek saati geldi isteyen herkese yemek veriyorlar, yemeğini alan bir köşeye çekiliyor. Herkese yemek vermek dışında; Tapınak ayrıca Bhaktivedanta Hastanesi ve Bhaktivedanta Darülacezesi açmış. Yine kadınlar için kurslar, bekar erkeklere Bhaktivedanta Kültür ve Eğitim Akademisi adlı eğitim ve iş verdiği konut evleri açmak gibi hayli güzel işler de yapmışlar. 

     Tapınakta görevli bu adam gibi müritlerin hepsinin alnından burnuna kadar uzanan boya vardı. Eşim Önder bir keşişle vedalaşıyor ve ayrılıyoruz.

      Bu kez güzel ağaçlıklı oldukça sakin bir sokaktayız. Üç katlı şirin bir ev. Mani Bhavan Gandhi Sangrahalaya- Gandhi müze evindeyiz. Mahatma Gandhi’nin 1917-1934 yılları arasında Bombay’da kaldığı dönemdeki siyasi ve sosyal yaşamı çeşitli fotoğraf, yazı ve görsel kompozisyonlarla sergilenmiş. 

       Mani Bhavan Gandhi’nin ateşli savunucusu, zengin elmas tüccarı Shri Revashankar Jagjeevan Jhaveri’nin eviydi. Ondan önce de Mani ailesine aitmiş. 1955 yılında bina Gandhi adına bağışlanmış. Bugün Mahatma Gandhi’nin anıları ile dolu, siyasi mücadelesini burada başlattığı için de anıtsal öneme sahip bir ev-müzedir. Birlikte gezmeye başlayalım.

        Ev 3 katlı ama zemin-1-2 diye sayılıyor. Zemin katta bizi Gandhi’nin heykeli karşıladı. Duvarlarda Gandhi’nin çeşitli dönemlerde çekilmiş fotoğrafları, birçok ülkenin bastırdığı gandhi resimli posta pulları, hemen yanda hediyelik eşya bölümü var. Mekan küçük, grup kalabalık fotoğraflar mecburen telefonla çekildi. 

   Aynı kat içinde Gandhi’nin yazdığı kitaplar dahil 40 bin kitap barındıran güzel bir kütüphanesi var.

Mumbai- Mani Bhavan
Mumbai- Mani Bhavan

      1869 yılında Hindistan’da soylu, aristokrat bir ailenin çocuğu olarak doğan Gandhi’nin adı *güzel, mis gibi kokan* anlamındadır. Aile okuması için Gandhi’yi özel okullarda okutmuş sonra da Avukat olsun diye Londra’ya yollamıştır. Londra’da hukuk okumuş Bombay’da iki yıl Avukatlık yaptıktan sonra 1914 yılına kadar da Güney Afrika’da çalışarak göçmen Hintli işçilerin Avukatlığını yapmıştır. Afrika’dan Hindistan’a dönünce (1915) Hindistan Ulusal Kongresinin Lideri olmuş ülkesinin refahı, kast sisteminin son bulması, yabancı milletlerin istilasından kurtulmak gibi hayli önemli konularda kampanyalar yürütmüş. Kendisine destek çıkanlarla birlikte *aşram* komün kurmuş ve ihtiyaç sahibi köylere destek çıkmış, hastane ve okullar kurulmasına yardımcı olmuştur. İşte bu olağanüstü çabası nedeniyle Gandhi halkın *Bapu* babası, *Mahatma*sı yüce ruhlusu olmuştur.

      Tuz yürüşü denince akıllara hemen Mahatma Gandhi gelir. *The salt satyagraha*  nedir?

      Bildiğimiz tuz, İngilizlerin tekelindedir ve sömürge dönemi başlangıcından beri halktan tuz vergisi almaktadır. Gandhi halka ağır gelen bu yükü kaldırmak ve İngilizlerin elindeki tuz tekelini kırmak için bir hareket *Satyagraha* başlatır.

      Bu arada açıklamak gerekir. Satyagraha; satya- gerçek doğru, graha-ev,merkez kısaca  doğruluğun hakikatin yeri gücü gibi bir anlam çıkıyor ama Gandhi bunu sivil itaatsizlik olarak tanımlamıştır. Sonra da Gandhi’nin geliştirdiği felsefik bir akım olarak tanınmıştır. Daha da açarsak Satyagraha; Aynı zamanda Hinduların Ahimsa’ sı sayılan, hakikati barış yoluyla, şiddet içermeksizin sevgiyle arayan kişi zihnini de şiddetten arındırırsa olumsuz durumun gerçek yapısını kavrayacak doğru sezgiye de ulaşacaktır demektir.

      Evet tuz yürüyüşü için 1930 yılı Mart ayında Ahmedabad’tan yola çıkan Gandhi 61 yaşında tam 400 km yürüyerek Dandi’de Okyanus kıyısına kadar peşinde binlerce köylü ile tam 24 günde (6 Nisan) gelmiştir. Öncesinde İngilizlerin Genel Valisine mektup yazıp vergi yasasını kaldırmalarını aksi takdirde şiddet içermeyen direniş yapacaklarını bildirmiş. Ama İngilizler kabul etmemiştir. Köylülerden de yürüyüşe korkmadan katılmalarını ister. Bu şiddetsiz direniş İngilizleri rahatsız eden en büyük harekettir.

Müze evde bir oda tüm olayları kronolojik olarak temsil edilen televizyon görünümlü kutular içindeki minyatürlerde *tuz yürüşü*…

Mumbai- Mani Bhavan-Gandhi- Tuz Yürüyüşü
Mani Bhavan-Gandhi- Tuz Yürüyüşü The salt satyagraha

      Yürüyüşün sonunda denize ulaşan Gandhi yerden aldığı bir avuç tuzu deniz suyunda yıkadı. Yıkarken bir yandan da; * Büyük Britanya İmparatorluğu’nu gerçeği görmesi için temelinden sarsıyorum * demiştir. Yani; yasada yazılı olan bir Hintli asla tuz üretemez maddesini yok sayarak yasal olmayan bir yolla tuz üretmiş olur. Ardından köylüleri de kendi tuzlarını üretmeleri için teşvik etmiş. Çağrıya uyan binlerce insan okyanus kıyılarına akın, akın gelerek tuz çıkarmaya başlamıştır. Bu yürüyüş sonunda işlemez hale gelen yasa nedeniyle rahatsız olan İngilizler Gandhi dahil (4 Mayıs) 60 bin kişiyi tutuklamışlar. Sonuç; Yürüyüş bağımsızlık yolunda siyasal olarak hedeflere ulaşabilmek için yapılan sürekli bir mücadeleye dönüşmüş, Gandhi’nin felsefesi de sadece teorikte değil pratikte de kanıtlanmıştır. 

Bir üst 2. katta Gandhi’nin odası aslına yakın korunmuş.

Mumbai- Mani Bhavan- Gandhi'nin Odası
Mumbai- Mani Bhavan- Gandhi’nin Odası

Fotoğrafta görülen çıkrıklar Gandhi’ye aittir.  O dönemde ip eğirerek kumaş dokumuş. Dokuduğu kumaşı da kullanmıştır. Çok güzel yemek yapar, sandalet üretirmiş. Ben herşeye yeterim diyen sağlam bir adammış yani…

Hayatının kronolojik anlatımını slayt yaptım izlemesi güzel olur. Buyrunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yeni Delhi’de Birla Bhavan’ın bahçesinde rutin gece yürüyüşünü yaptığı sırada görüşmek ister gibi yanına gelip aniden tabancasını ateşleyen Nathuram Godse adındaki radikal Hindu tarafından vurulur. 30 Ocak 1948’de 79 yaşındayken bir suikaste kurban giderek hayatını kaybeder. Hindu inancı nedeniyle cenazesi yakılmıştır.

Ruhuna Fatiha okuyup ayrılıyoruz.

Mumbai- Mani Bhavan- Mahatma Gandhi portresi
Mumbai- Mani Bhavan- Mahatma Gandhi portresi

       Mumbai’deki trafik ve kalabalığından kurtulup biraz nefes almak için zenginlerin, sanatçıların kısaca elit kişilerin yaşadığı Malabar tepesine doğru gidiyoruz.. Oradaki güzel bir bahçeye ve parka, *Mehta Garden* e…  🌲🎋🌸

      Pherozeshah Mehta Garden,

      Pherozeshah Mehta olarak da bilinen asma bahçesi ilk kez 1881 yılında yapılmış. Çok geniş bir alanı kapsıyor. Hemen karşısında Hindistan’ın ilk Başbakanı Jawaharlal Nehru’nun eşinin adını almış Kamala Nehru çocuk parkı var. 🧸🇮🇳👧👦

      Mehta Garden; Mumbai’nin su deposunun üstünü kapatarak oluşturulan asma bahçeler, su deposunun yakınındaki sessizlik kulelerinin şehir suyunu kirletmesinden korumak için yapılmış. Aynı adı taşıyan 4 dönem Mumbai belediye başkanlığı yapmış aynı zamanda Avukat ve siyasi lider olan Pherozeshah Mehta’ya adanmış. Kavurucu sıcak vardı fazla kalamadık. Ama parktaki bankta görüntü harikaydı. 🥰

      Arada sessizlik kulelerinden korumak dedim. Nedir bu kuleler? Tamam anlatıyorum. Dakhma da denilen sessizlik kuleleri; Bir çeşit mezarlık. Ama burada gömülme yok doğaya bırakılma var. Hindistan’a 13. yüzyılda gelip yerleşmiş pers kökenli, inançları Zerdüşt’lük olan halk için yani Parsiler için 4 element; Ateş, Hava, Su ve Toprak kutsaldır kirletilmemelidir. Ateşte yaksalar havayı, nehire atsalar suyu, toprağa gömseler yeraltı sularını kirletecek. Hem zaten toprak alanlar yetersiz.

      O zaman ne yapmak gerek diye düşünen Parsiler geliştirdikleri yüksekçe kulelere ölülerini koyup leş yiyici hayvanlara yani Akbabalara terk ederler. Zaten leş ile beslenen aç hayvanlar da çok kısa sürede cenazeyi kemik haline getirirler. Sonra da kemikler kulenin ortasında ki kuyuya atılır. Zamanla Akbabalar insanların içtiği ilaçlardan, kimyasallardan etkilenip ölmeye başlar. Sayıları azalınca da cesetler kokmaya başlar. Sonuçta Parsiler artık ölülerini yakma veya gömme yoluna gitmiş. Mumbai’nin su deposu da yakınlarda olunca korumak için üstünü toprakla örtüp bahçeye dönüştürmüşler.

     Hemen altta daha gölge olan bahçeye indik. İnerken çok tatlı bir sürü küçük, büyük öğrencilere rastladık. Kamala Nehru çocuk parkındayız.

Kamala Hindistan’ın ilk başbakanı Jawaharlal Nehru’nun eşidir. Nehru çocukları çok sevdiği için 4 dönümlük bu parkı yaptırmış eşine adamış. Şu çocukların rengarenk görüntüsüne bakın. 🌸 🌸 🌸 Çocuklar çiçektir. 🌸 🌸 🌸

Parkta bir de masaldan fırlamışcasına harika bir çizme ev vardı. 🛼 ⛸ 🛼 Kendimi Yedi Cüceler masalında zannettim. Ay inanılmaz. Çocuklar içine girip balkondan bakıyorlar. Tasarımcı da zaten bir masaldan ilham almış. ‘There was an old woman who lived in a shoe’ Ayakkabıda yaşayan yaşlı bir kadın vardı. 

Mumbai- Kamala Nehru Park
Mumbai- Kamala Nehru Park

Anne ve babalar da gelmiş. Mumbai’nin yerel yemeklerini satan satıcılar var onlardan alıp yemek yiyenler, nevalesini yanında getiren çocuklar ve serinleyenler. Bir de teyze var elinde tabletle. 💃 Manzara çok güzel.

Bir seyir terası var Marine Drive bölgesini, Queen’s Necklace Kraliçenin gerdanlığı dedikleri Mumbai’nin eşsiz sahil manzarasını izliyorsunuz. Sanırım gece izlense ışıl ışıl çok güzeldir. Ben sıcak hava nedeniyle sis gibi dumanlı görünüm yüzünden güzel net bir görüntü alamadım. Mumbai’deki ilk günümüz sona erdi ve gemiye dönüyoruz. Yolumuz ünlü caddesi Colaba Causeway’den geçiyor. 

İkinci günümüzde Mumbai’ye  1 saat mesafede bir adaya gideceğiz. Orada görüşünceye dek sizi bu güzel, tipik Hintli kızlarımızla baş başa bırakıyorum.

Mumbai- Kamala Nehru Park
Mumbai- Kamala Nehru Park
 

Görüşünceye kadar sağlıkla ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞