CRUİSE ile MALDİVLER*SRİ LANKA*HİNDİSTAN-7

Mumbai1 gün devam

                Güzel bir kahve molasındaydık sanırım. Mumbai’de henüz birinci günde ve otobüsteyiz. Hatırlatma yapacak olursam 17 Ocak 2020 saat 11:20. 😉  Size rengarenk bir yerde bekliyorum demiştim. O rengarenk yer sadece Mumbai ile değil Hindistan’la bütünleşmiş Dünya’nın da en büyük açık hava çamaşırhanesi; Mahalaxmi Dhobi ghat. Mahalaxmi tren istasyonun hemen yakınında yer alıyor. Görüntü rengarenk ama bir o kadar da karışık, insan nereye bakacağını bilemiyor. Dhobi Hintçe çamaşır, ghat da açık yer mevki anlamında. Kısaca açık çamaşırhane. 😊

     Dhobi Ghat

      Aslında sabah daha erken saatte gelinirse nasıl yıkadıklarını da görebilirmişiz. O nedenle yıkama yeri aşağı bölüme girilmedi. Zaten rehber eşliğinde bireysel gitmek daha doğru olurmuş. Grup turistler için şöyle bir seyir terası yapmışlar. Seyreyleyin gari…😁

Mumbai- Dhobi Ghat
Mumbai- Dhobi Ghat

      İlk kuruluşu 1890 İngilizler döneminde olan çamaşırhane 130 yıldır aynı yerde çalışıyor… Günümüzde *The Dhobi Kalyan & Audhyogik Vikas Cooperative * çamaşırcılar kooperatifi tarafından işletiliyor. Bir çok Hintliye tahmini 7 bin civarı aileye yuva, babadan oğula geçen ata mesleği olmuş. İşçiler günlük 500-600 Rupi (35-60 TL gibi) kazanıyorlarmış. Günlük çamaşır kapasitesi 100 binin üstünde olan çamaşırhanenin geliri de hayli yüksekmiş. Mumbai’nin işyerleri, otelleri, hastanelerini, zenginlerinin çamaşırı haricinde kot pantolon beyazlatma, kumaş boyama da buralarda yapılıyormuş. Üstelik ikinci el giysileri toplayan konfeksiyoncular onları burada yıkatıp yeni gibi satıyorlarmış. Çamaşır yıkama bitmiş bile. 😳 Geç kaldık. Ama ileriki günlerde size daha yakından Cochin’e gidince gösterebilirim.

Mumbai- Dhobi Ghat
Mumbai- Dhobi Ghat

      Çamaşırları bu havuzlarda taşlara vura, vura yıkıyorlar. Ama yine de bu kirli ortamda nasıl bu kadar beyaz olabilir ki? Hindistan kimya sektöründe de söz sahibi bir ülke. E böyle olunca çamaşırların beyazı bu ortamda bile sakız gibi olur dedi rehberimiz. 😁 Bu elle yıkama daha ne kadar sürer dedim. Zamanla kazancını artıranlar çamaşır makinesi almaya başlamışlar bile… Fotoğrafın solunda görülüyor. Çamaşırları fotoğrafta görüldüğü gibi mandala gerek kalmadan birbirine dolanmış iplerin arasına sıkıştırırarak asıyorlar. Ütü mü? O da burada bir yerde yapılıyor sonra burada düzgünce katlanıp yollanıyormuş. Hangi çamaşırlar kimin nasıl biliyorlar? derseniz uçlarından işaretleniyormuş.

     Bu ilk karede evlerini görüyoruz ve yine çamaşır makinesi var, ikincide de kot ağartma bölümü var. Fotoğraflara tıklayıp büyütünce daha iyi görebilirsiniz. 😉

     Bu kadar kalabalık bir çamaşırhane bizim meşhur Guinnes rekorlar kitabına girmemiş mi?  Kaçar mı! Kooperatif başvurmuş 2011’de listeye dahil olmuşlar. Ben ve eşim Hint filmlerini çok severiz gelmeden önce Dhobi Ghat ile ilgili ama değişik hayatları anlatan Amir Khan’ın *Dhobi Ghat-Mumbai Günlükleri* filmini izlemiştik. Çok güzeldi. 👌 Bir slayt ekleyip bu kez şıkır şıkır, rengarenk ortamıyla Sri Sri Radha Gopinath Temple’e gidelim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

     Tapınağa gitmek için biraz yürümemiz gerekti. Her zaman yazmışımdır; Sokaklar dikkatli bakarsanız o ülkenin kültürü hakkında çok şey anlatır. Tıpkı şu fotoğrafımdaki gibi… 

Mumbai- Pan Shop
Mumbai- Pan Shop

        2,5 metre kareden fazla değildir. Adı üstünde Pan Shop. Tur rehberleri Hindistan’ı gezerken hep ikaz ederler, *yerdekiler kan değil pan* diye. Anlatayım: Pan, Hindistan ve Güneydoğu Asya’da çokça kullanılan bir çeşit yiyecek diyeyim. Çiğnenen ya da yenen kısmı Palmiyeye benzer bir yapısı olan ağacın*betel* yaprağıdır. Çokca sakız gibi çiğnenip genelde tükürülen bazen de yutulan hazırlaması özen isteyen bir çeşit yiyecek. İşte bu gördüğünüz küçücük yer bir pan satış yeri.

        Pan, Babür İmparatorluğu döneminde sultanlara sunulurmuş. Bizim saray mutfakları gibi bir kültür olarak gelişmiş zamanımıza kadar gelmiş. Hatta Pan yapımı zenginlerin sofrasında bir saygı unsuru olarak kabul görürmüş. Varanasi de sadece betel denen bir yaprak olarak içine bir çeşit afyon konup çiğnendiğini öğrenmiştik. Burada içine çok farklı baharatlar konduğunu ve tatlısının bile yapıldığını da öğrenmiş olduk.

Mumbai
Mumbai

      Üstteki fotoğraf bana göre yine özel. Baksanıza  meyve tezgahının yanda kapalı ama Hare Krishna meyve suyu merkezi yazıyor. Neyse tapınağa geldik. Ahşap yapı göz kamaştırıcı içerisi kim bilir nasıl güzeldir. Rehberimiz cıvıl cıvıl sizi dansa götürüyorum demişti. 💃 💃 💃

     Sri Sri Radha Gopinath Temple:

      1988 yılında Srila Prabhupada’nın isteği ile küçük bir tapınak olarak kurulmuş ve Hindu Tanrısı Krishna’ya adanmış. Tapınağın ana tanrısı, Lord Vishnu’dur. Krishna Vishnu’nun 8. enkarnasyonu ve Hint tanrılarının en saygı duyulanıdır. Tapınak bugün son derece büyük bir kompleks. Yetim çocuklara, öğrencilere ve yardım gerekenlere 150 ye yakın keşiş ile gittikçe büyüyen bir topluluğa sahip çıkan bir tapınak.

      Ahşap işçiliğinin güzelliğine bakın inanılmaz. Tüm kaplamalar tik ağacından yapılmış. El oymaları, mermer kaplamalar Hint kültürünü ve sanatını gözler önüne seriyor. Kapının üstünde de fil başlı tanrı Ganeşa var. Ganeşa her şeyin başıdır, şans getirendir. Hindu’lar bir işe başlarken Ganeşa’nın adıyla anlamında *Ganeşa nama* derlermiş. Biz de bu harika kapıdan içeri Ganeşa nama diyerek geçiyoruz.

Mumbai- Sri Sri Radha Gopinath Temple
Mumbai- Sri Sri Radha Gopinath Temple

      Hemen solumuzda tapınağın yapılmasını ön gören Hintli din adamı Srila Prabhupada‘nın heykeli var. İki yanı yazdığı kitaplarla dolu kütüphanesi görülüyor. Dini liderliğinden başka iyi bir yazarmış. Bhagavad Gita ve Srimad Bhagavatam gibi 60 ciltlik kutsal metinleri ingilizceye tercüme etmiş. 

      Srila Prabhupada 1896 yılında Calcutta’da dindar bir ailede, Lord Sri Krishna’nın uğurlu saydığı bir gün olan 1 Eylül’de doğdu. Ailesi ona Krishna’nın Nilüfer ayaklarına sığınmış, korkusuz anlamına gelen Abhay Charan adını verdi. Çok küçük yaştan beri Lord Krishna’ya derin bir bağlılık duymuştur. Krishna tam 500 yıl önce Batı Bengalde ortaya çıktığında bir öngörü- kehanette bulunur. Sankirtana hareketi ve Yuga Dharma’yı Hindistan’dan başka tüm Dünya Ülkelerinde yayacak kişi gelecektir der. Hatta öyle ki, bir Astrolog’da bebek için yıldız falına bakar. Bu çocuk 70 yaşına geldiğinde tanınmış dini bir lider olacak, okyanusu aşıp Dünya’da 100 Krishna Tapınağı kuracak der. Görünen odur ki, bu kişi Abhay Charan ya da en bilinen adıyla Srila Prabhupada’dır.

Mumbai- Radha Gopinath Temple
Mumbai-Radha Gopinath Temple – Srila Prabhupada

      Hemen önünde ayaklarının kalıbı ile bir müridinin hediyesi ziller var.

      Srila Prabhupada İskoç Kilisesi kolejinde ingilizce,felsefe ve ekonomi okuyup mezun olmuş. Bir zaman sonra Vedik enstitüleri kurucusu önder bir din bilgini olan Srila Bhaktisiddhanta Sarasvati ile tanışır ve kadim öğrencisi olur. Onun önerisi ile bu Krishna Bilincini, Vedik bilgileri ingilizce olarak batıya yaymak için çalışmaya başlar. Prabhupada tam 69 yaşında (1965 yılı) sessizce Amerika’ya gider. O sırada Amerika-Vietnam savaşı vardı ve gençler savaşmak istemiyordu. Savaşma- seviş sloganıyla Hippi kültürü popülerdi. Gençler bir arayış içindeydi ve Krishna hareketi ile Srila Prabhupada onlara aradıkları bu fırsatı verdi.

     Amerikalı gençlerden yani hippilerden kabul görünce küçük bir yer kiralayarak ilk Krishna Hareketi Bilinci derneğini kurar. 550’ye yakın gelişen derneklerle New York’ta büyür ve Hare Krishna hareketi olarak da bilinen Uluslararası Krishna Bilinci Derneği ISKCON’u kurar. Krishna Hareketi Amerikada tutunca 1970’li yıllarını 6 Kıta’yı tam 14 kez dolaşarak Lord Krishna’nın öğretilerini yaymakla geçirir. Ve Dünyanın en büyük vejetaryen gıda yardım programını da başlatmıştır. 

     O’na göre Krishna Hareketi felsefi bir din değil, bir yaşam biçimidir.

     Londra’ya gittiğinde Oxford Caddesinde *Hare Krishna, Hare Krishna, Krishna Krishna, Hare Hare, Hare Rama, Hare Rama,Rama Rama, Hare Hare* mantrasını söyleyerek dolaşır. Gençler tarafından sevilir. Ve Mantrasını çok beğenen Beatles grubunun üyesi George Harrison yardım ederek Mantranın kaydını yaparlar ve müzik listelerinde ilk sırada yer alır. Bu mantrayı bakalım beğenecek misiniz? Aslı’nda ben çok sevdim. 😉

     Ziyaret ettiğimiz bu Sri Sri Radha Gopinath Tapınağı’da ISKCON’un Mumbai’deki merkezidir. İçeri bir göz atalım, ikinci kata çıkıyoruz. Yine ayakkabılar çıkıyor. Yerde 3 tane renkli bir mandala olabilir dairesel şekiller var. İnsanlar önce onun üzerine uzanıp yüz sürüyor sonra oturup dua ediyorlar.

Mumbai- Sri Sri Radha Gopinath Temple
Mumbai- Sri Sri Radha Gopinath Temple

     Salonun genel görüntüsünde mandala daha iyi görünüyor.

Mumbai- Sri Sri Radha Gopinath Temple
Mumbai- Sri Sri Radha Gopinath Temple

     Şimdi dini bir ritüel başlayacak dendi. Biz dahil inananlar beklemeye geçtik. Üstteki fotoğrafta görülen yaldızlı duvar açıldı. İnanılmaz bir renklilik ve kompozisyon ile  bir sahne ortaya çıktı.

Mumbai- Sri Sri Radha Gopinath Temple
Mumbai- Sri Sri Radha Gopinath Temple

     Ardından ritüelin çalgıcıları da geldi. Öndeki ritm aleti küçük zillerden yapılmış. Piano görünümlü müzik aletinin adı Harmonium. Arkasındaki köpüğün havası ile ses veriyor. En güzel yanı akor gerektirmiyor. Ben aa bu akordeon’nun sandık içinde olanı dedim. 😁  Uzun davulun adı da; Miridangam. Ağaç aksamın kalınlığı nedeniyle hayli ağır olduğundan böyle yerde veya kucakta çalınıyormuş. 

     Duvar panolarında Lord Krishna’nın hayatından kesitler sunulmuş. Krishna başında Tavuskuşu tüyü elinde flüt ile son derece yakışıklı koyu renkli (mavi)bir ten ile resmedilmiştir. Zaten Krishna esmer ya da siyah renkli demekmiş ama Krishna hep mavi tenlidir. Elinde Flüt çalarak dans etmeyi çok sevdiğini bilen genç kızlar Krishna’yı karşılarında hayal ederek dans ederlermiş. Sahneye açılan bir kapıdan elinde tüylü sopasıyla bir keşiş geldi ve müzik başladı.

     Sahneye gelen keşiş müzikle birlikte orada temsil edilen Krishna bebekleri kutsar gibi tüylü sopasıyla ritmik hareketler yaparken bir takım sözler de söylemeye başladı. Ritm harikaydı herkes *Kirta* ya katıldı. Yani biz anlamadığımız için olduğumuz yerde ritme uyarak hoplayıp, zıplayarak dans ettik. Kirta dini ritüelde müzik eşliğinde dans ederek ilahiler söylemeye deniyormuş.. Ritm o kadar güzeldi ki, sakin durmak zaten mümkün değildi. Dans, dans… 💃💃💃  Ben malum fotoğraf peşindeydim ama kirta da yaptım yani… 😉 Sonra müzik bitince keşiş geldiği gibi diğer kapıdan çıktı gitti.

     Her şey güzeldi. Birazda etrafı dolaşalım. Giriş kapısı da çok güzeldi yukarıdan çektim. Bahçedeki vitrinlerde yine Krishna’nın hayatını kuklaları eşliğinde sergilemişler.  

Mumbai- Sri Sri Radha Gopinath Temple
Mumbai- Sri Sri Radha Gopinath Temple

     Yemek saati geldi isteyen herkese yemek veriyorlar, yemeğini alan bir köşeye çekiliyor. Herkese yemek vermek dışında; Tapınak ayrıca Bhaktivedanta Hastanesi ve Bhaktivedanta Darülacezesi açmış. Yine kadınlar için kurslar, bekar erkeklere Bhaktivedanta Kültür ve Eğitim Akademisi adlı eğitim ve iş verdiği konut evleri açmak gibi hayli güzel işler de yapmışlar. 

     Tapınakta görevli bu adam gibi müritlerin hepsinin alnından burnuna kadar uzanan boya vardı. Eşim Önder bir keşişle vedalaşıyor ve ayrılıyoruz.

      Bu kez güzel ağaçlıklı oldukça sakin bir sokaktayız. Üç katlı şirin bir ev. Mani Bhavan Gandhi Sangrahalaya- Gandhi müze evindeyiz. Mahatma Gandhi’nin 1917-1934 yılları arasında Bombay’da kaldığı dönemdeki siyasi ve sosyal yaşamı çeşitli fotoğraf, yazı ve görsel kompozisyonlarla sergilenmiş. 

       Mani Bhavan Gandhi’nin ateşli savunucusu, zengin elmas tüccarı Shri Revashankar Jagjeevan Jhaveri’nin eviydi. Ondan önce de Mani ailesine aitmiş. 1955 yılında bina Gandhi adına bağışlanmış. Bugün Mahatma Gandhi’nin anıları ile dolu, siyasi mücadelesini burada başlattığı için de anıtsal öneme sahip bir ev-müzedir. Birlikte gezmeye başlayalım.

        Ev 3 katlı ama zemin-1-2 diye sayılıyor. Zemin katta bizi Gandhi’nin heykeli karşıladı. Duvarlarda Gandhi’nin çeşitli dönemlerde çekilmiş fotoğrafları, birçok ülkenin bastırdığı gandhi resimli posta pulları, hemen yanda hediyelik eşya bölümü var. Mekan küçük, grup kalabalık fotoğraflar mecburen telefonla çekildi. 

   Aynı kat içinde Gandhi’nin yazdığı kitaplar dahil 40 bin kitap barındıran güzel bir kütüphanesi var.

Mumbai- Mani Bhavan
Mumbai- Mani Bhavan

      1869 yılında Hindistan’da soylu, aristokrat bir ailenin çocuğu olarak doğan Gandhi’nin adı *güzel, mis gibi kokan* anlamındadır. Aile okuması için Gandhi’yi özel okullarda okutmuş sonra da Avukat olsun diye Londra’ya yollamıştır. Londra’da hukuk okumuş Bombay’da iki yıl Avukatlık yaptıktan sonra 1914 yılına kadar da Güney Afrika’da çalışarak göçmen Hintli işçilerin Avukatlığını yapmıştır. Afrika’dan Hindistan’a dönünce (1915) Hindistan Ulusal Kongresinin Lideri olmuş ülkesinin refahı, kast sisteminin son bulması, yabancı milletlerin istilasından kurtulmak gibi hayli önemli konularda kampanyalar yürütmüş. Kendisine destek çıkanlarla birlikte *aşram* komün kurmuş ve ihtiyaç sahibi köylere destek çıkmış, hastane ve okullar kurulmasına yardımcı olmuştur. İşte bu olağanüstü çabası nedeniyle Gandhi halkın *Bapu* babası, *Mahatma*sı yüce ruhlusu olmuştur.

      Tuz yürüşü denince akıllara hemen Mahatma Gandhi gelir. *The salt satyagraha*  nedir?

      Bildiğimiz tuz, İngilizlerin tekelindedir ve sömürge dönemi başlangıcından beri halktan tuz vergisi almaktadır. Gandhi halka ağır gelen bu yükü kaldırmak ve İngilizlerin elindeki tuz tekelini kırmak için bir hareket *Satyagraha* başlatır.

      Bu arada açıklamak gerekir. Satyagraha; satya- gerçek doğru, graha-ev,merkez kısaca  doğruluğun hakikatin yeri gücü gibi bir anlam çıkıyor ama Gandhi bunu sivil itaatsizlik olarak tanımlamıştır. Sonra da Gandhi’nin geliştirdiği felsefik bir akım olarak tanınmıştır. Daha da açarsak Satyagraha; Aynı zamanda Hinduların Ahimsa’ sı sayılan, hakikati barış yoluyla, şiddet içermeksizin sevgiyle arayan kişi zihnini de şiddetten arındırırsa olumsuz durumun gerçek yapısını kavrayacak doğru sezgiye de ulaşacaktır demektir.

      Evet tuz yürüyüşü için 1930 yılı Mart ayında Ahmedabad’tan yola çıkan Gandhi 61 yaşında tam 400 km yürüyerek Dandi’de Okyanus kıyısına kadar peşinde binlerce köylü ile tam 24 günde (6 Nisan) gelmiştir. Öncesinde İngilizlerin Genel Valisine mektup yazıp vergi yasasını kaldırmalarını aksi takdirde şiddet içermeyen direniş yapacaklarını bildirmiş. Ama İngilizler kabul etmemiştir. Köylülerden de yürüyüşe korkmadan katılmalarını ister. Bu şiddetsiz direniş İngilizleri rahatsız eden en büyük harekettir.

Müze evde bir oda tüm olayları kronolojik olarak temsil edilen televizyon görünümlü kutular içindeki minyatürlerde *tuz yürüşü*…

Mumbai- Mani Bhavan-Gandhi- Tuz Yürüyüşü
Mani Bhavan-Gandhi- Tuz Yürüyüşü The salt satyagraha

      Yürüyüşün sonunda denize ulaşan Gandhi yerden aldığı bir avuç tuzu deniz suyunda yıkadı. Yıkarken bir yandan da; * Büyük Britanya İmparatorluğu’nu gerçeği görmesi için temelinden sarsıyorum * demiştir. Yani; yasada yazılı olan bir Hintli asla tuz üretemez maddesini yok sayarak yasal olmayan bir yolla tuz üretmiş olur. Ardından köylüleri de kendi tuzlarını üretmeleri için teşvik etmiş. Çağrıya uyan binlerce insan okyanus kıyılarına akın, akın gelerek tuz çıkarmaya başlamıştır. Bu yürüyüş sonunda işlemez hale gelen yasa nedeniyle rahatsız olan İngilizler Gandhi dahil (4 Mayıs) 60 bin kişiyi tutuklamışlar. Sonuç; Yürüyüş bağımsızlık yolunda siyasal olarak hedeflere ulaşabilmek için yapılan sürekli bir mücadeleye dönüşmüş, Gandhi’nin felsefesi de sadece teorikte değil pratikte de kanıtlanmıştır. 

Bir üst 2. katta Gandhi’nin odası aslına yakın korunmuş.

Mumbai- Mani Bhavan- Gandhi'nin Odası
Mumbai- Mani Bhavan- Gandhi’nin Odası

Fotoğrafta görülen çıkrıklar Gandhi’ye aittir.  O dönemde ip eğirerek kumaş dokumuş. Dokuduğu kumaşı da kullanmıştır. Çok güzel yemek yapar, sandalet üretirmiş. Ben herşeye yeterim diyen sağlam bir adammış yani…

Hayatının kronolojik anlatımını slayt yaptım izlemesi güzel olur. Buyrunuz.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Yeni Delhi’de Birla Bhavan’ın bahçesinde rutin gece yürüyüşünü yaptığı sırada görüşmek ister gibi yanına gelip aniden tabancasını ateşleyen Nathuram Godse adındaki radikal Hindu tarafından vurulur. 30 Ocak 1948’de 79 yaşındayken bir suikaste kurban giderek hayatını kaybeder. Hindu inancı nedeniyle cenazesi yakılmıştır.

Ruhuna Fatiha okuyup ayrılıyoruz.

Mumbai- Mani Bhavan- Mahatma Gandhi portresi
Mumbai- Mani Bhavan- Mahatma Gandhi portresi

       Mumbai’deki trafik ve kalabalığından kurtulup biraz nefes almak için zenginlerin, sanatçıların kısaca elit kişilerin yaşadığı Malabar tepesine doğru gidiyoruz.. Oradaki güzel bir bahçeye ve parka, *Mehta Garden* e…  🌲🎋🌸

      Pherozeshah Mehta Garden,

      Pherozeshah Mehta olarak da bilinen asma bahçesi ilk kez 1881 yılında yapılmış. Çok geniş bir alanı kapsıyor. Hemen karşısında Hindistan’ın ilk Başbakanı Jawaharlal Nehru’nun eşinin adını almış Kamala Nehru çocuk parkı var. 🧸🇮🇳👧👦

      Mehta Garden; Mumbai’nin su deposunun üstünü kapatarak oluşturulan asma bahçeler, su deposunun yakınındaki sessizlik kulelerinin şehir suyunu kirletmesinden korumak için yapılmış. Aynı adı taşıyan 4 dönem Mumbai belediye başkanlığı yapmış aynı zamanda Avukat ve siyasi lider olan Pherozeshah Mehta’ya adanmış. Kavurucu sıcak vardı fazla kalamadık. Ama parktaki bankta görüntü harikaydı. 🥰

      Arada sessizlik kulelerinden korumak dedim. Nedir bu kuleler? Tamam anlatıyorum. Dakhma da denilen sessizlik kuleleri; Bir çeşit mezarlık. Ama burada gömülme yok doğaya bırakılma var. Hindistan’a 13. yüzyılda gelip yerleşmiş pers kökenli, inançları Zerdüşt’lük olan halk için yani Parsiler için 4 element; Ateş, Hava, Su ve Toprak kutsaldır kirletilmemelidir. Ateşte yaksalar havayı, nehire atsalar suyu, toprağa gömseler yeraltı sularını kirletecek. Hem zaten toprak alanlar yetersiz.

      O zaman ne yapmak gerek diye düşünen Parsiler geliştirdikleri yüksekçe kulelere ölülerini koyup leş yiyici hayvanlara yani Akbabalara terk ederler. Zaten leş ile beslenen aç hayvanlar da çok kısa sürede cenazeyi kemik haline getirirler. Sonra da kemikler kulenin ortasında ki kuyuya atılır. Zamanla Akbabalar insanların içtiği ilaçlardan, kimyasallardan etkilenip ölmeye başlar. Sayıları azalınca da cesetler kokmaya başlar. Sonuçta Parsiler artık ölülerini yakma veya gömme yoluna gitmiş. Mumbai’nin su deposu da yakınlarda olunca korumak için üstünü toprakla örtüp bahçeye dönüştürmüşler.

     Hemen altta daha gölge olan bahçeye indik. İnerken çok tatlı bir sürü küçük, büyük öğrencilere rastladık. Kamala Nehru çocuk parkındayız.

Kamala Hindistan’ın ilk başbakanı Jawaharlal Nehru’nun eşidir. Nehru çocukları çok sevdiği için 4 dönümlük bu parkı yaptırmış eşine adamış. Şu çocukların rengarenk görüntüsüne bakın. 🌸 🌸 🌸 Çocuklar çiçektir. 🌸 🌸 🌸

Parkta bir de masaldan fırlamışcasına harika bir çizme ev vardı. 🛼 ⛸ 🛼 Kendimi Yedi Cüceler masalında zannettim. Ay inanılmaz. Çocuklar içine girip balkondan bakıyorlar. Tasarımcı da zaten bir masaldan ilham almış. ‘There was an old woman who lived in a shoe’ Ayakkabıda yaşayan yaşlı bir kadın vardı. 

Mumbai- Kamala Nehru Park
Mumbai- Kamala Nehru Park

Anne ve babalar da gelmiş. Mumbai’nin yerel yemeklerini satan satıcılar var onlardan alıp yemek yiyenler, nevalesini yanında getiren çocuklar ve serinleyenler. Bir de teyze var elinde tabletle. 💃 Manzara çok güzel.

Bir seyir terası var Marine Drive bölgesini, Queen’s Necklace Kraliçenin gerdanlığı dedikleri Mumbai’nin eşsiz sahil manzarasını izliyorsunuz. Sanırım gece izlense ışıl ışıl çok güzeldir. Ben sıcak hava nedeniyle sis gibi dumanlı görünüm yüzünden güzel net bir görüntü alamadım. Mumbai’deki ilk günümüz sona erdi ve gemiye dönüyoruz. Yolumuz ünlü caddesi Colaba Causeway’den geçiyor. 

İkinci günümüzde Mumbai’ye  1 saat mesafede bir adaya gideceğiz. Orada görüşünceye dek sizi bu güzel, tipik Hintli kızlarımızla baş başa bırakıyorum.

Mumbai- Kamala Nehru Park
Mumbai- Kamala Nehru Park
 

Görüşünceye kadar sağlıkla ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

BİRLEŞİK KRALLIK ve İRLANDA-İngiltere-Liverpool-1

Merhabalar yine birlikteyiz işte. ☺️ (4-Ağustos-2019) Manchester City’den çıkalı çok az bir zaman oldu saat 17:30 yine de Liverpool’a bir saatlik yolumuz var. Zaten mesafe 57 km. Hava gri ve yağmurlu ama uzun sürmez güneş bile açabilir umuyoruz. Yolumuz güzel manzaralarla dolu. Bugün hayli yoğun geçiyor günlerden de Pazar.

1-IMG_4680A

Liverpool Mersey nehri kenarında 1190’lı yıllarda kurulmuş küçük bir kasaba idi, adı da Lifer pol çamurlu havuz veya su anlamına geliyordu zira Mersey nehrinin gel-git olayı nedeniyle çamurlu bir görünümdeydi. Lancashire Kontluğuna bağlıydılar ve kendilerini Scouser olarak adlandırıyorlardı. Tam bir şehir statüsüne sahip olması 1880 yılına denk gelir ve nüfusu da ancak 600.000 olur, İngiltere’nin en büyük liman şehridir. Avrupa ve Amerikaya göçlerin başlangıç yeri idi. Göçmenlerin çoğunluğunu 1840’ların patates kıtlığından kaçan İrlandalılar oluşturuyor ve gezi gemilerinin, elbette Titanic’i(Liverpool’a hiç uğramamıştır) yapan şirketin bulunduğu şehirdir. II. Dünya savaşında Almanların en çok bombaladığı ikinci şehir olarak maddi-manevi çok yara almıştır. Daha sonra toparlanarak Dünya miras listesine şehir statüsünde girmiştir (ticari liman şehri). Diğer özelliklerini aralarda anlatacağım. Liverpool’a geldik manzara şöyle yağmur yine hafiften devam ediyor.

2-IMG_4687

Manchester’dan sonra Liverpool deyince de aklımıza hemen futbol gelir malum. Futbol topu ve topla oynanan oyunlar tarihler boyunca farklı kıtalarda çok değişik şekillerde oynanmıştır, benim için en ilginç olan (ayakla oynanmayan) top oyunu Meksika- Chichen İtza’da oynan şekli idi. Buradan okuyabilirsiniz. 😉 FIFA’nın kabul ettiği ilk yazılı ayakla oynanan (futbol) top oyunu M.Ö 200-300 yıllarında Çinlilerin askeri eğitim oyunu olan Cuju’ya dayanır. Ama zamanımızın modern futbolunun temelleri İngiltere de atılmış ve dünyaya yayılmıştır. Veee çoğu evlerde fanatik kocalar yüzünden sorun doğurmuştur. 😁

Birazdan Liverpool’un premier liginde oynayan iki takımının onlara ait iki stadyumuna uğrayıp şöyle bir dışardan göreceğiz. Bu stadları grup olarak gezmek için önceden randevu almak gerekiyormuş. Everton’un Goodison Park ve Liverpool F.C’nin Anfield’in ve kulüplerin hikayelerini rehberimiz Sinan Ercan’dan dinliyoruz. Yağmur hafiften yağıyor.

Önce Everton’lar; Everton tepesindeki bir grup mahallelidir. Kendi aralarında St. Domingo adı ve mavi-beyaz renkleriyle kendi takımlarını kuruyorlar yıl 1879. Maçlardaki başarıları şehre kadar yayılınca da adlarını yaşadıkları mahalleden dolayı Everton olarak değiştirip resmen spor kulüplerini kuruyorlar yıl 1884. Everton maçlarını şimdi Liverpool’un stadı olan yerde küçük bir stadyum olan Anfield stadyumunda yapıyordu. Arazinin sahibi İngiliz (bira fabrikası var) iş adamı John Houlding’den 8 yıllığına kiralamışlardı. Houlding yönetime girip huzursuzluk yaratınca ve 8 yıl sonunda sözleşmeyi yenileyecekleri zaman işler tersine dönüyor.🤷‍♀️

Houlding bakıyor ki Evertonlar burayı iyice benimsediler ve nasıl olsa gidemezler kirayı hemen iki-üç katına çıkarıyor. Ama Evertonlar yapılan blöfü görüyor ve sözleşmeyi yenilemeyeceğiz diyorlar. John şaşırıyor e peki nerde oynayacaksınız? deyince hemen karşıdaki boş araziyi kiraladık orada oynayacağız diyorlar. Ve Everton’un stadı Goodison Park böyle doğuyor. Everton’ın armasında ortada bulunan kule, Everton Tepesini ifade ediyor. Yağmur nedeniyle otobüsümüz durmadı fotoğraf çekemedim. 😔 İsimsiz bir gezginden alıntı ile bakalım.

5-AK kopyası
Liverpool- Everton FC-Goodison Park

Blöfü başında patlayan John Houlding kara kara düşünürken tamam diyor bana takım yoksa saha boş kalacak değil ya, ben de kendi takımımı kurarım diyor. Para var çare var 😀 takımı kurup adını Everton Athletic koyup renklerini de mavi-beyaz yapıyor. 🕺💙 

İnanılmaz, yani Everton’lar şokta. Hemen o zamanki futbol ligi yetkililerine baş vurup dava açıyorlar. Everton Athletic takımımızın adını çağrıştırıyor kabul edilemez diyor ve davayı kazanıyorlar. Hem ismimizi hem de renklerimizi terk edeceksin diyorlar. John mecburen tamam diyor zaten şehrin adını taşıyan bir futbol takımımız yoktu adı Liverpool olsun. Armasına da İskoçların hayali kuşları var Liverbird dedikleri biraz karabatak biraz zümrüd-ü anka kuşu gibi ağzında da yosun tutan hayli iri mitolojik bir kuş hikayesini sonra anlatacağım onu da bayrağın arması yapıyor, rengini de yine şehrin rengi olan kırmızı yapıyor. Liverpool F.C de böyle doğmuş oluyor. Bu güzel stadyum da gezi arkadaşımın  photographer by @Mehmet Yeşilbağ

7-
Liverpool -Liverpool F. C- Anfield

Stadyum elde tamam şimdi sırada oyuncu bulmak var. John Houlding para var çare de var dedik ya, Everton’dan ayrılıp kendisi ile kalmaya karar veren iki oyuncu Barclay ile John McKenna’yı oyuncu bulmaları için bir miktar para verip görevlendirince onlar da İskoçya’ya gidip birçok oyuncuyu takıma dahil ediyorlar. Ve Liverpool F. C de 1892 yılında resmen kurulmuş oluyor. Her iki stadyum da birbirine çok yakındır. Futbolda takımlar stadyumlarını yaparken bu kez tersine stadyuma biri çıkıp takım kurmuş oldu.. 🕺❤️ Arkadaş fotolarıyla devam 💃 sağ olsunlar. photographer by @Hasan Hüseyin Dikim

8-Hüseyin dikim
Liverpool -Bill Shankly-Liverpool F. C- Anfield

Liverpool’un ikonik figürü, karizmatik menajeri Bill Shankly 1959 yılında çöküşe doğru giden Liverpool’un başına geldiğinde takım yeniden yükselişe geçti. Öncelikle 24 oyuncuyu çıkardı. İngiltere’nin en iyi futbolcularını takımına kattı; Roger Hunt, Ian St John ve Ron Yeats vb. gibi nicelerini. Yeni taktikler geliştirip 3 yıl gibi kısa sürede takımı bir üst lige çıkardı. Bill Shankly *Benim fikrim Liverpool’u bir yenilmezlik kalesi haline getirmekti* demiş ve Liverpool F. C’yi 3 defa lig şampiyonu yapmış bir defa da UEFA kupasını kazandırmıştır. Stadın önüne heykelinin konması vefa borcu sayılır.

Yine takımın bilinen efsanevi oyuncularından bazıları yine şöyle; Kenny Dalglish, Steven Gerrard, John Barnes, Ian Rush. Liverpool ilk şampiyonluğu 1901 yılında kazandığında takım kaptanı Alex Raisbeck aynı zamanda İskoç milli takımındaydı.

9-akk

Amblemin üstündeki demirler heykelin olduğu Shankley Kapısını, her iki taraftaki meşaleler Hillsborough faciasını unutmuyoruz diye Anfield’de yanan sonsuz ateşi simgelemekte. Ve hemen her maçta taraftarların hep bir ağızdan *You’ll never walk alone* yani ‘asla yalnız yürümeyeceksin’ yazısı yer alır. Bu tezahürat takımın sloganı hatta marşı olur. Bir yerlerde okumuştum soyunma odalarının çıkışında bir yerde *This İs Anfield* yazılı tabelaya ellerini sürüp maça öyle çıkarlarmış.

Liverpool Kuruluşundan beri maçlara Anfield Road’da çıkıyor. Bir de kapıda *The Kop* yazar nedir bu Kop: Liverpool halkının çok değer verdiği ve topluca attıkları sloganlarla Liverpool’un 2. lig şampiyonluğunu kazandıkları 1906 yılında yönetimin taraftara ödül olarak inşa ettirdiği 28.000 kişilik tribündür. Ve evet size anlatacağım bir de hikayesi var.

Kop; Güney Afrikada bilinen bir tepenin adı. 1900 yılında İngilizler Güney Afrika’da yerel halk grupları arasındaki bir savaşa katılıyor (Tarih, altın kaynakları sebeptir demez tabii sömürge dönemi). 🤷‍♀️ Kısaca bu savaş Boer savaşı diye bilinir. Boer de zaten flamenkçe işçi-köylü anlamındadır ve çoğu oradaki Hollandalı göçmen halktır. Bu savaşta hayatını kaybeden ve çoğu Liverpool’lu olan İngiliz askerlerin anısına da bu tribününün adı kop tribünü olmuştur. İlk yıllar burada işçi taraftarlar ayakta maç seyrederlerdi sonradan oturulur tribüne dönüştürülmüştür. Hemen her maçta tribün taraftar ile doludur, takıma moral ve motivasyon tavan tabii ve haliyle kazanılan maçlarda Kop tezahüratının önemi yadsınamaz derler.

Liverpool’un bir de güzel geleneği vardır; takımın kaptanı McVean bir maçta para atışını kazanarak Anfield Road tarafındaki kaleyi seçer ve o maçı kazanırlar. Daha sonra gelen takım kaptanları da para atışını kazandıkları her maçta uğuruna inandıkları bu Anfield Road tarafındaki kaleyi seçerek geleneği sürdürürler.

SE

Hillsborough faciası; İngiltere’nin Sheffield kentinde Sheffield Wednesday futbol takımının stadyumu Hillsborough’ta 15 Nisan 1989 yılında Liverpool ve Nottingham Forest arasında oynanan yarı final maçında, geç kalan taraftarın zaten dolu olan tribünlere kontrolsüzce girmeye çalışıp sahayı ayıran demirlere sıkışan seyircilerin hayatlarını kaybetmesiyle yaşanmıştır. 96 kişi hayatını kaybetmiş yüzlerce kişi de yaralanmıştır. Stadyum da bu mozaikle anı duvarı oluşturulmuş. Fotoğraf rehberimiz @Sinan Ercan dan.

Evet Türkiye’mde takımlar evde kimin sözü geçerse ona göre tutulur, baba, amca, ağabey nadiren de anne. Ama İngiltere’de ailecek tutulur. Çünkü konu sadece futbol değildir protestan ya da Katolik olmakla, hatta işçi olmakla (demiryolcu vs) alakalıdır. Her iki takım Everton ve Liverpool herşeye rağmen iyi geçinirler, zaten Liverpool’un rakibi Manchester United’dır diyor futbol konusunu kapatıyorum. 🥅🏐🥅

Panoramik şehir turuna devamla. Liverpool şehir statüsüne 1850’ler de kavuşmuş ama Manchester gibi Katedrallerini hemen yapamamıştır. Mevcut iki katedral de aynı zamanda başlanmış 1904 gibi ama araya I. Dünya ve II. Dünya savaşları girince bitirilmeleri uzamıştır. Ben uzay kapsülüne benzettim Sinan rehber Dark Riddle’ın kafası gibi dediği fütüristik son derece modern bir yapı gördük. Anlık duruşla iPhone ile fotoğrafladım. Tepesindeki süslü çıkıntılar ile girişteki şekil sanki geçmişten geleceğe bir atıf izlenimini veren bu katedral Liverpool Metropolitan Katedrali. Katolik Piskoposluğunun ana kilisesi ve Piskoposun da oturduğu yer. Bu katedral 1967 yılında bitmiş.

3-IMG_4714
Liverpool Katolik Katedrali

Diğeri de Tam karşısında yükselen Liverpool Anglikan(protestan) Katedrali o da ancak 1978 de ibadete açılıyor. Geç dönem olmasına rağmen orta çağ mimarisi şeklinde yapıldığı için de eski gibi duruyordu. Otobüs trafik nedeniyle durmayınca fotoğraf da olamadı, sorun yok 😉 Liverpool Üniversitesi çevresi buralar yine yolumuza bu kez dantel gibi işlenmiş güzel bir kilise çıkıyor. St.Luce’s Church yine otobüsten çekim. 🤷‍♀️

4-IMG_4723
Liverpool-St. Luke’s Bombed Out Church

St.Luce’s Church; 1800’ lü yılların ilk yarısında inşa edilmiş. Almanların yoğun ( Blitz) bombalaması sonucu çatısız kalınca adına halk bir de bomp eklemiş Ve St. Luke’s Bombed Out Church olmuş. Savaşta ölenlerin anıtı olarak dursa da düğün ve etkinlik mekanı olarak kullanılıyormuş. Aaa Çin mahallesine bakın derken kaçırdım tabii. Liverpool da Manchester gibi pek çok göçmen almış. Burada da o yüzden çok geniş bir Çin mahallesi var hatta Dünyada Amerika’dan sonra en büyük Çin mahallesi kapısı da buradaymış.

Yağmur dindi güneş açtı biz de merkezdeki otele eşyalarımızı bırakıp çevreyi gezmeye başladık. Otel tren garının çaprazında, tam karşımızdaki bu güzel bina da bir otelmiş.

10-IMG_1103
Liverpool-Lime street

Toplanıp yürümeye başlıyoruz gün batmak üzere. Tren istasyonuna yakınız demiştim işte hemen karşımızda Lime Street tren garı. 1836 yılında açılmış. Buharlı lokomotif icadından sonra Manchester-Liverpool arasındaki seferine ilk defa buradan başlamıştır.

12-IMG_1102
Liverpool-Lime Street tren garı

Hemen yanında yer alan bu güzel bina North Western Hall; 1870’lerde Ülke çapında inşa edilen dev demiryolu oteller zincirinin bir parçası olarak Liverpool da inşa edilmiş, gözalıcı kuleleri var. Bir dönem boş kalmış sonra 1996 yıllında tekrar açılmış ve bir üniversitenin öğrenci yurdu olmuş. Liverpool’un korunması gereken binalarından. Ekim 2020’de yeniden restore edilmeye başlanmış ve yine Radison RED olarak hizmet vereceğini okudum.

11-IMG_1104
Liverpool-North Western Hall

Işıkları aceleyle geçiyoruz. Bu bölgeye Cultural Quarter-Kültür mahallesi, bölgesi deniyor. Liverpool 18.yüzyılda geliştikçe ve zenginleştikçe çeşitli sanat gösterileri özellikle müzik etkinlikleri yapmaya başlayınca mekan ihtiyacı duyuluyor. İngiliz mimar Harvey Lonsdale Elmes’in kazandığı tasarımıyla mahkeme binasını da dahil ederek 1841 de yapımına başlamış. Yapı mimarın ölümünden 3 sene sonra 1854 yılında açılmış. Girişteki bahçe kapısı ikişer arslan heykeli ile tasarlanmış.

13-IMG_1106
Liverpool- St.George Hall

15-IMG_1113
Liverpool- St. George Hall

Aslanlı girişten geçince karşınıza üstü kabartmalı lahit gibi Bir anıt geliyor. İngilizlerin Cenotaph dedikleri I.Dünya savaşı ( 1914-1919) bu taşta 1919 yazıyordu gerçi ateşkes savaş bitmiş demektir 1918 olacaktı İngilizler ne düşünmüş bilemedim.🤷‍♀️ ve II. Dünya (1939-1945) savaşında kaybedilenleri anma yeri. Üstteki fotoğrafta ilk bölümde görülen Victoria’nın büyük aşkı kocası Albert’in yine at üzerinde heykeli vardı.

IMG_4745
Cenotaph-St. George Hall-Lİverpool

Elbette Kraliçe Viktoria’sız ve ilerde görülen dev sütun ( Dük Wellington anıtı veya Waterloo anıtı) üzerinde Dük Arthur Wellington’suz olmazdı. 👍

14-IMG_1107ak
St.George Hall-Liverpool

Bahçeyi sola doğru dönüyoruz burası William Brown Street. Liverpool’lu milletvekili William Brown’ın ölümünden sonra bu caddeye adı verilmiş.

16-IMG_1114
Liverpool-Walker Art Galeri- Country Sessions House

Bu güzel binaların soldaki Walker sanat galerisi 13. yüzyıldan kalmadır. Rönesans dönemi Rembrant, Rubens gibi ressamların seçkin tabloları ile ünlüdür. Sağdaki County Sessions House, 1882 yılında Victoria tarzı inşa edilmiş eski adliye binası.

Soldan devam edip binaların hemen arkasındaki bir hayli çok heykelin bulunduğu rengarenk çiçekli St. John’s Garden’de biraz soluklandık. Bu çalı ağacı çok güzel şekil almıştı.

IMG_1118
Liverpool- St. John’s Garden

Akşam yemek sonrası biraz da gecelere karışabiliriz diyerek dönüşe geçtik. Bu heykel de Liverpool doğumlu tüccar ve milletvekili, uzun yıllar maliye bakanlığı ve başkanlık yapmış bir zat-ı muhterem, William Gladstone.

19-IMG_1120
Liverpool-William Gladstone Statue – St. John’s Garden

Liverpool Radyo Kulesi. Kulede önceleri döner bir restoran varmış sonra gözlem evi olmuş, bizim Atakule gibi manzara müthiş olmalı.

21-IMG_1125
Radio City Tower-Liverpool

Liverpool’u sadece futbol ile tanımak şehre haksızlık, The Beatles’a dolayısıyla efsane 4’lüye- Ringo- George- Paul- John’a da ayıp olur diyor meşhur Mathew Street’e doğru yürüyoruz. Beatles’lar nam-ı diğer Fab Four’un canlı müzik yapıp şöhret oldukları yer Mathew sokaktaki The Cavern Club’tür. Radyo kulesinin hemen yan sokağından devam edip 48 Stanley Streetten yürüyoruz. Bir binanın duvarı dibinde, bir bankta başı eğik olarak betimlenmiş işçi kadın heykeline rast geldik. Başı eğik değil yanında açık olarak duran Liverpool gazetenin üstüne konmuş olan minik bir serçeye bakıyor.

22-IMG_1132
Liverpool- Eleanora Rigby- Stanley St.

Eveet bir hikaye yakaladım. ☺️

     Efendim Adı Eleanora Rigby. Beatles’lardan Paul McCartney, 1966 yılında Beatles’lerin yedinci Stüdyo albümü olan Revolver’in A yüzünde yer alan *Eleanor Rigby* şarkısına yürek burkan sözler yazıyor, -Kimsesizdi, yapayalnızdı diye ve tüm yalnızlara adıyor. Sonradan bir bakıyorlar ki, gerçekten Eleanor Rigby diye bir mezar taşı var ve St Peter kilisesinde ama bu kimsesiz değil ama işçi bir kadın. Paul şarkıyı ona yazmadım ama kilise ziyaretimde gördüğüm mezar taşından esinlenmiş olabilirim diye savunma yapıyor. En çok dinlenen şarkılarında 5. sırada. Merak edenlere şarkı burada. Ve tüm yalnızların simgesi olunca da bu heykeli Tommy Steel Liverpool halkına teşekkürlerle diye yaptırıyor. Bu heykel ve Eleanor’un mezarı Liverpool’a gelen tüm Beatles hayranlarının uğrak yeri oluyor.

Arkamı döndüm bu güzel İtalyan pasta salonu vardı.

23A-IMG_1130
Liverpool- Stanley Street

Hemen sağdan 31 Mathew sokağa gireceğiz. 

25-IMG_4759
Liverpool- 31 Mathew Street

Biraz ileride Beatles hediyelik eşya dükkanı vardı ama kapalıydı. Anlaşıldı artık her adımda Beatles’a ait birşeyler göreceğiz. Görüntü güzeldi.

23-IMG_1134
Liverpool- 31 Mathew St.

Sağa sola bakarak gidiyoruz, sokak bizim Kuşadası’ndaki barlar sokağına benziyor ama henüz millet çoşmamış. 😀 Her yerde Beatles’a ait birşeyler satan küçük dükkanlar var ama saat uygun değil yine hepsi kapanmışlar. Biz de olsa kesinlikle gece 24.00 kadar açıktır.

Hep derim ara sokaklar da güzeldir, ama bu kez girecek vakit yoktu. Photographer by @Önder Kaplan 👍 

26-IMG_4762
Liverpool-Rainford Gardens

Liverpool ile özdeş yerlerin işlendiği güzel bir Mural.

27-IMG_1137
Liverpool-Mathew Street

28-IMG_1136S
Liverpool- Teple Court

Beatles müzesi ne yazık ki, o da kapalıydı. Yan bina Rubber Soul+ Beatles bar’ın üst cephesi çok değişikti. Bu kadar Beatles diye anlatıp da ennnnn sevdiğim ve hala bilinen parçaları Hey Jude‘i dinlemeden gezmemek lazım. Yıl 1968 ve ben lise son sınıftayım düşünün. 😉 Buraya da Yesterday sevenleri alayım 😁

29-IMG_1139
Beatles Museum-Liverpool
30-IMG_1143
Beatles Müze yanı Rubber Soul- Beatles Bar

Sağa bak çek sola bak çek derken baktım bir kadın heykelin önünde bizim grup çekimde meğer The Cavern Club önüne gelmişiz bile benim gençliğimin efsane dörtlüsü The Beatles’ın yuvasına koştum yetiştim.

31-IMG_5197
Vertigo grup-4-Ağustos-2019 Liverpool Mathew st. Cavern Club

Önce heykel kimmiş bakalım; Cilla Black. Kadın dayanışması 😉💞

32-IMG_1146
Cilla Black-Cavern Club-Liverpool

     Asıl adı Priscilla Maria Veronica White İngiliz şarkıcı, televizyon sunucusu, oyuncu ve yazardı. 1960’lı yıllarda bir kadın şarkıcı olarak single çıkarması çok zorken o ilk single *You’re My World * ile hit olmuştu. Kaldı ki, Beatles’lar bir numara iken. 👍 👏 Dinlemek isteyen buraya  ben çok severdim. Heykeli ise oğulları, zamanında sahne aldığı ve hala aynı yerde duran orijinal Cavern Clup’ın girişine 2017 yılında diktirmişler. Hayırlı evlatlar. ❤️❤️

33-IMG_1147
Liverpool- Mathew Street

     Burası orijinal The Cavern Club girişiymiş. Club 1957 yılında açılmış Beatles ilk kez 1961 yılında sahneye çıkmış. 2-3 sene canlı performanstan sonra 1963 yılında Beatles dünyaca ünlü olunca kulübün şöhreti de Beatles’ın şöhretiyle beraber büyümüş. Kulüp bir dönem kapanmış sonra üç apartman öteye aşağıdaki foto, orijinaline yakın yeni bir kulüp inşa edilmiş.

34-IMG_4776
Liverpool-Mathew st. Cavern Club

Nasıl güzel bir sevgi.😍

35-IMG_1150

Sokak zaten dar kalabalıkta başlayınca fotoğraf çekmek benim makinayle hayli zor olmaya başladı. İlerledik solda Cavern Pub vardı iyi de her yer cavern burada, Ya pub ya Clup 😁😁 yanında da Wall Of Fame canlı müzik yeri, duvar tuğlaları silme isim doluydu. Bir köşesinde de John Lenon’un duvara yaslanmış etrafı seyreden heykeli var. Tam selfi köşesi boş bulup anca çekebildim.

36-IMG_1154
Liverpool-Mathew St.- John Lennon

Wall Of Fame’in her bir tuğlası, plağı hit olan ünlülerin isimlerine aitmiş ve Beatles 17 hit plakla öncüymüş. Kulübün açıldığı 1957 yılından 1973 yılına kadar orada sahne alan bin küsür sanatçının isimleri yazılıydı.

     Sokağın sonunda da Beatles ile özel tasarlanmış muazzam bir otel The Hard Days Night Hotel vardı. Revakların köşelerinin de her birinde Beatles dörtlüsünün heykelleri var ve yıllardır alt kattaki mağazada durmadan Beatles’ın müziklerini çalıp Plak ve hediyelik eşyalarını satarmış. Ben çekebildiğim en güzelini ekleyeyim John Lennon elinde gitarı ile ve günü bitirelim dedim.

37-IMG_1155
The Hard Days Night Hotel-Liverpool

Yarın sabah yine Liverpool’un en gezilesi, görülmeden kesinlikle dönülmeyesi Albert Rıhtımını gezeceğiz.☺️ Benden ayrılmayın artık sıkılmadan gezeceğinizi biliyor olmalısınız. Sevgiyle, sağlıkla, maskeli😷, mümkün olduğunca  mesafeli  kalınız 🤷‍♀️💞💞