BİRLEŞİK KRALLIK ve İRLANDA-İngiltere-Oxford

Gezimizin sonuna yaklaştık. Tarih hala 6 Ağustos 2019 Stratford Upon Avon’dan çıktığımızda saat 14.43 idi. Dünyanın en meşhur ve prestijli Üniversitesi Oxford’un bulunduğu şehre Oxford’a bir saatlik yolumuz var. Yağmur kesintisiz devam ediyor. Umarım kesilir.

Oxford deyince benim aklıma önce Üniversitesi gelse de çocukluğumun romanı Alice Harikalar diyarının yazarı Lewis Carroll olarak bilinen matematikçi Charles Dodgson gelir. Ama artık bir çoğunuzun aklına hemen Harry Potter geliyor biliyorum! ☺️

Oxford; 200 bine yaklaşan nüfusu 8. yüzyıla kadar uzanan tarihi ile Dünya’nın en eski ve hala yaşayan 4. Üniversitesi Oxford’a sahip tarihle dolu bir şehir. Her başarılı öğrencinin hayalini süslediğinden eminim. Kim istemez ki? 😉  

Oxford dersleri İngilizce olan Dünyanın en eski ikinci Üniversitesidir. Birincisi İtalyan olan Bologna Üniversitesidir. Ama hala dimdik kalmış yaşayan ve hala öğrenci yetiştiren en eski dördüncü Üniversitedir. Oxford’un Ox’u ile Cambridge’nin Bridge’ini almışlar Oxbridge diye bir kelime oluşturmuşlar. Böyle bir terim duyduğunuzda Oxford ile Cambridge’nin ortak bir eğitim sisteminden ekolünden bahsedildiğini anlarsınız diyerek bilgi veren Sinan Ercan rehberimizi dinliyoruz.

İngiltere’deki Üniversitelerin çalışma sistemi bizimkilerden farklıdır. Burada 38 tane kolej var yani İngilizlerin koleji üniversiteye denk gelir. Bizde Amerikan sistemi kullanıldığından kolej liseye denk gelir. Kısaca bizim çocuk koleje gidiyor diyen bir İngiliz komşunuz varsa şaşırıp sakın -aaa koca adam hala lisede mi? demeyiniz ben söylemiş olayım.

Neyse bu kolejler birbirinden her yönden bağımsızdırlar. Yani Oxford içinde 38 tane mikro üniversite barındırıyor. Diyelim bizde de Oxford var ve siz tıp okuyorsunuz  🤣 aslında hangi bölüme girdiyseniz kolejiniz Oxford içinde ama siz girdiğiniz bölümün kolejinde okuyorsunuz demektir. Örneğin Edward koleji mezunusunuz sadece mezun olduğunuzda aldığınız diplomada Oxford yazar yoksa bir yere başvururken Edward koleji mezunuyum dersiniz. Buradaki 3 tane kolej 12. yüzyıldan beri var.

Henüz şehre gelmedik bunlar rehberimiz Sinan Ercan’ın yol boyu ön bilgilendirmesiydi. Oxford şehri de eski ve tarihi yapılarla doludur. Oxford Üniversitesinin bir kampüsü yoktur, her kolej ve öğrenci evi şehir içinde dağılmıştır. Oxford şehrinin sokaklarını gezerken aynı zamanda Oxford Üniversitesinin de içini gezmiş olacağız.

 Yağmur hafifler gibi oldu otobüsten indiğimiz yer o kadar güzeldi ki, zamanda yolculuk yaptık sandım. İnanılmaz yapılar bakın. Burası Magdalen Street East bölgesi.

Oxford Magdalen street east

Etrafa şöyle bir göz gezdirip yağmur artmadan çekim yapayım dedim. Bu güzel bina Ashmolean Museum of Art and Archaeology, Ashmolean sanat ve arkeoloji Müzesi.

Oxford
Oxford-Ashmolean Museum of Art and Archaeology

Karşımda görünen dantel misali işlenmiş kuleye hayran kaldım ki zaten Victoria döneminin şaheserlerinden. Martyrs Memorial- Oxfordlu şehitler için 1843 yılında kireç taşından yapılmış anıt. Bizde abide diye bilinir. Gördüğünüz gibi öğrencilerin buluşma, dinlenme yeri olmuş bile.

Oxford
Oxford-Martyrs Memorial-Şehitler anıtı

Kimdir bu şehitler, hikayeleri nedir?

Martyrs Memorial; 1550’li yıllarda tahta Kraliçe Mary geçer. Koyu Katolik olan Mary hayli çok Protestan idam ettirir. Yaptırdığı işkencelerden dolayı çok zalim bulunur ve Bloody Mary -Kanlı Mary olarak anılır. Hatırlatayım Kraliçe Mary bizim meşhur VIII. Henrynin veliaht veremediği için boşadığı Aragon’lu Catherine’den olan gayri-meşru kızıdır. İngiltere’nin sadece kısa bir süre yani Mary’nin 5 yıllık saltanatı süresince Katolikliğe döndüğü (1553-58) yılları arasında kendince sapkın bularak yakmak suretiyle öldürttüğü yüzlerce kişiden sadece üçü için dikilen bu anıttaki heykeller; Canterbury Başpiskoposu olan Thomas Cranmer, Londra Piskoposu Nicholas Ridley ve Worcester Piskoposu Hugh Latimer’e aittir. Oxford’daki Meryem Ana Üniversite Kilisesinde sorgulanırlar. Protestanlıktan vazgeçip Katolik olmayı reddettikleri için suçlu bulunurlar. Önce Ridley ve Latimer sur dışında hendekte kazıkta yakılırlar. Cranmer bizim çılgın VIII. Henry’e Aragonlu Catherine’den boşanması için Protestanlığı öneren ve boşatıp Anne Boleyn’le evlenmesini sağlayan Piskopostur. Mary’e karşı yeniden Katolik olmayı kabul ederse de birkaç ay sonra o da yakılmaktan kurtulamaz.

Hemen yanından yürüyor Saint Mary Magdalen kilisesini geçiyoruz. Mary Magdalen; İsa’nın arkadaşıdır bu kilise de ona adanmıştır.

Oxford
Oxford-Saint Mary Magdalene Church

Kafelerin, güzel dükkanların olduğu bu caddeden sola Broad St.’e dönüyoruz.

Oxford
Oxford-Broad Street

 Alttaki fotoğrafta görülen bu güzel binalar Balliol Koleji. Binaların henüz başında iken rehberimiz aman bastığınız yere dikkat edin diyor.

Oxford
Oxford

Asfalttan giderken önümüzde Arnavut taşlarla ortasında haç şekli olan bir parça yer çıkıyor. İşte Sinan rehberimiz ikaz etmese basıp farkına bile varmadan -bu ne şimdi asfaltın ortasında! deyip geçeceğimiz fotoğraftaki bu yer biraz önce bahsettiğim Piskoposların şehit edildiği yeri temsil ediyormuş.

Oxford
Oxford

Caddenin karşı tarafı tam bir tezatlar şehri olduğunu gösteriyor. Eski ve yeni bir arada. Bisikletler de öğrenci şehri olduğunu hatırlatıyor.

Oxford
Oxford-Broad Street

Balliol Koleje de geldik. Balliol Koleji; 1263 yılında kurulan en eski üç üniversiten biri sayılır. İskoç’lu bir toprak sahibi John I. Balliol Oxford’u geliştirmek için bu koleji kurmuş,sonuçta Oxford’un başlangıç koleji sayılır. Bu arada bizim meşhur Türk kökenli Boris Johnson-İngilizlerin Başbakanı da Balliol mezunudur. Nasıl güzel bir bina.

Oxford
Oxford-Balliol College

Hangi yana dönsem ortaçağ havası mevcut. Burası da öğrenci lojmanı.

Oxford
Oxford

Bu güzel tarihi bina Trinity Kolejin lojmanı. Yağmur damlası lensime gelmiş 🤷‍♀️

Oxford Trinity Kolej
Oxford-Trinity College guest room

Sağa-sola bakalım bişey kaçırmayalım derken yağmur artmaya başladı.

oxford
Oxford

Sağımızda kapısında kendisi gibi tarihi ve eski büstlerin bulunduğu History of Science Museum-Tarih Müzesini geçtik.

Oxford
Oxford-History of Science Museum

The Sheldonian Theatre’a gelince bahçesinden geçip yolu kısalttık yağmur hızlanabilir derken hızlandı bile. 🌧

Oxford
Oxford-History of Science Museum

Sheldonian Tiyatro buradan daha güzel göründü. Sheldonian Tiyatrosu 1664 yılında inşa edilmiş halen üniversitenin anma töreni için kullanılıyor. Adını yine zamanında üniversitenin rektörlüğünü yapan ve finansörü olan Gilbert Sheldon’dan almış.

Oxford
Oxford- Sheldonian Tiyatrosu

Hemen arkamı döndüğümde de Bodleian Kütüphanesi ve önünde de bir heykel gördük. 

Bodleian Kütüphanesi; Oxford Üniversitesi’nin ilk kütüphanesidir ve en eski tarihi kütüphanelerden biridir. Eski kütüphane yıkılmış 1602 yılında Sir Thomas Bodley tarafından yeniden kurulmuştur adını da ondan alır. Zaman içinde kendisine bağlı 27 kütüphanesi daha olmuş.  Bodleian ve ona bağlı 27 kütüphane toplam 13 milyondan fazla basılı esere ev sahipliği yapıyor ve Oxford’un bu müthiş kolleksiyonunu toplum hizmetine sunuyor. İngiltere’de basılan her eserin bir kopyasını ücretsiz alır koleksiyonuna dahil eder, o nedenle emanetçi kütüphane diye adlandırılıyor. Bir başka özelliği de kimseye eve kitap verilmiyor, hatta Kral I. Charles’e bile ödünç kitap verilmemiş. Üye olmadıkça ve ücretli gezi gurubu oluşturmadıkça da içeriyi göremiyorsunuz.

Pembroke 3. kontu Oxford’un Şansölyesi (Başkanı) William Herbert’e ait bu bronz heykelin sanatçısı Hubert Le Sueur. Heykel başlangıçta Wiltshire’daki aile koltuğundayken sonradan hayli el yazması eser hibe ettiği için buraya dikilmiş. Utanmışlar belli ki. 😉

Hemen fazla ıslanmadan ve kalabalık olmadan çekeyim derken bu kez de başka bir güzel manzaraya dahil oldu. 🤷‍♀️😄  

Oxford-Bodleian Kütüphanesi
Oxford-Bodleian Kütüphanesi

Buralar hep Oxford Üniversitesi diye geçiyor demiştim. Hadi yine sizi de Oxford’lu yaptım sayılır. ☺️ Oxford Üniversitesine gelmişken hemen biraz daha bilgi aktarayım.

Oxford’a ait en eski yazılı kayıt tarihi 1096 olduğundan üniversitenin de 1096 yılında kurulduğu varsayılır. O yıllarda adı henüz bilinmiyorken 1167 yılında Kral II. Henry Fransa ile savaşı bahane ederek İngiliz öğrencilerin Fransa’da Paris Üniversitesine gitmesini yasaklar, herkes Oxford’a gidecek diye ferman çıkartır. Tek Üniversite de Oxford olunca tüm öğrenciler Oxford’a yığılır böylece hayli kalabalıklaşan üniversitenin de popülaritesi artmış olur.

Bu arada Cambridge Üniversitesi kurulur. Bakalım nasıl kurulmuş dersiniz? 🙂 Yıl 1209 Oxford’da bir kadın öldürülür. Yetkililer cinayeti bir türlü çözemez, şehirde isyan çıkar. Halkı yatıştırmak için her zaman başvurulan yöntemle günah keçisi aranır ve iki akademisyen idam edilir. Ama bu kez işler ters teper ve olaylar iyice büyür. Soruşturma olmadan iki akademisyenimiz nasıl asılır! diye üniversite ayaklanır. Olay halka yayılınca da bir anda üniversite ile halk karşı karşıya kalır ve kaçınılmaz sonuç; çatışma başlar. Neticede akademisyenlerin bir kısmı üniversiteyi terk edip Paris’e bir kısmı Londra’ya bir kısmı Amerika’ya bir kısmı da İngiltere’nin küçük bir kasabası olan Cambridge gider. Olaylar iki yıl kadar sonra bitince giden akademisyenler geri çağırılır. Cambridge’ye gidenler hariç diğerleri Oxford’a döner. Cambridge’deki akademisyenler aynı Oxford sistemi ve ekolü ile Cambridge Üniversitesini kurarlar. İşte bu nedenle yukarda bahsettiğimiz Oxbridge şeklinde birlikte anılırlar. Neticede Cambridge Oxford’un çocuğu sayılır.

Unutmadan her iki şehirden de nehir geçtiğini biliyoruz. Thames nehrinin bir kolu sayılan Isis nehri Oxford’dan, Cam nehri de Cambridge’den geçer. Ama ezeli rekabetin çekişmesi Londra’nın Thames nehrinde yaptıkları bot-kürek yarışlarıdır.

Yağmur atıştırmaya devam ediyor biz de biraz hızlanalım dedik. Bahçeden çıkarken karşımıza gelen bina Herdford koleji ve yanında gözlerime inanamadım Venedik’te değiliz ki! 🤔 Bu ahlar köprüsünün burada işi ne? 😳

Oxford
Oxford- Herdford Kolej

Oxford
Oxford- Herdford Koleji, Bridge of Sighs(Ahlar Köprüsü)

Aslında adı Herdford- Bridge of Sighs (Ahlar Köprüsü). Evet sanki Venedik’teki ahlar köprüsünü buraya da yapmışlar gibi. Ama birebir aynısı değil tabii ki, sadece Herdford kolejinin iki bölümünü birbirine bağlayan köprü-ara geçit.  Herdford koleji 13. yüzyıldan kalmadır ve bakınız hala sapasağlam. Fotoğrafta karşımıza çıkan ikizlerin kıyafetleri de güzelmiş. Aynı gruplarla çok sık karşılaştığımızdan bazen tanışır gibi selamlaşıyoruz. 😊

Nihayet çok beğendiğim Radcliffe Camera’nın avlusuna Radcliffe Square çıktık. Şu muhteşem yapıya bakınız. Çabuk olmalıyım fotoğraftan bile yağmurun çizgileri görülüyor hız kesmedi aynen devam.

Oxford- Radcliffe Camera
Oxford- Radcliffe Camera

Tavaf eder gibi döndüm bina süper güzel. Venedikli mimar Palladio’ya ait ve onun adıyla anılan palladian stille bu şahaseri yaratan mimar da James Gibbs. Radcliffe Camera Oxford Üniversitesinin bilim kütüphanesidir. Binanın yapım ve bakım finansörü ölümünden sonra yüklüce bir miktar Sterlin miras bırakan zamanın tanınmış doktoru John Radcliffe’dir. Radcliffe Camera halen Bodleian Kütüphanesinin bir okuma odasıdır. Yerin altındaki okuma odalarında 600 bine yakın kitap varmış ve tünellerle Bodleian kütüphanesine geçiliyormuş. Yine bir rehber eşliğinde gezilmesi gerekiyor.

Oxford- Radcliffe Camera
Oxford- Radcliffe Camera

Hızlıca istikametimiz Bakire Meryem Üniversitesi ve Kilisesi yani; University Church of St Mary the Virgin. İlk resmi kaydı 1086 olan cemaat kilisesidir. Oxford Üniversitesi ilk bu binada kurulduğu zamandan 13.yüzyılın başlarına kadar üniversitenin idare binası olarak kullanıldı. Bu arada cemaatte kiliseye gelebiliyordu.

Kilise aynı zamanda daha önce bahsettiğim Kraliçe kanlı Mary’nin bunlar sapkındır diye kazıklara çakıp yaktırdığı Canterbury Başpiskoposu Thomas Cranmer, Londra Piskoposu Nicholas Ridley ve Worcester Piskoposu Hugh Latimer’in yargılandıkları yerdir. 1630’lu yıllara gelindiğinde artık sadece ibadet yeri olarak kullanılmasına karar verilir. Aynı zamanda Worcester Piskoposu ve ilahiyat doktoru olan Thomas Cobham’ın miras bıraktığı kitapları ile de Oxford Üniversitesinin ilk kütüphanesidir. Bana Sagra de familyayı anımsatan kulesine 127 basamağı göze alır da çıkarsanız manzara muhteşemmiş.

Oxford-
Oxford-University Church of St Mary the Virgin

Oxford Üniversitesinin doğuş binası demek daha doğru olabilir.

Çok enteresan dini kuralları var. 17. yüzyıla kadar akademisyenler bekar olmak zorundaydılar evlenemeleri yasaktı. Mevcut 38 kolejin her birinde mutlaka bir şapel-kilise var çünkü kolejler din adamlarının yönetimindeydi. Zaten isimlerine bakınca anlaşılıyor St. George, St. Peter, Maria Magdalena. Çok ilginç bir kolej ismi daha var Corpus Christi latince ‘İsa’nın ölü bedeni’ demektir. 18. yüzyıldan itibaren artık din adamları söz sahibi değiller.

Ayrıca 1200’lü yıllarda tamamen erkek öğrenci kabul ediliyordu. Hatırlarsanız bahsetmiştim burada Jean Austin erken dönemde eğitim alabilmiş sayılı kız çocuklarından biriydi. Victoria dönemine kadar kız çocukları düzenli bir eğitim alamazlardı.

Oxford 1880’ler de kız öğrenci almaya başlamışken Cambridge 1970’lerde ancak alabilmiştir. Oxford’da yoğun baskılar sonucu tamam kız öğrenci alırım, okuturum ama mezun olurken diploma vermem demiştir. Tam 50 yıl yani I. Dünya savaşı sonrasına 1920’lere kadar Oxford kız öğrencilere diploma vermemiştir. Kız öğrencilere diplomalarını Dublin Trinity Koleji yapılan bir protokol sonucu fahri olarak diploma vermiştir. Nihayet 1920’lerde tamam demiş ve Oxford kız öğrencilere diplomalarını kendi adıyla vermiştir.

Oxford ile Cambridge’nin her alanda aralarında ezeli bir rekabet vardır ve hala devam etmekte. Oxford’un 67 nobel ödülü Cambridge’nin 97 nobeli var. Oxford en çok Başbakan çıkaran Üniversitedir. Ama en büyük rekabet kürek yarışlarında demiştik. Cambridge’nin 84 galibiyetine karşılık Oxford’un 80 galibiyeti ile Cambridge burada bir adım öndedir.

Girmişken kiliseyi de gezelim vitrayları güzeldir dedi Sinan rehberimiz. Ama ben Köln’deki Dom Katedralinin vitraylarını görmüş biri olarak çok da beğenemedim. Yine de bir göz atalım derim. Bu salon ve tavanı da çok özelmiş. Tavanda bir özellik göremesem de karşıdaki heykel gurubu çok güzeldi.

University Church of St Mary the Virgin
University Church of St Mary the Virgin

Bence en güzel yeri devasa boyutlu kilise org’unun yeriydi. Orijinali II. Dünya savaşından bir süre sonra çıkarılan bir yangınla yok olmuş. 1986 yılında tanınmış İsviçreli org yapımcısı Metzler şirketi tarafından aslına uygun olarak ve orijinalinden kalan bir iki parça da eklenerek yeniden yapılmış. Ağustos ayında bazı günler özel olarak halk için resital düzenleniyormuş. Foto by Önder Kaplan

University Church of St Mary the Virgin
University Church of St Mary the Virgin

Yine de hatırı kalmasın bir kaç vitray pencere ekleyeyim. 😉

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Dışarı çıktığımızda yağmur hafiflemişti. Şimdi High Street’e yürüyoruz. Boylu boyunca kafelerin olduğu alış veriş caddesi. 

Oxford High Street
Oxford High Street

Aaa kan çekince göz de hemen görüyor.  🙌

Oxford High Street
Oxford High Street- Dentist 😘

İlerde saatli bir kule gördük. 12. yüzyıldan kalma bu kulenin adı Carfax kulesi. Carfax Fransızcadan gelme Carrefull, türkçesi kavşak anlamına geliyor. Yeri de zaten tam Oxford’un merkezindeki en işlek kavşak. Zamanında St. Martin isminde bir kiliseymiş. Ama bugünlere ancak kulesi gelebilmiş. Üzülmeyin 99 tanecik üstelik bizim minareler gibi daracık basamakları çıkınca (kiloluysanız pardon çevreniz genişse 😁 çıkamazmışsınız) yine Oxford’un güzel manzarasını temaşa edebilirsiniz. Bir de yasası var ondan daha yüksek bina yok zira daha yükseğini yapamazsınız yasak. 

Oxford -Carfax kulesi
Oxford -Carfax kulesi ( St. Martin’s Tower)

Çanlara dikkat ediniz çok sevimli iki kukla-Quarterboys diyorlar. Biri çeyrekte diğeri saat başlarında çalıyor, dolayısıyla bir çanı küçük diğer çan büyük. 

Kuleden sağa döndük Oxford’un meşhur caddesi Cornmarket (Mısır Çarşısı) Street’en otobüsümüzün bizi alacağı ilk indiğimiz yere doğru gidiyoruz. Hemen solumuzda kapalı bir dükkan yerinin önünde sokak sanatçısı yine kumdan maymun yapmış. 👏

Oxford- Crownmarket Street
Oxford- Cornmarket Street

Burası markaların çoğunlukta olduğu alışveriş mağazaları ile hareketli ve oldukça da kalabalık olan Cornmarket caddesi demiştim. Yağmur hafifledi ben de birkaç kare alabildim.

Oxford- Crownmarket Street
Oxford- Crownmarket Street
Oxford- Crownmarket Street
Oxford- Crownmarket Street
Oxford- Crownmarket Street
Oxford- Crownmarket Street
Oxford- Crownmarket Street
Oxford- Crownmarket St. ‘ The Randolph Otel’

Evet şimdi bir başka önemli yere geldik evet buluşma yerimiz ama ardında gezilecek bir müze var Ashmolean Müzesi. Henüz müze kelimesinin bilinmediği bir dönemde bu görevi yerine getiren İngiltere’de kurulmuş ve Dünyanın en büyük müzesi. Kökeninde çiftçi olan baba ile oğlunun orijinal buldukları antika eşyaları kiler gibi bir yerde biriktirmeleriyle başlamış. Sonra bir şekilde Elias Ashmole’ye devrediyorlar ve ardında Elias da o sırada Oxford’da okumaktadır, Oxford’a devrediyor ve müze de bu şekilde 1683 yılında kuruluyor ve adını da ondan alıyor. 

Oxford- Ashmolean Müzesi
Oxford- Ashmolean Müzesi

Sinan rehberimiz bakınız size ne göstereceğim dedi ve anlatmaya başladı; Burası Londra’daki British Museum’un küçük bir benzeridir. Dünya’nin her bölgesine ait pek çok değerli ve eşsiz eser burada sergilenmektedir.

Antalya’daki Hadrian Kapısı’nin bronz yazıtının ‘Traiano’ yazan kısmı, Sümela Manastırı’ndan ahşap oyma bir kapı, Efes’ten bir asker mezartaşı, İzmir’den pişmiş topraktan tanrıça figürünü, Bizans İstanbul’undan büyük boy bronz haç, pek çok İznik çinisi örneği gibi pek çok da Anadolu kökenli eseri bu müzede görme şansınız var. Ama en önemli dediğim Fatih Sultan Mehmet’in 3 farklı madalyonunu sizlere göstereyim siz sonra dolaşın dedi.

Oxford- Ashmolean Müzesi- Fatih Sultan Mehmet'in madalyonları
Oxford- Ashmolean Müzesi

Fatih Sultan Mehmet Dünya’nın en güzel şehri olan ‘İstanbul’-Konstantiniyye’yi fethederek Roma/Bizans İmparatorluğu’na karşı tarihi bir zafer kazandı 29 Mayıs 1453’te. Bu büyük zaferinden sonra -Avrupalı çağdaşları gibi- Batılı tarzda resmedileceği madalyonlar yaptırmak ister ve bu sebeple Avrupa krallarından himayeleri altındaki sanatçıları İstanbul’a göndermesini istedi. Erken dönem Rönesans sanatının ünlü isimlerinden Bellini, Ferrera ve Giovanni 1470’lerde bu sebeple İstanbul’a gelerek Fatih’in tablo ve madalyonlarını yaptılar. Daha sonra başka Avrupalı sanatçılar da Fatih’in madalyonlarını yapmışlardır. 

İşte bu madalyonlardan 3 tanesi bunlar. Diğerleri Washington Ulusal Sanat Galerisi ve British Museum gibi önemli koleksiyonlarda sergileniyor. Dedi ve bizi bizimle bıraktı. Biz de gezmeye başladık ama 4 kat hangi birine gideyim de buluşma saatine yetişeyim bilemedim. Siz bana bakmayın video ekleyeyim daha iyi olacak gibi.

Ama önce müze sahibi Elias Ashmole’nin John Riley’in yaptığı yağlı boya tablosunu yakaladım ekleyeyim. Altta tek olan.

Oxford- Ashmolean Müzesi
Oxford- Ashmolean Müzesi

Buyrun kısa bir tur yapalım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Böylece toparlanıp buluşma yerine gittik müzenin diğer yanı yani. Bizden önce gelenler de olmuş.☺️

Oxford- Ashmolean Müzesi
Oxford- Ashmolean Müzesi

Son kez etrafta birşey bulabilirmiyim diye bakınırken Oxford’lu üç güzeli kız yakaladım. En sona ekleyeceğim. 😉

Oxford’u da bitirdik artık otobüsteyiz. Sinan rehberimiz İngiltere’den ayrılmadan önce size bir sürprizim daha var dedi. Sizleri çook ünlü markaların outlet mağazalarına- Bicester köyüne götürüyorum dedi. Aslında hiç işim olmaz üstelik Sterlin paramıza kıyasla en pahalı dövizken. Size yine bir şekilde göstereyim. Ama inanılmaz şekilde alışveriş yapan insanlar vardı ve kıyafetlerinden de marka takip ettikleri belliydi. Bambudan yapılma bu fil ailesi hepsinden çok güzeldi. 

Bicester Village- Outlet Center
Bicester Village- Outlet Center

Bakınız önündeki yazı nedeniyle de çok özeller. Bu ironik filler Güney Hindistan’da yaşıyorlar. Ve yok olmamaları için yardım edin. Bu fil ailesi orman habitatını yok eden lantana camara  bitkisinden yapılmıştır. Ve büyük habitat-yaşam alanı kaybı Asya Fillerini evsiz bırakıp neslini yok etmekte ve son 100 yılda sayılarını %95 oranında azaltmıştır. Yardımlarınızı esirgemeyin. 

Ah işte genç olup Alice gibi düş kurup, harikalar diyarında gezer gibi Oxford’da okumayı kim istemezdi ki…    

Oxford Öğrencileri
Oxford Öğrencileri

Örneğin; bu fotoğraftaki kızlar gibi bir anıtın merdivenlerinde keyifli dost sohbetleri yapmak, hemen yanıbaşındaki kız gibi ders çalışmak, belki de aşık olmak… Dünyanın her yerinden gelen öğrencilerle aynı havayı solumak, okuduğun kolejde orta çağı hissetmek, tarihi binalarla çevrili sokaklarında gezip kafelerinde soluklanıp beş çayı içmek… Hadi ama hayal edin güzel oluyor… 😇

Siz hayal ede durun biz çok sevdiğimiz Oxford ile birlikte İngiltere’yi ardımızda bırakıp geldiğimiz Luton Havalimanından çook geç vakit (oo.25) uzun bir yolculukla Dünya güzeli memleketimize ve İzmir’e (06,15) Sunexpress’le uçalım. Hayli uzun olsa da artık sizi sıkmadığımı biliyorum. 😁 Hepimizin huzurlu ,keyifli, mutlu günleri olsun yeni bir yolculukta buluşuncaya kadar sevgiyle kalın. 💞💞💞

BİRLEŞİK KRALLIK ve İRLANDA -İngiltere – Stratford Upon Avon

Merhabalar; Bu kez çabuk geldim sayılır. 😊 Birmingham’dan ayrıldığımızda ( 6 Ağustos 2019) saat 12.00 olmuştu sanırım. Stratford Upon Avon’a 40-45 dk sürecek 60 km’lik bir yolumuz var.

Stratford Upon Avon İngilizlerin dünyaca ünlü şairi William Shakespeare’in 👨‍🎨 doğduğu evin bulunduğu 16. ve 17.yüzyıldan beri var olan küçük sevimli bir kasaba. Ağzımız kasabaya alışmışsa da ben böyle yerlere yine de kasaba demeyi seviyorum. 😍 Aslında Warwickshire iline bağlı sakin güzel bir ilçedir ve adını içinden geçen Avon nehrinden almıştır. Stratford, Kelt ve Sakson dilinde cadde ve nehir kıyısı anlamına gelir, Avon da yine Keltçe nehir demektir. Bu durumda Stratford Upon Avon; Nehir kıyısına giden cadde diye çevrilebilir.

Otobüsten indiğimiz yer Windsor Street hemen solumuzda bizi bu şakacı-palyaço karşıladı. Shakespeare’in ‘As you Like it’-Beğendiğin gibi veya ‘Size Nasıl Geliyorsa’ anlamına gelen komedi oyunundaki karakter, Jester Touchstone’dir. 

Jester-Palyaço
Stratford Upon Avon-Jester- Palyaço

Jester’in kaidesinde yazılanlar: Ey soylu budala! Saygın budala diye başlıyor. ‘Size Nasıl Geliyorsa’ oyunundan. James Butler R.A Kraliyet Akademisi tarafından önerilmiş. 22 Temmuz 1994 yılında Kraliyet temsilcisi Warwickshire Viskontu Daventry tarafından açılmıştır. Jester Anthony Bird OBE’nin doğduğu, yaşadığı, çalıştığı ve kendisine sayısız arkadaş, şans ve mutluluk sunan şehir olan, Avon nehri üzerindeki Stratford’a sevgisinin bir göstergesi olarak armağanıdır. Tercüme için Deniz’ime teşekkürlerle. Diğer yanında ünlü repliği ‘Budala kendini Bilge sanar. Bilge kişi ise kendini budala sayar’ diğer yanlarda yine aynı oyundan replikler yazılıydı.

Aşağı doğru Henley Street’te yürüyoruz.

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon

Shakespeare’in hediyelik eşya satış yerine geldik.

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon

Güzel kafelerin olduğu cıvıl, cıvıl bir cadde şimdilik hava güzel ama gri bulutlar dolanmaya başladı. 

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon

Hemen solumuzda yarı ahşap bu güzel ev Stratford Upon Avon’da, şöhreti ülkeyi aşmış ünlü şair ve yazar Shakespeare’nin doğum-evlilik dahil bir dönem yaşamını geçirdiği Henley Street’teki 250 yıllık evi. Gezmedik ama 16. yüzyılda orta sınıf bir ailenin yaşamını yansıtan bu iki katlı ahşap ev bir hayır kurumu tarafından 1847 yılında satın alınmış ve restorasyonlarla Shakespeare’in yaşadığı zamandaki her türlü eşya ve eserlerinin olduğu kütüphanesi birebir aynen korunmuş.

Stratford Upon Avon- W. Shakespeare'in doğduğu ev
Stratford- W. Shakespeare’in doğduğu ev

William Shakespeare, 1564’te bu evde ailesi ile 18 yaşına kadar yaşamış. Evine yakın bir okulda iyi bir eğitim almış. Zamanın İngiltere’sinde çocuklara erken yaşta Roma ve Yunan tarihi dersi verilir, Latince ve Yunanca öğretilirmiş. Shakespeare’de kendi tarihini, Roma tarihini, Latince ve Yunanca öğrenmiş. Bu sebeple yazdığı 38 oyunun birçoğunda tarihi işlemiştir. VIII. Henry- Marcus Antonius ve Kleopatra- Julius Sezar- Macbeth (İskoç kralıdır) Othello- Kral Lear gibi. Ayrıca 124 tane de sone (bir nazım şeklidir) yazmıştır.

Biraz hayatından bahsetmekte yarar var. Çok genç 18 yaşında kendinden yaşça hayli büyük olan zengin aile kızı 26  yaşındaki Anne Hathaway ile tanışır. Zamana hiç de uygun olmayan birlikteliklerinde Anne hamile kalınca da mecburen evlenirler. Evlendikleri zaman bu fotoğraftaki evde tüm aile birlikte yaşamaya başlar ve 6 ay sonra doğan kızlarından başka bir de ikizleri olur. Shakespeare ünlü olunca refah seviyeleri hayli yükselir. Shakespeare Stratford’un en büyük ve geniş olan evi New Place’i satın alır ve yeni evlerine taşınırlar. Shakespeare Londra’da yaşarken Anne hiç yanına gitmemiş. Shakespeare 1610 yılında emekli olunca Stratford’a döner ve ömrünün kalan bölümünü ailesine, torunlarına adayarak yaşar. Her ikisinin mezarı da Holy Trinity Kilisesi’nde yan yanadır. 

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon- Shakespeare’in doğduğu ev

Hakkında yazılı çok fazla bilgi- belge yoksa da eserlerini 1589-1613 yıllarında ürettiği bilinir ve ününe 1592 yılında Londra’da yaşarken kavuşmuştur. Bu eserleri Macbeth ve King Lear oyunlarıdır. Edebiyat eleştirmenleri, trajik hikayesi Hamlet’i en önemli eseri olarak görürken genel de herkesin tartışmasız ilk aklına gelen Romeo ve Juliet’tir. Shakespeare’in en çok oynanan oyunu şüphesiz ‘Bir Yaz Gecesi Rüyası’dır. İskoç General Macbeth’in hikayesini konu aldığı draması, tiyatro oyunu olarak dünya klasikleri arasındadır ve çokça da filmi yapılmıştır.

Tam bir kavşağa gelmiştik ki yağmur çiselemeye başladı. Eee burası İngiltere demiştik her an yağmur 🌧 yağabilir. Sığınacak bir yer ararken gözüme takılanlar.

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon-Henley Street

Hemen solda Cafe Nero’ya girdik.

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon-Cafe Nero

Fena sayılmazdı üst katına çıktık. Yağmur da zaten uzun sürmedi.

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon

Yağmur dindi biz de gezmeye devam ettik. 

William Shakespeare 52 yaşında öldüğünde; Stratford Upon Avon’da vaftiz edildiği Holy Trinity Kilisesine gömülmüştür. Burada Sinan rehberimiz anlatırken güzel bir saptama yapmıştı: William Shakespeare’nin vaftiz tarihi 26 Nisan 1564 diye kayıtlı. Ölüm günü kesinlikle biliniyordu zira çok ünlü biri olduğu için kayıtlara 23 Nisan 1616 olarak geçmiştir. Bildiğimiz üzere o çağda Hıristiyanlar çocuklarını doğumundan itibaren en geç yedinci günde vaftiz ederler. Hele Elizabeth döneminde o kadar bile beklemezler hemen üç veya dördüncü günü vaftiz ederlermiş. Shakespeare de 26 Nisan’da vaftiz edildiğine göre muhtemel doğum günü 21-22-23 Nisan olmalı denmiş ve ölüm günü 23 Nisan olunca da doğumunu da 23 Nisan diye kayıtlara geçmişler. Yani Dünyaca ünlü Shakespeare bizim 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mızda doğmuş ve 52 yıl sonra yine 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’mızda ölmüştür. Bence bu tarihi İngilizler gibi lehimize kullansak ve 23 Nisan’da W. Shakespeare’i de ansak 🤔 mı acaba? 

Neyse dışarda güzel bir hava oldu, yağmurun kokusu da güzeldir renkler de canlanır. Kafeden çıktık herkes yerini almış bile. 😍 Sokak performans sanatçısı ile köpeği hoş bir görüntü sergiliyordu.

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon

Gezecek vakit yok ayrıca yakın bir yerde Hall’s Croft denilen Shakespeare’nin kızının evi, annesi Mary’nin doğduğu ‘Mary Arden’s Farm’ yani çiftlik ve biraz uzakça bir yerde de ‘Anne Hathawey’s Cottage’ denilen eşi Anne Hathaway’in doğduğu ev var. Hepsi gezilebiliyor ama tabii bilet almak gerekiyor.

Biz de yine kendimiz dolaşalım dedik. Henley Street’te aşağı doğru yürümeye devam ettik.

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon

Güzel bir meydan hangi yöne gitsek ? 🤷‍♀️ Önce karşıya geçip kavşağın fotoğrafını çektim. Soldaki İngilizlerin çok uluslu evrensel bankaları Barclays var biz de o girilmez işaretli sokaktan çıkmıştık. Aaa saat 12.45 olmuş bile. 🤔

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon

Ardından bu fotoğrafın tam tersi istikamette yani High Street’ten yürümeye karar verdik. Chester’de gördüğümüz Tudor dönemi yapılarla yine karşılaştık. Hatırlarsanız bu iki katlı ahşap binalara The Row’s deniyordu. Sanki sedef kakma yapılmış gibi. Öyle görülüyor ki, Stratford’ta da çokça karşımıza çıkacaklar.

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon-High Street-Old Bank

Köşede görülen sivri yapı çok özellikli bir banka. Neden özellikli? Önce yakın plan fotoğrafını ekleyeyim sonra anlatayım.

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon- Old Bank-HSCB

Evet kapısının üstünde William Shakespeare’nin portresi var. Victoria döneminde inşa edilmiş Gotik bir yapı. Yapının üç bir yanında ve dikkatli bakarsanız portrenin üstünde de görülen kabarma rölyeflerin hepsi usta  yazar Shakespeare’nin oyunundan sahnelermiş. 

Hemen solumuzda da Belediye binası var. 1769 yılı yapımı eski bir bina. 

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon- Town Hall-Belediye binası

Ve yine binanın üstünde duvardaki niş içine yerleştirilmiş heykel de William Shakespeare. Londra’nın Drury Lane Tiyatrosu’nun yöneticisi ve aynı zamanda ünlü bir aktör olan David Garrick tarafından yaptırılmış. Onlara heryer Shakespeare. 😁 Sağdaki sokaktan gitmeye karar verdik. İlerde kilise var bakalım dedik. Sokağın adı da Shapel St.

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon

Ooo esaslı The Row’s buradaymış ve evet Shakespeare Hostel. 😁

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon- The Shakespeare Hostel

Shapel’e doğru giderken yine aniden yağmur başladı hemen bir saçak altı bulduk . The Guild Shapel of the Holy Cross yani Kutsal haç Guild Shapel’in tam karşında durduk derken esas şansa bakın ki, Shakespeare’nin en son satın aldığı New Place’in tam karşındayız. Tahta bahçe kapısından giriş yapılıyor.

Stratford Upon Avon

Yağmur yine durdu. Heyhat biletsiz kapıdan bile baktırmadılar, ben de Guild Shapel’i keyfimce fotoğrafladım. 13. yüzyıldan kalma bir bina.

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon- The Guild Shapel 

 Aynı yoldan geri döndük. Bu kez  Belediye binasının sağındaki Sheep Street’e döndük.

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon

Yine çiçeklerle süslü Pub’lar.

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon

Hani beni bilirsiniz ne varsa ara sokaklarda var derim ya işte böyle bir ara sokağa burnumu soktum. Renkleri herşeyi ile sanki masallardaki bir sokak. Karşımıza ‘Tudor World’ Tudor Dünyası diye dönemi bire bir yaşatan eski bir yapı çıktı.

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon

Genelde Shrieve’s House diye bilinen Stratford’taki en eski ev adı da ilk sahibi Shrieve’den. Daha sonra Shakespeare’in oyun karakteri olarak model aldığı düşünülen meyhane sahibi William Roger’a aitmiş. Yerdeki kaldırım taşları bile o dönemden kalma. Burası evin ahır kısmı imiş şimdi müze. Tudor dönemi tarihinin  turistlere kostümlü oyuncular tarafından birebir canlandırıldığı İngiltere’deki tek yaşayan tarih müzesi. Ve bu canlandırmalar zamanın korkunç olaylarını da gözler önüne serdiği için İngiltere’nin en perili-korku evi olarak da ünlenmiş. Deneyim yaşayanların yorumlarını okudum da öyle pek korkunç değilmiş. Tabii böyle şeyler göreceli. Bir ara sokağa daha göz attım.

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon

Sonra da bu güzel yol bizi fotoğraflık bir kavşakla Stratford’un harika parkına getirdi Waterside St.deyiz.

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon-Waterside
Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon- Swan Fountain- Kuğulu Çeşme

Parkı geziyoruz, bir grup çocuklu aileler. Yakına gidince köpük baloncuk oyununun yeni model oyuncağının satıcısını gördük. Ben çocuklarıma yuvarlak tel büker verirdim, onlar da şişedeki sabunlu suya batırıp üflerlerdi. Şimdiki modern oyuncaklar nerdeee. Buradaki çocukların balonları da hayli büyük oluyordu bakın ne de güzel renkleri var.

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon

Biraz sağa doğru yürüyünce güzelim çiçekleri çekeyim derken kuleli büyük bina topluluğuyla karşılaştık. Önde İngilterenin ünlü RSC-Royal Shakespeare Company var görünen kule de RSC’nin seyir terası 118 fit-(35-36 metre olmalı) uzunluğundaymış. Hemen arkasında da Swan Tiyatrosu varmış. 🤷‍♀️

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon-RSC-Royal Shakespeare Company

Yine parkta karşımıza Shakespeare’in bu heykeli çıktı. 

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon- Shakespeare heykeli

Yukarı doğru yürüyüp Avon nehri kenarına geldik. Bu kez yüzer dondurmacı 🍨 vardı ama yemek için hava hiç de uygun değildi.

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon

Tam karşımızda bir anıt görülüyor artık oraya kadar gidip dönecek vakit yok. Shakespeare’in anıtı-Gower Monument hayli özel bir anıt. 1888 yılında Stratford’a Lord Ronald Gower tarafından hediye edilmiş. Anıtın üstünde sandalyede oturan Shakespeare var. Dört bir yanında oyun karakterlerinden; Falstaff, Lady Macbeth, Hamlet ve Prens Hal’ın heykelleri var. Nehir boyunca yürüyüş için vakit olsaydı çok keyifli olabilirdi. 😔

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon

Yüzer evler kapalı mekan gibiydi bir cazibesi yoktu çekmedim. 😄  Artık vakit tamam buluşma yerine doğru gidiyoruz.

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon

Güzel bir kapı gördüm bakın nereye ait bir kapı çıktı. 😇 Funeral Directors- Bennett ve oğulları cenaze işleri. 😁

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon

Bu bölge halkı kızıl olur demiştik ya örneğine rastlayınca kaçırmadım. Maaile kızıl saçlı. 😍

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon

Yağmurla gelmedik ama Stratford gidişimize üzülmüş gibi arkamızdan ağlıyordu. 

Stratford Upon Avon
Stratford Upon Avon

Yolumuz Oxford şehrine. Muhtemelen bir saatlik yolumuz var. Yol üstünde Oxford vardı biz de gittik. 😁 Sevgiyle takipte kalın.❤️💞❤️

 

BİRLEŞİK KRALLIK ve İRLANDA-İngiltere-Birmingham

Güzelim Orta Çağ havasını geri bırakalı bir buçuk saat oldu tarih hala 5-Ağustos-2019 ve saat 18.0o olmuş bile. Geri dönüş yaklaştı artık İngiltere’ye doğru inişe geçiyoruz. Biraz şehir hakkında bilgi aktarayım.

Birmingham ismi eski zamanların İngilizcesinde yerleşim yeri demektir. İlk yerleşimin M.S 6. veya 7 yüzyılda olduğu tahmin ediliyor. Gelişerek şehir oluşu ise 1889 yılına denk gelir. Aynı zamanda İngiltere’nin 2 milyon nüfusuyla en kalabalık ve çok turist çeken şehirlerinden biridir. Halkın çoğu göçmendir ve gerçek yerlileri kızıl, onları ‘brummie’ diye adlandırıyorlar. Sanayinin gelişmesi hayat seviyesini de yükselttiği için zengin bir şehir sayılır.

Birmingham’ın tarihine bakınca birçok ilklerin şehri olduğunu görürüz. İlk ‘pik – dökme demir’ burada elde edilir. Dünyada ilk pamuk fabrikası bu şehirde kurulur. En uzun demiryolu hattı buraya döşenir. İlk buharlı makine fabrikası da buraya kurulur gibi. Bir tane daha var öyküsü de çok güzel. Ama bir iki fotoğraf ekleyip konuya sonra geleceğim kısaca merakınızı gidereyim bizim zamanımızda çok kullandığımız haberleşme- mektuplaşmada zarfa yapıştırdığımız pulu ilk bulan, modern posta gönderimini hayata geçiren kişi Rowland’dır ve Birmingham’da doğmuştur.

Bu arada bir gün kalacağımız Birmingham şehrine geldik. Panoramik şehir turunun ardından otele geçtik. Sonra bir grup oluşturup şehri gezmeye başladık. Gönlüm Chester’da kaldığı için Birmingham beni an itibariyle pek sarmadı. Bakalım Sinan ERCAN rehberim neler gösterecek, neler anlatacak. Daha çok öğrenci şehridir tarihi yeri fazla değil dedi…

Birmingham
Birmingham-İkon Galery- York Cafe

Otelin hemen solundan eski binaları geçerek kanalların, cafe ve barların çok olduğu Birmingham’ın Broad Street’ine geliyoruz. Yukardaki güzel bina da şato değil İkon Galeri-York Cafe imiş. 😁 Bakın dedi Sinan rehber, Liverpool’un Beatles’i varsa Birmingham’ın da Black Sabbath’ı var. Burası West Side Birmingham’ın batı yakası. 2019 yani bu yıl ve iki ay önce Birmingham Belediyesi kuruluşlarının 50.yıl anısına bu köprüye onların adını verdi diye ekledi.

Geezer Butler, Tony Iommi, Bill Ward ve Ozzy Osbourne adındaki bu dört genç 1969 yılında fabrikada işçi olarak çalışmaktan sıkılır ve kurdukları grupla müzik dünyasını Heavy Metal ile tanıştırırlar. Dünyaca tanınan grup ilk önceleri Polka Tulk Blues Band and Earth adıyla kurulmuş sonra 1969’da Black Sabbath adını almışlardır. İlk albümlerine grubun ismini verirler Black Sabbath. Ticari anlamda iyi iş çıkaran ikinci albümleri ‘Paranoid‘dir. Beatles’ların fırtına gibi estiği bir dönem de Amerika’da bile bir seneyi aşkın liste başı olurlar, ben de beğendim. Netice de Birmingham onları artık şehirlerinde bu şekilde anacak. 

Bu arada fantastik roman severlerin yakından tanıdığı yazar JJR Tokien de Birmingham doğumludur. Birmingham futbolda da bir ilki yaşamıştır. Dünyadaki ilk futbol yarışmaları burada düzenlenmiş ve lig şekline dönüşmüştür. Tanınmış ve İngiliz Premier Liginde oynayan üç takımı vardır. Aston Villa-Birmingham City ve West Bronwich Albion.

Birmingham 'Black Sabbath'
Birmingham ‘Black Sabbath’ köprüsü

Yine çok güzel cafelerin olduğu bir yere geldik.

Birmingham
Birmingham

Sevgili rehberimiz buralardan birşeyler yiyebilirsiniz, sağdan giderseniz kanal bölgesine inersiniz, biraz gezin zaten otel çok yakın birkaç güzel yerini de yarın birlikte gezeceğiz dedi. E tabii biz de rehberimizi ikiletmedik ve bu güzel manzarayı köprü üzerinden izledik. Kanallara aşinayız artık Manchester City‘de anlatmıştım.

Birmingham’da ilk kanal 1769 yılında açılıyor. Sanayi iyice geliştikçe kanalların ticarette taşımacılığı önemli ölçüde kolaylaştırdığı görülünce de açılan kanalların uzunluğu 258 km’yi buluyor. Çevresinde görünen kırmızı binalar daha önceleri birer fabrika iken şimdi harika birer restoran, bar ve kafeye dönüştürülmüş. Kanalları birbirine bağlayan bir o kadar da köprüsü var galiba bayıldım. İlk baştaki sözümü geri alıyorum. Kanal ve yüzer ev dediniz mi! Ben orada kalırım. 💃💃

Birmingham-

Keşfetmeyi seviyoruz ya köprüyü geçip merdivenlerden aşağı indik. Buradaki köprü daha güzel gibi hem yine sevgililerin kilitleri asılmış haydi yukarı.

Birmingham
Birmingham Kanal bölgesi

Üstteki pembe kilit Hindistanlı olabilir. 😁 Kamel&Malak 20 July 2016 alttaki pembe nereli siz tahmin edin. 💑 Hassan&Zakia tarih yok bir üst sıra 2014’lü. Ne hoş acaba evlenmişler midir? 💑  Böyle şeyleri hep merak ederim.

Birmingham
Sevgi kilitleri

Sevgi kilitleri demişken Birmingham’ın ilklerinden olan konunun Rowland’ın hikayesine geleyim. ☺️ Haberleşmenin belki de en güzel yolu mektup yazmak, gidilen yerlerin kartpostallarına eklenen bir iki satır yazıydı. Tarihte bu yazılı kağıtları sahibine ulaştırmak için posta görevi kime verildiyse ücreti götürdüğü yerden alır miktarı da duruma göre yüklüce bir bahşiş şeklinde olurdu. İşte can alıcı nokta burada; ‘posta pulu’ olmadığı için bu tip haberleşme ücreti gönderilen yerden tahsil ediliyordu. Ücret önceden verilse postanın adres sahibine ulaşması da haliyle postayı götürenin insafına kalmış oluyordu.

İşte bu durumu anlatan kulaktan kulağa dolaşan bir hikaye var. Bana inandırıcı geldi size hikaye olsun. Rowland konaklamak için geldiği bir handa otururken hizmetini gören kıza bir postacı gelir elindeki mektubu uzatır. Mektubu alan kız kısa bir süre elinde evirir, çevirir sonra yeterli param yok diyerek mektubu geri verir. Uzaktan olayı takip eden Rowland istese de ”parasını ben vereyim mektubu geri çevirmeyin” deme cesaretini gösteremez. Bu kez kendi merak eder. Belli ki, uzak yerdeki sevgiliden gelen bir mektuptur, neden geri çevirdi? Dayanamaz kızla sohbet ederken araya sıkıştırdığı sorularla olayı öğrenir. İşin aslı sevgili ile önceden konuşup mektubu almamaya karar vermişler. Mektubun içi boş ama zarfın bir iki yerine koydukları özel işaretle sağ ve sağlıklı olduklarını anlıyorlarmış. ‘Aşk her şeye kadirdir’ boşa dememişler. 😍

İşte Posta hizmetlerini iyileştirme görevi verilen Rowland Hill’de çakan şimşek 💫 devlete pahalıya mal olan bu alıcıdan ücret alma işini nasıl çözeceğini göstermiş. Bildiğimiz ‘Posta pulu’. Evet hikaye dedik ama Rowland gerçekmiş yani Sir Rowland Hill 1897 yılında posta pulunun gerekliliğini anlatan bir kitap yazıp Kraliçe Victoria’ya sunmuş. Kraliçe takdir olarak ‘Sir’ ünvanını verdikten sonra Rowland’ı İngiltere’nin Posta Müdürü yapmış.

6 Mayıs 1840 tarihinde tedavüle çıkan ilk pul siyah&beyaz olduğundan adı ”Penny Black” üzerinde konan ilk resim de Kraliçe Victoria’nın resmi olmuş. Evet gerçeklere döndüğümüze göre geziye devam edebiliriz 

BirminghamÇok lüks kafeler, et lokantaları var başta açıklamıştım ya gelir düzeyi yüksekmiş diye, inanın makinam kocaman olmasa çaktırmadan fotoğraflarını çekerdim. Churchills barda Sih’ler diğerlerinde de çok şık insanlar vardı. Manzara buradan da çook güzel bakınız.

Birmingham
Birmingham

Kısa sayılan bu turdan sonra aynı yoldan geri otele döndük. Günün yorgunluğunu atmalıyız yarın Türkiye’mize dönüş var ve uzun soluklu bir gün olacak.

Ve tarih 6 Ağustos 2019 oldu. Sabah kahvaltısından sonra bavullarımızı otobüsümüze alıp Birmingham’dan ayrılmadan önce şehiriçi gezmemizi yapıyoruz.

Birminghamın şehir olması 1889 yılındadır demiştim. Çok geniş ve güzel bir meydana geldik. 1989 yılında Birmingham’ın şehir olmasının 100. yılı nedeniyle bu meydana da 100. yıl meydanı adı verilmiş. Etrafta inşaat vardı meydanı çok daha farklı ve güzel bir şekilde yeniden tasarlayıp yapımına başlamışlar.

100. Yıl Meydanı
Birmingham 100. Yıl Meydanı

Beyaz bina Baskerville House Belediyenin ek binası. Alt kat da olduğu gibi kütüphaneye ait. Sağdaki türbe gibi yapının ne olduğunu yanına gidince öğreneceğim.

Birmingham Kütüphanesi
Birmingham Library-Kütüphanesi

Meydanın en büyük özelliği fotoğraftaki Birmingham şehir kütüphanesi. 2010 yılında yapımına başlanmış 2013 yılında da halka açılmış. 200 milyon pound harcanarak yapılan ve ziyaretçi sayısı ile ilk sırada olan Avrupa’nın ödüllü tek kütüphanesi. İngiltere’nin kültür dünyasına armağan ettiği, bu hazine Birmingham’ın da gurur kaynağıdır.

Birmingham
Birmingham, (Baskerville House) Belediye ek binası

Grup önden gidiyor ben de rahatça fotoğraf çekebiliyorum. Binanın hemen yanında bir heykel var. Kraliçe Victoria’nın oğlu VII. Edward. Foto by Önder Kaplan💓

Birmingham
Kral VII. Edward

Evet türbe gibi dedim ama gerçekten de türbeymiş. Bina 1. Dünya savaşında hayatını kaybetmiş Birmingham’lılar anısına yine halkın inşa ettirdiği türbedir. Hall of Memory-Cenotaph diyorlar. Bu kez türbe gibi yapılmış, içine giriliyor sembolik bir tabut, sergilenen plaketler ve duvarlarda resimler var diyen Sinan rehberimizi dinlemeye devam ediyoruz.

Birmingham
Birmingham-Hall of Memory

Sanayi devrimini başlatan James Watt ile ortağı iş adamı Mathiyou Bulton’nun heykellerini göremedik geçici olarak kaldırılmışlar. Bu ikili 18. yüzyılda buhar makinasını bulup, fabrikasını da burada kurarak gerçek anlamda sanayi devrimi gerçekleştirmiş, Birmingham’ın ve elbette Büyük Britanya’nın gelişmesine neden olmuşlardır.

Yola devamla Edmund Street’e gelip köşedeki bu güzel sanat okulunun oradan Eden Place’e kadar yürüdük.

Birmingham Art School
Birmingham Art School

Bir köşeden döndük Victoria Square’e geldik. 100. yıl meydanı yapılmadan önce bu tarihi meydan kullanılıyormuş. Burada da inşaatlar devam ediyor.

Birmingham
Birmingham Council Hause-Belediye Meclis binası

Victoria döneminin görkemli binası Birmingham şehir meclisidir ve II. derece şehir koruması altındadır. Hemen solunda Roma mimarisiyle yapılmış ama çok da eski olmayan ama yine Victoria döneminde yapılmış Belediye Town Hall var. Burası da yine belediyenin sanatsal etkinlikleri, sergi, tiyatro vs. binası. Hemen yanında Kraliçe Victoria heykeli yine bir elinde asa diğerinde bir küre var. Dünyayı elinde tutan, idare eden Kraliçe anlamına geliyor. Çevre görüntüsünü bizim grupla birlikte vereyim. Roma tarzı Belediye binası da arkada görünüyor. Yine arkadaki kanatlı aslan heykelinden sağda da bir tane vardı.

Birmingham
Birmingham Victoria meydanı

Hemen karşıdaki New Street caddesinden devam ediyoruz. Birmingham’ın merkezi bir caddesi. Ünlü, ünsüz tüm markaları bulabileceğiniz alış-veriş merkezi.

Birmingham New Street

Serbest zaman verilince biz yine dolaşmaya başladık. Yolun sonuna doğru büyük bir avm ye geldik. Önünde devasa bir boğa heykeli vardı. Evet bizim İstanbul-Kadıköy’deki gibi burası da bir buluşma yeri havasında. Fotoğrafta görüldüğü gibi. 😉

Birmingham
Birmingham Bullring AVM

Ve alt kata inip modern olarak yapılmış Grand Central -Tren Garı’nda eşimle mola verdik. Fotoğrafta sağ tarafta aynı havalimanında olduğu gibi nereye gidecekseniz saatlerinizi takip edeceğiniz boardingleri görebilirsiniz. Gerçekten de çok büyük ve hareketli bir yer.

Birmingham
Birmingham Grand Central

Otobüse biniş yerimiz olan St.Philip’s Katedral’e giderken aniden bastıran yağmur bizi fazla ıslatamadı. 😁 Neyse İngiltere’de geziyorsanız her an yağmura yakalanabilirsiniz.

IMG_5035
Birmingham St. Philip’s Katedral

Katedralin önündeki heykel zamanının en etkili Anglikan teologlarından Oxford Piskoposu Charles Gore’a ait.  Az sonra bizim otobüsümüz de geldi. Gün çok uzun demiştik. Ama hala havalimanından uçağa biniş saatimize kadar yol üstünde uğrayacağımız iki- üç yer daha var. Birmingham’da hayat gece başlasa da gündüzünü biz sevdik. Sizin de sevdiğinizi umuyor Shakespeare’in köyü Stratford Upon Avon’da buluşalım diyorum.

Sevgiyle takipte kalın. 💞💞💞

 

BİRLEŞİK KRALLIK ve İRLANDA-İngiltere-Chester

Merhabalar; Yine birlikteyiz. Liverpool’dan çıkalı 35 dk olmuş yani tarih hala 5-Ağustos-2019 ve Chester’e gelmişiz bile. Birmingham için yola çıktık, ama görmeden geçilmemesi geren güzel bir kasaba olan Chester’ı biz de görelim dedik. Etraftaki tarihi kalıntılar elbette Romalılardan kalma.

Chester, İngiltere’nin Kuzey Batı bölgesinde Cheshire kontluğunun merkezi şirin bir kasaba. M.S 69-70 li yıllarda Romalılar tarafından korunaklı bir bölge olarak seçilmiş ve Dee nehri kenarında askeri bir kale olarak kurulmuş. Adını da Dee nehri tanrıçasından dolayı Deva koymuşlar.

Deva nehri taşımacılıkta kolaylık sağlayınca ve Britanya eyaleti gelişince kısa sürede etraf tüccarlarla ve dolayısıyla aileleriyle dolunca Deva da bir yerleşim yeri olarak Chester kasabasına, ardından Victoria döneminde de şehre dönüşür. Chester da zaten Lejyonlar şehri anlamına geliyormuş. Tudor döneminde de bölgenin zenginlerinin yerleşim yeri olmuştur. Halen de zenginlerin sayfiye yeri gibi.

img_4900
Chester- Roma kalıntıları

Sonra da Orta çağdan beri hala dimdik ayakta kalan kale surlarında yürüyenleri görüyoruz.

1-img_4903
Chester- Surlar

Romalılar tarafından kurulmuş kale surları ve yine Victoria döneminden kalma kırmızı tuğlalı evleri, orta-çağ dönemi esintileri ile masalsı bir havası var. Otobüsten indik yürüyerek sağa doğru gidiyoruz.

2-img_1325
Chester-Northgate Street

Belediye binasını geçiyoruz burası Northgate St. hemen solumuzda Katedral var devamla karşımıza hemen şu güzelim yapılar çıktı. Alttaki şekercinin kapısını İngilizlerin meşhur kurşun askeri süslüyordu.

3-img_1418-1
Chester- Row

4-IMG_1331
Chester- The Rows

Sedef kakma işlenmiş gibi duran iki katlı yapılarına hayran kalmamak mümkün değil ki bunlara The Rows -iki katlı ve sıralı yapılar deniyor, aslında Tudor dönemi yapıları olan bu binalardaki en büyük özellik dik eğimli çatıları, değişik biçimli süslü pencere ve bacaları ile yarı ahşap evlerin siyah -beyaz görünümleri. Charles Dickens‘ın romanlarındaki kasabalardan biri gibi. Bu yapıları daha sonra yakından göreceğiz ve sanırım ben bu kasabayı seveceğim.

5-img_4914
Chester- The Rows

Yolun sonunda Eastgate Street’e geldik ama sağa yürüdük şehrin merkezine geldik.

5a-img_1425
Chester- Eastgate Street

Aşağıda görülen taş sütun şimdi şehrin tam göbeğindesiniz diyor. Görülen sokak da Watergate st.

6-img_1335
Chester- The Cross- Watergate

Eastgate ve Watergate Roma döneminin önemli iki caddesiydi. Tüm ticari iş yapan dükkanlar, demirciler, tekstil vs. hepsi buradaydı. Saksonlar ve sonra Tudor dönemlerinde Northgate St. ve Bridge st. de bu ticari işleve katıldı ve daha modern Rowlar yani tek katlı dükkanlar inşa edildi. Roma döneminden bu günlere kadar hayli badireler atlatmışlar. 1278’de şehirde büyük bir yangın çıkmış o zamanlar tek katlı ve ahşap olan dükkanlar yangından zarar görünce alt katı taş üstü balkonlu ahşap galeri şeklinde yeniden inşa etmişler ve bu gördüğümüz yeni tip Row (sıralı) tarzı binaları ortaya çıkarmış. Kısaca hiç biri orijinal değil ( çakma Tudor 😁) ve İngilterenin hiç bir yerinde de benzeri yokmuş.

7-IMG_1336
Chester- Watergate Street

8-img_4924
Chester- Eastgate

     Rehberimiz Sinan Aydın; Bulunduğumuz yer Eastgeat Street, Bridge St.ten devam edin yolun sonunda görülen köprünün sağından surlara çıkın soldan yürüyün zaten göreceksiniz bulunduğumuz bu yere zorunlu inilen merdivenleri var. Ama siz inmeyip aynı yoldan geri dönün zira çok keyifli bir güzergahtır dedi, biz de rehberimizin lafını ikiletmiyoruz. Bulunduğumuz cadde alışveriş caddesi restoranlar daha ilerdeymiş. Bizim önceliğimiz elbette ki, gezmek ve fotoğraf çekmek. Üstelik zaman çok sınırlı Katedral, kütüphane ve çok büyük ve güzel hayvanat bahçesini gezemesek bile sınırlı zamanı iyi kullanmak zorundayız.

     Hemen sağımızdaki Bridge St’ten yürüyoruz. Tabii ki geçerken şöyle bir uğradık denecek kadar kısa bir gezi olmak zorundaydı. Ama ben yine de ardında sakladığı hikayeleri buldum. Anlatacağım…

9-IMG_1338
Chester-Bridge Street

Bridge Street’ten aşağı doğru yürüyoruz arkamızda bıraktığımız St. Peter’s Church daha güzel görünüyor.

10-IMG_1340
Chester- St. Peter’s Church

11-img_1343
Chester- Bridge Street

Yolumuzun üstünde rastladığımız bir tur şirketi( Dewa) ve müzesi de var. İsteyenlere tarihi kıyafetler giydirip arkeolojik kalıntıları, eserleri uygulamalı gezdiriyor. Okul Eğitim Turları yapıyorlarmış. “isteyenlere orta çağ kıyafetleriyle dönemi yaşatmayı vadediyoruz” yazıyordu.

12-img_4930-2

Haksız mıyım? Şu güzelliğe bakın. Kırmızı tuğlalı evleri oldum olası severim. Bir dönem bizde de dış cephe süslemesinde kullanılan Bartın tuğlası modaydı.

Aşağıdaki saat kulesi; Chester tarihini ve insanlarını hikayeler, fıkralar ve çeşitli aktivitelerle anlatan interaktif bir müze.

img_1346-1
Chester- A Life Story Müzesi

img_1355
Chester- A life Story Müzesi

15-IMG_1350
Chester- Bridge Street

Köşede yine güzel bir yapı var. Sonra dönüp köprüye doğru gidiyoruz. 

17-IMG_1351
Chester-Pepper Street

Neredeyse 2000 yıllık mazisi olan ve etrafı surlarla çevrilmiş Chester kasabasını Romalılar kurmuş demiştim. Surların bugünlere kadar gelebilmesinin sebebi 18.yy’dan itibaren şehrin korunma ihtiyacının ortadan kalkmış olmasıdır. Surlar toplamda 2 mil- ayak hesabıyla da 3 küsur km ye denk geliyor. Bugün de halkın güzel bir yürüyüş yolu olarak düzenlenmiştir ve gerçekten harika bir yürüyüş yolu sizi gezdirdikçe göreceksiniz. 

Yine kırmızı kumtaşından yapılmış tuğlalar kullanılmış ve orijinal halinde kalan restore edilmemiş çok az yeri var. Ama günümüze kadar ismen ve dahi 🤨 kısmen korunmuş dört ana kapısı mevcut; Northgate, Eastgate, Bridgegate ve Watergate. Köprüye çıkmadan önce güzergahımızın haritasını alıntılıyorum mavi ile çizdim, yine de az yürümemişiz.👍

27

Biz şimdi aşağıdaki fotoğrafta görünen Newgate’ten surlara çıkacağız. Hemen yanında da Wolfgate-kurt kapısı var ve bu kapı en eski tarihli  kapı. (Krokide çizdiğim mavi yuvarlak grupla olduğumuz yerdi oradan itibaren aldım) Ben önden gideyim bakalım güzel mi?😉 Hikaye mi? olmaz mı! Tam ortasına geldiğimiz de anlatacağım unutmayın. 

Newgate; 1930 yılında trafik yoğunluğunu kaldıramayan Wolfgate’in hemen yanına yeni bir köprü inşası için mimar Walter Tapper ve oğlu görevlendirilir. Wolfgate’in hemen yanına güney kısmına daha geniş ve  iki kuleli Neo-Gotik tarzda süslü bu köprü 1938 yılında bitirilip trafiğe açılır, hem de surların devamı sağlanmış olur.

18-IMG_1357
Chester -Newgate- solundaki Wolfgate

Şansımıza hava da güzel surlarda manzara güzel hadi biz bu turistlerin tersine gideceğiz, buyrun gidebiliriz.

21-IMG_1363
Chester- Kale surları

     Elbette surların aşağısında ne var diye bakarak yürüyeceğiz. Yeşillikler içinde bir takım tarihi kalıntılarla çevrili bahçe Roman bahçeleri. Aslında 😉 bahçe orijinal değilmiş 1949’da Chester’da bulunan Roma eserlerinden parçalarla bir araya getirilmiş.

     Fotoğrafta karşıda görülen yer Roma hamamının yerden ısıtma sisteminin buluntu parçalarla gerçeğine uygun yapılmış replikası, sütunlar da Roma hamamının spor salonundan kalan gerçek sütunlar. Bahçelerin yapımına Chester’ın 1951 Britanya Festivali’nde başlatılmış Dee Nehri’ne doğru geniş bir gezi yeri oluşturmak için de 2000 yılında yeniden düzenlenmiş. Halen nehirde gemi gezileri yapılıyor.

19-IMG_1360_1
Chester- Roma bahçeleri

       Dee Nehri’ni ancak bu kadar görebildik. 🤷‍♀️

20-IMG_1362
Chester-Dee nehri görüntüsü

Yolda başka arkadaşlarla karşılaştık. İlerde ağaçlardan bir şey görünmüyor dediler biz de geri döndük. Ama siz biraz daha gidin derim zira az ilerde 1785 yılında yapılan dilek basamakları var (Wishing Steps) Biz indik çıktık ama özelliğini sonradan öğrendiğim bu yere giderseniz siz atlamayın bari. 😁 Efsaneye göre; basamakları çok hızlıca koşarak iki defa iner sonra da bu basamaklarda sevgilinizle öpüşürseniz sevginiz daim dilekleriniz kabul olurmuş. Ben dedim demesine, ama siz yine de yaşınıza bakarak hareket edin derim. 🤭

     Bu güzel bina hemen dikkatimi çekti. 😁  Evet pencereden diş ünitesi gördüm, ne de olsa kan çekiyor 😁 evet burası bir Diş Kliniği. Binadaki yazı da şöyle” The fear of the lord is a fountain of live”.

22-IMG_1365
Chester- Diş Kliniği

        Newgate’e geri dönüyoruz genelde gidiş yönümüze doğru görülecek yerler hep sağımızda kalıyor. Şehre girerken gördüğümüz kalenin güney doğu kısmına denk geliyor, amfitiyatro’yu yakaladım. Roma döneminden beri varlığı biliniyormuş. 8000 kişilik bu alan daha çok yarışlar için kullanılanmış. 1929 yılına gelene kadar yeri fark edilmemiş. Başka bir yerdeki manastırın bahçesinde kazı çalışan amatör bir arkeolog açtığı çukurda kalıntılara rastlıyor ve amfitiyatro’nun duvarı olduğunu keşfediyor. Kazı 1939 da başlamış araya ikinci Dünya savaşı girince durmuş ve 1960 da yeniden yapıma başlanmış. Bitiş ve halka açılışı da 1972 yılında olmuş.

23-IMG_1369
Chester-Amphiteatre

Newgate geldik tam ortasına yürümek için bir kule çıkmalıyız derken karşımıza bu gladyatör çıktı inanılmaz yani ortamı bu kadar birebir yaşamak harikaydı. Hani daha önce yazmıştım Dewa tur şirketi tarihi yaşatıyormuş diye sanırım onlardan biri grup gezdiriyordu. 😁

24-IMG_1367
Chester- Newgate

Evet sözümde duruyorum ve aşağıdaki kapının hikayesini yazıyorum. Önce fotoğrafı görelim Newgate yarım olan Wolfgate- yanındaki eski olan. Burada iki köprü var ama 3 aşamalı da hikayesi var. Newgate fotoğrafını başta koymuştum. Ayrıca yazı görseli olarak da en başta.

25-Wolfgate_1356
Chester-Wolfgate

     Wolfgate orta çağda inşa edilen ve günümüze kadar gelebilen Chester’in en eski kapısıdır. İlk kayıtlı tarihi 1066 yılına kadar gidebilir. Çok kez onarım gören kapı 1768’de Wolfgate – Kurt kapısı olarak anıldığı şimdiki şekliyle yuvarlak olarak inşa edilmiştir. İlk önceki adı peppergate idi sonra Wolfeld’s Gate en son da Wolfgate olmuş ve adını zamanın Chester Kontu Hugh Lupus’un armasındaki kurt başından almış olabileceği söyleniyor.

     Hikayesi; Tabeladaki yazıyı her zamanki gibi oğlum Deniz’im tercüme etti teşekkürlerimle ve benim araştırmalarımla da ulaştığım şekliyle hikaye dedim ama tarihi bir gerçek ve çok bildik. Okuyalım. ☺️

     Bir varmış bir yokmuş 🙃  tarih bu 1573 yılı yani 1. Elizabeth döneminde Chester Belediye Meclis üyesi olan Rauff Aldersey’in dünya güzeli bir kızı varmış. Rauff her baba gibi kızına zengin asil ama yaşlı bir damat adayı seçmiş. Seçmiş ama kız gönlünü sıradan bir tuhafiyeciye kaptırmış. 💑 Bunu duyan baba kızını sıkı takibe almış. Aşka kim ket vurabilmiş ki, meclis üyesi vurabilsin. Kızımız istemediği nişanlıdan kurtulmak için bir plan kurar. Bahçeye çıktığı bir gün yanındaki kızların vakit geçirmek için oynadıkları top bir şekilde surların üstünden dışarıya düşer. Bizim kızımız hemen- topu ben alayım diye gönüllü olur. Elbette sevgilisi duvarın dışında at ile bekliyordur ve kızımızı terkine attığı gibi dört nala 🏇  Gallerin karanlık sık ağaçlı ormanlarında kaybolur. Kızlar da haber vermekte gecikince peşlerine de düşemezler.

     Aldersey Rauff kızının kaçışına o kadar kızar ki, Belediye Başkanını ikna ederek Peppergate kapısını gündüz atlı geçişe yasaklatıp geceleri ise tamamen kapattırır. Bu durum at arabalı tüccarları rahatsız eder ve o zamandan beri ” kız kaçırıldığında, peppergate’i kapat” deyimi Chester’lılar için zamanın deyimi olan “kısrak ahırdan kaçtıktan sonra ahır kapısını kapatmak” ile eş anlamlı kullanılmıştır. Ay ne güzel aslında bizdeki “atı alan Üsküdar’ı geçti” daha uygun. 😁

     Her hikaye gibi bu da mutlu sonla biter. Çalışan kazanır misali diyelim zengin olup Chester’a dönerler Kraliçe 👸Elizabeth oğlanı şövalye yapınca da Lord ve Lady olarak yaşamlarını sürdürürler. Gökten düşen 3 🍎’nın ikisi onlara biri Chester’a.  😇

Yola revan olalım ve Doğu kapısı Eastgate’e varalım. Sokak sanatçısı 🤨 uzanmış surlara sere serpe resim çiziyor. 

26-IMG_1371
Chester- Sokak sanatçısı

Eastgate’e doğru giderken, hani gezdiğimiz yerleri memleketten manzaralarla kıyaslarız ya işte buyrun bir ev yorumsuz.

27A-IMG_4965
Chester- Eastgate Walk

Aslında bensiz olmazdı değil mi? 🙃 

IMG_4961
Chester City Walls ve ben

     Eastgate; Romalılar döneminde Kalenin ana giriş kapısı olarak yapılmış surların en ünlü kapısıdır. Zamanında gerçek kuleli muazzam büyük bir kule kapıymış yıkılmış. 18-19 yüzyılda Grosvenor Kontu Richard tarafından 1769 yılında yeniden inşa edilmiş ve tarihi önemi büyük. 

IMG_1372

     Kral IV. Henry 1403 te Shrewsbury isyanında yendiği Percy ailesinin oğlu Hotspur(ateşli) Henry Percy’yi ,Sir Richard Venables, Sir Richard Vernon’u da  öldürdükten sonra vücutlarını dörde böldürüp bazı parçalarını Chester’da Eastgate köprüsünün dört kulesine ibret olsun diye astırmıştır.

27-IMG_1373
Chester-Eastgate Clock

     Eastgate saati ise Kraliçe Victoria’nın elmas jübilesine denk gelen senede mimar John Douglas tarafından tasarlanıp yerel halkın katkılarıyla buraya dikilmiş. İlk tasarım betonmuş ama komşu evler üstümüze yıkılır diye itiraz edince ferforje de karar kılınmış. Fotoğrafta görüldüğü gibi tarihi eski olmasının dışında pek bir özelliği yok. Köprüden baktım bir tarafı Eastgate caddesi diğer tarafı Foregate Street görüntü güzel.

29-IMG_1380
Chester -Eastgate Street

28-Foregate st.IMG_1377
Chester Foregate Street

Yürüyoruz mis gibi bir hava var ve etraf iyice yeşillendi hemen solumda Katedral. 

30-IMG_1384
Chester Katedrali

Chester Katedrali;

    Romalılardan önce Keltlerin olduğu dönemde tapınak olarak inşa edilmiş. Roma döneminde de Apollona adanmış tapınağa dönüşmüş. Kısaca 7.yüzyıldan beri burada bir kilise var ve Chester’ın koruycu azizi St. Wesburg’a adanmış. Katedral’in şimdiki yerinde 1092 yılında Chester Kontu Hugh Lupus tarafından Benedictine manastırı olarak kurulmuş. 1540 yılında VIII. Henry hikayesini burada anlatmıştım, sevgilisi Anne Boleyn ile evlenebilmek için Protestanlığı kabul etmiş ve bütün Katolik kiliselerini yıktırdığında bu manastırın binalarını Chester St Werburg Katedrale dönüşmesi kaydıyla yıktırmamış geri vermiştir.

Adı nereden geliyor derseniz; St.Werburg, Chester kasabasının koruyucu azizidir ve bir Anglo-Sakson prensesi olarak doğmuştur. Annesi ve halasının rahibi oldukları Ely manastırında eğitilir, onlar ölünce de Ely manastırına Başrahip olur. Şifa dağıtır ve mucizeleri vardır. Öldüğünde Staffordshire de Hanbury’e gömülür. Kral olan ağabeyi gösterişli olsun diye mezarını Hanbury’deki kilisenin içinde bir tapınağa taşımaya karar verir. Taşınma için mezar açıldığında mucizevi bir şekilde bozulmadan durduğu görülünce hakkındaki mucize daha bir inanılır olur. Mucizesi de bir yaban kazını diriltmiş olmasıdır. Sonra mezarı Viking istilasından korunması için surlarla çevrili Cherter’a taşınır. Taşındığı dönemde Chesterda St. Werberh için kurulan bir tapınak vardır ve onun içine konur. Chester’i kuşatan Welsh’ler (galliler) istiladan vazgeçip kasabayı sebepsizce terk edince St. Welburg’un onları koruduğuna inanılır ve burası bir hac yeri olur. 1540 yılında manastır dağılmış bu arada St. Werburg’un türbesi de parçalanmış ama Werburg’un cesedi bulunamamıştır. VIII. Henry sayesinde şimdiki Cherter Katedrali kurulurken Werburg’un mabedinin kalıntı taşları yeniden birleştirilmiş ve Katedral içinde bulunan Leydi şapeline yerleştirilmiş. Ziyaret edilirse görülebilirmiş. Katedralin sadece kuzey-batıdaki kulesi 12. yüzyılda inşa edilen orijinal kısmıymış.

 Ve güzelim bahçesinde sereserpe gençler.

31-IMG_1390
Chester Katedral Bahçesi

Bu harika yolda yürümek inanılmazdı.

32-IMG_1389
Chester- City Walls

Çok değişik bir bahçeye geliyoruz, Falconry&Nature Gardens; Şahinlerle ve diğer yırtıcı kuşlarla gösteriler ve uygulamalı deneyimler yapılan yaban hayatı yaşatan bir merkezmiş. 10-15 dk bekledik ama hiç ziyaretçi gelmeyince biz de gösteriyi izleyemedik. Yolumuza revan olduk.

33-IMG_1391
Chester- Falconry&Nature Gardens

35-IMG_1393
Chester-Falconry&Nature Gardens

34-IMG_1392
Chester-Falconry&Nature Gardens

Dee nehri kanal manzarası harikaydı. Görünen de yüzer bir evdi.❤️

36-IMG_1394
Chester- Dee nehri Kanal 

Surlarda iyi ki gezmişiz Orta çağ havası var, manzara var hava miss bayıldım. Hele böyle çamaşır asılı yaşanası evlere oldum olası hastayım.

37-IMG_1396
Chester- Kanal boyu

 Derken sanırım son kapıya geliyoruz. Manzaraya hayran kaldım.

38-IMG_1400
Chester-City Walls
39-IMG_1402
Chester- Northgate’ten Upper Northgate Street

Son kez etrafa bakalım Northgate köprüden inip yürüyeceğimiz cadde yine aynı isimli cadde, Northgate Street. 

40-IMG_1405
Chester-Northgate Street
41-IMG_1409
Chester Katedral

Buluşma yerimize doğru gidiyoruz bir pasaja girdik siz de gelin güzel şeyler vardı.

42-IMG_1411
Chester

Bu tezgahtakiler çok hoş ama muhtemelen çin malı.

43-IMG_1412
Chester

Burada da oyuncaklar maket halinde satın alıp kendiniz boyayabilirsiniz. İlerdeki delikanlı nasıl boyanacağını ya öğreniyordu ya da satmak için boyuyordu.

44-IMG_1431
Chester

45-IMG_1421
Chester-Nortgate Street

47-IMG_1428
Chester-Watergate Street

Son kez Watergate Street’e şöyle bir bakıp çıktık The Cross’ta grupla birleştik.

46-IMG_1426q
Chester

Bu güzel kasaba Romalılar zamanındaydı artık şehir. 😊 Bath şehri gibi aklımdan hiç çıkmayacak. Otobüsümüze bindik yolumuz Birmingham’a yanılmıyorsam 1-1.5 saatlik bir yolumuz olmalı. Keyifle gezdiğinizi umuyor sevgilerle Birmingham’da buluşalım diyorum. 💞💞💞

BİRLEŞİK KRALLIK ve İRLANDA-İngiltere-Liverpool-2

Liverpool bu 😊 kendi küçük ama değerleri büyük bir şehir demiştim, bir güne sığmazdı elbette. İkinci gündeyiz ve tarih 5-Ağustos- 2019. Liverpool’a gelip de Mersey nehri kıyısında gezinmeden Albert Dock’u, deniz müzesini gezmeden olmazdı. Bu gezmenin ardından tekrar yola koyulacağımız için Albert rıhtımına otobüsle geldik.

IMG_1162
Liverpool

Bölge biraz daha aşağıda nehir kenarında Royal Albert Dock ve Pier Head ile bir kompleks içeriyor. Buradaki üç güzel binaya Liverpool’un“Three Graces” üç güzelleri deniyor. Yunan mitolojisindeki Hera, Aphrodite ve Artemis’ten esinlenilmiş olmalı. 

2-IMG_1177
Liverpool-Three Graces-Üç Güzeller

Üç güzelleri açarak anlatayım. En başta soldaki Saat kuleli bina Royal Liver Building, ortadaki, Cunard Building ve yanındaki de Liverpool building (Liverpool liman işletme binası)

Burada dikkat çekici özelliği olan en baştaki Royal Liver binası. Dünya Miras listesinde en güzel liman şehri olarak kayıtlı, Liverpool’un da kendi özel koruması altındadır. 

Bina 1908-1911 yıllarında zamanın en yüksek betonarme binasıydı, dış cephesi de granit ile kaplanmış zamanın önemli bir yapı şekli idi. İki tane saat kulesi var. Ön kuledeki 3 tane saat denizciler görsün diye, arka kulede 1 tane saat o da şehire dönük halk görsün diye imiş. Saatler zamanın en büyük elektronik saatleridir ve V. George’un tahta çıktığı saatte çalıştırıldığı için George saatleri diye de bilinir.

2B-LiverBird
Liver Bird *Photo By Aidan O’Rourke*

Kulelerin her birinin tepesinde yukarda fotoğrafını gördüğünüz Liver Bird Denilen Liverpool’un çok özel kuşu var. Bence Zümrüt-ü Anka benzeri onlara göre kartal ile karabatak arası bu kuşlar demirden yapılıp monte edilmiş. Ayrıca denizcilerce iyi şans getirdiğine inanılan bu kuşlar ağızlarında bir de dal tutuyorlar. Birinin yönü nehire diğeri şehire doğrudur. Fotoğraf için Mr. Aidan’a çok teşekkür ederim ayrıca bu konu ile ilgili bir videosu var izlemenizi öneririm.

Bir de efsane yaratmışlar; bu kuşlar Londranın kargaları-Ravenler gibi yerlerinden uçarlarsa (bu kuşlar şayet karşı karşıya olsalar çiftleşmek için demirleri bile yerinden sökerlermiş 🤣) Ama kuşların yönleri de ters yani uçamazlar. Ama diyelim ki uçtular, inanışa göre o zaman da Liverpool’un başına bir felaket gelirmiş. Efsane olduğu belli işte 😁 bu kuşlar hortum’la yerinden sökülmedikçe uçamazlar. 😁 Londra’nın Kargaları mı? Onlar da uçamazlar kanatları kesiliyor 😁 Raven’leri burada anlatmıştım. Yine bir başka rivayet; kuşların nehir tarafına bakanı dişi adı da Bella, görevi denizcilerin evlerine güvenle dönmelerini sağlamak. Şehre bakan kuş erkek adı Bertie, onun da görevi ailelere beylerin evlerine sağ-salim geldiklerinin haberini vermek veya yorgun denizciler geliyor Pub’lar açık mı? diye kontrol etmek. Bakın bence bu çok daha mantıklı. 😁

Yanındaki Cunard Building 1914-1917. Cunard’da gemi şirketi ve White Star Line’nın rakibidir. Zamanında gemiyle seyahat edecek zengin yolcular için terminal görevi yapıyordu. 1913 yılında White Star Line ile ortak olmuş şimdilerde şehir meclisi-Belediye. En sağdaki bina da Liverpool Building 1904-1907 yıllarında yapılmış liman işletme binası.

Kıyıya doğru giderken güzel bir anıt gördük. At üstünde betimlenen heykel Kraliçe Victoria’nın 58 yaşında tahta geçen oğlu Kral VII. Edward’a aitti.

3-IMG_1164
Edward VII Monument- Liverpool

Albert Dock’a doğru, Liverpool’un Kordonu – Waterfront’ta yürüyoruz ve efsane dörtlünün muhteşem görüntülü heykellerine geliyoruz. Herkes selfi peşinde olduğundan sadece bu yönden çekebildim. Bu heykelleri sanatçı Andy Edwards yapmış. Cavern Club bağışı ile 2015 yılında grubun Liverpool Empire Theatre’da 50. yıl kutlamalarına denk getirilerek dikilmiş. Manzara müthiş ama. 🤩

5-IMG_1175
The Beatles-Liverpool

Hemen arkamızda görünen bu kırmızı bina da RMS Titanic gemisinin yapım şirketinin yani White Star Line’ın merkez binası. White Star Line Building. Titanic 1912 yılında bu merkezde şirketce tescil edildikten sonra İrlanda’nın Belfast limanında yapımına başlanmış ve 3 yıl içinde de bitmiş. Bina şimdilerde aynı isimle lüks bir otel. 

6-IMG_1178
Liverpool-White Star Line building

Önce bir Mersey nehrini görelim dedik. Nehirin rengi taşıdığı alüvyonlar nedeniyle kahverengi görünüyor. Med- cezir saatleri olmalı ki, su çekilmiş.

4-IMG_1165
Liverpool- Mersey River

Kıyıdan devam edip rıhtım kenarındaki son derece modern bir binanın yanından geçiyoruz Liverpool Müzesiymiş. Çok değişik hayvan heykelleri gördük.

IMG_1180
Liverpool- Lambanana

Bu sevimli heykeller de Liverpool’a özel şöyle ki; Liverpool yaptığı tekstil ihracatı kadar bolca da muz ve kuzu ithal ve ihraç ediyormuş. New York’ta yaşayan uzak doğulu bir sanatçı bu duruma atıfta bulunarak  başı kuzu, kuyruğu muz 🤣şeklinde olan bu heykeli tasarlayıp hediye ediyor. Sanatçı daha sonra Liverpool’u sevip buraya yerleşmiş. Zaman içersinde her yerde rastlayabileceğiniz Liverpool simgesi olan bu heykellerin adını da Lambanana koyuyorlar. Espri müthiş. 😉

IMG_1179
Liverpool- Lambanana

Bir de slayt olarak koyayım bakarsınız.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Rıhtımın zincirlerinde artık tüm avrupa ülkelerinde rastladığımız aşk kilitlerini burada da görüyoruz. Üç sıra ve hayli de uzundu. 💞💞💞

IMG_1185
Liverpool- Mersey River

Evet sonunda Albert Dock’a ulaştık bizi önce Liverpool’un ünlü Rock n Roll şarkıcısı kadife sesli Billy Fury elinde bir demet çiçekle karşıladı. Heykeli Fury Fun gruplarının bağışlarıyla sanatçı Tom Murphy’e yaptırılmış, şarkıcının annesi ve kardeşi de Mersey nehrine bakar şekilde konulmasını istemiş. Billy bir zamanlar nehir gemisinde güverte görevlisi olarak çalıştığı için nehirle ilgisini anımsatmalı demişler. 1940 doğumlu şarkıcı 1983 yılında hayata veda etmiş. Ben sesini ve bu şarkısını sevdim siz de dinleyince sevebilirsiniz. I’ ll Never Fall In Love Again Sesi de tipi de Elvis Presley 😊

IMG_1258
Billy Fury -Liverpool

Royal Albert Dock’u kendi sitelerinde havadan gören bu alıntı fotoğrafla başlayayım dedim. 

81
Liverpool- Royal Albert Dock-alıntıdır

Royal Albert Dock 19. yüzyılda Liverpool’un hatta İngiltere’nin en büyük gemi yolcu limanı ve hacmi en büyük ticari limanıydı. Sonra Mersey’e bağlanan kanalı ile Manchester birinci sırayı almıştır. 

1846 yılında yapılan zamanın modern ve yanmaz taş gibi derler ya işte tam öyle sağlam binalarıydılar. Ticaret çok yoğun olduğu için böyle büyük depo ihtiyacı doğmuş ve yangına da dayanıklı olsun diye ilk kez tuğla, beton ve çelik kullanılarak betonarme karkas bu depoları yapmışlar. Almanların Blitz- yoğun bombardımanlarıyla hayli zarar görünceye kadar da görevlerini yapmışlar. Kısaca çok büyük bir liman kompleksi. Buharlı ticaret gemileri çok büyüktü Albert Dock’a geçip depolara yanaşmaları çok zor oluyordu ayrıca gel-git nedeniyle zaman kaybı da söz konusu olunca ticareti de yavaşlatıyordu. Albert Docktaki bu binalarla birlikte gemilere yükler depolardan hidrolik vinçler yardımıyla beton zeminden kaydırılarak doğrudan ve daha hızlı bir şekilde yüklenir oldu, dolayısıyla zamandan da kazanç sağlanmış oldu. 

Savaş yıllarında 1941 Blitz denen 4 günlük Alman bombalamasında hayli yıkıma uğrayan Albert Dock zamanla depolamada değil ama nakliyede yetersiz hale gelince de yeni daha büyük ve açık limanlar yapılıyor. 1970 yılında sadece depolar kalıyor liman terk edilmeye başlayınca da havuz kısmı alüvyonla dolmaya başlıyor. 1980 yılında da tamamen doluyor. Bu yıla kadar birkaç kere tamamen yıkılmasına karar verilse de vazgeçilip şehir 1976 yılında 1. Derece şehir koruma listesine alınıyor ve artık yıkılamaz garantisinde olunca da yeniden kazanım için düşünmeye başlıyorlar. 1981-82 yılında Merseyside komisyonu kuruluyor. Yenilenme başlıyor. 2004 Yılında Unesco Dünya miras listesine alınıyor. Ve 2018 yılında Albert Dock Kraliyet ünvanı alarak Royal Albert Dock oluyor.

Bu kadar bilgi şimdilik yeter gezmeye devam. Grupça geldiğimiz yer Tate Modern-Londra bağlantılı çalışıyormuş. Önünde görülen rengarenk taş sütun yerel sanatçı Ugo Rondinone’nin Liverpool Mountain (dağı) isimli sanat çalışması. Pramitlerden esinlenmiş. Kayalar üst üste konmuş hiçbir yapıştırma vs yok yani inanılmaz yerçekimine meydan okumadır bu veya depreme kafa tutmaktır. Durun bakayım İngiltere’de deprem ne durumdadır. Hep bizi mi vuruyor. Hayret memlekette deprem kuşağı bulunmadığı gibi en hissedilir deprem 3.o olmuş. 😄 Müzeyi ücretsiz gezebiliyormuşuz sergi varmış önce çevreyi gezelim sonra gireriz dedik.

13-IMG_1188
Liverpool Tate Modern- Liverpool Dağı tasarımı

Sol tarafta kafe, restoran, alış veriş yerleri var. Haftasonları çoluk çocuk gezilebilecek sevimli bir yer .  Önce her zamanki gibi şu magnet işimizi halledelim.  Magnetsiz dönmem. 😁

15-IMG_1192

Manzara inanılmaz güzellikte. Beatles’a ait tüm hikayeyi anlatan bir de müze vardı artık girmedik. Buradan magnet aldık çıktık.

16-IMG_1195
Royal Albert Dock- Liverpool

Bir dönem yani terk edildiği dönemde buranın alüvyonlarla dolu balçık çamur olduğunu hayal etmek bile zor. 

Rehberimiz Sinan Ercan’a da kulak veriyorum. İlk girişten önce zamanın liman şefinin evi var çok değişik geziniz diyor ben de gezelim diyorum buyrunuz.

IMG_1262
Liverpool- The Piermaster’s House

Gerçekten de zamanın Liman amirinin evi çok güzeldi. Özellikle evin hanımının ütü odası çok dikkat çekici. Arkadaki çok yönlü kalorifer sanki veya kuzine. 🤷‍♀️ Sandalyede yumak yapılacak yün çilesi. Vakti zamanında ben ellerimde tutar rahmetli annem de yumak yapardı. Ama tek başımayken sandalyede sarmışlığım da vardır yani. 😁 Ütü tahtası var ama kömürlü ütü yok göremedim. Kömürlü ütü çok güzel dikiş diken rahmetli babaannemde vardı. Zaman ne hızla geçmiş.

IMG_1265
Liverpool-The Piermaster’s House- Royal Albert Dock 

 Otuma odası da eski klasiklerden. Liman şefi savaş döneminde Alman hava saldırısını haber vermek için siren çalarmış. Neyse bu evin hava saldırısındaki halini düşünmek istemiyorum. Ev üç katlıydı inerken pencereden nehirdeki vapur  görünüyordu çektim. Bir de bu slaytı izleyiniz. ☺️

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Eveeet gezmeye devam.

17-IMG_1197
Royal Albert Dock- Liverpool

Bu birinci havuzdu. İlk fotoğrafa bakarsanız caddeye doğru ikinci bir havuz daha vardı artık döne döne gezeceğiz. Orada da yüzer evler var aynı Amsterdam’da olduğu gibi.

18-IMG_1201ak
Royal Albert Dock- Liverpool

Yemek yenecek yerler, alternatifler çoktu.

22-IMG_1276
Liverpool- Royal Albert Dock
20-IMG_1272
Liverpool- Royal Albert Dock

Victoria döneminden kalma pompa, hidrolik sistemle çalışırmış. Şimdilerde çok beğenilen lüks bir restoran.

23-IMG_1278
Liverpool- Royal Albert Dock

Pumphouse önündeki bu tren dondurmacıyı daha çok sevdik.

25-IMG_1280
Liverpool- Royal Albert Dock

Ay ben bu arabalara bayıldım, ama çok güzeller. 💓 Donut denen çörek diyelim şekerli ,süslü püslü bir hamur işte yine de pek rağbet görüyor. 🍩🍩🍩

24-IMG_1279
Liverpool- Royal Albert Dock
26-IMG_1281
Liverpool-Royal Albert Dock

Şu alttaki Karayip korsan gemisine sonra gidip yakından baktık- North South Theatre- Kuzey-Güney tiyatrosu imiş. Ne hoş kendileri tiyatrocu gurup, yerel tiyatrocular ile birlikte eski hikayeleri seyirci iletişimi ile oynuyorlarmış .👏

28-IMG_1287
Royal Albert Dock-Liverpool-Sol tarafta North South Theatre kalyonu

Atlı karıncanın oradan gidip Denizcilik müzesini de gezelim .

27-IMG_1290
Royal Albert Dock-Liverpool

Liverpool müze yönünden hayli zengin bir şehir sadece Royal Albert Dock’ta üç tane müze var. Biri Pier Head başında geçerken gördüğümüz camlı bina 2011 yılında yapılmış olan Liverpool Müzesi. Alttaki fotoğrafta görülen son derece modern bir bina, İmagine Peace- Barışı hayal eden yazılı bina. Liverpool’un doğuş hikayesini anlatıyor. Biz burdan sonra Chester’a gideceğimiz için gezmeye vakit yok.

21-IMG_1273
Liverpool- Liverpool Müzesi

      Diğerleri Merseyside Denizcilik müzesi ve üst katında olan Kölelelik Müzesi. Biz Kısacık vaktimiz de birşeyler görüp çekeriz diye girelim dedik. Çok detay alamasam da fikir sahibi olacak kadar materyal buldum ama alt kattaki gümrük bölümü ile üçüncü kattaki kölelik müzesine girecek vaktimiz olmadı zaten müze hayli büyük. Aslında bir rehberle gezmek daha iyi olurmuş. Eşimle buluşma yerine her zaman erken gideriz 🤷‍♀️ benim daha yüzer evleri çekmem lazım. Neyse buyrun müzeye…

      Merseyside Maritime Museum; Giriş kısmındaki kocaman çapayı çekmeyi unutmasaydım görkemli bir giriş yapabilirdim. Müze Dock’taki çay vs depolarında açılan ilk kamu binasıydı. 1986 yılında kalıcı olarak burada açılışı yapılmış. Girişinde yine çay-kahve yerleri, hediyelik eşya dükkanları vardı. Müzeye çıkmak için kullandığımız merdivenler gemiye çıkış merdiveninin aynı idi ve birçok kapıdan geçerken ortamdam etkilenmemek mümkün değildi. Karşımıza önce Liverpool Limanın 300 yıllık hikayesini günümüze gelene kadar tarihsel olarak anlatan bu pano çıktı.

1-IMG_1205
Liverpool Maritime Museum

Gemi inşaat şirketlerinden biri olan Cunard’ın amblemi bize müzenin ağırlıklı olarak bu şirketin yaptığı gemileri ve o gemilerin hikayelerini anlatacağını gösterdi. Cunard daha sonra Titanic yapım şirketi Star Line ile ortak olmuştur.

Çok özel bir şey yakalar mıyım? diye sürekli çekim yaptım ve evet bir değil iki tane özel gemi buldum ama maketlerini bulamamışım.  🤦‍♀️ Biri Lusitania diğeri Bismark.

2-IMG_1250
Liverpool-Maritime Museum

    Lusitania; Edward döneminin yüzen saraylarından 1906 yapımı yolcu gemisiydi.  Zamanının teknolojisi yeni trübün motorlarıyla yüksek hız yapabilen Okyanusu 5 saatte aşan gemi olduğu için *Denizlerin Tazı*sı diye adlandırılıyordu ve Liverpool onun hem ana çıkış limanı hem de tüm çalışanları Liverpool’lu olduğu için onun yuvasıydı.

Yazık ki, Lusitania’nın yaşamı çok kısa sürmüştü. 18 dakika…

        Evet sadece 18 dakikada batan Lusitania adını kaç kişi duymuştur? Hiç duymadım, okumamışım, anımsamıyorum bile. 🤷‍♀️ Ama Titanic’i çok uzun sürede battığı ve filmi çevrildiğinden daha çok tanıyoruz. Leonardo DiCaprio ile Kate Winslet’in geminin burnundaki siren kız pozu unutulmazdı. 😉 Titanik’in hikayesini burada anlatmıştım. 

3-IMG_1227
Lusitania -Maritime Museum-Liverpool

Lusitania’nın batış hikayesi şöyle;

       I. Dünya Harbi başlamış ve Almanlar İngiltereyi kuşatmak için uğraşıyor, denizaltıları çevresinde devriye geziyor yani savaş halindeler. Almanların U-Boat’ları (denizaltı) özellikle U-20 ortalıkta cirit atarken Lusitania gemisi de Amerika ve İngiltere arasında yolcu taşıyor. İngiltere’nin bütün uyarılarına rağmen Lusitania yolculuktan vazgeçmiyor. O arada Almanlar Amerika’da bir gazeteye fazla dikkat çekmeyen bildiri gibi reklam yayınlatıyorlar *Gezginlerin dikkatine İngiltere’ye gidecek yolcu gemileri için de özellikle İngiliz bandıralı olanlara binmek risklidir* sorumluluk şahıslara aittir şeklinde 😁. Bunun üzerine gerçekten yolculuktan vazgeçilmeyecek mi? merakı ile çıkış limanı olan New York’ta yolcu yakınları haricinde hayli kalabalık gazeteci ve halk da limana gelir. En son kalbur üstü yolcuları da gelince ki, biri eski bir siyasetçi, biri çok zengin zat biri de artistmiş tüm kuşkular dağılıyor ve Lusitania 2000’e yakın yolcusuyla New York limanından Liverpool’a doğru yol alıyor tarih 1 Mayıs 1915.

    İngiltere sürekli telsizle ikaz mesajları yolluyor, burunlara yaklaşmayın azami hızla limanlardan geçin diye. Bu arada Alman U-boat’ları yakında zamanda iki tane Amerikan ticaret gemisini batırmış. Lusitania Kaptanı Turner gemide her türlü tedbiri aldığı için rahattır. Turner 7 Mayıs günü yoğun sise rağmen İrlanda’nın Kinsele burnunu gördüğünde hayli sevinir zira karaya 10 mil uzaktaydılar. Ama onun gibi sevinen bir başkası daha vardı, U-20’nin periskopundan Lusitania’yı gören Teğmen Walther. Ve anında ilk torpidoyu yollar. Torpidoyu kaptan Turner da görmüştür ama çok geçtir yaptığı manevra da onu kurtaramaz. İlk torpidonun patlaması, ardından gelen ikinci torpido ile başlayan panik filikalara dahi binmeye fırsat vermez. Hep bir yöne yığılan yolcular nedeniyle havaya dikilen Lusitania’nın 18 dakika gibi kısa bir sürede batması kaçınılmaz olmuştur. Soğuk sulara atlayarak kurtulmaya çalışan insanlar, kopan bir filikadan denize dökülen insanlar. 😔 Böylesi büyük bir şok yaşana dursun 4 saat sonra kurtarmaya gelen Queenstown gemisi sadece 760 yolcuyu sağ kurtarabilmiştir. Tarih 7 Mayıs 1915.  Ölenlerin 124 ünün Amerikalı olması Amerika’nın savaşa katılmasına sebep olmamış ama hayli sarsmıştır. 

Lusitania’nın batışı ve onu batıran Alman deizaltısı U-20′ nin kaptanı Walther Schwieger’i  anlatan köşe.

5-IMG_1211
Liverpool- Merseyside Maritime Museum

Gemide ikinci patlama olup 18 dk.da batması çeşitli spekülasyonlara sebep olmuş, sonradan kalıntılardan ortaya çıkıyor ki gemi Liverpool’a mühimmat da götürüyormuş. Lusitania’nın batışındaki esrar perdesi hala kafaları karıştırmaya devam ede dursun beraberinde bazı komplo teorilerini de ortaya çıkarmış. Özellikle Amerika savaşa girsin diye düzenlenen bir komplo olabilir denmiş ki; Vietnam savaşına girmek için düzenlediği Tonkin körfezinde kendi gemilerine ateş açıldığını iddia edip savaş sebebi sayması unutulmamalı. Yine de başarılı olamamış. Amerika iki yıl sonra 1917 de savaşa dahil olmuştur.

U-20’nin batığı Sakarya ilimizin karasu ilçesinde yatıyor. Bakın bunu da hikaye gibi anlatayım biraz fotoğraf yükledikten sonra tabii yazıya boğulmayalım 😉 bilenler atlasın, bilmeyenler okusun, unutanlar da hatırlasın. 😁

IMG_1256
Liverpool-Liman işletme -gümrük binasının ilk hali

Gemi içi görünümlü müzeden bazı parçalar; periskop, taktik ders odası, birinci sınıf kamara yatağı, aile yaşamına dair bir örnek dolap. Sırasıyla ekliyorum.

6-IMG_1246
Liverpool- Maritime Museum

7-IMG_1247

8-IMG_1235
Liverpool- Maritime Museum
11-IMG_1240
Liverpool Maritime Museum
9-IMG_1225
Liverpool Maritime Museum
10-IMG_1245
Liverpool Maritime Museum

Şimdi geldiğimiz bölüm de II. Dünya savaşının aktörlerinden Almanya ile ilgili. 

12-IMG_1218
Liverpool Maritime Museum

Alman torpidosu 😱

13-IMG_1232
Liverpool Maritime Museum

Almanlar birçok kargo gemisi batırmış. 

14-IMG_1237
Liverpool Maritime Museum

Atlantik savaşından kalan ağır silahlardan ikisi. Ayrıca savaşı anlatan video’lar da oynatılıyordu. 

Atlantik savaşı; Daha çok İngiltere ile Nazi Almanyasının Kuzey Atlantikte yapmış olduğu ve iki sene süren askeri ağırlıklı deniz savaşı 1941-1944…  Sonrası elbette II. Dünya savaşında Almanya’nın yenilmesi ile de bitti yıl 1945. Kısa bir başlangıç sonrası Bismark’ın batırılışına değineceğim.

15-IMG_1219
Liverpool Maritime Museum

Savaşın maddi manevi zararından bahseden yazı ile savaşta Alman U-boat’larının güzergahları gösterilmiş. Hayli çok bot varmış. 🤨

16-IMG_1230
Liverpool

    Atlantik Savaşı; İngiltere ile Nazi Almanyasının Kuzey Atlantikte  yapmış olduğu ve iki sene süren askeri ağırlıklı deniz savaşıdır demiştim.

    Bismark’ın batırılış hikayesi; I. Dünya savaşı sonucu  Almanlar yenilir. Hitler Nazi Partisi’nin lideri olarak iktidara gelir, önce Şansölye sonra da 1934’te (bildiğimiz meşhur adı ile) 🤨 Führer olur.  Hitler, hemen Versay anlaşmasını kabul etmediğini söyleyip yeniden ve daha güçlü denizaltılar yapmaya başlar. Deniz kuvvetlerine de son derece güçlü hiç batırılamaz dediği zırhlı bir gemi yaptırır, Bismark.           Gemi adını 1890 yılında görevden ayrılmış olan önemli siyaset adamı ve Başbakanlık yapmış olan Otto Von Bismark’tan almıştır.

17-IMG_1239
Liverpool Maritime Museum

    Kriegsmarine’nin (Alman deniz kuvvetleri) Başkomutanı Amiral Roeder, Bismark gibi güçlü bir kruvazörün Atlantikte büyük işler başaracağına inanıyor, yenilemez diyordu.

    Bismark ağır kruvazör Prinz Eugen eşliğinde, Kuzey Atlantikte ABD ile İngiltere arasında erzak taşıyan konvoyların yolunu kesmek, İngilizlere askeri ve sivil yardımları sekteye uğratmak ve tabiiki donanmalarını da zayıflatmak üzere yola çıkar. İngilizlerde Bismarkın yerini öğrenip kendi Amiral gemileri Hood ile tersaneden yeni çıkmış Prince Of Vales ve başka destroyerler ile yola çıkar. 

    Taraflar Danimarka körfezinde karşılaşırlar. Bismark birkaç isabet almış ama tesiri fazla olmamıştır. Karşılıklı atışlar yoğunlaşır. Bismark’tan gelen yoğun atışlar ki buna salvo (toplu saldırı) deniyor İngiliz Hood’u tam cephaneliğinden vurarak patlamasına sebep olur ve Hood kısa sürede batar. Prince Of Vales de ciddi yara alır ve geri dönerek kaçar. Bismark’ın aldığı yara bir miktar yan yatmasına ve yakıt kaybetmesine yol açmıştır. Bu durumu fark eden İngilizler bu kez havadan da müdahale ederek top yekün saldırıya geçerler.

   Bismark çok sağlamdı aldığı sayısız atışlara rağmen yoluna devam ediyordu. İngiliz uçakları torpidolarını son atışta direk kumanda merkezine isabet ettirince gemi yanmaya başlıyor ve gövdede muazzam bir delik açılıyor. Gemi batarken personelin çoğu denize atlıyor. İngiliz savaş gemiler kurtarma yapmadan ölsünler diyerek savaş mahallini terk ediyor. İnsaflı bir iki İngiliz gemisi mayınlara rağmen yardım edip 2000’e yakın personelin sadece 120’sini kurtarır. Batmaz denilen Bismark efsanesi de can damarından vurulunca Atlantik’in soğuk sularına gömülerek trajik bir şekilde sona erer. 

18-IMG_1229
Liverpool Maritime Museum- Arandora Star gemi maketi
19-IMG_1222
Liverpool Maritime Museum- Falaba gemi maketi

     Çok güzel gemi maketleri vardı, Yukarda tablosu görülen Falaba’da İngiliz buharlı gemisi. 1915’te Alman denizaltısı U-28 tarafından torpido ile batırılan ilk yolcu gemisiymiş. Yolculardan sadece bir tanesi Amerika vatandaşı Thrasher olduğu için tarihte de Thrasher olayı diye geçer. Önemi de Amerika’nın bu kez olayı bahane edip 1. Dünya savaşına dahil olmaya niyetlenmesidir.

20-IMG_1213
Liverpool Maritime Museum-Ausonia gemi maketi

   U-20’nin batık hikayesi. Ne demiştim hatırlayınız; Bilenler atlasın, bilmeyenler okusun, unutanlar da hatırlasın. 😁

   Hitler, denizaltıların savaştaki önemini anladığından ilk etapta Deniz Kuvvetlerine 30. denizaltı filosunu ekler. Niyeti; II. Dünya savaşında Sovyetleri bir plan dahilinde işgal etmektir. Almanya kendi askeri haberleşmesinde buna Barbadossa planı adı verir. Plan gereği Sovyet denizaltılarını alt edebilmesi için U-boatların Karadenize açılması gerekir. Türkiye II. Dünya Savaşında tarafsızım demiş, boğazlardan nasıl geçsin? Önce bizim göz bebeklerimiz Atılay, Saldıray, Batıray’ı satın almak ister. Biz tabii tarafsızlığımıza gölge düşer diye kabul etmeyince ne yapsın? Bu kez bizim Fatih Sultan Mehmet misali gemileri Haliç’e karadan yürütmesine benzer bir operasyon uygular. 6 adet denizaltıyı Almanya’nın liman şehri Kiel’de parçalatır Wilhelm kanalı ile Elbe nehrine oradan Drestene, kara yoluyla   İngolstad’a ve Tuna nehri yoluyla nihayet Romanya’nın Köstence limanına yollar. 😁 Tarih okumanın faydaları. Lisede Tarih Öğretmenim İzzettin Arıcalı idi toprağı bol olsun çok güzel anlatırdı. Neyse bitmedi hepsi tek, tek yeniden monte edilip karadenize indirilirler yıl 1942. U-boatlar iki yıl boyunca sovyet donanmasına gizli gizli ellinin üstünde saldırı düzenler.    

  İki yılın sonunda (1944’te) Romanya Ak Kavak gibi taraf değiştirip Sovyet yanlısı olunca Köstencedeki 6 adet U-boat’un üçünü Sovyetler ile Romenler batırır. Kalan üç U-boat Karadenizde sahipsiz kalır sığınacak bir liman bulamazlar. Çare düşünen Hitler üç tane denizaltıyı bize satmayı teklif eder. Ama İsmet İnönü Montrö anlaşmasını ihlal etmem deyip geri çevirince…  🤷‍♀️ U-boatlara; Türk kıyılarına gidin denizaltılarınızı batırıp kendiniz de karaya çıkın emri verilir. Yine Türkler vicdanlı. 

   Üç U-boat komutanları; U-23’ü Ağva’da U-19’u Karadeniz Ereğli açıklarında Lusitania’yı batıran U-20’nin de Sakarya’nın Karasu ilçesi açıklarında batırılmasına karar verirler. U-boatlar batırılır mürettebat karaya çıkar teslim olur. Denizaltılar mürettebatı ölmeden terk ve kendileri batırdıkları için savaş ganimeti sayılmıyor dolayısıyla herkes serbestçe dalış yapabilirmiş. Bizde olduğunu öğrenmemiz 1994 yılında o civarda yapılan deniz tatbikatı sırasında batık bulununca olur.  Dünya kamuoyu ise 2008’de Sunday Telegraph gazetesinin haberiyle öğrenmiştir.

22-IMG_1257
Liverpool Maritime Museum

    Albert Einstein ile ilgili bu köşe. Nazi Almanyasında Yahudi yazarların kitaplarını yakma dönemi başladığında yakılan kitaplar arasında Einstein kendi kitaplarının da olduğunu görünce bir daha asla Almanya’ya gelmeyeceğim demiş. Kısa bir dönem Belçika ve İngiltere de yaşamış sonra ABD’ye göç etmiştir.

23-IMG_1253
Liverpool Maritime Museum

     Üstteki fotoğraftan; Einstein’in kısa bir öz geçmişi ile şöyle bir bilgi de var. Oğlum Deniz’ime teşekkürlerle. Einstein Eylül 1933’te Oxford’daki Christ- Church kolejinin bir konuğuydu. Milletvekili Oliver Locker-Lampson, Einstein’a Norfolk’ta sığınma sağladı. Onu korumak için silahlı muhafızlar tedarik etti. İngiltere’den ayrılmadan önce, diğer sığınmacılar için para toplamak amacıyla Londra’nın Albert Salonu’nda 10.000 kişiye hitap etti. İngiltere-Southampton’dan ayrılıp New York’ta yerleşti ve 1955 yılında ölene kadar orada yaşadı.

    Vakit daralıyor çıkmak gerek dedik alt kata inmeden müzeden ayrılıyoruz. Alt kat zaten gümrükte yakalanan eşyalar ile görüntüleme cihazları sergileniyormuş. 

25-IMG_1251
Liverpool Maritime Museum

Kaldığımız yerden buluşma yerine doğru gidiyoruz. Açık havanın güzelliği…

29-IMG_4878
Royal Albert Dock- Liverpool

Caddeye doğru bir sokak sanatçısına denk geldik, özel kumdan yaptığı köpek sanki canlı, adam da onu seviyormuş gibi. 👏👏👏

30-IMG_1294
Liverpool

Karşıdan görülen yere doğru gidelim. İngiltere’nin simgelerinden biri de sanırım bu dönme dolapları.

30B-IMG_1299
Royal Albert Dock- Liverpool

Yüzer evlerin bazılarında görüldüğü gibi odunlar dizilmiş ne hoş bir görüntü. Evin hanımı çiçek severse ayrı bir güzellik sergiler.

31-IMG_1306
Royal Albert Dock- Liverpool

Alttaki fotoğrafta görülen de bizim zamanımızın okul otobüsleri. Eski Amerikan filmlerinde çokça görmüşsünüzdür ama biz Ankara’da büyüdüğümüzden yakından da görmüştük çünkü Amerikalı komşularımızın çocukları okula onunla giderlerdi.  

32-IMG_1308
Royal Albert Dock- Liverpool

33-IMG_1309
Royal Albert Dock- Wheel of Liverpool

Londra’daki Golden Eye’dan küçük elbette Liverpool’un Freijwheel’i diğer adıyla- Wheel of Liverpool’u. Arkadaki yuvarlak yapı da Liverpool’un Eco Arena’sı.

34-IMG_1310
Liverpool- Royal Albert Dock

Birazda yüzer evleri ekleyeyim çok güzel bence.

35-IMG_1311
Liverpool- Royal Albert Dock

36-IMG_1314
Liverpool- Royal Albert Dock

Fotoğrafı iyi tetkik ederseniz iki şey dikkatinizden kaçmamalı. Arkadaki katedral ve Yüzer evdeki Buda. 😁  

37-IMG_1317

Her şehir ayrı güzellikler barındırıyor ve etrafınızı iyi gözlemlerseniz şehrin kültürü, halkın yaşamı hakkında da bir fikir edinirsiniz. Yolumuz Birmingham’a doğru ama yolumuzun üzerindeki Chester’a uğrayacağız tahmini 45 dk. Sıkılmadığınızı umuyorum. Güzel bir yer daha görüp sizleri de gezdirmek için şimdilik sağlıkla, sevgiyle kalınız diyorum. ❤️❤️❤️ 😷

BİRLEŞİK KRALLIK ve İRLANDA-İngiltere-Liverpool-1

Merhabalar yine birlikteyiz işte. ☺️ (4-Ağustos-2019) Manchester City’den çıkalı çok az bir zaman oldu saat 17:30 yine de Liverpool’a bir saatlik yolumuz var. Zaten mesafe 57 km. Hava gri ve yağmurlu ama uzun sürmez güneş bile açabilir umuyoruz. Yolumuz güzel manzaralarla dolu. Bugün hayli yoğun geçiyor günlerden de Pazar.

1-IMG_4680A

Liverpool Mersey nehri kenarında 1190’lı yıllarda kurulmuş küçük bir kasaba idi, adı da Lifer pol çamurlu havuz veya su anlamına geliyordu zira Mersey nehrinin gel-git olayı nedeniyle çamurlu bir görünümdeydi. Lancashire Kontluğuna bağlıydılar ve kendilerini Scouser olarak adlandırıyorlardı. Tam bir şehir statüsüne sahip olması 1880 yılına denk gelir ve nüfusu da ancak 600.000 olur, İngiltere’nin en büyük liman şehridir. Avrupa ve Amerikaya göçlerin başlangıç yeri idi. Göçmenlerin çoğunluğunu 1840’ların patates kıtlığından kaçan İrlandalılar oluşturuyor ve gezi gemilerinin, elbette Titanic’i(Liverpool’a hiç uğramamıştır) yapan şirketin bulunduğu şehirdir. II. Dünya savaşında Almanların en çok bombaladığı ikinci şehir olarak maddi-manevi çok yara almıştır. Daha sonra toparlanarak Dünya miras listesine şehir statüsünde girmiştir (ticari liman şehri). Diğer özelliklerini aralarda anlatacağım. Liverpool’a geldik manzara şöyle yağmur yine hafiften devam ediyor.

2-IMG_4687

Manchester’dan sonra Liverpool deyince de aklımıza hemen futbol gelir malum. Futbol topu ve topla oynanan oyunlar tarihler boyunca farklı kıtalarda çok değişik şekillerde oynanmıştır, benim için en ilginç olan (ayakla oynanmayan) top oyunu Meksika- Chichen İtza’da oynan şekli idi. Buradan okuyabilirsiniz. 😉 FIFA’nın kabul ettiği ilk yazılı ayakla oynanan (futbol) top oyunu M.Ö 200-300 yıllarında Çinlilerin askeri eğitim oyunu olan Cuju’ya dayanır. Ama zamanımızın modern futbolunun temelleri İngiltere de atılmış ve dünyaya yayılmıştır. Veee çoğu evlerde fanatik kocalar yüzünden sorun doğurmuştur. 😁

Birazdan Liverpool’un premier liginde oynayan iki takımının onlara ait iki stadyumuna uğrayıp şöyle bir dışardan göreceğiz. Bu stadları grup olarak gezmek için önceden randevu almak gerekiyormuş. Everton’un Goodison Park ve Liverpool F.C’nin Anfield’in ve kulüplerin hikayelerini rehberimiz Sinan Ercan’dan dinliyoruz. Yağmur hafiften yağıyor.

Önce Everton’lar; Everton tepesindeki bir grup mahallelidir. Kendi aralarında St. Domingo adı ve mavi-beyaz renkleriyle kendi takımlarını kuruyorlar yıl 1879. Maçlardaki başarıları şehre kadar yayılınca da adlarını yaşadıkları mahalleden dolayı Everton olarak değiştirip resmen spor kulüplerini kuruyorlar yıl 1884. Everton maçlarını şimdi Liverpool’un stadı olan yerde küçük bir stadyum olan Anfield stadyumunda yapıyordu. Arazinin sahibi İngiliz (bira fabrikası var) iş adamı John Houlding’den 8 yıllığına kiralamışlardı. Houlding yönetime girip huzursuzluk yaratınca ve 8 yıl sonunda sözleşmeyi yenileyecekleri zaman işler tersine dönüyor.🤷‍♀️

Houlding bakıyor ki Evertonlar burayı iyice benimsediler ve nasıl olsa gidemezler kirayı hemen iki-üç katına çıkarıyor. Ama Evertonlar yapılan blöfü görüyor ve sözleşmeyi yenilemeyeceğiz diyorlar. John şaşırıyor e peki nerde oynayacaksınız? deyince hemen karşıdaki boş araziyi kiraladık orada oynayacağız diyorlar. Ve Everton’un stadı Goodison Park böyle doğuyor. Everton’ın armasında ortada bulunan kule, Everton Tepesini ifade ediyor. Yağmur nedeniyle otobüsümüz durmadı fotoğraf çekemedim. 😔 İsimsiz bir gezginden alıntı ile bakalım.

5-AK kopyası
Liverpool- Everton FC-Goodison Park

Blöfü başında patlayan John Houlding kara kara düşünürken tamam diyor bana takım yoksa saha boş kalacak değil ya, ben de kendi takımımı kurarım diyor. Para var çare var 😀 takımı kurup adını Everton Athletic koyup renklerini de mavi-beyaz yapıyor. 🕺💙 

İnanılmaz, yani Everton’lar şokta. Hemen o zamanki futbol ligi yetkililerine baş vurup dava açıyorlar. Everton Athletic takımımızın adını çağrıştırıyor kabul edilemez diyor ve davayı kazanıyorlar. Hem ismimizi hem de renklerimizi terk edeceksin diyorlar. John mecburen tamam diyor zaten şehrin adını taşıyan bir futbol takımımız yoktu adı Liverpool olsun. Armasına da İskoçların hayali kuşları var Liverbird dedikleri biraz karabatak biraz zümrüd-ü anka kuşu gibi ağzında da yosun tutan hayli iri mitolojik bir kuş hikayesini sonra anlatacağım onu da bayrağın arması yapıyor, rengini de yine şehrin rengi olan kırmızı yapıyor. Liverpool F.C de böyle doğmuş oluyor. Bu güzel stadyum da gezi arkadaşımın  photographer by @Mehmet Yeşilbağ

7-
Liverpool -Liverpool F. C- Anfield

Stadyum elde tamam şimdi sırada oyuncu bulmak var. John Houlding para var çare de var dedik ya, Everton’dan ayrılıp kendisi ile kalmaya karar veren iki oyuncu Barclay ile John McKenna’yı oyuncu bulmaları için bir miktar para verip görevlendirince onlar da İskoçya’ya gidip birçok oyuncuyu takıma dahil ediyorlar. Ve Liverpool F. C de 1892 yılında resmen kurulmuş oluyor. Her iki stadyum da birbirine çok yakındır. Futbolda takımlar stadyumlarını yaparken bu kez tersine stadyuma biri çıkıp takım kurmuş oldu.. 🕺❤️ Arkadaş fotolarıyla devam 💃 sağ olsunlar. photographer by @Hasan Hüseyin Dikim

8-Hüseyin dikim
Liverpool -Bill Shankly-Liverpool F. C- Anfield

Liverpool’un ikonik figürü, karizmatik menajeri Bill Shankly 1959 yılında çöküşe doğru giden Liverpool’un başına geldiğinde takım yeniden yükselişe geçti. Öncelikle 24 oyuncuyu çıkardı. İngiltere’nin en iyi futbolcularını takımına kattı; Roger Hunt, Ian St John ve Ron Yeats vb. gibi nicelerini. Yeni taktikler geliştirip 3 yıl gibi kısa sürede takımı bir üst lige çıkardı. Bill Shankly *Benim fikrim Liverpool’u bir yenilmezlik kalesi haline getirmekti* demiş ve Liverpool F. C’yi 3 defa lig şampiyonu yapmış bir defa da UEFA kupasını kazandırmıştır. Stadın önüne heykelinin konması vefa borcu sayılır.

Yine takımın bilinen efsanevi oyuncularından bazıları yine şöyle; Kenny Dalglish, Steven Gerrard, John Barnes, Ian Rush. Liverpool ilk şampiyonluğu 1901 yılında kazandığında takım kaptanı Alex Raisbeck aynı zamanda İskoç milli takımındaydı.

9-akk

Amblemin üstündeki demirler heykelin olduğu Shankley Kapısını, her iki taraftaki meşaleler Hillsborough faciasını unutmuyoruz diye Anfield’de yanan sonsuz ateşi simgelemekte. Ve hemen her maçta taraftarların hep bir ağızdan *You’ll never walk alone* yani ‘asla yalnız yürümeyeceksin’ yazısı yer alır. Bu tezahürat takımın sloganı hatta marşı olur. Bir yerlerde okumuştum soyunma odalarının çıkışında bir yerde *This İs Anfield* yazılı tabelaya ellerini sürüp maça öyle çıkarlarmış.

Liverpool Kuruluşundan beri maçlara Anfield Road’da çıkıyor. Bir de kapıda *The Kop* yazar nedir bu Kop: Liverpool halkının çok değer verdiği ve topluca attıkları sloganlarla Liverpool’un 2. lig şampiyonluğunu kazandıkları 1906 yılında yönetimin taraftara ödül olarak inşa ettirdiği 28.000 kişilik tribündür. Ve evet size anlatacağım bir de hikayesi var.

Kop; Güney Afrikada bilinen bir tepenin adı. 1900 yılında İngilizler Güney Afrika’da yerel halk grupları arasındaki bir savaşa katılıyor (Tarih, altın kaynakları sebeptir demez tabii sömürge dönemi). 🤷‍♀️ Kısaca bu savaş Boer savaşı diye bilinir. Boer de zaten flamenkçe işçi-köylü anlamındadır ve çoğu oradaki Hollandalı göçmen halktır. Bu savaşta hayatını kaybeden ve çoğu Liverpool’lu olan İngiliz askerlerin anısına da bu tribününün adı kop tribünü olmuştur. İlk yıllar burada işçi taraftarlar ayakta maç seyrederlerdi sonradan oturulur tribüne dönüştürülmüştür. Hemen her maçta tribün taraftar ile doludur, takıma moral ve motivasyon tavan tabii ve haliyle kazanılan maçlarda Kop tezahüratının önemi yadsınamaz derler.

Liverpool’un bir de güzel geleneği vardır; takımın kaptanı McVean bir maçta para atışını kazanarak Anfield Road tarafındaki kaleyi seçer ve o maçı kazanırlar. Daha sonra gelen takım kaptanları da para atışını kazandıkları her maçta uğuruna inandıkları bu Anfield Road tarafındaki kaleyi seçerek geleneği sürdürürler.

SE

Hillsborough faciası; İngiltere’nin Sheffield kentinde Sheffield Wednesday futbol takımının stadyumu Hillsborough’ta 15 Nisan 1989 yılında Liverpool ve Nottingham Forest arasında oynanan yarı final maçında, geç kalan taraftarın zaten dolu olan tribünlere kontrolsüzce girmeye çalışıp sahayı ayıran demirlere sıkışan seyircilerin hayatlarını kaybetmesiyle yaşanmıştır. 96 kişi hayatını kaybetmiş yüzlerce kişi de yaralanmıştır. Stadyum da bu mozaikle anı duvarı oluşturulmuş. Fotoğraf rehberimiz @Sinan Ercan dan.

Evet Türkiye’mde takımlar evde kimin sözü geçerse ona göre tutulur, baba, amca, ağabey nadiren de anne. Ama İngiltere’de ailecek tutulur. Çünkü konu sadece futbol değildir protestan ya da Katolik olmakla, hatta işçi olmakla (demiryolcu vs) alakalıdır. Her iki takım Everton ve Liverpool herşeye rağmen iyi geçinirler, zaten Liverpool’un rakibi Manchester United’dır diyor futbol konusunu kapatıyorum. 🥅🏐🥅

Panoramik şehir turuna devamla. Liverpool şehir statüsüne 1850’ler de kavuşmuş ama Manchester gibi Katedrallerini hemen yapamamıştır. Mevcut iki katedral de aynı zamanda başlanmış 1904 gibi ama araya I. Dünya ve II. Dünya savaşları girince bitirilmeleri uzamıştır. Ben uzay kapsülüne benzettim Sinan rehber Dark Riddle’ın kafası gibi dediği fütüristik son derece modern bir yapı gördük. Anlık duruşla iPhone ile fotoğrafladım. Tepesindeki süslü çıkıntılar ile girişteki şekil sanki geçmişten geleceğe bir atıf izlenimini veren bu katedral Liverpool Metropolitan Katedrali. Katolik Piskoposluğunun ana kilisesi ve Piskoposun da oturduğu yer. Bu katedral 1967 yılında bitmiş.

3-IMG_4714
Liverpool Katolik Katedrali

Diğeri de Tam karşısında yükselen Liverpool Anglikan(protestan) Katedrali o da ancak 1978 de ibadete açılıyor. Geç dönem olmasına rağmen orta çağ mimarisi şeklinde yapıldığı için de eski gibi duruyordu. Otobüs trafik nedeniyle durmayınca fotoğraf da olamadı, sorun yok 😉 Liverpool Üniversitesi çevresi buralar yine yolumuza bu kez dantel gibi işlenmiş güzel bir kilise çıkıyor. St.Luce’s Church yine otobüsten çekim. 🤷‍♀️

4-IMG_4723
Liverpool-St. Luke’s Bombed Out Church

St.Luce’s Church; 1800’ lü yılların ilk yarısında inşa edilmiş. Almanların yoğun ( Blitz) bombalaması sonucu çatısız kalınca adına halk bir de bomp eklemiş Ve St. Luke’s Bombed Out Church olmuş. Savaşta ölenlerin anıtı olarak dursa da düğün ve etkinlik mekanı olarak kullanılıyormuş. Aaa Çin mahallesine bakın derken kaçırdım tabii. Liverpool da Manchester gibi pek çok göçmen almış. Burada da o yüzden çok geniş bir Çin mahallesi var hatta Dünyada Amerika’dan sonra en büyük Çin mahallesi kapısı da buradaymış.

Yağmur dindi güneş açtı biz de merkezdeki otele eşyalarımızı bırakıp çevreyi gezmeye başladık. Otel tren garının çaprazında, tam karşımızdaki bu güzel bina da bir otelmiş.

10-IMG_1103
Liverpool-Lime street

Toplanıp yürümeye başlıyoruz gün batmak üzere. Tren istasyonuna yakınız demiştim işte hemen karşımızda Lime Street tren garı. 1836 yılında açılmış. Buharlı lokomotif icadından sonra Manchester-Liverpool arasındaki seferine ilk defa buradan başlamıştır.

12-IMG_1102
Liverpool-Lime Street tren garı

Hemen yanında yer alan bu güzel bina North Western Hall; 1870’lerde Ülke çapında inşa edilen dev demiryolu oteller zincirinin bir parçası olarak Liverpool da inşa edilmiş, gözalıcı kuleleri var. Bir dönem boş kalmış sonra 1996 yıllında tekrar açılmış ve bir üniversitenin öğrenci yurdu olmuş. Liverpool’un korunması gereken binalarından. Ekim 2020’de yeniden restore edilmeye başlanmış ve yine Radison RED olarak hizmet vereceğini okudum.

11-IMG_1104
Liverpool-North Western Hall

Işıkları aceleyle geçiyoruz. Bu bölgeye Cultural Quarter-Kültür mahallesi, bölgesi deniyor. Liverpool 18.yüzyılda geliştikçe ve zenginleştikçe çeşitli sanat gösterileri özellikle müzik etkinlikleri yapmaya başlayınca mekan ihtiyacı duyuluyor. İngiliz mimar Harvey Lonsdale Elmes’in kazandığı tasarımıyla mahkeme binasını da dahil ederek 1841 de yapımına başlamış. Yapı mimarın ölümünden 3 sene sonra 1854 yılında açılmış. Girişteki bahçe kapısı ikişer arslan heykeli ile tasarlanmış.

13-IMG_1106
Liverpool- St.George Hall

15-IMG_1113
Liverpool- St. George Hall

Aslanlı girişten geçince karşınıza üstü kabartmalı lahit gibi Bir anıt geliyor. İngilizlerin Cenotaph dedikleri I.Dünya savaşı ( 1914-1919) bu taşta 1919 yazıyordu gerçi ateşkes savaş bitmiş demektir 1918 olacaktı İngilizler ne düşünmüş bilemedim.🤷‍♀️ ve II. Dünya (1939-1945) savaşında kaybedilenleri anma yeri. Üstteki fotoğrafta ilk bölümde görülen Victoria’nın büyük aşkı kocası Albert’in yine at üzerinde heykeli vardı.

IMG_4745
Cenotaph-St. George Hall-Lİverpool

Elbette Kraliçe Viktoria’sız ve ilerde görülen dev sütun ( Dük Wellington anıtı veya Waterloo anıtı) üzerinde Dük Arthur Wellington’suz olmazdı. 👍

14-IMG_1107ak
St.George Hall-Liverpool

Bahçeyi sola doğru dönüyoruz burası William Brown Street. Liverpool’lu milletvekili William Brown’ın ölümünden sonra bu caddeye adı verilmiş.

16-IMG_1114
Liverpool-Walker Art Galeri- Country Sessions House

Bu güzel binaların soldaki Walker sanat galerisi 13. yüzyıldan kalmadır. Rönesans dönemi Rembrant, Rubens gibi ressamların seçkin tabloları ile ünlüdür. Sağdaki County Sessions House, 1882 yılında Victoria tarzı inşa edilmiş eski adliye binası.

Soldan devam edip binaların hemen arkasındaki bir hayli çok heykelin bulunduğu rengarenk çiçekli St. John’s Garden’de biraz soluklandık. Bu çalı ağacı çok güzel şekil almıştı.

IMG_1118
Liverpool- St. John’s Garden

Akşam yemek sonrası biraz da gecelere karışabiliriz diyerek dönüşe geçtik. Bu heykel de Liverpool doğumlu tüccar ve milletvekili, uzun yıllar maliye bakanlığı ve başkanlık yapmış bir zat-ı muhterem, William Gladstone.

19-IMG_1120
Liverpool-William Gladstone Statue – St. John’s Garden

Liverpool Radyo Kulesi. Kulede önceleri döner bir restoran varmış sonra gözlem evi olmuş, bizim Atakule gibi manzara müthiş olmalı.

21-IMG_1125
Radio City Tower-Liverpool

Liverpool’u sadece futbol ile tanımak şehre haksızlık, The Beatles’a dolayısıyla efsane 4’lüye- Ringo- George- Paul- John’a da ayıp olur diyor meşhur Mathew Street’e doğru yürüyoruz. Beatles’lar nam-ı diğer Fab Four’un canlı müzik yapıp şöhret oldukları yer Mathew sokaktaki The Cavern Club’tür. Radyo kulesinin hemen yan sokağından devam edip 48 Stanley Streetten yürüyoruz. Bir binanın duvarı dibinde, bir bankta başı eğik olarak betimlenmiş işçi kadın heykeline rast geldik. Başı eğik değil yanında açık olarak duran Liverpool gazetenin üstüne konmuş olan minik bir serçeye bakıyor.

22-IMG_1132
Liverpool- Eleanora Rigby- Stanley St.

Eveet bir hikaye yakaladım. ☺️

     Efendim Adı Eleanora Rigby. Beatles’lardan Paul McCartney, 1966 yılında Beatles’lerin yedinci Stüdyo albümü olan Revolver’in A yüzünde yer alan *Eleanor Rigby* şarkısına yürek burkan sözler yazıyor, -Kimsesizdi, yapayalnızdı diye ve tüm yalnızlara adıyor. Sonradan bir bakıyorlar ki, gerçekten Eleanor Rigby diye bir mezar taşı var ve St Peter kilisesinde ama bu kimsesiz değil ama işçi bir kadın. Paul şarkıyı ona yazmadım ama kilise ziyaretimde gördüğüm mezar taşından esinlenmiş olabilirim diye savunma yapıyor. En çok dinlenen şarkılarında 5. sırada. Merak edenlere şarkı burada. Ve tüm yalnızların simgesi olunca da bu heykeli Tommy Steel Liverpool halkına teşekkürlerle diye yaptırıyor. Bu heykel ve Eleanor’un mezarı Liverpool’a gelen tüm Beatles hayranlarının uğrak yeri oluyor.

Arkamı döndüm bu güzel İtalyan pasta salonu vardı.

23A-IMG_1130
Liverpool- Stanley Street

Hemen sağdan 31 Mathew sokağa gireceğiz. 

25-IMG_4759
Liverpool- 31 Mathew Street

Biraz ileride Beatles hediyelik eşya dükkanı vardı ama kapalıydı. Anlaşıldı artık her adımda Beatles’a ait birşeyler göreceğiz. Görüntü güzeldi.

23-IMG_1134
Liverpool- 31 Mathew St.

Sağa sola bakarak gidiyoruz, sokak bizim Kuşadası’ndaki barlar sokağına benziyor ama henüz millet çoşmamış. 😀 Her yerde Beatles’a ait birşeyler satan küçük dükkanlar var ama saat uygun değil yine hepsi kapanmışlar. Biz de olsa kesinlikle gece 24.00 kadar açıktır.

Hep derim ara sokaklar da güzeldir, ama bu kez girecek vakit yoktu. Photographer by @Önder Kaplan 👍 

26-IMG_4762
Liverpool-Rainford Gardens

Liverpool ile özdeş yerlerin işlendiği güzel bir Mural.

27-IMG_1137
Liverpool-Mathew Street

28-IMG_1136S
Liverpool- Teple Court

Beatles müzesi ne yazık ki, o da kapalıydı. Yan bina Rubber Soul+ Beatles bar’ın üst cephesi çok değişikti. Bu kadar Beatles diye anlatıp da ennnnn sevdiğim ve hala bilinen parçaları Hey Jude‘i dinlemeden gezmemek lazım. Yıl 1968 ve ben lise son sınıftayım düşünün. 😉 Buraya da Yesterday sevenleri alayım 😁

29-IMG_1139
Beatles Museum-Liverpool
30-IMG_1143
Beatles Müze yanı Rubber Soul- Beatles Bar

Sağa bak çek sola bak çek derken baktım bir kadın heykelin önünde bizim grup çekimde meğer The Cavern Club önüne gelmişiz bile benim gençliğimin efsane dörtlüsü The Beatles’ın yuvasına koştum yetiştim.

31-IMG_5197
Vertigo grup-4-Ağustos-2019 Liverpool Mathew st. Cavern Club

Önce heykel kimmiş bakalım; Cilla Black. Kadın dayanışması 😉💞

32-IMG_1146
Cilla Black-Cavern Club-Liverpool

     Asıl adı Priscilla Maria Veronica White İngiliz şarkıcı, televizyon sunucusu, oyuncu ve yazardı. 1960’lı yıllarda bir kadın şarkıcı olarak single çıkarması çok zorken o ilk single *You’re My World * ile hit olmuştu. Kaldı ki, Beatles’lar bir numara iken. 👍 👏 Dinlemek isteyen buraya  ben çok severdim. Heykeli ise oğulları, zamanında sahne aldığı ve hala aynı yerde duran orijinal Cavern Clup’ın girişine 2017 yılında diktirmişler. Hayırlı evlatlar. ❤️❤️

33-IMG_1147
Liverpool- Mathew Street

     Burası orijinal The Cavern Club girişiymiş. Club 1957 yılında açılmış Beatles ilk kez 1961 yılında sahneye çıkmış. 2-3 sene canlı performanstan sonra 1963 yılında Beatles dünyaca ünlü olunca kulübün şöhreti de Beatles’ın şöhretiyle beraber büyümüş. Kulüp bir dönem kapanmış sonra üç apartman öteye aşağıdaki foto, orijinaline yakın yeni bir kulüp inşa edilmiş.

34-IMG_4776
Liverpool-Mathew st. Cavern Club

Nasıl güzel bir sevgi.😍

35-IMG_1150

Sokak zaten dar kalabalıkta başlayınca fotoğraf çekmek benim makinayle hayli zor olmaya başladı. İlerledik solda Cavern Pub vardı iyi de her yer cavern burada, Ya pub ya Clup 😁😁 yanında da Wall Of Fame canlı müzik yeri, duvar tuğlaları silme isim doluydu. Bir köşesinde de John Lenon’un duvara yaslanmış etrafı seyreden heykeli var. Tam selfi köşesi boş bulup anca çekebildim.

36-IMG_1154
Liverpool-Mathew St.- John Lennon

Wall Of Fame’in her bir tuğlası, plağı hit olan ünlülerin isimlerine aitmiş ve Beatles 17 hit plakla öncüymüş. Kulübün açıldığı 1957 yılından 1973 yılına kadar orada sahne alan bin küsür sanatçının isimleri yazılıydı.

     Sokağın sonunda da Beatles ile özel tasarlanmış muazzam bir otel The Hard Days Night Hotel vardı. Revakların köşelerinin de her birinde Beatles dörtlüsünün heykelleri var ve yıllardır alt kattaki mağazada durmadan Beatles’ın müziklerini çalıp Plak ve hediyelik eşyalarını satarmış. Ben çekebildiğim en güzelini ekleyeyim John Lennon elinde gitarı ile ve günü bitirelim dedim.

37-IMG_1155
The Hard Days Night Hotel-Liverpool

Yarın sabah yine Liverpool’un en gezilesi, görülmeden kesinlikle dönülmeyesi Albert Rıhtımını gezeceğiz.☺️ Benden ayrılmayın artık sıkılmadan gezeceğinizi biliyor olmalısınız. Sevgiyle, sağlıkla, maskeli😷, mümkün olduğunca  mesafeli  kalınız 🤷‍♀️💞💞

BİRLEŞİK KRALLIK ve İRLANDA-İngiltere-Manchester City

Merhabalar; Güzel İskoçya’yı geride bırakalı bir buçuk saat oldu. Yeniden Birleşik Krallık topraklarındayız ve tarih hala 04-Ağustos- 2019 yolumuz devamla önce Manchester sonra Liverpool’a doğru. Kulağımız rehberimiz Sinan Ercan’da. Bugün beyler günü olacak zira ⚽️⚽️⚽️ futbol konuşup bir de stadyum göreceğiz (Ben de futbolu severim❤️💛) evet Manchester United F.C ‘nin Old Trafford Stadyumu. Ama gezemeyeceğiz zira günler öncesinden bilet alınıp geziliyor ama Sir Alex Ferguson Standı vardı hediyelik forma vs. isterseniz alırsınız dedi. Alex Ferguson kendisi eski futbolcudur ve Manchester United’i zafere koşturan adamdır. Hava yağdı yağacak ama güzel, otobüsten inip doğruca alış-verişe gidenlere katılmadan önce bir iki fotoğraf.

1-IMG_1009
Manchester United Stadyumu

Çok güzel bir posterdi ben de paylaşayım istedim.

3-IMG_4553

Stadyum girişinde Ferguson’un heykeline bakan bu üçlü The United Trinity-ayrılmaz üçlü  bazen de Holy Trinity-kutsal üçlü diye anılırlar. 1968 de Avrupa kupasını🏆 kazanan ilk İngiliz takımının mimarları. Baştaki George Best, ortada Denis Law ve sağda Bobby Charlton.

2-IMG_1001
Manchester United Trinity * George Best-Denis Law-Bobby Charlton*

Mola bitti yola koyulduk Manchester’a gelmek üzereyiz. Biraz bilgi aktarımı yapayım. Manchester’i sadece futbol ile tanımak olmamalı. Birleşik krallığın 500.000 nüfuslu ekonomik yönden zengin üçüncü şehri diyorlar. Şehirde Victoria mimarisi etkileyici bir görsellik sergiliyor yani ben o kırmızı tuğlalı evlere bayılıyorum. Tam ortaçağ manzarası birazdan (Princess Street) buradan başlayarak şehri dolaşacağız  şu güzelliğe bakınız.

4-IMG_1010
Manchester City – Princess Street

     Manchester’ı bin yıl önce Romalılar kurmuştur ve Londra’dan kuzeye doğru çıkan yol üzerindeki önemli askeri garnizonlarından bir tanesidir. Manchester adı nerden geliyor derseniz diyen rehberimize kulak verelim; 🤩 Manchester’in ortasından akan Irwell nehri var kıyısında da hafif bir tepe. Romalılar ilk şehir kaleyi bu tepeye kurmuşlar ve memeye benzetmiş olmalılar ki, memeli anlamına gelen mammaldan mama castroom demişler. Castroom da kale demektir dolayısıyla mammal castroom  -memeye benzer kale demektir. Zamanla İngilizce Castle-kale’den Chester’a dönünce mama castroom’da zamanımızdaki Manchester’a dönüşmüş. O yüzden İngiltere’de Chester ile biten birçok şehir veya yer ismi vardır. Mesela Winchester, Leicester ve Lanchester gibi.

     Manchester City Tekstil sanayi yönünden hayli gelişmiş bu yönden de Birleşik Krallığın önemli üçüncü şehri olmuştur. Manchester’in tekstil merkezi olmasının bir de hikayesi var, hikayeleri severim bilirsiniz. Tudor döneminde yani erken dönemde Britanyalılar giysilerinde yünlü kumaşlar kullanırlar pamuklu kumaş bilmezlerdi ve yörede de çok az yetişirdi. Pamuklu kumaşla tanışmaları II. Charles dönemindedir. Charles’ın annesi Fransız olan Maria’dır. Charles babası ihanetten yargılanıp idam edilip krallığa ara verilince annesiyle önce İskoçya’ya sonra Fransa’ya kaçarlar ve Charles’ta Paris’teki sarayda büyür. Fransızların zarafetini, giyimlerindeki güzel kumaşları görerek büyüyünce haliyle Maria ile oğlu Charles yünlü her şeyi köylü işi bunlar deyip beğenmezler. 🤨 O dönem Avrupalılarda daha ince olan pamuklu kumaş kullanıyordu.

     Charles Babasının katillerini bulup cezalandırdıktan sonra II.Charles olarak tahta geçip 1670’lerde  👑 Kral olarak İngiltere’ye dönünce de sarayda bir pamuklu kumaş modası eser. İşte bu dönemde az da olsa pamuk üreten yer Manchester’dır. Pamuk kıymete binince de Manchester City tam bir pamuklu tekstil 👗👕üretim yeri olarak değer kazanır. Konuya ileri satırlarımda yine değineceğim biraz fotoğraflı gidelim. Turist güzergahı belli 😁 Princess street ten başlıyoruz Canal street ten geçiyoruz bu bölgeye Gay Village deniyor ve evet eşcinsellerin yoğun olduğu, barlarıyla da öne çıkan bir semt. Önce yolda neler var bakalım. Sonra çok özel ve de güzel bir bahçeye Sackville Gardens’a gidiyoruz. 

5-IMG_1011
Manchester- Canal Street-Gay Village

Madem kanal caddesinden geçiyoruz kanal fotoğrafı koymadan geçmeyelim. Bu kanal kapakları açılıyor ve ticari tekne ya da yüzer ev gibi ufak çaplı taşıtlara geçit veriyor.  

6-IMG_4611

7-IMG_4609
Manchester- Canal Street-Gay Village

Bölgeyi iyice belli edecek bir kare.

8-IMG_4610
Manchester- Canal Street-Gay bar

Bu çift kanal kapaklarını kendileri açıp geçtiler.

20-IMG_1035
Manchester- Canal Street-Gay Village

     Yukarda bahsetmiştim Manchester tekstil sanayi yönünden zengin bir şehir. Sanayi devrimi sırasında bu ürünlerin Avrupa, Amerika kısaca tüm dünyaya pazarlanması gerek. Bunu da ancak deniz yoluyla yapması lazım ama Manchester’da deniz yok. 🤷‍♀️ Ürünler 1830’lardan beri yakınlardaki kömür madenlerinden kömürleri şehre kolayca getirebilmek için yapılan küçük bir su kanalı ( fotoğrafını gördüğünüz kanallar) ve ardından demiryolu ile en yakındaki liman Liverpool’a gidiyor oradan gemilere yüklenip dünyaya satılıyordu. Bu ticaret şekli hem zaman kaybına hem de Liverpool’a liman parası ödenmesi vs nedeniyle astarı yüzünden pahalıya mal oluyordu… 

9-IMG_1016
Manchester- Canal Street-Gay Village

     Kent konseyi çok büyük bir proje hazırlıyor. 1800’lerin sonunda Liverpool yakınlarındaki Mersey halicinden Manchester’a kadar tam 60 km uzunluğunda insan eliyle yapılmış büyük bir kanal açılıyor *Mancherster gemi kanalı* ardından hemen bir de liman inşa ediliyor. Böylece gemiler 🛳 Mersey’den kanala giriyor. Manchester limanına kadar gelip ürünleri yüklüyor, tekrar geri gidip Liverpool’a hiç uğramadan ürünlerini dünyaya pazarlıyor. Manchester bu sayede İngiltere’nin ekonomisinde söz sahibi üçüncü kent ve bir kanal sayesinde üçüncü büyük limanına da sahip olmuş oluyor. 👏👏👏

     Bir saptama yapalım. II. Dünya savaşı geldiğinde Almanlar İngiltere’yi 1940-44 yılları arasında yoğun bir şekilde bombalamıştır. Bu dönem *The blitz* diye adlandırılır… En çok Londra bombalanmışsa da Manchester’da hatırı sayılır şekilde bombalanmış. İşte bu savaş yıllarında az bir zaman değil tam koca dört yıl tüm tekstil fabrikaları, araba, lastik fabrikaları ufak değişikliklerle kumaş üretmek yerine savaş sanayiine dönüşüp askeri mühimmat üretimine geçmiştir. 

     Sackville Gardens bahçesine geldik. Haydi sizleri biraz tarih biraz hüzün ama yine de yemyeşil ağaçların altında ortamın keyfini çıkarmaya davet ediyorum… Anlatacak çok şey var, var da sizleri sıkmadan özetleyeyim.

Sackville Gardens; Evet Gay Village’in tam kalbinde Manchester Üniversitesine yakın yemyeşil hayli büyük ve güzel ağaçların olduğu İngiltere ve Galler’in en güzel parkı olarak 2006 yılında yeşil bayrak ile ödüllendirilmiş bir park. 2008 yılında bölge halkı ve gönüllüler tarafında kurulan Gönüllüler grubunun özverili çalışmalarıyla her türlü finansal işleri yürütülüyormuş. İlk girişte bu güzel kalp süslü kaidede yükselen dikit, sembol her ne dersek diyelim; 1993 Dünya AİDS Günü’nde dikilen * The Beacon of Hope-Hayat Ağacı*dır. 

10-IMG_4614
Manchester- Sackville Gardens-The Beacon of Hope

Bu çok özel ağaç iki kalp benzeri kaide üstünde yükseliyor, renkli mozaik HIV’den etkilenen insanların çeşitliliği anlamında, ağaç sütundaki kalpler Aids’ten kaybedilen hayatları temsil ediyor. Basamak ve rampa, engeli ortadan kaldırıyor ve bu sütun ağaç aynı zamanda bir çeşit anma ve tefekkür yeri. Bahçeye doğru yolda 3 tane yine kalbe benzeyen taştan oturulabilir bloklar var onlar da doğum, yaşam yani gençlik ve yaşlılığı temsil ediyormuş. 

11-IMG_1027
Manchester-Sackville Gardens

       Bahçenin en önem arz eden konusuna geldik… Alan TURİNG (1912-1954) II. Dünya Savaşının kazanımının mimarı sayılabilen bir matematikçi.

15-IMG_1026
Manchester- Sackville Gardens

     Almanların icadı Enigma müthiş özel bir şifreleme makinasıdır. Tüm gün uğraşıp şifreyi çözüyorsunuz ertesi günü şifre kendini yenilediği için bir gün boyunca yaptığınız çözümlemeler boşa gidiyor ve tekrardan şifreyi kırmak için uğraşıyorsunuz. Turing kod kırıcı bilim grubu içinde tek matematikçidir. Tek başına çalışarak olayı çözüyor. Grup arkadaşları biz çözdük sen değil diye dışlasalar da Turing; sizden farklıyım, her bir mesajın şifresini her gün her dakika anında kıracak bir makine tasarlıyorum der ve yapar, sonra da arkadaşlarına *demek ki, Enigma’yı çözmek için Almanca bilmeye gerek yokmuş*der.

     Şifrenin çözümünden habersiz olan Almanların günlük hareketlerini, filolarının yerini saptayarak hem İngilizlerin yenilmesini hem de binlerce insanın ölmesini engellemiş olur. Hatta yapılan hesaplamalarla II. Dünya savaşını bir yıl daha kısaltmış ve yaklaşık iki milyon insanın da hayatını kurtarmış olduğu söylenir. Ben filmini iki kere izlemiştim tavsiye ederim. Merak edenler buradan filme ulaşabilirler.  

     Evet Alan Turing çok büyük bir kahramandır. Kıymeti bilindi mi? Hayır. Çünkü hükümet burada çalışanlara çok büyük 50 yıllık gizlilik anlaşması imzalattı. II. Dünya Savaşı bittiğinde de bu nedenle Turing’in başarısından kimsenin haberi olmadı.

Alan Turing heykeli heykeltıraş Glyn Hughes tarafından titiz bir şekilde giyinen elinde yarısı yenmiş bir elma ile sıradan bir insan gibi betimlenmiş ve 2001 yılında ölümünün 89. yılında bu parka dikilmiştir.

14-IMG_4619
Manchester-AlanTuring-Sackville Gardens

     Alan Turing savaş sonrası Manchester’e geldi. Manchester Üniversitesinde zamanın en büyük kompüteri Manchester Mark I üzerinde çalıştı. Evet bu parkta heykelinin olma sebebi eş cinsel olmasıydı. Ve daha önceki yazımda Oscar Vilde’dan bahsederken anlatmış o yıllardan 1960 yılına kadar eş cinsellik tedavi edilmesi ve cezalandırılması gereken hastalıklı bir suç olarak görülüyordu demiştim. Turing’in de genç bir sevgilisi var. Bir gün Turing’in ofisinde hırsızlık oluyor ama Turing polise bildirmiyor. Bir şekilde polis şefinin haberi olunca da olayı geçiştirmeye çalışıyor. Polis şefi işin peşini bırakmıyor ofisteki genç sevgiliyi sıkıştırıp itiraf ettiriyor ve eşcinseldir beni istismar etti ama ben çalmadım kendisi verdi diyor. Turing hapse gireceğini bile bile kendini savunmuyor. Turing’e ceza için iki seçenek sunuluyor ya hapislik ya da hormon tedavisi. Turing hapse girmek istemiyor çünkü bitirmesi gereken çalışmaları vardır. İstemese de hormon tedavisini kabul ediyor.

 Tedavi süreci çok zor geçiyor, ilaçlar ağır geliyor. Bir sabah hizmetçisi tarafından yatağında elinde ısırılmış bir elma ile ölü bulunuyor. Araştırmalar sonucu elmaya siyanür enjekte edip hayatına son verdiği anlaşılıyor. Daha sonra Britanya’da eşcinsel hareketler başlayınca Turing bu cesaretli itirafından dolayı öncü isim olarak kabul ediliyor ve heykeli buraya dikiliyor. 

12-IMG_1017
Manchester- Sackville Gardens

Parkta bir de konuşma köşesi vardı. 

16-IMG_4618

Bu güzel bahçeye veda ediyoruz. Son bir not; Ancak ölümünden sonra Turing’e hak ettiği değer verilmiş. Manchester’da bir yola ve üstündeki köprüye, Manchester Üniversitesinde bir bölüme Alan Turing’in adı verilmiş. Ayrıca geçen ay yani bu 2019 Haziran ayında İngiltere merkez bankası bir açıklama yaparak 2021 de tedavüle girecek olan 50 Poundların üzerinde Alan Turing’in resimleri olacak demiş.

17-IMG_1021
Manchester- Sackville Gardens

Hemen sağından tekrar Canal Street’ten devam ediyoruz.

18-IMG_4621
Manchester City-Gay Village

Rehberimiz Sinan Ercan’ın peşinden bakalım nereleri göreceğiz.

19-IMG_1033
Manchester City

Chorlton street’i geçip devam ediyoruz yolun bittiği yerde karşımıza çok güzel bir bina çıktı Manchester Jewish Museum-Yahudi müzesi. 1874 yılında buraya ispanya ve Portekiz’den gelen Yahudi tüccarların kurduğu bir Sinagog. Şimdilerde restore ediliyor sonra ibadete de devam edeceklermiş.

21-IMG_1042yahudi müzesi
Manchester City-Manchester Jewish Museum-Yahudi Müzesi

Müze denince aklıma kütüphane geldi göremedik ama yazmadan olmaz. Manchester Shuttle kütüphanesi. Almanyalı olan Karl Marx 1840’larda Londra’ya gelir ömrünün sonuna kadar burada yaşar ve yine burada ölür. Ve yine Friedrich Engels’da Almandır. Manchester’da çiftlikleri vardır Engels de burada çalışmaktadır. Karl Marx ve Friedrich Engels daha önceden tanışıyorlar. Birlikte Manchester Shuttle kütüphanesinde (eski bir manastırdır) çokça vakit geçiriyorlar. Kütüphanenin bir köşesinde oturup fikir teatisinde bulunuyorlar ve komünist manifesto burada yazılıyor yıl 1848. Dolayısıyla Manchester bir yandan kapitalizmin en meşhur gelişmiş şehri diğer yandan işçi emek ve hakları mücadelesinin tohumlarının atıldığı, komünist manifestonun yazıldığı şehir olma özelliğini de taşımış oluyor. Günümüzde Shuttle kütüphanesindeki köşeleri aynı şekilde muhafaza edilmekteymiş. Pazar gününde olduğumuzdan kapalıydı. Ayrıca Marx’ın Sackville Gardens’daki talking statue’de konuşma yaptığıda bilinir.

22-IMG_1058
Manchester City

      Şehri gezmeye devamla dümdüz gidince Portland st. çıktık. çevreden manzaralar.

23-IMG_1044
Manchester City

24-IMG_1045
Manchester City

Karşımıza güzel bir havuzlu meydan çıktı, bu güzel meydanın adı Piccadlliy tam bir dinlenme buluşma yeri. Bildik fıskiyeli havuzu ve elbette Kraliçeleri Victoria’nın eteğinin dibinde yenen öğlen atışmaları ile manzara hoşumuza gitti.

25-IMG_1050
Manchester City- Piccadilly Meydanı- Victoria Monument

Bu yemek standlarının sonundaki yeri bir Türk işletiyordu topluca ayaküstü yemeğimizi orada yedik.

26-IMG_1052
Manchester City-Piccadlliy Meydanı

Bir grup müzisyen çalıyor öndeki adam ritmik hareketlerle kendince dans ediyordu.🕺🕺

27-IMG_1055
Manchester City-Piccadlliy Meydanı

Bizim yaylı tambura hem şekil hem de ses olarak benzettim adını öğrenemedik. Arayan bulurmuş dedim 😁😁  Efendim adı *Kora*  büyük bir su kabağı ikiye bölünerek yapılmış bölünen gövdesinin ortası iyi ses versin diye inek derisiyle kaplanmış boyun kısmı yani sapı uzun sert ağaçtan 21 telli  Batı Afrika kökenli bir çalgı. Sesi benim benzettiğim gibi Ud ve Harp-arp benzeri eğer çok telli olarak ritmli çalınırsa daha çok flamenko gitara benziyormuş.

28-IMG_1057

Manchester City tarihte talihsiz bir de olaya şahit olmuştur. Kısaca değinmek gerekirse; Waterloo savaşları bitmiştir Napolyon tehdidi de kalmayınca Britanya ordunun bir kısmını terhis ediyor. Binlerce asker işsiz kalacağına ucuz ücretle fabrikalarda çalışmaya başlıyor. Neticesinde çok ciddi toplumsal huzursuzluk başlıyor. Üstüne bir de dışardan mısır ithali yasaklanınca ve bir takım siyasi haklar verilmeyince; Ağustos 1819 yılında Saint Peter meydanında 60-70 bin kişi olduğu tahmin edilen halk çoluk, çocuk protestoya başlıyor. İngilizler çok sert tepki verip süvari alayını kılıçlarla topluluk üstüne yürütüyor neticede 15 kişi ölüyor binlerce de yaralı. Bu talihsiz olaya Waterloo savaşın anısına ironik bir şekilde Peterloo deniyor.

29-IMG_1062
Manchester City

30-IMG_1065
Manchester City

Primark devasa bir alış-veriş merkezi. Bu cadde de marka dükkanların olduğu yer. Alttaki fotoğraf çok ilginç kadın bir karga ile konuşuyordu ama karganın umurunda olmadığı belliydi. 😂😂😂

31-IMG_1068
Manchester City-Piccadlliy Meydanı çevresi

Japon ya da Koreli hep karıştırırım bu kızcağız da adınızı ya da istediğiniz bir sevgi sözcüğünü kendi harfleriyle yazıyor para kazanma derdinde.  Japonca- Alev * 火炎 * korece- *불꽃 * yazılıyor hangi dilin alfabesi bir de siz bakın belki bilirsiniz. 😁 Tüyo mu? Resmin içinde 😉

32-IMG_1071
Manchester City-Sokak sanatçısı

Ara sokaklara fazlaca giremedik hem zaman kısıtlıydı hem de burası İngiltere her daim yağışlı evet ıslanmadık ama yağmur başladı.

34-IMG_1090
Manchester City

     Ayrıca Manchester City de bir kaç saatlik program dahilindeydi saat de geç oldu geceleme de Liverpool’da olunca Manchester maceramız bu kadar oldu. Bizden bir şehir gibiydi hiç yabancılık çekmedik sevdik. Yine de ara sokaktan sizlere güzel bir Mural ile Liverpool’da görüşmek üzere diyor Manchester City’e de elveda diyorum. 👋👋👋

33-IMG_4646

Sevgiyle, sağlıkla evde kalın benimle gezin 😉 riske girmeyin. 💞💞💞

BİRLEŞİK KRALLIK ve İRLANDA-İngiltere-5-Stonehenge

Merhabaaaa 😍  bu kez arayı açmamaya niyetliyim demiştim ve güzel gezimize görmeyi çok istediğim Stonehenge tarihi dikili taşlara doğru sizleri de götürerek başlıyorum.💃💃

Tarih 30-Temmuz-2019 Londra’dan çıktık iki saatlik yolumuz var ve maalesef  hava bulutlanmaya başladı 🌧🌧yağmur geliyor bu demektir ki, hiç şansım yok fotoğraf işi zor gibi, rehberimizi dinliyoruz. Bazı yerler vardır ki, görünce hayal kırıklığı yaşarsınız, Stonehenge için de aynı duyguları yaşayacaksınız bu benim samimi düşüncemdir ününü haketmiyor gibi… Ama inanın dünya üzerinde görülmesi gereken 5 tane tarihi yer söyleseniz biri mutlaka Stonehenge olacaktır. Girişin 21 pound ve on kuruş gibi küsuratlı bir ücreti var o nedenle kim görmek ister karar veriniz dedi. Yağmur çiseliyor boş bir arazide dikilmiş onbeş-yirmi  taş için ıslanmaya değer mi? Göreceğiz… 🤔

IMG_0258
İngiltere- Salisbury Stonehenge yolu

Önce fotoğraf çekemem diye üzülerek vazgeçmişken Önder’in buralara kadar gelmişiz Stonehenge’yi göremezsem üzülürüm hayalimdi, hem yazıma ne yazacağım diye mızmızlanırken şimdi vazgeçmek olmaz ayrıca şeker değilsin erimezsin de deyince el mahkum yağmurluğumu giydim makinamı sarıp sarmaladım bir de iPhone’un da yedek aldım gidiyorum.

STONEHENGE; Biraz bilgi vereyim hemen. 1986 yılından beri UNESCO Dünya Mirası listesinde yer almakta olan Stonehenge; İngilizce stanhen -hanging stones’ten (asılı taşlar anlamında) türediği kabul ediliyor ve dolayısıyla bu tarihi yere de adını vermiş oluyor.  Londraya bir saat mesafede Salisbury bölgesinde halen 17 si ayakta diğerleri yatık dairesel şekilde dizilmiş yüksekliği 5-6 metre, ağırlıkları 25 ton olan 30 adet taştan ibaret bu antik kalıntının tarihi bizim göbekli tepe meydana çıkmadan önce en eski olarak anılıyordu. Stonehenge M.Ö 3100 yılında yapılmaya başlamış Göbekli tepemizin çağı da M.Ö;10000 hatta daha eski. 🙌🙌 Günümüzde English Heritage tarafından işletiliyor-nam-ı diğer kraliyet ailesi tarafından yani.

Sinan rehberimiz keşke içine girebilseydik saklambaç oynasaydık diyemeyiz (böyle harika bir rehberimiz var) artık bir şerit var çevresinde bir tur atacağız. Ama üzülmeyin taşların portresini alabilirsiniz kimse çekilsin diye sıra beklemeyeceksiniz -bu iyi haber bana. 💃💃💃 Stonehenge’ye yaklaşıyoruz giriş yapmayacak olanlar otobüsten kısa bir süre görebilirler aksi takdirde inilen yerden taşları görmek mümkün değil dedi. Hemen otobüsten gördüğümüz kadarı ile bir İphone fotoğrafı koyalım belki gitmem.

IMG_2839
İngiltere- Salisbury Stonehenge

İlk bulunduğunda kimse ne olduğunu anlamamış. Tapınak olduğu konusunda inanış çok. Dairesel şekli nedeniyle gökyüzü ile ilişkilendirilir. Ama tabii teoriler yine hayli çoktur. Gözlemevi olabilir, dairesel yapının bir yerinde kapı gibi bir aksı var orası tam da 21 Haziran’da ki gün doğumuna bakıyor. Dolayısıyla bahar ekinosuna bakılarak yapılmış gök cisimlerinin hareketlerini hesaplamaya yarayan bir kült yapı olabilir diye düşünülüyor. İşin ilginç tarafı İrlanda’nın bir adasında da newgrange denen dairesel planlı yapılmış bir tapınak var onun girişi de 21 Aralık kış gündoğumuna bakıyor dolayısıyla büyük bir ihtimalle burası yıldız hareketlerine- dünya ve ay hareketlerine bağlı olarak yapılmış bir ibadet yeri olsa gerek. Aynı şeyi bizim göbekli tepe için de söyleyebiliyoruz.

Burada yapılan kazılarda çevresinde çokça mezar ve ayrıca belirli mesafelerde özellikle açılmış 52 adet boş çukur bulundu. Yapılan incelemelerde çukurların yılın belirli dönemlerinde ayın dünyaya göre aldığı pozisyonu gösteriyordu. Mezarların da stonehengeden daha eski olduğu tespit edilince bir dönem mezarlık olarak da kullanıldığı belli olmuştur.

En popüler inanış; 17. ve 18. Yüzyıllarda Stonehenge’in Kelt rahipleri- Durid’ler’in dini ibadet yeri olarak yapıldığı idi. Bu inanışta Halen de günümüzdeki Druid toplumları Stonehenge’i hac yeri olarak görüyorlar ve belirli dönemlerde-yaz-kış gün dönümlerinde ziyaret ediyorlar.

Otobüsten indik yağmur başladı. 10 dk. Yürüme mesafesindeki anıt taşlara gitmek üzere shuttle binelim diyene kadar yağmur şemsiye ☔️☔️ falan dinlememecesine hızlandı. Benim yağmurluk kafadan giyme önü değil yanları açık. Makinam ıslanmasın mücadelesine başladım. Tam survivor’lık durumdayız. Shuttle sırası bekliyoruz.

3-2020
İngiltere- Salisbury Stonehenge

Taşları görmeden ıslandık bile. Shuttledan indik tura başlarken önümüze bu devasa kaya çıktı. Sinan Bey, eğer burası bir tapınaksa bu taşın bulunduğu yer de giriş olabilir dedi ve devam etti. Daire şeklinde planlı dizilmiş taşlar etrafında döneceğiz. Bu dönme olgusu eski zamanlardan beri insanlar için hep bir gizemdir. Yani bir kutsallık atfetmişizdir. Hayatta herşey dönüyor; Dünya 🌍 gezegenler, su, atomlar, mevleviler de dönüyor maddi alemden manevi aleme kolayca ulaşabilmek için dönüyorlar. Dönme sonsuzluğu ve manevi alemi, kutsallığı temsil eder. Kutsal mekanları hep dairesel yapmışlar tıpkı bizim cami kubbelerimiz gibi. Kısaca genelde bir dönme olayı var. Biz de döndüğümüze göre burada da hacı olduk sayılır. 😉

4-02-09 21.07.45
İngiltere- Salisbury Stonehenge

Taşlara en yakın mesafe 10-15 metre. Eskiden yanına kadar gidip taşlara dokunabilirmişsiniz. Ama insanlar orada da hatıra almak adına taşları kırmaya başlayınca ve bir iki yer de çökme olması nedeniyle artık uzaktan seyretmekle yetiniyorsunuz.

Yarı yolda artık her tarafımız ıslanmıştı ben makinam koruma adına yağmurluğa sarındıkça sadece rüzgarla açılan etek kısmından ıslandım. Çoğu arkadaş şemsiyeyi bile kapattı tepeden tırnağa ıslandı. Yanımdaki Profesör arkadaşım Seval ile (kulakları çınlasın) ıslandıkça gülmeye başladık bu kadar yoldan gel, ıslan yine de makinalar yerine telefonla fotoğraf çekmeye çalış diye, üstelik Seval bu ikinci gelişim deyince ben koptum. Birlikte selfisiz olmazdı.

5-IMG-40-07
İngiltere- Salisbury Stonehenge

Rehberimiz, meslek hayatımın*en ıslak * gezisini yaptım dedi. Herşeyimize kadar ıslansak da hayli eğlendik. Foto by Sinan Aydın 🤩

122
İngiltere-Salisbury Stonehenge’de biz

Bilgiye devamla…Modern zamanda yapılan incelemelerde de çok şaşırtıcı sonuçlar ortaya çıktı.  Stonehenge’de iki tür taş var ortadaki büyük taş sarsen taşı aslında *kafir* anlamındadır. İlginçtir ki, orta çağda avrupa medeniyetinde Türkleri ve müslümanları ifade etmek için kullanılır, Saraken diye yazılır sarsen diye telaffuz edilir. Ama Hırıstiyanlık öncesi dönemdeki putperest Keltler inşa ettiği için onlara da kafir anlamında sarsen diyorlar. Yakın çevrede bulunan bir taş. Burada ortadaki taşı da merkezi gibi görmüşler sarsen stone demişler. Diğer taşlar blue stone dedikleri maviliği ancak mikroskobik ortamda görülebilen hafif mavimtrak dolerit taşıdır. En son incelemelerle taşların 300 km öteden Gallerden geldiği tespit edilmiş. Bunu da Southhampton Üniversitesi’nden Dr. Josh Pollard açıklamış. Gallerde açılan bir maden ocağındaki kayalar çatlak sütunlar halinde bulunuyordu, işçiler çatlaklara yerleştirdikleri odun parçalarının yağmurlarla şişip blok halinde düşmesini sağlıyorlardı. Sonrada taş ve topraktan yaptıkları platformlara sürükleyerek getiriyorlar. E nasıl gelmişler. 😳 🤷‍♀️ İşte gizem tam da burada.

Yağmur son hızla devam ediyor. Artık ıslanmak sorun olmaktan çıktı son bir hamle ile bu karemi canon’um ile çekebildim.  💃 Aslı budur-Görseldeki özel çalışmamdır.💃 Taşlara ruh verdim. 😇

Görsel-IMG_0270
İngiltere- Salisbury Stonehenge

Büyük karede görebilseydiniz yağmur çizgi, çizgi gözüküyor. Ne yalan söyleyeyim hem yağmur hem yakınlarına gidememek bana o tarihi gizemi ve ruhunu yaşatamadı. Ama olsun 5000 yıllık tarihi, kendi tarihime not düşmüş oldum bu da bana yeter. ❤️❤️❤️

Çevreye de bir göz atalım deme fırsatımız olmadı zira yağmur göz açtırmadı yola devam ettik. Bath’e doğru 60-65 km dir, yaklaşık 1 saat kadar bir yolumuz var. yağmur devam ediyor ama Bath’de şehir içinde olacağımızdan bu kadar ıslanmayız. Etraf yemyeşil keyifli bir yolculuk olacak diyen rehberimiz Sinan Aydın arada bize İngiltere’nin yetiştirdiği ve 27 yaşında kaybettiği kadife sesli Amy Winehouse‘u  dinletiyor.

BATH; Bath’e geldik otobüsten indik; Sinan rehberimiz indiğimiz yerin adı Boq Island’ır, evet 💩 yanlış duymadınız boq, okunuşu bizdeki ile aynı dedi. Ama burada tuvalet, pis kokulu çamurlu yer anlamına geliyor.  Zamanında bu indiğimiz yer bataklıkmış ve pis kokarmış,kanalizasyon da muhtemelen oraya akıtılırmış. Sonradan buralar restore edilipde turizm şehri olunca şehrin tam ortasında otobüslerin indir-bindir yeri olmuş. Hala şehirliler Boq Island diyorlar.

IMG_2941
İngiltere-Bath-Boq Island

   Güzel bir park ile başlayalım. Ama giriş ücretliymiş.

7-IMG_0327
İngiltere-Bath-Parade Garden

Sonra bilgi alalım toplanıp yürüyüşe geçelim. 🤩 Merak edenler elimdeki ses cihazıdır.🤩 notla başa çıkılmazdı. 😁

IMG_2975

 Bu çok güzel şehir Jane Austen’in şehri diye tanınır ama romanlarında çokça bahsettiği Bath’de Austen sadece 6 yıl yaşamıştır.

Bath’in ortasından Avon nehri geçer üstünde de Pultaney köprüsü inşa edilmiş. Pultaney köprüsü çarşıdır içinde dükkanlar var ve içinden araç geçen sayılı köprülerden biridir. Tarihi yapıları ile Bath 1987 yılında Unesco Dünya Mirası listesine alınmıştır. Öldükten sonra bile, Victoria döneminde (ve hala dünyada da) şöhretini kaybetmeyen Austen sayesinde Bath en popüler sahil kasabası oluyor. II. Dünya savaşında popülaritesi biraz azalsa da 1960 lardan sonra yeniden Britanya’nın yükselen yıldızı haline geliyor. Günümüzde de aynı şekilde Londra’ya yakınlığı nedeniyle en önemli sayfiye ve turizm merkezlerindendir.

Şimdi Bath meydanındayız hemen sağımızda Bath’in en eski yapısı Roma hamamı var  bu bina roma gibi durmakla beraber George’lar döneminde yapılmıştır, kapısı hayli kalabalık. Hemen yanında da Pomp room yazar yani pompa odasıdır. Artık suyu kaynağından çıkarmak için buhar gücüyle çalışan motorlar yerini sanayi devriminden sonra elektrikle çalışanlara devretmiş dolayısıyla burası da boş kalmıştır ve ikinci yarıda Victoria döneminde yapılmıştır. Şimdilerde Victoria döneminden güzel bir mekanda yemek yiyelim hem de eskiyi hayal edelim derseniz hamamın bir parçası olarak da kullanmış olursunuz. Benden söylemesi diyen rehberimizi takibe devam ediyoruz.

9-IMG_2966
Bath meydanı

İşte sıcak su da tam buradan çıkıyordu. Roma tarihi gizli kaynakları Bath’den bahsederken burada o pagan dönemde ay tanrısına tapıldığını söyler. Yöredeki sıcak akan suyun da ay tanrısının insanlara bir ihsanı olduğunu anlatır. Küçük bir de tapınma yerleri varmış. Romalılar M.S 42 yılında gelip Londra’yı kurduktan ve adayı ele   geçirdikten sonra 1.yy içinde Hadrian dönemine doğru yani M.S 120 gibi buraya kadar gelmişler. Roma döneminde hamamlar vardı ve romalılar için çok da önemliydi. Britanya’da da bu özelliklerini gösterip ay tanrısının tapınma yerinde büyük bir hamam inşa ettiler. Zaman içersinde 350 yıl boyunca yani Romalıların yaşadığı M.S 400 lü yıllara kadar bu hamamlar bütün Britanya’da Romalılık sembolü haline geldi. O çağda Roma’lılar Londra’dan buraya özellikle hamam için geliyorlardı. Dönemin İmparatoru Hadrian küçük bir hamam yaptı sonra Caracal dönemlerinde hamam büyütüldü ve Britanya’daki en büyük Roma hamamı haline geldi. Şimdilerde Roma hamamında hala kaynayan sıcak su var ama başka tesisler kullanır. Roma hamamı ise halen müze olarak kullanılmakta.

Güzel bir kare yakaladım. Yorumsuz. 🤣🤣🤣

10-IMG_0334
İngiltere-Bath city meydanı

Bu hamamların çok büyük özellikleri de var. Az çok tarihten bizim Efes harabelerinden bildiğimiz gibi hamamlar aynı zamanda bir sosyalleşme yeriydi. Gerçi Roma’lılara göre her yer sosyalleşmeye uygundur, tuvaletler bile 😁 Efes’i hatırlayınız. Romalıların bu durum için önemli bir sözleri vardır* her ne ki, doğaldır yakışıksız değildir*

Sabah girilen hamadan akşam çıkarsan sadece yıkanılmaz tabii yemek yenir, oyun da oynanırdı. Hamamın soyunma odası* apodyteriumları, sıcak banyo odası* caldarium, ılık banyo odası* tepidarium ve soğuk banyo odası *frigidariumları var. Gezmedik Flickr’dan fotoğraf arkadaşım Neil Howard‘dan alıntı bir fotoğrafla devam edeyim.

5733415899_5a218a8492_k
İngiltere-Bath-Roma hamamı-Photo credit by Neil Howard

Romalıların en büyük özellikleri hamam ve yol yapmaktır. Bugün bile hala Londradan çıkıp kuzeye İskoçya’ya doğru giden yollar hep Roma’lıların yaptığı yollardır. Romalılar buraları terk edince şehirler ve yollar kaldı ama hamam kültürünü devam ettirecek bir kitle kalmayınca hamamlar birer, birer kaderlerine terk edildiler. Eski prestijini kazanması M.S 1700 lere kadar sürdü. Şimdiki kraliçenin Almanya’dan gelen dedeleri George’un eşi Charlot’un bir deri hastalığı varmış, doktorlar hamam tavsiye edince, George ve ailesi buradaki hamam geleneğinden haberdar olmuş. Kraliçe Charlot 1740’larda buradaki hamamlara gelmiş kendini iyi hissedince de buradaki su şifalı demiş, ve Bath Kraliyet ailesi ve sosyetesi sayesinde eski ününe kavuşmuş.

14-IMG_2952
İngiltere-Bath city meydanı ve Katedrali

Kısaca; Tüm bu eşsiz yapılar 1750 ile 1780 arasında yani 30-40 yılda yapılmış.Bugün eğer Bath diye bir yer varsa George’lar sayesindedir.

15-IMG_2948
İngiltere-Bath city meydanı

Şehrin içine doğru yürüyoruz hemen karşımıza bir katedral çıkıyor Bath Katedrali.  Aslında 900 lü yıllardan beri Katedral var ama ahşaptan yapılmış bir kiliseyken sonra manastıra döner ve bahsetmiştik şehir statüsü varsa katedral de vardır. Kısaca Bath şehir olunca manastır da katedrale dönüşür.

IMG_0330
İngiltere- Bath-Bath Katedrali

Katedral iç savaş döneminde hayli yıkılmış sonradan tekrar yapılmıştır. Bin yıllık dış süslemeleri ve içi ile de çok güzel bir katedral. Fotoğraf yasak hem giriş ücreti de 8 pound olunca içine bile girmedim. 😇 Dış süslemesinde merdivenle yukarı çıkan melekler görülüyor.  Hikayesi de şöyle; Hz. Yusuf’un rüyasında böyle bir merdiven vardır ve meleklerin bu merdivenle öteki dünya ile bu dünya arasında gidip geldiğini görmüştür. Burada betimlenen de işte bu rüyadır.

IMG_0331aa
İngiltere- Bath-Bath Katedrali

Çarşının içinden geçiyor yukarı doğru çıkıyoruz. İngilizlerin meşhur pay ‘ın yani turtasının yapıldığı yer The Cornish Bakery. 😋 Turtayı sonra yeriz dedik.

18-IMG_2973
İngiltere-Bath-The Cornish Bakery

Caddeye çıktık sağa döndük alış-veriş için bir tek küçük bu caddesi var. yukarı doğru çıkıyoruz, herşeyin bir pound olduğu bizdeki bir milyoncu gibi yani sol arada kaldı malum magnet almadan dönemem. Kraliyet Mineral su Hastanesinden geçtik, malum sıcak şifalı sular ile romatizmal hastalıkları halen burada tedavi ediyorlarmış. Güzel kemerli bir yapının bizim Kilis taraflarında bolca görülen mimaride *kabaltı* diye anılan yapının altından geçiyoruz. The Raven diye güzel bir restorana denk geldik. Raven neydi ? hatırlamak isterseniz  tıklayınız. Raven

IMG_0310e
İngiltere-Bath-Quenn Street -The Raven

Quiet street- Wood street-Queen caddesinden devamla sağa dönüp adı Gay olan ama bildiğimiz mana da değil 😁 bir aile soyadı Sör John Gay Caddeden yukarı doğru çıkıyoruz hemen sağımızda merakla beklediğim Jane Austen Center ve Tea House. Evet yine İngiliz uyanıklığı ile Jane’nin hiç yaşamadığı bu evi tanıtım merkezi olarak kullanıyorlar.

19-IMG_0301
İngiltere-Bath- Jane Austen  Centre

Jane Austen; 1800’lü yıllarda yaşamış İngiliz edebiyatının en ünlü kadın yazarlarındandır. Bizde “Aşk ve Gurur” romanıyla tanınır. Austen Londra’nın güney batısında doğuyor, babası rahip ama çok ileri görüşlü bir adam. O çağlarda bir kız çocuğunu okutmak, eğitim aldırmak İngiltere’de bile imkansızken babası kızının yüksek seviyede eğitim almasını sağlar. Çok küçük yaşta babasını kaybedince maddi sıkıntıya düşerler. Austen alıştığı ortamdan uzak kalmasın diye 18 yaş civarında iken Bath’de 25 numarada yaşayan akrabalarının yanına gönderilir ve 1801-1806 yılları arasında altı yıl burada kalır.

Romanlarında da çokça çevrenin soylu kesim olduğunu, sessiz ve sakinliğin ona iyi geldiğinden bahseder. Daha sonra bu binalar yıkılıyor yerine birazdan göreceğiz sıra evler şeklinde, toplu konut gibi binalar yapılıyor, Jane Austen’in 25 numaralı evi artık yok. Ama bu gördüğünüz bina da anısını yaşatmak için oluşturulmuş(40 numara) yarı müze, yarı kültür merkezi  üst katta da bir victorian tarzı dizayn edilmiş hoş bir çay evi var.

Yukarıda çok büyük top gibi görünen bir ağaç Çınar tabii ki, etrafını çevreleyen muhteşem George dönemi mimari yapılar var. Haydi bakalım. 🙇‍♀️

-IMG_0293

Altına girdiğinizde büyüklüğünü daha iyi anlıyorsunuz.

-IMG_0283

Evet gelelim yapılara. Fotoğraf eklersem daha iyi anlatabilirim.

-IMG_0281
İngiltere-Bath- The Circus

The Circus; George dönemi mimarisinin muhteşem bir örneği olan bu evler tam dairesel planlıdır. 3 tane girişi olan bu yapılara The Circus, dairesel binalar deniyor. 1760-65 arası 15 yılda yapılmış. Bizdeki gayrimenkul yatırımcıları gibi o dönemde de kraliyetten alınan imtiyazlarla böyle yapıları yapıyor sonra da kişilere satıyorlar. The Circus bittiğinde çok iyi satış yapılınca on yıl sonra da birazdan göreceğimiz ikinci dairesel yapı olan The Royal Crescent yapılıyor.

Özellikleri şöyle; toplam 30 daire var. 1 numaradan başlıyor her birinde 10 daire olan 3 bloktan oluşuyor. Her biri 50 metrekareye oturuyor ve yukarıya doğru 3 kat var. Bunlar apartman değil her biri triplex daire yani. Günümüzde hala bir kısmı konut, bir kısmı iş yeri olarak kullanılıyor. Gogıl amcadan yardım alayım bakın şimdi daha iyi anlayacaksınız zira gerçekten çok enteresan yapılar.

Ekran Resmi 2020-03-25 20.09.31

Şimdi de The Royal Crescent’e doğru yürüyoruz 5-6 dk mesafe.

-IMG_0290
Bath-The Royal Crescent 

Royal-kraliyet, Crescent de yarım daire demektir. Crescent’te de 30 daire var. 1 No,lu daire müzeymiş giriş ücreti 8 paund. George’lar döneminde bir zenginin evinin nasıl olduğu hakkında bilgi edinmek isterseniz gezebilirsiniz. Panoramik görüntüsü de şöyle. Sağ tarafta görülen ağaçlık yerden geldik.

IMG_3024
Bath-The Royal Crescent

 Geri dönüşe geçtik hava kapanmaya başlıyor belli ki, yağmur gelecek. 🌧 Yol üzerinde cafeler ,dondurmacılar var.

IMG_0292

Geldiğimiz yoldan geri dönerken yoldan görüntülerle gezelim.Kitapçılar, kafeler çok güzel ve her taraf çiçek içindeydi.

28-IMG_0306

29-IMG_0308

Asterix’i çizgi roman kahramanını bilmeyen yoktur diye düşünüyorum.

27-IMG_0303

30-IMG_0313<akKlasik telefon kulübesi sardunya çiçekleri ile süslenmişti sevdim iyice görünür kıldım.😍

34-IMG_0326k

31-IMG_0315

Sokaklarda kaybolduk, arada ıslanıp bir kafeye sığındık tekrar yürüyüşle güzel bir parka çıktık. İngiltere havası böyle işte. Otobüse binmek için buluşma yerine Boq Island’a gidiyoruz. 🤭😁 Bath de güzel ve küçük bir şehir olarak anılarımızda yerini aldı. 

33-IMG_0321Yolumuz Galler bölgesinin başkenti Cardiff’e doğru ve 1.5 saatlik bir yolumuz var. Bu kez sizlere meraklı bir martı ile hoşçakalın ve takipte kalın diyorum sevgiyle. 😍 

 

 

BİRLEŞİK KRALLIK ve İRLANDA-İngiltere-Londra-4

İşte yine birlikteyiz ve bugün Londra’da son günümüz. Buckingham’ı gördük St. James parkından geçtik, resmi dairelerin, Downing street 10 numaranın önünden Başbakanı göremeden geçtik. White Hall’dan Trafalgar meydanına doğru devam edelim. Meydanı ve çevresini gezeceğiz keyif olsun. 😉

51-IMG_0179
Londra-The Clarence Restaurant

52-IMG_0180
Londra-Whitehall

Trafalgar deyince bir de tek kolu olmayan bu heykeli görünce hemen ünlü deniz savaşını ve kahramanı Nelson’u hatırlamam lazımdı. Trafalgar deniz savaşı İngilizlerin Napolyon’la yaptıkları deniz savaşıdır. Daha önce bahsetmiştim bu savaşta öldüğü için Trafalgar kahramanı Horatio Nelson, Waterloo kahramanı Dük Of Wellington’dan daha temiz diye anılır, çünkü Wellington daha sonra siyasete atılmıştır. Heykel, kaidesi ile birlikte 51 m. imiş ve bu yükseklik Kraliyet donanmasının birinci sınıf gemisi HMS Victoria’nın uzunluğuna eşitmiş.

53-IMG_0185AK
London-Trafalgar- Amiral Nelson monument

Ayrıca Napolyon’un Mısır’ı işgalinde, Osmanlı İmp. İngilizlerden yardım istediğinde bölgeye gidip Fransız ordusunu epey uğraş sonucu perişan edip Osmanlı’dan ilk üstün hizmet madalyası alan yabancı komutan olmuştur. Bu nişanla da gurur duyar ve birçok resminde yakasında ay-yıldızlı madalyası görünür. Kaidenin altında da Trafalgar savaşı anlatılmış dört bir tarafına da Arslan heykeli konmuş. Aslanlar konuş sebebi enteresan; kalabalık halk toplanmasını önlemek. 😁 Önünde Kral I. Charles’in bronz heykeli var.

Önceki dönemlerde adı IV. William meydanı olan Trafalgar’ın adını da 1800’lü yıllarda mimar George Ledwell Taylor önermiş.

54-IMG_0187
London-Trafalgar- Amiral Nelson Monument

Rehberimiz Sinan Ercan anlata dursun ben fotoğraf çekmeye kaçıyorum. 💃💃💃

54B-IMG_2717
London-Trafalgar-Rehberimiz Sinan Ercan

Ezilmeye imkan yok zira sürücüler adım attığın anda duruyorlar. Şu güzelim İngiliz klasik arabası siyah minicab (Austin FX4) bakınız iki katlı otobüslerinden sonra bu küçük arabalar Londra’nın simgesidir. Tesadüfen kadın şoförlerinden biri ile McDonalts’ta tanıştık. Arkada oturma koltukları yüz yüze bakıyor enteresan ama güzel yani yolda giderken karşılıklı sohbet keyifli olur. 😍

54A-IMG_0243
London taksi BlackCab -Austin FX4

Trafalgar Meydanı Londra’nın tam merkezidir. Çevrede yine bolca heykel var hepsi de önemli İngiliz Kral ve komutanlara ait. Hemen arkadaki güzel yapı National galeri halka açık ücretsiz. Bizim gezme fırsatımız maalesef olamadı. Geçerken gözüme çarpanlar. Pembe onlara çok yakışmış. 🌸🌸

55-IMG_0188
London-Trafalgar Square

Havuz, arkada St. Martin Kilisesinin saatli kulesi görünüyor. Görünen heykel de Napolyon savaşları sırasında İngiltere’yi yöneten Kral IV. George’un heykelidir.

56-IMG_0189AK
London-Trafalgar Square

Trafalgar’ın çevresindeki dört adet kaide heykelden biraz bahsetmem lazım. Efendim Trafalgar dörtgen bir alan dört bir tarafında da kaide üzerinde bir tanesi hariç heykeller var. Biri yukarıda paylaştığım Kral IV. Henry diğeri önünde Major General Henry Haveloc, Nelson anıtının bize göre sol önünde, üçüncü de General Charles Cames Napier var. Boş kalan arkadaki dördüncü kaide aslında Kral IV. William’ın at üzerindeki heykeli için hazırlanmış ancak bütçe yetersizliği nedeniyle yapılamamış ve kaide 150 yıl kadar boş kalmış. Sonra 1994 yılına gelindiğinde kraliyet Sanat Topluluğu Başkanı artık boş kalmasın diye öneri sununca; iki senede bir yenilenmek kaydıyla ve yarışma açılarak Londra halkının oylarıyla seçilen heykel bu boş kaideye konmaktaymış.

IMG_2733
Trafalgar – The Fourth Plinth- 4. Kaide-Lamassu

Bizim gördüğümüz bu heykel Ninova Antik kentinde bulunmuş olan M.Ö. 700’den kalma insan suratlı kanatlı boğa Lamassu heykelidir. Terörist saldırı sonucu 2015 yılında parçalanana kadar Musul Arkeoloji Müzesinde sergilenmekteymiş. Yine enteresandır ki New York’lu heykeltıraş Rakowitz bu kez heykeli taştan değil savaşla birlikte üretim tesisleri yıkıldığı için yok olmak üzere olan ve Irak halkının çok sevdiği hurma şurubunun teneke kutularından yapmış. Mart 2020 de değişmek üzere. 

Sanatçı her yerde sanatını icra eder.

57-IMG_0192
London-Trafalgar Square

Bir başkası para kazanabilmek için Milletlerin bayraklarını çizmiş eh kazancı fena sayılmazdı.

58-IMG_0194
London-Trafalgar Square

National Portrait Gallery önünden geçerken Sır Isaac Newton *Lived in a house on this site* 1710-1727  yazılı bir binanın önünden geçtik. Newton bu binada kalmış şimdilerde Newton Enstitüsüymüş girişi ara sokaktan.

59-IMG_0198
London-The Newton Institute

Leicester Square- meydan soluklanmak ve serbest zaman için iyi bir seçimdi.

60-IMG_2754
Leicester Square

Bizi bekleyen sürpriz simit sarayı oldu. Ama ben yansımayı çok sevdim.

61-IMG_0200

Az bir soluklanmanın ardından ara sokaklara dalalım dedik.

61-IMG_2763
Londra- Piccadilly meydanına giden yolda gezi arkadaşımız Hüseyin bey.

Sağa gitsek Piccadilly meydana gidecektik, biz sola dönüp yukarı doğru çıktık ki karşımıza Soho semti çıktı. 😄 Çeşitli ülke restoranları ile bir de gazinosu da olan eğlence mekanı semtte Gay barlar da vardı. Her yer renkliydi yani.💃💃💃

62-IMG_0204
Londra-Lisle Street- So-Ho

Devamı bizi Çin mahallesine götürdü. Her yerde gördüğümüz gibi yine rengarenk bir ortam.

63-IMG_0211
Londra-Çin mahallesi-Chinatown

Bir sihirbaza ve kadın ressama denk geldik.

64-IMG_0212
London -ChinaTown

65-IMG_0221A
London

Artık otobüsümüze geçiyoruz gün bitmeden daha gezilecek yerler var. Ama Londra bizim için bu kadar. London bu elbette kısa olamazdı sizi fotoğraflarla oyalamaya çalıştım e buraya kadar gelmeniz bile benim için olağanüstü. Gelecek yazım da hayli güzel bekleyiniz derim. Yazımı her zamanki gibi bir güzel ile değil bir kaç güzelle kapatıyorum. Foto-Önder Kaplan.

Esen kalınız. 😍😍😍

IMG_2782

 

BİRLEŞİK KRALLIK ve İRLANDA-İngiltere-Londra-1

Yeni bir gezi yazımla birlikteyiz. Zamanımızda Monarşinin tam karşılığı olmasa da sosyal yaşantılarını ve yıllardır Kraliçe olan II. Elizabeth’in ülkesini hep merak etmişimdir. Bu kez de şanslıyız ki, sadece Birleşik krallık değil yanında İrlanda bonusumuz oldu. Yine bol fotoğraflar eşliğinde birkaç ülke gezecek çok değişik tarihi bilgi ve hikayeler öğreneceğiz. 🤩 İlk göz ağrımız İzmir kökenli *Vertigo Tur* ile yaptığımız İngiltere- Galler- İrlanda-Kuzey İrlanda ve İskoçya turumuzun ilk ayağı İngiltere idi.

Biraz bilgi vermeliyim zira yeşil pasaportunuz da olsa vize gerekiyor. Haydi biraz bilgi yarışması yapalım gezi yaparken kıymetli rehberimiz Sinan Ercan da bize yapmıştı hangi Ülke? İngiltere, hangi Devlet? Birleşik krallık bu nedenle İngiltere değil Birleşik Krallık vizesi demek daha doğru zira; Birleşik Krallık İngiltere, Kuzey İrlanda, İskoçya ve Galler’den oluşuyor ve seyahat etmek isteyen kişilerin buralara giriş yapabilmesi için almaları gereken tek bir vize var. Ama arada İrlanda var. İrlanda Cumhuriyeti’ne İngiltere vizesi ile giriş yapılamıyor çünkü İngiltere Schengen üyesi değil. Ancak geçerli ve kısa süreli İngiltere turistik gezi vizesi ile öncelikle İngiltere sınırları içinden giriş yapmaları koşuluyla geçiş izni veriliyor. Zaten biz de İngiltere’den geçip İrlanda-Kuzey İrlanda üzerinden İskoçya sonra aşağıya yine Londra’ya dönüyor olacağız.

Biz vize alma şehrimizi torun sevdasına İstanbul olarak seçtik. Başvuru formu vs internet üzerinden İngilizce dolduruluyor (teşekkürler İlkbaharım-Deniz’imiz) prosedürü çok ve hayli zor işlemler, ücret ödeniyor mail ile onay aldıktan sonra randevuyu da Deniz aldı gittik. Uzun sürmedi 6 aylık en kısa olan vize için kişi başı 113 Dolar ödemiştik pasaportlar 15. günde verdiğimiz adreste elimize ulaştı. Rotamızı paylaşayım.

Ekran Resmi 2019-09-02 21.37.43

28-Temmuz-2019 sabah 11.30 İzmir Adnan Menderes havalimanında SunExpres’in giriş kapısında bile kontrolden geçtik enteresandı, sadece İngiltere uçuşunda yapılan bir muamele hepimiz çok yer görmüş gezmiş bir gruptuk kimsenin başına böyle bir olay gelmemiş. Şöyle; görevli eldivenli elinde bir kağıt parçasını üstümüze, çantamıza, telefonumuza benim fotoğraf makinama sürdü sonra gidip bir cihaza kağıdı gösterdi tamam geçin dedi. Ben nedir bu? Ne arıyorsunuz? Bir şey bulduğunuz oluyor mu? diye sorduysam da söyleyemeyiz dedi.

Ek bilgi; bu satırları yazarken tesadüfen NG de Havalimanlarındaki güvenlik ve nasıl aranıyoruz gibi bir konu vardı ve bu işleme süpürme deniyormuş. Üstümüze sürdükleri kağıdı bir cihaza okutuyorlar patlayıcı madde veya esrar varsa kokusu bu kağıda siniyor makinada o kokuyu bir şekilde değerlendiriyor.

Neyse Konuyu dağıtmadan bir bardak su bile vermeyen SunExpress ile Londra Luton havalimanına vardığımızda saat 13.10 idi. 😁 (2 saat farkımız + batıya gidiyoruz yani)

2-IMG_1tt
Londra-Luton kasabası

Genel bir bilgi vereyim: Anadilleri İngilizcedir ama iyi İngilizce bilseniz bile İngilizleri anlamayabilirsiniz. Para birimleri Paund’dur ama biz Sterlin diye biliriz. Paund eskiden bir ağırlık birimiymiş sonradan değer birimi olarak kullanılmaya başlamış. Aslında Paunt Sterlin denirken paunt daha çok kullanılır olmuş. En pahalı para birimlerindendir. 1 Paunt veya İngiliz Sterlini GBP-7,5 ₺ dir. Devletin adı Kuzey İrlanda ve Büyük Britanya Birleşik Krallığı. Burada Britanya adanın adı, Büyük Britanya ise; İngiltere, İskoçya ve Galler’den oluşan bu adadaki siyasi birliğin adıdır. Başkenti 9 milyona yaklaşan nüfusuyla Londra’dır. Londra için dünyadaki bütün dillerin konuşulduğu şehirdir derler. Evet çok eski zamanlardan beri göç alan bir ülke burası. Hindistanlı göçmenler ilk sırada Türkler de resmi olmayan verilere göre 500 bin civarında ve çoğu da Kıbrıs’lıdır. Aslında Türkler değil türkçe konuşan topluluk diyorlarmış zira Türkçe konuşan başka memleketten (Azerbaycan, Türkmenistan vs.) insanlarda varmış. Ama Türkiye’den Kahramanmaraşlılar açık ara öndeymiş. Son zamanlarda da *Ankara antlaşması* çerçevesinde gelen gençler çokmuş. Yakın zamanda hakkında çok konuşulan Boris Johnson da (Temmuz 2019’dan bu yana Birleşik Krallık Başbakanı) Osmanlı’nın son döneminde İçişleri ve Milli Eğitim Bakanı olan Ali Kemal Bey’in öz torunu Stanley Johnson’un oğludur. Aslını inkar eden haramzadedir derler ya aynen öyle, Türk karşıtlığı ile bilinir. 😏

Büyük Britanyayı oluşturan dört  ülke var demiştik. Bunların da toplamda 5 tane milli çiçeği var. İngiltere’nin gül, İskoçya’nın deve dikeni, Kuzey İrlanda’nın üç yapraklı yonca, Galler’in Pırasa ve nergis.

Devamla şehrin ortasından akan Thames nehri 346 km. ile Britanya adasının ikinci uzun akarsuyu, birincisi 370 km. ile Severn’dir. Her ikisi de Galler bölgesinden doğarlar. Severn Atlantik okyanusuna, Thames ise Kuzey denizine dökülür. Thames’in genelde suyu bulanıktır. Der ve devamını ara ara yazarım. 😉

İngiltere’de yerleşik profesyonel tur Rehberimiz Sinan ERCAN ile buluştuk. Gümrük vs. çıkış bir saati buldu.

IMG_0007_1
İngiltere-London Luton havalimanı

Hava tahmin ettiğimiz gibi bulutlu, evet grinin birkaç tonu vardı. 😉 Otobüse bindik merkeze 1 saatlik mesafedeydik, yol boyunca diksiyonu ve ses tonu çok güzel olan Sinan rehberimizin anlattıklarına kulak verdik. Tabii ki sizlere de aktaracağım. Öncelikle Türkiyemizin 11 enlem kuzeyindeyiz biraz yukarısı kutup zaten dolayısıyla havamız biraz daha serin olacak. Amaaa dedi Sinan rehberim ayrıca havamız hayli değişkendir. Çarşamba’ya kadar sıcaklık 35 dereceydi işi olmayan sokağa çıkmasın diye anonslar edildi, güneşi alma açısı arttığı için çok da bunaltıcı oldu. Dün sürekli yağış vardı, bugün şanslısınız hava çok güzel ☀️ ama yarın da belki yağmur yağar. 🌧 Kısaca işte Londra budur.

Devamla; Londra’da 5 tane havalimanı vardır. Ana havalimanı, THY’nin de indiği Heathrow havalimanıdır. İndiğimiz Luton havalimanı Londra’ya 1 saatlik mesafededir ve Luton Britanya’daki 200 bin nüfuslu en kalabalık kasaba-town’dır. Türkiye-İzmir’den sadece bu havalimanına tek uçuş var onu da SunExpress yapıyor. Trafik bugün hem hafta sonu hem de Londra Triatlonu nedeniyle hayli yoğun o nedenle bugün sadece Tower Bridge tarafını göreceğiz esas Londra gezimiz yarın olacak. Unutmadan bizim otobüsümüz özel olduğu için direksiyon alıştığımız şekilde solda idi oysa İngiltere’de araç direksiyonları sağda ve buna uygun olarak da trafik soldan işliyor. Tek sıkıntı inerken çok dikkatli olmalıydık aksi takdirde trafikte mazallah. 😇 Rehberimiz sola bakın St.George’un heykeli biz ona Aya Yorgi diyoruz dedi fotoğraf malum otobüsten. Sağdaki de St.John’s Wood Church. St. John’s tahta kilisesiymiş.

IMG_1957A
Londra-St. George monument

Aya yorgi’nin altından birçok efsane çıktı. Artık biliyorsunuz efsanesiz yazının tadı olmuyor. 🤷‍♀️ St. George anıtta; atının üstünde elindeki mızrakla kanatlı ejderhayı öldürmesi tasvir edilmiş. Pek seçemeseniz de…🤷‍♀️

Efsaneye göre: Krallığın birinde, halkın kuzularını hergün ikişer, üçer yiyen bir ejderha varmış. Öylesine oburmuş ki, ülkenin tüm hayvanlarını yiyerek yoksullaşmalarına sebep olmuş. Çaresiz kalan halk bu kez kızlarını ejderhaya kurban etmeye başlar. Kurban sırası kralın kızına geldiğinde aziz George beyaz atıyla gelir denizden çıkan kanatlı ejderhadan kızı kurtarmak için mızrağı ile ejderhayı yaralar sonra da atının ayakları altında ezer. Sevinen kral aziz George’u hediyelere boğar. Ama o hediyeleri istemez fakir halka dağıtarak çeker gider. Efsane bu tabii vurgulamak istenen kurtarıcı aziz George’un hristiyanlığın karşısında olanların (temsili ejderha) gücünü ezip kötülüğü yenmek (temsili genç kız) saf temizliği anlatmaktır.

Bir inanışa göre de Aya Yorgi çok uzaklarda Cappodocia’da (şimdiki Türkiye’mizin Kapadokya bölgesinde) doğmuştur ve yine enteresandır ki, MS 303’te Lydda’da (günümüz İsrail) Hristiyanlığı savunduğu için idam edilerek öldüğü biliniyor. Mezarının Lod’da olduğu buranın da Hristiyanların hac yeri olduğuna inanılıyor. Bizde heykeli değil ama kilisesi birkaç yerde var en bilineni 1751 de yapılan Büyükada’daki Aya Yorgi Rum Ortodoks Manastırı’dır. 

Neyse Thames nehri boyunca gidiyoruz güzel bir yapı var hemen söyleyeyim St. Paul Katedrali. St. Paul Katedrali; Londra’nın ana katedrali ve Londra Piskoposluğunun merkeziymiş. A evet hatırladım; Prenses Diana ile Prens Charles’ın düğününün yapıldığı 💍 💑Protestan kilise. Umarım gezme fırsatımız olur. Yine de öğrendiklerimi yazayım.

Katedra; Piskoposluk tahtı demektir ve her şehirde bir tane olur. Zaten bir yerleşim yerinde katedral varsa orası şehirdir. Londra’da da bir tane var gibi ama: Çok ilginçtir ki, Londra tek bir şehir değil şehir içinde şehirdir 🙄 biz şu anda Londra’ya hem geldik hem gelmedik dedi rehberimiz. Bir katedral yapılacaksa parlamento tamam burası şehir deyince katedral yapılırmış. Yani Londra’da halen iki tane Katedral var diğeri şehir içinde şehir olan Westminster’de.

1666 yılındaki yangında tamamen yanan St. Paul eski katedralin yerine yeniden inşa edilmiştir ve dünya Katolik katedrallerinin en büyüklerinden biridir. St. Paul Katedralini Kraliyet ailesinin ne düğün ne de cenaze törenleri için pek tercih ettiği dini yapı değildir. Çoğunlukla Westminster’i tercih ederler çünkü 1666’dan beri çoğu kral ve kraliçeler ölünce oraya gömülmüşler. Ancak Prenses Diana ile Kayınvalide savaşlarında Diana galip gelince düğün St. Paul katedralinde yapılmış.

St. Paul katedralini genelde sanatçılar ve askerler tercih eder. İngiltere tarihinde adından sıkça söz edilen Arthur Wellesley Wellington Dükü- Waterloo kahramanı, Amiral Horatio Nelson- Trafalgar savaş kahramanıdır. İkisinin de mezarı buradadır. Yine Birinci Dünya savaşında adı geçen çok tanıdık sima Arabistanlı Lawrance’in büstü, Florence Nightingale’in mezarı, İngiliz şair John Donne Anıtı da bu Katedralde yer alıyor.

1-IMG_2091
İngiltere-Londra-St. Paul Katedrali

Londra’yı pek çok yeri kurdukları gibi Romalılar kurmuş ve Lunpinyum adını vermişler. Londra adı; Londin ya da linden kelimesinden geliyor ve anlamını kimse bilmez. Tarihte Roma öncesi dönemde burada bir kral Lud var ve buraya Lud’un şehri anlamında Luden demişler zamanla Lundene sonra da London’a dönmüş. Pek çok farklı şekilde söylense de aslı budur da diyemiyoruz. Yine Şehrin ortasındaki semtlerden bir tanesinin de adı Ludgate. Efsane ye göre Kral Lud ölünce oraya gömülmüş. Daha sonra surlar yapılmış surlara da bir kapı yapılınca adı da Ludgate olmuş. Semtin adı da hala aynıdır. 

Otobüsle geçtiğimiz için trafikte pek çevre fotoğrafım yok Önder’in telefon fotoğraflarından bir iki ekleyeyim yazıya boğulmayalım. 🤷‍♀️

1-IMG_2093
Londra-Westminster

Thames nehri boyunca gidiyoruz demiştim.

2-IMG_2104
Londra-Westminster bölgesi-sağda Tate Modern sanat galerisi

Londra bu ne zaman yağmur yağacağı belli değilse şemsiye mağazasının da görünür yerde olması çok normal. 😀

3-IMG_2016
Londra-Westminster

Arada fotoğrafını çekemediğim aslında romanını merakla okuduğum Tapınak şövalyelerinin manastırını geçtik. Alıntı olan bir fotoğraf ekleyeyim.

ak
Temple Church, London – Temple Church, image by MPP Image Creation

Tapınakçılar-Tapınak şövalyeleri Fransız asilzade Hugues de Payen’in 1119’da kudüs’teki krallığın ve Hristiyan topluluğunun korunması amacıyla 9 şövalye tarafından kurulmuş olan bir topluluktur. Şimdi tapınakçılar yok (mu acaba? aynı kafada olan zenginler var deniyor da 😉) zamanın tapınağı da yok ama önemli toplantılara ev sahipliği yapan bir kilise var ve adı hala The Temple olarak duruyor.

Evet büyük bir heyecanla beklediğim London Tower Bridge’a gelmek üzereyiz. Bir iki Londra bilgisi daha aktarayım köprüyle de ilişkili zira. Londra aynı zamanda köprüleri en bol şehirlerden, otuza yakın köprüsü var ve hepsinin görevleri farklı tabii. Tren-yaya-trafik şeklinde. Güzel anlatımı ile verdiği bilgileri için rehberimiz Sinan beye arada teşekkürlerimi ileteyim. 🤩 İki katlı otobüsleri göründüler.

IMG_2001
Londra-Westminster

Londra nasıl kurulmuştan devamla; Romalılar, İmparator Claudius döneminde küçük bir köy olan bu adaya M.S 42 yılında geliyor. Londra’yı önce Times nehri kenarında Tower Bridge-kuleli köprünün olduğu yerde askeri bir yerleşim yeri olarak kuruyorlar. Zamanla gelişip büyüyen köy bir şehire dönüşüyor ve Romalılar 400 yıl boyunca burada yerleşik olarak kalıyorlar. 400 yıl sonra da adadan çekiliyorlar. Mantıklı bir sebebi var tabii ki, Başkentleri Roma’dan İstanbul’a yani Kostantinopolis’e taşınmış adaya hayli uzak ve aşılması gereken denizler, barbar dedikleri çok savaşçı Keltler -İskoçlar var artık baş edememiş ve bıkmışlar neticede 1410 yılında Londra’yı terk-i diyar etmişler.

Londra aslında çook uzun yıllar 600 kusur yıl başkent olamamıştır. Ancak 1066 yılında başkent olmuştur. Öncesinde Londra’ya 1,5 saat mesafede olan Winchester başkentmiş. Sonra zamanın Kralı Edward 1066 yılında başkenti Londra’ya Times nehri kenarına taşımaya karar vermiş. Edvard çok dindar bir adammış ölünce *günahları temizleyen adam* yani Aziz ilan edilmiş. (Bazıları ölünce meşhur olur ya…) 🤨 Neyse bugünkü Westminster sarayının orada bulunan Big Ben saat kulesinin olduğu yerde Westminster manastırını kurmuş. Ömrü vefa etmemiş inşaat bitmeden ölmüş ama halkı vefalı çıkıp Kralları Aziz Edward’ı inşaatın içine gömmüşler yapıyı üstüne devam etmişler. Böylece Londra başkent olmuş 1066’da.

IMG_2086
Londra-Westminster- St. Nicholas Cole Abbey (The Wren Coffee)

Kuruluş dönemi 1066’dan 1500’lü yıllara gelindiğinde de Londra çok büyümüş ve gelişmişse de Avrupanın sayılı başkentlerinden olamamıştır. Çünkü; 1580 yıllara kadar Fransa ile sürekli didişen Avrupa için hiç önemi olmayan adı bile bilinmeyen bir ada ülkedir. Bizimle bile ilk ilişkisi; Osmanlı İmparatoru 3. Murad dönemindedir. İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth Almanya ile müttefik olan İspanyolların Britanya’yı işgalini önlemesi için o yıllarda doğunun büyük sultanı Grand Turco dedikleri Sultan Murad’a bir mektup ve çevresine de hediyeler yollayarak yardım istiyor. Oysa ki, o zamana kadar Osmanlı İngiltere’nin adını dahi bilmiyor. İspanyol ve Almanlar iki güçlü devlet, Osmanlı ise Cihan İmparatorluğu idi. İngiltere’nin şansı Katolik değil Protestan olmalarıydı yani puta tapmıyorlardı kısaca yardım edilebilir di. Ve yardım edilince İngilizler İspanyollardan kurtuldular. İspanyollar önemini kaybedince yerini İngiltere doldurdu ve 1600’den itibaren de İngiltere dönemi başlamış ve 200 yıl içinde de *üzerinde güneş batmayan Kraliçe Viktorya’nın muhteşem Britanya İmparatorluğu* olarak dünyanın tepesine çıkacaklar. Kaderimiz bu kime arka çıksak tepemize çıkmış. 😡😡

Güzel bir anıt gördük. İngilizler savaşlarda ölen kahramanlar için böyle anıtlar dikerlermiş. Şehrin birçok yerinde görebilirmişiz.

IMG_2081

Bu arada Londra 1600’lü bu yıllarda iki büyük felaket yaşar. Önce 1665 yılında büyük veba salgınından kırılır. 1300-1500’te ve 1665 ama 1665’te en büyük veba salgınını yaşıyor. Avrupa’nın tarihinde görülmüştür ki her 100 yılda bir vebadan kırılırlar. Vebadan bir yıl sonra 1666’da Londra tamamen yanmıştır. Bir tek London Tower denen Londra kulesi 1666’ya kadar gidiyor bunun dışında gördüğümüz hiçbir yapı çok eski değildir. Yangın etkisi 10 yılda onarılır ve 1700’lerden itibaren de Londra dünyanın merkezi haline gelir.

Bitmedi: Londra bir kere daha 1940-44 arasında yani 2. Dünya savaşında yıkılıyor. Hitler Britanya adasına çıkmıyor ama Alman uçaklarının ağır bombardımanlarıyla yıkılıyor. Yalnız Londra değil Manchester, Liverpool, Bristol, Cambridge de yerle bir oluyor. Ve tüm şehirlerdeki yapılar 1950’lerde aslına uygun olarak yeniden yapılıyor. Genel olarak tarihi şehir şimdi gezdiğimiz yerler yani Thames nehrinin kuzeyidir. Şehir 19. yüzyıldan sonra güneye yayılmaya başlamıştır. Londra tek bir şehir değil şehir içinde şehirdir 🙄 biz şu anda Londra’ya hem geldik hem gelmedik demişti ya rehberimiz. 🤔 Birleşik Krallık’ta 61 tane city statüsünde yükseltilmiş yerleşim bölgesi var. Şimdi biz Westminster şehrindeyiz. Aşağıdaki fotoğrafta duvar tabelasında işaretledim görünüyor.

IMG_1975
İngiltere-Westminster

Şehir merkezine giriş ücretli yola girerken yazıyor. Ücret 14 Paund günde 1 kere ödüyorsunuz akşama kadar geçerli. Sadece özel araçlara paralı ticari araçlara yok. Para gişesi yok kamera tespit edip plakanıza işliyor, zamanında öderseniz indirim var, 1-2 gün gecikmede faiz yok ama geçirilen her gün faiz artıyor kısaca ödememek gibi bir şansınız yok bundan kaçış sadece o sokak veya caddede oturuyor olmalısınız, daha neler neler var İngiltere’de.  🤨

Baker street caddesi karşımızda hızlı geçiyoruz. Nerden hatırlamalıyız? Evet Arthur Conan Doyle’un romanında yarattığı hayali dedektif Sherlock Holms’den. Meraklılarına alıntı bir fotoğraf ekleyeyim. (Wikimedia’dan alıntıdır.)

Sherlock Holms
Londra-Baker street caddesi

Maceraları tam dört roman ve epeyce çok öyküden oluşur. Severek okurduk. Hayli de filmi vardır. İzlemeyenlere tavsiye edilir. İngilizler turist avlama taktiğiyle Sherlock Holms ve romandaki arkadaşı Dr. Watson için sanki yaşamış gibi bir ev döşüyor sonra kapısına da burada yaşadılar diye bir levha asıp müzeye dönüştürüyorlar. Üstüne üstlük kapısına da Scotland Yard’dan bir polisi nöbetçi olarak dikiyorlar. Milletçe hala uyuyalım. 😴

Yok biz uyumayalım gezelim görelim. 😀 Büyük bir yeraltı parkında otobüsten indik ve işte buradayız.

8-IMG_2126

Alttaki fotoğrafta çizdim; Ok işareti boyunca gidip sarayın etrafını turlarken de Times üzerinde London Tower Bridge’i göreceğiz.

8a-IMG_0085

Sanırım tüm turistlerin gezi başlangıç yeri burası gibi. 😁 Bizde rehberimizi dinliyoruz.

9-IMG_2133

Burası Tower Hill semti karşımızda da Tower of London -Londra kulesi diye bilinse de Londra kalesi’nin de ilginç bir hikayesi var; dinliyoruz. Kale çok güzel görünüyor.

Tower Of London, City Of London’un kalbidir ve Londra’da göreceğimiz en eski yapıdır. 1066 yılında Westminster manastırını yaptıran Edward öldükten sonra çocuğu olmadığı için tahta kimin çıkacağı sıkıntı yaratır. Edvard’ın Kuzeni ile kayınbiraderinin kavgasından William galip çıkar. William’ın bir lakabı vardır Türkçemizde çok kaba bir tabir olsa da Avrupalı için o kadar da kötü olmayan William the bastard yani piç William. Kraliyet albümünde bile böyle yazar. Onlara göre sadece evlilik dışı doğduğu anlamına gelir. Ama tahta geçtiğinde Bastard değil Conqueror yani Fatih olacaktır. İşte bu William 1067 yılında Tower Of London’ı inşa ediyor.

10-IMG_0081
Tower Of London

17. yüzyıldan beri kalenin korucuları olan altı tane Kuzgun vardır. Bilirsiniz Kuzgunlar da hayli uzun yaşarlar. Bu kalede dolaşan kara kargalar-İngilizce Raven biz Kuzgun deriz- Kral II. Charles döneminde kalede büyük zararlara sebep olurlar. Kral da öldürülmelerini ister. Danıştığı bir alim Kuzgunların öldürülmesi durumunda krallığımıza uğursuzluk getirir kale düşer kraliyet de gider der. Bundan etkilenen II. Charles Kuzgunların kalede kalmasına müsaade eder.

Raven yani Kuzgunlar altı tanedir, Sinan bey belki dolaşırken görürsünüz dedi. Bir şanslı arkadaşımız görünce fotoğrafını çekmiş benimle de paylaştı. Teşekkürler, Ayşenur- Hasan Fehmi Ölmez.

 

kuzgun2
Tower of London-Raven

Neticede kalenin neredeyse korucusu sayılan bu altı tane kuzgun krallar gibi besleniyor, uçup kaçmasınlar diye de kanatları kesiliyor. Kaçsalar bile şimdi hepsinde gps var ayağında kırmızı renkli görülüyor, bulup getiriyorlar. Sonuçta krallığın düşme ihtimali var az şey mi?… Neyse her birinin de ayağında gördüğünüz gibi kırmızı bir halka var diğer (avam) 😀Kuzgunlarla karışmasınlar diye. Yeoman Warders-Raven Master denilen bakıcıları yani karga efendileri bile var. Onlar hala korunan bir geleneğin sonucu Tower Of London’un simgesi olmuşlar. Bir Raven master ben beyaz kuleyi çekerken önümden geçmiş benden kaçtı ama Önder’den kaçamamış. 😊

IMG_034Ak
Yeoman Warders-Raven Master-Londra

Ama buldum benim kareme de girmiş bakışa bakınız. 😇😇

IMG_0034 2
Yeoman Warders-Raven Master-Londra

Londra kulesini gezmeye devam..

13-IMG_0015
Tower Of London

Buradan bilet alıp aşağıdaki kuleden giriş yapılıyor. Kalenin hikayelerini de Rawen Master rehberlik yapıp anlatıyormuş.

11-IMG_0011

Kraliyet mücevherleri de ziyarete açıkmış. Öyle de olsa bu kalabalıkta gezmek mümkün değildi.

12-IMG_0012

Tower Bridge’e doğru gidelim merak etmiyor musunuz? ☺️ Bakın London Tower kapı girişinin durumu.

14-IMG_0017
Tower Of London-Girişi

Beyaz kuleye doğru giderken aklımda hep Tower Bridge vardı.

16-IMG_0020
Tower Of London

Ve işte maviş, maviş göründü. Neyse araya biraz kaynasın. 💃💃💃 Kuleyi yine anlatırım size.

15-IMG_0018

Kalabalığı yararak gidiyorum ezilmedim şükür dikkatli gidiyordu. Espri tabii hızlı gitmeleri yasakmış kağnı gibiydi. 😇

IMG_0021

Çocukluğumda tahta oyuncaklarımda vardı aklımda kalan böyle kuleler ama köprü değildi tabii bayıldım. Baksanıza tam ortaçağı yansıtıyor. Victoria döneminin şaheseri.

IMG_0030
London Tower Bridge

Yukarıdaki fotoğrafta görünen (özellikle çektim) taşlı kumsal bir zamanlar plajmış. Kıyıdaki tabelada: Kral V. George, denize gidemeyen Londralı çocuklar için serbestçe gidebilecekleri bir kumsal yarattı. 1934 yılında buradaki kıyı şeridi taşlık kumlarla kaplıydı ve kumsal Londra’nın aileleriyle popülerleşti. Plaj erozyon ve kirlilik nedeniyle 1971’de kapandı, ancak Thames şu anda dünyanın en temiz şehir nehirlerinden biridir diye yazıyordu.

Habire çekiyorum en güzeli olsun diye, derken eşim; Bak sana gelen biri var dedi. Sanırım herkes telefonla çekerken benim kocaman makinama o da şaştı.😁😁

IMG_0027_1
London Tower Bridge ve Martı

Sağ tarafı da alayım belki buralara dönemeyebiliriz. Vakit denk düşerse köprünün karşı yakasına geçmeye niyetimiz var.

Bu güzelim sivri bina Eski Londra köprüsü kulesi diye de bilinen 95 katlı metal ve camlı Londranın en yüksek sayılabilecek yapısı The Shard. İtalyan mimar Renzo Piano tarafından tasarlanmış. Restoranı ve seyir terasıyla ünlüymüş.

IMG_0031
Londra-The Shard Tower

Neden Londra köprüsü kulesi deniyor. Zira hemen yanında eski London Bridge var. Londra Köprüsü ve London Tower Bridge farklı yapıda halen mevcut iki ayrı köprüdür. Enteresandır aynı London Bridge’den bir tane de Arizona’da ki Havasu şehrinde var, evet Türkçede okunduğu gibi. Altında hikaye gibi gerçek bir başarı öyküsü var.

600 yıllık bu köprü Londra’nın tarihinde bir çok yangın geçirmiş, çok kez tamir edilmişse de 1973 yılında yeniden yapılmış. Eskisini yıkalım yenisini öyle yapalım denmişse de meclis üyelerinden biri satalım tarihi yapıdır ve hatta Amerika’ya ilan verelim mutlaka biri çıkar alır demiş. Amerikalı milyarder biri ilana ben alıyorum diye cevap vermiş ve almış. Mühendisleri gelmiş köprünün devasa taşlarını numaralayarak aslına uygun olarak Arizona’nın Havasu Lake bölgesine taşımışlar. Hikaye kısmı şöyle; güya zengin iş adamı taşınma sırasında Londra’ya gelir bakar a! London Tower Bridge yerinde duruyor. Ama benim aldığım bu değil ilerdeki kuleli olandı demişse de… iş işten geçmiş.Yıl 1968

Fakat harika bir zekası olan bu milyarder, Havasu Lake City’i çölde sıfırdan yaratmış. İnsanları orada yerleşmeye ve ev satın almaya ikna etmek için bizim şimdi İstanbul’da yemekli gezi teknesiyle ava çıkıyorlar ya; o da uçakla insanları o bölgeye taşımış yedirip içirmiş ve insanları ikna etmiş. Köprü de Londra’dan gelen tarihi yapı olarak şehrin havasını dörde beşe belki daha fazlaya katlamış. Yıl 1971 👏👏👏

Evet biz Tower Of London’a geri dönelim. Köprüyü üstüne çıkınca anlatırım. Bu Orta Çağ kalesi eskiden nehire sıfırmış. 🤓 Alttaki kapı St.Thomas Tower’ın Traitors’Gate- Hainler kapısı. Edward I tarafından yaptırılan St. Thomas kulesinin bir parçası olan bu kapı eskiden nehire bağlantılıymış ve birçok Tudor (İngiltere’yi yöneten hanedan mensupları) mahkumları bu kapıdan içeri sokulurmuş.

23-IMG_2180
Tower Of London-Traitors’Gate-

Önümden geçen Sih’i görünce çekmeden duramadım. Bana Hindistanı hatırlattı. İngiltere’de Sih nüfusu hayli çokmuş. Sih’ler de malum Hindistan da zengin bir topluluktur. Burada da aynı üst statüdeler.

24-IMG_0035

Evet kulenin şimdiki görüntüsü bu. Dünyanın önde gelen turistik yerlerinden biri olarak hala önemini koruyor. Tüm ziyaretçiler gittikten sonra anahtar seramonisiyle kapılar kitlenir ertesi gün yine bir seremoniyle açılırmış. Kule halen Yeomen Warders ve ailelerine, askeri bir garnizon ile yörenin valisine ev sahipliği yapıyormuş.

25-IMG_0037
Tower Of London

Kale eski roma surları kullanılarak sağlamlaştılmış ve büyük kule ortaya çıkmış 1075’te. Kule inşası çok uzun sürmüş. Kare şeklindeki bu kaleyi 1200’lü yıllarda Kral Edward I kraliyet sarayına çevirmiş ama hiçbir zaman saray olarak kullanmamış, herhangi bir saldırı anında kraliyet ailesinin korunmak için saklanacağı bir kale olmuş. III. Henry döneminde iyice görkemli ve korkutucu olmuş. Kule yapım sırasında Masonlar, Normandiya’dan gelip Fransa’dan taş getirmişlerse de esas parayı 1290 yılında Kral I. Edward Yahudileri İngiltere’den kovmadan önce aldığı ağır vergilerden toplamış.

Önündeki tabelada görülen eski hali de bu; yüksek duvarlar ve derin su hendekleriyle çevrilmiş Avrupanın en sağlam fethedilemeyen kalesi olmuş ve yine nehire sıfır. Bu laf çok hoşuma gitti biz hep deriz ya denize sıfır e burada da nehir var yani. 😁😁

IMG_2179 2 copy
Tower Of Londan

Kraliyet ailesini korumak amacıyla inşa edilen kalenin 500 yıl boyunca çok önemli ziyaretçileri olsa da bir kısmı buradan çıkamamış. Çok çarpıcı hikayeleri anlatılan kule zamanında saray-kale olmasının haricinde korkunç işkence odaları, hayvanat bahçesi, darphane- ki dönemin tüm sikkeleri burada yapılmış, Kraliyet mücevherleri burada saklanıyormuş, silah deposu olmuş, bir dönem Greenwich gözlemevi de oradaymış kargaları gitsin diyen zatı muhterem gök bilimcinin inadına Kral I. Edward; krallığım daha önemli lanetlenmesin kargalar kalsın senin gözlem evin gitsin diye Greenwich’i şimdiki yerine yollamış. 😀 Ayrıca infazlara da sahne olmuş, İngiltere’nin üç kraliçesinin; Anne Boleyn (VIII. Henry’nin aşkından tutuştuğu 2. eşi, yine Catherine Howard 5.eşi) ve Lady Jane Gray ile VI. Henry, 12 yaşındaki V. Edward ve onun küçük kardeşinin de idam edildiği yer olarak tarihte yerini almıştır. 😱 20 yüzyılda bile yakalanan Alman casuslarının vurularak infazı burada yapılmış. 1841’deki büyük yangında hayli tahrip olmuş. Ve yine 1381 yılında aşılamayan kale köylü isyanı sırasında asilerin açık kapıdan girmeyi başarmalarıyla aşılmış. Olmaz, olmaz demeyin 😇 olmaz, olmaz

Not: Bu VIII. Henry’i tarihte deli diye öğrenmiştik ya da çılgın her neyse ben lisedeyken 🤫 1965 yılında Herman’s Hermits şarkısı olarak ezberlediğimiz hatta okul gazetesinde yayınladığımız zamanımızın çok hareketli bir şarkısı vardı *I’m Henry the eigth ı’m* Güzel bir pop şarkıdır. Üzerine tıklayın izleyebilirsiniz.💃💃💃

Neyse gezmeye devam bir an önce köprüye çıkalım. Yol kenarında merdivenlerden çıkacağız gidiyoruz bir de yakından pozlayayım. Tarihe, sıradışı ve görkemli tarihi yapılara meraklıysanız buraya Londra’ya gelmelisiniz. Yakından bir daha bakalım.

27-IMG_0045
London Tower Bridge

Karşımıza çıkan bu toplar ile zamanında önemli günler için atışlar yapılmış. İlk atışlar Tower Of London kulesinden Kral VIII. Henry’nin ikinci eşi Anne Boleyn’in 1533 yılında taç giyme töreni için 41 kere yapılmış. Günümüzde Kraliçe’nin doğum gününde 62 pare  parlemento açılışında da 41 top atışı yapılmış. Kraliyet doğumlarında da bu seremoni yapılıyor. Şimdi daha modern toplarla tabiki.💃💃💃

28-IMG_0049
Tower Of Londan

Köprüye çıkma telaşım Önder’imin bakış açısından.

28B-IMG_2225

Köprüye çıkış yeri.

IMG_2220
London Tower Bridge giriş yolu

Ava giden avlanırmış.😇

28c-IMG_2249

London Of Tower’ın orta kapısını çekiyordum. Eskiden burası hep suyla kaplıymış.

29-IMG_0055
Tower Of London

Alttaki karede çocuk o kadar çok eğilip kalktı ki, ne oluyor diye fotoğrafladım. Meğer London Bridge’de ayakkabımı bağlıyordum pozu veriyor kız arkadaşı da olmadı tekrar diyormuş.. 🤣🤣🤣

34-IMG_0065
London Tower Bridge

Bu gencin bacağındaki kesin Titanik dövmesidir. Ortaya geçip sanatsal bir kare alacaktım oysa ki.🤩

36-IMG_2233
London Tower Bridge

Ben sanatsal, manatsal diye uğraşırken Önder çarpıcı bir kare yakalamış. 👏👏👏

35-IMG_2256
London Tower Bridge

Herkes hatıra fotoğrafı çektiriyor, selfi yapıyor. Orta refüje geçerken hayli korna yedim. Bana köprüde insan o büyüye kendini kaptırıyor dikkat et ezilme demişlerdi çok doğruymuş. Bu güzelliğin bir de Eski London Bridge köprüsüyle bağlantılı enteresan bir hikayesi var sonra anlatacağım.

30-IMG_0050
London Tower Bridge

Derdim şu kareyi çekmekti.

31-IMG_0053
London Tower Bridge

Biraz köprünün tarihinden bahsedeyim: Kraliçe Victoria’nın, sanayi devriminin muhteşem bir mimari harikasıdır demiştik. Adını iki kulesinden alan tüm dünyada en çok tanınan 125 yıllık köprünün yapımına 1886 da başlanmış. Baskül tipi köprülerin dünyadaki en meşhur örneğidir. Hala her gün bir açılır, bir kapanır toplam sekiz kere çalışır ve bir açılıp kapanması 1.5 dk. sürüyormuş. İki tane gemi var burada biri yandan çarklı diğeri yelkenli gezi gemileridir. Bunlar her gün gezi için çıktıklarında köprü açılıp, kapanıyor, bu kısa mesafede zira daha geçemeyecekleri bir sürü köprü. 🤷‍♀️

Gemilerin geçişinin yayalara engel olmasını önlemek için ikinci bir yaya yolu üstte yapılmış rağbet görmeyince kapatılmış, şimdilerde cam platformlu seyir terası olarak çıkılabilir bir yer. Karayolu trafiğinin gemi geçişine engel olmaması için o zamanlarda buharla çalışan hidrolik motor varken (hala orijinal motorlar ziyaretçilere açıkmış)  şimdilerde elektrikli motorların çalıştırdığı pistonlu açılır kapanır köprü ile karşı kıyıya bağlanmış. Ufak bir hikayesini yukarıda anlatmıştım. Hala biraz  London Bridge köprüsü ile karıştırılır. Oysa burası; alt fotoğrafa bakın neymiş 😇😇😇 Tower Bridge…

37-IMG_0062 copy

Sağ taraf manzarası; Londra’nın en yüksek binası olan The Sard yukarda anlatmıştım.

33-IMG_0061
Londra- The Sard

Sol taraf manzarası da böyle.

38-IMG_0064
London Tower Bridge manzarası

Görüldüğü gibi karşıya geçecek vakit olmadığı gibi karşıda da çok önemli görseller yokmuş. Biz de London Of  Tower turumuzu tamamlayıp buluşma yerine dönelim.

41-IMG_0068
London Of  Tower

Bu kalıntının içinde madeni paralar vardı.

IMG_2300

Bilgi tabelasında yazılar Almanca idi sevgili Onur Kalyoncu oğlum’un çevirisiyle (Tekrar teşekkür ederim) bu bir Orta Çağ geçidiymiş okuyalım.

Tower Hill’deki Orta Çağ Geçidi; Bu orta çağdan kalma geçit Londra Şehri’ne doğrudan girme imkanı sağlıyordu. Günümüze kadar şehir surları içinde ayakta kalmayı başaran orta çağ’dan kalma bilinen tek büyük geçittir. Yeraltı tünellerinin yapımı, geçidin kalan kısımlarının kazılıp kazanılmasına olanak sağlamıştır. Çok köşeli bir yapıya sahip bu geçidin girişinde (kaleyi korumayı sağlayan) 3 adet okçu delikleri hükmetmektedir. Kale iki tane ahşap kapı ve yuvası hala görülebilir bir parmaklıkla korunmaktadır.

Taş işçiliğinin mükemmel kalitesi, geçidin belki de 13. yüzyıl sonundan sonra Londra Kulesi’nde önemli değişiklikler yapan kraliyet taş ustaları tarafından inşa edildiğini göstermektedir. Paralar da her zaman ki gibi dilek parasıdır. 13.yy dan kalma ya.  ☺️☺️☺️ Siz de dileyin belki tutar.

42-IMG_0073
London Of tower- 13.yy.dan kalıtı ortaçağ kapısı

Son köşeyi dönüyoruz.

43-IMG_0077
London Of Tower

Son bir bakış. VE

44-IMG_0084
London Of Tower

End Of The Write Tower Of London ☺️☺️☺️

44-IMG_0079

Topu topu 1.5 saatte yine iyi gezmişiz. Otobüsümüze bindik uzaktan çocukluğumun dönme dolabını gördüm aaa derken rehberimiz anlatmaya başladı. İnip fotoğraf çekip yola devam ettik.

46-IMG_0088

Londranın Gözü- London Eye; Aynen Eyfel kulesi gibi geçici olarak beş yıllığına konmuştu. 2000 yılı Milenyum için ama o kadar çok para kazandı öylesine popülerleşti ve Londra’nın sembolü oldu ki, kaldırmaktan vazgeçtikleri gibi sonsuza kadar da kalacak diyorlarmış. 135 metreye kadar yükseliyor 32 kabini var ve bir turu toplam 35 dk. sürüyor. 25 pound ücreti var. Biletini hemen ordan da veya internetten de alsanız aynı sıraya giriyorsunuz. Sıra da tam 35 dk. sürüyormuş.

45B-IMG_0087
Londranın Gözü- London Eye

Bundan sonra otele kadar inmek yok otobüs gezisi. 🤷‍♀️ Parlemento binasının önünden geçiyoruz .Aaaa inanmıyorum biz de şans bu kadar zaten Big-ben de tamiratta. 😏  

Asıl adı Elizabeth Kulesi olan Kule 13 tonluk çanı ve saati ile tanınır. 1836 yılındaki yanan Westminster sarayı yeniden yapılırken daha görkemli olsun diye yanına kule (bunlarda kulesiz iş göremiyorlar 🤣 ) ve sesi heryerden duyulan çanı olan bir de saat eklemişler. Saate takılan ilk çan kırılmış sonraki çok ağır gelip tehlike yaratınca aynı sesi veren daha hafif bir çekiç takmışlar sesi heryerden duyuluyormuş. Ben duymadım ama.

Adını nerden aldığına dair birkaç rivayet var. Biri; İngilizlerin ağırsiklet boks şampiyonu Benjamin Caunt’un lakabı big ben imiş. O dönem kendi çapında ağır olan şeylere big ben demek adet olduğundan bu kocaman çanlı saate de big-ben denmiş. Halka açık olmayan kuleye çıkmak için İngilizler milletvekillerinden özel izin alırlarmış.

 

48-IMG_2366

Aslında taksileri siyah bu da bizim yeni moda mavi taksilerimiz gibi olmalı. 😁

47--IMG_2355

Bu güzel evler Victoria dönemi evlermiş. Tuğlalar kırmızı. Bacalar hep böyle upuzun.

49-IMG_2430

Londrayı yarın da gezeceğiz bugün zaten yoldan geldik yorgunuz sizleri de fazla yormadan yarın görüşelim diyorum. Umarım fazla geciktirmem. ☺️ Her zaman olduğu gibi yazımı bir güzelle kapatıyorum. Aynı Gan gam style değil mi? çok tatlı.

50-IMG_2328

Sevgiyle kalın.❤️ ❤️ ❤️