BÜYÜK İPEK YOLU- KIRGIZİSTAN–BİŞKEK 🇰🇬

Kırgızistan’ın güzel şehri Çolpan Ata’ya veda edip aynı gün başkent Bişkek’e doğru yol alıyoruz. Böylece gezimizin başlangıç noktasına, yani Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’e geri dönmüş olduk.

Tarih 14 Mayıs 2024, saat 19:00 olunca otelimize uğramadan önce doğruca yerel yemek yiyeceğimiz bir restorana geçtik. Adını antik Bişkek’ten almış: “Pishpek”. Ortamın güzelliğini birazdan paylaşacağım ama önce hatırlatayım; Bişkek, ülkenin en büyük şehri ve başkenti olsa da nüfusu henüz bir buçuk milyona bile ulaşmamış. Unutmadan fotoğraflara her zamanki gibi tıklayıp bakıyoruz. 😍

Restorana girince hemen dikkatimi çekti: özel bir köşe. Restoran sahibi, Bişkek’in Pishpek olduğu dönemlere ait kuruluş tarihini anlatan maketler ve panolar hazırlamış. Panoda yazılanlardan okuduğum kadarıyla —ve tabii Google amca sağ olsun 😁— Pişpek (okunuşu böyle) Kalesi’nin gerçekten ilginç bir geçmişi var.

Rus kaynaklarına göre kale, 1825 yılında Madali Han’ın emriyle, Kokand Başkomutanı Lyaşker Kuşbeyi tarafından, erken Orta Çağ yerleşimlerinden “Kuzneçnaya Krepost”un kalıntıları üzerine inşa edilmiş. 1826–1926 yılları arasında adı Pişpek olarak geçmiş. Sovyetler, 1926’da Kırgız Sovyet Cumhuriyeti’ni kurunca burayı başkent yapmış, adını da değiştirmişler. Lenin’in yakın arkadaşı olan ve burada doğan bir komutanın adı verilmiş: Frunze. Bugünkü “Bişkek” adı ise Kırgızistan 1991 yılında bağımsızlığını kazanınca tekrar kullanılmaya başlanmış. 🤷‍♀️

Karla kaplı Kırgız Sıradağları’ndan gelen Alamedin Nehri’nin kıyısındaki kale, hem kışlakların ortasında hem de ticaret yollarının kesişiminde olduğu için oldukça stratejik bir konumdaymış.

Maket üzerinde Kırgızistan’ın tarihi Pişpek Kalesi’nin detayı, çevresindeki su ve yapılarla birlikte.

       Kalenin içinde konutlar, kışlalar, dükkânlar ve tüccar kulübeleri varmış. Doğu bölümünde komutan ve görevliler için binalar yer alırken; silah depoları, hazine odası, yiyecek ambarları, hatta bir mezbaha ve kuyu da bulunuyormuş. Bir zamanlar Kokandiler için idari merkez, vergi tahsildarlarının üssü, ticaret merkezi ve aynı zamanda müstahkem bir karakolmuş.

       Ama burası sadece askeri bir alan değilmiş; ticaret için de önemliymiş. Tüccarların dükkanları, kervansaraylar, bir cami ve çevresinde çiftçilerin evleri varmış.

       Bir de işin efsane tarafı var: Kırgız halk rivayetine göre, Solto kabilesinden Pişpek adlı ( “kımız çalkalamak için kullanılan karıştırıcı” anlamına geliyor 😁) önemli bir kişi buraya gömülmüş. Ardından adına bir Kümbet (türbe) yapılmış. İşte bu yüzden buradaki Kokand kalesine “Pişpek” adı verilmiş.

       Bir restoranda böyle bir tarih köşesine rastlamak bizi çok şaşırttı, yemek daha gelmeden kendimizi küçük bir müzenin içinde bulduk. Her ne kadar yemek, içmekten bahsetmesem de güzel bir sofra paylaşayım ilginizi çekebilir. Fotoğraf Önder Kaplan, teşekkürler hayatım. 💞💞

Kırgızistan’ın geleneksel lezzetleriyle dolu zengin bir masa, Pishpek restoranında

Sabah güzel bir kahvaltı sonrası Bişkek’i yürüyerek keşfedeceğiz. Bişkek, çevresi yüksek dağlarla çevrili bir şehir. En yüksek nokta, 4.895 metreye ulaşan Semyonov Tian-Shansky zirvesi (Alamudun Tepesi olarak da biliniyor). Şehrin kendisi Chuy Vadisi’nin eteklerine kurulduğu için fazla yükselti farkı yok. Ama şehir sınırlarının hemen ardında Ala-Too Dağları birdenbire yükseliyor. Öyle ki Bişkek’te gezerken, pek çok sokaktan ve meydandan bu dağları görebiliyorsunuz.

Otobüsten Chuy caddesinin başında indik. Yerel rehberimiz Sultan önce Filarmoni meydanına doğru yürüyelim dedi. Nasıl geniş ve güzel caddeler inanılmaz. Bisiklet yolları var caddelerin her iki yanı ile orta refüj bile ağaçlarla dolmuş. Sabah olduğu halde hava çok sıcak. Önündeki direklerde Kırgızistan ve Malezya bayraklarının dalgalandığı güzel bir yapının önüne geldik. Tarihi bir yapı gibi duruyor ama 1993 yılında kurulmuş Uluslararası Kırgızistan Üniversitesi’ymiş.

Üniversitenin yan tarafı tam bir çiçek alanı. Peyzaj çalışması her yıl yeniden yapılırmış. Tam bir selfie yeri kızlar fırsatı kaçırmadı. Fırsat bulup boş bir anda ben de çekim yaptım. Çiçek yolun sonunda Güzel Sanatlar Müzesi varmış gidemedik..

Önümüzdeki caddenin 3 ismi var dedi Sultan rehber biz Manas caddesi diyoruz. Sonra Cengiz Aytmatov bir de Ruslar döneminde adı Rostok 1 caddesiymiş. Bu cadde protokol caddesidir dedi. Ülkemize gelen yabancı tüm konuklar bu caddeden geçip hükümet binalarına giderler. Ve gerçekten de sonsuz gibi görünen upuzun bir yol. Yolun karşında Rus mimari tarzını yansıtan güzel bir yapı Belediye Sarayı. 1990 yılında yapılmış genç bir bina.

Üniversitenin az ilerisinde harika fıskiyeli bir havuz ve etrafını çevreleyen heykellerle muhteşem bir kompleks var. Burası, şehrin kalbi sayılan Ala Too Meydanı’na çok yakın. Meydan, aynı zamanda Manas Meydanı ya da Senfoni Meydanı olarak da biliniyor.

Ve işte bu görkemli manzaranın baş kahramanı: Kırgızların ulusal kahramanı Manas. Hakkında destanlar yazılmış, 40 ayrı kabileyi bir araya getirerek tek bir millet yaratmış. Rivayete göre o kadar hızlıymış ki, kimse peşinden yetişemezmiş.

Fotoğraflara her zamanki gibi tıklayıp bakıyoruz, çünkü yakından çok daha etkileyici! 📸

Anıtta, Manas sevdiği rüzgâr gibi uçan atı Tulpar’ın 🐎 üzerinde, korkunç bir ejderhayla savaşırken betimlenmiş. Solundaki kadın heykeli, sadakati ve gücüyle anılan eşi Kanykei’yi; sağındaki figür ise bilge danışmanı Bakai’yi temsil ediyor.

Ulusal kahraman Manas ve ona eşlik eden Kanykei ile Bakai heykellerinin arkasında, “Toktogul Satılganov Senfonisi” adı verilen 1000 kişilik büyük konser salonu yer alıyor. Toktogul Satılganov yalnızca Kırgızistan’ın değil, tüm Türk Dünyası’nın atışma ve deyiş sanatındaki en önemli temsilcilerinden biri kabul ediliyor.

Anıtın önündeki fıskiyelerden yükselen su serpintileri ise bize hoş bir serinlik kattı. Mevsimlik çiçekler henüz dikilmemişti, havuzun önü yeni hazırlanıyordu. Anıtın çevresinde kırmızı granitten yapılmış büstler de dikkat çekiyor. Bunlar; Naimanbai Bakilov, Tynybek Japiev, Sagynbai Orozbakov ve Sayakbai Karalaev gibi ünlü Manasçıların büstleriymiş. Fıskiyeli havuz, heykeller ve yemyeşil ağaçlar bir araya gelince mekânın ihtişamı daha da belirginleşiyor. 🌿🌿🌿

Bu kısa turun ardından programımızda olan Kırgızistan Milli Parkı Ala Archa’yı da eklediler. Ama ben şehir gezimizi bölmeden aktarmak istiyorum; bütünlüğü koruyalım. O yüzden Bişkek’i tanımaya devam. 

Milli Park dönüşünde otobüsteydik. Yol boyunca gördüğümüz evlerin çoğu, Rus döneminden kalma yapılar olduğu hemen anlaşılıyor. Daha yeni ve modern binalar Bişkek’in güneyine kaydırılmış. Trafikte ciddi bir kaos yoktu. İnsanlar sessiz, yardımsever, güleç… Ama Türkçe bilen çok az; ikinci dilleri Rusça olmuş. Hatta İngilizce bilen bile yok.

Yine kaldığımız yerden devam etmek için Chuy Caddesi’nin kalabalık bir noktasında otobüsten indik. Bişkek’in gezilmesi gereken büyük çarşılarından birindeyiz: Oş Pazarı. İçinde yok yok, ama dükkanların çoğu öyle küçük ve dar ki kaybolmamak için epey dikkat etmek gerekiyor. Bu dar koridorlarda yürürken İpek yolu ticaretinin ne kadar yoğun yaşandığını kesinlikle hissediyorsunuz.

Benim aklımda torunum Derin’e yerel bir bebek almak vardı. Ama tabii illa pembe olacak diye diretince, o daracık dükkanların arasında neredeyse kayboluyorduk. Ve güzelim yerel ekmeklerden bile almaya zaman bulamadan pazarı hızlıca geçmek zorunda kaldık. 😅

Merkeze doğru yürüyoruz. Bölünmüş yolların ortasında bile Park var. Parkların her yanı heykel dolu. Bu kadar çok heykelli park hiç görmemiştik. İşte bir Örnek. Arkada görülen anıt önünden geçen arabaları görebilirsiniz. Ve biz de bu tarafın kaldırımındayız. Önümüzde kahramanların anıldığı bir köşe var. Önce fotoğrafı görelim.

Kayıpların yakınlarının, anılarını yaşatmak isteyenlerin çiçek bıraktığı bu duvar yazıtında yazılanlar; 1941-1945 Büyük Vatanseverlik Savaşı Kahramanlarına Sonsuz Şükranlar. Yani, I. Dünya ve II. Dünya Savaşlarında kaybedilen kahramanlara. Duvarın biri Rusça diğeri Kırgızca yazılmış. Diğer büstler ve arkada görülen anıt ”Komsomol” Genç Komünistler Birliği’nin üyelerine aitmiş. Artık Ala Too Meydanına geldik. Meydanın merkezinde yine Ulusal Kahraman Manas’ın heykeli var.

Ala- Too Meydanı; Ala- Too -Aladağlar anlamındadır. Bugün gördüğümüz Ala-Too Meydanı aslında Sovyetlerin büyük hayallerinden biriymiş. 1960’larda şehir hızla büyürken Sovyet planlamacıları bir şeyin eksikliğini fark etmiş: adına yakışır büyük bir halk meydanımız yok demişler. O zamanlar resmi törenler “Eski Meydan” da yapılıyor, Marx ve Engels’in heykelleri meydanın simgesi sayılıyormuş. Ama yetmemiş. 1961-1985 yılları arasında görev yapan Usubaliev yönetimi çok daha görkemli bir meydan istemiş.

İşte o dönemde tasarlanan Ala-Too Meydanı, Tien Shan dağlarına karşı konumlandırılmış. Yanına Lenin Müzesi ve Beyaz Saray gibi yapılar eklenmiş. Ama meydan biraz fazla büyük olmuş. Kutlamalarda doldurmak zor, protestocular içinse toplanmaya çok elverişli bir alan haline gelmiş. 🥳 2003 yılına gelindiğinde Manas anıtı buraya dikilmiş. Hemen arkasında Kırgız Devlet tarih Müzesi var. O kadar çok bina restorasyonda ki müze falan gezemedik.

2005’te Bakiyev döneminde meydan yeniden düzenlenmiş. Çeşmeler, anıtlar, çiçekler eklenmiş; daha görkemli ama aynı zamanda daha “kontrollü” bir hale getirilmiş. Artık ulusal bayramlarda kutlamalar burada yapılır olmuş.

Kırgız Devlet Tarih Müzesi’nin önünde karşımıza Manas Anıtı çıkmıştı. Ama hemen arkasında sürpriz bir heykel daha vardı: Lenin. 🤭 Meğer Kırgızistan, 60 yıl yönetiminde kaldığı Rusya’nın izlerini hâlâ yaşatmak istemiş. 1984’te Lenin’in heykeli Ala-Too Meydanı’na dikilmiş, ama 2003’te meydandan alınarak buraya, müzenin arkasına taşınmış. Bu arada ikinci fotoğraf, müzenin ön cephesini gösteriyor.

Alttaki fotoğrafta göreceğiniz bina 1985 yılında yapıldığında Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento olarak kullanılıyormuş. Yeni Cumhurbaşkanlığı sarayı yapılınca bu güzel sütunlu bina şimdilerde Dışişleri ile Ekonomi ve Ticaret bakanlığına devredilmiş.

Bizim gezdiğimiz bu yılda Mayıs 2024 yeni Cumhurbaşkanlığı sarayı bitmişti. Ala- Too meydanında değil Bişkek’in güneyinde yapılmış, milli parka giderken önünden geçtik. Sarayın adını koymak için Cumhurbaşkanı Sadır Caparov sosyal medya oylaması yaptırmış. Sonuçta adı ”Intımak-Manas Ordo” olmuş. 

Bu güzel yapının karşısındaki yemyeşil parka doğru yürüyoruz. Burası Oak Park, yani Meşe Parkı olarak biliniyor. Bişkek parklarının olağanüstü güzelliği ve çok sayıdaki heykelleriyle ünlü. Oak Park ise en eskisi; adeta açık hava müzesi gibi. 1890’da buraya ilk meşe ağacı dikildiğinde parkın temeli de atılmış. 2010’da Cengiz Aytmatov’un onuruna adı “Aytmatov Parkı” olarak değiştirilmiş ama halk hâlâ “Oak” demeyi sürdürüyor.

Parktaki heykeller arasında ilerlerken, yerel rehberimiz eski bir binaya dikkatimizi çekti. Ama önce, böylesine sıcak bir günde içimizi ferahlatan bu güzel parkın bir bölümünü görelim, ne dersiniz?

“1890’da dikilen ilk meşe ağacından bugüne: Bişkek’in yeşil kalbi Oak Park.”

Kırgızlar için sonbaharda, rengârenk yaprakların yere döküldüğü bu parkta yürüyüş yapmak ayrı bir keyif olmalı. Her adımda çıkan çıtırtı sesleri eşliğinde dolaşmak, insanın ruhunu dinlendirir. 🍁🍂🍁🍂 Benim aklıma da hemen Ankara’mızın Kızılay’ı, bakanlıklar ve meclis civarı, elbette Bahçelievler’imiz geldi.

Evet, hayallerden çıkıp yeniden kaldığımız yere dönelim…

Eski Sovyet döneminden kalma bina 1886 yılında inşa edildiğinde kiliseymiş. Ruslar can kulesini kaldırmış sanat müzesi yapmışlar… Kapısında Kırgızistan Cumhuriyeti Sanatçılar Birliği S.A.Çuikov ”Meşe Bahçesi” Sergi Salonu yazıyor. S.A.Çuikov- açılımı Semyon Afanasyevich Chuikov; Rus bir ailenin çocuğu olarak Bişkek’te doğmuş. Ressam ve öğretmen olan Çuykov (okunuşu) Kırgızistan modern güzel sanatlarının kurucularındanmış. Bu binaya da onun adı verilmiş tüm sanatçılara açık sergi salonu olarak hizmet veriyor.

Ziyaret ettiğimizde Sanatçı Andrey Abramov‘un resimleri sergileniyordu. Adına tıklayıp web sitesinde diğer eserlerini de görebilirsiniz hepsi harika. Beğendiklerimi paylaşayım. Alt yazıları da resimleri gibi çok güzel. her zaman ki gibi. (Google amca sağ olsun)

Üstteki fotoğrafın ortasındaki yağlı boya tablo’ nun adı ”Kozmos” alt yazısını sanatçıdan izin alarak paylaşacağım. Eve gelince internetten sitesini buldum mail attım. Hemen nazikçe kullanabilirsiniz diye cevap geldi.

O zaman ilk fotoğraftaki 2. tablo’ ‘Kozmos”; Fikir aklıma marstan bir adam ve Venüs ten bir kızın arkasından geldi sadece gezegenleri yazmadım ama adamda Mars’ın enerjisini ve kızda Venüs’ün enerjisini tasvir ettim. Ve arka planda bir yaşam nehri var. 🫶 Diye tabloyu oluştururken ki duygularını yazmış.

Devam dedi rehberimiz ama otobüsle… Çok güzel başka bir parka geldik. Renkli bir ortam bildiğimiz güzel bir Lunapark, Panfilov Parkı. Haksızlık etmişim hayli büyük bir park. Bizim girdiğimiz kapı ana giriş değilmiş, yorulmadan dolaşmak isterseniz oyuncak tren sizi bekliyor. 🚂

Panfilov Parkı; Kurulduğu 1924 yılında adı yıldız ’’Zvezda Parkı’’ olmuş. Bişkek’in uydu haritasına bakıldığında park yolları bir daire içinde beş köşeli bir yıldız gibi görülüyormuş ben de baktım aynen öyle. Haliyle Sovyet Yıldızı ile ilişkilendirilir ve Kızıl Yıldız Parkı bile demişler ama artık konuşulmuyormuş… Neyse 1942 yılında dünya savaşı kahramanı Sovyet General Ivan Panfilov’un anısına onun adı verilmiş. O zamandan beri adı Panfilov Parkı.

Parktaki Erkindik sanat galerisi olarak adlandırılan Ressamlar sokağından geçtik. Bir grup sanatçının girişimi ile belediye tarafından 1998 yılında kurulmuş. Kırgızistan’ın kültürel değerlerini tablolarına yansıtmışlar. Galerinin tepe güneşliği mavi olunca ortam da otomatikman mavi oldu. Görüntü bence harika, siz yine de tıklayıp bakınız…

Bu güzel tabloları yakından da görmek güzel olur.

Tabii burası zafer meydanına ulaşma rotamızdı devam ediyoruz. Hemen yolumuzun üstünde bir heykel daha. Heykel parlak dünya görünümlü üstünde yazılar bulunan bir metal önünde konuşlandırılmış. Heykel Kenen Uulu (Bişkek Baatır) Kenen oğlu Bişkek Baatır. Kırgız soyundan gelen 18. yüzyılda yaşamış ulusal bir kahraman. Bu anıt kahramanın onuruna 2021 yılında dikilmiş.

Chuy Caddesi boyunca yürümeye devam. Grup önde ben arkada enteresan bir şey bulurum diye bakınırken ve evet ‘Türkün gözü aldadır” bu hanımı gördüm. Önündeki kaplar çok dikkat çekiciydi. Nedir diye sordum bir şeyle söyledi ama ben anlamayınca sesli kayıt aldım. Sonra araştırdım Kırgız milli içeceği olduğunu öğrendim.

Rehberimiz restoranda denemiştiniz diye hatırlattı. Bu milli içecekler yaz sıcağında soğuk ve ferahlatıcı oluyor. Daha önce tatmıştık hatırladım ama bize çok ekşi gelmişti. Satıcılar devlet memuru yaka kartları var öyle satış yapıyorlar. Maksym Shoro; Okunuşu, maksim şoro Arpa, buğday ve mısırdan yapılma mayalı aynı bizim Boza’ ya benzer. Fotoğrafta sol baştaki kırmızı kutu. Chalap Sholo; Okunuşu çalap şolo bu da fermente süt ürünü bizim kefir gibiydi. Fotoğrafta ortadaki mavi kutu. Ve en baştaki turunculu gibi küçük olan kutu da Kvass. O da fermente pancar suyu.

Chuy caddesinin çok uzun olduğunu söylemiştim. Ala Too meydanındaki kültürel değerlerden bir diğerinin önündeyiz. 1960’lı yıllarda yapılmış en eski sineması Bişkek Ala Too sinema Tiyatro‘su. İç bükey bir yapısı var. Renkli rölyefleri Sovyet döneminden kalma. Günümüzde 3D gibi son teknolojilerle güncellenmiş. Kapalıydı içini gezemedik.

Zafer Meydanına bir adım kala bir anıt heykel daha. Sanırım Kırgızistan’ın sadece parkları değil her sokağı, caddesi heykel ve anıt dolu. Kaidede Devrim kahramanlarına diyor. Ama aslı şöyle; Güney Kırgızistan’da Sosyalist Devrim’in ilk yıllarında öne çıkan genç bir isimdir Urkuya Salieva. Kırgızlı kızın bu ateşli devrimci duruşu, toprak ağalarını rahatsız edince onlar tarafından öldürülür.

Devrim uğruna hayatını feda eden Urkuya, bugün Ala-Too Meydanı’nda, kentin protokol yolu sayılan Chuy Caddesi üzerinde yer alan yüksek kaide üzerindeki heykeliyle anılmaktadır. Böylece hem halkın hafızasında hem de şehrin kalbinde unutulmazlar arasındaki yerini korumaktadır.

“Ala-Too Meydanı’nda, Chuy Caddesi üzerindeki Urkuya Salieva anıtı.”

Zafer Meydanı ve Anıtı. Hayli geniş bir alanın orta yerinde uzaktan bakınca taç gibi, kemer görünümlü kırmızı granitten bir yapı. Eveeet Ala-Too meydanı ve zafer anıtı karşımızda. İlk anda tepesindeki çemberi görünce göçebe yurt çadırlarını örnek alıp bir ulus olduk demek istemişler diye düşündüm sonra Sultan rehberi dinlemeye başladık. Anıtı önce uzaktan görelim, arkadaki kızıl yıldızı da ardındaki Aladağlar ile…

Yerel rehberimiz Sultan’a kulak veriyoruz; Anıt, 1985 yılında iki önemli tarihe ithafen yapılmış: kimilerine göre II. Dünya Savaşı’nda Almanlara karşı kazanılan zaferin 40. yılına, kimilerine göreyse Kırgız Komünist Partisi’nin kuruluşunun 60. yılına. Anıtın bulunduğu alan eskiden bir pazar yeriymiş.

Meydana doğru baktığınızda anıtın bir çadırı andırdığını görebilirsiniz. Ancak Sovyet döneminde çadırın hiçbir simgesel anlamı yokmuş. Buna rağmen mimar, anıtın tepesine çelenk ve ortasına yıldız koymayı başarmış. Böylece ortaya hem Sovyet dönemi izleri hem de Kırgız yurdunu simgeleyen bir anıt çıkmış. Yakından da bakalım Aladağların başı dumanlı…

“II. Dünya Savaşı’nda hayatını kaybedenleri anmak için yapılan, Kırgız yurdunu anımsatan Zafer Anıtı – Bişkek”

Anıtın merkezindeki anne figürü, evin sıcaklığını korumak için ocağı hiç söndürmeden savaştan dönecek kocasını bekliyor. Yanındaki çocuklar ise babalarının dönüşünü umutla beklerken mutluluk içinde betimlenmiş. Arkada omuzlarında ters duran tüfekleriyle asker heykelleri ise savaşın bittiğini sembolize ediyor. Annenin elindeki su kasesi de Kırgız geleneğidir, dışarıdan gelenin başı üzerinde üç kez gezdirilen su etrafa dökülür, peşinden gelen her türlü kötülüklerden arınsın diye. Sonra da gülerek, “Biz gidenin arkasından su dökmeyiz, o sizin adetinizmiş,” dedi. 😄 Öğrenmiş…

Anıtın çevresindeki granit blokların üzerinde ise II. Dünya Savaşı’na dair bilgiler yazılı. Kırgızistan savaşta yaklaşık 400.000 insanını kaybetmiş. Komşu Kazakistan’dan cepheye 1.200.000 asker gönderilmiş, onların da sadece yarısı, yani 600.000’i geri dönebilmiş. Bu rakamlar savaşın ne kadar büyük kayıplara yol açtığını çarpıcı şekilde hatırlatıyor.

Bir grup fotoğrafı sonrası Kırgızistan Milli Parkını anlatma zamanı geldi. Diyorum ve otobüsle yola çıkıyoruz. Merkezden geçerken trafik yoğundu, Bişkek’in en büyük Avm’ si Asia Mall dış cephe dekoruyla harika görünüyor ve karşımızda Aladağlar ile yoldayız.

Aladağlar karşımızda

İlk fotoğrafta görülen yer Alabalık çiftliğiymiş. Bizde ki gibi genelde hafta sonları gelinen kendin pişir, kendi ye tarzı. Ev gibi görünenler gelenlere ayrılan özel yemek odası gibi düşünün. İkinci fotoğrafta “Ülkenin birliğe verdiği değeri gösteren bu yazıda şöyle deniyor: ‘Birlik beraberlik halkıma yerleşsin, bereket toprağıma dolsun!’” Arkada görünen yer mezarlık. Son kare de inanılmaz güzellikte gelincik tarlası.

Ala Archa Milli Parkı; Nihayet geldik. Önce girişi görelim. Bizi bir tarafında Kar Leoparı olan heykel arkasında muhteşem karlı dağlar diğer tarafında Sibirya Dağ keçisi heykeli karşıladı. Çiçekler yeni dikiliyordu. Sonra Sultan rehberimize kulak veriyoruz. 3 km’lik yürüyüş yapacağız bir saat sürecek Kafe de var gelmek istemeyen orada vakit geçirebilir. Şu anda 1600 metre yükseklikteyiz.

Bişkek’ten 40 km uzakta, Orta Asya’daki ilk büyük ölçekli bu alan 1976 yılında projelendirilir. Proje için doğal oluşu ve tablo gibi olağanüstü güzellikte olan Ala Archa geçidi seçilir. Ala Arça- Tanrı Dağları’nın (Tien Şan) bir kolu olan Kırgız Ala Dağları’nda yer alır. En yüksek yeri 4.850 metredir. Ala Arça (okunuşu) benekli Ardıç demektir. Ardıç ağaçlarının ardında Ala Dağ ve karlı zirvesini görelim.

Ala Arça Milli Park’ında Ardıç Ağaçlarının ardından Ala Dağ’ın karlı zirvesine bakış

1976 yılı Sovyet dönemiydi ve park kapatıldı. Parti üyelerinden başkasına girmek yasaktı. Oysa 1976 yılından önce insanlar buraya trekking yapmaya gelirlerdi. Şimdi zirveye tırmananlara yol gösteren bir kitapçık var. Ve dağcılık federasyonu zorluk derecesi 150A ya kadar çıkan 7 sınıfa-rotaya ayırmıştır. 3.300 metrede olan kamp Sovyet döneminden kalmadır.

İlk karedeki pano yerimizi belirtiyor, ikinci genel rota ama ben en son çıktığımız 2500 metreyi kırmızı ile işaretledim. Panoramik manzaralar, miss gibi temiz hava çıkışımızı zorlamadı. Dizimden de hiç şikayetim olmadı.🤩

Yol hayli yokuş ne de olsa dağa doğru çıkıyoruz. Milli park ile aynı adı taşıyan Ala Archa nehri sağ yanımızda bize eşlik ediyor. Parkın doğal yaşamını tanıtan tabelalarla karşılaştık. Faunası hayli zengin. Bilinen bir sayı yok, Kar Leoparını yerli halktan da henüz gören yokmuş. Genelde şahin, atmaca ve altın kartal gibi yırtıcı türler görülüyor.

Rehberimiz; Kırgızistan’ın doğaya ve hayvanlara ne kadar değer verdiğini onların zarar görmemesine çalıştığını göreceksiniz. Hatta yanınıza alın dediğim fındık ,fıstığı ellerinizden korkmadan nasıl yediğini de göreceksiniz. 2.500 m yükseklikte denk gelirsek yaban keçilerinin insan elinden nasıl ekmek yiyip tuz yaladıklarına inanamazsınız dedi. 100 metre bile gitmeden hemen bir kırmızı 🐿️ Sincap gördük. Ellerde çekirdek, bademle başına toplandık. 😁

Florası çok zenginmiş bizim de tanıdığımız ilaç gibi değerli kantaron otu, ada çayı dahil 600’ün üzerinde bitki türü varmış. Kırgızca adı Archa olan Ardıç’ın 4 farklı türü var ve en büyük özelliği erozyonu önlemesidir. Arada Huş ağacı da görebilirmişiz. Kırgızların kültürel değerlerinde Ardıç’ın yeri çok özelmiş. Hindistan’ın sandal ağacı gibi Ardıç’ın da odunu yakılınca çıkan dumanı kötü ruhları kovarmış.

Ok atma denemesi yapan bir genç adam, Tanrı Dağları önünde resim çektiren genç bir çift ve değişik kök yapısıyla dikkatimden kaçmayan bir kaç kare ekliyorum. Tıklayarak bakıyoruz. ❤️

Bir yol ayrımına geldik yukarda işaretlemiştim tam burada yurtlu çadır var. Sıcak da bastırmaya başladı. Artık geri dönüyoruz.

Ala Archa nehrinin köprüsünde Önder’in objektifinde ben, aşağı kısmında gençler. Nehir çağıldayarak akıyor.

Bişkek merkeze geri dönüyoruz. Uçağımız sabaha karşı 04:35’teydi, bu yüzden yeniden otele geçip dinlendik. Zaten epey yorgunduk, gece hayatını keşfetmeye fırsatımız olmadı. Ama çok güzel bir ülkeyi daha tanımış olduk, hoşça kal Bişkek, hoşça kal Kırgızistan.🌍

Kırgızistan’ın renklerini, dağların ve insanların sıcaklığını unutmak zor olacak. Biz çok sevdik; umarım bu duyguyu size de yansıtabilmişimdir. Yeni bir durakta, Bolivya’da görüşmek üzere. Sağlık ve sevgiyle kalın…💞💞💞

BÜYÜK İPEK YOLU- KIRGIZİSTAN 🇰🇬

Büyük İpek Yolu gezimize devam ediyoruz. Tarih hala 12 Mayıs 2024. Kazakistan’ın- Almatı’sından ayrıldıktan sonra Kırgızistan’ın- Bişkek şehrindeki Manas Havalimanına indik. Saat tam 18:25’ti, sürpriiiiz! Bişkek yağmurlu karşıladı bizi.

Yorgunuz tabii ama olsun, yerel rehberimizle tanışıp otobüsümüze bindik. Otelimize doğru yol alıyoruz. Burada biraz bilgi vereyim; Kırgızlar, en eski Türk kavimlerinden biri. Yazılı tarihleri yok, o yüzden kökenleri hakkında da kesin bilgi pek yok. Ama adlarının anlamı ilginç; Çin kaynaklarında ‘ki-ku‘, Köktürk metinlerinde kırkız, Tibet kaynaklarında Gir-kis olarak geçiyor. Bazı araştırmacılar, “kır gezen” yani “kırda gezen” anlamından geldiğini söylüyor. Ayrıca Kır Oğuz diye de anılıyorlar. Tarihçilere göre “kırk uz” yani kırk soy-kabile anlamında. Hatta bir efsaneye göre “kırk kız” kelimesinden türemiş.

Yolda iki güzel cami gördüm, şehir girişindeki Bişkek’in yerel dokusunu yansıtan taş yapıyı son anda yakaladım.

Havalimanından Bişkek şehir merkezine 30 km yol var. Yol kısa sürünce hızlıca Bişkek’e vardık. Yerel, güzel bir mekânda yemek yedik. Ben pek yemekleri paylaşmam ama söylemeden geçemem; porsiyonlar o kadar doyurucuydu ki, küçük porsiyon dedikleri Jumbo büyüklüğündeydi, iki kişi rahat doydu. Sevimli garson kızımızın fotoğrafını da çektim.

Doyduk ve istirahat için otele gitmek üzere yola revan olduk. Otel yakınmış ışıklı meydanda yürürken ıslanmadan otele ulaştık… Kırgızistan da Sovyetler Birliği dağılmadan önce bu birliğe bağlıymış. Geniş caddeleri, yüksek apartmanları hâlâ o dönemden kalma, hissediliyor. Az kalsın kendimizi romantik bir Sovyet filminde sanacaktık… 🥰

Bişkek Den Xiaoping Caddeden bir görsel

13 Mayıs 2024 Sabah dün gece kaldığımız otelde nefis bir kahvaltı ile güne başladık. Kahvaltı salonunun atmosferi bir harikaydı. Renkler mi? Tam anlamıyla Önder’le şahane bir uyum içindeydi. 💚💚💚

Artık gezimize devam etmek üzere otobüsümüze doğru yürüyoruz. Karşımızda olağanüstü bir manzara: Karlı Ala Dağlar… En yüksek tepesi tam 4.875 metre! Gözümü alamıyorum… Bu nefes kesici manzaranın fotoğrafını da elbette kaçırmadım. 📸

Karlı Ala Dağlar – 4.875 m

Ala Dağlara doğru ilerliyoruz… Hani Dede Korkut hikâyelerinden hatırlarsınız, işte o Ala Dağlar! Aslında Tanrı Dağları’nın (diğer adı Tien Shan olan) en büyük koluymuş. Biz de şimdi, yavaş yavaş Tanrı Dağları’nın kalbine Issık Gölü’ne doğru yol alıyoruz. 👍 Issık Göl Cholpon Ata kasabasında. Yol uzun 4 saat gideceğiz.

Yol üstünde gözüm bir camiye takıldı: Bişkek İmam Serahsi Merkez Camii. Yapımına 2012’de başlanmış. Görür görmez tanıdım! Her gün önünden geçtiğim Ankara’daki Kocatepe Camii’nin aynısı. Zaten aynısı yapılmış. Orta Asya’nın en büyük camilerinden biri sayılıyor. 2018’de ibadete açılmış. Sadece cami değil, yanında külliyesiyle birlikte düşünülmüş. Mimarisinde kullanılan pek çok unsur da Türkiye’den gönderilmiş. Soldaki ilk fotoğraf benim sağdaki Wikipedi’den alıntıdır.(https://tr.wikipedia.org/wiki/Kocatepe_Camii)

Otobüs yolculuğumuz sürerken mikrofonu eline alan yerel rehberimiz o kadar tatlı Türkçe konuşuyor ki, herkes dikkatle dinliyor. Hem yolculukla ilgili bilgiler veriyor hem de araya esprili anlatımlarla renk katıyordu.

Kendisine “Siz de at eti yiyor musunuz?” diye sorulduğunda, yüzünde muzip bir gülümsemeyle cevap verdi: “Hep önce böyle soruluyor, sonra da şöyle cevap veriyorsunuz: ‘Biz Türk’üz, bir kısmımız atlarına binip Türkiye’ye göç etti. Siz de Türk’sünüz ama atlarınıza binmeyip yediğiniz için burada kaldınız.’ gülüştük. Aynı şakayı Özbekler için de yapıyorlar dedi. 😁 😄

Sonra birden konu dil benzerliklerine geliyor. Kırgızca’daki “C” harfinin bizdeki “Y” sesiyle aynı olduğunu söylüyor: “Mesela bizde ‘caman’ var, sizde ‘yaman’. Bu benzerlik yüzünden komik yanlış anlaşılmalar oluyor” dedi.

Ve güzel bir çamur banyosu hikayesi geliyor: “Burada sıcak çamur banyoları meşhurdur. Bir gün Türk bir turist geliyor. Şifa olsun sıcak çamur banyosu yapayım diyor. Görevli adam çamurları sıvamaya başlıyor. Her sürüşte bizim Türk ‘Yaktıı, yaktı!’ diye bağırıyor. Ama görevli onu ‘Yahşi’ diye anlıyor, yani ‘çok güzel’… Daha da sürüyor çamuru! Zavallı adam iyice haşlanmış ama görevli hâlâ mutlu, ‘Ne güzel beğendi’ diye!” 🤣 Otobüste bir kahkaha tufanı kopuyor tabii. Sevimli Kırgız rehberimizin anlatı anı.

Kırgız rehberimiz NUR SULTAN

       Tokmok bölgesinden geçerken ”Hawaii Rekreasyon Merkezi” diye güzel bir yerde mola verdik. Başkent Bişkek’ten 59 km uzaklıkta. Yapay bir göl yapmışlar arkasında Burana Grand Hotel varmış görecek kadar vaktimiz olmadı. Bakınız manzara müthiş. Fotoğraflar üzerine tıklamayı unutmuyoruz. 😉👍

Tam bir yazlık eğlence merkezi yok, yok. Hayvanat bahçesi de var. Bir sürü de yapay hayvan heykelleri. Fotoğraflar Önder Kaplan’a aittir. Teşekkürler hayatım. 💞👍

Bu güzel yerden ayrıldık.

Bir parantez açalım: İlk Göktürk Devleti, Bumin Kağan tarafından kurulmuş. Daha sonra 2. Göktürkler geliyor; onları ise Kutluk Kağan kurmuş. Hani hep tarihten aşina olduğumuz o isimler…

Göktürkler yıkılınca bu kez sahneye Uygurlar çıkıyor. 758 yılında Kırgızlar, Uygurların hâkimiyetine giriyor. Ama Kırgızlar boyun eğmiyor. Ayaklanıyorlar ve bu mücadele tam 20 yıl sürüyor! Sonunda 840 yılında Uygurları mağlup edip kendi devletlerini yeniden kuruyorlar. 👏👏👏

Ama bu da yetmiyor kaderin cilvesine… Moğollar dönemi gelince bu defa Çağatay Hanlığının bir parçası oluyorlar. Moğollar dağıldığında ise bu kez Hokand Hanlığı geliyor. 1700’lerde Kırgız topraklarına hâkim oluyorlar. Ta ki 1876’ya kadar…

1876’da Hokand Hanlığı da Ruslar tarafından tamamen işgal edilince, Kırgızistan’ın makûs talihi yeniden yazılıyor. Sovyet hâkimiyeti başlıyor. Ve nihayet…

1991 yılında bağımsızlık! 🇰🇬 Kırgızlar, Kırgızistan Cumhuriyeti olarak yeniden tarih sahnesine çıkıyorlar. Milli destanlarını hatırlamayan yoktur: Manas Destanı. Tarihte okuduğumuzu kısaca hatırlamak gerekirse; üç kuşak boyunca Manas ailesinin yaşamını, kahraman Manas’ın halkını nasıl koruduğunu ve Kırgızların belleğinde yer etmiş efsaneleri anlatıyor.

Üç bölümden oluşan destanın ilk kısmında, Kırgız kabilelerini birleştirerek halk olmalarını sağlayan Manas’ın hikâyesi yer alıyor. İkinci bölümde Manas’ın oğlu Semetey’in liderlik ve direniş mücadelesi, üçüncü bölümde ise Semetey’in oğlu Seytek’in halkını koruma çabası anlatılıyor.

Manas Destanı, sadece bir kahramanlık öyküsü değil; Kırgızların kimliğini, dayanışmasını ve özgürlük arzusunu bugüne taşıyan güçlü de bir mirastır ve hala dilden dile eklemelerle anlatılmaya devam ediyormuş. Diyor yeni bir yeri anlatmaya gidiyorum. ☺️

Tanrı dağlarının kalbindeki-Issık Göl bölgesine doğru ilerlerken, İpek Yolu’nun eski izlerini hâlâ taşıyan topraklarda bir durak.

  Burana Kulesi Arkeoloji ve Mimarlık Müzesi Kompleksi; Giriş kapısı.

Burana Kompleksin giriş kapısı

Kapının her iki yanında da taş figürler var. Tarihe, kültüre ve efsanelere meraklı biri olarak bu coğrafyada adım attığım her yer bana çocuklukta okuduğum kitapları, okulda dinlediğim tarih derslerini, bazen de çocukken dinlediğim veya okuduğum masalları hatırlatıyor. Tıpkı bu taşların balbal mezar taşları olduğunu hatırlamam gibi.

Etrafı gezmeden önce Nur Sultan rehberimiz kısa bir ön bilgi vereyim sonra zaten panolarda yazıyor ayrıca okursunuz dedi. Yine de ben önce fotoğraf dedim. Şu güzel kuleye bakınız.

Burana Kulesi

Şimdi anlatmaya başlıyorum dedi ve devam etti. Burası Burana Kulesi. Genelde gördüğünüz tarihi yerlerin çoğu Özbekistan’da çünkü Karahanlıların başkentleri oradaydı.

Ama burası da önemli, çünkü Karahanlıların doğu başkenti Balasagun şehri burada kurulmuştu. Burada çok fazla tarihi yapı yok çünkü insanlar göçebe yaşam sürüyordu.

Yalnızca 9. ve 11. yüzyıllar arasında Balasagun başkent olmuş ve işte bu kule o dönemden kalma. Zamanla depremler olmuş, 1889’daki büyük bir depremle kulenin yarısı yıkılmış. Şu an 21 metre yüksekliğinde ama eskiden 42 metreymiş. Spiral bir merdiveni var içine çıkılıyor. Ama merdivenler dar ve yükseklikleri değişiyor, klostrofobisi ya da yükseklik korkusu olanlara önermem dedi.

Ben çıkarım dedim. İlk fotoğraftaki demir merdivene çıktım yükseklik 5 metre. Karşıda tepesindeki karları ile Tanrı Dağları ile kule çevresi muhteşem görünüyor.

Kırgız delikanlı bu manzarada beni de çek abla dedi. Ablası da çekti 😁🥰 Yanındaki fotoğrafta görülen yapı cami kompleksinden bir kalıntı. Türbe de olabilirmiş.

Burana Kulesi bugün hâlâ ayakta kalan en dikkat çekici yapı. Aslında bir caminin minaresiymiş ama cami çoktan yıkılmış. 1970’lerde yapılan restorasyon çalışmalarıyla üçte biri yeniden inşa edilmiş. Minarenin çevresindeki alan, eskiden kentin merkeziymiş. Kulenin duvar yapısı çok güzel. Tuğlalar çimento ile değil yine kırmızı kil toprak ile örülmüş.

Rehberimiz kuleye olurda çıkarsanız Balasagun şehrinin tarihi duvarlarını görebilirsiniz demişti. Bakalım çıkabilecek miyim.

Merdiveni görünce gerçekten insanı içine çeken bir zaman tüneline bakıyor gibi hissediyorsunuz. Yüz yıllardır orada duran geçmişe açılan bir merdiven sanki. Hadi bakalım Alev Hanım merdivenlerden çık görelim. 😁 Fotoğrafa bakınız basamaklar hem dar hem de hayli yüksek. Emekleyerek çıkmaya başladım. Arkamdan kimse gelmesin dönmek zor diye de tembihledim. Nerdeee 8 basamak sonra etraf karanlık oldu üstelik geri dönenler var ben de hemen döndüm. 😁

Burana kulesinin gizemli merdivenleri

Ah bilirsiniz efsaneleri, hikayeleri severim. Kulenin de pek rağbet görmese de halk arasında kulaktan kulağa aktarılan bir efsanesi var. Efsane bu ya; bu topraklarda hüküm süren kudretli bir han varmış. Uzun yıllar çocuğu olmayan bu hanın, sonunda dünyalar güzeli bir kızı olmuş. Aman nazar değmesin diye kızını kem gözlerden korur olmuş. Ne var ki, kızının kaderi doğmadan yazılmış gibiymiş…

Bir gün Han, ülkenin en bilge kâhinini sarayına çağırmış. Kızının kaderinin nasıl olacağını sormuş. Kâhin, derin bir sessizlik içinde Hanın gözlerinin içine bakarak şu cümleyi fısıldamış:

“Ne yaparsan yap, kızın on altı yaşına bastığı gün ölecek.”

Bu söz Hanın yüreğine saplanan bir hançer gibiymiş. Kâhini kovmuş ama söylediklerini unutamamış. Kızını her şeyden korumak için ülkenin en yüksek bu kulesini yaptırmış dış dünyadan koparmış kızını… Zaman geçmiş, yıllar durmuş gibiymiş kulede.

Derken o gün gelmiş çatmış: kız on altı yaşında. Han, içi gururla dolu bir şekilde kuleye çıkmış, “Kehaneti yendim!” diyerek sevdiği kızına meyvelerle dolu bir sepet götürmüş. Kız, babasını görünce sevinmiş, gülümsemiş… Ama bir anda rengi solmuş, gözleri büyümüş, sonra yere yığılmış.

Yazık ki, sepetin içindeki üzümlerin arasında fark edilmeden saklanmış küçük ama ölümcül bir kara örümcek, tüm ihtimamı yerle bir etmiş. Dünya güzeli kızı melek olup uçmuş.

Han’ın feryadı dağları inletmiş. Öyle ki kuleye büyük bir yıldırım düşmüş gibi, yapının üst kısmı yerle bir olmuş. Geriye yalnızca alt katı kalmış. Han da o kalan kısmı kızına türbe yaptırmış.

Bence bugün Burana Kulesi’ne baktığınızda bu efsaneyi hatırlarsanız yalnızca taş ve tuğladan yapılmış bir yapı görmezsiniz. Sanki orada hala bir baba yüreğinin kırılmışlığı ve zamanın durduğu o anın hüznü saklıdır… Her neyse sanırım ben de etkilendim. 🤭 Neyse güzel bir efsane…💞

Gezmeye devam. Kuleden inip ilk fotoğrafta görülen tepeye çıkıyorum. Fotoğrafta görülen tepe yazlık evlerin bulunduğu bölgeymiş, maddi nedenlerden kazılara başlayamıyorlarmış. Çıktık ama görüldüğünden daha yüksek ve eğimliydi zorlandım. Tepeden çevre görünümü de etkileyici.

Tepeden indim burası Balasagun şehrinin Burana Kasabası. 😁 Etraftaki panolardan alıntılar yapacağım.

Toplam Burana şehir alanı yaklaşık 25-30 km² büyüklüğünde. Şehrin X-XV. yüzyıllar arasında var olduğu tahmin ediliyor. Burana antik yerleşiminin ilk kez 16. yüzyılda yaşamış olan Muhammed Haydar tarafından yazılan bir Orta Asya metninde geçtiği düşünülüyor. 19. yüzyıl ortalarında Rus araştırmacılar tarafından bilimsel olarak incelenmeye başlanmış. 1923’te devlet koruması altına alınan bu önemli miras alanı, 1970-74 yıllarında restore edilmiş. O günlerden bugüne burası hâlâ merakla keşfediliyor…

Minarenin çevresindeki alan, eskiden kentin merkeziymiş. Hamamlar, su kemerleri, pazar yerleri, mezarlık alanları bulunmuş. Kazılarda balbal denen mezar taşları, heykeller, buda figürleri, Hristiyan haçları bile ortaya çıkmış. Yani burada yalnızca taş değil, yüzyılların inancı, kültürü, yaşamı da katman, katman yerin altından çıkmış.

Burana İpek Yolu; Chang’an – Tanrı Dağları Koridoru projesi kapsamında Çin, Kazakistan ve Kırgızistan’ın ortak başvurusu ile 2014 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmış.

Bu koridor, M.Ö. 2. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar sayısız kültürü birbirine bağlayan, sadece ticaret değil, fikirlerin ve inançların da taşındığı bir medeniyet yolu…  Diyor taş kalıntılarının olduğu alana doğru yürüyorum. Balbalların varlığı beni Türk tarihinin sayfalarında geziyormuşum hissini verdi. Harika…

Buradan ören yerinin yani Burana kasabasının görünümü. İlk kare benim ikinci kare, Panoramik foto Önder Kaplan’a ait. Teşekkürler hayatım. 💞 Fotoğraflara tıklıyoruz. 😉

Bu tarihi taşların yeri burası değil dedi Nur Sultan rehber, başka bölgelerden çıkan taşları burası ören yeri olduğu için getirip koydular, yani burada mezar yok. Mezar yerleri başka bir bölgede daha sonra gideceğiz dedi. Panodan devamla…

Kırgızistan’ın Issık-Kul Gölü, Narin, Talas ve Alay gibi dağlık bölgelerinde kayalara işlenmiş yüzlerce petroglif (kaya resmi) bulunuyor. Bu resimler, milattan önce 2. binyıldan başlayarak XII-XVI. yüzyıllara kadar uzanan bir zaman dilimine ait. En yoğun örnekler ise M.Ö. VII-III. yüzyıllar arasında.

Kırgızistan’ın kuzey kısmı Türk göçebelerinin yaygın taş heykelleri ve anıtlarının bulunduğu bir bölgedir, genellikle figürler dikkatli bir şekilde incelendiğinde heykeller de şapkalar giysiler süs eşyaları ve silahlar görülür. Dahası savaşçı bir silahla veya silahsız ve sağ elinde bir kapla sol elinde bir silahla çizilmiştir. Nur rehber buradaki kabın bir anlaşma yapıldığında içilen su 🤭 vs olabileceğini söyledi. Bıçak da mezardaki kişiyi koruyacağına inanıldığı için çizilirmiş. Alttaki fotoğraflarımda açıkça görülüyor. Bıyıklı olanlar Türklere aitmiş.

Savaşçıların heykellerinin büyüklüğü öldürdükleri düşman sayısına göre değişir, büyürmüş. Kadın resimli taşlar nadir görülürmüş, ben bir tane buldum. İslamiyet geldikten sonra zaten heykeller kalkmış. 

Kadına ait Balbal

Kompleksin müze kısmına bir bakalım. Buluntular sadece bu bölgenin değil toplamaymış demiştim. Burana kulenin ve kasabanın olası eski halinin maket fotoğrafları, çeşitli metal kaplar sergilenen küçük ama sevimli bir müze.

Ve elbette baş köşede Yusuf Has Hacip’in büstü. Kimdir? bir hatırlayalım.

Balasagun’ da dünyaya gelen Yusuf, ilk eğitimini de burada almış. O dönemde ona Balasagunlu Yusuf denirmiş. Zamanla bilgeliği ve devlet yönetimindeki yetkinliğiyle öne çıkınca “Has Hacip” unvanını almış. Biz onu daha çok, Türk edebiyatı için büyük önem taşıyan eseri Kutadgu Bilig ile tanıyoruz. Adı gibi “kutlu kılan bilgi” anlamına gelen bu eser, sadece bir öğüt kitabı değil, aynı zamanda dönemin düşünce yapısını, ahlaki değerlerini ve ideal bir devlet düzenini de anlatan kıymetli bir rehberdir.

Balbal-kakılmış anlamındadır. Buradan da mezar başına kakılmış taş anlamı çıkıyor. Alttaki ilk fotoğrafta Balbalların İslamiyet sonrası Arap harfleriyle yazılmış olanları ve diğerinin açıklamasında Nestorian Hristiyanların haç resimleri yazan balbalları.

Ören yeri olur da hediyelik eşya satış yeri olmaz mı? Görelim. Hem magnet almadan olmaz diyorduk ama onlarında fiyatları uçmuş.

Bu tarihi kalıntıları ardımızda bırakıp Kırgızistan’ın meşhur Kanyonlarına doğru yolumuza devam ediyoruz. Grand Kanyon-Bobsled kanyon ve gökdelen adlarıyla bilinen kanyonların labirentlerinden geçen bir rotamız varmış bakalım.

Kırmızı katmanları yer, yer görülen sıra dağları, göz alıcı kanyonları geçiyoruz. Eskiden çok tehlikeli olan bu yolu Çinliler yeniden yapmış hayli geniş ve güzel. Ama pek öyle süper manzara yok. Süper olan bulutlar. Harika manzaralı kanyonlar Tokmok bölgesindeymiş.

Yük treni geçen bir demiryolu ile köprüsüne denk geldim hemen çektim ama yük trenini kadraja alamamışım. Kırgızlar da bizim gibi dağlara bayraklarını çizmişler. Ve bence çok özel bir de anıt vardı son anda Önder yakaladı. Üstünde fotoğrafı büyütünce fark ettim 1916 yazıyor. 1916 Ürkün Ayaklanmasını sembolize eden bir anıtmış. Rusların I. Dünya Savaşına katılmak için tüm Müslüman erkekleri askere çağırması ile başlayan ayaklanma. Rus ordusunun karşı çıkanları kanlı bir şekilde bastırması, kaçanların Çin’e sığınması. Ama oraya gidene kadar yollarda telef olmaları sonucu çok fazla kazak ve Kırgız insanının ölmesi olayı.

Ömür biter yol bitmez demişler, bizimki de bitmiyor yola devamla konaklayacağımız Issık-Göl’ün Çolpon-Ata kasabasından önceki kasabalardan geçiyoruz. Dikkatimi çeken mezarlıkları oldu. Epey uğraşı sonrası birkaç kare değişik kasabalardan çektim.

Mezarlara ”mazar” diyorlar. Ruslar döneminde dinde yasaklar olunca mezarlarını Ruslar gibi yapıp taşlarına da onlar gibi ölen kişinin resmini metal çerçeve ile koymuşlar. Ruslardan sonra yasaklar kalınca İslam dini iyice yaygınlaşmış kişi resmi kalkmış ama ata geleneği yurt şeklinde kubbeli yapılara dönmüşler. Bazen de kişinin maddi durumuna göre metal kafesler şeklinde yapmışlar. Fotoğraflarda daha iyi göreceksiniz. Tepe kısımlarında hilal var.

Çolpon- Ata kasabasına geldik. Çolpon-Ata adını yörede yaşamış bir şifacıdan almış. Çolpon Türk mitolojilerinde gezegenlerin yıldızı kabul edilir. Venüs de denir. Ata bildiğimiz Ata’dır. Şifacıya da yıldızların atası denmiş olabilirmiş. Bir inanışa göre yaşlı adam çevredeki şifalı sıcak suları kullanarak hastaları iyi edermiş. Geçekten de Çolpon-Ata’nın burada türbesi varmış ve çok ziyaret edilirmiş. Güzel bir kasaba turizm açısından gittikçe tanınır oluyormuş. Issık-Kul doğa sporları, turistik tesisler nedeniyle buranın cazibesini artırmış.

Issyk Kul-Issık kul gölün kıyısındaki Caprice Issky Kul Hotel’imize yerleştik. Önce çevreyi görelim. bahçe pırıl, pırıl erikler çiçek açmış, leylaklar mis gibi kokuyor ve güzel bir demirden yapılmış kompozisyon var. Evlilik teklifi edecekler için olmalı. 🌸🌸🌸

Vakit Günbatımı vakti. Şimdi günü batırmaya gidebiliriz. Elbette Issık- Kul Gölünde…

Önder’in kadrajından ortamın panoramik görüntüsü. Teşekkürler hayatım. 💞 Buralar yörenin yazlık bölgesi, zamanın zengin Ruslarının sayfiyesiymiş. Yakın zamana kadar yerli halk gölün kutsal olduğuna inandığı için girmezmiş. Ama artık yavaş, yavaş Kazak, Kırgız ve Rus turistler tatil yöresinin müdavimi olmuşlar. Plajlar henüz boş göl mevsimi başlamamış. Bize odalarımız dağıtılırken bile boya yapmaya devam ediyorlardı. Gölün ortasına kadar hayli uzun bir iskelesi var.

Caprice Issky Kul Hotel sahili

Karşı kıyının görünümü de çok güzel. Issık -Kul gölü zaten etrafı sıra dağlarla çevrili tektonik çukurda oluşan bir göl. Kırgızlar bizim ülkemizin Bermeti’si yani incisidir derlermiş. Sularını eriyen karlar besliyor. Güney Amerika’da (Bolivya ve Peru sınırında) gördüğümüz Titikaka Gölünden sonra ikinci büyük tektonik göl. Ve etrafı karlı dağlarla çevrili olmasına ve kar suları ile beslenmesine rağmen hiç donmazmış çünkü göl suyunun büyük çoğunluğunu yeraltı su kaynaklarından alır. Bu nedenle de adının ıssık-ılık anlamına da geldiği söylenir…

Bir önemli özelliği hatta bilgi yarışmalarında sorulur-Issık Göl Avrasya’nın ”Erişilmezlik Kutbu” olmasıdır. Yani Dünyada hangi kıtaysanız o kıtanın en merkezinde ama çevresinde bulunan denizlere en uzak noktada olan yer Erişilmezlik kutbu ‘Pole Of İnaccessibility’ oluyor. Güneş batmak üzere bakalım nasıl bir güzellik bizi bekliyor. Karşı kıyısı da ayrı güzel.

Ve Günbatımı. Dağların ardından battığı için güneşin değil dağların güzelliğine hayran kalıyoruz. 💞

Tarih 14 Mayıs 2024

Bugün Çolpon Ata ve tarihi değerlerini keşfedeceğiz. Güzel yeni bir güne uyanıyoruz. Erkencilerden olduğumuz için kıyıda gezinelim dedik. Etraf sessiz, hava ıssık 😁 kumsal boylu boyunca, şezlonglar ve güneşlikler hazır. Manzarayı süsleyen Tanrı Dağlarının karlı tepeleri muhteşem.

Eh artık Issık Kul’da bir tekne gezisi yapmak farz oldu… Hadi o zaman dedik, güzel bir yat kulübünden motora bindik. Güzel bir esinti gölün yüzeyi kıpır, kıpır. Fonda bir de Kırgız müziği şahane.

Issık Kul gibi bir göl olurda efsanesi olmaz mı? Hem de birkaç tane. Ben hikayesinde sevda olan birini kendi yorumumla anlatayım.

Issık Göl’ün dalgaları bazen durulmaz, bazen durup dururken coşarmış. Derler ki bunun ardında, zamanın ötesinden gelen bir aşk hikâyesi yatar. Ve işte efsane böyle başlar. 💞

Bir zamanlar, bu diyarda Issık adında güzel mi güzel, akıllı mı akıllı bir kız yaşarmış. Güzelliği ve zekâsı dilden dile yayılınca, dört bir yandan dünürler gelmeye başlamış. Bir gün, yolu onun kapısına düşen iki yiğit olmuş: Biri doğudan, diğeri batıdan gelen bu iki genç hem yiğitlikte hem de gönül güzelliğinde birbirinden üstünmüş.

Görenler “hangisini seçse yeridir” dermiş ama Issık kızın kalbi iki genç arasında kalmış. İkisini de sevmiş, ikisini de kırmak istememiş. Ama seçim yapamayışı yüreğini bir kor gibi yakmış, gözyaşları durmadan akmaya başlamış. Öyle ki o gözyaşları, birleşe birleşe bugün bildiğimiz Issık Göl’ü oluşturmuş. Issık kız yüreğindeki kora yenik düşüp bu hayattan göçüp gitmiş.

Peki ya o iki genç? Onlar da Issık kızı canlarından çok sevmiş ama kavuşamamışlar. Bu kavuşamamanın acısı, öfkesi içlerinde büyüdükçe büyümüş. Sonunda doğudan gelen Ulan adıyla esen bir rüzgâra dönüşmüş, diğeri ise San-Taş adıyla anılan batıdan esen bir rüzgâr olmuş.

Bugün Issık Göl’ün dalgaları birden kabarıp çalkalandığında, derler ki Ulan ile San-Taş hâlâ birbirine kızar, sevdaları yüzünden kavga ederler. Gölde kabaran her dalga, Issık kızın gözyaşlarını hatırlayan bu iki rüzgârın öfkesinden geriye kalan bir izdir.

Belki bir gün rüzgâr diner, göl durulur. Ama o güne kadar Issık Göl, bir sevdaya düşüp kavuşamayan kalplerin hikâyesini dalgalarında fısıldamaya devam edecektir.

Gölün her iki kıyısından görüntüler. Bu delikanlılar yine kavgaya başlamışlar gibi ne dersiniz?..

İki saatlik gezintide gölü çevreleyen Tanrı Dağlarının karlı manzarasını izledik. Gölün çevresinde yeni yeni açılan sanatoryumlar vardı. Vakti zamanında Avrupa’ya veba mikrobunu bu bölgeden giden İpek yolu tüccarlarının taşıdığı söyleniyor. 20. yüzyılda şifalı yeraltı suları ve gölün havasının hastalıkları iyileştirdiği öğrenilince sanatoryumlar da çoğalmaya başlamış. Manzaranın güzelliğine biz de dahil olalım. ☺️

Yörenin tarihi değerlerini gezmeye devam.

Rukh Ordo Kültür Merkezi;

Kırgızların Tanrı Dağlarında yurt edinmiş köklü bir Türk Boyu olduğunu yazılarıyla Dünyaya tanıtmış ünlü yazar Cengiz Torekulovich Aytmatov’a adanmış ve yine onun adını taşıyan Cengiz Torekulovich Aytmatov “Rukh Ordo” Kültür Merkezindeyiz. Rukh- Ordo 2002 yılında Cumhurbaşkanlığı konutunun hemen yanındaki büyük bir alanda kurulmuş. Anlamı da ruhların yeri, merkezi demek.

Sabah erkenden geldik kapı yeni açıldı. Issık-Kul’un kenarında kurulmuş bir açık hava müzesi. Tadilat yapılıyordu ama olsun girişi görelim. İlk göze çarpan karşılıklı konmuş salıncaklar muhtemelen fotoğraf çekimi için. 😁

Issık Göl kıyısında kurulmuş olan Aytmatov “Rukh Ordo” Kültür Merkezi Genel görünümü

Hemen sağdan başlayalım diyen rehberimizi takip ediyoruz. Rukh Ordo’ da dünyanın beş büyük dininin birbiriyle uyumu aynı mimariyle ve aynı büyüklükte yapılmış 5 adet bina ile simgelenmiş. Çatılarına konan dini sembollere bakarak ayırt ediliyorlar.

İlk Beyaz bina Budistlerin ibadet yeri. Yan tarafta Buda’nın heykeli. Biraz ilerisinde meşhur çanları. Bir buçuk tonluk bu çanı onlara Koreliler hediye etmiş. Dilek tutup çanı çalarsanız dileğiniz olurmuş. Binanın içine bakmadan geçemezdim.😁 Buda’nın posteri ile duruş pozisyonunu gösteren bir de heykel var.

Düzgün yapılmış patikaları takip ederek diğer binalara doğru gidiyoruz. Sırada bir kültür evi var. Dış cephesi boydan boya Cengiz Aytmatov’un portresi var ve onun bir romanın adı ”Gün olur asra bedel” yazılmış. Bizim en çok tanıyıp okuduğumuz hatta filmini izlediğimiz eserleri ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’, ve ‘Cemile’dir.

Kültür evinin içinde Aytmatov’un ve diğer sanatçıların eserleri sergileniyordu. Ortadaki fotoğrafta Aytmatov’un ilk öğretmeni vardır. Dikkat edilirse tepedeki ağacın yanındaki okuldur ışık üstünde, arkası dönük adam öğretmenidir ve ışık omuzundadır ve yine altta çocuklar var ve ışık yüzlerine vurmuştur. Anlatılmak istenen çok açık- bilimin ışığı onlardadır.

Size bir sürpriz diyen rehberimizin izindeyiz. Önce yine aynı mimari beyaz yapı ama çatısında Hilal var. Evet İslam’ı-Müslümanlığı temsil eden bir mescit, işçiler çalışıyordu içinde Kur’an, seccade, tespih gibi ibadet için gerekli objeler vardı.

Rukh Ordo Kültür Merkezinde Müslümanlığı temsil eden bir mescit

Hemen önünde Atatürk’ümüzün heykeli. Hayli duygulandık ve gururlandık. Aslında Türk kültüründen örnekler olan bir yerde Atatürk heykeli şaşırtmadı.

Mustafa Kemal Atatürk- Kırgızistan Rukh Ordo Kültür Merkezinde heykelini görmek gerçekten gurur verici

Parkın genelinde çeşitli sanatçıların yapıtı heykeller de yer almış. Bu güzel kültür parkında dinlerin uyumu yanı sıra kültürel önem taşıyan sanatçıların da inancına ve ırkına bakılmaksızın yapıtlarına yer verilmiş. Bilim, tıp, astronomi hatta efsaneler bile simgelenmiş. İlk karedeki Anne Kurt ve üstünde bir çocuk. Göktürk efsanelerinde yok olan Türk soyunu kurtaran bir kurttan bahseder onu kutsal sayarlarmış.

İkinci kare Meder Nazarmatov’un ”Annelik” heykel çalışması ve son karedeki çocuk ile at yenilenme anlamındaymış.

Bir efsane-hikâye ve simgesine örnek. Ama önce efsanedeki hikâye. 😁

Manas Destanı, sadece bir kahramanlık öyküsü değil, aynı zamanda Manas ailesinin yaşam hikâyelerini de anlatır demiştim. İşte o hikâyelerden biri, destanın ikinci bölümünde yer alıyor.

Bu bölümde, Manas’ın oğlu Semetey anlatılır. Semetey, Akın ili Han’ının dünya güzeli kızı Ay Çürek’e âşık olur ve nişanlı olan bu kızı kaçırarak evlenirler. Zamanla Ay Çürek’in bir oğlu olur. Oğullarına isim ararken, Semetey’in can düşmanı Er-Kıyas bebeği kaçırır ve öldürmekle tehdit eder.

Ay Çürek ise zekâsını kullanarak “Kuğu elbisemi giyer, kuğu olup babama uçar giderim. O da askerleriyle gelir, seni yok eder.” diyerek Er-Kıyas’ı korkutur ve oğlunu kurtarır.

İşte o günden sonra, Ay Çürek’in adı kuğularla birlikte anılmaya başlamış. Ve alttaki fotoğrafta kuğularıyla Ay Çürek Ana. İskelede tamirat olmasaydı daha güzel bir kare olurdu.

Ay Çürek Ana

Hemen arka kısımdaki bölümde yine her dinden insanlığa hizmet etmiş alimler sergilenmiş. İlk karede ortadaki beyaz heykel Yunan filozofu ‘Aristoteles’, Aristo ile mantık, fizik, biyoloji, zooloji ve astronomi üzerine değerli eserler vermiş. Solunda Balasagun yöresine ismi verilmiş olan Çolpan Ata’nın resmi, sağda Kaşgarlı Mahmut. Türk sözlüğü Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü bizlere kazandıran büyük alim.

İkinci fotoğraf; ortadaki heykel Nicolaus Copernicus. Gezegenlerin Güneş’in etrafında döndüğünü keşfeden astronom.

Sol taraftaki kişi Balasagunlu Yusuf olarak bilinen ama bizlerin Yusuf Has Hacip olarak öğrendiğimiz yazar, edebiyatçı ve devlet adamı. Yukarıda Burana Kulesi’nde büstünü görmüş bilgisini de yazmıştım. Biz onu daha çok, Türk edebiyatı için büyük önem taşıyan eseri Kutadgu Bilig ile tanıyoruz. Adı gibi “kutlu kılan bilgi” anlamına gelen eseri ile…

Sağdaki kişi ise Tıp Tarihinin en önemli şahsiyeti büyük üstat -İbn Sînâ-İbni Sina. Adını avicenna diye yazmışlar oralarda ve batılılar Avicenna olarak tanıyorlarmış. Avicenna, bilginlerin hükümdarı anlamındaymış… “Tıpta Kanun” adlı eseri Orta Çağ gibi bir dönemde tam 400 yıl ders kitabı olarak okutulmuş.

Yan tarafta bu kez Kırgızistan’ın simgesi olmuş usta manasçı Sayakbay Karalaev’in heykeli var. Karalaev Kırgızlar için o kadar değerli ki, resmini 500 Som değerindeki paranın üstünde kullanıyorlar…

Usta manasçı Sayakbay Karalaev’in heykeli

Sağında solunda panolar konmuş iki bölüm var. Sağdaki bölümde kutsal kişilerin resimleri var. İlk karede İsrail oğullarının Musa Peygamberi, ikinci karede Hristiyan aleminin İsa Peygamberi.

Sol bölüm ilk karede İslam alemince en değerli Kâbe resmedilmiş. İkinci karede Buda’nın dört pozisyonu resmedilmiş.

Diğer kültür evine gidiyoruz altta ilk fotoğrafta sağda görülen. Ama hemen ortada üçgen piramit bir yapı, yıldız görünümlü o da dini bir simge yapı. Eskiden Tengricilik yani Gök Tanrı’ya inananlar. Çok yazgın olmasa da göçebe halkın hala inandığı bir din. Ayrımcılık yapmıyoruz tüm dinlere eşit mesafedeyiz dedikleri işte bu. Ortadaki simge hatırlayınız göçebe yurtluklarının tepesini oluşturuyordu.

Yukarda paylaştığım fotoğrafın sağındaki ilk Kültür evindeyiz. Türkler için Ana sayılan kurt heykeli, duvarda güzel bir kadın portresi ki, Kırgız Türklerinin en değerli ve ilk kadın kumandanı ‘Kurmancan Datka’ kocası Hokand Hanlığının komutanı olan Alimbek Datka ölünce liderliğe uygun görülmüş. Ruslarla amansız mücadeleye girip boyun eğmemiş. Hatta bu uğurda oğlunun ölümünü bile göze almış. 1907 yılında ölümüne kadar kendi yönettiği özerk Alay bölgesini yönetmiş. İkinci fotoğraftaki güzeli de babası erkek gibi yetiştirmiş. Çok usta savaşçı olup savaşlara bile katılmış. Türk kadınları her yerde güçlü. 💪

Rukh Ordo Kültür Merkezinden ayrılmadan son bir kare. Çevresi halk plajlarıymış. Mevsim açılmadığı için sadece balık tutan adamlar var.

Rukh Ordo Kültür Merkezi çevresinde balıkçılar.

Evet bu güzellikleri ardımızda bırakıp Çolpan Ata Petroglif Kültür merkezi alanına kaya yazıt taşları görmeye gidiyoruz. Biraz daha dağ tarafına yükseğe çıkılıyor ve giriş paralı ikinci kare.

Tam bir taş bahçesi görünümünde tüm taşlar zamana yenik düşmese de hava şartlarından yuvarlak şekilde aşınmışlar. 4000 yıllık bir zamandan bahsedilince kalan resimler hala iyi sayılır. Bakalım ama önce gezmek için kısa, orta uzun mesafelerde patikalar yapmış bir de akla işaretlemişler. Tam 42 hektarlık bir alan başka türlü de gezilmezdi. Biz turistlere yalnızca en kısa olanı mavi tabelalarla işaretlenmiş. Hemen girişte derme çatma bir tahta kulübe içecek ve hediyelik eşya satıyor.

Gezmeye başlayalım. Alttaki ilk fotoğrafın bilgisi M.Ö VII-III yy. Dağ keçilerinin taş resimleri, yerel İskit-Saka hayvan stilinde gerçeğine uygun çizilmiş, boyutları ne kadar değerli olduklarını gösterir diyor.

İkinci fotoğraf bilgisi; iki keçinin silueti, vücutları sola dönük ve boynuzları geriye doğru eğiktir. Kısaca genelde dağ keçilerinin resimleri var.

Altta ilk kare M.S VI-X yy. Dağ Keçisi avlanma sahnesi bilgisi şöyle diyor; Elinde sabanıyla keçilerin yolunu kesen adam ve arkasında ters yöne bakan köpeği. Görebildiğimi işaretledim.

İkinci kare; M.Ö VII-I yy. Dallanmış boynuzlu büyük geyiğin iki sanatsal çizimi. Zarif gövdeleri uzun, küçük başları kalkık ve boynuzları önden tasvir edilmiş. Uzuvları öne doğru sivridir ve dört çizgiyle gösterilmiştir.

Altta ilk kare; M.S VI-X yy. Taş yüzey keçi deve köpek, yaya ve atlı insan figürlerinden oluşan bir kompozisyonla süslenmiştir. Figürler arasında dizginlerinden bir deveyi çeken adamın önden görünüşü ve at sırtında bir adamın küçük bir tasviri öne çıkmaktadır diyor.

İkinci ve üçüncü kareler M.Ö VII-I yy. Geyikler gerçekçi çizimleriyle dikkat çekiyorlarmış.

Biraz daha yukarı doğru çıkıp bir iki balbalları çekeyim dedim ama aşırı sıcak var. İlk karedeki balbalın bilgisi; Dikdörtgen bir granit bloğun düz yüzeyine oyulmuş insan figürü yüz hatları kabartma heykel tekniği kullanılarak tasvir edilmiştir. Kemerli kaşlar uzun bir burunla birleşmiştir, bıyık kısadır ve gözler badem şeklindedir. Küçük bir çizgi ağzı, çene ise keskindir derin bir olup 100 hatlarını oluşturur antik Türk taş heykeli.

İkinci fotoğraf balbalların olduğu yerin genel görünümü.

Güzel bir kültür gezisini daha tamamladık. Artık otelimize dönüyor Bişkek’e gitmek üzere hazırlık yapıyoruz… Bu kez uzun oldu sizleri çok yormadığımı umuyor, bir sonraki ve son durağımız olan Bişkek’te buluşuncaya dek sağlık ve sevgiyle kalınız diyorum… 💞💞💞

BÜYÜK İPEK YOLU- KAZAKİSTAN

ALMATA🇰🇿

Ejder tur ile başladığımız Büyük İpek Yolu gezimizin ikinci durağı Kazakistan’a gitmek üzere Özbekistan- Taşkent’e veda ederek havalimanına gidiyoruz… Tarih 10 Mayıs 2024 uçuş saatimiz 14:00 ve 15:30’da Almatı’dayız. Yerel yeni rehberimizle buluşup doğru otelimize gidiyoruz. Bugün dinleniyoruz. Otel manzaramız fena sayılmaz ama hava bize yağmurluyum 🌧️ diyor. Şansımıza artık 🌂☔️ …

           Kazakistan Cumhuriyeti, bağımsız 7 Türk devletlerinden biridir. Kazak- göçebe anlamında, son ek istan arazi demek olunca Kazakistan da göçerlerin ülkesi anlamına gelmiş oluyor. En büyük kenti olan Almatı vaktiyle 1927 yılında Rusların başkentiydi. Kazakistan’ın bağımsızlığını ilan etmesinden sonra 1991 yılında ilk Cumhurbaşkanı olan Nursultan Nazarbayev’in ilk işi kendilerini daha güvenlikte hissedecekleri yeni bir başkent inşa etmek oldu. Çünkü Almatı Çin’e çok yakın olduğundan güvenli değildi.

           Astana, yerin 2 metre altından su çıkan adeta bataklık gibi bir yerdi. İmar ettiler ve 1997 yılında yeni başkentleri Astana oldu. Çok değer verdikleri Nursultan’ı Onore etmek için adını 2019 yılında da Nursultan yaptılar. Ancak Nursultan Nazarbayev’in 2022 de güvenlik konseyinden istifasıyla başkentin adını yeniden Astana’ya çevirdiler.  

           Kazakistan yüzölçümü bakımından bakımından dünyanın en büyük dokuzuncu ülkesidir (2 milyon 725 bin km²) ve bizim ülkemizin tam 3 katı büyüklüğünde demektir. Ama bizim ülkemizde 85.000.000 nüfus olduğunu burada ise 16 milyondan biraz fazla bir nüfus olduğunu düşünürsek bizim ülkemizdeki kilometrekareye 17 insan düşünürken burada sadece 6 insan düşüyor bu anlamda nüfus yoğunluğunun toprak büyüklüğüne oranıyla dünyadaki en nadir ülkelerden bir tanesi. Tabii ki nüfus yoğunluğu da belli şehirlerde yoğunlaşmış şu anda biz Almatı’dayız ama ülkenin İstanbul’undayız gibi düşünebiliriz. 

           Kazakistan resmi dil olarak Kazakça ve Rusçayı kullanıyorken hayli geniş yelpazede dil ve lehçeleri de var. Para birimi de Kazakistan Tengesi. İpek yolunun geçiş yeri olmasına rağmen fazla bir tarihi kalıntıları yok, ama yeraltı kaynakları; petrol, altın, krom, demir çok olduğu için Özbekistan ve Kırgızistan’dan daha zengin bir ülke. Orta Asya’daki en zengin devlet durumunda bu da halkın alım gücüne yansımış durumda, haliyle etraf lüks araçtan geçilmiyor. 

           Rus işgali altında olduğu yıllarda ilk insanlı uzay aracı olan Vostok 1-12 Nisan 1961’de Kazakistan’daki Baykonur uzay üssünden fırlatıldı. Yani halen kullanılan bir uzay üsleri de var ve hala Ruslar kullanıyor 2050 yılına kadar kiralamışlar. Neden Kazakistan derseniz uzay araçları için gereken tüm yakıt ve malzemeler bu geniş topraklarda mevcuttu diyor gezimize başlıyoruz.

           11 Mayıs 2024 sabah kahvaltımızdan sonra tüm gün sürecek *Hunn Etnik Köyü* ziyareti. Kazak kültürünü ve göçebe hayatını yakından izleyeceğimiz keyifli bir gezi olacak. Hoş hava hala sisli ve yağmur yağdı 🌨️ yağacak. Moral bozmuyoruz.

           Köye geldik etraf inanılmaz güzellikte çiçek açmış elma ağaçlarıyla dolu, ah keşke hava açık ve güneşli olsaydı. Sarı borular Ruslardan kalan doğalgaz boruları.

Ben etrafı kolaçan ederken iki atlının görüntüsünü yakaladım karşılama merasimi olmalı bakalım.

Ve evet karşılama için yerlerini alan atlılar. Kazakların geleneksel karşılama töreni *Shashu Ritüeli* yazılıyor Şaşu diye okunuyor. Atlıların ardından elinde şeker tepsisi bulunan kızlar misafirlere şeker saçıyorlar. Ortam tatlansın hoş geldiniz anlamında. Bu arada hafiften yağmur atıştırıyor.

Şekerleri de aldık artık içeri girebiliriz.🍭🍬🍡🍬🍭😋

Köyün konumu harika yurtluklar çok güzel, motel olarak da kalınabilirmiş. Sabah bu manzarada kahvaltı keyifli olurdu doğrusu. Ama içeri kaçalım yağmur var. Önce bir çay seremonisi ile başladık. Ben yine etrafı kontrol edeyim.

Hunn etnik köyü; Kazakistan’ın zengin kültürel mirasını tanıtmak ve devam ettirmek için 2009 yılında kurulmuş. Zailiysky Alatau dağlarının muhteşem manzarası eşliğinde turistlerin yanı sıra yerli halka da kültürel hizmet veriyorlar. Düğün, sünnet törenleri özel davetler için angaje edebiliyorsunuz. Ayrıca binicilik ve okçuluk dersleri de veriliyor.

Bakalım biz neler göreceğiz. Sırada kımız tadımı var ardından haydi hanımlar pişi- Kazakça Baursak (yazıldığı gibi okunuyor) yapımına dediler bizim pişi bu.. Ama hayatımda önce Özbekistan’da sonra da burada böylesi güzel pişi yediğimi hatırlamıyorum. İnanılmaz yağsız ve çıtır idi bayıldım. Ben yapımına yetişemedim. 🤷‍♀️

Önder’in objektifinden güzelim çiçekli elma ağacı altında Kazak güzeliyle… 🍏🍎🍏🍎🌸🌸

Bu kez bir de milli tatlıları varmış onu yapıyoruz. Ben yine video peşindeyim. Tatlının adını Kazak hanım söylüyor ama ben de yazayım Jent tatlısı. Çok lezzetli ben bayıldım.

Yeni bir ritüel başlamadan ben yine fotoğraf peşindeyim. Aşağı alanda develeri gördüm siz de güreş yapıyor musunuz? dedim biri baktı kaldı. 😁

Şaka bir yana derken yine yağmur başladı bizler de kapalı seyir bölümüne geçtik. Allahtan hava soğuk değil.

Önümüzdeki manzarada yurt evleri ve toprak yol var. Burada atlar üzerinde gösteri yapılacakmış. Ama önce göçerlerin yurt gösterisi var onu izlemek içinde daha yüksek bir yere çıkıyoruz.

Yağmur geçti ama bu kez de sis çöktü. 🙈 Neyse güzel bir hanım sağ tarafımızdan bir kapı açarak deve yükleriyle gelen misafirleri buyur etti. Önde yine güzel bir hanım elinde Dombra’sı (kazak sazı diyebiliriz) çalarak geliyor. Hemen ardında yeni yuvayı ya da yurdu kuracak olan evin erkeği yanında sanırım annesi var. Öndeki devedeki yük yurt evinin çatısıymış, arkadaki deve üstünde ise yeni gelin var. En arkadan da evin büyükleri geliyor. Müzik çok güzel. Fotoğraflarım anlatsın bakın.

Aşağıya davet ediliyoruz. Yurt yapımına yardım edecekmişiz. İlk devenin üstündeki yuvarlak ahşap çadırın yani yurtluğun çatısı olacak, erkekler hemen kapıyı tutup etrafının ahşap çitini çevirdiler. İnanılmaz keyifle hep beraber yurtluk yapımı başladı. Normalde de 2 saatte kurulurmuş ama tabii biz seremoniye uyup kısa bir gösteriye eşlik ettik hemen yanında yapılmış olanı vardı.

Çatı için kullanılan yuvarlak ahşap figür bayraklarında da var çok önem verdikleri için kullanmışlar. Tek çatı altında bu bayrak altında birlikteyiz anlamında. 🇰🇿🇰🇿🇰🇿

Ve ilk girişimizde çektiğim çadır kurulma yeri.

Bu arada Dombra ile bir müzik ziyafeti izledik. Sizi de unutmadım.

Yurt çadırının içindeki eşyaları ve özelliklerini öğrendik. Kapı boyunun kısa oluşu tam karşıda oturan aile büyüğünü bir şekilde eğilerek selamlamak içinmiş, yanda görülen sandıkta kıymetli eşyalar saklanıyormuş. Ayrıca çocuk beşiğinin kenarlarının yuvarlak yapılma sebebinin at üstünde giderken rahatça sallanması için olduğun öğrendik. Ve çadırın tavanında yerini alan bayraklarındaki çemberi de görmüş olduk.

Kısa bir öğle arası verilen yemeğimizi yedik sırada at binme seremonisi var. Kızlı erkekli at üzerinde çeşitli gösteriler sundular. Şu güzelliklere bakın.

           Bir video da buraya ekliyorum. Bu gösteriye *kız Kuu* deniyormuş yani kız kovalama. 

           Altta paylaştığım at oyunlarına da Dzhigitovka deniyor. At üzerinde eyerden düşmeden yapılan akrobatik hareketler.

           Oyunların finalinde yöresel halk dansı olan *Kara Jorga* oynadılar harikaydı.

Arada hava biraz açılıyor ama yağmur devam olunca açık arazi oyunları olan ok atma yapılamıyor onun yerine bizimde bildiğimiz aşık oyunu oynanıyor. Dört yüzlü kemikler keçinin arka bacağından çıkarmış. Bir de badminton topu benzeri tüylü bir nesneyi ayaklarında sektirerek oynadılar adını sordum *Lengi Oyunu* dediler.

           Aşık kemikleri ve Lengi dedikleri oyunun tüylü topu. Koyun yününe demir yapıştırmışlar. Top sektirir gibi yapıp bir diğer oyuncuya ayakla atıyorlar. Kısaca ayak futbolu gibi oynadılar. Ekliyorum.

Güzel aktiviteyle günü doldurduk. Kazakların kültürel yaşamlarını biraz olsun deneyimledik. E sevdik yani her ne kadar hava bize sürpriz yapıp kararsa da keyifliydik.

Köy sakinleriyle vedalaştık Almatı’yı bir de tepeden görelim dedik. Teleferikle Kok Tebe’ye (Kök Tepe okunuyor) çıkıyoruz. Yağmur iyice arttı şemsiyeler açıldı. Neyse ki kalabalık yok hemen biniyoruz. Kök tepe Almatı’nın en yüksek tepesi ve simgesidir. Yerli halkın buluşma noktası, eğlence merkezidir. Televizyon kulesini yağmur engellediği için göremedik.

Yağmuru severim ama sis olmasa fotoğraflar daha iyi olabilirdi. Teleferikten Almatı.

Teleferikten çıkınca hemen karşımıza dönme dolap çıktı. Hemen sol yanında ters ev var. Dünyada ve ülkemizde de hayli yaygın olan bu mimari evler fotoğrafçıların ve mimari tasarıma meraklı insanların ilgi odağı. İçini gezen olmadı. Kısa bir kahve molasından sonra otele döndük. Yarın da Almatı’dayız.

Bugün 12 Mayıs 2024 şükür güneşli güzel bir güne uyandık. Yemyeşil bir Almatı’nın yemyeşil Panfilov Parkındayız. Sabah erken saat olunca sakin ve iyice huzurlu bir ortamda yürüyoruz. Etraf sincap dolu hazırlıklı gidin diyen rehberimi dinlemiş bademlerimi hazırlamıştım. 🐿️🐿️🐿️

Parkın hemen girişinde Kazak olup Rusya döneminde albaylığa kadar yükselmiş, öldükten sonra hem Kazakistan hem de Sovyetler Halk kahramanı ünvanı almış bir asker ve yazar Bauyrzhan Momyshuly’nin heykeli var. İkinci Dünya Savaşında birliğinin başında Almanları püskürten bir kumandanmış.

Hemen ardında güzel bir kilise var. Sadece kilise değil piskoposu da var olunca katedral oluyor. Ascension-Yükseliş Katedrali, önünde güvercinleriyle masalsı bir görünüşü var. İlk kare idari kısım girişi yandaymış.

Çok eski olmayan 1904’te başlanıp 1907 yılında biten tek bir çivi dahi çakılmadan yapılmış ahşap bir Rus Ortodoks Katedrali. İçine de girdik ayin vardı ayıp olmasın diye fazla çekemedim ama içi de dışı kadar etkileyici.

Yürümeye devam ediyoruz. Daha büyük bir alandayız ve park adını II. Dünya Savaşı’nda Moskova’yı savunurken kahramanca mücadele eden Kazak ve Kırgız 28 asker ve komutanları Panpilov’dan almış bu nedenle *Panpilov ve 28 Muhafızı Parkı* da deniyor. Sürekli yanan hiç sönmeyen ateşi ve ziyarete gelenlerin çiçekleriyle çok etkileyici bir anıt.

II. Dünya Savaşında Sovyetler bünyesinde yer alan ülkeler de askerleriyle katılmıştı. Kazakistan’ın bu savaşta kaybının 1 milyonu geçtiği biliniyor. Bu anıtlar Sovyetler döneminde yapılmış olsa da sadece Kazak askerlerine değil diğer ülke askerlerine de ithaf edilmiş. O nedenle heykeldeki yüzler çeşitlidir.

Alttaki yazı şöyle; Rusya çok büyük. Geri çekilecek yer yok. Moskova arkada. Yorumum, çekilmek yok Moskova’yı savunmalıyız. Diğer anıtlar da çok anlamlı.

Ve bir köşede de Afganistan ve diğer ülkelerde savaşıp şehit olan Kazak askerlerin anıtı.

Parktan çıkmak üzereyiz bir grup askeri öğrenci tekmil veriyordu. İzinlerini alarak çektim. Az sonra mıntıka temizliğine başladılar. 😁 Askerlik her yerde aynı galiba.

Tam karşımda da ahşap çok güzel bir yapı var. Kazak milli enstrümanlarının sergilendiği müzik aletleri müzesi şansımıza kapalıydı.🪕🪘🪇🎻

Kapının önündeki sembol müzik aleti de çok hoş. Fotoğraf Önder Kaplan 💞

Rehberimiz Ali Mert Kazakistan’ın olmazsa olmazı bir yeşil pazarı var biraz yürürsek keyifli olacak dedi. Yolda yayılmış bizim köylüler gibi kendi ürettiği sebzeleri satan bir grup kadın vardı biri çok sevimli bana kendiliğinden poz verdi.

Gerçekten de çok renkli bir ortam. Meyvelerin iriliği inanılır gibi değil. Erikler, kirazlar hepsi Çin’den geliyormuş. Fotoğraflara tıklamayı unutmadık değil mi? 🥰

At eti reyonu da var fotoğrafları ekliyorum. Başka yerde görme imkanımız yok. 🐴🧲🐴

Kuru yemişçi ısrarla Türkiye gel diyor elinde de %50 indirim yazısı gittik. Almasanız da mutlaka zorla yediriyor. İkinci fotoğrafta sağda görülen fındık çok özel. Tadı tatlımsı kabuğu kesilmiş ama elle açamazsınız özel bir de anahtarı var yanında veriyorlar. Çatlak yerine para gibi metal anahtarı sokup çeviriyorsunuz kabuk açılıyor çok orijinal. Kaju hem ucuz hem de inanılmaz iri ve lezzetli aldık tabii.

Gezecek başka yer varsa da bizim vakit tükenmeden iki yere daha uğrayacağız sonrasında Kırgızistan uçağımıza yetişmeliyiz. Yol üstünde Cumhuriyet meydanında bağımsızlık anıt kompleksini ziyaret ettik. Bu meydan Kazakistan için tarihi öneme haiz.

Tam ortada 34 metre yüksekliğindeki ince uzun taş anıtın tepesinde *Altın Adam* bir kar Leoparını ayaklarının altına almış eziyor. Biz bağımsızlığımızı böyle kazandık dercesine Cumhuriyetin gücünü simgeliyor. Altın Adam eski bir İskit savaşçısıdır. Efsaneye göre savaşlara böyle altın zırhla katılırmış. Kazakistan’da bir kaç kazıda daha bulunmuş önemli bir figür.

Altın Adam 1969 yılında Almatı’nın Issık bölgesinde yapılan mezar kazılarında keşfediliyor. Kökeni araştırıldığında milattan önce dördüncü yüzyıla kadar uzanıyor. Araştırmacılar efsaneler ne derse desin Altın Adamın aslında Kuşan kraliyetinden genç bir prens olduğu düşüncesindeler. Ve evet bulunduğunda altın zırhla kaplıdır.

Kaidenin altında Kazakistan’ın 25 Ekim 1990’da bağımsızlığı ilan edildi yazıyor. Anıt 5 yıl sonra 1996 yılında açılıyor. Folklorik değerleri Toprak Ana ve Gök Bilgesi’nin heykelleri.

Yine Cumhuriyetin genç ruhu, Kazakların geleceğinin teminatını temsil eden iki çocuk heykeli ve tam karşında 2022 protesto olaylarının gerçekleştiği şimdiki *Akimat* yani Belediye binası.

Kompleksi çevreleyen 10 tane demirden yapılmış kabartma figürler var onlarda da Kazakistan tarihinde yer almış olaylar ve kişiler betimlenmiş. Kısaca geçmiş ve gelecek çok ustaca anlatılmış. Bir iki örnek ekliyorum.

Son ziyaret yerimize gitmek üzere aracımıza bindik. Altın kubbeli harika bir caminin önünde indik. 1890 yılında inşa edilmiş olan Tatar Camii yanınca yerine bu güzel Almatı Merkez Camii inşa ediliyor. Altı yıl süren inşaat 1993’te başlayıp 1999’da bitiyor. Altın kubbeleri ve yüksek giriş kapısı ile hayli dikkat çekici. 7 bin kişiye ibadet sunacak kapasiteli modern bir camii. İçini gezmek için vaktimiz kalmadı.

Kazakistan’ı iki günde tanımak yeterli olmasa da kültürleri hakkında hayli bilgi edinmiş olduk. Yemyeşil güzel bir ülke. Biz sevdik. 14:35 Bişkek’e uçak için Almatı Havalimanına gidiyoruz. Kırgızistan’da buluşuncaya kadar sağlık ve sevgiyle kalınız.💞💞💞

ÇİN HALK CUMHURİYETİ *Şanghay*

       Guilin’den 19 Haziran 2014 yerel havayolu ile saat 14:30 uçağı ile başlayan yolculuğumuz 1 saat 35 dakika sonra Şanghay Pudong havalimanında son buldu. Otobüslere bindik şehre gitmek için tekrar yoldayız.

       Rehberimiz Sami Avigdor‘dan ön bilgiler alıyoruz. Son durağımız Şanghay’dayız. İki kelimedir. Şang- üzerinde Hay-Deniz demek olunca da Şanghay deniz üzerinde anlamındadır. Çoğu zaman da *Hu* deniyor. Şehir 40 km kadar içerdeymiş. Çin’in değil ama Dünya’nın en büyük ticaret limanıdır. Hong Kong ve Singapur’la yarışır. Aynı İstanbul gibi ikiye ayrılır ancak burada ayıran deniz değil nehirdir. 26 milyon nüfusu ile tam bir metropoldür ama yine de Çin’in en kalabalık şehri değildir. Bilgi olsun Çin’in en kalabalık şehri 35 milyon nüfusu ile Güneybatıdaki Chongqing şehridir. Şanghay, Huangpu Nehri (Sarı su anlamına gelir) tarafından Pudong ve Puxi olarak adlandırılan iki ana bölüme ayrılır. Biz şimdi Pudong bölgesinde yani yeni Şanghay’dayız. Otelin açılmayan penceresinden zor da olsa çektiğim Şanghay manzarası.

       Şehir tam 16 bölgesiyle çok büyük mega bir kent. Şanghay’ın ilk yerleşimi burası. Vaktiyle balıkçı kasabasıymış yerleşik halk kendi toprağını da ekip biçermiş. Zamanla topraklarından çıkarılmışlar ve Pudong bölgesi 1900’lü yıllarda gökdelenlerle tanışmış. Öyle böyle değil tam 6000 gökdelen peş peşe yapılırken Asya’da iş makinası sıkıntısı bile yaşanmış. 2008 yılında başlayan ve inşaatı halen devam eden Şanghay Tower bittiği zaman (2015 tahmini bitişi) Dünyanın sayılı yüksek binalarından biri olacak. Şanghaylılar kendilerini hep diğer şehirdekilerden üstün görürler öyle ki, Mandarin dilini bilir ama konuşmazlar, Şanghayca dili geliştirmişler kendi aralarında Şanghayca konuşurlar.

       Kıymetli rehberimiz Sami Bey birkaç hoşumuza giden Şanghaylıların aile içi yaşamlarından bahsetti. Aktarayım; Ailede genelde Şanghaylı erkekler çalışır kazandıkları paradan bir miktar ayırır kalanını evin hanımına verirler. Evin hanımı isterse çalışır. 🥳 Evin tüm harcamaları, ödemeleri alışveriş evin hanımına aittir. Mesela bizim yerel rehberimiz Sisi bir fabrikada müdürlük yapıyor ama annesi çalışmıyor… Neyse ev hanımları arkadaş toplantısı yapıp bir çeşit kağıt oyunu oynarlar. 💃 İyiymiş derken amaaa dedi çamaşır, bulaşık, yemek yapmak vs hepsi erkeğin görevidir. Tabii hepimiz kahkahaya boğulduk. 🤣🤣🤣

       Bir diğeri, 25 yaşına gelen kız evlenmemişse aileyi özellikle de anneyi bir telaş alırmış. Eyvah kızımız evde kaldı diye… Hemen arabulucu sitelere girer uygun eş ararlarmış. Belli bir ücret ödeniyor tabii. Ancak görüşmeye gidenler anneler. 😁 İki anne çocukların anlaşabileceğine inanırlarsa tabii (kendileri de 😁) ondan sonra randevu alınıp bu kez gençler bir kafede falan görüşürlermiş. Zira çok çalıştıkları için vakitleri yokmuş gençlerin. ☺️

       En sonunda merkeze ulaştık. Önce yerel bir restoranda yemek yedik saat 20:00 oldu. Ardından müthiş güzel gece manzarasında Şanghay’ı seyretmek için Bund bölgesine geldik. Tüm bu güzellikleri izlemek için de Huangpu Nehri Bot Gezisi yapmamız gerekti. Önce gezinti teknesine binilen yerin Shiliupu İskelesinin ihtişamına bakalım.

Çin H. C- Şanghay
Çin H. C- Şanghay- Bund Bölgesi

       Huangpu Nehri şehri ikiye böldüğü gibi Pasifik Okyanusu’na ulaşan önemli bir su yolu ve geziler için de cazibe merkezidir. Rüya gibi manzaraya inanamadım. Bu manzaranın benzerini müzik eşliğinde ışık oyunlarıyla süslenmiş Hong Kong körfezinde seyreylemiştik.

       Karşı kıyı (alttaki fotoğraf) Lujiazui yarımadası yani Huangpu nehrinin doğu yakası. Aynı zamanda Şanghay iş ve ticaret merkezi Pudong bölgesi. Hemen karşımızda görülen gökdelen bitmesine az kalmış olan Şanghay Tower. Diğerlerini ekledikçe anlatırım. Şanghay’ın simgesi olduğu için gökdelen de Şanghay adını almış. Dünyanın Dubai’deki Burj Khalifa’dan sonra ikinci, 128 kat ve 632 metre yüksekliği ile de Çin’in en yüksek binasıdır. Çok özellikli bir yapı. Her şeyden önce doğa dostuymuş. Bittiği zaman da tepesinden 360 derece Şanghay manzarası muhteşem olacağı kesin. Hoş şimdi bile sisli hiçbir şey görülmez. Gezi için gidildiğinde şansınıza. Gezi botu yavaş yavaş ilerliyor ben gözlerimi manzaradan pardon vizörden ayırmadan sürekli fotoğraf çekiyorum. Şuraya bakınız.

       Şu güzelliğe bakınız. İlk fotoğraf İnci televizyon kulesi anlatımı sonra sola doğru sarı kubbeli bina devlet güvenlik bakanlığıymış. Diğerleri mavi renklinin yanındaki finansal bilgi merkezi diyor borsa olmalı diğerleri çeşitli oteller ve bankalar.

       Aşağıdaki ilk fotoğraf evet Pearl Tv Tower- inci Tv Kulesi. İncilerle oynayan ikiz ejderhaları betimliyormuş. Çin’in mimari tasarım harikası Tv- Radyo kulesi 468 metre yüksekliğinde. Dünya’nın altıncı Çin’in de ikinci en yüksek Tv kulesi. Ziyaret etme ihtimalimiz varmış. Hemen solunda ilk gökdelen Jinmao Tower 420 metre yüksekliğinde çok amaçlı bir gökdelen. Ofisler, otel vs gibi. Tipi gibi adı da herkesin dilinde gazoz açacağı olan mavi ışıklı bina da 101 katlı 492 metre yüksekliğindeki Şanghay Dünya Finans Merkezi. Binanın kare olan açacak kısmı aslında yuvarlak olacakmış. İnşaatı yapan firma Japon olunca Çinliler ‘ne o öyle bayraklarındaki güneşi mi koyuyorlar olmaz’ demişler bu şekilde yapılmış. İkinci yine Şanghay Uluslararası Kongre Merkezi, önündeki eğri çatılı yer de çok lüks bir restoranmış. Son kare üç büyükler sisler içinde. O bölgeye de Lujiazui Ticaret ve Finans bölgesi deniyor.

       Kısa bir tur oldu ama manzara çok güzel ilk fotoğrafta tam görülmese de kırmızı ışıklı yer bir demir köprü ve dönüşe geçtik son fotoğraflarla bottan inip otele geçeceğiz.

       Bütün bu güzelliklerin ardında Şanghay kötü bir koloni dönemi ve afyon (Opium) savaşları yaşamıştır. Nedir bu afyon savaşları? Kimler koloni oluşturmuştur. Şanghay’da yerleşip koloniler oluşturanlar; İngiliz, Fransız, Amerikalı ve sonra da Japonlardır.

       Çinliler batı ile ticaret yaparken genelde almayı değil de satmayı çok severler. Çinliler İngilizlere o dönem çok kıymetli olan hatta para yerine bile geçen ipek, porselen ve çay satarlarmış. İngilizlerin meşhur early grey çayları hep buradanmış. Bu satış karşılığında da sadece gümüş alırlar. O yıllarda para olarak sadece İspanyol gümüşü geçerliymiş. Bu alışverişten İngilizler hiç hoşnut değilken Çinliler çok memnundur. Zira İngilizler kendi pazarlarının aşırı talebi olan çay, ipek ve porseleni karşılayacak büyüklükte bir satış yapamıyorlardı.

       Dedik ya Çinliler satıyor ama almıyorlardı. İngilizler ne yapsak da Çinlilere satsak diye kafa yormuşlar. 700 kişilik bir İngiliz heyeti Çin’e geliyor. Zamanın en yeni icadı neyse imparatora çıkıp sunmaları gerekli. Ama imparatorun karşısında el etek öpmek gerek. Heyet biz öyle şey yapmayız deyince aylarca İngiliz heyetini Çinde kötü şartlarda misafir ederler. Öyle ki beslenme yetersizliğinden heyetteki kişilerden ölenler bile olur. Neyse sonunda bir orta yol bulunup imparatorun karşısına çıkıyorlar. Getirdikleri malzemeye imparator şöyle bir bakıyor; bunlar bize yaramaz hiçbirini istemem diyerek geri çeviriyor. İngilizler yine hüsranla geri dönüyorlar.

       En sonunda Çin’i nasıl ele geçireceklerini bulurlar. Hindistan’da yetiştirdikleri afyonu yavaş yavaş Çin’e sokup insanları afyona alıştırmaya başlıyorlar. Zaman içinde nakit para olarak alınan gümüşün yerini afyon alıyor. Afyon, Çin’e Kanton’daki Guangzhou limanından Çinli mürettebat kullanan yabancı tüccarlar tarafından sokuluyordu. Aslında kaliteli olmasa da afyon Çin’de yetiştiriliyordu ve ilaç olarak kullanılan hayati bir maddeydi.

       Zamanın İmparatoru Daoguang engellemeye çalışsa da afyon alışına engel olamıyordu. Yasak şehirdeki Cennet Tapınağı’na giderek tanrılardan neyi yanlış yaptığını soruyor, adaklar kesip güç alarak afyonla savaş kararı alıyor. Neticede Kanton’a sert bir vali atıyor. Vali asıyor kesiyor, afyon taşıyan geminin içindeki malları yaktırıyor denize döküyor. Bu arada da çatışmak için İngilizler bahane ararken İngilizler aradıkları bahaneyi bulurlar. Çin’in içlerinde sarhoş bir İngiliz Çinli köylüyü öldürür. İngiliz’in İngiltere’de yargılanması için kendilerine verilmesini isterler. Yasa gereği almayınca da gerilimi arttıran İngilizler Çinlilere savaş açar ve I. Afyon savaşı böylece başlamış oluyor. 1839 yılında başlayan savaş 3 yıl sürerek 1942 yılında Nanjing anlaşmasıyla bitmiş. Çin savaş tazminatı ödemiş, 5 liman İngilizlere açılmış. Aslında savaş bitmemiş zira İngilizlere göre afyon serbestçe satılmalı ki savaş yaptıklarına değsin değil mi? Bir aradan sonra II. Afyon savaşını anlatalım. Yorulduk oteldeyiz.

       Tarih 20 Haziran 2014 oldu... Sabah kahvaltı sonrası otobüse bindik ve yine yağmur başladı. Jade (Yeşim) Budha Tapınağına gidiyoruz. 35-40 dakikalık bir yolumuz var. Budha’lar altındandır ama bu kez yeşim taşından yapılmış olan 2 tanesini göreceğiz. Yolu çabuklaştırmak adına ben de kısaca II. Afyon Savaşından bahsedeyim. Sonra tekrar Sami rehberimi dinleriz. Evet kolayca 5 limanı açtıran İngilizler ağızları kulaklarında daha fazla imtiyaz kazanalım afyon satışını kolaylaştıralım diyerek ortamı kaşıyorlar. Şanslılar 1856 yılında bazı Çinli görevlilerin limandaki Arrow adlı geminin İngiliz bayrağını indirmesiyle aranan bahane de bulunmuş olur. Buna şans denebilir bu arada bir de Fransız misyoner Çinliler tarafından öldürülür. Bu kez İngilizlerle birlik olan Fransızlar Çin’e II. Afyon diğer adı gemiden dolayı Arrow savaşıdır başlatırlar. 1860 yılında elde edilen kapitülasyonlar ve artık afyon da yasal olarak ithal edilebilir olmasıyla II. Afyon Savaşı son bulur. Savaşın acı bilançosuna Yazlık Saray da dahil olmuş. Yağmacı İngilizlerin o göremediğimiz sadece enkazı kalan Yazlık Sarayı yıkmaları, ardından Fransızların yakması sarayın olağanüstü ihtişamı yok edilmiş diyor. Yeşim Budha tapınağında otobüsten iniyoruz.

       Yeşim Budha Tapınağı; Yağmur yağmaya devam ediyor. Islanmamak için koşturduk bir saçak altındayız. Şanghay modernleşme yolunda hızla ilerlese, finansal alanda sayılı şehirlerden de olsa bir köşesinde kökenlerinden bir yerleri klasik yapısını hala koruyor. Yeşim Budha Tapınağı ve çevre yapısı işte buna en güzel örnek. Hemen ilk bahçeye bakalım. Harika bir tütsü kokusu ve meşhur Çin Tütsü kabı Ding  dumanları eşliğinde karşımızda. Hani Yasak Şehirde bolca gördüğümüz (maviye tıklarsanız Pekin’de bahsetmiştim).

Çin H. C- Şanghay- Yeşim Budha Tapınağı
Çin H. C- Şanghay- Yeşim Budha Tapınağı

       İnsanlar yağmura aldırmadan tütsü çubukları alıp yakıyor huşu içinde; önce ilk fotoğrafta görülen kırmızı mindere diz çöküp karşılarında duran bir heykele saygılarını sunuyorlar ardından Budha’ya tapınma ve diğer seremoniler içerde. Girişte para almıyorlar .Budha girişinde çok cüzi bir bağış alınıyormuş. Yerel rehber halletmiş olmalı ki, Sami rehberimiz yardımlarla geçinen bir tapınaktır gönlünüzden geçerse bağış kutularına para atabilirsiniz dedi.

       1800’lü yılların sonuna doğru Qing İmparatorluğu döneminde Putuo Dağındaki bir manastırda Huigen adında bir keşiş yaşar. Bu keşiş Burma’ya hacca gider. Dönerken yanında 5 adet yeşim taşından yapılma Sakyamuni-Budha heykelini de ait oldukları bu yere getirir. Putuo Dağı’ndaki kendi manastırına giderken de Budha heykellerinden ikisini burada bırakır. Korunmaları için hemen bir tapınak inşa edilir. Bu tapınak Quing hanedanlığının yıkılma döneminden nasibini alır o da yakılır. Neyse ki yeşim taşı kıymetli, Budha zaten kıymetli neticede heykeller bir şekilde sağlam kalırlar. Gerekli olan yeni bir tapınaktır, o da ancak 1918 yılında eski yeri korunaklı olmayınca bu alanda inşa edilir ve adı da Yeşim Budha Tapınağı olur. 30 yıl kadar kapalı kalmış 1980 yılında yeniden halkın ibadetine açılmış. İçerde iki Budha’nın da ayrı özel odaları var. Uzanmış Budha alt katta diğeri oturan Budha herhalde çok daha kıymetli ki üst kattaymış.

       Girişte kırmızı minderlere diz çöküp ibadet edenlerin karşısında ne var? diye baktığımda gördüklerim. Şehir tanrıları diyebileceğimiz Çinlilerin tapındığı göksel cennet tanrıları-krallar. Görevleri Budha’yı korumakmış.

       Hızlıca bu harika kırmızı Çin fenerleriyle süslenmiş koridoru geçip üst kata çıkıyoruz. Önce görmemiz gereken oturan Budha ama rehberim bin bir tembihle fotoğraf makinanı bile çıkarma dedi. Fenerli koridorun arkası fotoğrafta görülen Büyük Salonmuş ve Uzanmış Budha tam karşıdaki odada indiğimizde görecekmişiz.

       Oturan Budha’nın yanına giderken üst kattaki uzunca koridorda camekanlar içinde sergilenen sayısı binleri bulan Budizm ve Taoizm’in kutsal metinleri demek olan el yazması edebi Sutra’lar vardı. Sessizce Budha’nın önünden geçerken dayanamayıp çıkardığım kameramı gören kadın söylenerek koşar adım geldi ben yürüdüm gittim sinirlendim. Şansıma Önder’in kadının arkasını döndüğü bir anda yakalamış olduğu iki kareden birini paylaşayım (teşekkürler hayatım 💞) Oturan Budha’nın her yanı değerli akik, zümrüt taşlarla süslü hepsi gerçekmiş ve Budist inançlı kişilerin bağışlarıymış. Sükûnet içinde meditasyon yapar şekilde tasvir edilmiş. 

       Hayli büyük ve tek parça işlenmiş 1,92 m boyunda ve 1,34 m genişliğinde Dünya’daki en büyük yeşim taşından yapılma Budha heykelidir. Yeşim taşı yumuşak kolay işlenebilen bir taş olduğu için Budha’nın görüntüsü canlı gibi ve rengi beyaz olunca da Budha’ya kutsallık kattığına inanılıyor. Bu nedenle Budizm’in değerli bir kalıntısı sayılınca da tapınak haliyle popüler oluyor.

Çin H. C- Şanghay- Yeşim Budha Tapınağı
Çin H. C- Şanghay- Yeşim Budha Tapınağı Oturan Budha

       Kırmızı koridorun diğer ucundaki merdivenlerden indik büyük salonun hemen solundaki kapıdan girdik karşımda Uzanmış Budha, bakıyorum ve aklıma Tayland Wat Pho tapınağındaki devasa boyutlu altından yapılmış olanı geldi. Bu Budha’da ölüm döşeğindeki Sakyamuni (Sakya kabilesinden gelen anlamında ve ilk adı) veya Nirvana’ya giren Budha olarak betimlenmiş. Oturan Budha kadar değerli olmasa da Yeşim Budha Tapınağına değerli bir katkısı varmış. Dedim ya alt katta. 🤭

Çin H. C- Şanghay- Yeşim Budha Tapınağı Uzanan Budha
Çin H. C- Şanghay- Yeşim Budha Tapınağı Uzanan Budha

       Altından derken, Yeşim Taşından yapılmış Budha’da gördük artık gidebiliriz. 😉 Dışarda yağmur devam, tapınmaya da devam. Beyefendi önce tütsü çubuklarını aldı ateşe tutup yaktı sonra da Yeşim Budha Tapınağına dört yönlü saygılarını sundu diyeyim. Yağmura rağmen görsel bir şölen oldu. Arkadaki kızlar da çiçeklerden yapılmış mumları yaktılar. Evlilik diliyor olabilirler. 👰‍♀️💍 Diyerek buraya da veda ediyoruz. Son kareler.

       Otobüsümüze bindik bu kez Pearl Tv Tower- inci Tv Kulesine geldik. İncilerle oynayan ikiz ejderhaları betimliyor, Çin’in de mimari tasarım harikası Tv- Radyo kulesidir demiştim. Dünya’nın altıncı Çin’in de ikinci en yüksek Tv kulesi. Beklerken ben de bilgi aktarayım. Yapımına 1991 yılında başlanmış 1995 yılında bitmiş. 468 metre yüksekliğindeki kule süpersonik asansöre sahip. Asansöre binmek için biraz bekledik zira gruplar çok. 

       Bugün şanssız gündeyiz sisten kule görünmüyorsa da içi hayli güzel zaten eğlence bölümü ve tarih müzesi buradaymış. Kule inci görünümlü 3 küreden oluşuyor. En üstte görünmeyen küçük bir küre var uzay modülü deniyor. İkinci küresinin içinde döner bir restoran var. Kuleye girişte dış kapıdan girerken tüm çakmakları topladılar. Çıkışta alınırmış. Elbette çıkışta seç seç al oluyor Yasak Şehir’deki gibi. Neyse asansöre binme sıramız geldi kapıda hostesler kırmızı giyinmişler çevreyle uyumlu. Fotoğraflara tıklarsanız daha güzel görülüyor. Birincide yer kalmadı ikinciye yönlendirildik kapasite 50 kişi. Saniyede 7 metre 1/4 eğimle çıkıyormuş.

       Asansör çıkmaya başladı. Görevliler Çince ve İngilizce bilgiler veriyorlar, öncelikle 263’cü metredeki Gökyüzü Galerisine çıktık. Tam bir fiyasko. Cam kenarlarında tam karşınızda Çin Ziraat Bankası var diye yazan bir bilgi yazısı var ama heyhat sisten sadece beyaz üstelik kirli bir cam görüyoruz. Aslında açık bir günde Yangze nehrine kadar görünüyormuş.

       Camlarda dikkatimizi çeken yazılar vardı mesela 1080 km yanında Beijing yazıyordu. Pekin bu yönde ve bu kadar km uzakta demek istiyorlardı. Tüm çevrede normal zamanda ne görülüyorsa o binaların bilgileri hemen önünüzde oluyor. Adamlar ince düşünceli dürbünle bakarken bile neresi demiyorsunuz. Hediyelik eşya reyonları ile ufak tefek içecek alınacak yer var. Wc’ler burada hiç anlatmayayım şu karelere bakınız. Manzara biz…☺️

       Yine en azından biraz dinlendik diyor aşağıda uzay yürüyüşü yapacağımız 259 metreye iniyoruz. 263 teki görüntüden sonra bu kattan da umudumuz yok. Belki sis biraz açılır diye bizi teselli eden Sinan rehberimizin peşindeyiz. Hüsran yine hüsran bu aşkın sonu. Çamur gibi fotoğraf ama yine de paylaşacağım. Çok az bir görüntü var hayal meyal derler ya işte öyle bir şey. Bu kadar bir görüntüde bile cama basmayıp çığlık atan yere yapışan insanlar var. Cam kenarındaki metal şerit de korkuluk insanlar tutunsun diye. Sis olmasa demek ki hiçbirimiz camda yürüyemeyecekmişiz. 😁

       Sis olmadığı zaman yürüyemeyeceğimiz görüntünün sisli hali de işte bu. Cam kırık mı? Yok canııım. Yürüdük elbette. 💃💃💃 Çıkışa gidiyoruz. Kulenin görüntüsünü ancak bu kadar görünür kılabildim. 😔

Çin H. C- Şanghay-İnci Tv Tower- 259. metre
Çin H. C- Şanghay-İnci Tv Tower- 259. metre

       Alt kata indik her yer hediyelik eşya satan ama kaliteli dükkanlarla dolu. İnci kule zaten Şanghay eski şehir kısmındaydı bahçesinden çıkacağımız yer de çarşı kısmı. Çıktık ne çare yağmur hala yağıyor. Ay dedik bizi kapıda bekliyormuş artık şemsiyeleri açtık yine yürüyoruz. Bulunduğumuz bölge çok renkli eski Çin çatılı binalarla çevrilmiş. Bölge eski şehir olarak anılıyor. Saçak altlarından yürüdük kalabalık da olunca çok keyfini çıkaramıyoruz.

       Güzel bir yapıya geldik. Çay eviymiş. Sami rehberimiz güzel bir seremoni eşliğinde çay da satın alabileceğiniz yerdeyiz dedi. Bir üst kata çıktık. Her taraf tik ağacı kaplı, her masada çaydanlık ve bardaklar var. Demlendikçe açan çay çiçeklerine bayıldım. 

       Biraz fotoğraf çekip çevreye baktım çatılar beni benden aldı. Bu eski yapıların tarihi 1860’lara dayanırmış. Çay seremonisi bitti sırada Yu- Yuyuan Bahçesi var.

       Yu- Yuan Bahçesi; Bahçeye içinde kırmızı balıkların yüzdüğü yapay bir göl ve üzerinde zikzaklar çizen dar ama uzunca bir köprüden geçerek gidiyoruz. Karşımıza önce tarihi bir çay evi çıkıyor fotoğraf çekmem imkansız. Yağmur yağdığı için şemsiye kazaları oluyor. Köşeli olmasının sebebi; Çin inanışına göre kötü ruhlar köşelerden hoşlanmaz buralara uğramazmış.

       Yaklaşık 5 bin dönümlük bir alanı kaplayan bu güzel bahçenin tarihi hayli eski diye başlayalım. İnşası 1500’lü yıllarda Ming Hanedanlığı dönemine kadar giden kültürel zenginliğe sahip çok değerli klasik bir Çin bahçesi. Ve zamanın devlet memuru ya da valisi olan bir oğulun babası için huzurlu ve rahat yaşasın diye yaptırdığı bahçedir. Zaten adındaki Yu, Çince huzur anlamındadır. Yapımı 20 yıl sürdüğü için ne yazık ki babasının ömrü bahçenin bittiğini görmeye yetmemiş. Kırmızı balıklarıyla manzara harika.

       Yu bahçesinden çıkınca hemen arkasında da yu yuan çarşısı var. Çin malı her türlü eşya satan yerler var. Biraz da orada gezdik ama esas serbest zamanda Çin evlerini görmek ve yaşamlarını izlemek için ara sokaklara daldık. Her yazımda söylediğim gibi ara sokaklar cevherdir. Haydi birlikte gezelim. Güzel Türkiye’mde böylesi manzara göremezsiniz.

       İlk fotoğraf Yu-yuan çarşısından. Bu bölgeye moda caddesi de deniyor. Starbucks, mücevher, antika dükkanları, yeşim taşları ve el sanatları hep burada zaten 500 metrelik bir cadde yani daha kalite bir cadde. İkinci kare artık arka alış veriş bölgesine gidiyoruz kumaş ve tekstil malların satıldığı çarşı. Son kare yerel tatlara bakmak isteyenlere, fast food ya da atıştırmalık sokağı deniyor.

       Yavaş yavaş Çin’deki hayatın gerçekleriyle karşılaşıyoruz. Şimdi dolaştığımız yer Çin Mahallesiymiş. 🤭 Çin’de Çin mahallesi olur mu? olmuş. Yan yana tek odalık evler. İçerde gördüğümüz kadarıyla bazılarında sadece yatak, bazılarında da mutfak var. Yakın zamana kadar birçok şeyden mahrum kalmışlarsa da bazılarının kapı önünde çamaşır makinası bile var. İlk fotoğraftaki ütü yapıyordu. 🧺 Bu hamarat ev adamı değil muhtemelen ütücü. 😁 Manavda da bir kedi var. 🐈

       Alttaki fotoğraflarda bambu kalaslardan iskele yapmışlar bir kısım tamirat var. Son karede kıyıda eski Hoover cinsi çamaşır makinesi var. Sağlı sollu küçük dükkanlarda kadın ve erkek berberleri ile terziler çoktu ama fotoğraf çektirmediler.

       Her taraf elektrik telleriyle dolu. Önder’in peşine saat satmak isteyen bir Çinli takıldı. Ne marka diye sordu Serkisof’muş neyse fazla yapışkan değildi. Amcam tek göz oda evinde yer olmayınca ne yapsın. 🤷‍♀️ Biraz daha dolaşıp kaybolmadan geri buluşma yerine döndük. Akşam yemeğinin ardından oteldeyiz. Yarın hem Şanghay’da hem de Çin Halk Cumhuriyetinde son günümüz.

       Tarih 21 Haziran 2014 sabah kahvaltısının ardından valizlerimizi toplayıp otelden ayrılıyoruz. Artık sadece Şanghay’a değil tümüyle Çin Halk Cumhuriyeti’ne veda edeceğiz. Uçak saati 22:45 yani tüm gün buradayız. Ama önce Şanghay’ın ünlü Nanjing Road’da gezeceğiz. Son günümüzde bile peşimizi bırakmayan yağmurun eşliğinde ne kadar gezebilirsek. 🤷‍♀️ 

       Çin’in modern tarihi boyunca Nanjing Yolu, ülkenin ve Şanghay’ın en hareketli alışveriş caddeleri arasında sayılır. İlk fotoğraf, en önemli noktadır ve Nanjing Road’un şehir merkezindeki yaya yolu, Çinlilerin toplu etkinlik yaptıkları bir bölümü araç trafiğine kapalıdır. Bulunduğumuz yerde sinemalar, tiyatrolar, oteller, restoranlar ve az ötede Zara var. Ve ikinci fotoğraf belli bir ücret karşılığı cadde boyunca çalışan renkli küçük üç vagonlu mini trenler var. Birkaç mağaza dolaştık hiç de ucuz değildi. Üstelik bakınız şu yağmura 🌧️ ve aynı bizim memleket gibi anında şemsiye satanlar piyasaya çıktı. ☔️ Rehberimiz üzülmeyin sizi çok ünlü sahte mal satan fake markete götüreceğim oradan bakarsınız akşam yemeğimizi de oralarda yiyeceğiz dedi.

       Fake market tipik bir avm ama katlardaki dükkanlar nedeniyle de kendimizi İzmir Kemeraltı’nda ya da İstanbul’da Eminönü’nde gibi hissettik. Yakın bir yerde son olarak döner tepside Çin yemeklerimizi de yedik. Böyle bir yağmurla bize güle güle diyen belki de tekrar gelin diye yolumuza su döken Şanghay’ı iyi ki görmüşüz dediklerimizin içine kattık. Hayal gibi geçen bir gezi ile koca bir ülkeyi bir ÇİN’i Sami Avigdor rehberimizle çok güzel gezdik. 

       Sadece Şanghay’a değil Çin Halk Cumhuriyeti’ne de saat 22:45’te  THY ile elveda diyecek güzel ülkemin güzel şehri İstanbul’a uçacağız. Bir gezinin daha sonuna geldik. Birlikte gezmiş olduk sayıyor, tekrar görüşme umuduyla sağlık ve sevgiyle hoşça kalınız diyorum.💞💞💞

 

ÇİN HALK CUMHURİYETİ * Guilin*

       Xi’an dan yerel havayolları ile 18:40’ta kalkan uçak 2 saat 15 dk’lık yolculukla bizi Guilin’e yağmurlu bir havada indirdi. Tarih değişmeden aynı gün gelmiş olduk. Yani tarih hala 17 Haziran 2014. Otele geç saatte varış, bavul aç vs derken yine sabah 🤭 ve tarih 18 Haziran 2014 oldu. Hava çok bulutlu üstelik yağmurlu ☔️ şans işte. Yine de havanın sıcak oluşu yağmuru göz ardı etmemizi sağlıyor …

       Guilin; Zümrüt yeşili *Li Nehri* ile Guangxi Zhuang özerk bölgesinin Kuzeydoğusunda Çin’in de güneyinde yer alır. Milyonlarca yıldır rüzgar ve yağmurların çeşitli şekillerde oyarak oluşturduğu, bir efsaneye göre de denizin aniden çekilmesiyle oluşan karstik manzarasıyla da Çin Halk Cumhuriyeti’nin incisi sayılır. Çinlilerce gökyüzünün altında en güzel dağlara ve nehirlere sahip şehirdir. Hayli eski tarihi olan Guilin, Song Hanedanlığı döneminden beri Guangxi’nin kültürel merkezi olmuştur. Ming ve Qing hanedanlığı dönemine kadar da genişlemeye devam etmiş siyasi, ekonomik ve kültürel merkez olma özelliğini korumuştur. Çin’in en büyük azınlığı olan Zhuang halkının yoğun olarak yaşadığı dağlık bölgeler de buradadır.

       Guilin’de gezilebilir en güzel rotanın muhteşem manzaralar eşliğinde Li nehri üzerinden Yangshuo’ya gitmek olduğunu anlatan rehberimiz Sami Avigdor Bey’i takiple kahvaltı sonrası otobüslere bindik. Alttaki ilk fotoğraf Guilin. Guilin’den 40 dakika mesafede küçük bir rıhtıma gelip bizi gezdirecek tekneye bindik, ikinci ve diğer fotoğraf. Yağmur hala bardaktan boşalırcasına yağıyor. 🌧️🌧️🌧️ Son fotoğraf rıhtım arkada kaldı yola revan. Bende moral sıfır bakalım fotoğraf çekebilecek miyim? Bilmiyorum.

       Li veya Lijiang Çince’de uzun nehir anlamındadır. Hayli uzun olan nehir toplam 437 km, Guilin’den geçen ve bizim gezeceğimiz kısmı ise 83 km. Tekne ile gezimiz su seviyesine bağlık olarak 4 veya 5 saat sürebilirmiş. Yağmur çok yağıyor bizimki bakalım kaç saat sürecek. Bitişinde de çok güzel bir ilçe olan Yangshuo var. Bu güzellikler elbette değerlendirilmeliydi. Öyle de olmuş ve Lijiang Nehri bu yıl (2014 yılında) Unesco tarafından Dünya doğa mirasları listesine alınmış

       Çılgınca yağan yağmura bir de rüzgar eklenince fotoğraf makinamı elde tutmakta bile zorlanıyorum. Islanmak da cabası. Yağmur az olsaydı manzaraya doyum olmayacaktı. Kenarda kıyıda balıkçı tekneleri, yüzer evler çok renkli. Ah, ah Güneş 🌞 nerdesin? Son resimdeki bambu motora binip, bireysel gezmek kim bilir ne kadar zevkli olurdu.

       Anın tadını çıkarmak gerek diye düşünerek tekneyi teftişe çıktım. Öğlen yemeğini burada yiyeceğiz. Yabancı turist az, biz de çok kalabalık değiliz. Önce kaptan köşküne bakalım. Önümüzde giden diğer tekneler görünüyor. Teknenin arkasında hareket görünce bakayım derken bunca yağmura rağmen bambudan yapılmış salda durmaya çalışan birini zar zor çektim. Rehberimiz, onlar meyve satıcıları az sonra bize de yanaşıp satarlar dedi. Arkaya doğru devam ettim kadınlar bulaşık yıkıyordu. 😳 Kimsenin günahına girmeyeyim ama kuvvetle muhtemel nehir suyu ile… 🤭

       Yağma yağmur, esme rüzgar ardında şahane manzara var, diye şarkı söyleyerek dolanırken vizörüme takılanlar. Çin’in en büyük azınlığı olan Zhuang halkının yoğun olarak yaşadığı dağlık bölgeler de buradaymış. Ve arada yine bir sürü küçük köyler zaten dağlar arasına serpilmişler. Her taraf bambu ağaçları dolu. Yapraklarını da dökmeyince mevsim nedeniyle her taraf yemyeşil. İlk fotoğraftaki dönemeci dönünce bakalım neler göreceğiz.

       Bu tip karstik bölgelerde mağaralar da vardır. Evet, bir ve ikinci fotoğraftaki mağaraya özel olarak gidiliyor bizim tura dahil değilmiş. Manzara aktıkça hoşuma da gitmeye başladı, edinilmiş çaresizlik misali sisli ve kısmen karanlık sayılabilecek havanın da ayrı bir zevki var demeye başladım. 😉 Nasıl desem evet biraz mistik çok da masalsı.

       Kıvrıla, kıvrıla giden yolumuza çıkan dağdan duvarlar sanki özenle yapılmış gibi şekiller barındırmaya başladı. Zaten rehberimiz anonsları takip edin özel yerleri bildiriyorlar demişti. Tabi İngilizce ama rehberimiz bu havada zaten pek bir şey göremeyeceğiz dediği için ben de pek oralı olmadım. Yine de çok özel bir yer var oraya gelmek üzereyiz deyince dikkat kesildim.

       Evet o çok özel yere geldik. Tam bir tablo misali tabiat ananın yontarak oluşturduğu şekillerle dolu dik bir dağ. Özel oluşu muhteşem görüntüsü haricinde güzel bir de rivayeti oluşu. Hatırlayınız duvar tablolarına Mural deniyordu, işte bu dağa da Mural Hill deniyor. Önce siz bakınız bakalım şekilleri benzetme yoluyla kaç tane at kafası veya şekli göreceksiniz sonra ben de rivayeti anlatacağım. Neyse yağmur biraz yavaşladı.

Çin H. C- Guilin- Li Nehri
Çin H. C- Guilin- Li Nehri- Mural Hill

       Ben bir tane at gördüm, bir tane aslana bir tane de papağana benzettiğim şekiller oldu. Efsaneye göre Nine-Horse Fresco Hill 😳 hem de 9 tane olmalıymış inanmıyorum. Neyse *yedi at tanırsanız İmparatorun yapacağı sınavın ikinci basamağını, tümünü bulursanız sınavın en başarılısı olursunuz* inanışı egemen. İmparator saraya adam alacağı zaman yetenek sınavı yapardı. Yasak şehri yazarken anlatmıştım. Galiba beni hiçbir şekilde almazdı. 🤭 

       Burayıda geçtik mi ineceğimiz Yangshuo ilçesine geliyoruz. Yağmur çiseler gibi idare eder, son görüntüler. Ama bu görüntüler de çok önemli zira Sami rehberimize başka efsane yok mu diye sorduğumda ilk fotoğraftaki bölgeyi gösterdi bakınız lotus çiçeğinin tomurcuğuna benzeyen dağ görüyorsanız işte onun adı Yeşil Lotus Zirvesi (Bilian Zirvesi) dir ve çok da güzel bir efsanesi vardır dedi. Önce fotoğraflara bakınız, ben ilk fotoğraftaki yeşilliklerin ardında duran dağı benzettim.

       Efsaneye gelince; Çin’de gördüğümüz pembe ve beyaz Nilüfer çiçeğinden başka orijinal adı Jian (ayna) Shan olan bir de yeşil renkli lotus çiçeği vardır. Bu zirveye adını veren dağ da iyi bakarsanız gerçekten de tomurcuklanan bir nilüfer çiçeğini andırıyor. Bu yeşil Nilüfer çiçeğinin cennette yaşayan bir de perisi var.

       Bu güzel peri kızı cennette de olsa kendini kafeste gibi hissedip sıkılırmış. Birgün tesadüfen ayda yaşayan Çinli peri Chang ile tanışır ve ona çok sıkılıyorum beni burdan çıkar diye yalvarır. Chang, Yeşil Nilüfer Perisine; Üzülme sana yardım edebilirim der. Ve onu bir kağıt parçasına çevirip göksel cennet sarayından Li nehrine uçurur. Li Nehrinde keyfince gezinen Yeşil Nilüfer Perisi aynalı bir sazanla tanışır. 💘 Anında aşık olur. 

       Efsane bu ya göksel uzun ömür tanrısı Nanji Xianweng de Li nehrinde gezintiye çıkar. Ve o da Nilüfer Perisine ilk görüşte aşık olur. Devlerin aşkı büyük olur. Ay bu şarkıydı neyse Uzun ömür tanrısı Yeşil Nilüfer Perisini kendi cennet havuzuna götürmeyi planlarken Perinin sazana olan aşkının farkına varır. 💔 Uzun ömür tanrısının aşkını fark edemeyen Yeşil Nilüfer Çiçeği o sırada aynalı sazana birlikte bir ömür geçirmemiz için Li nehrinin suyunu temizlemelisin diyor. Bunu duyan uzun ömür tanrısını Nanji çok sinirlenir 😤 Yeri göğü inletip Yeşil Nilüfer Çiçeğini de böyle bir taş tepeye dönüştürür. Aşıkları burada da ayırdılar. 😔 Yangshuo’ya yakın bu kasabanın adı da Xingping. Bu kez ben de çok sevdiğim için manzarayı siyah-beyaz olarak çektim. Umarım beğenirsiniz.

     Yangshuo; MS 590 yılında Sui hanedanlığı döneminde ilçe olmuş. Çeşitli etnik grupların yerleşimi ile kozmopolit bir halkı varmış göreceğiz. Güzel küçük bir rıhtımda indik, karabatakları sopasına bağlamış yaşlı bir adamla karşılaştık.

       Rehberimiz anlatmıştı. Buradaki yerli halkın geleneksel balık avlama şekli bu.🐟 Anlatayım; Hayvana eziyet ama maalesef elden gelen bir şey yok. Karabatakların boyunlarını tuttukları balıkları yutamayacak seviyeye kadar iple bağlıyorlar. Ayağından da kaçmasın diye bağlanan hayvan yeterince balık tuttuktan sonra ayağından çekiyor sandala alınca da kusturup balıkları boşalttırıyorlar.

       Artık öyle bir hale gelmiş ki, ücret karşılığı özel balık avlama seansı yapıyorlarmış. Ama balık hemen tutulmayacağı için de karabataklar nehire attıkları ölü balıklarları ağızlarına dolduruyorlarmış. Etrafı fotoğraf çektirmek isteyenlerle doluydu istediğim gibi çekemedim ben yukarı çıktım etraf boşaldı. Ah vakit darlığı fotoğraf olayına hep ket vuruyor. Neyse görelim mi? Kız torunum olsaydı alırdım dediğim şemsiyeler. 😍 (Şimdi çoook tatlı Derin’im var.)

       Bu renkli ortamda yürüdük, Yangshuo’nun meşhur *Xi Jie* Batı caddesine geçtik derken yine yağmur karşıladı bizi. Bu güzel kapıda Yangshuo Kültürel Değerleri Geliştirme Merkezi yazıyor. Xi Jie yani Batı Caddesinin tarihi çok eskidir. Neredeyse 1400 yıllık bir geçmiş. Ama ilgiyi çekmesi popüler olması 1980 yılına rastlar. O yılda doğu ve batı kültürünü yaşatan ilçe yabancı dil merkezi gibi olmuş. Her yıl binlerce insan ileri düzey eğitime katılmak için buraya gelirmiş. O kadar ki, çoğu zaman bu caddeye yabancılar caddesi de denirmiş.

       Arkada harika bir park bahçe varmış yazık ki, vakit yok. Guilin’e dönüp gezmemiz gereken birkaç yer daha var. Hızlıca yağmura rağmen çarşıdan geçiyoruz. Ah yağmur ah. Yine de harika renkli bir ortam var. Yağmur fotoğraftan bile belli. Kozmopolit bir halkı var diye bilgi veren rehberimiz Sami beyi haklı çıkaran bir görüntü ilk fotoğrafta karşımıza çıktı, German Hot Dog. 🌭 Bir ara gözüme Kung Fu akademisi yazan tabela bile çarptı. Gerçekten çok renkli bir ilçe. Keşke Guilin’de ki ikinci gecemizi burada geçirseydik.

       Bence burası gerçekten de Guilin’den daha güzel. Her ne kadar Guilin harikadır dense de manzara yönünden Yangshuo’nun yanında lafı bile olmazmış. Fazla gezemedik elbette ama motordan çıktığımız giriş bile bize güzel bir ilçe olduğunu hissettirmişti. Yangshuo’da hava güzel olmasa bile bisiklet ile gezmek çok zevkli olmalı dedirten gençler ve güzel meyveleri ile satıcı kız.

       Son kare enteresandır. Aaa dedim adam hem güvenlikçi hem de uyukluyor ne yeri ne de zamanı. Önder tabelaya bak ne yazıyor dedi. Wax mum demek evet mumya müzesi. Derken iki genç kız geldiler ardından bir kahkaha. Onlar da anlamamışlar. Öğrendiğimiz kadarı ile bir seri fotoğraf çekerek sizi birçok ünlü ile gerçekmiş gibi fotoğraflıyorlarmış. Zaten mumyalar da çok gerçekçi.

       Artık Yangshuo’ya veda etme vakti geldi Guilin’de göreceğimiz birkaç yer daha var. Hızlıca otobüslerimize bindik. Guilin’de okyanus incileri ile inci yetiştiriciliği hakkında bilgi alacağımız güzel bir galeriye gittik. Fiyatlar da uygun olunca tüm kadınlar küpe ve kolye aldık. Ama öncesinde bize incileri teşhir için defile düzenlediler. Ardından Li nehrinin batı kıyısında Fil vadisi turumuzu yapmaya gittik. Nehirden su içen fil görünümlü karstik kaya muhteşem. Hava muhteşem. Evet güzel bir hikaye de burada var. Sami Rehberime kulak verdim elbette. Bu güzel fili görelim.

Çin H. C- Guilin- Li Nehri- Yangshuo
Çin H. C- Guilin- Li Nehri- Guilin-Fil Hortumu tepesi.

       Bu güzel filin hikayesine gelince; Cennet tanrısı İmparatorunun bineği olan fil yeryüzüne indikleri bir zamanda İmparatordan ayrı kalır. Susadığı zaman Guilin’deki Şeftali çiçeği nehri (Taohua Nehri) ile Li nehirinin birleştiği yere gelir ve buradan hortumu ile su içer. Manzara ve oradaki hayat o kadar hoşuna gider ki, adeta aşık olur ve cennetteki saraya geri dönmeme kararı alır. İmparator komutanını fili geri getirmesi için görevlendirir. Komutan da fili cennete geri dönmeye ikna edemez. İmparator tepede görülen Puxian adı ile bilinen pagodayı insanları kötülüklerden koruması için bahşedince fil de buradan hiç ayrılmaz. Ve zaman içinde böyle karstik bir tepeye dönüşür. * Fil Hortumu Tepesi* adını alır. Alttaki fotoğrafta görülen tuğladan yapılmış küp şeklindeki yapı Puxian Pagodasıdır.

       Filin hortum kısmı ile gövdesi arasında görülen yuvarlak kısım aslında bir mağara (üstteki üçüncü fotoğraf) Water Moon Cave- Su ay’ı mağarası. Geceleri ayın şavkının vurmasıyla mağara yuvarlağının sudaki yansıması nehirde ay gibi göründüğünden bu adı almış. Nehir üzerinde bir çok mağara var ama böyle içinden nehir geçen yok. Duvarlarında 50 den fazla 1200’lü yıllardaki Song hanedanlığından kalma yazıtlar varmış. Üstteki son fotoğrafta gördüğünüz gibi bambu kayıklarla gezenler görebiliyor. Ardından grupça yürüyerek otelimize gitmeden önce Sami rehberimiz sizi biraz yürüteyim çok güzel bir parka götüreceğim dedi.

       Gerçekten yemyeşil bir park ama bir de suni gölü var. Bu harika iki Budist Pagodayı gördük; Ay ve Güneş Pagodası her ikisi de Mahayana Budist pagodası. Rehberimiz Sami bey; bunlar hem tapınak hem de öğrenci yetiştirilen dini yapılar diye anlatmaya başladı. Gün ışığı yansımasıyla parlayıp gümüş ve altın pagoda diye de adlandırılıyorlar. Tapınak yapı olarak yeni ama tarihi çok eskilere dayanıyor. 9 kat oluşu göğün katlarını ikiz oluşları da yin ve yan’ı temsil ediyor zira biri su içinde diğeri karadadır. ☯️

Çin H. C- Guilin-Güneş ve Ay Pagodası
Çin H. C- Guilin-Güneş ve Ay Pagodası

       Shanghu gölü üzerindeki bu ikiz pagodalardan öndeki Güneş Pagodası 9 katlı yaklaşık 41 metre yüksekliğinde bronz bir yapı. Dünyada en yüksek ve içinde asansör olan tek pagoda. Arkadaki Ay pagodası 7 katlı, 35 metre yüksekliğinde sırlı çinilerle kaplı. Ay pagodası ada üstünde yapılmış. Güneş pagodası ise göl üzerinde. Ve her ikisi de suyun altında cam bir köprü ile birbirine bağlılar. Gidip geçebilseydik akvaryum gibiymiş. Hele tepesinden Guilin’i seyretmeye doyamazsınız dediler. 🤷‍♀️

       Yerel bir restorandaki akşam yemeğimizden sonra otele yerleştik. Hava da güzel olunca gece yürüyüşe çıktık. Otelimizin adı Şelale idi. Adına uygun bir gösteri yaptılar. 12 katlı otelin arka yüzünden en üstten başlayarak müzik eşiliğinde sular akmaya başladı çoğalıp şelale görüntüsünü aldı. Işıklar altında çok keyifliydi. Sonra pagodaya kadar tekrar yürüdük. Amacımız ışıklar altında görmekti çok da iyi yapmışız gerçekten de ışıklarla tam bir güneş ve ay gibiydiler. Haksız değilim. 😍

Çin H. C- Guilin-Güneş ve Ay Pagodası
in H. C- Guilin-Güneş ve Ay Pagodası

       Hava çok güzel Pagodaya çıkamadık madem ben de kafeden manzara çekerim dedim. 😁 Buyrun Guilin’den gece manzaraları.

       Sonra istikamet otel. Sabah kahvaltısının ardından serbest zamanımız var. Sonra yerel havayolunun 14:30’da kalkacak uçağı ile Şangay’a uçacağız. Biraz da gündüz Guilin’i fotoğraflayayım dedim ama yağmur başladı bile. 🌧️☔️🌧️

       Elveda Guilin. Yine de aklımız kalmasın diye son anda yağmuru başlattın ya. Harikasın. 👍😁

Çin Halk Cumhuriyeti- GUİLİN

       Siz değerli okur dostlarım umarım beğenmişsinizdir. Yakında Şanghay’da görüşmek üzere sağlık ve sevgiyle kalınız.💞💞💞

ÇİN HALK CUMHURİYETİ * Xİ’AN -2 *

       Bugün yine Xi’an (Şian) dayız. Tarih 17 Haziran 2014 sabah kahvaltısının ardından otobüse bindik 2000 yıl önce zamanın İmparatoru Qin Shihuang’ı kötü ruhlardan koruması için yapılmış 6000 Terra Cotta savaşçısı ve atlarının birebir boyuttaki figürlerinin kalıntılarını göreceğimiz ören yerine, kalıntıların sergilendiği müzeye gidiyoruz. Terra Cotta tarihi kalıntıları Şian merkezden 40 km uzakta Lintong kasabasında bulunuyor. Bir saatlik yolumuz var ama önce Terra Cotta’ların replikasının yapıldığı bir yere uğrayacağız.   

       Her türlü Çin işi yapılan bir atölye burası. Hemen kapı girişinde Çinli Komutan ve diğer üst rütbelilerin hanedanlık dönemindeki görünümlerinin kilden yapılmış başsız yarım heykelleri var. Bunlar neden böyle dememe kalmadı herkes bir tanesine kafasını koydu fotoğraf çektirmeye başladı. İnanılmaz. Ay Önder sen de geçsen dedim ve sonuç aşağıda. Hemen yan tarafta da yaptıkları heykeller ve pişirdikleri fırınlar görülüyor.

       Gerçek bir sanat atölyesi Çin işi dediğimiz işlemeler, ahşap lake boyamalar, tablolar, ahşap oyma paravanlar ne ararsanız var. Aşağıdaki fotoğraflarda görüldüğü gibi, kızıl toprağı beyaz kalıplara koyup şekil veriyor çıkarıp rötuşluyor sonra da fırında pişiriyorlar. Nasıl pratik zeka… Çin işi 😉

Terra Cotta savaşçıların replikaları da harika.

En sevdiğim salon süs eşyası Dünya küresi, Çin’nin klasik oda içi bölme olarak kullandıkları paravanları görelim ve sanatçılar iş başında.

       Buradan çıktık kısa bir süre sonra yemyeşil bir ortamda otobüsten indik. Karşımıza Terra Cotta Savaşçıları’nın yaratıcısı İmparator Qin Shi Huang’ın heykeli çıktı. Etrafta turistik eşya standları ile savaşçılarının replika heykelleri var. Fotoğrafı görelim sonra baş aktörden de bahsedelim.

Çin H. C- Xi'an-İmparator Qin Shihuang Heykeli
Çin H. C- Xi’an-İmparator Qin Shi Huang Heykeli

İmparator Qin Shi Huang;

       İmparator Ying Zheng olarak da bilinir. 13 yaşında tahta çıktı. M.Ö 259-210 yılları arasında hüküm sürdü. 22 yaşında Çin devletinin tek hakimi oldu. 39 yaşına geldiğinde savaşan diğer 6 beyliği de bünyesine katıp kendisini de İmparator ilan etti. İleri görüşlü düşünmüş, hükümranlık babadan oğula geçsin diye de ben I. Çin İmparatoru Qui Shi Huang’ım demiş.

       Sevilmeyen bu İmparator Çin tarihi hariç bütün kitapları yaktırdığı gibi Konfüçyüs alimlerini de diri diri gömdürmüş. 😱 Tarihte ne kadar çok cellat adamlar varmış. Neyse tahta çıkar çıkmaz ilk iş olarak kendine ihtişamlı olduğu kadar rahat da olacağı büyüklükte saray şeklinde bir anıt mezar yaptırmaya karar verir. Mozolenin yeri olarak Lishan dağının etekleri seçilir. (heykelin sağına doğru görülen yerler) İnşası tam 37 yıl süren mozolenin yüksekliği zamana yenik düşerek 2000 yılda 120 metreden 46 metreye iner. Toplam genişliği 15 km’yi bulduğu söylenen ören yeri araştırmaları hala devam ediyor.

       Çin inanışı *Ölümü bir doğum gibi görün* der. İmparator Qui Shi Huang’da bakmış ki ölüme çare yok, öbür dünyada tekrar yaşayacağıma göre ölürsem bütün orduyu da benimle birlikte gömün ki, beni orada da düşmanlarımdan korusunlar demiş. Canını aldığı binlerce insanın intikam için peşinde olacağına inanmıştır. Aklı selim biri de aman efendim ordusuz kalırsak Çin İmparatorluğu diye de bir şey kalmaz, biz ordunuzu topraktan yapıp öyle gömelim diyerek ikna eder. İşte sadık Terra Cotta savaşçıları da İmparatorlarını korumak üzere bu görevi üstlensinler diye imal edilmişler. 

       Ve Qui Shi Huang İmparatorluğu’nu ilan ettikten tam 11 yıl sonra ölür. Ama yaptırdığı saray tamamen bitmemiştir. Çin tarihçilerinden Sima Qian; İmparatorun tabutunun ⚰️ döküm bakırdan yapıldığını mezarın aynı bir saray gibi kuleleri olduğunu ve hatta mezarı soygundan korumak için tatar yayı denilen okların dahi otomatik atsın diye sabitlendiğini detaylı olarak yazar ve cıva denizinden bahseder. 1982 yılında mezarı araştıran uzmanlar İmparatorun mezarının yerin 36 metre derinliğinde olduğunu bulmuşlar ve gerçekten de etrafında yoğun cıva varlığını tespit etmişler. Bu nedenle mezar odasına dahi girilemediğini söylemişler. Son teknoloji ile belki de açılır deniyor. Ama halk dahi bizim gibi girilmediğine inanmıyormuş. 🤭 Toplamda 600 çukur ve mezar varmış. 

       Evet yine ilginç bir durum var. Her ne kadar Terra Cotta savaşçıları diri diri gömülmekten kurtulduysa da bu kaderden kaçamayanlar da olmuş. İmparatorun mezarını yapan güvenlikten sorumlu işçilerin çok şey bildiklerini düşünen saray ileri gelenleri imparatorun oğluna etki edip mezarın kapısını kapattırmış, çalışanların diri diri gömülmesine sebep olmuşlar. Sonra da mezar görülmesin diye üstüne ağaçlar dikilmiş doğal bir tepe süsü verilmiş. 🤔 Minareyi çalan kılıfını da hazırlamış. Kalıntılarda bulunan insan iskeletleri mozolenin olduğu taraftaymış. 

       Evet artık gidebiliriz. Hava korkunç sıcak gölge bir yer aramaktan vazgeçip doğruca müzeye gitmeye karar verdik. Rehberimiz yolumuz kısa ama Çin gelenekleri bizi saat yönünde döndürdüğü için yolumuz uzuyor. Şimdi bulunduğumuz yer saat 4, müze ve ören yeri saat 2 de ama bizi 5-6-7-8-9 vs. diye yolladıkları için yürümek zorundayız. Ama yok ben golf arabalarıyla giderim derseniz de paraya kıyacak 200 yuan vereceksiniz dedi. Haliyle espriydi kendi ödedi biz de 😁 imparatorun arkasından dolanıp golf arabalarına bindik. Alttaki fotoğrafta golf arabası ve gittiğimiz müze girişi. Çinli polis ya da güvenlikçilerin arkasındaki kubbeli binada Terra Cotta savaşçılarını göreceğimiz yermiş.

       Müze 1 Ekim 1979 yılında yani Çin’in ulusal gününde açılmış. Bilindiği gibi 1 Ekim 1949 yılında Mao Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan etmişti. Çin için önemi büyük 10 tarihi mekandan biri olan müze 1987 yılında da Unesco Dünya Mirası listesine alınmış. Rehberimiz Sami Bey, müzede çok bir şey yok zaten sadece 2 araba göreceğiz dedi. Ama inanın iki araba için muazzam geniş ve güzel bir bina yapmışlar. Terra Cotta’ların bulunuşundan çalışmaların nasıl yapıldığına kadar her şeyi fotoğraflarla da belgelemişler.
       1980 yılındaki kazıda ortaya çıkarılan iki adet bronz araba ve atlar alttaki fotoğrafta görülüyor kazıda toplanan binlerce parçalar büyük emekle bir araya getirilmiş ve bu hale gelmesi için çalışmalar tam 8 yıl sürmüş. Her birinin açıklaması İngilizce olarak var. Hemen girişte duvar kabartması ve kazıda atlı arabanın ilk bulunuş fotoğrafları var.

       Gerçek hayattaki imparatorluk savaş arabalarından daha küçük, %50 ölçekte yapmışlar ama tam gerçeğe uygun taklitler *Amaç imparatorun korunması ise bu kadar yeter* demiş olmalılar. 😁 Alttaki fotoğraflarda görülen arabanın önde şemsiyeli olan koruyucu arabası ve yaklaşık 1061 kg, arkadaki imparatorun arabası da 1241 kg ağırlığındaymış. Dünya arkeoloji tarihinde bulunan en büyük bronz eşya sayılıyorlar. Koruyucunun güneş şemsiyesinin sapı silah olabilecek düzeneğe sahipmiş.

       Hemen ardından yan taraftaki salona geçtik. Gözlerime inanamadım hani belgesellerde izliyorduk ama gözümüzle gördüğümüz bambaşka bir dünya. Biraz bilgi ve fotoğraf aktarayım ardından birlikte gezelim.

       Terra Cotta Savaşçıları; Ne demiştik bu savaşçılar ve arabaları I. Çin İmparatoru Qui Shi Huang’ı öbür dünyada da koruyacak olan pişmiş topraktan yaptırdığı ordusudur. Gerçek boyutlu bu savaşçılar kilden elle yapılmıştı. Üstelik baştan aşağı silahlı olarak atlarıyla birlikte savaşa hazır bir şekilde donatılmışlardı. Zira kazılardan tahta kısmı çürüyüp gittikten sonra metal kısımları kalmış binlerce ok ve mızrak ucu bulunmuş.

       Nasıl bulunduklarına gelince; 1974 yıllarında Shaanxi’de büyük bir kuraklık olmuştu. Su bulmak üzere yerel halk bir kuyu kazmaya başlar. İlk kazmada bir çömlek parçası bulduklarını zannederler ardından biraz daha kazınca çukurdan bronz metal parçalar, ardından topraktan yapılma bir omuz, baş ve zırhlı bir gövde yarısı çıkınca da tapınak bulduklarını zannetmişler. Kazdıkça çok sayıda çömlek bulununca arkeologlar devreye girer ve M:Ö 210 yılında yapılmış olan bu terra Cotta ordusu ve kayıp dünyaları modern bilim sayesinde gün yüzüne çıkarılmış olur. Yapılan kazılar sonucu insan yapımı, çatılı 3 çukur ortaya çıkar. Önce 1100 savaşçı bulunan parçalarla restore edilip 1 nolu çukurda sergilenmeye başlar ki, bu en büyükleridir. Salona girmeden önce yine belge niteliğinde panodaki fotoğraflar. Buluntular önce renkliymiş zaman içinde hava ve nem soldurmuş. 

       Çukur ya da Pit’leri anlatmadan önce bize verilen bilet üzerinden de göstereyim. M-Müze üstte anlattığım. A-1. çukur B-2. çukur C-3. çukur D-4. çukur ve sağ taraftaki yeşil alan içinde ne olduğu bilinen ama henüz açılmamış çukurlar. 1– İmparator Qin Shi Huang’ın mozolesinin yeri 2– İmparatorun resmi ikametgahı 3-Mezar girişi.

Çin H. C- Xi'an- Lintong- Terra Cotta Çukur Krokisi
Çin H. C- Xi’an- Lintong- Terra Cotta Çukur Krokisi
 

       1-No’lu Pit (Çukur); Kazı yapılan 3 çukurdan en büyük olanı demiştim. Biz salona Doğu ana kapısından giriş yaptık yine sağdan bir tur yapıp kuzey batıdan çıkış yapacağız. Evet hayli geniş ve uzun dikdörtgen şeklinde olan bir çukur. Aşağı fotoğrafta görüldüğü gibi doğu-batı yönünde uzanan koridorun uzunluğu, 230 metre, eni 62 metre ve derinliği de 5 metre. Hemen önündeki tabelada 14.260 metrekarelik bir alanı kapladığı da yazılı. Kazılar ilerlediği zaman ortamı korumak için bu kubbeli yapıyı 1976 yılında yapmış ardından halkın ziyaretine açmışlar. Burada olduğu bilinen 6000 savaşçıdan 1000 tanesi bu gördüklerimiz, atlı savaş arabası, süvari ve okçularmış. Bazıları yüksek rütbeli olmalı ki elbiseleri farklı. Gerçi iyice bakınca birbirine hiç benzemedikleri görülüyor. Saç ve göz şekilleri bile farklı. Savaş düzeninde yerleştirilmiş olan askerlerin bir kısmı Kuzeyde (2. fotoğraf) yüzleri dışa dönük muhtemelen koruma olmalı ve yine bir kısmı da silahsız. Nerden anlıyoruz; ellerinin konumlarından. 😉 😁 Boy ortalamaları 1.80- 2.00 metre arasında günümüz çinli boylarından hayli uzunlarmış. 3. fotoğrafta No:8 yazan yerde savaş arabalarının kalıntıları ile bir önceki çukurda da atlar görülüyor. 

       Ayrıca 1 numaralı bu çukur okçu, süvari, piyade gibi savaşçı çeşidi ile gözde ve sayıca en çok Terra Cotta savaşçısı da burada konuşlanmış. Alttaki fotoğrafta görülen en ön sıranın hepsi ayaktaki okçu askerler. İkinci fotoğrafta daha iyi görülüyor derinlemesine doğru tam 9 çukur, çukurları ayıran 10 adet tuğla duvar ve içinde dörtlü olarak yan yana sıralanan piyadelerle 38 uzun sıra var. Ayrıca arka arkaya dizilişin sayısı da 68. Duvar her 3 metrede bir yapılmış, üstlerine ahşap kalaslar konduktan sonra hasırla kaplanmış üstünü de toprakla örtüp sıkıştırmışlar.. Bu işlem birkaç kat, yüzeyle aynı hizaya gelene kadar tekrarlanmış. Alttaki Terra Cotta’lar çökme olursa zarar görmesin diye yapılmış.

       Atlı arabalar 6 adet önde, 2 tane de arkada olmak üzere toplam 8 tane. Üçüncü fotoğrafta güney kısımda 2 adet görülüyor. Aynısı kuzey kenarda var. İki tane de bir üst fotoğrafta en önde görülüyor. Yine 3. fotoğrafta önde görülen savaşçılar zırhları ile ayırt edilebilen piyadeler.

       Kazıdan çıkarılan 40 bin ok ucunun hepsi de bu 1. Çukurun ortasında bulunmuş. Uzmanların çalışması sonucu bu ok uçlarının çin tatar yaylı okuna ait olduğu saptanmış. Çin tatar yayı da o zamanın mekanik sayılabilen ok çeşidi. Yay kurulu bekliyor tetiği var tüfek gibi tetiğe basınca ok fırlıyor. Menzili kısa olduğu için de oturan okçular kullanırmış.

       Aşağı doğru inerken yani Batı yönünde ilerledikçe kazılmamış, kazılmaya hazır veya kazılmış ama kırık çıkmış kalıntılar da var. İlk fotoğrafımda görülen siyahlıkların kömür kalıntısı olduğunu tespit eden arkeologlar yağmalanıp yakıldığı dönemden izler olarak tespit etmişler.

       Alttaki fotoğraflarda arka sırada olan arabalı savaşçıların atları görülüyor. Ve sondaki fotoğrafta bölmeden çıkan ve restorasyonu bitmiş olan Terra Cotta’lar. Savaşçılar içleri boş olarak imal edilmişler buna rağmen her biri aşağı yukarı 200 kg geliyormuş.

       Şimdi en sona geldik sayılır. İlk fotoğrafla Terrea Cotta’lara biraz daha yakından bakalım. Daha önce yazmıştım gerçekten de hiç benzer yönleri yok. İkinci fotoğraf 1 numaralı çukura batıdan bakış, tam karşıdan giriş yapmıştık. Diğer fotoğraf restorasyonları henüz bitmemiş Terra Cottalar.

       Ustalar iş başında ve inanılmaz görüntüler. Hani derler ya ilmek ilmek işliyorlar. Ellerinde cetvellerle milim milim ölçüyorlar hepsi numaralı. Biz de artık 2 numaralı çukura geçeceğiz. İnsanoğlunun inanılmaz becerileri ve ölümsüzlük arayan İmparatorları için yaptıkları toprak orduyu böyle yakından görmek sıcağa ve kalabalığa rağmen değiyor doğrusu. 👍 Fotoğrafların üstüne tıklarsanız daha büyük ve net görebilirsiniz. 😉

       2 NO’lu Pit (Çukur 2); Çukur 1’den Kuzeybatı’dan çıkınca hemen sağdan Çukur 2’ye geçtik. Her ne kadar ilk çukurda gördüğümüz savaşçı Terra Cotta’larla aynı olsalar da burada 6000 metre karelik *L* şeklindeki savaş alanında dizilişleri, konumları farklı ve bulunan asker heykellerinin kolları da daha eksiksiz. Kısaca çıkan kalıntılar olarak en etkileyici olanı deniyor. Bence hepsi çok etkileyici. 

Çin H. C- Xi'an- Lintong- Terra Cotta Savaşçıları Pit 2
Çin H. C- Xi’an- Lintong- Terra Cotta Savaşçıları Pit 2

       Piyadeler, süvariler, özellikle arabalı savaşçılar sayıca çokmuş ve okçular dahil tam tekmil burada konuşlanmışlar. Yine de hepsi değil sadece altıda biri açık o da ahşap sığınakların kalıntılarını belirlemek içinmiş. Arada sondaj delikleri açarak içerde ne var bakmışlar biliyorlar, 80’e yakın savaş arabası, 1300 kadar piyade ve 90’a yakın okçu ve binlerce bronz silah. İlk gerçeğe yakın yeşil yüzlü savaşçı ve diğer renkli savaşçılar bu çukurda keşfedilmiş. Çukur 1976 Mayıs’ta keşfedilmiş ancak 1994 Ekim’inde ziyarete açılmış.

       Çıkan savaşçılar İmparatorun üst düzey komutan grubu. Hemen çıkışa yakın yine mini bir sergi salonu yapmış camekan içinde sergilemişler… İlk fotoğraftaki renkli savaşçılar 1999 yılında keşfedilmiş. 2 ve 3 no’lu fotoğraflar eğerli savaş atı ile süvarisi. 

       Oturan okçu. Binlerce ok ucu bulunmuş, bir kaç da kılıç. Kılıçlarda spektrofotometre (tayf ölçer) ile yapılan araştırmada üzerlerinin korozyona karşı koruma amaçlı bir kaplama görevi gören, 10-15 mikron kalınlığında krom içerdiği tespit edilmiş ki; Krom kaplama teknolojisi 1937 ve 1950 yıllarında Almanlar ve Amerikalılar tarafından icad edilmişken Çin de tam 2.200 sene önce kullanılmış olduğu ortaya çıkmış. Harika değil mi?…

Çin H. C- Xi'an- Lintong- Terra Cotta Savaşçıları Pit 2
Çin H. C- Xi’an- Lintong- Terra Cotta Savaşçıları Pit 2 oturan okçu.

       Alttaki fotoğraflar sırayla yüksek rütbeli subay figürü, ayaktaki okçu ve orta rütbeli subay figürü…

       Az açılmış olsa da çukurun diğer bölümlerini de görelim. Tahta savaş arabaları zamanla çürümüş bronz aksamları kalmış. Üstlerine kapatılan kalaslar zamanla bel vermiş ama üst üste katlar halinde yapıldığı için de bahsettiğim gibi alttaki figürlere çok fazla zarar vermemiş. Çöken yerler, kırık figürler yağma sonucu yakıldığı için çökmüş. Yine alttaki 2. fotoğrafda da yanık izleri görülüyor.

       Çukur 2 de diğer kırık figürlerin görünüşleri. Son fotoğrafta oturan okçu figürü başsız olarak daha net görülüyor. Lütfedip fotoğraflara tıklar da büyütürseniz daha güzel görünüyorlar. 🤩

       3 No’lu Çukur; Haziran 1976’da bulunmuş ve çukur 2 Eylül 1989’da da ziyarete açılmış. Biz de 2. çukurdan çıkıp hemen batı kısmında yer alan çukurun ören yerine geçtik. Buradaki kazı çalışmaları tamamen bitmiş. Zaten 520 metrekarelik kendi küçük ama savaşçıları büyük bir alan, arkeologlar çukurun komuta merkezi olduğuna karar vermişler. Zira savaşçıların karşılıklı diziliş şekli konuşuyorlarmış gibi üstelik ellerinde silah da yok demişler. Çukurun güney bölümünden 42, kuzey bölümden 22 olmak üzere 68 adet gerçek özelliklere sahip Terra Cotta savaşçısı çıkarılmış. Dikkatsiz çalışma değil ama yağmalama döneminde savaşçıların kafaları kırılmış olmalı zira kafa sayısı eksik çıkmış. Fazla fotoğraf yok altta komuta kademesi. 36 yazılı tabelanın yalancısıyım.🤥😁 

Çin H. C- Xi'an- Lintong- Terra Cotta Çukur- Pit 3
Çin H. C- Xi’an- Lintong- Terra Cotta Çukur- Pit 3 Komuta kademesi

       Çukurda çok sayıda altın, bronz eşya ve süslemeler bulunmuş. Yukardaki Terra Cotta’ların ve ekleyeceğim diğerlerinin ellerinde herhangi bir silah bulunmayınca arkeologlar ellerinde muhtemelen tören eşyası taşıyorlardı diye fikir yürütmüşler. Alttaki fotoğrafta görülen 4 tane at gerçeğe uygunmuş. 

       Arkeologlar çok araştırmışlar ama yine de Terra Cottaların başkomutanına rastlamamışlar. Arkeologların ortak fikri; Çinlilerde savaş başlamadan başkomutan seçilmez veya İmparator Qin Shi Huang’ın bizzat kendisi başkomutandır şeklinde elbette bunlar bir varsayım. Evet çukurdan son görüntüler.

       Belli başlı 3 çukur dedik ama bir de 4. çukur varmış. İlk krokide de görülüyor D-4. çukur, yarısı yeşil açılmamış, yarısı pembe açık anlamında. Ama içinden hiç bir kalıntı çıkmamış. Yine arkeologların görüşüne göre ya tamamlanmadı ya da yapım aşamasında yağmalandı. Unutmadan ayrıca İmparatorun mozelesinin bulunduğu yerdeki mezarlarda bir dev adam figürü (kasları falan çok belirginmiş) birkaç dansçı ile çok miktarda hayvan kemiği bulunmuş. İmparator öbür dünyada da eğlenmek istemiş olabilir. Hayvan kemikleri için görüş adaklık olsun diye birlikte gömülmüş olabilirler. Ve ardından ören yerinden çukur 2’nin kapısından çıkıyoruz.

Çin H. C- Xi'an- Lintong- Terra Cotta Çukur- Pit 2
Çin H. C- Xi’an- Lintong- Terra Cotta Çukur- Pit 2 kapısı

       Önce yine bu ören yeri içinde olan yerel bir restoranda yemek yiyecek sonra da Xi’an merkezindeki Müslüman mahallesine ve içinde yer alan Ulu Cami’ye gideceğiz.

       Ben fotoğraf peşinde koşmaktan yemek salonuna geç girince noodle (Çin makarnası) yapma şovunun sonuna yetiştim. Enteresandı yani ahçı koluna yerleştirdiği hamuru bizim kabak soyacağı gibi bir alette yontup hemen önündeki tencerede kaynamakta olan suyun içine tel tel döküyor. Nasıl denk getirdi hayret vallahi. Ama bu arada başka bir ahçı o hamur gibi bir başkasını uzatıp, uzatıp tezgaha vuruyordu. Galiba tel tel ayrılmasının yolu bu hamuru dövmekten geçiyor. 😁 Dayanamadım güzel, çirkin fotoğraf ekliyorum. 

       Neyse otobüslere bindik şehir merkezine gidene kadar rehberimize kulak veriyoruz.

       Çin’de yaşayan yaklaşık 17 milyon Müslüman’ın 70.000’e yakını Xian’da yaşar. Ulu Cami, bu şehirdeki en büyük, en eski ve en iyi korunmuş camilerden biridir. Mimarisinde hem İslami özellikler hem de Çin mimari özelliklerini barındırır. Mimari tarzına bakarak da Ming hanedanlığı döneminde yapıldığı söylenebilir. Ama öncesinde Çin’in Müslümanlıkla nasıl tanıştığını öğrenelim.

       Çin Müslümanlıkla 7. Yüzyılın ortalarında Arap tüccarların, seyyahların vasıtasıyla tanışmış. Çin’e gelenlerin bir kısmı geri dönmemiş yerel kadınlarla evlenip Çin’de yerleşmiş. Bunların çocukları Çin’li Müslümanların ilk nesli olmuş. Müslümanların Çin’de nüfus artışı 13. yüzyılda başlar. Cengiz Han’ın yaptığı seferler sonucu Orta Asya’dan Avrupa ortalarına kadar çok geniş topraklar fethedilir. Bu bölgelerden toplanan Müslümanlar zorla askere alınır. Türkler zaten hep savaşçı piyon olarak kullanılmış. 😤 Neyse, aileleri de olunca onlarda yerleşik yaşamaya başlarlar. Müslüman halk bu kez Kubilay Han’ın peşinde savaşlara katılıp isyanları durdurmasında önemli rol oynamış, Çin’in savaşçı kabilelerle birleşip Yuan Hanedanlığının kurulmasında da yardım etmişler. E durum böyle olunca karşılığında ibadetlerini yapabilmeleri için de peş peşe camiler inşa edilmeye başlanmış. Yuan Hanedanlığı döneminde Hui halkı olarak anılmaya başlanan müslümanlar 16. Yüzyıla gelindiğinde yine bir ayaklanmaya katılarak yardımlarıyla bu defa Ming Hanedanlığının kurulmasına katkı sağlamışlar. Ming hanedanlığı da İslam’ı korumak adına ve Müslümanların onuruna camiler yaptırmış. İşte Xi’an Ulu Camii’de muhtemelen bu 16. Yüzyılda yapılmıştır deniyor.

       Müslüman mahallesi; Güzel mermer bir tak *Aslanlı Kapı*ile sokağa giriliyor.

Çin H. C- Xi'an- Müslüman Mahallesi
Çin H. C- Xi’an- Müslüman Mahallesi-Aslanlı Kapı

       Sağdan devamla Eminönü girişi gibi yemişçi, tatlıcı vs. önünden rengarenk bir görsel eşliğinde geçiyoruz. 500 metre sonra kapalı bir pasaja girdik alttaki son fotoğraf, burası da giysi satılan bir bölüm.

       Pasaj çıkışı biraz yürüyünce sonunda Ulu Cami’ye geldik. Genişçe bir avluya gelince soldaki taş kapıdan geçtik manzara muhteşem.

       Çin Halk Cumhuriyeti’nde 17 milyon Müslüman var, 70.000 kadarı da Xi’an da yaşıyor demiştim. Xi’an da yaşayanların çoğu da çinlilerin Huiminjie dedikleri Hui halkıdır. Ulu Cami diğer adı *Huajue Xiang* yine ilginç bir ad zira satılmak için bu sokağa getirilen koyunlar cami avlusunda bekletilir. Yerler kirlenince namaza gelenler kayıp düşmesin diye sürekli yere saman dökerlermiş. Zamanla cami için *Huaje* kayan yer adını kullanmaya başlamışlar.

       Ulu Cami inşaatına 742 yılında Tan Hanedanlığı döneminde başlanmış dense de medrese oluncaya kadar Ming hanedanlığı döneminde de yapımına devam edildiği söyleniyor. Dört avlusu ile 12.000 metrekareden daha fazla devasa bir alana sahip. İkinci fotoğraf ilk giriş avlu. İlk fotoğrafta soldaki taş kapıdan girince iç içe geçmiş gibi sıkışık ahşap yapılar medrese kısmı, çatıları sanki gümüş gibi inanılmaz işçilik. Ulu Cami aslında böyle devasa bir alanda tam bir külliye olmuş. İçinde kütüphane, müze, arapça ve ardından Kur’an okuma öğretilen dersaneler var. Çıkışta da hediyelik eşya bölümü var. İlk fotoğrafta tam karşıdaki bölüm yıkanılan yermiş. Külliyede kalanlar için olmalı kapıda lütfen kapıyı zorlamayınız yazıyor.

       Bu güzel caminin bahçesinden bir görüntü ile restorasyonu yapıldığı için göremediğimiz 3. avluda Retrospection Tower adı verilen üç katlı sekizgen ahşap bir yapı var alttaki fotoğraflar. Bu yapı da bildiğimiz minare. İlk  fotoğrafta da ahşap kemer. 17. yüzyılın başında inşa edilen bu güzel kemerin kalkık saçakları ile yaklaşık 360 yıllık bir geçmişi varmış. Çinilerinin pek sırrı kalmamış olsa da ahşap işçiliği muazzam. 

       Külliyenin cami kısmına giderken geçtiğimiz iki avluda gördüğüm taş kemerlerde geleneksel Çin kaligrafisi ve arap harfleriyle yazılar var. İlk fotoğraftaki kemerin kapı kısmında görülen siyah bölümde de Kur’an dan bir ayet yazıyormuş. Ve kemerin üstünde de pek seçilmiyor ama iki başta da ejderha var. Diğer yerleri çiçeklerle süslenmiş.

       Cami avlusundan görüntüler.

       Cami’nin içi; Tavan 600 kare panelle kaplı. Paneller rengarenk desenlerle süslenmiş. Avize muhteşem. Ahşap kirişler belirgin Çin mimarisi, birbirine geçmeli yapılmışlar tek çivi yok yani… Halıları desen ve renk olarak çok beğendim. Aynı anda 1000 kişi namaz kılabiliyormuş. Sessizce ibadet eden bir hanım da fotoğraf kareme girmiş. Caminin en büyük özelliği gördüğümüz taş kemerlerde bile Kur’an dan ayetlerin varlığı. Caminin içinde de aynen devam ediyor.  

       Ahşap kolonlar siyah zemin üzerine yaldızla yazılmış (Çin Arapçası) beyitler var. Hangisinde bilemedim ama kelime-i şehadet ile Esma-ül Hüsna Allah’ın 99 ismi yazıyormuş. Arada bilgi paylaşayım. Çin Arapçası, özellikle Çin İslam mimarisinde kullanılan bir hat sanatıdır. Evet üçüncü fotoğrafta önünde bir adamın durduğu yer de mihrap. Mihrabın tepesinde yine kaligrafi ile Tevbe suresi yazılıymış. Amaç namaza duran insanlar sureyi okuyarak hem ezberleyecek hem de tövbe etmiş olacaklar. Yani iyi bir strateji. 👍

       Son ve en büyük özelliği; Alttaki ilk fotoğrafta tam karşı duvarda pek gözükmese de siyah çizgiler seçilebiliyor. Yakından çekerken de silik çıktı. Duvarlar zaten ahşap bir de Çin arapçası ile kazılarak yazılmış okunması bile zor.

       Bu ahşap caminin her tarafı ahşap demiştim, 1. sureden başlanarak Kur’andaki gibi aralıksız 114. sureye kadar tüm Kur’anı ahşap olan iç duvarlara oyarak yazmışlar. Ve Çinde baş yapıt olarak çok değerliymiş. Bunca yıllık bir cami ve zamana yenik düşmemiş ne güzel. Artık çıkıyoruz. Son fotoğraf da dış duvar süsü. Taş oymacılık süper…

       Gittiğimiz yoldan hızlıca geri dönüp Müslüman mahallesinin çarşısına geliyoruz.

       Shaanxi Eyaleti, Xi’an Şehrindeki Müslüman topluluğunun merkezidir ve bu mahalle de Huimin Jie olarak adlandırılıyor. Yani Çinlilere göre Hui halkının mahallesi. Çarşı sokağı da *Beiyuanmen Sokağı* olarak anılıyor. Önce bahsetmiştim çeşitli sebeplerle Çin’e gelip yerleşen evlenip çoluk, çocuk sahibi olan göçmenler İslamla tanışıp Müslüman olunca burada yoğunlaşmışlar. Halen büyük, büyük babalarının mirasını yürütüyorlar ve çoğu da akraba imiş. Tabii kapalı topluluk olunca kaçınılmaz sonuç. İşte mahallenin çarşısı; Beiyuanmen Sokağı.

Çin H. C. Xi'an-Shaanxi- Müslüman Mahallesi
Çin H. C. Xi’an-Shaanxi- Müslüman Mahallesi-Beiyuanmen Sokağı

       Çok güzel bir çarşı rengarenk şuraya bakınız. Çok becerikli çocuklar, tahta tokmaklarla önlerindeki maddeyi katlayıp katlayıp bir biri bir diğeri dövüp duruyorlar 😁 yalnız ne yaptıklarını pek anlayamadık 😳  yanımızda rehber de yoktu. Yan tezgaha bakınca bir çeşit şekerleme olduğuna karar verdik. 😉 Araştırmacı yanım buldu dövülen şey hurma. Un ile karıştırılıp yağda kızartılıyor ya da yapılan turta veya böreklere iç malzeme olarak konuyormuş. 💃

       Sokağın her yanı ayrı güzel tatlıcılar, dondurmacılar, bizim bazlama benzeri pideleri bile çok tanıdık. Enteresandır cevizleri kabuğu ile kavuruyorlar aynı tuzlu fıstık gibi. Önder’den istedim bana aldı. Her zamanki gibi pazarlıksız asla bir şey almaz. 😁

       Buluşma yerine geliyoruz acele etmeliyiz son kareler. Bir tek siyah- beyaz fotoğraf ekliyorum. Hep derim ara sokaklar cevherdir. Esprisi fotoğrafın içinde tıklayın bence. 

       Xi’an’a veda etme zamanı geldi. Yerel havayolları ile (18:40 uçağına yetişmeliyiz) yolumuz Guilin’e. Hoçakal Xi’an seni, Terra Cotta’larını çok sevdik ve iyi ki sende gezmişiz diyoruz.

       Guilin’de görüşene kadar sizler de sağlık ve sevgiyle kalınız… 💞💞💞

 

ÇİN HALK CUMHURİYETİ *XİAN-1*

       Merhaba, evet yorucu bir gün geçirmiş Pekin’de kalmıştık. Tarih 16 Haziran 2014 saat 07:oo Sabah kahvaltısının ardından yerel havayolları ile Xi’an’a uçuyoruz. 2 saatlik bir uçuşla Xi’an’dayız. Bu seyahatin en güzel yanı bavullarınızı sadece topluyorsunuz. Havalimanına oradan otele sizden önce bir şekilde gidiyorlar, ülkede her şey sistemli.

       Yerel rehberimiz Susan ile tanıştık otobüslere bindik. Xi’an’nın çok bilinen Büyük Yaban Kazı Pagodasına gidiyoruz. Yol bir saat sürer diyen rehberimiz Sami Bey’e kulak veriyoruz.

     Xİ’AN

       M.Ö 221’de başlayan hayli eski tarihi boyunca 13 hanedanlığa başkentlik yapmış olan Xi’an (Şian diye okunuyor) Çin uygarlığının beşiği sayılır. Çin’in önemli 4 büyük antik kentinin en eskisidir. Xi-Batı, An- huzur demek olunca Xi’an da *Batı’daki Huzur* anlamına geliyor. Antik dönemdeki adı da *Changan* sonsuz barış demekmiş.

       Guanzhong Ovası’nın merkezindeki nehir ve dağların arasında Shaanxi (Şansi okunuyor) Eyaletinde kurulmuş olan Şian aynı zamanda Çin’den Roma İmparatorluğu’na kadar uzanan İpek Yolu’nun Doğu’daki başlangıcıdır. Dünya’nın 8. harikası olan Terracotta-pişmiş topraktan yapılmış atları ve savaşçıları ile de hayli ünlüdür. (Terra Cotta pişmiş toprak demektir) Şian kültürel miraslarının çeşitliliği ve değeriyle dünyada ilk sıralardadır.

       Şian Çin’in en prestijli birçok üniversitesine sahip olduğu gibi kültürel, endüstriyel, politik ve eğitim merkezi olarak da önemli bir yere sahiptir. Sadece merkezde nüfus 9 milyon iken eyalet 22 milyondur. Diyorum ve güzel ağaçlıklı bir yerde otobüsten iniyoruz ve güzel bir avm önündeyiz, tavanında kocaman bir ekrandan sürekli reklamlar geçiyor. Yerel rehberimiz bilet alıyor. Biraz yürüyüp Pagodaya gireceğiz. 

       Büyük Yaban Kazı Pagodası, Şian’a gelip de görülmesi gereken kültürel miraslardan biri olan Pagoda *Da Ci’en* tapınağının içinde yapılmış Budist bir dini yapıdır.

       MS 648 yılında Tang Hanedanlığının 3. İmparatoru Li Zhi henüz veliaht prens olduğu dönemde ölen annesinin anısına 5 katlı Da Ci’en tapınağını yaptırır. Başına da (Keşiş Tripitaka- Budizm’in kutsal metinlerini bilen anlamındadır) Xuan Zang’ı getirir. Keşiş uzun yıllar Hindistan’da kalmış sonra Çin’e gelmiş. Gelirken Budizm’e ait bütün kutsal metinleri ve eşyaları da peşinde getirmiştir.

       Biliyoruz ki Hindistan’da Budizm dininde hükümdarın kalıntıları ile dini malzemelerin saklandığı çan şeklinde veya konik şekilde yapılmış dini yapılar Stupa’lar vardı. Çin ve uzak doğuya gelindiğinde çok katlı olarak yapılan stupa kökenli bu yapılar Pagoda adını almıştır. Genelde tabanında Budizm kutsal metinleri gömülüdür. Ama taştan yapıldıkları ve yüksek oldukları için askeri alanda gözetleme kulesi olarak da kullanılmışlardır. Ayrıca her Pagoda da kutsal metin gömülü olmayabilir.

       Evet MS 652 yılına gelindiğinde Keşiş Xuan Zang’a İmparator tarafından kutsal metinlerle ilgili tüm kitapları Çince’ye çevirme görevi verilir. Xuan çevirileri bitirdiğinde bu kutsal metinleri ve eşyaları saklamak için tapınağın içine bir pagoda inşa edilmesini teklif eder. Kabul görünce çok sevinen keşiş Xuan pagodanın tasarımını yapar inşasında bile çalışır. Pagodaya doğru gidelim…

Çin H. C- Xi'an- Vahşi Kaz Pagodası
Çin H. C- Xi’an- Yaban Kazı Pagodası

       64 metre yüksekliğindeki pagodanın girişi klasik Çin mimarisinde ve ahşaptan, 7 katlı pagoda kısmı taş ve tuğladan yapılmış. Bu ilginç isimli Yaban Kazı Pagodası’nın çok daha ilginç bir de efsanesi var. Bilirsiniz efsaneleri severim. ☺️ 

       Budist rahiplerde de vejetaryen olanlar varmış. Buda’nın şükran gününde başrahip yemek yapmak için dolabı açtığında gram et kalmadığını görür. Büyük telaşa kapılarak kilere koşar bakar, orada da et kalmamıştır. Hızla pagodanın dışına çıkar ellerini göğe uzatarak *Ey yüce ve merhametli Buda’mız bu büyük şükran günümüzde bizi etsiz bırakmaya gönlün nasıl razı olacak* diye serzenişte bulunur. Efsane bu ya! O sırada pagodanın üstünden bir grup yaban kazı geçmektedir. Tam rahibin tepesine geldiklerinde içlerinden en iri olan bir tanesinin kanadı kırılır ve pat diye başrahibin önüne düşer. 🦆

       Şaşkına dönen diğer rahipler *Buda’mızın ilahi gücü bu, hemen buraya bir pagoda yapalım* derler ve adını da Yaban Kazı Pagodası koyarlar. O günden sonra tapınağın tüm rahipleri et yemek, yaşayan varlığın ölümü demektir diyerek vejetaryen olur. Gerçek Budist keşişler kesinlikle et yemezmiş. Elbette pagoda ilk yapıldığında ahşap bir odaydı. Bugüne kadar yakılma, yıkılmalar arasında 13 katlı bile olmuş. Ama günümüze kadar ayakta kalabilen bölümleri Tang Hanedanlığı döneminde Çin’in tek kadın İmparatoru Wu Zetian tarafından ve sonra da Ming hanedanlığı döneminde yeniden inşa ettirilmesiyle gelmiştir.

       Alttaki ilk fotoğrafta görülen yine klasik Çin tütsü kabı Ding, pagoda merdivenlerinin her iki yanında efsane yaratık Qilin veya Kylin ile merdivenlerin ortasında da ejderhalar görülüyor. Fotoğrafa tıklarsanız büyür orada büyükçe bir çan var. Çin’lilerin en büyük özelliği böyle devasa çanları genelde kapı girişine asarlar her yeni gelen çanı mutlaka çalar. Hem ne kadar gelen olduğu anlaşılır hem de kişi şifa bulmaya geldim dermiş. 7. kata çıkılırsa manzara çok güzel dendi ama biz göze alamadık.

       Rehberimizle şimdi pagodada özel bir odaya gidiyoruz. Budizm’in kurucusu Buda’nın hayatını doğumundan itibaren anlatan yeşim taşının her rengi kullanılarak yapılan rölyeflerin muhteşem görüntüsüne hayran kaldık. Camekanla kaplandığı için ışık yansıması olmayanları paylaşayım. İlk iki fotoğrafta annesi Lumbini Bahçesinde Buda’yı dünyaya getiriyor. Dünya nimetlerinden vazgeçen bir deri, bir kemik kalan Buda ve prens olduğu gençlik zamanı.

       Biraz etraf dolaştık. Alttaki fotoğraflarda dua odaları pagoda girişindeki tütsülük, yanında kırmızı mum yakılıp dilek tutulan yer görülüyor.

       Özel olan ikinci bir oda da Buda’ya tapınılan yer. Görkemli bir heykeli var. İnsanlar dua ederken önünde diz çöküyorlar.

Çin H. C- Xi'an- Yaban Kazı Pagodası'nda Buda
Çin H. C- Xi’an- Yaban Kazı Pagodası’nda Buda

       Şian’da görülmesi gereken tarihi şehir surlarına gitmek üzere Yaban Kazı Pagodasından çıkıyoruz. Son birkaç fotoğraf eklemeliyim. Ahşap işçilik şahane.

 

       Şehir surlarına gelmeden önce yeşim taşı alabileceğimiz bir atölyeye uğradık. Surların ana kapısına kadar otobüsle giderken görüntü çok güzeldi. Surların üç girişinde de bu kapı kuleleri var. İkinci fotoğraftaki kuleye yandan 85 basamakla çıktık. Merdivenler çok dikti ve evet saydım. 😁

       Xi’an Şehir Surları, Çin tarihi miraslarından olan surlar eksiksiz ve en iyi korunmuş antik şehir duvarıdır. Bir rivayete göre; Ming hanedanlığı kurulmadan çok önce şehri ele geçiren köylü bir isyancı olan Zhu Yuanzhang’a adı Zeng olan bir münzevi uyarıda bulunur; Bol erzak depola kıtlık gelecek, şehrin etrafına yüksek duvarlar inşa et düşmanlardan korun ve imparatorluğunu ilan etmek için acele etme der.

       Uyarılara uyan Zhu Yuanzhang şehir sularlarını inşa ettirir ve eyaletlerde daha önce yapılmış olan surlarla birleştirerek şehri koruma altına alır. Ming İmparatoru olduktan sonra surlara yapılan eklemelerle bugünkü halini alır. Surların uzunluğu 13,7 km yüksekliği 18 metre ve duvar üst genişliği de 16 metredir. Duvar boyunca 98 adet kule 5000 üzerinde siperlik varmış.

       İlk yapıldığında toprak olan surlar sağlam olsun diye toprağı sönmemiş kireç ve yapışkan pirinç özü karıştırarak kullanmışlar. Daha sonra tuğla ile kaplanmış. Burada da Feng Shui’ye göre düzenlemeden söz edebiliriz. Her taraf klasik kırmızı Çin fenerleriyle süslenmiş.

       Bugünlük başka gidilecek yerimiz yok. Genelde bisiklet kiralayıp surları gezmek daha mantıklı oluyormuş. Malum bizim vaktimiz yok. Yola koyuluyor ve serbest zaman sonrası otelimize gidiyoruz. Yarın Terra Cotta savaşçılarına gideceğiz. Tekrar görüşünceye kadar hoşça sevgi ve sağlıkla kalınız. 💞💞💞

 

ÇİN HALK CUMHURİYETİ *PEKİN -2*

Çin Seddi

Çin Halk Cumhuriyeti gezimize devam ediyoruz. Pekin’de ikinci günümüz tarih 15 Haziran 2014 Sabah kahvaltısının ardından yola koyulduk. Pekin’e 60 km mesafede 2000 yıllık tarihi ile Dünya harikası meşhur Çin Seddine gidiyoruz. Hani okul çağımızda uzaydan bile görünüyor diye duyduğumuz, 6.700 km uzunluğunda diye öğrendiğimiz, Bohai (Po Hay) denizinden başlayan doğuya doğru uzanıp Gobi çölü ile son bulan biz Türklerden korunmak amacıyla yapıldığına inanılan Çin Seddi’ne… Heyecan dorukta.

İki saatlik yolumuz varken biraz tarihinden bahsedeyim. Gideceğimiz yer Çin Seddi’nin ziyarete açık en bilinen üç geçitinden biri Juyongguan geçidi. Diğerleri Badaling ve Mitanyahu bölgeleridir.

2000 yıllık geçmişi olan Dünyanın el yapımı olan bu en uzun (yakın zamandaki arkeolojik bilgiye göre de uzunluğu 21 bin km) surların yapımı çağlar boyunca sürerken Çin’in 5 eyaletinden geçmiş. Tam olarak yapım tarihi bilinmese de Zhou Hanedanlığı döneminde çevre göçebelerin talanlarına engel olmak için yapıldığına inanılıyor. Daha sonra gelen krallar savunma sistemlerini geliştirmiş komşu krallıklardan gelecek saldırıları önlemek için surları genişletmiş. Komşularına da göçebeler için yaptık sizin için değil diye de olayı yumuşatmışlar. 😁

M.Ö 221 yılına gelindiğinde Qin hükümdarı kendini -ben ilk Qin İmparatoru, Qin Shi Huang’ım (Çin Şi Huan) diye ilan etrafta birbiriyle geçinemeyen 7 beyliği birleştirmiş. Bu beyliklere ait bütün küçük surları da kendi surları ile birleştirmeye başlamış. Netice; Adına uygun ilk Çin Seddi yapılmış oluyor. İş bilenin demişler. 😉 

Qin Hanedanlığı’ndan sonra Çin seddi Ming hanedanlığı döneminde de genişlemeye devam etmiş. Ve halen mevcut Çin seddi Ming Hanedanlığı dönemine aittir. Tuğla ve granitten inşa edilen Ming duvarı o dönemlerde stratejik bir öneme sahipti. Günümüzde çinliler; Surları aşanlar olabildi (Moğollar ve Mançuryalılar) ama hepsi de o dönem hanedanlığının zayıflığından ülkeyi fethettiler yoksa duvarın zayıflığından değil diyorlar. Benim bildiğim Cengiz Han duvarı bir kaç kez denedikten sonra aşmıştı.  Acaba öyle mi? Göreceğiz.

Tarihler boyunca cazibesini hiç kaybetmemiş. Halen yerli halkın bile çokca ziyaret ettiği tarihi merkezlerden biridir. Avrupalıların Çin Seddi’nden haberi 1605 yılında Portekizli kaşif Bento de Gois’in keşfi ile olmuş. Unesco 1987 yılında Çin Seddi’ni Prestijli Dünya Mirası Listesine almış. 2007 yılında da Dünya’nın 7 harikasından biri olarak seçmiş. Bizim gezeceğimiz Juyongguan geçidi sadece surlardan ibaret değil şimdi birlikte gezince göreceğiz kuleler ve tapınak da var. Bir görüntü vereyim sonra anlatırım. (Alttaki fotoğraf ilk bölüme çıkınca çektiğim kare yani alıntı değil 🤩)

Çin HC- Pekin- Çin Seddi- Juyongguan Geçidi
HC- Pekin- Çin Seddi- Juyongguan Geçidi Batı Surları

Juyongguan Geçidi; Çin Seddinin üç önemli geçidi var. Bunlar Jiayuguan Geçidi, Shanhaiguan Geçidi ve Pekin Şehrine en yakın olan Juyongguan geçidi. Juyongguan geçidi Pekin’in Chanping bölgesinin Kuzeybatı’sındadır. Yapıldığı dönemdeki görevi askeri savunma sağlamaktı. Dev bir ejderha gibi kıvrımlı görüntüsü olan bu kısım Qin Shi Huang’ın zamanında Juyong surlarıyla birleştirilmiş Juyongguan adıyla günümüze kadar gelmiş. Geçidin kalesi Hongwu saltanı döneminde Ming hanedanlığına geçiş aşamasında inşa edilmiş. Birçok kez yıkılmış yeniden yapılmış. Gezerken gördük en son 1992 de epey restore edilmiş.

Juyongguan Geçidi Doğu’da 150 metre yüksekliğindeki Cuiping dağına kadar uzanır ve uzunluğu 1500 metredir.  Batı’da 351 metre yüksekliği olan Jingui dağına kadar uzanır 1.200 metredir. Geçitteki surlar aslında toplamda 4,150 metre uzunluğunda oval bir çerçeve gibidir. Yani gezilebilir bir uzunluğa sahip gibi görünse de vakit ve nefes önemli sorun. Nan Guan (Güney- Kapı) ve Bei Guan (Kuzey- Kapı) iki de kapısı var ve her kapının da kulesi var.

Park yerinde iner inmez hemen sağın solun fotoğrafını çektim. Çevrede alış veriş için dükkanlar ve cafeler var. Gerçekten çok heyecanlandım aynı Yasak Şehir’de hissettiğim gibi. Yaşanılması gereken duygular. Haydi birlikte gezelim yaşamak gibi olmasa da…

İlk fotoğrafta çıkış yerindeki ceviz ağacında kırmızı çaputları göründe biz de merak ettik ama sanki süsleme amaçlıymış gibi duruyor. Gerçi hemen arkasında tapınak var. Sonra eklerim. Şimdi hep beraber ağacın solundaki merdivenleri tırmandık. Sağ taraftaki fotoğraflar parktan görüntüler en alt kare de Juyongguan geçidi. Guan zaten kapı demek Juyong kapısı-geçidi. 😁

Rehberimiz; Kaleye tırmananların işini zorlaştırmak, savunmayı üst seviyede yapmak için basamakların bazıları kısa ve dar bazıları daha geniş ve yüksektir aman dikkat dedi. Her zaman sayardım da bu kez basamaklardan yuvarlanmayalım derken saymayı unutmuşum. Sanırım yine de 50 basamak vardı. Zira diğer taraftan iniş için çektiğim fotoğrafta 45 basamak var. 😁 Evet geçidin üstündeyiz. Yürümeye nereden başlayalım diye düşünüyoruz.

Rehberimiz Baydu Bey, Batı bölüm çok daha dik Doğu nispeten daha yaygın ve kolaydır dedi. Söz dinledik istikamet Doğu…  İkinci fotoğrafta görülen 45 adet bazen dar bazen ince basamakları dikkatlice indim zaten fotoğraf makinam ve çantam yeterince ağırdı. İlk fotoğrafta görülen birinci platform gözetleme kulesine doğru gidelim bakalım. Son fotoğrafta dikkat ettiyseniz kardiyovasküler 🫀ve serebrovasküler 🧠 hastalığı olanlar lütfen Çin Seddi’nde tırmanırken dikkatli olun yazıyor. Fotoğrafların üzerine tıklayın daha net görünürler.

İlk bölüme doğru giderken, işte AŞK bu! Çin Seddi falan dinlemez bulur bir yer asar kilidini, sevdiğine  mühürler kalbini.… 🔒💘 🔒 Şiir gibi oldu…

Aşk demişken Juyongguan geçidi ile ilgili hayli efsane varmış. Rehberimiz bize efsanelerden iki tanesini anlattı. Ben Meng’in hikayesini daha çok sevdim. Bu surların yapımında bir milyona yakın insan çalışmış. Çalışanların bir kısmı askerken, geri kalan çoğunluk zorla toplanıp getirilen köylülerden oluşuyormuş. İşte Meng Jiangnu’nun acı hikayesi, kocasının köylerinden zorla alınarak bu seddin yapımında çalıştırılmasıyla başlar. Meng, Kocası Fan Qiliang’dan uzunca bir süre haber alamaz ve hayli zor şartlarda günlerce yol kat ederek Çin Seddi’nin inşa alanına ulaşır. Önce sağa sola bakınır kocasını göremez. Önüne çıkan herkese sorar, “Qiliang’ı gören var mı?”  🥺  Kimseden ses çıkmayınca kocasının öldüğünü anlayan talihsiz Meng yüreği yerinden koparcasına öyle bir figan eder ki, Juyongguan’ın bir bölümü Meng’in yüreği gibi yıkılır. Yıkılan duvardan kocasının kemikleri çıkar. Göz yaşları içinde kemikleri toplayıp kendi bildiği gibi defneder. 😭 Ya işte böyle olmalı sevgi. Neyse biz surları arşınlayalım bakalım kaç metre. 😁    

İlk gözetleme kulesine geldik. Alttaki fotoğraflar. İki kule arası 200 metreymiş. O tarihte ağır silah olarak top ve tüfek vardı. Ama yine de duvarlar bu bölümde pek aşılabilir gibi değil. Yolun genişliğini buradaki döşenmiş taşlara bakarak tahmin ettik. Aşağı yukarı 3,5 metre kadar. Eh, yükseklik de makul seviyede. Başka yerlerde duvarın en geniş yeri 16 metre ve en dar yeri de ise 1,5 metre civarıymış.

Batı kısmında yürüyüş yapan çok fazla kişi yok gibi. Hava inanılmaz sıcak ve güneş tam tepemizde. Önder, “daha çıkmayalım” deyince ben biraz daha çıktım. Ama ikinci gözetleme kulesine varamadan döndüm. Zaten bu Doğu duvarında toplam 6 gözetleme kulesi var. Yani bu tırmanışta sadece 300 metre yürümüşüm. Sol taraftaki manzarada Juyongguan’ın Güney kapısındaki kule ve binalar görülüyor. Sanırım otel de vardı. Önderin olduğu fotoğrafta görülen ilk gözetleme kulesini (souvenir shop) hediyelik eşya dükkanına çevirmişler, üstü ise ev gibi görünüyor.

 

Kuzey kulesine geri dönünce, baktık daha vakit var Batı’ya da çıkalım dedik. Sağ üstteki fotoğraf Juyongguan Geçit Kulesinin Güneybatı kapı bölümü, biz ilk fotoğraftaki Kuzeybatı kapısı bölümüne gitmeye karar verdik. Üçüncü fotoğrafta da belli zaten Güneyde çok daha dik bir tırmanış var. Gerçi bakalım nereye kadar gidebileceğiz… Haydi.

Juyongguan Geçidi, tarihinde stratejik öneme sahip bir askeri garnizondu demiştim. İşte ilk karşımıza çıkan bu bina da arsenal diye geçiyor yani cephanelik… Toplar da görülüyor. Önündeki taş Stel de, daha önceki yazılarımdan hatırlarsınız, burada savaşan ya da görev yapanların onurlandırıldığı dikili bir taş. Top tüfek deyince aklıma hemen Çin Seddi’nde çekilmiş *Great Wall* filmi geldi. Tavsiye ederim can dostum blog arkadaşımın sayfası *Asli’nda.blog* da  güzel yorumunu seçtiği harika müzik eşliğinde  okuyabilirsiniz.

Önce şu merdivenleri çıkıp durumuma bakacağım sonra Önder’e gel devam edelim derim. Baydu rehberimizin dediği doğru bu surlar bir hayli dik. Üstelik bu bölümün sadece ilk gözetleme kulesine kadar olan merdivenlerin basamakları hiç aralıksız devam ediyor… Fotoğrafta görebilirseniz insanlar basamaklarda oturmuş dinleniyor bir başkası neredeyse 4 ayak çıkıyor. Zar zor 3 zikzaklı merdivenleri çıktım. Önder’e yok gidilmez dedim. Ama Doğu duvarının manzarası da görülmeye değerdi… 

Ah işte sadece kuleler yok tapınaklar da var demiştim. Aşağı indiğim zaman daha güzel fotoğraflar eklerim.  Buradan görünüş böyle.

Aslında çatı işçiliğini de eklemem gerek. Şu oyma ejderhalara bir bakınız. Tapınağın çatısında yine mitolojik bir hayvan üstünde insan betimlenmiş. Ve bu betimlemede sadece 3 adet mitolojik figürün olması, statüsünün orta-alt seviyede olduğunu düşündürüyor. 😁

Çıkamadığımız yerden geri dönünce, baktık daha vakit var. Tapınağı,gidip bir de Güneybatı kısmından çekeyim dedim. Adı Zhenwu olan bu tapınak Taocu bir Tapınak. Birazdan aşağı iner içine de bakarım. Gerçi yasak dediler ya bir şekilde bakarız.😉 Çatılarda kullanılan renklerin canlılığına hayran kaldım.  

Çin HC- Pekin- Çin Seddi- Juyongguan Geçidi-
Çin HC- Pekin- Çin Seddi- Juyongguan Geçidi- Zhenwu Tapınağı

Sonra aşağıya indik. Tapınağın adı çok, Xuanwu,  Xuandi ve Zhenwu *Gerçek Savaşçı* veya Zhenwudadi  *Büyük Dövüş İmparatoru* olarak da bilinirmiş. Çin’de tapılan güçlü bir tanrı, Taoizmde ise en büyük tanrı. Dövüş sanatı yapanların saygı duyduğu, Mançurya ve Moğolistan’ın da koruyucu tanrısı.

Ming hanedanından İmparator Yongle, Jignan savaşında yeğenini altederken Xuanwu-Zhenwu’dan ilahi yardım aldığını iddia etmiş. Ve Zhenwu’nun ölümsüzlüğünü anlatmak için birçok yerde Zhenwu Tapınağı inşa ettirmiş. Bir tanesi de bu, ama restore tarihi 2012 yani yeni sayılır.  İçerden bu iki fotoğrafı da Önder’in kamufle etmesiyle acilen çekebildim. Tanrı Zhenwu ve bir diğer yardımcı tanrı.

Bu arada Ceviz ağacına bağlanan kırmızı çaputların da dilek için olduğunu öğrenmiş olduk. Zira tanrı heykelinin ayak kısmındaki tabelada *tüm dilekler gerçekleşir, bol ,huzur ve servet* yazıyor o kırmızı kurdeleler de heykelin her tarafında var. Belli bir bağış karşılığında alıyor dua edip Ceviz ağacına bağlıyorsunuz. Bu kez bağlamadım. Tanrı heykeli hayli ilginç. 😉

Artık gidiyoruz parktaki otobüse yürürken zamanın saltanat arabalarını gördük. Grup arkadaşımız Davut Bey eşine poz verirken ben de hazıra kondum. Burası da eski han veya Kangle palace bahçe kısmıymış haliyle kısa sürede bu kadar fotoğraf.

      Sonra otobüse bindik. Şansımıza hava hala kapalı ve gri fotoğraf adına keyifli olmayacak. Panoramik şehir turu yaparak Yazlık Saray’a gidiyoruz. Rehberimiz yine saray falan aramayın manzaranın keyfini çıkarın dedi. Otobüsten iner inmez etrafımızı satıcılar çevirdi başıma şapka taktı biri ama almadık. Zor zahmet kalabalığı yararak hep beraber güvenlikten nasıl geçtik bilmiyorum. Çin’in nüfusunu düşünürsek çevrede yerli turistin çok olması da garip değil. Zaten bugün Pazar, onlar da buraya gezmeye gelirlermiş. Kenarda toplanırken karşımızda bir göl ve ejderha görünümlü kayık iskeleye yanaşıyordu. Rehberimiz anlatmaya başladı… 🤔

      Yazlık Saray *Qingyi Bahçesi – Yiheyuan *

      Garden of Clear Ripple *Berrak Dalgaların Bahçesi* Çin’ce adı * Qingyi Bahçesi- Yiheyuan* olarak bilinen saray Kunming gölü kenarındaki Wanshou tepesi üzerinde inşa edilmiş.  Sarayın inşasını İmparator Qianlong annesi’nin doğum günü kutlamalarını yapmak için 1750 yılında başlatmış. İmparator ailesi sarayı Yasak Şehir sıcağından kaçıp biraz serinlemek için tercih etmişler.

      Sarayın üzerine kurulduğu tepe Wanshou Tepesi de yine göl gibi Çin el yapımı. 😉  Ve evet Wanshou-Longevity Hill-Uzun Ömür Tepesi yine göl yapmak için kazıda çıkan taş toprakla yapılmış. Gerçi bölgede birkaç küçük göl vardı onları birleştirelim derken anlaşılan işi büyütmüşler. Zira gölün alanı rivayete göre Tiananmen Meydanının 4-5 katıymış, belki de daha fazla. Çinde böyle suni yapılmış göllerden birkaç tane var diyen rehberimizin anlatılarını dinlemeye devam. Etrafta saray aramayın karşı tepede görünen binalar saray değil tapınaktır. Alttaki fotoğraftan bakınız çok uzakta gidip göremeyeceğiz. Saraydan sadece birkaç bina kalmış. Bu arada ejderhalı 🐲 kayığı da görelim bakınız ne güzel.

Çin HC- Pekin- Yazlık Saray- Kunming Gölü
Çin HC- Pekin- Yazlık Saray- Kunming Gölü

          Çin’in kötü talihi burada da iş başında I. ve II. Afyon savaşları sırasında İngiliz- Fransız kuvvetleri tarafından saray yakılıp yıkılmış.  O dönemde sarayda yaşayan da İmparatoriçe * Dowager(dul) Cixi veya Dragon- Ejder Leydi lakaplı* cariyelikten gelme olduğu için hor görülmüş ama dediğim dedik de bir kadınmış.  Ömrünün son yıllarını burada geçirmeyi amaçladığı için 1888 yılında yeniden inşa ettiriyor adını da *Yazlık Saray –Yiheyuan * olarak değiştiriyor.

      1900 yılına gelindiğinde Boxer ayaklanması sırasında Yasak Şehirle birlikte burası tekrar yağmalanıyor. Yazlık Saray o tarihten sonra eski ihtişamını kaybediyor. 1924 yılında halka açılan sarayı Unesco’da 1998 yılında Dünya Mirası listesine almış. Bu bilgilerden sonra göldeki kemerli köprüye doğru yürüyoruz. Adı * Shiqikong Qiao- 17 Kemerli Köprü * bizi küçük adacığa Nanhu adasına götürecek… Bu güzel köprüyü önce görelim.

      Burası Pekin’in klasik Çin bahçesi, halk mesire yeri gibi ziyaret ediyor. Ejderha kayıkla ilerde olan başka adacıkları geziyor. Bir grup müzisyen var henüz çalmaya başlamadılar. Hediyelik eşya dükkanları, yeme içme büfeleri, dedim ya tipik mesire yeri. Diploma alan öğrenciler buraya gelip güzel manzarada fotoğraf çektiriyorlar.

      Kenarda sanki gölü seyreder gibi mermer bir kaide üzerinde konuşlanmış bir bronz öküz heykeli var. Çinlilerin *Altın Öküz* diye burnunu elleyerek şans diledikleri bu öküzün yanındaki tabelada; 1755 İmparator Qianlong’un hükümdarlığı döneminde Yazlık Sarayı sonsuza kadar sel felaketinden korumak için yapılmıştır yazıyordu. Hakikaten uygun yani arkasına geçip baktım sarayı gözlüyor gibiydi. Çinliler öküzlerin sel felaketini önleyecek kudrete sahip olduklarına inanırlar ve tüm su kanalları başında, göl kenarlarında benzer öküz heykeli görebilirmişiz.

      Sırtında görülen Çince yazılar da geleneksel *mühür* tarzı hatla yazılmış kasidedir. *Altın Öküz Üzerinde Yazıtlar* başlıklı seksen kelimelik kasideyi İmparator Qianlong yazmış.  

Çin HC- Pekin- Yazlık Saray
Çin HC- Pekin- Yazlık Saray

Köprü başını Qilin veya kylin olarak adlandırılan ejderha başlı mitolojik aslan tutmuş. Köprü boyunca da sanki yavruları var. Rehberimizin dediğine göre 500 küsür yavru Qilin’lerin hepsi birinden farklı. Evet öküz heykelinin etrafındaki küçük Qilin’lerdeki gibi. Öküz fotoğrafında biraz görülüyor gibi kolyeleri, ağız yapıları vs. 

Yazlık Saray da bu kadardı maalesef. Bu güzellikleri kayığa binerek, Wanshou Tepesindeki kalan tarihi mirasları görerek Çin Kültürünü yakından gözlemlemek çok daha keyifli olurdu. Hep söylüyorum tur ile gezince zaman yetersiz ve gezilecek mekan az oluyor. 🤷‍♀️ Donghuamen gece pazarından alışık olmadığımız yemek çeşitlerine bakarak geçiyoruz.

Çin HC- Pekin-Donghuamen gece pazarı
Çin HC- Pekin-Donghuamen gece pazarı

Birkaç fotoğrafda yemeklerden olsun her şey vardı… 🦂 🪱🤦‍♀️

Yerel lokantada yemeğimizi yedikten sonra biraz da Wangfujing Caddesinde gezindik.

      Wangfujing Caddesi, 700 yıllık geçmişe sahip bu caddenin ismindeki Wangfu-Aristokrat konağıJing’ de kuyu demektir. Yuan hanedanlığının son yılları ile Ming Hanedanlığı döneminin ortalarına kadar burası ticari faaliyetlerin yoğun olduğu bir alandı. Qing Hanedanlığı döneminde de on aristokratın konağı vardı.  Bu on konak sebebiyle caddeye Ten wu ile Wangfu (aristokrat konağı) caddesi denmiş. Sonra bölgede tatlı su kuyusu bulununca caddenin adına bir de Jing -kuyu eklenmiş olmuş Wangfujing. Şimdilerde kuyu yok olmuşsa da adı ve alttaki fotoğrafta görünen kapağı sembolik olarak kalmış. Wangfujing bu haline 2000 yılında gelmiş.

Ünlü markaların olduğu bu caddeyi bizim İstiklal’e benzetsem de ondan hayli geniş ve daha uzun olabilir. Sanırım 1.5 km kadar var, burası da trafiğe de kapalı. Cadde hayli kalabalık. Çok güzel ve üstelik ücretsiz olarak binilebilen alış-veriş arabaları var. Biz yürüdük. 🚶‍♀️🚶🏼

Wangfujing’in kuzey tarafına mutlaka uğrayın diyen rehberimizi dinledik. Çok haklıymış Snack- Aperatif sokağı ya da Barlar sokağı diyebileceğimiz bir yer. Havada asılı duran kırmızı fenerleriyle ambiyansın güzelliği anlatılmaz lakin çok kalabalık . Birazdan karşımıza çıkan görüntüye inanamadık. Sopalara takılmış akrepler resmen canlı. Satıcı, isteyene üç tane seçti hemen kaynar yağda kızarttı verdi. Bu kadar Akrep hem de canlı nasıl olur derken yerel rehberimiz çiftlikleri var üretiliyor dedi buyrun…

Size daha güzel fotoğraflar ile veda etmek isterdim ama hava karamak üzere bizler de otele dönmeliyiz abbas yarın sabah Xian yolcusu. Tekrar görüşünceye kadar hoşça, sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

 

ÇİN HALK CUMHURİYETİ *PEKİN-1*

        Hiç aklımızda yoktu ama bir yerlere gitmek istiyorduk. ETS tur ile çoook uygun bir fiyatla yeni bir seyahat fırsatını yakalamışken de kaçıramazdık. 😉 Kaldı ki gideceğimiz ülke tam bir yasaklar ülkesi, kapalı kutu dünyanın en kalabalık ülkesi ÇİN iken.

        Çin Halk Cumhuriyeti yeşil pasaporta vize istemiyor. Yine de herkes mutlaka uçakta dağıtılan *giriş formu*nu dolduruyor, adres olarak bir yer bildiriyor. Bizler kalacağımız Baıfuı Hoteli yazdık. Pasaport kontrolünde formu veriyorsunuz. ATATÜRK Hava Limanı’nda THY’ları ile 13 Haziran 2014 saat 00:30’da başlayan serüvenin ilk ayağı olan Pekin için uçaktayız. Uçakta tek boş koltuk yok ve çoğu da Çinli… Pekin üzerinde havadan birkaç manzara ve iniş…

        Pekin Capital havaalanına 8,5 saatlik bir uçuş sonunda ulaştık. 5 Saat (TR 09:08) farkımız var, burada günün ortası. Bagaj ve pasaport kontrol vs. sonrası otobüse bindiğimizde saat 16:30 oldu bile. Dövizi en uygun otellerden alabilirsiniz sakın havalimanından almayın diye uyaran rehberimizi dinliyor döviz almıyoruz.

        Sıkı bir bagaj, pasaport kontrol sonrası rehberimiz Sami Avigdor Bey ve yerel rehber Ketrin ile (Catherine -kolaylık olsun diye çince isimlerini kullanmıyorlarmış) otobüsle büyük bir alışveriş merkezine doğru yola koyulduk. Trafik yoğun ama akış güzel. Sol sinyalini yak anında birbirlerine yol veriyorlar. Hava gri yağdı yağacak gibi ama sıcaklık iyi. Merkeze 1 saatlik yolumuz var. O zaman biraz Çin’den Biraz da Pekin’den bahsedelim.

       Çin Halk Cumhuriyeti; Hiç şüphesiz Dünyanın en kalabalık ülkesidir. Günümüze gelene kadar 4 bin yıl öncesinden yazılı tarihi vardır. Ama en önemlisi; Öğrenim hayatımızın ilk yıllarından beri bildiğimiz kağıdın keşfi ile gelişen matbaacılık, pusula ve barut gibi medeniyete hizmet eden buluşların hep Çin’den çıkmış olmasıdır… Ayrıca tarihi ipek yolu ve bize uzaydan bile görülüyor diye öğretilen Çin Seddi bu ülkenin tarihi kültürüdür. Filmlere bile konu olan Yasak Şehir (Forbidden City) yine talihsiz bir olayla adı tarihe yazılan Tiananmen Meydanı da kültürel değerlerinin en bilinenlerindendir. Başkenti Pekin’dir ve Dünya’nın en geniş üçüncü nehri Yangtze ülkededir, 300 kadar farklı dil kullanılsa da resmi dil Çince’dir. Ve birçok dini inanışın en başında Budizm gelir sonra Taoizm, Müslümanlık ve Hıristiyanlık. Halkın büyük çoğunluğu Han Çinlileridir. Para birimleri Renminbi (halkın parası anlamında) ama Yuan olarak kullanılıyor. Onların 1 Yuan’ı bizim 2,9 TL miz. 1 dolar- 2TL- 6 Yuan. Tabii 2014 yılında.

      Pekin (Beijing);

        İlk kez, Moğol İmparatoru ve aynı zamanda Çin’deki Yuan Hanedanının kurucusu olan Kubilay Han tarafından 1272’de başkent ilan edilmiş. Ming Hanedanlığı döneminde de “Kuzey Başkenti” anlamına gelen bugünkü adı Beijing ile resmi olarak 1420 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’nin başkenti olmuş. Neticede 21 milyonluk nüfusu ile Uzak Doğu’nun en önemli şehri, 800 yıllık tarihi ile de Dünyanın en eski başkentlerinden biridir.

        Çook geniş yolları ve birçok üst çevre yolları var buna rağmen trafik sıkışıklığı yaşanıyor. Biz trafiğe yakalanmayacak saatlerde gezdik. Etraf sürekli işçiler tarafından temizleniyor, tertemiz bir başkent yere tek çöp atanı görmedim. Merkeze geldik yemekten önce bahsi geçen çok katlı alışveriş merkezine geldik tipik bir turistik avm bence. Toplam 27.000 metre kare yazıyor ve export mallar satılıyor. Rehberimize göre de tahmin ettiğim gibi muhtemelen çakma markalar satılıyor. Henüz döviz alamadığımız için rehberimiz herkese borç Yuan verdi. 😁 Bakalım nasıl bir yer haydi…

        Bize çok tanıdık geldi sıkıldık dışarı çıkıp biraz marketin çevresinde dolaştık. Tam karşısında Sanlıtun Soho diye görkemli bir yapılar topluluğu gördük. Rehberimiz işte burası tam da marka meraklılarına uygun bir yer. Ama kesinlikle avm değil. İçinde çok ünlü restoranlar, barlarlar var vakit yok zaten çok pahalı bir yer tavsiye etmem dedi… Ama gerçekten de muhteşem bir yapı.

        Otobüsle yerel bir restorana gidip ilk çin yemeğimizi yedik. Artık biliyorsunuz yemek paylaşmıyorum. Ama böyle bir sofra düzeni görünce paylaşmak farz oldu. Yemekler yuvarlak bir masa da yine yuvarlak dönebilen bir tabla üzerine konmuş tabaklarda sunuluyor. Bakınız haksız mıyım? (Masadaki makina benim değil)😁

Klasik Çin sofrası
Klasik Çin sofrası

        10 çeşit yemek var ama sadece iki tabakta tavuk ve et var. Sofrada 8 kişiyiz. İçimden eyvah dedim erkekler mutlaka et yer bizlere kalmaz. Ayıp olmasın diye tablayı da döndüremiyorum. 🤦‍♀️ Neyse umduğum gibi olmadı tabaklar boşaldıkça yenisini koydular kimse aç kalmadı. Bir de özel çay verdiler. Yemekler lezzetliydi. Çinde kimse evinde yemekli misafir ağırlamazmış. Böyle otelin lokantasında veya yine burada olan özel odalarda ailece rahatsız edilmeden yemeklerini yerlermiş. Öyle lüks odalar varmış ki biz görmedik içinde Tv si de varmış. Yani evinizin bir odası gibi düşünün. Fena fikir değil dedik. İşte çok gezen bilir. 😇 Sonra otele gittik, dileyenler çin ayak masajı için rezervasyon yaptırmaya gitti biz doğru 16. kattaki odamıza. TR saat 00:42 burada 21:42 hava parçalı bulutlu, 35 derece İphone öyle dedi… 😉

        Sabah istikamet meşhur Tiananmen Meydanı ve ikinci gündeyiz 14 Haziran 2014 bizim de evlilik yıldönümümüz… 💍 Çin bizim için en güzel kutlama oldu. Meydana yakın bir yerde otobüsten indik yürüyerek gidiyoruz. Çinlilerin çoğu şemsiyeli ☂️ bizim Catherine gibi. Vakit erken olmasına rağmen hayli kalabalık ve Çin halkı zaten çok kalabalık olduğundan diğer turistleri seçmek nerede ise imkansız. Bir de minik çinli tek başına kalabalık arasında kalmış neyse annesi arkadaydı. Rehberimiz aman dikkat gruptan ayrılmayın çinliler geliyor aranıza sokarsanız kaybolursunuz ben nerede fotoğraf çekeceksiniz söylerim dedi. Ama ben Önder’e güvenerek başladım çekmeye…

        Henüz sağdan gidiyoruz daha karşı meydana geçmedik ama bir köşe dönüyoruz karşımızda güzel bir yapı var *Qianmen Kapısı* (modern adıymış) veya Yongdingmen veya yine yerel halkın kullandığı adı Zhengyangmen. Anlamı “Barış Kapısı” olan Yongdingmen vakti zamanında Pekin’in tarihi şehir surlarının ön kapısı olarak yapılmış. 1553 yılında Ming Hanedanlığı zamanında inşa edilmiş. İmparator adak sunmak için Tiantan’a (Cennetin Sunağı) gittiğinde hep bu kapıdan geçmiş. Şimdi Çin tarih müzesi olarak ziyaret ediliyor.

        Pekin’e yeni yol ihtiyacı doğunca kapı 1950 yılında yıkılan Yongdingmen’in bu kulesi tarihi bir değer olarak korunmuş. Tam karşısında da diğer kule var. İlk öncü kapıya *Okçular kapısı* deniyor. Yine vakti zamanında diğer kapı ile yan duvarları bitişikmiş ve hepsi yasak şehrin içinde yer almışlar. Yürümeye devamla fotoğrafta görülen levhada * karşıdan karşıya geçen yayalar lütfen yeraltı geçidini kullanın * yazıyor. 😉

        Nihayet karşıya geçiyoruz devasa genişlikte yolları var ama hiçbir araba hız yapmıyor. Polis hadi hadi demeden sakince bizi karşıya geçirdi. Son model arabalar trafikte ve hiç korna çalan yok (gerçi yasak tabelası var) insanlar sakiin sanki sinirleri alınmış gibi. Yalnız Çinli gezi grupları hayli şamata yapıyorlar üstelik ses tonları yüksek ve konuşmaları da kaba…

      Tiananmen Meydanı; Neyse, Tiananmen Meydanındayız. Ama öyle elimizi kolumuzu sallayarak geçmedik. Yine x-Ray cihazlar polisler çok sıkı güvenlik önlemleri var. Gerçekten uçsuz bucaksız bir meydan. Şu anda 440.000 metrekare (109 dönüm) ile Dünya’nın en büyük yedinci şehir meydanı. Öyle ki 1 milyon insan sığabilirmiş. Hayali size kalmış yani büyüklüğü gözünüzde canlandırın.

        İnanılır gibi değil. Gençliğimizde, Mao yaşıyorken görmeyi hayal bile edemediğimiz meydan Tiananmen… Çin Halk Cumhuriyeti’nin tarihinde en bilinen Ming ve Çing hanedanlarının fermanlarının duyurulduğu, 1949 yılında da Mao Zedong’un Çin Halk Cumhuriyeti’ni tüm dünyaya ilan ettiği Meydan Tiananmen. Meydan o zamanlarda da yasak şehrin ana girişiymiş. 1417’de inşa edildiğinde Cheng Tian Men olan adı Qing hanedanlığı döneminde yeniden inşa edilmiş adı da *Ulusun Kapısı* anlamında kullanılan Tiananmen olmuş. Ve Çin Halk Cumhuriyeti tarihine yazılan en büyük trajediye sahne olan meydandır Tiananmen…

        Rehberimiz; Aslında bu meydanı siyasetle ilgisi olsun olmasın 40’lı yaşlardaki (şimdi 50 😉 bana bakmayın rehbere göre) herkes anımsar sanırım dedi ve devam etti. Pahalılığı, işsizliği ve hükümetin yaptığı reformları yetersiz bulan öğrencilerin her kesimden Çinli’nin 15 Nisan’da başlattığı protesto gösterilerin en yoğunu 1989 yılında 3 haziranı 4 hazirana bağlayan gece bu meydanda yaşandı. Hem de çok kanlı bir şekilde. O zamanlar plastik mermi vs yoktu doğrudan gerçek mermi kullanıldı. Dünya ayağa kalkmıştı sanki. Gösterilerde sivil halktan ölenlerin sayısı Çin’in resmî açıklamasına göre 23, bağımsız kaynaklara göre 500-600, kimilerine göre ise 2000‘in üzerindeydi.

        Şimdi hangi Çinliye sorsanız ya susar ya da yuvarlak sözlerle geçiştirir. Direnişin ve kalkışmanın sembolü ise; fotograf sanatçısı Jef Widener’n 5 Haziran günü çektiği, tankların önünde duran adı ve de akibeti meçhul elinde erzak filesi ile duran Çinli’nin fotoğrafıdır. *Tank Man* diye aratın bulursunuz demeyi de ihmal etmedi. Bizede; sakın İnternette Çin devrimi vs araştırmayın anında yolumuzdan çevirirler deyip bir anısını anlattı. Zaten youtube’a facebook’a falan giremezsiniz. Yine takip edemeyecekleri için facebook yok onun yerine kendileri başka bir facebook benzeri yazılım kurmuşlar. Çin Halk Cumhuriyeti hala yasaklar ülkesi vesselam…

        Evet meydandaki konumumuza döneyim. Hemen solumuzda Mao’nun mozolesi ve önünde Kahramanlık anıtı ilk göze çarpan yapılar. Mao’nun şimdi sadece mozolesi var. Yerli ziyaretçilerin kuyruğu görülmeye değer. Bizim gezme imkanımız yok. Rehberimizin anlattığı kadarı ile vasiyetinde gömülmek istemesine rağmen mumyalanmış. Ziyaret edenler cam bir tabut içinde mumyalanmış Mao’ya saygılarını sunuyorlarmış. Kahramanlık anıtı; 1952 yılında başlayan inşaat 1958 yılında bitmiş. Tam 17.000 parça granit ve mermerden yapılmış. Kaidesi çevresinde devrim tarihçesini içeren rölyefler var. Sütunda da Mao’nun *Halk Kahramanları Ölümsüzdür* yazan kaligrafisi.

        Bir video karesi paylaşacağım (teşekkürler Önder’im) 💞 zira Dünya’nın en büyük ekranı burada hem de iki tane. İlk kare benim çektiğim ama tam görünmeyebilir. İki uzun duvar gibi görülenler aslında dev tv ekranları. İkinci fotoğrafta görüntülü ekran ve diğeri 3. fotoğraftaki Meclis Binasının önünde.

        Rehberimizi takip ederek alt geçitten bu kez yasak şehrin ilk kabul kapısı olan Cennetsel Barış Kapısına doğru gidiyoruz. İlk kareyi hem meydanın kalabalıklığını hem de nasıl temizlendiğini göstermek için koydum. Diğeri malum alt geçit ve sonrası geldiğimiz yerin karşıdan görünüşü…

        Tiananmen kapısı (Cennetsel Barış Kapısı). Şehrin dört bir tarafında açılan kanallardan ve şehrin içinden bir nehir geçiyor. Önümüzdeki ilk köprüden geçmeden önce iki fotoğraf karemiz ile rehberimize kulak verelim. Cennetsel Barış Kapısı İmparator Youngle döneminde inşa edilmiştir. İki kez yangın geçirdikten sonra 1651 yılında yeniden inşa edildiğinde şimdi gördüğünüz dış şekliyle aynıydı. Ve bugünkü Tiananmen adını da o zaman vermişlerdir.

Ortada Mao’nun portresi var ve her yıl bir sanatçı tarafından yenisi yapılıp asılır. Mao hala Çin için bir liderdir ve halen Mao’nun resmine laf edenin cezası ölümdür. Ahhhh ah… 😞 Portrenin sol tarafında *Çok Yaşa Çin Halk Cumhuriyeti* sağında *Çok Yaşa Dünya Halklarının Büyük Birliği* yazıyor.

        Bayrakları kırmızı, üstünde sarı renkte bir büyük, dört küçük yıldız var. Büyük yıldız komünist partiyi, küçük yıldızlar da dört unsuru temsil ediyor; Askerler, öğrenciler, işçiler ve Çinli kapitalistler. Yanlardaki Çin bayraklarının yanına ülkeye gelen yabancı devlet adamlarının bayrakları asılır. Gördüğünüz beyaz sütunun üstünde ejderha heykeli ve çevresinde ejderha motifleri işlenmiş. Ejderha Çin’lilerin hayatında önemli yer tutar. Hatta ejderha soyundan geldiklerine inanırlar ve ejderha da gücü temsil eder. Çin mitolojisine göre Çin ejderhasının 10 tane oğlu vardır ve hepsi farklı şeylere hükmederler; hava, ateş, su gibi. Buradaki ejderhalar da ses’e hükmederler ve yüzleri sarayın dışına dönüktür. İmparatora -savaşa gidiyorsun ama fazla oyalanma çabuk dön derler. İçeride de iki tane göreceksiniz yüzleri saraya dönüktür. Onlar da imparatora; Dışarda fazla kalma biraz da sarayınla ilgilen derler 😁 dedi…

        Çevresindeki iki aslandan sağdaki erkek, soldaki dişidir. Erkeğin ayağının altında inci var dünyayı temsil eder ağzı açıktır. Soldaki aslan dişidir ayağının altında inci değil yavrusu vardır anneliği temsil eder. Kalabalıktan tam olarak çekemedim bile…Tiananmen kapısından geçince dış avluya geçmiş oluyoruz içerde bir avlu daha var henüz biletle geçilen yere gelmedik.

        Önümüzdeki ilk köprüden geçtik. Dar ve uzun bir koridor ile yasak şehire girişin ilk kapısı olan Meridyen kapısına gelmeden önceki alanda mesire yeri gibi insanların oturup dinlendiği yiyip içtiği güzel bir yere geldik. Oh en azından ağaçlık zira o kadar sıcak ki, anlatamam. Ön kapıda gördüğümüz ejderha dikili taşın aynısı burada da var…Bir yerde kostümlü fotoğraf çektirenler diğer tarafta lezzetli Pekin ördeğimiz var diye reklam yapan restoran gördüm. Zaten Yasak Şehirde aynı bizim Topkapı gibi avludan avluya geçiliyor. Bir de elimdeki yasak şehir broşüründen çektiğim fotoğrafı ekledim şehri daha iyi gözlemleyebilirsiniz. Alttaki fotoğraflar krokide kırmızı okla gösterilen yer anlaşıldığı gibi henüz ilk yapı olan Meridyen kapısına gelmedik. Evet şimdi buradan alttaki ilk fotoğraftaki görülen kapıdan geçeceğiz.

        Dış avlu girişinden önce ben 😊 ve sonraki fotoğraflarda Meridian kapısı. Kapı geçişi ve yasak şehir için biletlerimiz alındı, sağdaki kapıdan geçeceğiz. Yine X-ray den geçtik çakmaklar toplandı güvenlik had safhada. Wu Men olarak bilinen Meridian Kapısı, imparatorluk sarayının güney girişidir. Biz de buradan itibaren hep yukarı sağa doğru gidip Kuzey’de -Shen Wumen kapısından çıkacağız. Yasak Şehir’in şimdi gireceğimiz bu güneydeki Meridian Kapısından başka kuzeyde Shenwu Kapısı, batıda Xihua Kapısı ile doğuda Donghua Kapısı olmak üzere dört kapısı daha var.

        Meridian Kapısının ortadaki geçit kapısı sadece imparatora ayrılmıştı. Yüksek mevki adamlar sol kapıyı ve kraliyet ailesinin üyeleri sağ kapıyı kullanırlardı. Halkın hiçbiri 1911 yılından önce bu kapılardan geçemediler. O nedenle adı Yasak Şehir olarak anılıyor. Aslında şehir değil bir saray kompleksidir. İmparator törenler düzenlemek için Yüce Uyum Salonuna (Taihe dian) gittiğinde Meridian kapının kulesindeki davullar vurulur çanlar çalardı. Ve her yıl Çin’in resmi ay takvimi için bir tören düzenlenir ve bu kapıdan geçirilirdi.

         Yasak Şehir (Forbitten City)

        Krallar- İmparatorlar her zaman ben her şeyin merkeziyim der. Çin efsanelerinde de İmparatorlar Dünya’nın ve cennetin merkezidir. Bu yüzden de ülkelerinin tam merkezindeki şehri başkent seçer saraylarını da şehrin tam ortasına inşa ederler. İmparator Yongle’ı Dünya’nın merkezi olarak gösterecek olan şehrin temeli 1407 yılında atılıyor 1420 yılında da şehir tamamlanıyor. Yapılar Fengshui’ye göre düzenlenmiş. Yasak Şehir, 1420’den 1912 yılına kadar Ming hanedanlığının 14 ve Qing hanedanlığının 10 İmparatorunun resmi ikametgahı idi. 1925 yılında müze oluyor. 1987 yılında da halkın ziyaretine açılıyor. Tam 800 küsür yapının olduğu ve 600 yıldır Dünyanın en iyi korunan ahşap yapıları olması nedeniyle yine aynı yıl Dünya Mirası listesine alınıyor.

        Yasak şehir Çince adı *Gu Gong* eski saray anlamındadır, İmparatorluk sarayı da denir. Ama bir de Çince Zijin Cheng’den gelen adı vardır o da *mor yasak şehir* anlamına gelir. Çince zi-mor-zarif anlamına gelir ve İmparatorluğu temsil eder. Ayrıca Çinli gökbilimciler morun Kuzey yıldızının sembolik rengi olduğuna inanırlar.

        Ve yine Mitolojilerinde gökyüzü tanrısının evi Kutup Yıldızıdır. Pekin de Kuzeydoğu’dadır (Kuzey’den iki derece saptığı için) Yasak Şehir’de onun merkezindedir. Dolayısıyla İmparatorun sarayı da Kutup Yıldızının yeryüzündeki yansımasıdır. Dolayısıyla İmparator dünyadaki cennetin efendisi Yasak Şehir de evi olmuş oluyor. 🤔 Zijin Cheng adındaki Jin de Çince yasak, İmparatorun onayı olmayan şehre giriş-çıkışlar yasak demek. Geriye Cheng kaldı o da surlarla çevrili şehir anlamındadır. Evet ortalık biraz rahatladı gibi 😉 Yasak Şehre dönelim ilerde yine anlatacağım.Haydi rehberimizin peşinden gidelim…

        Karşımızda göz alabildiğince geniş mermer kaplı bir alan. Tam bir görsel şölen. Ama burada da tek bir ağaç yok. Sebebi de sarayı her türlü saldırıdan ve yangından korumak. Rengarenk ahşap çatılı binalar ve bir sürü inip çıkılacak basamaklar, geçilecek 5 adet yan yana köprü var. Neden 5 tane? Her zamanki gibi ortadaki köprüden geçiş hakkı İmparatorun. Hemen iki yanındakiler kralın ailesi için en dış iki tane de yüksek mevki kişilerin kullanımı içinmiş. İlk fotoğrafta görülen köprülerin altından Tongzi nehri geçiyor. Ama aslı Altın Su Nehri diye biliniyor ve Yasak Şehri yangınlardan selden korumak için elle kazılarak Tongzi nehri ile birleştirilmiş. Yılan şeklinde kıvrımlı yapılmış. Sebebi de Çin Mitolojisinde yılanların evlerin koruyucu tanrısı olduğuna inanılması. Gerçekten de yaşanılan birkaç yangın bu sayede söndürülmüş. Zaten dış kanallarda da Tongzi nehrinin suyu var.

       Yüce uyum kapısı *Taihe Me* Tam karşımızda artık görmeye alıştığımız klasik Çin mimarisiyle yapılmış sarı çatılı bina *Gate of Supreme Harmony* (Taihe me) Yüce uyum kapısı diye anılıyor. Yasak Şehrin ikinci büyük kapısıdır. Ming hanedanlığı döneminde yapılan binanın o zamanlar Fengtianmen olan adı Çin’in Mançurlar tarafından fethinden sonra Taihe Me olmuş. Genelde ziyafetler ve törenler için kullanılmış. Fotoğrafta sağ tarafta ama aslında Yüce Uyum Kapısının doğusunda Zhaode, solda yani Batıda Zhendu Kapısı olmak üzere iki de küçük kapısı var. Yine hemen girişte sağda seramik salonu var. Bu kapıdan geçildiğinde de Qing Sarayına çıkacağız. İlk fotoğraftaki pankartta yazılan çok güzel bir söz var solda* Kültürü kalpten yaşatın* sağda *Çalışarak mirası koruyun* Google ile bu kadar anladım. Doğrusunu bilen varsa bilmek isterim.

        Yüce uyum kapısına gidince her iki yanında da devasa bronz aslan 🦁 heykelleri ile karşılaştık. İlk fotoğraf Meridian kapısının arkası avluya geçtiğimiz yönü. Ortamın kalabalıklığını göresiniz diye. Yüce Uyum Kapısındaki aslanlar İmparatorluğun gücünü temsil ediyorlar. İlk fotoğraftaki doğu kısımdaki (yine fotoğrafa göre sağdaki) aslan erkektir ve sağ pençesini Dünya’nın üstüne koyarak İmparatorluk tüm Dünya’ya hükmeder demektir. Bana İngiltere Kraliçesi Victoria’nın heykelini hatırlattı. Neyse diğeri batıdaki dişidir ve sol pençesini yavru bir aslan üstüne koyarak İmparatorluk ailesinin üretken, huzur ve refah içinde olduğunu ifade eder. Karanlık görünen fotoğrafta Yüce Uyum Kapısından çıkarken görünen Yüce Uyum Salonu *hall* yazdığı için hep salonu deniyor saray denmiyor ben de öyle yazıyorum. 😊

Yüce Uyum Salonu (Taihe dian); Altın Taht Salonu olarak bilinir. Ortada yine çok güzel mitolojik şekiller işlenmiş mermer rampa, iki yanındaki merdivenlerden İmparatora ait. Üç katlı bu salonun diğer iki yanındaki merdivenlerden de (İmparator değiliz ya) biz çıkıyoruz. 😁 Çok geniş bir terası var. Yasak Şehrin kalbi sayılan bu salonda İmparatorun yüksek memurları kabul ettiği, ülke sorunlarını görüştüğü ana sarayı. Evet izlediyseniz hatırlarsınız *Son İmparator* filminde İmparator Pui’nin buradaki yaşamını anlatır. İzlememiş ama merak edenlere tavsiye ederim. Eşsiz yorumuyla çok sevgili blog arkadaşım*Aslinda.blog* (Link mavi kelimede) tıklayarak sayfasındaki paylaşımından ulaşabilirsiniz. Yazılarını da okumanızı tavsiye ederim keyiflidir.

        Etraf o kadar kalabalık ki, öne geçip İmparatorun tahtını çekemedim. 🥺 İmparatorların taç giyme törenleri, düğün ve doğum günleri ile Çin yeni yılı kutlamaları gibi büyük törenlerin hepsi burada yapılırmış. Görüntü gerçekten güzel.

Çin HC- Yasak Şehir- Taihe Me-Yüce Uyum Salonu
Çin HC- Yasak Şehir- Taihe Me-Yüce Uyum Salonu

        Karşıya geçmeden önce Yüce Uyum Kapısını bir de bu yönden görelim ilk fotoğraf sonra sağ ve sol tarafta görünen yapılara bakalım çoğunda sergi varmış ardından doğru karşıya geçelim.

        Alttaki ilk karede merdivenlerden çıkarken gözüme çarpan bronzdan yapılmış semaver görünümlü kaplar. Rehberimize sordum Ding denilen bir çeşit antik Çin kabı genelde küçük boyları tütsü yakmak içindir. Burada zamanında mevcut 18 eyaleti temsil ediyormuş dedi. Bence yine salonu kötü ruhlardan korumak için konulan tütsü kapları. 😉 Yandaki ilk fotoğrafta daha önce bahsettiğim neredeyse yekpare mermer rampayı buz blokları üzerinde kaydırarak Çin’in güney eyaletlerinden taşımışlar. Bazen de buz tutan nehirden kaydırmışlar. Zaten Yasak Şehrin yapımında bir milyon işçi çalışmış deniyor. Diğer fotoğraflarda yine şehrin her yerine yerleştirilmiş dev kazanlar var. Buradaki kazanlar şehrin yağmur sularının toplandığı kısaca şehrin yangın kovası 😁 görevindeler. Yasak Şehir çevresinde 308 adet fıçı varmış. Görelim sonra bir efsane var anlatayım…

        Efsaneye gelince; İmparatorun kahini huzura çıktığı bir gün; Yakın zamanda ülkede büyük bir sel felaketi olacak, birçok köy ve şehir sular altında kalacak. Ama asıl felaket, bu yağmur sularından içen herkesin delirecek olmasıdır; İmparatorum önleminizi alın demiş. İmparator da Yasak Şehirde ne kadar sarnıç, kap, kacak, kazan varsa suları depo ettirmiş. Artık koyacak yer kalmayınca da bu kazanları mecburen salonların önüne koydurmuş. Yağmur suyu girmesin diye de hepsinin ağzını sıkıca kapattırmış. Gerçekten de sel felaketi yaşanmış. Yasak şehir dışındaki herkes sarnıçlarındaki yağmur suyundan içince delirmiş. Bir müddet sonra Yasak Şehirde su sıkıntısı başlayınca İmparator kazanlardaki suyu sadece ben kullanacağım deyince kendi hariç tüm Yasak Şehir halkı da kehanetten kaçamamış ve delirmiş. İmparator bir süre sonra bakmış ki, delilerle bir arada yaşamak çok zor, hem su da bitmek üzere gidip önlerinden geçen nehrin suyunu içip o da delirmiş. 🤪 Ama efsane bu ya, herkes deli olduğundan akıllı kimse de kalmayınca kimse delirdiğinin farkında değilmiş. 😁

        Merkez Uyum salonu (Zhonghe dian); Yüce Uyum Salonun yanından çektiğim fotoğrafta karşımızdaki iki yapıdan önde tek çatılı olan küçük yapı Merkez Uyum salonu (Zhong he dian). İkinci kare yine Yüce Uyum salonundan çıkınca da hemen karşınıza gelen Merkez Uyum Salonunun önü. Diğerlerinden farkı tek çatılı ve içinde İmparatorun tahtı varmış biz yine göremedik. Ming hanedanlığı döneminde yapılmış. İmparator Yüksek Uyum Salonuna gitmeden önce burada dinlenir tören öncesi programı hazırlarmış. Birkaç kez yangın geçirmiş. Birkaç isim değiştirmiş en sonunda 1420’de İmparator Yongle’ın saltanatının 18. Yılında yeniden inşa edilip Zhonghe dian adını almış.

        Korunmuş Uyum Salonu (Baohe dian); Salon üç katlı mermer çerçevedeki son salon. Yüce Uyum salonuna benziyorsa da biraz daha küçük. Bu bina da iki kere inşa edilmiş en son 1765 yılında restore edilmiş. Ming dönemi İmparator ve ailesi için tören kıyafetlerini giyme yeri olarak kullanılmış. Qing hanedanlığında ise törensel ziyafetlerin yeri olmuş. Ama son Qing İmparatoru bu salonu şehire alınacak yüksek memur sınavlarının yapıldığı yer olarak kullanmış. Başarılı olan 10 adayı da burada onurlandırırmış. Kalabalık nedeniyle doğru düzgün çekememişim.

Çin HC- Yasak Şehir- Korunmuş Uyum Salonu (Baohe dian)
Çin HC- Yasak Şehir- Korunmuş Uyum Salonu (Baohe dian)

        Korunmuş Uyum Salonunun arkasında, merdivenlerin ortasında görülmeye değer Yasak Şehrin en büyük taş kabartması var. Dokuz adet Ejderhayı incilerle oynuyor olarak betimlemişler. Ben suda yüzüyorlar sanmıştım. Bu yek pare taş blok çok kutsal sayılır ve her iki hanedanlık döneminde bu taşa elini sürenler ölüm cezasına çarptırılmışlar. Taş blok Pekinden 70 km. uzaktaki Fangshan’dan saraya taşınmış. Önündeki tabelada *20 bin kişi ve bir o kadar at ve katır tam 2.5 ayda getirdi* yazıyordu.

64-IMG_7019

        Şimdiye kadar gezdiğimiz yerler *Dış Avlu* İmparatorun ülke yönetiminde idari yapı olarak kullandığı, elçileri ve diğer devlet görevlilerini kabul ettiği, törenler düzenlediği bir mekan olarak kullanılmış.

        Bu avludan çıkmadan önce mimari güzelliklerden birkaç çatıyı paylaşmasam yazım eksik kalır. Ayrıca bu çok özel çatılarda gördüğümüz hayvan figürleri Çin mitolojisinde bilinen hayvanlardır. Ve binaları koruduğuna inanılır. En önde mitolojik bir hayvan olan qilin (çilin diye okunuyor) üzerine binmiş bir adam var. Çilin’in özelliği doğru ile yalan söyleyeni ayırabilmesi. 🤔 Sayıları bulundukları yapının önemine göre artıyor veya azalıyor. Yüksek erkanın farklı, Kraliçe ile çocukların farklı, cariyelerin farklı. En arkada da yine ejderha vardır. Ejderha daha önce bahsetmiştim bulutlara hükmederek yağmur yağdırıyor dolayısıyla da binaları yangından korumuş oluyor. Şu güzelliğe bakınız.

       Cennetsel saflık kapısı (Qianqingmen); Taş bloğun hemen karşısında mermer kaide üzerinde görünen kapıdır. Dış avlu ile iç avluyu birbirine bağlayan merkez kapıdır. Yine önünde iki bakır aslan ile bakır yağmur kazanları var. Buradaki aslanlar da saray cariyelerinin ve İmparator eşlerini devlet işlerine fazla karışmamaları konusunda uyarıyormuş…

Çin HC- Yasak Şehir -Cennetsel Saflık Kapısı(Qianqingmen)
Çin HC- Yasak Şehir -Cennetsel Saflık Kapısı (Qianqingmen)

        Çok sıcaktı kapıdan geçmeyip yan binalardaki koridordan yürüyerek Cennetsel Saflık salonuna (Qianqing gong) geldik.

        Cennetsel Saflık salonu (Qianqing gong); Salon 1420 yılında Ming Hanedanı Yongle döneminde inşa edilmiş. İmparatorun ikametgahı, hem de çalışma salonu olarak kullanılmış. Sonra gelen Qing Hanedanından 5. İmparator Yongzheng zamanında konut olarak kullanılmaya son verilmiş. Mevcut salon da 1798 yılında İmparator Jiajing döneminde inşa edilmiş. İçinde tahtı varmış biz yine göremedik. 😠

        Cennetsel Saflık Salonunun önünde dikkat çekiçi objeler vardı. Doğu tarafında fotoğrafta solda Rigui denilen mermerden eski bir güneş saati, ortasında Turna kuşu-İmparatorluğun sonsuzluğunu ve bütünlüğünü anlatıyor. Ve sağda yani Batıda yine eski bir ölçüm aleti olan jialiang var. Enteresandır bu alet sembolik sadece vicdan ölçüyormuş. İmparatorun her şey de dakik, güçlü ve adil olduğunu gösteriyor. ⚖️

Çin HC- Yasak Şehir-Cennetsel Saflık salonu (Qianqing gong)
Çin HC- Yasak Şehir-Cennetsel Saflık salonu (Qianqing gong)

        Hemen arkasına geçiyoruz. Karşımıza Göksel Birlik Salonu çıktı. Diğer avludaki tek çatılı merkezi uyum salonuyla benzer mimariye sahip.

        Göksel Birlik Salonu (Jiaotai dian); Büyük festivaller yapıldığında, doğum günlerinde İmparatoriçenin yüksek rütbeli saray erkanının tebriklerini kabul ettiği yer olarak kullanılmış. Ming Hanedanlığının Jiajing hükümdarlığı döneminde yapılmış. Ming hanedanlığı İmparatoru Shunzhi hadımlar devlet işlerine karışmaya başladığında binaya hadımlar için * idari işlere karışmayın* yasağı getiren demir bir işaret çaktırmış. 🤭 Ferman duyurulması, İmparatora bağlı önemli kişilerin onurlandırılması, askeri atamalar ve daha birçok işler için kullanılan 25 adet yeşim mühür de burada saklanırdı.

        Hemen arkasında Dünyevi Huzur Sarayı (Kunninggong) var.

        Dünyevi Huzur Sarayı (Kunninggong); Ming hanedanı döneminde İmparatoriçenin yaşadığı salon. Qing hanedanlığı döneminde İmparator ve eşinin evlilik odası ardından da Şamanizm de tanrılara sunak olarak kullanılmış. Ziyarete açık olmayan bir salonun fotoğrafını da çekmedim. 😬 Yazmadan duramayacağım. Birçok yer kapalı açık olanlarda eşya yok varsa da kalabalıktan görme imkanı yok. Böyle olunca da biteviye benzer binalar arasında dolaşmış oluyorsunuz. Neyse renkler ve işçilik ve yasak ülkenin Yasak Şehrini dolaşıyoruz az şey değil. İstikamet İmparatorluk bahçesi Yuhuayuan.

        İmparatorluk Bahçesi (Yuhuayuan); İlk fotoğraftaki Karasal Huzur Kapısından (Kunningmen) geçtik. Ming hanedanlığı döneminde inşa edilen bahçe çok küçük ve samimi göründü gözüme. Gerçekte içinde her biri farklı mimariye sahip 20 kadar yapı varmış. Ağaçlar harika ve asırlık. Ne de olsa İmparator ailesinin özel bahçesi. Qing hanedanlığı döneminde cariye seçimi burada yapılırmış. Tipik Çin bahçe sanatı apaçık belli Bonzai’ler her köşede.

        Üçüncü fotoğraftaki Selvi ya da Ardıç ağacı sadakat ve sevginin sembolü olarak biliniyor. Son İmparator Aisin Gioro Hai’nin tek eşi Wanrong ile bu ağacın altında evlenmişler. Ardından ağaçlar birbirine dolanınca İmparator ile İmparatoriçenin ne kadar uyumlu olduğu simgeleniyor denmiş.

        Bu son fotoğrafta kapının batısındaki harika köşkün adı da Bin Sonbahar Köşkü (Qianqiu ting). Ayrıca İlkbahar, Yaz ve Kış köşkleri de varmışSonbahar köşkü ile ilkbahar köşkü aynı tasarımdaymış. Yüksek mermer kaide yeryüzünü konik çatı da cenneti temsil ediyor.

        Yasak şehir turumuz sona ermek üzere ilk fotoğrafta görülen, kuzeydeki İlahi Kahramanlık Kapısı (Shenwumen)’den çıktık. Bizden tam 100 yıl önce 1924 yılında son İmparator Puyi de bu kapıdan çıkmış. 😉 Son İmparator (Puyi’nin) filmi için *Asli’nda.blog* a uğramayı unutmayın yukarda yazmıştım. Link mavi kelimede.

        Yasak Şehirde Çin geleneksel uygulaması Fengshui’ye göre konumlandırılmış demiştim. Fengshui’ye göre kuzey yönünde sırtını dayayacağı güçlü bir de tepe olması gerekiyordu. İşte karşıdaki tepe bu nedenle inşa edilmiş ikinci fotoğraf. Evet tamamen el işçiliği. Yasak Şehir’in çevresindeki kanaldan çıkan taşı toprağı olduğu gibi oraya yığmışlar al sana koca bir tepe… Adam çok nasılsa karşıdan karşıya taşısın dursunlar. 🤭 Bu tepedeki yapılan köşk ve Jingshan Parkı daha önce Yasak Şehir’e ait iken elim bir vakadan sonra İmparatorluk bahçesinden ayrılır.

        Anlatayım; Ming İmparatoru Cong Zhen vergiler ve kötü yönetimden dolayı çıkan isyanla uğraşırken bir de dışarda Mançularla savaşıyordu. Bir gün İmparator isyancıların Yasak Şehrin kapısına geldiği, diğer taraftan Çin Seddinin kapılarını açan general yüzünden Mançu’ların seddi aştığı haberini alır. Çok değil ertesi günü Yasak Şehre ulaşan Mançular burada Cong Zhen’i çıplak vaziyette ağaçta asılı olarak bulurlar. Ve o günden sonra park İmparatorluk bahçesinden ayrılır. Son kare şehrin güvenliği sağlayan kanal. Yasak Şehir 1860 yılında İkinci Afyon Savaşında İngiliz ve Fransız kuvvetleri tarafında işgal edilmiş. Savaş bittikten sonra tüm bu güzel binaları yağmalamışlar.

        İki buçuk saatlik turumuz göz açıp kapayana kadar bitti bile. Öğlen oldu yemek için kısa bir yürüşle güzel bir bahçede yerel restorandayız. Keşke daha çok vaktimiz olsaydı da Yasak Şehir’deki diğer müzelerin içini de gezebilseydik. Belki kendimizi ortamın havasına daha kolay kaptırırdık. Elveda Yasak Şehir seni görebilmek yine de müthiş bir duyguymuş.

        Yemek sonrası yine yemyeşil bir parktayız *Tiantan Parkı*. Burası aslında bir tapınağın parkı *Cennet Tapınağı* The Temple of Heaven. Yasak Şehir ile aynı dönemde yapılmış onun iki katı büyüklüğünde. Sebebi de tapınak olması. Hiçbir yapı tapınaklardan büyük ve yüksek olamaz.

        Cennet Tapınağı; Ming ve Qing hanedanlığı döneminde İmparatorlar Cennete tapınmak, adak sunmak için gelirlerdi. İlk önce Ming İmparatoru Youngle döneminde inşa edilir. Sonra Ming imparatoru Jiajing ve Qing imparatoru Qianlong döneminde yeniden yapılırken biraz daha genişletilir sunaklar, kurban yerleri eklenir. Halkın girmesi yasak olan tapınak ancak 1988 yılında halka açılmıştır. Kompleks yapının en kıymetli yapısı *İyi hasat için Dua Salonu*

        Tiantan parkının Doğu kısmından giriş yaptık. Sabah sporu Kung-fu, Taiji yapanlarla müzik eşliğinde göbek atanlar bile vardı. Hemen arkamızdaki merdivenleri çıktık. Tapınağa giden renkli bir geçit ve harika görüntüler var. İnsanlar ne kadar güzel, kadınlı erkekli birlikte kağıt oynuyorlar. Bizlerin hasret kaldığı görüntüler.

Çin HC- Yasak Şehir- Pekin-Cennet Tapınağı
Çin HC- Yasak Şehir- Pekin-Cennet Tapınağı

        Bu kendi halindeki insanlarla güle oynaya, selamlaşarak güvenliğe geldik. Bizim girdiğimiz kapı doğuda olunca haliyle binaların yanına çıkmış olduk. Ama ben size bilgiden önce muhteşem görüntüyü karşıdan en güzeli ile vermem gerek *İyi Hasatlar İçin Dua Salonu*.

Çin HC- Yasak Şehir- Pekin-İyi Hasat Dua Salonu
Çin HC- Yasak Şehir- Pekin-İyi Hasat Dua Salonu

        Bu yapı Cennet tapınağı değil. Tapınak bu sunağın benzeri tek katlısı imiş. Ama dedim ya çok geniş bir alan ve biz ancak bu kadarını gördük. İmparatorlar yılda üç kez bu komplekse geliyorlar. İlk kameri ayın 8. gününde iyi hasat için, yaz Gündönümünde yağmur duası için ve kış Gündönümünde bu kez iyi hasat teşekkürü için. İmparator kış Gündönümünde burada kalıp 3 gün de oruç tutuyor. Bizim anladığımız manada bir oruç değil elbette sadece şarap🍷 içmiyor et 🍖 yemiyorlarmış. 😁 Tapınakta ibadet ettikten sonra iyi hava ve bol tahıl için İyi Hasat İçin Dua Salonu’na gelip dua ediyor. Ardından kompleks içindeki kurban yerine gidip kurbanını kestiriyor.

        Tören arifesinde, adaklar sunağa getirilirken, 350 metre uzunluğundaki yukarda fotoğrafını paylaştığım oyun oynayanların olduğu koridordan geçirilirmiş. Adını da şimdi rehberimizden öğrendim. Uzun Koridor veya Yetmiş İki Uzun Koridor olarak bilinir, çünkü duvarının arkasındaki yetmiş iki oda vardır ve hepsi bu çatı altındadır dedi. Bütün bu seremoniler bir düzen dahilinde yapılıyor. Müzik akademileri bile varmış. Kurban seçimi ve töreninin provası, İmparatorun giyimi vs. hepsi için özel odalar varmış.

        Kompleks iç sunak ve dış sunak olarak iki bölümden oluşuyor. Biz şimdi kuzeyde ve iç sunaktayız. Sunağın doğusunda ve batısındaki yapılar tanrılara ayrılmış sunaklar. İmparatorlar aynı zamanda atalarına ve Bulut, Yağmur ve Rüzgar Tanrısı gibi diğer doğa olaylarının tanrılarına da tapıyorlardı. İlk fotoğraftaki yani Batı sunakta ay, yıldız, bulut, yağmur, gök gürültüsü ve şimşek tanrılarının isimlerinin yazılı olduğu tabletleri varmış şimdi hediyelik eşya dükkanıydı. Doğu sunağında da cennet tapınağının maketleri vardı gezdik. İkinci fotoğrafta İyi Hasat İçin Dua Salonunun diğer yanı, basamakların her kademesi 9 adet. Çinlilerin uğurlu sayısı. Son kare birazdan ekleyeceğim İmparatorun bu sunağa giriş kapısı ve salonu.

        Tek çivi dahi çakılmadan yapılan sunağın içine girilmiyor ama kapıdan bakabiliyorsunuz. O kadar karanlıktı ki fotoğraflarım hiç güzel değildi. Neyse içerde yine dairesel dizili sütunlar vardı. Ortada 4 adet sütun dört mevsimi, dışında 12 adet sütun yılın on iki ayını ve yine dışa doğru 12 iç kısımda (gündüz) 12 dış sütun (gece) olmak üzere 24 adet sütun da günün saatini gece, gündüzü temsil ediyor. Hepsini toplarsak 28 adet sütun da gökteki takım yıldızlarını sembolize etmiş oluyor.

        Şimdi alttaki ilk fotoğrafta görülen kapı İmparatorun dua ritüeli için geldiğinde giriş kapısı aynı zamanda da dinlenip giysisini değiştirdiği salon. Diğer fotoğraf ritüel sonrası kurban olarak adak edilen nesnelerin yakıldığı odun sobası. Tabelasında odun sobası yazıyor. 😁 Adaklar hayvan olduğu gibi eşya, kumaş gibi nesneler de olabiliyormuş. İyi Hasat Dua Salonu önünde de yine tütsü kabı olan Yasak Şehir’de de gördüğümüz ding’ler var.

        İyi Hasat Dua Salonu giriş kapısından bakalım. Sağ ve sol açık orta kapı kapalı zira o kapı Tanrılara aitmiş. Derinlemesine baktığımızda komplekse ilk giriş kapısı ve önünde 360 metre uzunluğunda Red Stairway Bridge- kırmızı merdiven köprüsü veya İmparator yolu olarak adlandırılan üç şeritli yol var. Ve yol aşağıdan yukarı doğru yükseliyor. Yeryüzünden gökyüzüne gidiş temsil edilmiş. Köprü denmesi ise altında kurbanlık hayvanlar için geçit varmış. Bu üç şeritli yolun ortasından bu kez İmparator değil temsili Tanrılar geçiyor, İmparator sol yani (alttaki fotoğraf) Batı şeritten yürüyorken yüksek rütbeliler de Doğu şeridi kullanırmış. Çatılarda yine ejderha heykelleri var.

Çin HC- Yasak Şehir- Pekin-İyi Hasat Dua Salonu girişi
Çin HC- Yasak Şehir- Pekin-İyi Hasat Dua Salonu İmparatorun giriş kapısı

        Qing hanedanının yıkılmasından birkaç yıl sonra, cennete kurbanlar son defa Cennet Tapınağı’nda yapılmış, Cumhuriyet kurulduktan sonra gerçek törenler değil temsili törenler yapılıyormuş. Ve kompleks 1998’de Unesco Dünya Mirası Listesine dahil edilmiş…

        Çok yorulduk sizler de yorulmuş olmalısınız ama bugünü ikiye bölmek olmazdı. En iyisi hep birlikte şöyle güzel bir göl kenarında çocuklarla dinlenelim ki, yarın Çin Seddi’ne çıkabilelim.

Çin Halk Cumhuriyeti -Pekin
Çin Halk Cumhuriyeti -Pekin

        Sağlık ve sevgiyle kalın. 💞💞💞

KAMBOÇYA-3

Tonle Sap Gölü

         Kamboçya’nın Siem Reap şehrindeki Muhteşem tapınakları gezdikten sonra sırada Tonle Sap gölü ziyareti var. Kamboçya halkının yaşamlarını derinden etkileyen müthiş balık rezervleriyle geçimlerini sağlayan Tonle Sap gölünü ve halkın yaşam ortamını görmeye gidiyoruz. Tarih 27 Ocak 2017 Kahvaltı sonrası otobüsümüze bindik teknelerin kalktığı yere Chong Khnies’e gideceğiz. Siem Reap’tan yaklaşık 15 km. kadar bir mesafede ama burada trafik hızı düşük yollar pek güzel olmadığından 2-3 saatlik bir yolumuz var.

       İlk mola yerimiz harika bir lotus tarlası oldu. İnanılmaz güzellikte. Ve en önemlisi de Lotus çiçeğinin yenebilir tohumu olduğunu öğrendik. Tadı taze fındık gibi çok güzel. Ama her zaman kabul gören bir sözümüz *Taş yerinde ağırdır* burada da geçerliydi. 😁 Neyse en azından tadını öğrendik. Tohumlar oluştuğunda baş kısmı henüz sarıdır. Bir müddet sonra yapraklar bir iki dökülmeye baş kısmı yeşil olmaya tohumlar da olgunlaşmaya başlar. Yine de daha çiçek başındayken hasat edilirmiş. Görelim…

      Lotus yetiştiriciliği bu yörede hayli gelişmiş, çevrede daha da büyük araziler var. Bölge halkının evleri iskeleler üzerinde kurulu. Zira muson yağmurları döneminde su seviyesi hayli yükseliyor. Ayrıca etraf göle dönünce de tabii tarlayada kayıkları ile gidiyorlar. Yaşamlarından oldukça memnun olduklarını söylediler. İnsanoğlu her şarta ayak uydurmayı biliyor vesselam. Ava giderken avlanan Alev fotosu ile birlikte evler…

      Tarla neredeyse çepeçevre sazlıktan yapılma bungalov misali kulübelerle donatılmış. Ve evet yine içinde sadece hamak var. Bu iki güzel çocuk bana lotus çiçeği getirdiler ben de fotoğraflarını çektim…

Kamboçya- Siem Reap   Lotus tarlası
Kamboçya- Siem Reap Lotus tarlası

      Artık göle doğru yol alıyoruz. 

      Tonle Sap Lake; *Büyük özsu* anlamındaki Kamboçya’nın hatta Güneydoğu Asya’nın en büyük tatlı su gölü. Burada da karşımıza Mekong nehri çıkıyor. Ülkeyi 300 km kat ederek gelir ve Tonle Sap’a bağlanır. Aralarında müthiş değişik bir bağ, bir doğa mucizesi vardır. Mekong nehri muson yağmurları yağdığında sularını denize doğru değil de Kamboçya’nın içlerine doğru ters akıtır. Bu sular Tonle Sapa dökülür ve gölün yüzölçümünü neredeyse 3-4 katına çıkarır. Yağmurlar bitip kurak dönem başladığında Mekong nehri bu kez sularını geri alır. Bu güzel denge balıkların yumurtlamak için göle doğru göçünü, beraberinde de sayısız su kuşlarını göle çeker. Kamboçyanın meşhur kedi balığı ile neredeyse 250 çeşit balık bu gölün ana kaynağıdır.

       Tonle Sap’ta yüzlerce köy ve orada yaşayan sayısı bilinmeyen aileler var. Köyler genelde yüzer ve sabit evlerden kurulu. Biz Chong Khnies ya da Kneas yüzer köyünü ziyaret edeceğiz. Geçimlerini gölden sağlayan halkın tüm yaşamları su içinde geçiyor. Gölde yaşayan etnik grupların çoğu Vietnam savaşından kaçıp gelenler diğerleri de Çam’lar ile Khmerler.

      Kamboçyada yerleşik Vietnamlılar kmerlerin zulmüne uğrayıp Vietnam’a göçe zorlandılar. Uzun süre kamplarda kalan Vietnamlıların ellerindeki her şeyleri alınıp Kamboçya vatandaşı olduklarına dair sahip oldukları kimlikleri yok edildi. Artık kim olduklarını ispatlayacak hiçbir şeyleri kalmamıştı. Vietnama gittiler ama Kızıl Kmerler düşünce Kamboçya’ya evlerine geri dönmek istediler. Ne yazık ki, kimliksizdiler. Kamboçyalılar tarafından hoş karşılanmadılar. Ayrıca paralarıyla bile toprak satın alamadılar. Kanunlar açıkça vatandaşlık belgesi istiyordu. Ama bir tek su için ses çıkarmıyorlardı. İnsancıklarda çareyi böyle su içinde yüzer evlerle yaşamakta buldular. Üstelik Vergiye de tabi değillerdi. Zira Kamboçya hükümeti gölde yaşayanlardan vergi almıyordu.

      Artık görelim, Motora bindik Siem Reap nehrindeyiz ve Tonle Sap gölüne doğru gidiyoruz. Sol alt fotoğraf motora bindiğimiz yer, yanındaki balıkçı motoru, sağ üstteki mezarlık suda kaymasın diye önüne set yapmışlar. Diğerleri Siem Reap nehri boyunca gördüklerimiz. Ah evet peşimizdeki motorlar da var.

      Balıkçı motoruna dikkat edin dedi rehberimiz şaftı uzundur. Hem titremeyi engeller hem az yakıt harcar hem de kurak dönemde suyun derinliği 2 metreye kadar inice çamura değmeden çalışır dedi. Yağışlı mevsimde derinlik 20 metreyi bulurmuş. Henüz Siem Reap nehrinden çıkmadık ama göl göründü. Çıkışa yakın bu yerler balık satış yerleri. Balıkçılar hemen paraya çevirmek için en yakın balık satış yerine buralara geliyorlar. Alttaki ilk fotoğraf. Son fotoğraftaki eve dikkatli bakın yaşam koşullarında epey ilerleme kaydetmişler. Birkaç fotoğraf daha paylaşınca nedenini söylerim.

      İçinde yaşandığına göre elbette ev, hem de yüzer ev rengarenk yaşam şartlarına inat edercesine de zevklerine göre süslü… Hepsinin çatısı teneke kaplı yağmurlarda çok ses yapar ama çocuklar alışmıştır. Zaten evleri görünce hemen aklıma çocuklar geldi. Muson yağmurları sel getirdiği zaman çok dikkatli olmak gerek dedim. Yerel rehberimiz zaten en çok çocuk ölümleri o dönemde oluyor. Aile babası olan ya da yetişkin erkeklerden yasaklı madde içen çok olunca uyuşup kalıyorlar sel geldiğinde takip etmeyince felaketler başlıyor dedi. 😤 Anneler her zamanki gibi garantici şu fotoğrafta olduğu gibi çocuğuna canyeleği giydirmiş. Aslında yüzer evler sabitlenmiş yani birbirlerine çarpma yer değiştirme durumları kendileri istemedikçe olmuyor sağlam yani.

Kamboçya - Siem Reap Nehri  Chong Kneas yüzer köyü
Kamboçya – Siem Reap Nehri Chong Kneas yüzer köyü

      Yüzer köylerde hayat yine de hiç kolay değil. İçme suları yok gölün suyunu arıtıp kullanıyorlar. Çamaşır, bulaşık yıkanma ve def-i hacet hepsi aynı yere. Zor, hem de çok… Ayrıca her iş için tekneye gerek var. Marketleri var gidilecek, çocuklar arkadaş edinmiştir birbirlerine gidecek hatta okula gidecekler evet okulu bile varmış. Rehberimiz birazdan görürüz dedi. Sabahın erken bir saatinde geldiğimiz için çoğu evde ailecek kahvaltı yapıyorlardı. Son kare kapak olsun keyfe bakınız.😁

      Bir saate yakındır dolanıyoruz, şu ev, bu ev derken aaa demişim yüzer kilise. Elbette Vietnamlılar Konfüçyüsçüydüler ama hristiyan olanları da az değildi. Bu kilisenin adı da Galilee Church tam yanındaki yüzer ev de karakolmuş sağ alttaki kare…🤔 Kamboçyalılar budist olduğuna göre tapınak da görebiliriz dedim ve evet Altın Pagoda karşımızda sağ üstteki fotoğraf. Önemli kurumlardan bahsetmişken okulu da eklemem lazım. Tabelasında; Vietnam İlköğretim Okulu yazıyor ilk kare, tercümanım Google amcam sağolsun.

      Evet yukarılarda bahsettiğim yaşam koşullarındaki ilerleme damlardaki güneş panelleri…

Yerel rehberimize peki bu insanlar nasıl sosyalleşiyor dediğimde karaoke çok sevilir bir de barları var dedi. İşte buyrun.

Kamboçya - Tonle Sap gölü Chong Kneas yüzer köyü
Kamboçya – Tonle Sap gölü Chong Kneas yüzer köyü Karaoke bar

      Yavaş yavaş geri dönmeye başlıyoruz. Her zaman olduğu gibi hediyelik eşya almak için uğradığımız yüzer ev aynı zamanda restoran. Bir de timsah yetiştiriciliği yapıyorlardı. Elbette ayakkabı, çanta yapımı için. 😤  Motordan inmediğim gibi fotoğrafını bile çekmedim. Neyse yola devam.

      İnsanlar bir kedim bile yok diyemez 😉 İlk kare köpek görmüştüm de ilk kez kedi gördüm. Deniz olsa da yüzsek de diyemez pek güzel yüzüyorlar ikinci kare. Ayrıca dünyadan da bir haber değiller Tv izliyorlar çanak antenleri var son kare. Desem de böyle bir yaşam gerçekten de çook zor. 

Geri dönerken aksi yönde gidiyoruz kıyı gözükse de sık ağaçlık mangrov denen ormanlık alandan geçiyoruz. Mangrov gel-git olayları nedeniyle oluşan haliçler veya bataklıklarda gelişen bir çeşit ağaç türlerine ve oluşturdukları ormana deniyor. Köy halkı burada balık avlanıyor, karides için tuzak kuruyor ve sel geldiği zaman da buraya sığınıp korunuyorlar.

      Motora bindiğimiz yere gelirken ve geldiğimiz yerin fotoğrafları.

      Evet Tonle Sap gölü ve yüzer köy Chong Khnies’a veda edip başkent Phnom Penh’e doğru gidiyoruz. Aşağı yukarı 4.5 saatlik yolumuz var… Yerel bir restoranda mola verdik.  Yeni bir sabah Phnom Penh’de görüşmek üzere size tipik bir yöre eviyle hoşçakalın diyorum. Çatısındaki horoz heykellerine bakılırsa Portekiz kökenli bir aileye ait olmalı…Bizim Karadeniz evleri gibi. 

Kamboçya - Siem Reap
Kamboçya

Sevgiyle kalın. 💞💞💞

KAMBOÇYA-2

Arayı soğutmadan geldim. Apsara dansçıları izlemiş otobüsle Angkor Wat’a doğru gidiyorduk. Tarih hala 6 Ocak 2017. Otobüsten indikten sonra yine ağaçlıklı toprak bir yolda biraz yürüdük. Angkor Wat’ın bu sevimli 👶🏽 yüzle bizi karşılaması çok hoşuma gitti. Bakışın güzelliği, yapraklar sanki tokası gibi durmuş, biberonu 🍼 da yanıbaşında.

Kamboçya- Siem Reap
Kamboçya- Siem Reap

Angkor Wat;

Tapınak Şehri anlamındadır. Khmer İmparatoru II. Suryavarman (1112–52) tarafından tam 900 yıl önce inşa edilen ve Budist tanrıları Vishnu’ya adanmış Dünyanın en büyük ve ilk tekil dini yapısı, mühendislik dehası olan muhteşem bir kültürel miras. Ve hala Kamboçya’nın manevi merkezi olmayı sürdürüyor.

Ağaçlar bitip açıklığa çıkınca görüntü inanılmazdı. Bizi karşılayan bu kez yılan Naga ile aslanlardı. İkinci fotoğrafta gördüğünüz upuzun yolu yandaki su kanalları nedeniyle yapılan asırlık köprüden geçerek kat edeceğiz.

       Angkor Wat’ın dış duvarına geldik. İçeri adım atacağız heyecanım arttı. Kolay değil yani yüzyıllar öncesi inşa edilen ve Tanrıları (Koruyucu Tanrı) Vishnu’ya adanmış, ülkenin bayrağında bile yer alan dünyanın en büyük ve muhteşem tapınağını göreceğiz.

       Belgesellerde çokça izlemiştim ama inanın yakından görecek olmam beni tarifi imkansız duygulara sevk ediyor. Altta görülen fotoğraf Angkor’a dış giriş kapısı ana tapınak girişi değil. Yine de görüldüğü gibi galerilerden oluşmuş. Görsel Önder Kaplan. Teşekkürler hayatım. ❤️

Kamboçya- Siem Reap- Angkor Wat
Kamboçya- Siem Reap- Angkor Wat Çevre ilk girişi

       Angkor Wat’ın yönü diğer tapınaklardan farklı olarak batıya dönüktür. Batı da birçok bilim insanın düşüncesine göre ölümün yönüdür. Bunu da şöyle desteklemişler; Tapınaktaki alçak kabartmalarının Hindu cenaze törenlerindeki bir uygulama olan saat yönünün tersine hareketi temsil edercesine işlenmiş. Ayrıca Vishnu’da batı yönü ile ilişkilendirilince Angkor Wat’ın hem tapınak hem de II. Suryavarman’ın için türbe olduğu kabul görmüştür.

       Dış duvar denen yer fotoğrafta gördüğünüz gibi galerilerden oluşmuş dolayısıyla birkaç girişi var. Biz sağdan gidip girince karşımıza bu görkemli tapınağın adanmışı -sahibi bile sayılır-8 kollu Vishnu heykeli çıktı. İnsanlar yoğun şekilde tütsü yakıp hediye bırakıyor, dilek diliyorlar. Khmerler için su tanrısal bir kıymetti öyle ki, o dönemlerde bu Vishnu heykelinin tepesinden akan suları kutsaldır diyerek tapınağın dışına akıtırlar, insanlar da kutsal kabul ettikleri bu su ile yıkanırlardı.

Kamboçya- Siem Reap- Angkor Wat
Kamboçya- Siem Reap- Angkor Wat 8 kollu Vishnu

       Bizde fotoğraf çekip soldan devamla dışarı çıktık. Manzara yine muhteşem ve yol uzun görünüyor ama sadece 400 metreymiş.😁 Sağdaki ilk fotoğrafta görülen yapının aynısı karşısında da vardı yani simetrik iki taneydiler. Genelde kütüphane deniyor ama bilgilendirme yeri desem daha doğru olacak. Tapınağa gelenler tapınakta nasıl dolaşıp ibadet edecekleri ile ilgili prosedürü öğreniyorlarmış. Fotoğrafa tıklayınca büyüyor. 

       Ali İhsan rehberimiz burada fotoğraf çekiniz, gün batımını da buradan alacağımız için farkı görürsünüz dedi. Ben hemen harekete geçtim tabii. Her iki yönden de çektim 5 kubbenin birlikte görüntüsü muhteşem. Günbatımı’ndaki manzarayı hayal edemiyorum. İkinci karedeki hanım çok hoştu kadraja dahil ettim sanırım Angkor Wat avucumun içinde pozuydu. 😉

       Burada oyalanırken de bilgileri almaya başladık. Ankor Wat’ın yapımı II. Suryavarman İmparatorluğunun fetret dönemidir. Zira Tonle Seap gölünün alt kısmında yaşayan Cham’larla savaşlar devam etmektedir. Tam 30 yıl sürer bu arada II. Suryavarman Hindu dinine inandığı için tapınağı ona göre inşa ettirir. Ancak bitirmek için ömrü vefa etmez ölür.

       II. Suryavarman ölünce yerine geçen VII. Jayavarman Champan’ları yener, ülkesini eski şaşaalı dönemine yükseltir. Bu arada din olarak da Budizm’i kabul edince Angkor Wat Tapınağını kendi inancına (Budizm) göre tamamlatır. Neticede Angkor Wat’ın yapımı toplamda 50 seneyi buluyor. 

       Angkor Wat’a ana kapıdan mozole olarak yapıldığı için giremiyoruz zaten tahtalarla çevirmişler. O zaman ben de kapının kabartmalarını ilk Asparayı paylaşayım.

       Angkor Wat da 3 katmanlı bir yapıdır. Bu üç katman daha önce bahsetmem lazımdı Lotus çiçeğini ifade ediyor. Ortadaki büyük sivri kule de lotusun tomurcuğunu temsil ediyor. İlk kat için basamakları çıkıyoruz. Dünyadaki en fazla işlenmiş bas rölyefler buradadır ve toplam alanı 1000 m² yi bulur. Bu kısım rölyeflerde II. Suryavarman dönemi ve Hinduizm işlenmiş. Rehberimiz özellikle burayı çekin Hint destanı Ramayana’dan özellikle Krishna’nın mitolojik savaşlarından bahseden sahneler var dedi. O kadar kalabalık ki birkaç rölyef ancak çekebildim.Hoş yılların yıpranmışlığı ile parlayan rölyeflere vuran ışık yansıması da görüntülememi engelledi… Bir de saatlerce durup selfi çekiyorlar. 😞

       Anlatmaya devamla; Angkor Wat ayrıca mimari yapısı ile de ünlüdür. 65 metre yüksekliğindeki kulesiyle kabul gören mühendislik bilgilerine ters düşen bir mimariye sahip. Zira belirgin bir temeli yok buna rağmen kendi halkı olan Khmerlerden bile daha fazla yaşadı ve hala yaşıyor. Yani inanılmaz bir mühendislik dehası.

       Kulelerin yapımında kullanılan kum taşları zaten tonlarca ağırlıkta. İç katları için şekil verilmesi ve işlemesi çok kolay laterit blokları kullanmışlar ama onların da kum taşlarından kalır yeri yok neredeyse aynı ağırlıktalar. Kısaca Angkor Wat gevşek bir kumda inşa edildiği halde bu kadar ağırlığa rağmen neden batmıyor? İşte mühendislik harikası burada başlıyor.

       İnsanlar Siem Reap nehrinden Angkor Wata kadar gelip onu da çevreleyen 5 km çapında 195 metre genişliğinde kanal kazdılar. Bu dev kanala hatırlayalım*Baray* diyorlardı, su kütlesini de yağmur sularını biriktirerek elde etmişlerdi. Angkor Watın dört bir tarafını çevreleyen bu kanal veya hendekler iki milyon metre küp su tutabiliyor. Peki bu su kütlesi tapınağı nasıl destekliyor?

       Angkor Wat’ın altındaki kuru kum tapınağı ayakta tutmak için destek veremez çökmesine sebep olur diyen günümüz mühendisleri: Eklenen suyun kum tanelerini birbirine yapıştırarak yumuşak zemini beton kadar sert yaptığını ve böylece milyonlarca ton ağırlığı taşıyabildiğini düşünüyorlar. Kısaca yağmur yağdığında hendekteki su toprağa sızarak toprağı sertleştirince çökmesini önlemiş dolayısıyla tapınağında zemine gömülmesini engellemiş oluyor. Zamana göre müthiş bir zeka…

       Siem Reap nehrinden insanların açtığı bu kanallar Angkor Wat’ın dört bir yanını çevreler demiştik. Kanalların ya da hendeklerin açılış sebeplerinden bir diğeri de şu; Tapınaklar, vahşi hayvan dolu bir orman ve her yere kol atan kökleri ile devasa büyüklükteki spunk ağaçları ile kaplı bu yerde kurulmuştu. Kökleri hızla yayılan bu spunk ağaçlarının tohumları da uçup çevreye çok yayılırsa tapınaklara, vahşi hayvanlar da insanlara zarar verir endişesi ile açılmıştır ve o nedenle de genişliği 195 metredir.

       Gezmeye devamla buradaki galerilerde Hinduizm heykel ve rölyefleri göreceğiz demiştik. Galerilere girip çıktıkça çoğunun içinin boş olduğunu gördük. Taylandlılar zamanından beri yağmalandığını, sökülüp tarihi eser olarak satıldığını öğrendik. Bir çoğunun yerine çakmaları yapılmış.🤷‍♀️

       Birçok galerinin içi boş ama yine de duvarları rölyeflerle dolu, hiç boş duvar yok gibi. Galeri koridorunu çekerken aniden bu kırmızılı hanım çıktı sanki özel olarak çekim gibi. Müsaade etti silmedim. Birinde de Buda’ya ibadet yeri vardı. Tütsü yakanlar…

       Bu katta 4 elementi (hava, su, toprak, ateş) ifade eden 4 havuz var. Üst düzey kişilerin kullandığı biliniyor. Bomboş bir alan olunca dikkatim hemen kenarında oturan turuncu giysili Budist rahibe kaydı. Ama fotoğrafı büyütürseniz havuz da görülüyor. İnananlar önce belirli bir ücreti daha doğrusu yardımı kutuya atıyorlar. Sonra rahip kırmızı renkli örgü şans bilekliğini takarken bir sürü şey mırıldanıyor sanırım mantra söylüyor, ardından elindeki tüylü fırçayı yanındaki su dolu tasa sokup insanları onunla ıslatıp kutsuyor. Görelim…

       Evet artık ikinci kata çıktık ve manzara… Devasa bir kule eteklerinde oturanların yanı sıra yine güzel bir model şanslıyım. 🧿🧿🧿

       Anlatıya devam. Gördüğümüz bu kubbeler toplam 5 tanedir, dışardan daha iyi görünüyordu elbette. Hepsi Meru dağını simgeler ve biz şu anda Meru dağının eteklerindeyiz. Meru dağı aynı Türkiyemizdeki Olimpos dağı gibi tanrı ve tanrıçaların yaşadığı yerdir.

       Meru’dağından aşağı indikçe sıra dağlar vardır sonra nereye ulaşılır? Evet denize. İşte ilk gelişteki su dolu kanallar da onların denizi, okyanusudur. Buradaki en yüksek ortadaki kubbe 65 metreye ulaşır. Fotoğraf koyalım daha iyi anlaşılır. Sağı ve solu ile köşe bir kubbe, tepesindeki kapının kenarlarında bile apsara rölyefleri görülüyor süslemesi olmayan tek taş yok. 

       Evet şimdi fotoğrafa bakınız en tepede kulelerde tanrı heykelleri vardır ve tanrıya giden yol meşakkatlidir, zordur. Dimdik çıkan merdivenlere dikkat edin sırf o nedenle basamaklar çok sığ ve dar yapılmıştır. Tabii o dönemde sadece seçilmiş din adamları tepeye çıkıp tanrı heykellerinin yanında ibadet etme şansına sahip oluyorlardı. Çok düşen olduğu için diğer tarafta özel basamaklar yapılmış. Biz çıkmadık, gurbet ellerde bize aksiyon gerekmez dedik. 😁

Kamboçya- Siem Reap- Angkor Wat
Kamboçya- Siem Reap- Angkor Wat

       Üç galeri olarak inşa edilmiştir demiştik. Aslında bir tane daha vardır dedi rehberimiz; Ve insanın çıkması en güç olan galeridir. Orada Tanrı vardır… İnsan ilk önce kendini, nefsini terbiye eder ondan sonra yukarı çıkar. Doğru söze… 👏👏👏

      Angkor Wat apsaralarıyla da ünlüdür.

       Her biri eşsiz güzelliktedir ve birbirlerine de benzemezler. Sayıları 200 kadar olan apsaraların saç modelleri de farklı, farklıdır. Gerçekten de ben bile çekerken aynıdır diye atladıklarımı rehberimizin ikazı ile sonra dönüp birkaç tane daha çektim. 

       Artık dönüş zamanı geldi 3. kata da çıkmadığımıza göre aşağı inelim. Haydi hep beraber aşağıdaki kapıdan çıkacağız. Gördüğünüz gibi her duvar işlemeli.

       İlk girişte gördüğümüz ağaçlıklı yere çıktık. Yolda gelen Budist rahiplerle selamlaştık ve Günbatımı’nı çekmek için bekliyoruz.  

       Yavaş yavaş gün batmak üzere ışığın güzelliğine bakınız, ben bir o yana bir bu yana koştururken elbette değişti. Ama olsun tüm koşturmalarıma değdi doğrusu… Angkor Wat en çok fotoğrafı çekilen ve izlenen bir tapınak olmasına rağmen hiçbir şey bu muhteşem tapınağı yerinde görmekle bir tutulamaz.

       Peki yüzyıllarca terk edilmiş ormanın bu kadar sarıp sarmaladığı tapınaklar özellikle Angkor Wat nasıl gün yüzüne çıkmış. Aslında hiç terk edilmemiş. Khmer yerlileri ve keşişler tarafından biliniyormuş. Hatta deniyor ki, Cham’larla savaş, Siyamlıların saldırıları derken ülke zayıf düşer. Angkor’unda kuşatılması ile bu kez başkentlerini Phnom Penh’e o zamanki adı Lövek’e taşınırlar. Böylece Angkor kaderine terk edilir… Ta ki XVI. Yüzyılda ormanda ava çıkan bir Kamboçya kralı tarafından keşfedilinceye kadar. Üstelik o dönemlerde tüm şubeler altın kaplamaymış. Hayret nasıl bırakmışlar hem de altın.🤔😉

       Ama tüm dünya Angkor’un varlığını 1858 yılında Fransız doğa bilimci Henri Mouhot’un yazdığı günlüklerinden öğrendi. Mouhot Mısır Piramitleri ile mukayese etmiş, hatta mutlaka bir batılı yapmıştır demiş. Ama yine de Angkor’daki muhteşem kalıntılar mutlaka görülmelidir diyerek Angkor’u popüler yapmıştır.

       Rehberimiz artık çıkışı maymunlar kapısından yapacağız çantalara, eldeki paketlere dikkat edin maymunlar kapabilir dedi. Aynen çıkışta  deneme yapıp elindeki fıstık paketini göstermesiyle maymunun kapması bir oldu. Şirin şey. 

       Bu güzel Günbatımı ile Angkor Wat’a elveda diyoruz. Rehberimiz Ali İhsan otele gitmek istemeyenleri barlar sokağına bırakacağız deyince bu kez hadi biz de gidelim dedik. Kapkaç’ın olduğu hiç tekin bir yer olmayan sokağa adım attık. Ben fotoğraf makinamı çantadan çıkaramadığım gibi etraftaki insanlardan da hayli tedirgin olduk.

       Etraf hayli gürültülü ve bir o kadar da kalabalıktı. İnsanlar sokakta yemeye alışkın olduklarından dükkanlar haricinde seyyar satıcılardan da alış veriş yapıyorlardı. İnanılmaz şekilde leblebi çekirdek yer gibi böcek yiyorlardı. Bir ikisini Önder’ciğim çekmiş ekleyeceğim. Bir kız da erkek arkadaşının tüm ısrarlarına rağmen kavrulmuş akrep 🦂 yiyemedi. Ayol hatır için çiğ akrep bile yenir dedik anlamadı ama gülüp ucundan ısırdı. 🤣🤣🤣

       Kısa bir tur sonrası tuk tukla yaptığımız pazarlık sonrası 5 dolara 💸 biz de otele döndük. Yarınki rotamız Tonle Sap gölünde görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

KAMBOÇYA-1

Halong Bay’a veda edip (Kamboçya) Siem Reap’e gitmek için Hanoi havalimanına doğru yola çıkacağız dediğimde Vietnam’daydık ve tarih 25 Ocak 2017 idi… Aynı gün Hanoi’den yerel havayolları ile bir buçuk saatlik bir yolculukla Siem Reap Havalimanına indiğimizde ise akşam olmak üzereydi… Yerel rehber eşliğinde otelden önce güzel bir restorana akşam yemeği için gidiyoruz.

Siem Reap’te The square 24 adında harika bir restorandayız. Ambiyans çok güzeldi paylaşmadan geçmek istemedim. Bakınız bizi çok güzel karşıladılar. Masa düzenleri çok güzeldi. Bu güzel akşam sonrası otelimize gittik.

Kamboçya’yı bizim yaştakiler *komünist gerilla kızıl Khmerler ve onların kurucusu ölüm baronu Pol- Pot* ile hatırlarlar. Konuyu Başkent Phnom Penh’de ölüm tarlalarını gezerken anlatacağım. Yine de yaşananlar hafızalarımızda duruyor elbette…

       Kamboçya: Kamboçya’nın adı Sanskritçe eski bir kabile adı olan *Kam bu ja*dan geliyor. Başkenti Phnom Penh Türkçemizde Punom Pen diye geçiyor ben de öyle yazacağım. Ülkenin sosyo kültürel ve ekonomik olarak da en büyük şehridir ve Mekong nehri kıyısında yer alır. Nüfusu 15 milyon olan halk zamanında Hinduizmi benimsemişken sonradan Budist olmuştur.

Anaerkil aile yapısı hala geçerlidir. Khmerce konuşurlar. Yerel para birimi Kamboçya Riel’i ama dolar her yerde geçerli. Güneydoğu Asya’da yer alan ülke bir zamanlar Khmer İmparatorluğu idi. Şimdiki resmi adı Kamboçya Krallığı’dır.

       İşte tam da burada bir efsane yakaladım. Bilirsiniz efsaneleri severim ve okumayı keyifli kılar. Nasıl olsa efsanede geçen yılan Naga her yerde karşımıza çıkacak. Tamam başlıyorum.

       Kamboçya; Efsane bu ya, Hint okyanusunda yaşayan denizlerin hakimi Naga’nın okyanus gibi derin bir güzelliğe sahip adı Soma olan bir kızı varmış. Okyanusta yüzerken karşısına teknesiyle balık avlamaya çıkan Hintli genç Kaundinya çıkar. Kaundinya aniden önüne çıkan dünya güzeli Soma’yı görünce kalbinden vurulur. 💘 Elbette aşkı karşılıksız kalmaz. 👩‍❤️‍👨

Prenses Soma babasına Brahman Hintli genç Kaundinya’ya aşık olduğunu ve evlenmek istediğini ve eğer uygun görürse onlara bir de yurt vermesini ister. Okyanusların hakimi baba Naga evliliğe onay verdiği gibi evlilik hediyesi olarak hint okyanusunda bir bölgenin suyunu çekip ortaya çıkan toprakları onlara yurt olarak verir. Kaundinya’yı kral🤴Soma’yı da kraliçe 👸ilan eder. Kaundinya ardından bir başkent kurar ve ülkenin adını Kambuja koyar. İşte bu topraklarda böylece Kambuja (Kamboçya) Krallığı 👑 kurulmuş olur.

Sonuç; Her ne kadar efsanevi de olsa Kraliçe Soma’nın Kamboçya’nın 7. Yüzyıldan kalma *My Son* stelinde hem Khmerler hem de Chamlar tarafından tanınan ilk kraliçe olduğu kanıtlanmış. Aşk hep kazanıyor mu? 😉 Yazı uzun oldu ama kültürel mirasını gezeceğimiz Khmer İmparatorluğundan bahsetmeden geçmek de olmaz.

       Khmer İmparatorluğu;

       Khmer İmparatorluğu, 8-9. yüzyıllarda kurulup 1430 yıllarına kadar yaklaşık 500 yıl boyunca bulunduğumuz bu coğrafyanın tek hakimiydi. En çok bilinen, daha doğrusu bu güne kadar gelebilen en büyük kültürel mirası bırakmış ve ülkeye her biri 30 yıl hükmetmiş iki İmparatoru vardır. II. Suryavarman ile VII. Jayavarman. 13. Yüzyıla gelindiğinde İmparatorlukta çöküş başlar ve 15. yüzyıla gelindiğinde de çöker.

       Halkın beslenmesi için bu bölgede sürekli pirinç ekimi yapılıyordu hala da yapılmakta. O dönemlerde yılda 3 kez ürün alınıyordu ki sanırım hala öyleymiş… Ancak kışın yani muson yağmurları bittiği zaman suyu nasıl rezerve edeceğinizi bilmiyorsanız halkınızı da kuraklık sonucu açlık bekler. Ki 15. Yüzyılda Khmerlerin başına gelen de bu olaydır diye biliniyordu.

       2014 yılında Lidar denen lazerli araştırmalar sonunda çevrede iki büyük el yapımı *Baray* dedikleri, muson yağmurlarını biriktirip pirinç tarlalarını sulamakta kullandıkları su rezervuarları tespit edilince Khmerlerin kuraklık yaşamadıkları anlaşıldı. Ayrıca yaptıkları bu kanallarla mühendislikte ne kadar ileri oldukları da anlaşıldı…

       Çöküş sebepleri çeşitli nedenlere bağlanıyor. Yine Çin’den dünyaya yayıldığı düşünülen veba salgını, tarımda aşırı sulama sonucu suyun toprakta yıllarca biriken tuzu yüzeye çıkarıp ekinleri çürütmesiyle oluşan kıtlığın sebep olabileceği ileri sürülmüş. Kısaca hala Khmer İmparatorluğunun neden çöktüğü bilinmiyor.

       Khmer İmparatorluğunun o zamanki başkenti Angkor’du. 800’lü yıllarda kurulan Khmer İmparatorluğu tam bir tapınaklar imparatorluğu olmuş. Her gelen kral kendini daha üstün göstermek, tanrılara yakın olduğunu ispat etmek için bir önceki kralın yaptığı tapınaktan daha muhteşemini yapmaya çalışmış. İşte bizler de bu İmparatorluğun bıraktığı kültürel mirasları göreceğiz. 26 Ocak 2017 Perşembe gününde ve Siem Reap’tayız…

      Siem Reap;

Diğer ismi *Siam*. Evet Siem, bugünkü Tayland’ın eski ismi olan Siyam anlamına gelir. Reap ise *Yok edildi, yenildi* anlamındadır. Yani Siem Reap *Yenilen Siyam Halkı* demektir… Siem Reap adı ise 15. yüzyılda Taylandlıları büyük bir baskınla yenen Khmerlerin (Kamboçyalılar) şehri yeniden ele geçirmesiyle konmuştur.

       Kahvaltı sonrası büyük bir merakla beklediğimiz, Angkor Wat ve kökleri tapınakları saran, adeta yutan ağaçları görmek için otobüsümüze bindik ve ören yerinin merkezine geldik. Ali İhsan rehberimizle beraber ören yerini gezebilmemiz için (kısaca tüm tapınak yerlerinde geçerli bilet gibi düşünün) tüm gün boynumuzdan dahi çıkarmamamız gereken kimlik kartı için fotoğraf çektirmeye gidiyoruz. Garantili gezi…👍😁

Erken geldiğimiz için fazla sıra beklemedik. Rehberimiz; Güneydeki Tonle Om Gate kapısından giriş yapacağız kapı dar o nedenle otobüsümüz sığmaz sabah gezilerimizi minibüsle yapacağız. Sabahtan Anghor Thom, Bayon ve Ta Prohm, öğlen yemeğinden sonra Angkor Wat’ı gezmeye yine otobüsümüzle gideceğiz dedi…

      Angkor Thom; 

       Otobüsten indiğimiz yer genel ihtiyaç yeri ve aynı zamanda turistik eşya satış yeri… Genç kızlar hemen etrafımızı sardı, yöresel lotus eteği ve şalvarı satmaya çalıştılar. Etrafta filler de vardı, isteyen tüm bölgeyi gezmek için filleri veya tuk-tukları kiralayabilirmiş.

Ama tam karşımda gördüğüm manzara inanılmazdı. Kendimi bir an Alis Harikalar Diyarı’nda zannettim. Güney kapısı bu kadar muhteşemse içerisi kim bilir nasıldır diye düşünerek büyülenmiş gibi baka kaldım. Ardından sürekli fotoğraf çekmeye başladım.

Kamboçya- Siem Reap- Angkor Thom-South Tonle Om Gate
Kamboçya- Siem Reap- Angkor Thom-South Tonle Om Gate

       Kapıya kadar uzanan heykeller; Yüzlerinden de belli, fotoğrafta solda melekler sağda şeytanlar şeklinde konumlanmışlar. Kapı girişinde sağlı, sollu ikişer filli muhafızlar var. Bu heykel grubu ve görkemli kafalar ile dekoratif bir kapı olan Tonle Om Güney Kapısı gerçekten kaçırılmaması gereken bir manzara.

       İlk iki fotoğrafta görüldüğü gibi, yolun sağında ve solunda baray adını verdikleri su kanalları var ki dört bir tarafı aynı şekilde su ile çevriliymiş. Ben devasa boyutta kafaları görünce genel girişi atlamışım. Geri dönüp hemen çektim. İlk fotoğrafta solda 7 başlı Naga’yı yani yılan tanrıçayı yine bir tanrı tutuyor arkasında melekler. Kapının fotoğrafa göre sağ tarafında da yine yılanı tutatan şeytanlar var. Birçok girişte rastlayacağız. Buradaki görevleri şehri ve çevresini korumak.

1992 yılında Unesco Dünya Mirası Listesi’ne aynı yıl yağmalanma ve harap tapınakların çökme tehlikesi nedeniyle de Angkor Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilmiş.

Öncelikle bilmeliyiz ki Angkor Thom’da bir şehir, Yükselme dönemindeki Khmer İmparatorluğunun en güzel ve son başkentidir. İmparator VII. Jayavarman tarafından yaptırılmıştır. Angkor Wat‘tan 100 yıl sonra yapıldığı halde en az onun kadar da ünlü bir komplekstir. Etrafı taş duvarlar ve 3 metre genişliğinde kanallarla (baray) çevrilidir. Angkor Thom *yüce şehir, büyük krallık* demektir ve gerçekten de o kadar genişmiş ve tahmini 9 km² deniyor.

       Yine VII. Jayavarman’nın yaptırdığı tapınak *Bayon* şehrin tam merkezinde hatta kalbinde yer alır. Kapı daha büyük bir duvarın parçası Angkor Thom’a giriş sağlayan beş kapıdan biri. Diğerleri; Takaov Kapısı (Batı Kapısı), Angkor Thom Kuzey Kapısı, Zafer Kapısı ve Khmoch Gte (Ölüler) kapısı.

       Fotoğrafta görülen kapıdan yürüyerek geçtik. Kapının arkadan görüntüsü ve bizi bekleyen rehberimizle minibüslere binip Bayon tapınağına doğru gideceğiz.

Bir kilometre kadar sonra karşımıza yine devasa boyutta gülen yüzler çıktı. Evet burası Angkor Thom’un tapınak kısmı Bayon…

     Bayon Tapınağı;

       12.Yüzyıl sonlarına doğru Kamboçyanın en kudretli, mimari dehası gelişmiş ve yüksek egolu kralı Jayavarman VII ‘nin yaptırdığı tapınak *Bayon*.  Tam 9 km²’lik bir alan kaplar ve birbirinin aynı dört kapısı vardır. Gotik tarzda inşa edilmiş 54 kulesi ile tam 216 devasa gülümseyen yüz vardır ve çepeçevre kısma dedikleri koridorlara sahiptir.

Bu eşsiz mimari tasarımlı kompleks Kral VII. Jayavarman’nı kendinden önceki krallardan daha üstün kılmıştır. Tam bu dönemde VII. Jayavarman, Mahayana Budizmine yakınlık duymuş ve Hinduizm’den Budizm’e geçmiştir.

       Kral VII. Jayavarman Bayon tapınağını ileri bir yaşta inşa ettirmeye başladığı için her dönem bir seviye işlemiş bakmış ki ömrü vefa ediyor ikinci, derken üçüncü seviyeyi yaptırıyor. Evet Bayon üç katmanlı bir yapı. Bir kat galeri, üst kat kare yapı ve en son Olimpos dağı benzeri Meru dağını temsil eden kubbeli tapınak yapıdır.

Ayrıca çok fazla mitolojik hayvan heykeli ve rölyefi de göreceğiz. Özellikle aslan başlı, kartal kanatlı mitolojik hayvan Grifon aslanı ve Naga adlı yılan heykelleri. Hepsinin görevi tapınağı korumaktır. Şu görkeme bakınız…

Öncelikle ilk kata çıkmadan çepeçevre duvar bas rölyeflerini görelim. İlk fotoğrafta duvarları yakından inceleyen insanları olduğu duvar. Sonra saat yönünde hareket edeceğiz diyen rehberimizin peşinden üst kata galeriye çıkıyor ve izleyip dinliyoruz.

       Bu rölyefler çoğunlukla günlük yaşam ve süreç içinde yaşanan savaşları anlatıyor. En güzeli bizim de yakında göreceğimiz Tonle Reap gölünde yaşanan savaş sahnesidir.

       Khmer İmparatorları 12. Yüzyıl da hem kendi içlerinde hem de dış güçlerle savaş yapmışlardır. Fetret dönemi gibi düşünebiliriz. Burada da hem Kral II. Suryavarman hem de VII. Javayarman’nın yaptığı savaşları görebiliyoruz. Bir araya gelen 30 ülke halkı bir dönem dağılıyor sonra II. Suryavarman ile VII. Jayavarman birliği tekrar topluyor. Her iki kral da otuzar yıl hüküm sürüyor. 13. Yüzyılda da çöküş başlar. Bu tapınakta İmparator VII. Jayavarman ülkenin birliğini sağlamak için yaptığı savaşları bas rölyef dediğimiz şekilde laterit taşının dış tarafına kazıtmış. Rölyeflere bakınız nasıl güzel, sonra anlatacağım.

Bizim de gidip göreceğimiz Tonle Seap gölü aynı zamanda deniz olarak da adlandırılır gerçekten de uçsuz bucaksız 12 bin m² lik alanı kaplar. Bu gölde ülkenin hakimiyetini sağlamak için çok fazla savaş yapılmıştır. Rölyefte bakınca görünen balıklar bir deniz savaşı olduğunu sembolize eder. Biz de o denizin Tole Seap olduğunu anlıyoruz.

       Sonra 12. Yüzyılda olduğunu giysilerinden anlıyoruz. Zira 13. Yüzyılda yapılan giysilerde Lotus benzeri eteklerde çift çizgi ve ucundaki püskülünde toplar vardır ki, onu da Angkor Wat’ta göreceğiz… En önemlisi ayrıntı; Burada denize düşenler Khemerliler oysa savaşı kazanan da onlar. Sebebi şu; Ülkeleri için ne kadar kan döktüklerini şehitlerinin çok olduğunu olayı ters betimleyerek anlatmışlardır.

       Bu savaştan sonra II. Suryavarman bu bölgede İndochina denilen yerde büyük hakimiyet sağlıyor. Sonra halkı buraya yerleştirip tapınaklar yapıyor. Bu bölgedeki bütün tapınaklar bir vergi toplama merkeziydi. Toplanan tüm vergiler tapınak vergisi adı altında buraya aktarılıyordu. Sistemin düzgün çalışmasını da tüm ülke halkının aynı dinden olması gösteriliyor %.95 Budist.

İkinci katmanda günlük yaşam alanları.

Alttaki fotoğraf iki katmandan çıkış öncesi kapılardaki Apsara’lar dikkat çekici. Apsara; Hiduizm ve Budizm’de bulutların ve suların ruhu olarak bilinir ve kadın olarak işlenir. Son fotoğrafı büyütürseniz yukarı çıkılan merdivenlerde görülüyor.

Bu yaşam yerine çıkmış gençleri görünce ben de kaçırmadım. Bir de model çekimi var gibi. 😉

23-IMG_9703

       En sonunda Kubbeli katmandayız.. Yüzlerin büyüklüğünü ve hepsinin gülen çehresini görünce istemsiz olarak sizde tebessüm ediyorsunuz. İnanılmaz boyuttalar. Bazı şeyleri yakından görmenin heyecanı çok farklı oluyor

       VII. Jayavarman’ın döneminde Angkor Thom’da yaşayanlar; kraliyet ailesi, askeri ve siyasi kişiler ve aileleri ile rahipler ile hizmetlilerdi. Kraliyet sarayı ve diğer yaşamsal binalar muhtemelen ahşaptan olmalı ki herhangi bir kalıntıları yok. 12. Yüzyılda Angkor Thom’u ziyarete gelen Çinli diplomat Daguan *Kamboçya Günlükleri* kitabında Angkor kraliyet kentinde nasıl bir yaşam olduğunu, kralların yaşadığı ihtişamı anlatmıştır.

       Rehberimiz bakınız şu gördüğünüz gülümseyen yüzlerin gözleri hepimizi takip ediyorlar hissi veriyor. İşte deniyor ki; Halkı takip eden, koruyan Avalokiteshvara’nın gülümseyen yüzüdür. Hatırlayalım, Avalokiteshvara aydınlanmış, insanlığa hizmet eden şefkat simgesi en yüksek Buda Bodhisattva’dır. Veya Tanrılar ile yakınım demek isteyen Kral VII. Jayavarman’ın yüzüdür.

Bir başka inanışta şöyle; Bayon yapılırken Khmer İmparatorluğu 54 eyalete bölünmüş. Kral da bu her şeyi gören gözlerle uzak eyaletlerdeki halkını izlemektedir. Gözler her yerde üstelik tam 216 adet.  👀 😉 Yerel rehber, el sürüp şans dileyebilirsiniz dedi. İçinizden amma abartmış deyip günahımı almayın… 😇 Elbette yukarılara kadar uzanılmıyor ama biz de kaideye el sürdük. 😉 Kesin yeni bir gezi dilemişimdir. Yüzlerin bir özelliği de gün içinde ışığın durumuna göre ifadelerinin değişmesi. Kısaca her zaman gülmüyor bazen kızgın ve asabi görünebiliyorlarmış. 😁

Angkor Thom’un görkemli tapınağı güler yüzlü Bayon’a veda ediyoruz. Bize hiç kızmadılar hep güldüler neden acaba? 😇 Kısa bir mesafe sonra çook geniş bir alana geldik.

       VII. Jayavarman’nın ordusunu selamladığı, halkın da tören alanı. Tanıtırken filler terası deniyor. Zira her taraf fil rölyefleri ile dolu. Gerçek  boyutta fil rölyef heykelleri görülmeye değer.

Yalnız fil değil aslanlar tavus kuşları ve mitolojik hayvan heykelleri de var.

Fillere bakarken tam karşılarında ağaçlar arasına saklanmış kuleler gördüm. (ilk kare) Sonra minibüslere bindik giderken yakından geçince fotoğrafını çekebildiğim üçüncü karede de, adı Ta Keo Temple olan ve Şiva’ya adanmış bitmemiş bir tapınak var. İkinci de onun kulesi gibi.

       Minibüslerden indikten sonra Ta Prohm’a gitmek için bir müddet yürümemiz gerekti. Yol ağaçlıklı ve güzel. Kulağımıza gelen müzik sesinin sahipleri renkli bir grupla karşılaştık. Ardından salıncak misali bir ağaç dalında oturan bu çocuk dikkatimi çekti…

       Az sonra yüzlerce yıllık ağaçların sarıp sarmaladığı hatta yıktığı taş blokların arasından geçip biraz düzgünce daha doğrusu az yıkık binalara geldik.

     Ta Prohm,

       Kral VII. Jayavarman Ms. 1181 de tahta çıktığında hemen inşaat işine girer ve ilk yaptırdığı tapınak Ta Prohm *ana Brahma* olarak da bilinen Rajavihara *kraliyet tapınağı* dır.

Bulunduğumuz bölgede 12. Yüzyılın başından 13. Yüzyıla kadar tam 200 tapınak yapılıyor diyerek rehberimiz anlatıya başladı. İçlerinde sadece Ta Prohm’da dikilmiş olan Stel’den bilgiler alınabilmiştir. Ve kompleksin anısına dikilen stel kuruluş tarihi olarak MS. 1186 yazar.

Bu tapınaklarda ibadetleri devam ettirebilmek için rahip gerekliydi ve bu nedenle işte buraya bir de manastır yapılmıştır. İlk fotoğraftaki bina hem rahip yetiştiren bir manastır hem de tapınaktır. Altındaki fotoğraf bir kütüphanedir. Ta Prohm’un her girişinde bir kütüphane mutlaka vardır. Bu bölge ana eğitim binasıdır.

Üçüncü fotoğraftaki ağaca Kamboçya’da Spung ağacı denir. Kökleri 100 metreye kadar ulaşabilir. Kökler önce bir miktar uzuyor bir süre sonra uzama duruyor ve kökler genişlemeye başlıyor. Böyle olunca da binaya zarar vermeden onunla birleşikmiş gibi büyüyorlar.

Ta Prohm Angkor kompleksinin en büyük ve büyüleyici tapınaklar bölgesidir. Stel’de (bilgi veren dikili taş) ayrıca Ta Prohm nüfusunu 18 baş rahip ve 615 apsara dansçısı dahil olmak üzere 12 bin diye yazar.

Yapı olarak Bayondaki gibi devasa yüzler yok. Ama gopura dedikleri süslü kuleleri vardı. Bu kulelere Bayon tarzı küçük yüzler 13. yüzyılda eklenmiş sonra yıkılmışlar ben göremedim… Alttaki fotoğrafta görülen spung ağacının kökü ve arkasında gopura var ama yüz yok. İlk fotoğraftada ağacın solunda da yıkık olanı görülüyor.

Bölgedeki bütün spunk ağaçlarının kökleri temizlendi zira binaları yıkmışlardı sadece Ta Prohm’daki ağaçlar binalar ile adeta birleşmiş gibi birlikte uyum içindeler inanılır gibi değil. O yüzden böyle bırakıldılar. Ve 1994 yılında Unesco bölgeyi Dünya Mirası Listesine aldı. Ve bu kompleks, avlulardan ve daracık koridorlardan oluşan 620 bin m² lik bir alana yayılmıştır. Duvar rölyeflerin çoğu Taylandlıların istilasında çalınmış.       Ta Prohm’da her ne kadar VII. Jayavarman’ın annesi için yaptırdığı Budist tapınaktır dense de aslında VII. Javavarman burayı bir okul, manastır veya askeri idadi olarak da yaptırdığını düşünebilirsiniz… Kısaca eğitim veren kompleks bir şehir yapmış.

Gelelim hepinizin merak ettiği Angelina Julie ‘nin filmi *Tom Raider* da ki ağaca diyen rehberimizin peşine biz takıldık. Siz filmi merak edenler link eşsiz yorumuyla çok sevgili blog arkadaşım aslında.blog‘da mavi kelimeye tıklayarak okuyabilirsiniz keyiflidir. Ben devamla, hayli kalabalık bir grubun olduğu yere gelince işte ağaç karşınızda diyen rehberimin peşine… Ben filmi izlemediğim için ağaçla ilişkilendiremedim. Bilenler hemen hatıra fotoğrafı çekimine başladılar bile. Rehberimiz aslında Ta Prohm’u plato olarak kullanmışlar şu sağdaki ağaç daha çok görünüyordu dedi.

Bahsettiği ağacı ben zürafaya benzettim. Yerel rehberimiz de sevenler altında el ele fotoğraf çektirirlerse hiç ayrılmazlar dedi. 😇 Ağaçları görelim.

15. yüzyılda Khmer İmparatorluğu çökmeye başlamasıyla Ta Prohm’da terk edildi ve ormanın içinde yok oldu… Birkaç değişik köklü ağaç daha görelim zira bu eşsiz ortam sanki dünya dışı bir yer gibi inanılmaz bir atmosfer. Zaten başka bir yerlerini gezecek hem vakit yok hem de çok yıkık durumda olduklarından ziyaretçileri ve kalan son yıkıntıları da korumak adına girişleri yasaklamışlar. Sırada olan Angkor Wat’ı gezecek vaktimiz daha çok olacakmış. Öğlen arası için Siem Reap’a iniyoruz.

Merkezde indiğimiz yer geniş bir cadde 40 street 09 yazıyordu 😁 Aydın’lılar caddesi mi? 😇 Sağlı sollu alış veriş yerlerini gezdik. Kızlarıma yerel bir iki şey aldık tamamdır. Sonra yerel bir *Por Cousine* Restoranda Apsara dans gösterisi eşliğinde yemek yedik. Video pek başarılı değil ama fikir vermesi açısından ekledim.

Bu güzel yemeğin ardından Otobüsümüze binmeden önce çevrede gördüklerim. Hep derim ara sokaklar hazine gibidir. Kadın her yerde kadındır. Motorsiklette bile olsa kendine çeki düzen verecek bir ayna bulur ve bakar. 💋💃

Birazdan Angkor wat için yola çıkacağız. Ben derim ki onu da hemen yazacağım söz. Şimdilik hoşçakalın, sağlıkla kalın. Sevgilerle…💞💞💞

NEPAL-Katmandu-Bölüm 4

Yeni bir yer görmeye Kathmandu’nun Varanasi’sine gidelim demiştim. ☺️ Aramız fazla açılmadan otobüse binelim ve Bagmati nehri kenarında ki Pashupatinath tapınağına doğru gidelim.
Pashupatinath Tapınağı;

Bagmati nehri kıyısındaki Hindu mimarisinin baş yapıtı sayılan 400 yıllık bir geçmişe sahip Hindu tapınağıdır. Hindistan için Varanasi ne kadar önemliyse Katmandu için de Pashupatinath aynı öneme haizdir. Şiva’nın diğer adı -Pasupatidir- (hayvanların efendisi)  her şeyin tanrısı anlamında, en sessiz ve barışçıl görüntüsüne adanmıştır. Hayvanların tanrısı da sayıldığından burada asla kurban kesilmezmiş. Asya’daki dört önemli dini yerleşim yerinden de biridir. 5. yüzyılda inşa edilmiş ve daha sonra Malla Kralları tarafından yenilenmiştir. Her yıl binlerce yaşlı insan hayatlarının son birkaç haftası için barınak bulmak, ölümle karşılaşmak, nehrin kıyılarında yakılmak ve son yolculuklarını kutsal nehir Bagmati’nin suları ile devam ettirmek için buraya gelirler. Çünkii… Bagmati, daha sonra kutsal nehir Ganj ile birleşir, Ganj demek Nirvanaya ulaşmak, arınmak demekti hatırlayınız. 👍 Nepal ve Hindistan’ın da her köşesinden Hindular buraya ölmeye geliyorlar. Ve burası da Dünya Miras listesindedir.

Burada enteresan olan Tapınakta astrologlarının oluşu ve muhtemel ölüm tarihini öngörebiliyor olmaları.. Paşupatinah (okunuşu) Tapınağı’nda ölenlerin, karmalarını bozacak herhangi bir kötülük gelmeden tüm günahlarından arınmış, yani günahsız bir insan olarak yeniden doğacaklarına inanıyorlar. Oysa Hindistan’da reenkarnasyonda her türlü canlı olarak doğulabilirdi. 🤔 Yine burada da kast sistemi geçerli ve yakılma yerleri bile farklı.

Rehberimiz Murat Şarlak; bu kez maskelerinizi takmanızı öneririm, çok duman olacak kokudan rahatsız olabilirsiniz dedi… Otobüsten indik yürüyoruz bakalım neler göreceğiz derken her zaman ki gibi hediyelik eşya dükkanlarıyla karşılaştık. Tanrıların kuklasını yapmışlar, fil başlı olanı artık tanıyoruz Ganeşa da diğeri de Şiva olabilir.

IMG_2672
Katmandu-Pashupatinath Temple

Tamam yakından da bakarız; fotoğraf benim kırparız olur.😇

IMG_2672CRP
Katmandu-Pashupatinath Temple

Krematoryumun çok yakınına gideceğiz diye ben de maske taktım ama beni sıktı, ben hasta bakarken bile maske takmazdım ki.. Hem öyle tahmin ettiğimiz gibi yanık et kokusu da yoktu. Evet yoğun bir duman vardı ama kokusu, bilen bilir sandal ağacının kokusuydu ve hiç de itici değildi. Daha önce Varanasi’de bahsetmiştim hatırlayalım; yakma işlemi yapılan ağaçlar sandal ağacıdır. Bir ara tütsü yakmak için satılan çubuklar da vardı, şimdi yerini aromatik yağlar aldı ya neyse 🙃 Oradan hatırlanabilir.

Oooo Sadu’lar görülmeye başladı bile; ay ne renkli insanlar bunlar.😄 Sonradan öğrendim, vazgeçişi temsil ettiği için bu renkleri giyerlermiş.

4-IMG_2675AK2
Katmandu-Pashupatinath Temple-Sadu’lar

Sadu’lar hatırlayalım; ailesi olan ve fakat Nirvana’ya ulaşmak için ailesinden ve dünya işlerinden ayrılmış kendini dine vermiş kişiler demekti ve kast sistemine dahil olmayan ve ölünce de yakılmayanlar grubuna dahillerdir… Bu Sadular para karşılığı biz turistlere poz veren muhtemelen sahte Sadularmış, rehberimiz birazdan siz de çekersiniz dedi. Tapınak kompleksine geldik sanırım. Ben bu kez büyülenmedim neden bilmem sadece hayretle krematoryum olan yerlere odaklandım. Şaşkınım; zira nehir de su çok az. Burası da dünya miras listesindeymiş. Gerçekten de hayli büyük bir kompleks, irili ufaklı bir sürü(425 tapınak, 15 şiva tapınağı ve 12 tane de linga tapınağı varmış) tapınak barındırıyor.😳

3-IMG_2674AK
Katmandu-Pashupatinath Temple

Kesif bir duman var sanırım yakma işlemi başlamış. 😳 Eveet… Daha önce Hindistan’da görmüştük ama bu kadar yakından olunca ürpermemek elde değil. Tabii özeleştiri de yaparsanız insanın aklı almıyor. 😔 İnsanoğlu çok enteresan bir yaratık bir müddet sonra; ne yapalım onların inanışları diyorsunuz. Aileler oturmuş bekliyorlar.

5-IMG_2677
Katmandu-Pashupatinath Temple-Krematoryum

Fotoğraflar birbirinin aynı gibi ama değil, yanma işleminin nasıl çoğaldığını anlatmak için çekmiştim. Akılda daha kalıcı oluyor 😌

6-IMG_2679AK
Katmandu-Pashupatinath Temple-Krematoryum

Kast sistemi burada da işliyor demiştim ya işte karşı kıyıdaki krematoryum yerleri fakirlerinmiş.😔 Bizim yürüdüğümüz yer onlara göre karşı taraf oluyor, zenginlerin ve kralların yakıldığı krematoryum bölgesiymiş. Ghat deniyordu hatırlayalım. Birazdan tekrar belirtirim.

7_MG_2688WP
Katmandu-Pashupatinath Temple-Krematoryum

Bizleri Hindu olmadığımız için ana tapınağa almıyorlar, kapı girişine kadar gidiliyormuş ortada bir taş köprü var, zamansızlık nedeniyle eşim ve ben bu kıyıdan ayrılamadık. 😡

8-IMG_2686
Katmandu-Pashupatinath Temple-Krematoryum

9_MG_2726WP
Katmandu-Pashupatinath Temple (Bridge)-Köprüsü

Madem karşıya geçmiyorum ben de önce Sadu’ların etraftan kaybolmadan yakından fotoğraflarını çekip size de tanıtayım dedim.☺️ Aşağıda bir hareket var yeni cenaze gelmiş. İzleme yerimize doğru yürüyoruz, sağ tarafımızda kulübe vari küçük taş yapılar. Oturup rehberimizi dinleyince öğreniyoruz daha çok Sadu’ların tapındığı Chaitya denilen taş tapınaklar. Yukarda bahsetmiştim bir sürü küçük tapınak varmış diye işte; Şiva lingam tapınağı bunlarmış. 🤔

10-IMG_2707
Katmandu-Pashupatinath Temple-Chaitya tapınaklar

Hemen yan yoldan da birazdan anlatacağım hikayede geçen ormanlık bölgeye gidiliyormuş. Aaa tabi hikayesiz, efsanesiz olmaz. Keşke vakit olsaydı da yukarılara kadar çıkabilseydik. İşte dememek için sizlere önerim; Lisan bilin, kendiniz gelin, yerel rehber tutup gezin, hiç pahalı değiller.👍

11-IMG_2704AK2
Katmandu-Pashupatinath Temple-Chaitya tapınaklar

Murat Şarlak rehberimiz sağolsun; durun ben size modellik yapayım dedi(sanırım biraz Nepal rupi’si vermiş olmalı ki, Sadular güzelce poz verdiler. Soldaki biraz fazla beyaz geldi bana eski tüfek Hippi olmasın😉

12-IMG_2706
Katmandu-Pashupatinath Temple-Sadular+Rehberimiz Murat

Benim derdim sadece onları çekmekti. Gruptakiler habire hatıra fotoğrafı çektiriyorlar. Ben de ara boşluklardan faydalanıp çekiverdim.😜

13-IMG_2703
Katmandu-Pashupatinath Temple-Sadular

Sadular ölünce yakılmıyorlarmış demiştim vücutlarını da krematoryumdaki küllerle ovarak Şiva’ya benzemek için böyle gri hale getiriyorlarmış.🙄 Toplumu koruduklarına inanıldığından halkın çoğu onlara yiyecek yardımı yaparmış. Genelde dünya nimetlerinden arındıklarını anlatmak adına vücutlarına acı çeketirecek şekillere girerlermiş. Keyif almayı bırakmış olsalar da Nepal’de sadece sadular yasal olarak ot içme hakkına sahiptir ve bunu dini bir zorunluluk olduğunu belirtirler. 🤔 Gerçek sadular asla para kabul etmezmiş. Buradakiler de pek çakmaya benzemiyorlar bence zamana uymuşlar.😂 Karşı taraf hareketlendi dedi eşim bakalım.

A_MG_2723

Bakayım güzel çekmişmiyim derken ve gözümde aşağıdaki cenaze ritüelinde iken avlanan ben.😳

14-IMG_4326

Burada dikkatimi çeken kadınların da oluşu, üstelik yıkamaya da yardımcı oluyorlar.

15-IMG_2709
Katmandu-Pashupatinath Temple-Bhasmeshvar Ghat

Varanasi’de fotoğraf çekmek kesinlikle yasaktı, bu yüzden bunu bir fırsat olarak görüyorum. Gidip yakından çekeyim bari. Burası vadinin en kutsal  krematoryumu ve adı da Bhasmeshvar Ghat. Bir bedenin yakılması yaklaşık 3 saat alır, bu süre içinde aile ayakta durur ve saygıyla izler. Vücut yandıktan sonra küller Bagmati nehrine atılır. Yazık ki, nehir demeye bin şahit ister zaten suyu az bir de çöp ile tıkanmış; plastik torbalar ve kaplar ve hayal edebileceğiniz diğer her türlü döküntü. Neden Hindu cemaati ya da hükümet böyle bir kutsal yeri temiz tutmak için çaba göstermez anlaşılır gibi değil.

16-IMG_2714 kopya
Katmandu-Pashupatinath Temple-Bhasmeshvar Ghat

Neyse cenazenin önce ayaklarını nehirde yıkadılar, sonra yüzünü. Kutsal renk olduğu için turuncu renk örtü örtmüşler. Cenaze yakıldıktan sonra ailenin en büyük erkek evladı saçlarını kazıtıyor sadece ensede biraz saç bırakıyormuş. O kadar ki, 2001 yılında ölen krallarının yasını tutmak için bütün Nepal erkekleri inanç ya da sevgiden saçlarını sıfır numaraya vurmuşlar. Hindular için ölümden sonra bir sonraki gün, güneş batana kadar kremasyon işlemleri tamamlanmak zorunda. Bu yüzden uzakta yaşayan yaşlılar, hastalar hayatlarının son günlerinde buraya yerleşerek ölümü bekliyorlar. Netice de; biz batılılar olarak, ölümden korkuyorken, doğu kültürleri bunu doğal çevrimin bir parçası olarak görüyorlar. (Daha geniş bilgi burada)

Pasupatinath tapınağı aşağıdaki fotoğrafta; tam karşıdaki merdivenlerin sonundaki sarı giriş kapısı görünen iki katlı pagoda şeklinde yapılmış olan yer. Hindu olmayan giremiyor.

16-_MG_2718
Katmandu-Pashupatinath Temple-Bhasmeshvar Ghat

Özel statüsü olan bir tapınak. Pashupatinath’ın rahiplerine Bhatta denir ve baş rahibi Mool Bhatt ya da Raval olarak adlandırılır. Görev yapan rahipler son 350 yıldır Güney Hindistan’dan özel seçiliyorlarmış. Başrahip sadece Nepal Kralına karşı sorumludur ve tapınak konularında periyodik olarak ona rapor verir. Toplamda seçilmiş 4 rahip vardır diğerleri bekçi gibidir. Tapınaktaki eşyalara dokunamazlar.

Gelelim hikaye-efsaneye; yerel metinlerde, özellikle Nepalamahatmya  ve  Himavatkhanda’da  kaydedilen efsaneye göre (sağdan soldan toplama yine) Hindu tanrısı Shiva’nın canı Varanasi’deki tanrılardan ve sarayından sıkılır, karısı tanrıça Parvati ile kaçar. Kalacak yer arayışı sırasında Katmandu vadisini keşfeder ve Bagmati Nehrinin tapınağın karşı kıyısındaki orman olan Mrigasthali’ye yerleşir. Burayı o kadar beğenir ki, izi belli olmasın diye karısı ile birlikte geyik şekline girer öyle yaşarlar. Bir müddet sonra diğer tanrılar onları bulurlar. Tanrı Vişnu, Varanasi’ye  geriye görevine dönmesini söyler. Şiva kabul etmez ve Vişnu ile çatışmaya girer. Vişnu, Şiva’yı boynuzlarından yakalar dört parçaya ayırır. Sonra üzülür ve boynuzları burada bir Linga tapınağı kurmak için yere diker. Zaman içinde tapınak gömülür ve kaybolur.

Rivayet bu ya; Oralarda sürü otlatan bir çoban, ineklerin bir höyüğü sütleri ile gizlice suladığını görür ve haber verir. Neticede Lingamı bulurlar ve yine aynı yerde tapınağı inşa ederler. Tapınağı ziyaret edenler o kadar çok olur ki burası bir hac merkezi haline gelir. Gökten üç elma düştü mü? hikaye bitti de.😊

Artık geri dönebiliriz, sağa sola bakarak gidelim. Arkadaşlardan biri haydi sen de çek dedi baktım bir kadın Lingam tapınakta kaçırmadım gerçi onun da kaçmaya niyeti yoktu. Biraz konuşturduk; bu küçük tapınaklar aynı zamanda çocuğu olmayan kadınların da adak yeriymiş.

18_MG_2721WP
Katmandu-Pashupatinath Temple-

Fakirlerin yerleri hayli dolu.😔

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Çevrede yine şifacılar vardı.

23-IMG_2696
Katmandu-Pashupatinath Temple-Şifacı

24_MG_2727
Katmandu-Pashupatinath Temple-Şifacı

25-IMG_4341
Katmandu-Pashupatinath Temple

Hızlandık daha gideceğimiz bir yer kaldı- Boudhanath Stupa sonra Tamel de alışveriş. Otobüsten indik çook kalabalık bir yerdeyiz ve çok görkemli bir kapıdan geçiyoruz. Bu ülkeler fakir oldukları için ibadethanelerine bile para ile giriliyor.

Boudhanath Stupa;

Evrensel olarak Boudha ya da Boudhanath olarak bilinir. 5. yüzyılda inşa edilen Büyük Boudhanath Stupa, dünyanın en eski, en büyük ve görkemli Stupalarından biridir. Yapılış hikayesi de var anlatacağım.😉

Burası, tüm dünyadaki Budistler için hac ve ibadet yönünden önemli bir yerdir. Büyük Stupa, tüm Budaları sembolize eder. Büyük Stupada saf bir kalple secde eden herkesin dualarının kabul olunacağına inanılır. O kadar ki, uçaktan bile görseniz dilek dileyin kabul olurmuş. Daha önce bilseydik iyi olurdu.😇 Bakın ben size söylüyorum giderseniz  benim içinde birşeyler dilersiniz artık.☺️

WP
Katmandu-Boudhanath Stupa

Çin işgali yüzünden 1959 yılında Tibet’ten kaçmak  zorunda kalan binlerce budistin  buraya yerleşmesiyle tarihi ve kutsal önemi çok daha artmıştır. Unesco dünya mirası listesindedir. Çin’den gelen Tibetli mültecilerin büyük çoğunluğu Boudhanath civarında 50’yi aşkın Tibet Gompası’nın (Manastır) inşasında çalışmıştır.

IMG_2737
Katmandu-Boudhanath Stupa

Genel şekil bir Budist mandalayı (bir kozmolojik harita) ve aydınlanma yolunu, ayrıca kozmosun efsanevi merkezini (Meru Dağı) temsil eder. Budist geleneğe göre, bu sitenin Budas adındaki 27’nci Kassapa Buda kalıntıları bulundurduğu söyleniyor. Hatta; kutsal eserler, belki de Buddha‘nın bedeninin bir parçası olan (kemikler, saç ve dişler) kutsal metinler de dahil olmak üzere onun sahip olduğu veya dokunduğu nesneleri içerdiğine inanılıyor. Bir başka inanış; Stupa içinde hem Hindular ve hem de Budistler için kutsal sayılan bilge Kasyapa’nın kalıntılarının gömülü olduğu sanılıyor. Aslında Stupalar yüzyıllardır mühürlendiğinden kimse içeride ne olduğunu kesin olarak bilmiyor. Zaten Stuba, içine girilmeyen tapınak demekmiş.

_MG_2731 kopya
Katmandu-Boudhanath Stupa

Gelelim hikayesine; Kendi halinde dört çocuklu fakir bir ailenin annesidir Jadzima; stuba yapmak için Nepal kralından boş bir arazi ister. Normalde kral böyle bir izin vermezmiş, ancak bir şekilde, belki de onun karmasından dolayı, kralın ağzından “Tamam yapılabilir” sözü çıkar.
Bu sadece ağzından çıkan bir sözdür. Jadzima stupayı yapmaya başlar, kral karşı çıkarsa da halkında ‘söz verdiniz’ demesi üzerine inşaata izin verir. Bu yüzden Tibetliler bu stupaya ‘Jarung Kashor Chörten’ diyorlar. Vazo gibi çatı kısmını tamamladıktan sonra Jadzima vefat eder. Stubanın geri kalan tarafları da dört oğlu tarafından tamamlanır. Bitirdikten sonra hepsi önünde saygıyla ayağa kalkar ve diğer insanlarla birlikte topluca dua ederler. Herkes bir dilek tutar, dileklerin hepsinin kabul olunduğu söylentisi Stupanın önemini daha da artırır. Ziyaretçiler arttıkça da hac yeri olarak kalır.

IMG_2742
Katmandu-Boudhanath Stupa

Şubat ya da Mart ayında Losar festivalinde (Tibet Yeni Yılında) Boudhanath, Nepal’deki en büyük kutlamaya ev sahipliği yapıyor. Stupa’nın dört bir yanında çok katlı evler, pansiyonlar, gompalar( manastır), meditasyon merkezleri, thanga dükkanları, kafeler ve restoranlar var… Diğer yerlere nazaran burası hayat dolu. Güvercinler her tarafta.

IMG_2744WP
Katmandu-Boudhanath Stupa

IMG_2745WP
Katmandu-Boudhanath Stupa

Amcam kazandığı paraları sayıyor, kıyamam.😔

IMG_2743 - Sürüm2
Katmandu-Boudhanath Stupa

IMG_2741WP
Katmandu-Boudhanath Stupa

Etrafı gezerken tam tur atmış oluyoruz yani birkez daha budist hacı olduk.

IMG_2736 kopya

Yürüyerek dönüşe geçiyoruz. Yolumuz Tamel caddesi.

IMG_2757WP
Katmandu

Thamel caddesi;

Bizim yabancısı olmadığımız bir çarşı tipi, tek farkı tabela çokluğu… Bisiklet rikşalar hazır bekliyor. 😀 Hep derim ya genelde magnet alırız pek eşya almayız otantik olsa da. Bu kez aldık😊 kızlarıma çanta, bileklik, kolye vs. Çok beğendiler. Kendime de yerel şalvar (diyeyim) aldım serin tutarmış. Evinize götürebileceğiniz genel eşyalar; Nepal çayı, tütsü, el yapımı pirinç kağıdı dergileri, heykeller, ucuz spor eşyaları, yerel olarak boncuklar, kolyeler ve eşarplar, dua bayrakları, baharatlar, kuklalar ve namaz tekerlekleri, geleneksel maskeler, seramik ve şal gibi Nepal el sanatları.

Bir de özel bir kase var anlatmayı unuttum.

Singing bowl; 7 farklı elementin birleşiminden yapılan, meditasyon ve terapilerde kullanılan, farklı sesler çıkartılabilen metal çanaklar. Benim evde pirinç havanım var bazen sarımsak ezmeden önce tokmağı ile kenarına vururum çınlar çok hoşuma gider aynı onun gibi. 😇 Tek farkı bu kaseyi kafanızın üstüne koyuyorsunuz.😂

Özellikle fiyatların daha yüksek olacağı Thamel’de bir turizm bölgesi olduğu için pazarlık yapmayı unutmayın. Tipik olarak, gerçek fiyatın yaklaşık üçte ikisini turist olarak ödeyeceksiniz. İyi pazarlık edin.😉

IMG_2761WP
Katmandu-Tamel caddesi

IMG_2762WP
Katmandu-Tamel caddesi

Hava karardı yeter gari yarın sabah yolcuyuz canım Türkiye’me…

IMG_2770WP
Katmandu-Tamel caddesi

IMG_2772WP
Katmandu-Tamel caddesi

IMG_2773WP
Katmandu-Tamel caddesi

IMG_2774WP
Katmandu-Tamel caddesi

Belki sizler biliyorsunuzdur, ben bilmiyordum öğrendim; bilmeyenler için yazayım.

Nepal, Gregoryen takviminden farklı bir takvim izliyor, bu nedenle Nepalce Yılbaşı, 1 Ocak yerine Nisan ortalarına düşüyor. Bikram, Sambat veya Nepalce Takvim veya Nepalce patron, Gregoryen takviminden yaklaşık 56 yıl önce ve 8,5 ay öncesinde. Gregoryen aylarının aksine, Nepal aylarının uzunluğu önceden belirlenmemiş. Yıldan yıla ve 29 gün ile 32 gün arasında değişiyor.

Yarın sabah yolumuz güzel ülkem Türkiye’ye ve İstanbul’a. Bir gezinin, gezilen bir Ülke’yi tanımanın daha sonuna geldik. Ben yazdım, ama beraberce gezdik de sayılır    yanılıyormuyum? 😇 Artık klişeleşmiş söz olsa da yaşanılması gerek! lafı tam buralar için bence…  Her yazımı bir güzelle bitirme geleneğimi sürdüreyim. Bu kez farklı olarak ama.

IMG_4361
Uçaktan -Himalaya-Him-Kar Alaya-Çatı  Himalaya-Karlı Çatı demektir.

Öğrettiklerin ve yaşattıkların için Nepal’e, okuduğunuz için sizlere teşekkürler. Sevgiyle kalınız.

TATA Nepal.