BÜYÜK İPEK YOLU- KIRGIZİSTAN 🇰🇬

Büyük İpek Yolu gezimize devam ediyoruz. Tarih hala 12 Mayıs 2024. Kazakistan’ın- Almatı’sından ayrıldıktan sonra Kırgızistan’ın- Bişkek şehrindeki Manas Havalimanına indik. Saat tam 18:25’ti, sürpriiiiz! Bişkek yağmurlu karşıladı bizi.

Yorgunuz tabii ama olsun, yerel rehberimizle tanışıp otobüsümüze bindik. Otelimize doğru yol alıyoruz. Burada biraz bilgi vereyim; Kırgızlar, en eski Türk kavimlerinden biri. Yazılı tarihleri yok, o yüzden kökenleri hakkında da kesin bilgi pek yok. Ama adlarının anlamı ilginç; Çin kaynaklarında ‘ki-ku‘, Köktürk metinlerinde kırkız, Tibet kaynaklarında Gir-kis olarak geçiyor. Bazı araştırmacılar, “kır gezen” yani “kırda gezen” anlamından geldiğini söylüyor. Ayrıca Kır Oğuz diye de anılıyorlar. Tarihçilere göre “kırk uz” yani kırk soy-kabile anlamında. Hatta bir efsaneye göre “kırk kız” kelimesinden türemiş.

Yolda iki güzel cami gördüm, şehir girişindeki Bişkek’in yerel dokusunu yansıtan taş yapıyı son anda yakaladım.

Havalimanından Bişkek şehir merkezine 30 km yol var. Yol kısa sürünce hızlıca Bişkek’e vardık. Yerel, güzel bir mekânda yemek yedik. Ben pek yemekleri paylaşmam ama söylemeden geçemem; porsiyonlar o kadar doyurucuydu ki, küçük porsiyon dedikleri Jumbo büyüklüğündeydi, iki kişi rahat doydu. Sevimli garson kızımızın fotoğrafını da çektim.

Doyduk ve istirahat için otele gitmek üzere yola revan olduk. Otel yakınmış ışıklı meydanda yürürken ıslanmadan otele ulaştık… Kırgızistan da Sovyetler Birliği dağılmadan önce bu birliğe bağlıymış. Geniş caddeleri, yüksek apartmanları hâlâ o dönemden kalma, hissediliyor. Az kalsın kendimizi romantik bir Sovyet filminde sanacaktık… 🥰

Bişkek Den Xiaoping Caddeden bir görsel

13 Mayıs 2024 Sabah dün gece kaldığımız otelde nefis bir kahvaltı ile güne başladık. Kahvaltı salonunun atmosferi bir harikaydı. Renkler mi? Tam anlamıyla Önder’le şahane bir uyum içindeydi. 💚💚💚

Artık gezimize devam etmek üzere otobüsümüze doğru yürüyoruz. Karşımızda olağanüstü bir manzara: Karlı Ala Dağlar… En yüksek tepesi tam 4.875 metre! Gözümü alamıyorum… Bu nefes kesici manzaranın fotoğrafını da elbette kaçırmadım. 📸

Karlı Ala Dağlar – 4.875 m

Ala Dağlara doğru ilerliyoruz… Hani Dede Korkut hikâyelerinden hatırlarsınız, işte o Ala Dağlar! Aslında Tanrı Dağları’nın (diğer adı Tien Shan olan) en büyük koluymuş. Biz de şimdi, yavaş yavaş Tanrı Dağları’nın kalbine Issık Gölü’ne doğru yol alıyoruz. 👍 Issık Göl Cholpon Ata kasabasında. Yol uzun 4 saat gideceğiz.

Yol üstünde gözüm bir camiye takıldı: Bişkek İmam Serahsi Merkez Camii. Yapımına 2012’de başlanmış. Görür görmez tanıdım! Her gün önünden geçtiğim Ankara’daki Kocatepe Camii’nin aynısı. Zaten aynısı yapılmış. Orta Asya’nın en büyük camilerinden biri sayılıyor. 2018’de ibadete açılmış. Sadece cami değil, yanında külliyesiyle birlikte düşünülmüş. Mimarisinde kullanılan pek çok unsur da Türkiye’den gönderilmiş. Soldaki ilk fotoğraf benim sağdaki Wikipedi’den alıntıdır.(https://tr.wikipedia.org/wiki/Kocatepe_Camii)

Otobüs yolculuğumuz sürerken mikrofonu eline alan yerel rehberimiz o kadar tatlı Türkçe konuşuyor ki, herkes dikkatle dinliyor. Hem yolculukla ilgili bilgiler veriyor hem de araya esprili anlatımlarla renk katıyordu.

Kendisine “Siz de at eti yiyor musunuz?” diye sorulduğunda, yüzünde muzip bir gülümsemeyle cevap verdi: “Hep önce böyle soruluyor, sonra da şöyle cevap veriyorsunuz: ‘Biz Türk’üz, bir kısmımız atlarına binip Türkiye’ye göç etti. Siz de Türk’sünüz ama atlarınıza binmeyip yediğiniz için burada kaldınız.’ gülüştük. Aynı şakayı Özbekler için de yapıyorlar dedi. 😁 😄

Sonra birden konu dil benzerliklerine geliyor. Kırgızca’daki “C” harfinin bizdeki “Y” sesiyle aynı olduğunu söylüyor: “Mesela bizde ‘caman’ var, sizde ‘yaman’. Bu benzerlik yüzünden komik yanlış anlaşılmalar oluyor” dedi.

Ve güzel bir çamur banyosu hikayesi geliyor: “Burada sıcak çamur banyoları meşhurdur. Bir gün Türk bir turist geliyor. Şifa olsun sıcak çamur banyosu yapayım diyor. Görevli adam çamurları sıvamaya başlıyor. Her sürüşte bizim Türk ‘Yaktıı, yaktı!’ diye bağırıyor. Ama görevli onu ‘Yahşi’ diye anlıyor, yani ‘çok güzel’… Daha da sürüyor çamuru! Zavallı adam iyice haşlanmış ama görevli hâlâ mutlu, ‘Ne güzel beğendi’ diye!” 🤣 Otobüste bir kahkaha tufanı kopuyor tabii. Sevimli Kırgız rehberimizin anlatı anı.

Kırgız rehberimiz NUR SULTAN

       Tokmok bölgesinden geçerken ”Hawaii Rekreasyon Merkezi” diye güzel bir yerde mola verdik. Başkent Bişkek’ten 59 km uzaklıkta. Yapay bir göl yapmışlar arkasında Burana Grand Hotel varmış görecek kadar vaktimiz olmadı. Bakınız manzara müthiş. Fotoğraflar üzerine tıklamayı unutmuyoruz. 😉👍

Tam bir yazlık eğlence merkezi yok, yok. Hayvanat bahçesi de var. Bir sürü de yapay hayvan heykelleri. Fotoğraflar Önder Kaplan’a aittir. Teşekkürler hayatım. 💞👍

Bu güzel yerden ayrıldık.

Bir parantez açalım: İlk Göktürk Devleti, Bumin Kağan tarafından kurulmuş. Daha sonra 2. Göktürkler geliyor; onları ise Kutluk Kağan kurmuş. Hani hep tarihten aşina olduğumuz o isimler…

Göktürkler yıkılınca bu kez sahneye Uygurlar çıkıyor. 758 yılında Kırgızlar, Uygurların hâkimiyetine giriyor. Ama Kırgızlar boyun eğmiyor. Ayaklanıyorlar ve bu mücadele tam 20 yıl sürüyor! Sonunda 840 yılında Uygurları mağlup edip kendi devletlerini yeniden kuruyorlar. 👏👏👏

Ama bu da yetmiyor kaderin cilvesine… Moğollar dönemi gelince bu defa Çağatay Hanlığının bir parçası oluyorlar. Moğollar dağıldığında ise bu kez Hokand Hanlığı geliyor. 1700’lerde Kırgız topraklarına hâkim oluyorlar. Ta ki 1876’ya kadar…

1876’da Hokand Hanlığı da Ruslar tarafından tamamen işgal edilince, Kırgızistan’ın makûs talihi yeniden yazılıyor. Sovyet hâkimiyeti başlıyor. Ve nihayet…

1991 yılında bağımsızlık! 🇰🇬 Kırgızlar, Kırgızistan Cumhuriyeti olarak yeniden tarih sahnesine çıkıyorlar. Milli destanlarını hatırlamayan yoktur: Manas Destanı. Tarihte okuduğumuzu kısaca hatırlamak gerekirse; üç kuşak boyunca Manas ailesinin yaşamını, kahraman Manas’ın halkını nasıl koruduğunu ve Kırgızların belleğinde yer etmiş efsaneleri anlatıyor.

Üç bölümden oluşan destanın ilk kısmında, Kırgız kabilelerini birleştirerek halk olmalarını sağlayan Manas’ın hikâyesi yer alıyor. İkinci bölümde Manas’ın oğlu Semetey’in liderlik ve direniş mücadelesi, üçüncü bölümde ise Semetey’in oğlu Seytek’in halkını koruma çabası anlatılıyor.

Manas Destanı, sadece bir kahramanlık öyküsü değil; Kırgızların kimliğini, dayanışmasını ve özgürlük arzusunu bugüne taşıyan güçlü de bir mirastır ve hala dilden dile eklemelerle anlatılmaya devam ediyormuş. Diyor yeni bir yeri anlatmaya gidiyorum. ☺️

Tanrı dağlarının kalbindeki-Issık Göl bölgesine doğru ilerlerken, İpek Yolu’nun eski izlerini hâlâ taşıyan topraklarda bir durak.

  Burana Kulesi Arkeoloji ve Mimarlık Müzesi Kompleksi; Giriş kapısı.

Burana Kompleksin giriş kapısı

Kapının her iki yanında da taş figürler var. Tarihe, kültüre ve efsanelere meraklı biri olarak bu coğrafyada adım attığım her yer bana çocuklukta okuduğum kitapları, okulda dinlediğim tarih derslerini, bazen de çocukken dinlediğim veya okuduğum masalları hatırlatıyor. Tıpkı bu taşların balbal mezar taşları olduğunu hatırlamam gibi.

Etrafı gezmeden önce Nur Sultan rehberimiz kısa bir ön bilgi vereyim sonra zaten panolarda yazıyor ayrıca okursunuz dedi. Yine de ben önce fotoğraf dedim. Şu güzel kuleye bakınız.

Burana Kulesi

Şimdi anlatmaya başlıyorum dedi ve devam etti. Burası Burana Kulesi. Genelde gördüğünüz tarihi yerlerin çoğu Özbekistan’da çünkü Karahanlıların başkentleri oradaydı.

Ama burası da önemli, çünkü Karahanlıların doğu başkenti Balasagun şehri burada kurulmuştu. Burada çok fazla tarihi yapı yok çünkü insanlar göçebe yaşam sürüyordu.

Yalnızca 9. ve 11. yüzyıllar arasında Balasagun başkent olmuş ve işte bu kule o dönemden kalma. Zamanla depremler olmuş, 1889’daki büyük bir depremle kulenin yarısı yıkılmış. Şu an 21 metre yüksekliğinde ama eskiden 42 metreymiş. Spiral bir merdiveni var içine çıkılıyor. Ama merdivenler dar ve yükseklikleri değişiyor, klostrofobisi ya da yükseklik korkusu olanlara önermem dedi.

Ben çıkarım dedim. İlk fotoğraftaki demir merdivene çıktım yükseklik 5 metre. Karşıda tepesindeki karları ile Tanrı Dağları ile kule çevresi muhteşem görünüyor.

Kırgız delikanlı bu manzarada beni de çek abla dedi. Ablası da çekti 😁🥰 Yanındaki fotoğrafta görülen yapı cami kompleksinden bir kalıntı. Türbe de olabilirmiş.

Burana Kulesi bugün hâlâ ayakta kalan en dikkat çekici yapı. Aslında bir caminin minaresiymiş ama cami çoktan yıkılmış. 1970’lerde yapılan restorasyon çalışmalarıyla üçte biri yeniden inşa edilmiş. Minarenin çevresindeki alan, eskiden kentin merkeziymiş. Kulenin duvar yapısı çok güzel. Tuğlalar çimento ile değil yine kırmızı kil toprak ile örülmüş.

Rehberimiz kuleye olurda çıkarsanız Balasagun şehrinin tarihi duvarlarını görebilirsiniz demişti. Bakalım çıkabilecek miyim.

Merdiveni görünce gerçekten insanı içine çeken bir zaman tüneline bakıyor gibi hissediyorsunuz. Yüz yıllardır orada duran geçmişe açılan bir merdiven sanki. Hadi bakalım Alev Hanım merdivenlerden çık görelim. 😁 Fotoğrafa bakınız basamaklar hem dar hem de hayli yüksek. Emekleyerek çıkmaya başladım. Arkamdan kimse gelmesin dönmek zor diye de tembihledim. Nerdeee 8 basamak sonra etraf karanlık oldu üstelik geri dönenler var ben de hemen döndüm. 😁

Burana kulesinin gizemli merdivenleri

Ah bilirsiniz efsaneleri, hikayeleri severim. Kulenin de pek rağbet görmese de halk arasında kulaktan kulağa aktarılan bir efsanesi var. Efsane bu ya; bu topraklarda hüküm süren kudretli bir han varmış. Uzun yıllar çocuğu olmayan bu hanın, sonunda dünyalar güzeli bir kızı olmuş. Aman nazar değmesin diye kızını kem gözlerden korur olmuş. Ne var ki, kızının kaderi doğmadan yazılmış gibiymiş…

Bir gün Han, ülkenin en bilge kâhinini sarayına çağırmış. Kızının kaderinin nasıl olacağını sormuş. Kâhin, derin bir sessizlik içinde Hanın gözlerinin içine bakarak şu cümleyi fısıldamış:

“Ne yaparsan yap, kızın on altı yaşına bastığı gün ölecek.”

Bu söz Hanın yüreğine saplanan bir hançer gibiymiş. Kâhini kovmuş ama söylediklerini unutamamış. Kızını her şeyden korumak için ülkenin en yüksek bu kulesini yaptırmış dış dünyadan koparmış kızını… Zaman geçmiş, yıllar durmuş gibiymiş kulede.

Derken o gün gelmiş çatmış: kız on altı yaşında. Han, içi gururla dolu bir şekilde kuleye çıkmış, “Kehaneti yendim!” diyerek sevdiği kızına meyvelerle dolu bir sepet götürmüş. Kız, babasını görünce sevinmiş, gülümsemiş… Ama bir anda rengi solmuş, gözleri büyümüş, sonra yere yığılmış.

Yazık ki, sepetin içindeki üzümlerin arasında fark edilmeden saklanmış küçük ama ölümcül bir kara örümcek, tüm ihtimamı yerle bir etmiş. Dünya güzeli kızı melek olup uçmuş.

Han’ın feryadı dağları inletmiş. Öyle ki kuleye büyük bir yıldırım düşmüş gibi, yapının üst kısmı yerle bir olmuş. Geriye yalnızca alt katı kalmış. Han da o kalan kısmı kızına türbe yaptırmış.

Bence bugün Burana Kulesi’ne baktığınızda bu efsaneyi hatırlarsanız yalnızca taş ve tuğladan yapılmış bir yapı görmezsiniz. Sanki orada hala bir baba yüreğinin kırılmışlığı ve zamanın durduğu o anın hüznü saklıdır… Her neyse sanırım ben de etkilendim. 🤭 Neyse güzel bir efsane…💞

Gezmeye devam. Kuleden inip ilk fotoğrafta görülen tepeye çıkıyorum. Fotoğrafta görülen tepe yazlık evlerin bulunduğu bölgeymiş, maddi nedenlerden kazılara başlayamıyorlarmış. Çıktık ama görüldüğünden daha yüksek ve eğimliydi zorlandım. Tepeden çevre görünümü de etkileyici.

Tepeden indim burası Balasagun şehrinin Burana Kasabası. 😁 Etraftaki panolardan alıntılar yapacağım.

Toplam Burana şehir alanı yaklaşık 25-30 km² büyüklüğünde. Şehrin X-XV. yüzyıllar arasında var olduğu tahmin ediliyor. Burana antik yerleşiminin ilk kez 16. yüzyılda yaşamış olan Muhammed Haydar tarafından yazılan bir Orta Asya metninde geçtiği düşünülüyor. 19. yüzyıl ortalarında Rus araştırmacılar tarafından bilimsel olarak incelenmeye başlanmış. 1923’te devlet koruması altına alınan bu önemli miras alanı, 1970-74 yıllarında restore edilmiş. O günlerden bugüne burası hâlâ merakla keşfediliyor…

Minarenin çevresindeki alan, eskiden kentin merkeziymiş. Hamamlar, su kemerleri, pazar yerleri, mezarlık alanları bulunmuş. Kazılarda balbal denen mezar taşları, heykeller, buda figürleri, Hristiyan haçları bile ortaya çıkmış. Yani burada yalnızca taş değil, yüzyılların inancı, kültürü, yaşamı da katman, katman yerin altından çıkmış.

Burana İpek Yolu; Chang’an – Tanrı Dağları Koridoru projesi kapsamında Çin, Kazakistan ve Kırgızistan’ın ortak başvurusu ile 2014 yılında UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmış.

Bu koridor, M.Ö. 2. yüzyıldan 16. yüzyıla kadar sayısız kültürü birbirine bağlayan, sadece ticaret değil, fikirlerin ve inançların da taşındığı bir medeniyet yolu…  Diyor taş kalıntılarının olduğu alana doğru yürüyorum. Balbalların varlığı beni Türk tarihinin sayfalarında geziyormuşum hissini verdi. Harika…

Buradan ören yerinin yani Burana kasabasının görünümü. İlk kare benim ikinci kare, Panoramik foto Önder Kaplan’a ait. Teşekkürler hayatım. 💞 Fotoğraflara tıklıyoruz. 😉

Bu tarihi taşların yeri burası değil dedi Nur Sultan rehber, başka bölgelerden çıkan taşları burası ören yeri olduğu için getirip koydular, yani burada mezar yok. Mezar yerleri başka bir bölgede daha sonra gideceğiz dedi. Panodan devamla…

Kırgızistan’ın Issık-Kul Gölü, Narin, Talas ve Alay gibi dağlık bölgelerinde kayalara işlenmiş yüzlerce petroglif (kaya resmi) bulunuyor. Bu resimler, milattan önce 2. binyıldan başlayarak XII-XVI. yüzyıllara kadar uzanan bir zaman dilimine ait. En yoğun örnekler ise M.Ö. VII-III. yüzyıllar arasında.

Kırgızistan’ın kuzey kısmı Türk göçebelerinin yaygın taş heykelleri ve anıtlarının bulunduğu bir bölgedir, genellikle figürler dikkatli bir şekilde incelendiğinde heykeller de şapkalar giysiler süs eşyaları ve silahlar görülür. Dahası savaşçı bir silahla veya silahsız ve sağ elinde bir kapla sol elinde bir silahla çizilmiştir. Nur rehber buradaki kabın bir anlaşma yapıldığında içilen su 🤭 vs olabileceğini söyledi. Bıçak da mezardaki kişiyi koruyacağına inanıldığı için çizilirmiş. Alttaki fotoğraflarımda açıkça görülüyor. Bıyıklı olanlar Türklere aitmiş.

Savaşçıların heykellerinin büyüklüğü öldürdükleri düşman sayısına göre değişir, büyürmüş. Kadın resimli taşlar nadir görülürmüş, ben bir tane buldum. İslamiyet geldikten sonra zaten heykeller kalkmış. 

Kadına ait Balbal

Kompleksin müze kısmına bir bakalım. Buluntular sadece bu bölgenin değil toplamaymış demiştim. Burana kulenin ve kasabanın olası eski halinin maket fotoğrafları, çeşitli metal kaplar sergilenen küçük ama sevimli bir müze.

Ve elbette baş köşede Yusuf Has Hacip’in büstü. Kimdir? bir hatırlayalım.

Balasagun’ da dünyaya gelen Yusuf, ilk eğitimini de burada almış. O dönemde ona Balasagunlu Yusuf denirmiş. Zamanla bilgeliği ve devlet yönetimindeki yetkinliğiyle öne çıkınca “Has Hacip” unvanını almış. Biz onu daha çok, Türk edebiyatı için büyük önem taşıyan eseri Kutadgu Bilig ile tanıyoruz. Adı gibi “kutlu kılan bilgi” anlamına gelen bu eser, sadece bir öğüt kitabı değil, aynı zamanda dönemin düşünce yapısını, ahlaki değerlerini ve ideal bir devlet düzenini de anlatan kıymetli bir rehberdir.

Balbal-kakılmış anlamındadır. Buradan da mezar başına kakılmış taş anlamı çıkıyor. Alttaki ilk fotoğrafta Balbalların İslamiyet sonrası Arap harfleriyle yazılmış olanları ve diğerinin açıklamasında Nestorian Hristiyanların haç resimleri yazan balbalları.

Ören yeri olur da hediyelik eşya satış yeri olmaz mı? Görelim. Hem magnet almadan olmaz diyorduk ama onlarında fiyatları uçmuş.

Bu tarihi kalıntıları ardımızda bırakıp Kırgızistan’ın meşhur Kanyonlarına doğru yolumuza devam ediyoruz. Grand Kanyon-Bobsled kanyon ve gökdelen adlarıyla bilinen kanyonların labirentlerinden geçen bir rotamız varmış bakalım.

Kırmızı katmanları yer, yer görülen sıra dağları, göz alıcı kanyonları geçiyoruz. Eskiden çok tehlikeli olan bu yolu Çinliler yeniden yapmış hayli geniş ve güzel. Ama pek öyle süper manzara yok. Süper olan bulutlar. Harika manzaralı kanyonlar Tokmok bölgesindeymiş.

Yük treni geçen bir demiryolu ile köprüsüne denk geldim hemen çektim ama yük trenini kadraja alamamışım. Kırgızlar da bizim gibi dağlara bayraklarını çizmişler. Ve bence çok özel bir de anıt vardı son anda Önder yakaladı. Üstünde fotoğrafı büyütünce fark ettim 1916 yazıyor. 1916 Ürkün Ayaklanmasını sembolize eden bir anıtmış. Rusların I. Dünya Savaşına katılmak için tüm Müslüman erkekleri askere çağırması ile başlayan ayaklanma. Rus ordusunun karşı çıkanları kanlı bir şekilde bastırması, kaçanların Çin’e sığınması. Ama oraya gidene kadar yollarda telef olmaları sonucu çok fazla kazak ve Kırgız insanının ölmesi olayı.

Ömür biter yol bitmez demişler, bizimki de bitmiyor yola devamla konaklayacağımız Issık-Göl’ün Çolpon-Ata kasabasından önceki kasabalardan geçiyoruz. Dikkatimi çeken mezarlıkları oldu. Epey uğraşı sonrası birkaç kare değişik kasabalardan çektim.

Mezarlara ”mazar” diyorlar. Ruslar döneminde dinde yasaklar olunca mezarlarını Ruslar gibi yapıp taşlarına da onlar gibi ölen kişinin resmini metal çerçeve ile koymuşlar. Ruslardan sonra yasaklar kalınca İslam dini iyice yaygınlaşmış kişi resmi kalkmış ama ata geleneği yurt şeklinde kubbeli yapılara dönmüşler. Bazen de kişinin maddi durumuna göre metal kafesler şeklinde yapmışlar. Fotoğraflarda daha iyi göreceksiniz. Tepe kısımlarında hilal var.

Çolpon- Ata kasabasına geldik. Çolpon-Ata adını yörede yaşamış bir şifacıdan almış. Çolpon Türk mitolojilerinde gezegenlerin yıldızı kabul edilir. Venüs de denir. Ata bildiğimiz Ata’dır. Şifacıya da yıldızların atası denmiş olabilirmiş. Bir inanışa göre yaşlı adam çevredeki şifalı sıcak suları kullanarak hastaları iyi edermiş. Geçekten de Çolpon-Ata’nın burada türbesi varmış ve çok ziyaret edilirmiş. Güzel bir kasaba turizm açısından gittikçe tanınır oluyormuş. Issık-Kul doğa sporları, turistik tesisler nedeniyle buranın cazibesini artırmış.

Issyk Kul-Issık kul gölün kıyısındaki Caprice Issky Kul Hotel’imize yerleştik. Önce çevreyi görelim. bahçe pırıl, pırıl erikler çiçek açmış, leylaklar mis gibi kokuyor ve güzel bir demirden yapılmış kompozisyon var. Evlilik teklifi edecekler için olmalı. 🌸🌸🌸

Vakit Günbatımı vakti. Şimdi günü batırmaya gidebiliriz. Elbette Issık- Kul Gölünde…

Önder’in kadrajından ortamın panoramik görüntüsü. Teşekkürler hayatım. 💞 Buralar yörenin yazlık bölgesi, zamanın zengin Ruslarının sayfiyesiymiş. Yakın zamana kadar yerli halk gölün kutsal olduğuna inandığı için girmezmiş. Ama artık yavaş, yavaş Kazak, Kırgız ve Rus turistler tatil yöresinin müdavimi olmuşlar. Plajlar henüz boş göl mevsimi başlamamış. Bize odalarımız dağıtılırken bile boya yapmaya devam ediyorlardı. Gölün ortasına kadar hayli uzun bir iskelesi var.

Caprice Issky Kul Hotel sahili

Karşı kıyının görünümü de çok güzel. Issık -Kul gölü zaten etrafı sıra dağlarla çevrili tektonik çukurda oluşan bir göl. Kırgızlar bizim ülkemizin Bermeti’si yani incisidir derlermiş. Sularını eriyen karlar besliyor. Güney Amerika’da (Bolivya ve Peru sınırında) gördüğümüz Titikaka Gölünden sonra ikinci büyük tektonik göl. Ve etrafı karlı dağlarla çevrili olmasına ve kar suları ile beslenmesine rağmen hiç donmazmış çünkü göl suyunun büyük çoğunluğunu yeraltı su kaynaklarından alır. Bu nedenle de adının ıssık-ılık anlamına da geldiği söylenir…

Bir önemli özelliği hatta bilgi yarışmalarında sorulur-Issık Göl Avrasya’nın ”Erişilmezlik Kutbu” olmasıdır. Yani Dünyada hangi kıtaysanız o kıtanın en merkezinde ama çevresinde bulunan denizlere en uzak noktada olan yer Erişilmezlik kutbu ‘Pole Of İnaccessibility’ oluyor. Güneş batmak üzere bakalım nasıl bir güzellik bizi bekliyor. Karşı kıyısı da ayrı güzel.

Ve Günbatımı. Dağların ardından battığı için güneşin değil dağların güzelliğine hayran kalıyoruz. 💞

Tarih 14 Mayıs 2024

Bugün Çolpon Ata ve tarihi değerlerini keşfedeceğiz. Güzel yeni bir güne uyanıyoruz. Erkencilerden olduğumuz için kıyıda gezinelim dedik. Etraf sessiz, hava ıssık 😁 kumsal boylu boyunca, şezlonglar ve güneşlikler hazır. Manzarayı süsleyen Tanrı Dağlarının karlı tepeleri muhteşem.

Eh artık Issık Kul’da bir tekne gezisi yapmak farz oldu… Hadi o zaman dedik, güzel bir yat kulübünden motora bindik. Güzel bir esinti gölün yüzeyi kıpır, kıpır. Fonda bir de Kırgız müziği şahane.

Issık Kul gibi bir göl olurda efsanesi olmaz mı? Hem de birkaç tane. Ben hikayesinde sevda olan birini kendi yorumumla anlatayım.

Issık Göl’ün dalgaları bazen durulmaz, bazen durup dururken coşarmış. Derler ki bunun ardında, zamanın ötesinden gelen bir aşk hikâyesi yatar. Ve işte efsane böyle başlar. 💞

Bir zamanlar, bu diyarda Issık adında güzel mi güzel, akıllı mı akıllı bir kız yaşarmış. Güzelliği ve zekâsı dilden dile yayılınca, dört bir yandan dünürler gelmeye başlamış. Bir gün, yolu onun kapısına düşen iki yiğit olmuş: Biri doğudan, diğeri batıdan gelen bu iki genç hem yiğitlikte hem de gönül güzelliğinde birbirinden üstünmüş.

Görenler “hangisini seçse yeridir” dermiş ama Issık kızın kalbi iki genç arasında kalmış. İkisini de sevmiş, ikisini de kırmak istememiş. Ama seçim yapamayışı yüreğini bir kor gibi yakmış, gözyaşları durmadan akmaya başlamış. Öyle ki o gözyaşları, birleşe birleşe bugün bildiğimiz Issık Göl’ü oluşturmuş. Issık kız yüreğindeki kora yenik düşüp bu hayattan göçüp gitmiş.

Peki ya o iki genç? Onlar da Issık kızı canlarından çok sevmiş ama kavuşamamışlar. Bu kavuşamamanın acısı, öfkesi içlerinde büyüdükçe büyümüş. Sonunda doğudan gelen Ulan adıyla esen bir rüzgâra dönüşmüş, diğeri ise San-Taş adıyla anılan batıdan esen bir rüzgâr olmuş.

Bugün Issık Göl’ün dalgaları birden kabarıp çalkalandığında, derler ki Ulan ile San-Taş hâlâ birbirine kızar, sevdaları yüzünden kavga ederler. Gölde kabaran her dalga, Issık kızın gözyaşlarını hatırlayan bu iki rüzgârın öfkesinden geriye kalan bir izdir.

Belki bir gün rüzgâr diner, göl durulur. Ama o güne kadar Issık Göl, bir sevdaya düşüp kavuşamayan kalplerin hikâyesini dalgalarında fısıldamaya devam edecektir.

Gölün her iki kıyısından görüntüler. Bu delikanlılar yine kavgaya başlamışlar gibi ne dersiniz?..

İki saatlik gezintide gölü çevreleyen Tanrı Dağlarının karlı manzarasını izledik. Gölün çevresinde yeni yeni açılan sanatoryumlar vardı. Vakti zamanında Avrupa’ya veba mikrobunu bu bölgeden giden İpek yolu tüccarlarının taşıdığı söyleniyor. 20. yüzyılda şifalı yeraltı suları ve gölün havasının hastalıkları iyileştirdiği öğrenilince sanatoryumlar da çoğalmaya başlamış. Manzaranın güzelliğine biz de dahil olalım. ☺️

Yörenin tarihi değerlerini gezmeye devam.

Rukh Ordo Kültür Merkezi;

Kırgızların Tanrı Dağlarında yurt edinmiş köklü bir Türk Boyu olduğunu yazılarıyla Dünyaya tanıtmış ünlü yazar Cengiz Torekulovich Aytmatov’a adanmış ve yine onun adını taşıyan Cengiz Torekulovich Aytmatov “Rukh Ordo” Kültür Merkezindeyiz. Rukh- Ordo 2002 yılında Cumhurbaşkanlığı konutunun hemen yanındaki büyük bir alanda kurulmuş. Anlamı da ruhların yeri, merkezi demek.

Sabah erkenden geldik kapı yeni açıldı. Issık-Kul’un kenarında kurulmuş bir açık hava müzesi. Tadilat yapılıyordu ama olsun girişi görelim. İlk göze çarpan karşılıklı konmuş salıncaklar muhtemelen fotoğraf çekimi için. 😁

Issık Göl kıyısında kurulmuş olan Aytmatov “Rukh Ordo” Kültür Merkezi Genel görünümü

Hemen sağdan başlayalım diyen rehberimizi takip ediyoruz. Rukh Ordo’ da dünyanın beş büyük dininin birbiriyle uyumu aynı mimariyle ve aynı büyüklükte yapılmış 5 adet bina ile simgelenmiş. Çatılarına konan dini sembollere bakarak ayırt ediliyorlar.

İlk Beyaz bina Budistlerin ibadet yeri. Yan tarafta Buda’nın heykeli. Biraz ilerisinde meşhur çanları. Bir buçuk tonluk bu çanı onlara Koreliler hediye etmiş. Dilek tutup çanı çalarsanız dileğiniz olurmuş. Binanın içine bakmadan geçemezdim.😁 Buda’nın posteri ile duruş pozisyonunu gösteren bir de heykel var.

Düzgün yapılmış patikaları takip ederek diğer binalara doğru gidiyoruz. Sırada bir kültür evi var. Dış cephesi boydan boya Cengiz Aytmatov’un portresi var ve onun bir romanın adı ”Gün olur asra bedel” yazılmış. Bizim en çok tanıyıp okuduğumuz hatta filmini izlediğimiz eserleri ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’, ve ‘Cemile’dir.

Kültür evinin içinde Aytmatov’un ve diğer sanatçıların eserleri sergileniyordu. Ortadaki fotoğrafta Aytmatov’un ilk öğretmeni vardır. Dikkat edilirse tepedeki ağacın yanındaki okuldur ışık üstünde, arkası dönük adam öğretmenidir ve ışık omuzundadır ve yine altta çocuklar var ve ışık yüzlerine vurmuştur. Anlatılmak istenen çok açık- bilimin ışığı onlardadır.

Size bir sürpriz diyen rehberimizin izindeyiz. Önce yine aynı mimari beyaz yapı ama çatısında Hilal var. Evet İslam’ı-Müslümanlığı temsil eden bir mescit, işçiler çalışıyordu içinde Kur’an, seccade, tespih gibi ibadet için gerekli objeler vardı.

Rukh Ordo Kültür Merkezinde Müslümanlığı temsil eden bir mescit

Hemen önünde Atatürk’ümüzün heykeli. Hayli duygulandık ve gururlandık. Aslında Türk kültüründen örnekler olan bir yerde Atatürk heykeli şaşırtmadı.

Mustafa Kemal Atatürk- Kırgızistan Rukh Ordo Kültür Merkezinde heykelini görmek gerçekten gurur verici

Parkın genelinde çeşitli sanatçıların yapıtı heykeller de yer almış. Bu güzel kültür parkında dinlerin uyumu yanı sıra kültürel önem taşıyan sanatçıların da inancına ve ırkına bakılmaksızın yapıtlarına yer verilmiş. Bilim, tıp, astronomi hatta efsaneler bile simgelenmiş. İlk karedeki Anne Kurt ve üstünde bir çocuk. Göktürk efsanelerinde yok olan Türk soyunu kurtaran bir kurttan bahseder onu kutsal sayarlarmış.

İkinci kare Meder Nazarmatov’un ”Annelik” heykel çalışması ve son karedeki çocuk ile at yenilenme anlamındaymış.

Bir efsane-hikâye ve simgesine örnek. Ama önce efsanedeki hikâye. 😁

Manas Destanı, sadece bir kahramanlık öyküsü değil, aynı zamanda Manas ailesinin yaşam hikâyelerini de anlatır demiştim. İşte o hikâyelerden biri, destanın ikinci bölümünde yer alıyor.

Bu bölümde, Manas’ın oğlu Semetey anlatılır. Semetey, Akın ili Han’ının dünya güzeli kızı Ay Çürek’e âşık olur ve nişanlı olan bu kızı kaçırarak evlenirler. Zamanla Ay Çürek’in bir oğlu olur. Oğullarına isim ararken, Semetey’in can düşmanı Er-Kıyas bebeği kaçırır ve öldürmekle tehdit eder.

Ay Çürek ise zekâsını kullanarak “Kuğu elbisemi giyer, kuğu olup babama uçar giderim. O da askerleriyle gelir, seni yok eder.” diyerek Er-Kıyas’ı korkutur ve oğlunu kurtarır.

İşte o günden sonra, Ay Çürek’in adı kuğularla birlikte anılmaya başlamış. Ve alttaki fotoğrafta kuğularıyla Ay Çürek Ana. İskelede tamirat olmasaydı daha güzel bir kare olurdu.

Ay Çürek Ana

Hemen arka kısımdaki bölümde yine her dinden insanlığa hizmet etmiş alimler sergilenmiş. İlk karede ortadaki beyaz heykel Yunan filozofu ‘Aristoteles’, Aristo ile mantık, fizik, biyoloji, zooloji ve astronomi üzerine değerli eserler vermiş. Solunda Balasagun yöresine ismi verilmiş olan Çolpan Ata’nın resmi, sağda Kaşgarlı Mahmut. Türk sözlüğü Dîvânu Lugâti’t-Türk’ü bizlere kazandıran büyük alim.

İkinci fotoğraf; ortadaki heykel Nicolaus Copernicus. Gezegenlerin Güneş’in etrafında döndüğünü keşfeden astronom.

Sol taraftaki kişi Balasagunlu Yusuf olarak bilinen ama bizlerin Yusuf Has Hacip olarak öğrendiğimiz yazar, edebiyatçı ve devlet adamı. Yukarıda Burana Kulesi’nde büstünü görmüş bilgisini de yazmıştım. Biz onu daha çok, Türk edebiyatı için büyük önem taşıyan eseri Kutadgu Bilig ile tanıyoruz. Adı gibi “kutlu kılan bilgi” anlamına gelen eseri ile…

Sağdaki kişi ise Tıp Tarihinin en önemli şahsiyeti büyük üstat -İbn Sînâ-İbni Sina. Adını avicenna diye yazmışlar oralarda ve batılılar Avicenna olarak tanıyorlarmış. Avicenna, bilginlerin hükümdarı anlamındaymış… “Tıpta Kanun” adlı eseri Orta Çağ gibi bir dönemde tam 400 yıl ders kitabı olarak okutulmuş.

Yan tarafta bu kez Kırgızistan’ın simgesi olmuş usta manasçı Sayakbay Karalaev’in heykeli var. Karalaev Kırgızlar için o kadar değerli ki, resmini 500 Som değerindeki paranın üstünde kullanıyorlar…

Usta manasçı Sayakbay Karalaev’in heykeli

Sağında solunda panolar konmuş iki bölüm var. Sağdaki bölümde kutsal kişilerin resimleri var. İlk karede İsrail oğullarının Musa Peygamberi, ikinci karede Hristiyan aleminin İsa Peygamberi.

Sol bölüm ilk karede İslam alemince en değerli Kâbe resmedilmiş. İkinci karede Buda’nın dört pozisyonu resmedilmiş.

Diğer kültür evine gidiyoruz altta ilk fotoğrafta sağda görülen. Ama hemen ortada üçgen piramit bir yapı, yıldız görünümlü o da dini bir simge yapı. Eskiden Tengricilik yani Gök Tanrı’ya inananlar. Çok yazgın olmasa da göçebe halkın hala inandığı bir din. Ayrımcılık yapmıyoruz tüm dinlere eşit mesafedeyiz dedikleri işte bu. Ortadaki simge hatırlayınız göçebe yurtluklarının tepesini oluşturuyordu.

Yukarda paylaştığım fotoğrafın sağındaki ilk Kültür evindeyiz. Türkler için Ana sayılan kurt heykeli, duvarda güzel bir kadın portresi ki, Kırgız Türklerinin en değerli ve ilk kadın kumandanı ‘Kurmancan Datka’ kocası Hokand Hanlığının komutanı olan Alimbek Datka ölünce liderliğe uygun görülmüş. Ruslarla amansız mücadeleye girip boyun eğmemiş. Hatta bu uğurda oğlunun ölümünü bile göze almış. 1907 yılında ölümüne kadar kendi yönettiği özerk Alay bölgesini yönetmiş. İkinci fotoğraftaki güzeli de babası erkek gibi yetiştirmiş. Çok usta savaşçı olup savaşlara bile katılmış. Türk kadınları her yerde güçlü. 💪

Rukh Ordo Kültür Merkezinden ayrılmadan son bir kare. Çevresi halk plajlarıymış. Mevsim açılmadığı için sadece balık tutan adamlar var.

Rukh Ordo Kültür Merkezi çevresinde balıkçılar.

Evet bu güzellikleri ardımızda bırakıp Çolpan Ata Petroglif Kültür merkezi alanına kaya yazıt taşları görmeye gidiyoruz. Biraz daha dağ tarafına yükseğe çıkılıyor ve giriş paralı ikinci kare.

Tam bir taş bahçesi görünümünde tüm taşlar zamana yenik düşmese de hava şartlarından yuvarlak şekilde aşınmışlar. 4000 yıllık bir zamandan bahsedilince kalan resimler hala iyi sayılır. Bakalım ama önce gezmek için kısa, orta uzun mesafelerde patikalar yapmış bir de akla işaretlemişler. Tam 42 hektarlık bir alan başka türlü de gezilmezdi. Biz turistlere yalnızca en kısa olanı mavi tabelalarla işaretlenmiş. Hemen girişte derme çatma bir tahta kulübe içecek ve hediyelik eşya satıyor.

Gezmeye başlayalım. Alttaki ilk fotoğrafın bilgisi M.Ö VII-III yy. Dağ keçilerinin taş resimleri, yerel İskit-Saka hayvan stilinde gerçeğine uygun çizilmiş, boyutları ne kadar değerli olduklarını gösterir diyor.

İkinci fotoğraf bilgisi; iki keçinin silueti, vücutları sola dönük ve boynuzları geriye doğru eğiktir. Kısaca genelde dağ keçilerinin resimleri var.

Altta ilk kare M.S VI-X yy. Dağ Keçisi avlanma sahnesi bilgisi şöyle diyor; Elinde sabanıyla keçilerin yolunu kesen adam ve arkasında ters yöne bakan köpeği. Görebildiğimi işaretledim.

İkinci kare; M.Ö VII-I yy. Dallanmış boynuzlu büyük geyiğin iki sanatsal çizimi. Zarif gövdeleri uzun, küçük başları kalkık ve boynuzları önden tasvir edilmiş. Uzuvları öne doğru sivridir ve dört çizgiyle gösterilmiştir.

Altta ilk kare; M.S VI-X yy. Taş yüzey keçi deve köpek, yaya ve atlı insan figürlerinden oluşan bir kompozisyonla süslenmiştir. Figürler arasında dizginlerinden bir deveyi çeken adamın önden görünüşü ve at sırtında bir adamın küçük bir tasviri öne çıkmaktadır diyor.

İkinci ve üçüncü kareler M.Ö VII-I yy. Geyikler gerçekçi çizimleriyle dikkat çekiyorlarmış.

Biraz daha yukarı doğru çıkıp bir iki balbalları çekeyim dedim ama aşırı sıcak var. İlk karedeki balbalın bilgisi; Dikdörtgen bir granit bloğun düz yüzeyine oyulmuş insan figürü yüz hatları kabartma heykel tekniği kullanılarak tasvir edilmiştir. Kemerli kaşlar uzun bir burunla birleşmiştir, bıyık kısadır ve gözler badem şeklindedir. Küçük bir çizgi ağzı, çene ise keskindir derin bir olup 100 hatlarını oluşturur antik Türk taş heykeli.

İkinci fotoğraf balbalların olduğu yerin genel görünümü.

Güzel bir kültür gezisini daha tamamladık. Artık otelimize dönüyor Bişkek’e gitmek üzere hazırlık yapıyoruz… Bu kez uzun oldu sizleri çok yormadığımı umuyor, bir sonraki ve son durağımız olan Bişkek’te buluşuncaya dek sağlık ve sevgiyle kalınız diyorum… 💞💞💞

7 thoughts on “BÜYÜK İPEK YOLU- KIRGIZİSTAN 🇰🇬

  • Merhaba Alev Hanım, öncelikle ellerinize sağlık, çalışmanızı keyifle okudum. Issyk Kul-Issık kul gölü çok güzeldi,Rukh Ordo Kültür Merkezi ilginçti, Atatürk heykeli güzel bir sürprizdi. Çolpan Ata Petroglif Kültür merkezi alanı ve kaya yazıtlarını ilgiyle izledim. Emeklerinize sağlık, Önder Bey de artık yazılarda rol almaya başladı. Selam ve sevgilerimle..

    • Merhaba Gürcan Bey, yine güzel yorumunuzla çok mutlu oldum 🌿 Issık Kul’un o güzelliğini, Rukh Ordo’daki o farklı havayı ve Atatürk heykelini aynı heyecanla hissetmiş olmanıza sevindim. Çolpan Ata petroglif alanı gerçekten çok etkileyiciydi, kayaların arasında dolaşırken binlerce yıl öncesinin izini sürmek insana ayrı bir heyecan veriyor.

      Önder de yazılarda fark edilmesine çok sevindi 😄Bu güzel yorumunuz için çok teşekkürler. Selam ve sevgilerimle…

Bir Cevap Yazın