*Cape Town* 1.Gün
Merhabalar, yaptığımız gezilerde yıl olarak artık günümüze geldik ve yine sizlerleyim. Malum koronalı yılları geride bıraktık sayılır. Kolay değil dolu dolu tam üç koca yıl hem de yasaklarla dolu. Nihayet 2023 yılına geldiğimizde şu sıkıntılı ortamdan kurtulalım diye araştırmalara başladık. Her zamanki gibi Önder’in önderliğinde 😌 yine güzel bir tur şirketi olan Ejder Tur ile Büyük Afrika Turu’na yani Güney Afrika, Botswana, Zambiya ve Zimbave’yi kapsayan 12 günlük 4 ülke gezisine katılmaya karar verdik. Önceden Afrika kıtasında gezdiğimiz tek ülke FAS idi.
Korona hala bizim için tehlikeli sayılırken Afrika’nın başka tehlikesi olabilir miydi? Evet konu endemik hastalıklar için gerekli olan aşılardı. Biz her türlü covit aşısını olduğumuz için yine de kesinlikle maske takarız 😷 ama gerekli olan aşıları ki bunlar; Sarı Humma, Sıtma vs öğrenelim ona göre yaptıralım dedik. Seyahatsağlığı.gov.tr den öğrendik ama yine de Kuşadası’ndaki merkezine uğradık. Şubat 2023 itibariyle gideceğiniz 4 ülkede de salgın raporu yok isterseniz yaptırın denince vazgeçtik. Ama Sıtma’ya karşı gerekli ilaçları her ihtimale karşı alın dediler. Önder hemen henüz turdan dönmemiş olan muhtemel rehberimize danışalım dedi. Rehberimizi öğrendik, Barbaros Kotoğlu’na ulaştık kendisi zaten Güney Afrika’da yıllarca yaşamış (çok deneyimli ve başarılı bir rehbermiş ki, öyle) siz bilirsiniz ama bana sorduğunuz için söyleyeyim gerek yok deyince hem de karaciğerimizi yormamak adına sadece ağrı kesici ve sinek kovucu spreylerle gitmeye karar verdik. Türkiye Covid-19 aşı sertifikamızın çıktısı alındı. Çok heyecanlıyım. 💃💃💃
Bizim yeşil pasaportumuz var ama zaten Güney Afrika Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından vize istemiyor. Pasaportunuzun seyahat tarihinizden itibaren 6 ay geçerlilik süresi olması yeterli. Hazırlıklar başladı ve her zamanki gibi İstanbul çıkışlı olunca torunları da görme fırsatı çıkmış oldu. Evet gün geldi tarih 24 Şubat 2023 ve Türk Hava Yolları ile Güney Afrika’nın ikinci başkenti sayılan Cape Town şehrine uçmak üzere İstanbul Hava Limanındayız. Uçuş saatimiz 01:50 ama her zamanki gibi çok erken geldiğimiz için çevreyi biraz gezdik. Havalimanı bakalım bu kez hangi sanat dallarına ev sahipliği yapmış.
Gördüğümüz bu eserlerin çoğu kullanılabilir her türlü obje ile yeniden yaratılmış. Üstteki son fotoğrafta görünen eserin yanındaki açıklamada artık parça kumaşlardan ticari adı *denim* bizim bildiğimiz adıyla kot kumaşından yapılmış, sanatçısı Deniz Sağdıç yazıyor… Bu sanat dalına kısaca sürdürülebilir sanat akımı deniyor. Çok başarılı buldum.
24 Şubat Cuma günü THY kontuarlarında bize eşlik edecek rehberimiz Barbaros KOTOĞLU ile tanıştık. Uzun yıllar Güney Afrika’da yaşamış çok güleç ve işlerimizi kolaylaştırmak için koşturan güzel insan. Çok da bilgi aktaracağından emin oldum daha da çok sevindim. Grupla da tanıştık toplam 20 kişi anca varız, zaman su gibi geçti saat 01:00, tarih de 25 Şubat oldu bile.
THY’ları ile gecenin bir yarısı 01:50 de başlayan seyahatimizin ilk ayağı olan Cape Town’a uçmak üzereyiz. Hayret edilecek bir şekilde uçakta tek boş koltuk yok. Yol uzun toplam 11 saatlik bir uçuş dolayısıyla gecemiz uçakta geçti ve 25 Şubat 2023, saat 11:45’te Cape Town Havalimanı’ndayız. Bizi güzel bir pano karşıladı.

Güney Afrika ülke olarak kendini hep medeniyetin doğduğu yer olarak gördüğü için halkı da Cape Town’ı *Mother City* Afrikan’nın anası yani ana şehir olarak sayar. Havalimanının içinden görüntüler, her şey süper güzel. Dev bir akvaryum ile insanlar okusun diye kütüphanesi bile var. Şehir kendini *Dünya’nın şarap başkenti* olarak da lanse etmiş bakın… 🍇🍇🍇 Ki Barbaros rehberim göreceksiniz üzüm bağları ile dolu bir şehir sizlere göstereceğim dedi.
Hayli büyük bir havalimanı çıkışa kadar döne döne gittik, nerdeyse başımız dönecekti neyseki rehberimiz sayesinde fazla uzun sürmeyen işlemler sonrası bizi bekleyen midibüse bindik. Kalacağımız otel Waterfront denen Cape Town’ın merkezinde 4 yıldızlı Capetonıan Hotel. Otele gitmeden önce döviz işini halletmemiz gerekti ve nihayet merkezde Cape Town’dayız.
CAPE TOWN; Uzun yıllar ve bence hala insanları sömürülen ve köle gibi ucuza çalıştırılan ülkenin, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin bilinen üç başkentinden yasama görevini üstlenen şehri. Tarihi ile de en eski liman kenti. Yüksek dağlarla çevrili düz bir ovada kurulmuş. Bilinen ilk yerli halkı Khoi ve San kabileleri ancak net ve yazılı bir tarih olmadığı için hangisi önce yaşamış bilinmiyor. Sadece onların da buraya göç ile geldiğine inanılıyor.
Halkın çoğu Hristiyan az bir kısmı Müslümandır. İngiliz, Fransız ve Hollanda tarafından yönetildikleri dönemden kalma 11 dil kullanıyorlar. Yazışma dili resmi olarak İngilizce. Ama Hollanda aksanıyla konuştukları bir de Afrikaans’ca var.
Bilinen en eski tarihi, bulunan 600 milyon yıllık fosillerden 😳 ve taşların yapısından, yaşamla ilgili bulgular da Masa Dağı’ndan çıkarılmış. Volkanik bir kıta olan Afrika denizinden yükselen bir yarımadadır. Cape Town’da Cape yarımadasında kurulmuştur. İçilebilir efsane kaynak suları var. Ara ara tarihinden de bahsedeceğim.
Merkeze doğru giderken güzel bir bina gördük; Civic Center-Halk Merkeziymiş. Ön yüzdeki yoldan bile görülen mural-duvar resmi var ve görülen kişiler fotoğrafın solundaki Desmond Tutu sağdaki Nelson Mandela. Her ikisi de Güney Afrika tarihinde yer almış önemli adamlar ve Nobel Barış Ödüllü kişiler. Bakalım, otobüsten ama olsun iphone iyi iş çıkarıyor gibi. 😉 Şehir güzel, insanlar sürekli hareket halinde ve her yerde bir şeylerin pazarı var.
Döviz bozdurma işi için şehir merkezinde bir yere geldik. Döviz bürosu değil otantik eşyalar satan güzel bir butik ama aynı döviz bürosu gibi çalışıyor. Yerel para birimleri Güney Afrika Rand’ı. (ZAR) Ama dolar da geçiyor olunca biz almadık zira bitiremezseniz elinizde kalıyor. Neyse benim dikkatimi hemen yanındaki art galeri çalışanı ile yoldan geçen güzel Afrikalı gençler çekti. Fotoğraflara tıklayıp bakmanızı öneririm. ☺️ Yakın çevrede hemen bir kilise gördüm fotoğrafını çektim. Çevresi pazar yeri gibiydi ki, meşhur Long Market’miş ama bakamadık hemen otele gitmeliydik. Bir koşu kapısına kadar gidip tabelasından kilisenin İngilizlerden kalma Metodist (Hristiyanlığın Protestanlık mezhebine bağlı manevi bir düşünce sistemi) -İsa’ya adanmış bir kilise olduğunu öğrendim. Bakınız.
Bir saatlik otel molası sonrası şehir turumuz için midibüse bindik. Döner bir kavşaktan geçerken Güney Afrikaya ayak basan ilk Avrupalı olan ve Ümit Burnu’nu *Fırtınalar Burnu* diye adlandıran Portekiz’li kaşif Bartolomeo Dias‘ın heykelini gördük. Bartolomeo zamanın modası geniş paltosu ile betimlenmiş. Bir elinde şapkası diğer elinde usturlap’ı ile (gökyüzü yıldız konumlarını ölçümleyen Astronomik ölçüm cihazı) fırtınalı Güneydoğu’ya bakıyor.

Büyük bir tesadüf mü? Elim bir son mu? 🤷♀️ Bartolomeo Dias keşfettiği ve Fırtınalar Burnu dediği bu bölgede birgün gemisi ile yine fırtınaya yakalanır. Gemisi ve bütün mürettebatıyla birlikte Okyanusun azgın dalgalarına yenik düşerek hayatını kaybeder. Ben elim bir son diyorum. Dias’ın keşfini daha sonra detaylandıracağız diyen rehberim Barbaros Bey’i dinlemeye devam ediyoruz. Şimdi yolumuz ünlü Cape Town Belediye binasına doğru.
Cape Town şehir olarak oldukça güzel. Halen moden yüksek binaların yapımının devam ettiğini görüyoruz. Ama kaldırımlara bakarsak evsizler de hayli çok. Adı sevgili olan Darling Street’te harika bir binanın önünde midibüsten iniyoruz. Gerçekten muhteşem bir bina İspanyol mimarisi imiş. Caddenin karşısında çok büyük bir meydan Grand Parade var. Halk meydanı büyük mitinglerin yapıldığı yer. Aslında her türlü etkinliğe hizmet veriyor.
Bizim Belediyelerin önünde de genelde böyle alanlar var. Burada şimdi yeni ve ikinci el giysi, çiçek satan kadınlar yemek yemek için çadırlar kurulmuş tam orta yerde de bir heykel var. İngiliz Kral VII. Edward’ın heykeli Kraliçe Victoria’nın en büyük oğlu. 1905 yılında meydana konmuş. Tarihte en büyük ırkçılık protesto gösterileri burada yapılmış. Bu çok ses getiren protesto sonucu ertesi yıl Nelson Mandela serbest bırakılmış. Ayrıca 2010 yılında buraya kurulan dev ekrandan yine binlerce insan FİFA Dünya Kupası maçlarını izlemiş. Buraya ve çevreye bir bakalım. Fotoğraflara tıklayalım. ☺️
Hemen karşımdaki güzelliği kayda alıyorum. Belediye binası 1905 yılında inşa edilirken ticaret merkezi gibi düşünülmüş ve ofislere hizmet veriyormuş. Mimari malzemeleri çeşitli ülkelerden gelmiş. Dış cephenin bal rengi taşların menşei kireçtaşı ve İngiltere’deki Bath şehrinden ithal. Saat kulesi ve çanları ile yine Londra’daki Big Ben’den uyarlanmış çanları oradaki St. Mary’s Kilisesinden getirilmiş *Westminster quarters * diye bilinen bu çok özel çanlar 🔔 🔔 oradakiler gibi aynı melodiyi çalıyormuş, biz duymadık.

Balkonunda Nelson Mandela’nın halka seslenişini temsil eden heykeli konmuş. Halkın ırkçılığa karşı protestolarının sonucu 1990 yılında tam 27 sene sonra özgürlüğüne kavuşan Mandela hemen buraya koşup tarihi balkon konuşmasını yapmış. Elinde yazılı kağıdı ve gözlüğü ile görünüyor. Gözlükte eşininmiş kendi gözlüğünü aceleyle hapishanede unutunca karısının okuma gözlüğünü istemiş. Halkına seslenişinde burada onların hizmetkarı olarak bulunduğunu, barış ve özgürlük adına hepinizi selamlıyorum mealinde bir konuşma yapmış.

Belediye binası şimdilerde çok çeşitli kültürel olaylara, şehir kütüphanesine ve Flarmoni Orkestrasına ev sahipliği yapıyor. Midibüsümüzle yola yeniden revan oluyoruz.
Yine bir kavşaktan geçerken gördüm Long Street -Turkısh Bath evet yaa Türk hamamı var. Edward döneminde yapılmış 1908 yılında restore edildiğinde yüzme havuzu da eklenmiş.

Devam ettik az sonra Hyatt Regency Oteli dönünce Wale caddesiymiş indik. Ortam aniden öyle bir değişti ki, nasıl bir renk cümbüşü anlatamam. Bu duyguları daha önce Goa’da Latin mahallesindeki Fontainhas evlerini gördüğümde yaşamıştım. İnanamıyorum düpedüz fotoğraf cennetine düştüm. Ve evet burası Bo-Kaap denilen Müslüman Mahallesi. Sayın rehberimiz Barbaros Bey’den ön bilgiler geliyor.
Bo Kaap;
Afrikaans dilinde *Cape’in üstünde*anlamındadır. Ama ilk yıllarda adı Hollanda’lılardan dolayı Waalendorp’tur. Kısa tarihi; Cape Town’a ilk ayak basan Avrupalı kaşif olan Bartolomeo Dias demiştik ikinci kişi de Vasco da Gama 1497 yılında keşfi tamamlayıp Hindistan’a giden gemici. 1652 yılına gelindiğinde Hollanda Doğu Hindistan Şirketinin elemanı Jan Van Riebeck, Asya’ya giden gemilere yiyecek ve barınma sağlamak üzere Cape Town bölgesine gelir ve daha sonra ilk ahşap kulübelerle *Hope* Ümit kalesini inşa ederek yerleşik düzene geçerler. Bu keşif çağında tüm devletler yarış halinde sömürge edinmek için uğraşıyorlar. En hızlıları İspanya ve Portekiz olsa da Fransa, Birleşik Krallık ve Hollanda da hızlı bir şekilde olaya dahil olmuşlardır.
1679 yılında da Simon van der Stel kalenin yani Cape’in ilk valisi olur. Bu kişi de yine Hollanda Doğu Hindistan şirketinin elemanı aynı zamanda üzüm yetiştiricisi ve bölgedeki harika bağların kurucusu. Neyse dönemin Asya’da sömürge zengini olarak altın çağını yaşayan Hollanda’dır. Ama denizde üstünlük İspanya ve İngiltere’dedir. Hollanda’nın o dönem sömürgesi olan ülkelerden de çoğu müslüman olan halkı zorla Cape Town’a köle olarak getirir. Getiren de Hollanda Doğu Hindistan şirketidir. Getirdikleri köleleri de Bo Kaap bölgesinde yaptıkları barakalara kiracı olarak yerleştirirler. Kısaca Afrika’da kolonisi olan Hollanda Güney Afrika’ya da İngiliz ve Fransızlardan önce ilk gelen sömürge ülkesi olmuştur.
Asya’dan ilk göç 1654 yılında Endonezya’dan başladı ve müslümanlığı ilk onlar getirdi. Sonra Hindistan’ın kast sisteminden kaçanlar, Malezyadan göçenler, Sri Lankalılılar hepsi Hollandalılar tarafından alınıp Cape’te köle olarak satılıyorlar. Fransa’dan göçenler de din savaşlarından kaçan Protestanlardı. Onlar da Fransa’dan kaçıp Hollanda’ya geldiler ama yine Hollanda tarafından Cape’e getirildiler zira zengin ve kültürlüydüler üstelik şarap yapımında bilgiliydiler. Haliyle bağlarda köle olarak çalıştırıldılar.
1700-1800’lü yıllara gelindiğinde Fransa ile İngiltere savaş halindeyken Fransa Cape’i İngilizlerden her zamanki gibi korumak amaçlı bir grup asker yollar. Ama bu arada Fransa Hollanda’yı işgal eder ve askerler Cape’den ayrılır. İngilizler 1795 yılında Muizenberg savaşı ile Hollanda’nın elindeki Cape’i işgal eder. Bir barış anlaşması yapan İngilizler Cape’i Hollanda’ya verir. 3-4 yıl sonra yapılan bir savaşta Yine İngilizler Cape’i Hollanda’dan geri alır ve hakimiyetleri 1960 yılına kadar sürer.
Konu karışmadan Bo Kaap’a devam edelim. 1834’te İngiltere’deki köleler serbestlik kazanınca Cape Town’daki köleler de serbest kalır. Müslüman olan köleler kiracı oldukları barakaları satın almaya başlarlar. Artık yerleşik hayatta bir evleri vardır. İşte Bo Kaap bölgesi böylece kurulmuş olur ki aynı yıllarda Cape Town yasama konseyi kurulunca 1840 yılında da Belediye kurulur. Evet Bo Kaap mahalleden güzel bir grafiti fotoğrafı görelim sonra devam edelim.

Bo Kaap sokaklarına dönüyor yukarı doğru yürüyoruz. Ben hemen geri dönüp geldiğimiz yönü Wale Street’i fotoğraflıyorum.


Birbirine bitişik çoğu tek katlı rengarenk evler hangisini çekeyim diye dolanıp duruyorum. Renkler özenle seçilmiş gibi pembe ile yeşil turkuaz ile turuncu tam bir renk cümbüşü. İç sokaklar daha renkli. Arnavut kaldırımlı sokakların taşları da volkanikmiş. Sanki hepsini çek dediniz gibi geldi. 😁 Evet yaa hepsini çektim insanları bile renkli ara ara ekleyeyim.



Bo Kaap Müslüman mahallesi ama Malay mahallesi de deniyor. Oysa halkın çoğu Malezya’dan gelen Müslüman malaylar olsa da geri kalan kısmı şimdiki adı Endonezya’daki Jakarta olan zamanın Hollanda kolonisi Batavia’dan getirilen çoğu yine Müslüman kölelerdir. Ve konuştukları dil malayadu olduğu için ses benzerliğinden dolayı genel olarak malaylar denmiş. Elbette şimdiki yaşayan yerli halk onların torunları.
Hollanda kolonisinden getirilen köleler vasıflı işçiydiler ve burada onlara çok ihtiyaç vardı. Size iş vereceğiz diye kandırılıp getirilen insanları ailelerinden ayırarak köle olarak satmışlar. Üstelik yüzyıllarca ana dillerini kullanmayı yasaklamışlar. Bu yasak sonucunda Hollanda aksanı ile konuşulan *Afrikaans* dilini geliştirmişler hatta Kur’an-ı Kerim’i de Afrikaans diline çevirmişler.
Yasaklar çok, ibadet yasak evleri beyazlardan başka kimse evini renkli boyayamaz sadece beyaz olacak. Evlilik yasak evlenseler de kabul edilmez çünkü onlar köledir kadınları da patronun emrindedir. 😤 Bitmiş gibi görünen ama bitmeyen çile İngilizlerin 1948 yılından Cape Town’a gelişi ve şehrin daimi kontrolünü elinde tuttuğu 1960 yılına kadar hafifleyerek sürer.
İngiltere 1910 yılında Cape kolonisi ile Boer Cumhuriyetini birleştirip Güney Afrika Birliğini kurar dolayısıyla bugünkü Güney Afrika Cumhuriyeti’nin temeli de atılmış olur.
Kölelik bitse de bu kez 1950 yılında Güney Afrika Birliği asıl anlamı*Ayrılık* olan *Apartheid* yasasını çıkarır. Kısaca ırk ayrımı yasası. Bu yasa Afrikalıları 4 ırk grubuna ayırır. Beyazlar, siyahlar, renkliler ki onlar Hollanda Doğu Hindistan Şirketinin 1600’lü yılların sonunda çalışmak için getirdiği kölelerin karışık yaşamlarından olan melezler ve aslında hep görmezden geldikleri Müslümanlar.
İşte bu dönemde Müslüman grubun kendilerine göre yerleştikleri bu mahalleden yani Bo Kaap’tan dışarı çıkmaları yasaklanır. Yani buraya neredeyse hapsedilirler. Başka mahallelerde oturup buraya gelmeyenleri ya sürgün eder ya da evlerini de yıkarlar. Başka din ve ırktan olanları da başka ilçelere sürgün ederler. Biraz çevreye bakalım, hemen sağdaki ilk sokağa saptık Chiappini St. manzara harika.
Hemen sağımızdaki bu güzel ev bir sanat galerisi ve eserleri hep geri dönüşüm malzemelerinden gazoz kapağı vs den yapılmış. Bahsetmiştim sürdürülebilir sanat akımı. Kapının hemen önünde yapıtlarını sergilemişler.

Apartheid öyle bir yasadır ki, Müslümanlar, siyahlar ve renkliler beyazların olduğu yere giremez, aynı ortamda bulunamazlar. Onlara hizmet ederken konuşamazlar.


Evet nerde kalmıştık. Köleliğin kalktığı yıl Bo Kaap halkı da özgürlüğün sembolü olarak evlerini beyazdan öte her renk ile boyamaya başlar. Halen yaşayanlar onların torunlarıdır ve geleneği sürdürürler. Aslında bir dönem yani 1994’te Apartheid yasası kalktığında Hıristiyan ve diğer müslüman olmayan halk da böyle renkli ve zengin görünümlü mahalleye, Bo Kaap’a yerleşmek ister. Bölgedeki evlere rağbet artınca otomatikman emlak vergileride artar. Vergilerini ödeyemeyen müslümanlar bölgeyi terk etmek zorunda kalınca bölgenin aktivistleri eylemlerle dikkat çekip müslüman olmayanların yerleşimini kısıtlamayı başarırlar. Evsiz Homeless’lerden bir örnek de burada. Fotoğraf Önder Kaplan’ın kadrajından.

Adamın tuttuğu levhada da arkadaşlar evsizim her türlü yardımlarınızı bekliyorum yazıyor. Barbaros rehberim aslında müslüman mahallesi ama pek tekin değildir beyazları sevmezler ben yıllarca burada yaşadığım için beni tanır ve konuşurlar dedi. Devam ediyoruz aşağıdaki ilk fotoğrafta ilerde köşede bir cami var. 🕌 (Mosque Shafee-Şafii diye okunuyor) Diğer fotoğraflar caminin yan sokağının iki yönden görünümü.

Alttaki fotoğrafta yeşillikli yamaç Signal Hill’e doğru gidiyormuş. Signal Hill yani sinyal tepesi adı da bir dönem limandaki gemilere buradan bayrakla işaret verilirmiş ondan kalma. Şimdilerde yamaç paraşütü yapılıyor.


Ve cami Masque Shafee.

Bu güzel Shafee Camii -Masque Shafee 1859 yılında Muhammet topluluğu imamı Hadjie tarafından toprağı satın alınarak yapılmış. İlk adı da Hadjie Camii iken sonradan değiştirilmiş. Cape Town’da daha doğrusu Bo Kaap’ta yapılan 5. cami ve George dönemi mimari örneğiymiş. Az ötede bir tane daha var diyen kıymetli rehberimiz Barbaros Bey’in peşindeyiz. Neyse caminin ilerisine doğru yürüyoruz. Ben hemen caminin köşesinden Masa Dağı manzarası aldım. Rehberim yarın çıkacağız umalım ki yine böyle bulutsuz daha doğrusu örtüsüz olsun manzarayı seyredelim dedi.



Camiden sonraki ilk sokaktan sağa saptık Longmarket Street. Ama köşede küçük bir Fatıma Market var ve hemen duvardaki kapı numarası dikkatimden kaçmadı. Bingo Portekiz meşeli çinili kapı numarası azujelos. Goa’daki Fontainhas Evlerinde de kapı numaraları böyle çinili idi. Ve hemen karşı az aşağısında yeşil beyaz bir güzel cami Masjid Boorhaanol Islam Camii. Fotoğraflara tıklayınız. 😁
Boorhaanol Camii; Bu güzel cami 1884 yılında önce Hacı Ahmet Camii adıyla inşa edilmiş. Ahşap olarak yapılan ilk minareli cami olma özelliğinden dolayı da yine ilk ulusal anıt olarak Güney Afrika Cumhuriyeti tarihinde yerini almış. 1930 yıllarında yörenin kaderi olan fırtınalara yenik düşen minare yıkılır. Bu defa betonarme yapılır. 1970 yılında kalan bina da eskiyince caminin tamamının yenilenmesine karar verilir ve adını da Mescidi Boorhaanol İslam olarak değiştirirler. Caminin rengi de güzel.

Sokağın altında görülen ilk yoldan da sağa saparak dönüş yoluna girdik Rose Street. Tüm Güney Afrikalılarda da bizim Aydın’da olduğu gibi mangal yapma alışkanlığı varmış. Üstelik sadece hafta sonu değil her akşam arabasına atlayan dağ- bayır- deniz kenarı gider mangal 🍗 keyfini mutlaka yaparmış artık gelenek olmuş. Az ötede önümüze mangalcıların satış yapan versiyonu çıktı. 😁 Genelde 🍗tavuk-🍟 patates yapıyorlar.

Bir teyze de yerel atıştırmalık satıyor sağdaki tepside görülen üçgenlerin adını öğrenebildim Samoosas. Fiyatların yazıldığı ilanın fotoğrafını çekseydim iyiymiş. Rehberimize selam verip konuştular.

Bölgede grafiti yoğunmuş daha güzelleri vardır mutlaka ama ben görebildiklerimi ekliyorum. Mangalcıların uzaylısı gibi 😁

Sol tarafımda da güzel bir kafe var *Cafe Deli* renkleri ile çok da sevimli.

Midibüse binmeden önce gözüme takılanlar.


Herkes acıkmaya başladı sanırım dedi Barbaros Bey ve sizi Cape Town’ın yemek yenecek deniz kenarı bir AVM’ye götüreceğim. Gerçi Avm’den öte her türlü aktivitenin yapıldığı Cape Town’ın V&A açılımı Victoria & Alfred olan ama Water Front olarak bilinen limanıdır. Giderken çevre yapılar. Soldaki Hollanda Konsolosluğu yanındaki de Evanjelist Veteran Kilisesi.

Water Front;
Cape Town’ın hem alışveriş hem de restoranların bulunduğu mekanı ve limanı. Tam 123 hektarlık bir alandan bahsediliyor. Midibüsten inip biraz yürüdük güzel merdivenli bir alandayız.

Hemen sağımızda bir iki bina ile sanat eserleri var. Binanın camları dikkatimden kaçmadı ama kadraja sığdırmam ne mümkün. Adı Zeitz Afrika Çağdaş Sanat müzesi Zeitz MOCAA deniyor. Halka açık Tekstil ve Tasarım müzesi. Aslı 1924 yılında yapılmış tarihi bir tahıl silosu. 2017 yılında müze olmasına karar verip tahıl depoları ile dönüştürülerek yeniden inşa edilmiş.
Sonradan böyle petek camlar açılarak ışığın içeri daha iyi girmesi sağlanmış. Müze çok işlevliymiş içinde kafe, otel, kütüphane daha birçok kurs verilen bölümler varmış. Gezecek fırsat olmadı ama gezilesi bir müze olduğu kesin. Hemen kapısının önündeki eser ile alttaki fotoğrafta da binanın dış cephe camları aynı bal peteği.

Metalden yapılmış. Artist Güney Afrikalı sanatçı Marko Olivier

Sağımızda Clock Tower alış-veriş merkezi ile müzesi var sonra gezeriz dendi.
Solumuzda kafe ve sağımızda da Bir Türk restoran var. Saray restoran bakınız hayli kalabalık. Şefi Şanlıurfa’dan gelmiş rehberimiz tanıyor.

Ne kadar çok turist var doğrusu bu kadar tahmin etmemiştik. Gerçi uçak lebalep doluydu. Güney Afrikanın en turistik destinasyonu Water Front’muş. Barbaros rehberim uluslararası tüm markaları ile yerli tasarımları bulabileceğiniz beş ayrı merkezi bölgeye sahip dedi. Ayrıca iki Okyanus akvaryumu, Cape Wheele-dönme dolap var ve adalara gezi yapan motorlar da buradan kalkıyor.
Yürüyoruz güzel bir saat kulesiyle karşılaştık. 1882 Victoria dönemi mimarisiyle zamanın liman kaptanı ofisi olarak inşa edilmiş. Yine bildik bir hareket, kulenin saati Edinburg’dan getirtilmiş. Kırmızı rengi orijinali ile aynıymış. Tarihi kısmı kazınmış renk eşleştirmesi yapılarak ilk inşa edildiği zamanki renk korunmuş. 1978 yılında da ulusal anıt olarak ilan edilmiş. Ben çok sevdim Önder’i de eklemişim. 😍

Kulenin önündeki köprüden karşıya geçeceğiz. Köprü açılır köprüymüş denk gelirsek izleyeceğiz şimdilik karşıya geçip bakalım.

Buraya Batı Cap bölgesi deniyor sağ tarafta da basküllü bir köprü var. 124 bin metre kare alan olunca haliyle kanallardan geçen tekne, özel yatlarda çok. Köprünün hemen yan kısmı. Afrika Pengueni konuşlanmış bile.

Karşımıza gelen görkemli bina 1904 yapımı. Liman başkanının ofisi olarak inşa edilmiş. Önce binayı görelim.

Şimdi Güzel Sanatlar Okulu gibi Afrika El Sanatları Merkezi ve galerisi olarak hizmet veriyor. Yan tarafa geçince metalden yapılmış Afrika’da bulunan hayvanlar sergileniyor. İşçilik muazzam. Hepsi makina parçalarının kullanılmasıyla şekillendirilmiş. Yakından bakalım.


Alttaki fotoğrafın kadrajını çok severek ayarladım. Nasıl güzel, liman vinci ile Zürafa’yı simetri oluşturacak şekilde çektim. Bireysel bir gezide olsaydık bölge fotoğrafik açıdan müthiş bir hazine.

Alttaki fotoğrafta Afrikalı güzel bir çift var diye çekmiştim. Ama sonra telif hakları nedeniyle sorun çıkmasın diye *yapay zekaya* yüzlerini değiştir dedim. Fena da olmadı. 😅

Sağda solda hediyelik eşya dükkanları var ve hepsi de Afrika gibi rengarenk.

Sitenin haritasına denk geldik. Gezdiğimiz yerleri kabaca çizdim.

Çok renkli bu güzel yer avm’den öte sosyal etkinlikleri de bol bir yer. İşte müzisyen bir genç.

Grupla gezmeyi bıraktık herkes yemek derdinde. Hep yazarım ya, bizim yerel tatlarla alakamız yok azığımız her zaman yanımızdadır. 🥪🍏🍌🥪Yine de şöyle bir bakalım avm’de neler var.

Çok süslü bir mekan kesinlikle ve her Avm’de olduğu gibi aklınıza gelen gelmeyen tüm markaların satış yerleri var.
Biraz vitrin bakıp üst katlara çıktık manzara inanılmaz. Önce Masa Dağı’na bakın henüz örtüsünü örtmemiş. Sonra mekanın kalabalığını görün. Limanın bu kısmından Mandela’nın hapis yattığı Robben-Fok adasına giden feribotlar kalkıyor. Birazdan aşağı inip oralara bakalım.

Tipik bir Afrikalı güzel olsa da çeksem derken inanılmaz güzellik karşıma çıktı. Konuşup fotoğraf iznini alınca ben 💃💃 hiç uzatmadan hemen çektim. Bakın şu güzelliğe derken erkek arkadaşları da geldi ve bizi de çek dedi. Buralar pek tekin değildir 😨 diye onları da çektim gösterdim OK dediler. Çok da iyi giyimliler manken gibi. Sizlerle üçlü fotoğrafı paylaşayım.

Aşağı inerken bayrak direğinde deli gibi sallanan (çok rüzgar vardı) bana bakın burdayım diyen şanlı bayrağımızı gördük. Bu kareyi alana kadar çok uğraştım ama onca emeğime değdi doğrusu.

Bir mola verelim oturalım dedik. Çevreye bakmadan olmaz. Burada İngilizlerin fish and chips’i yerine chicken and chips var. 😁 Balıklı olanı lüks restoranlarda mevcut. Yiyenlerin sanırım kullanılan yağdan mideleri bozulmuş. En çok dikkatimi çeken Afrikalı kadınlar oldu. Rengarenk hayli dekolte ve çoğu mini etekli elbiseleri, pür makyajlı yüzleri. Çalışan kesimdeki kızlarda dahil çoğunun takma kirpikleri ben buradayım dercesine upuzun. Kısaca Avm’nin ortamı hayli renkli.
Limana doğru iniyoruz amfitiyatroda müzik grubu sahne almış.

Ardından önümüze değnek üstünde yürüyen adam çıktı.

Limanda bizi eski Karayip kadırgası yani 🏴☠️ *Neşeli Roger Korsan Gemisi* ile kaptanı karşıladı. Önder’le fotoğrafını çektim.
Her yerde olduğu gibi burada da başlayan AŞK 💘🔓🗝️ kilit akımı sol üstteki kilit yeni. 🤩

Önder’in, bak Masa Dağı örtüsünü yaymaya başladı demesiyle bu güzel kare *Alevin Vizörü’nden* kaçamadı. 💃💞🧿
Önceki- Sonraki yapalım. Önce örtüsüz hali.

Ve Masa Dağı örtüsünü yayıyor. İzlemesi bile çok zevkli. Hayatı yaşarken anda kalmak gerek diyorlar. İşte anda kaldığınızda gördüklerinizin ayırdına varıyorsunuz. O andaki haz anlatılmaz. Yaşıyorsunuz ve bitti. Geçmişte kaldı bile. 😊

Geldiğimiz yere dönmek için bu kez sağ tarafa doğru yay çizerek gidiyoruz. Çocuklar için de harika sosyal aktiviteler var, dönme dolap da vardı ama olağan büyüklükte diye çekmedim. Şu güzelliğe bakın yüzün boyası henüz bitmediği için çekemedim ama kafaların güzelliğine bakınız.

Tesadüf bu ya Volvo’nun elektrikli modeli sergileniyordu biz de inceledik. Köprüye yaklaşırken genç müzisyenin yerini benim xylophone diye bildiğim ama Afrika’daki adı Marimba olan enstrümanları ile bir grup almıştı. Önde üstünde para kutusunun durduğu darbukayı çalmasını da öğreneceğiz. 🪘

Haydi bir de videosunu ekleyeyim.
Artık otele dönüş vakti geldi. Hızlıca geri dönüyorduk ki, köprü zilleri çaldı herkes durdu ve köprü sağa doğru açılmaya başladı. Karşı duvardaki yazıların meali *Barajlarımızdaki su seviyesi kolay yükselmeyecek, lütfen dikkat ediniz* Teşekkürler.
Çok güzel bir yat geçti 400-500 metre belki daha fazla ileride bir de baskül köprü vardı o da açıldı. Bu arada yatın arkasından suda hayli büyük iki su kaplumbağası yüzerek geçtiler çocuklar çığlık çığlığa tabii.
Geldiğimiz merdivenlerden çıkıp silo müzenin- Zeitz MOCAA’nın orada midibüsümüzü beklerken Waterfront’un olmazsa olmazı Table Mountain önünde hatıra fotoğrafı çektirdik.
Köleliğin başladığı şehir olarak da bilinen Cape Town’nın 4 milyon nüfusunun çoğunluğu siyahi olsa da hala yerleşik Avrupalılar, Malezya, Sri Lanka, Endonezya, Hindistan kökenli kölelerin torunları ve göçmenleriyle gerçekten de rengarenk bir şehir. Mandela’nın *Gökkuşağı halkım* sözü de boşuna değilmiş.
Yarına, Cape Town’da 2. günümüzde görüşünceye kadar Waterfront’tan selamlar. Hayatlarımız keşke hep böyle rengarenk 🌈 geçse. Hoşça ve sevgiyle kalın. 💞💞💞
