BÜYÜK İPEK YOLU ÖZBEKİSTAN-3

HİVA-2.Gün

Güzel bir 6 Mayıs 2024 sabahı. Gezimiz başlamadan hemen bahçeye inip sarı gülün yanına gittim. Akşam Hıdırellez için dilek yazdığım kağıdımı aradım. Ama yerinde yoktu. Sağa sola bakıp arandıkça meraklı otel nöbetçisi görmüş geldi ve bana yaprakların altında diye işaret etti. Baktım göremedim. Bu kez toprak altında dedi. Gerçekten de kağıt duruyor ama üstü toprakla kapanmıştı. Sanırım merak edip açmış, okuyup (tabii anlayabildiyse) tekrar yerine koymuş olmalı. 🤷‍♀️ Olsun ben de ona dilim döndüğünce Hıdırellez’i anlatarak bir kültürel gelenek öğretmiş oldum. 😊

       Evet gezimize bugün İç Han Kale’yi Ata Kapı *Ata Darvasa* dan başlayacağımız için yürüyerek Ata kapıya gidiyoruz. Tarihi dokuyu burada izleyebilmek çok duygulandırdı. Gerçi Kümbet benzeri mezarları göstermelikmiş ama olsun. Yıkık görüntü yetiyor. Haksız mıyım?

Hiva- İç Han Kale surları
Hiva- İç Han Kale surları

       Kalenin dışında olduğumuz için çevredeki gerçek yaşama dahil oluyoruz. Unutmadan Kale dışındaki mezarlar özellikle yapılır düşman mezarları atlarken hücumda yavaşlatılmış olurlar diye imiş. Önceki yazımda bahsettiğim kerevetlere bakınız, ne güzel kullanıyorlar.

Özbekistan- Hiva
Özbekistan- Hiva

       Ata Kapıya geliyoruz derken bizden önce gelmek üzere olan bir de kervan var. 😉 İçeri girince ticareti kimlerin yaptığına bakarım mutlaka bir özelliği vardır… 🤔 Müthiş güzel bir kompozisyon.

Hiva- İç Han Kale Ata Kapısı
Hiva- İç Han Kale, Ata Kapısı

       Ve Ata Kapısı karşımda. Hemen giremiyoruz rehberimizin bilet alması gerekiyor giriş ücretli. Dün girdiğimiz Kuzey kapısından yarın grup geleceğiz diyerek geçtik yani bilet yoktu. 🤭 Kapı İç Han Kalenin doğusundaki kapı adı üstünde *Ata Darvasa* en büyük ve önemli ana kapı. Girişte vakti zamanında gümrük gibi işlemler yapılırmış, şimdi döviz bozdurma yerleri ve bilet gişesi var gibi göreceğiz. Fotoğrafımın solunda görülen Kunha- Ark (Köhne- eski kale) dir.

Hiva- İç Han Kale, Ata Kapısı
Hiva- İç Han Kale, Ata Kapısı

       Burada yerel rehberimizden biraz tarihi bilgiler dinliyoruz.

       Milattan sonraki 4. yüzyıldan itibaren Gök Türkler, Karahanlılar ve sonra işte Harzemşahlar. Bilinen tarihlerde geçenler bunlar ama eski tarih sadece dönem olarak geçiriliyor. Eski ya da kadim Harzem imparatorluğu diye 300 yıl ayakta kalmış hükmetmiş o kadar. Bu 300 yıl önceki Şahları kimdi, ülkeyi nasıl yönettiler bu konuda en ufak detaylı bilgi yok. Ondan sonraki de yine hızlı şekilde mesela milattan sonraki 11. yüzyıla gelene kadar Kuşan İmparatorluğu, Çin İmparatorluğu buralara seferler düzenlemiştir. Çinlilerin buraya gelmesi çok önemlidir. Zira burada din değişimine sebep olmuşlardır.

       Bölgede, burada din olarak İslam dini çok zayıf. İslamiyet Orta Asya’ya geldiğinde burada Zerdüştilik (kendi ifadesi ile) Zerdüştlük yani ateşperestlik vardı ve tam merkezi burasıdır. Halen birçok konuda Zerdüşt gelenekler sürdürülür. En etkin gelenek Nan’dır yani ekmek. Hala kale içindeki tandırlarda herkes Nan yapar üzerine de yuvarlak özel şekiller basarlar hepsi Zerdüşt kitabındaki sembollerdir. O da Güneş’tir. Güneşi tanrı yerine koyar kutsal sayarlar. Zerdüştlükte insanın bedeni kirlidir. Ölünce burada yaylalara bırakılır. Sebebi kurtlar vs. gelip yesin yüzeye yakın olan suları kirlenmesin. Sonra İslamiyet geldi ama maalesef burada o kadar yayılmadı. Neyse dine fazla girmeyelim diyen yerel rehberimizle bilgi almaya devam ediyoruz.

       Hive için Harzemşahların kalesi diyebiliriz. Harzemşahlar kimdir? derseniz Selçuklu devleti mevcutken Selçuklulara bağlı Orta Asya’daki yani Harezm bölgesinde kurulmuş bir Türk-İslam Devletiydi. 1200 yıllarında güçlenip Alaaddin Muhammed zamanında imparatorluk olmuşlardır. Alaaddin Muhammed ölmeden önce 3 oğlundan biri olan Celaleddin’i veliaht tayin eder.

       O dönemde Hive’nin Hükümdarı Celâleddin Harzemşah (Harezm-şah Harezmde soylulardan gelen hükümdarlara denir) Moğol hükümdarı da Cengiz Han’dır. Harzemşahlar ile Moğollar sürekli savaş halindedir. Cengiz Han, Celâleddin Harzemşah’ın savaşma kabiliyetine hayrandır. Cengiz Han ticaret nedeniyle Hive’ye gelen tüccarlarının öldürülmesi üzerine Hive’ye doğru yola çıkar. Hayatı boyunca Moğollar tarafından öldürüleceği korkusu taşıyan Celaleddin’e Cengiz Han haber yollar *4 oğluma karşılık sen. Kabul edersen ben oğullarımdan vazgeçerim*der. Celâleddin haberi alamadan ve Moğollar peşine düşmeden Hindistan’a kaçar. 1221 yılına kadar kalır *medet alamayınca* yani yardım (bizim de kullandığımız kelimelerden) sonra Azerbaycan’a geçiyor yani 1231 yılına kadar adamın hayatı hep korkuyla, savaşla geçmiştir. Ve maalesef 1231 yılında kendi adamları tarafından öldürülmüştür. Bir yerde okumuştum Harzemşah Hanedanlığı yıkıldığında topraklarını Cengiz Han’ın oğlu Cuci kendi topraklarına katmış.

       Tabii sonraki tarihlerde Timurlular, Suudiler emiri altında oluyorlarsa da tarih 1551 de burada Hive Hanlığı kuruluyor. Ve Hanlık 1920 yılına kadar ayakta kalıyor. Bir not; Özbekler Cengiz ve Cengizhan adını hiç kullanmıyorlarmış. Oysa biz de çok dedik. Hatta Cengiz Hanın diğer oğullarının adı olan Ögeday ve Çağatay da biz de çoktur. 

       Rehberimiz tarafından alınan biletler sonucunda Ata kapıdan giriyoruz. Yüksekliği 10 metre olan kapıdan yine güvenlikten geçerek girdik. Ama inanın yine sağımız solumuz turistik eşya satış yeri sanırım döviz de bozuyor olmalılar. Son fotoğrafta ilerde hangi yapıları göreceğimiz işaret edilmiş. Fotoğraflara tıklamayı unutmayınız. 😉

       Kapısındaki yapım tarihi 1842-1975 yazılı. 1842’de yapılmış en son restorasyon ile gerçek görünümüne kavuşmuş. Kalabalık nedeniyle çekemedim ama kapıda İhlas Suresi yazıyormuş. Ve kapı girişinden görünüm.   5-IMG_0346

       Sağda İç Han Kale’nin tarihi yapılarını gösteren mozaikle yapılmış pano var. Ve ilk gezeceğimiz tarihi yapılar; Muhammad Aminxon(Han) Madrasası (Medrese) ve Minaret(Minare). Alttaki fotoğraf için Önder Kaplan’a teşekkürler hayatım. 💞

Hiva- İç Han Kale
Hiva İç Han Kale (foto -Önder Kaplan)

       Tarih biraz uzun oldu şimdi gelelim bu kaleye.

       İç Han Kala-Kale,

       Burası İç Han Kala (kale) yani günümüzdeki hali açık hava müzesidir. İç ve dış kale olarak alanı da 26 hektardır. İç Han Kale dediğimizde o zamandaki padişahların sarayı demektir. Ve bir de ne hikmetse padişahlar vatandaşı burada tutmuş. Orta tabaka halkı yani ikinci sınıf vatandaşı veya sadece evi olan ve orada esnaf olarak çalışanları burada tutmuş. Ama zengin olan kesimi kaleden dışarıya çıkarmış neden? Çünkü o zengin kesimin kendine özel ordusu, askerleri vardı. Kısaca padişahlar demiş ki; oldu ki saldırı olursa biz vatandaşı koruyabilmek için onlar kalenin içerisinde kalsın. Amaç neydi? Eğer kalenin içerisinde olursa düşmana etten duvar olmasınlar korunsunlar diye. İç Han Kale 17. yüzyılla 19. yüzyıl arasında inşa ediliyor ve 1990 yılında da UNESCO dünya mirası listesine ekleniyor. 

       Hive’deki yapıların fazla zarar görmemesinin nedeni 1920 yılında Hive Hanlığının Ruslar tarafından işgali sırasında fazla direnmemiş olmalarıymış. Buhara çok direndiği için neredeyse yarısı Ruslar tarafından yıkıma uğramış.  

       İç Han Kale’nin en önemli ve güzel yapılarından biri de Muhammad Aminxon(Han) Madrasası (Medrese) ve ona eşlik eden Kalta Minaret(Minare). Önce fotoğraflarını görelim sonra anlatayım. Mesafe kısa kadraja sığdırmakta zorlandım. 

       Muhammed Amin Han Medresesi; Kapıdaki yazı *Muhammad Aminxon Madrasası* şeklinde ve tarih 1851-1854 yazıyor. Tarihi değeri yanında İslam dünyasında yapılmış en görkemli mimari şaheserdir. Zaten Hive’ de tarihi yapıların çoğu 1800’lü yıllarda inşa ediliyor yani 200 yıllık, çok da tarihi eski eserler değil. Muhammed Emir Han (onlar a kullanıyor bizler e kullanıyoruz) Medresesi de 1845 yılında Hiva Hükümdarı olan Muhammed Emir Han tarafından 1851 yılında iki katlı olarak yaptırılmış bir eğitim kurumuydu.

       Mimari değeri yanında yetiştirdiği öğrenci ve değerli hocaları ile hem akademik hem de dini yönden çok kıymetliydi. Bugünün İslami bir koleji sayabiliriz. Zamanında bilgi arayışında olan öğrencilerle onları yetiştiren hocalar bahçesinde tefekküre dalan öğrenciler artık yok. Günümüzde otel olarak hizmet veren bu güzel yapının koridorlarında şimdi turistler geziniyor.

       Fotoğraflarda görülen ana giriş Piştak veya İvan-Ayvan olarak tasarlanmış bizde eyvan denir. Selçuklu mimarisinde çokça karşılaşırız. Eyvanın üstündeki yazı da Arapça ” Bu mükemmel bina, gelecek nesillere gurur olarak sonsuza kadar ayakta kalacaktır ” anlamına geliyormuş.

       Hemen bitişiğinde ahşap bir merdivenle medreseye bağlı bir minare var yarım kalmış. Adı *Kalta Minor* kısa minare anlamında. Ama önce yanından geçip otelin arkasına gittik. Medrese olduğu dönemde yatılı öğrencilerin yatakhanesi ikinci kattaymış. Şimdi fotoğrafa dikkat ederseniz klimaların dış ünitesini ahşap kafes içine almışlar görüntüyü az da olsa kapatmaya çalışmışlar. Alt katlardaki odalar da hücre *hujra* dedikleri ders odalarıymış ve 250 öğrenci kapasitesi varmış.

       Medrese dört bir köşesinde minare benzeri minyatür yapılarla *Güldeste*lerle süslenmiş. Hemen girişte sol köşede sade kubbesi ile dikkat çekmeyen bir de camisi var.

       Kalta Minor Minaret, Medresenin hemen dibindeki bu turkuaz renkli minare aslında yarım kalmış. *Kalta* da kısa, küçük yarım anlamına geldiği için asıl adı Muhammed Emir Han olduğu halde Kalta Minor Minaret olarak kalmış. Orta Doğu’nun sırlı tuğla ve Mayolika tekniği ile yani kalay kullanılarak renklendirilmiş seramiklerle kaplı tek minaredir. 

Hive- İçHan Kale Kalta minare
Hive- İç Han Kale Kalta minare

       Muhammed Emir Han medreseyi 1853 yılında yaptırırken iç kısımdaki caminin minaresi olarak düşünmüş ve 70 metre olarak planlamış. Ütopyası Buhara’yı görebilmekmiş. Buhara 360 km mesafede olduğuna göre tam ütopya yani. 😃 Muhammed Emir Han’ın minareyi bitmiş görmeye ömrü vefa etmemiş. 1845 yılında Perslerle yaptığı savaşta acı bir sonla hayata veda edince de minare yapımı böyle yarım 29 metrede kalmış. Şu an 73 metre ile en yüksek minare Hindistan/ Delhi’deki Kutb Minar‘dır. 

       Aslında bu konuda da çeşitli efsaneler, hikayeler var. Birincisi Buhara emiri minarenin çok yüksek olacağını ve Buhara’yı görebilecek olmasını kıskanır mimara adamlar göndererek çok miktarda altın vs. vadeder. Bu minareyi Buhara’da yapmasını ister ve der ki, zaten Muhammed seni minare bitince daha da büyüğünü yapmayasın diye tepesinden atıp öldürecek. Buna inanan mimar ve ustalar kaçmasın diye kilitli kapıdan çıkamayınca ip sarkıtarak aşağı inerek kaçarlar böylece minare de yarım kalır.

       Bir diğer hikâye; Birçok yerde mimar ve ustalar için nedense benzer hikayeler anlatılır. Mimara minareyi bitirdiğinde Muhammed Emir Han senin ellerini bileklerinden kesecek, gözlerini oyacak, ustalarını da öldürecek ki bir daha aynısını yapmayasın derler. Bunu duyan mimar ve ustalar işi yarım bırakıp bir gece minareden yine görünmeden kaçmışlar. Sabah kimseyi görmeyen halk da kanat yaptılar, kanatlanıp uçtular diye efsane çıkarmışlar. İnanmıyor musunuz? Ben de 🤷‍♀️ ama anlatanın yalancısıyım derim.

       Kalta Minare’ ye sade kubbeli camisine medresenin üst katından ahşap bir merdiven ile bağlanmış. Alttaki fotoğraf, heykellerin ne anlattığını yorumlarınıza bırakıyorum. Foto Önder Kaplan, teşekkürler hayatım. 💞16-IMG_6510

       Hadi söyleyeyim; Tüccarlar yanlarında semaver var çay demlemiş içiyorlardı. Ama ne konuştuklarını söyleyemem dedikoduya girer. 🤭 Bahaneyle yukarda bahsettiğim İç Han Kale’nin Güldeste dedikleri kulesini de eklemiş oldum. 😉

Hiva- İç Han Kale'nin Güldeste kulesi
Hiva- İç Han Kale’nin Güldeste kulesi

       Neyse geçelim. Fırsattan istifade hemen kapı girişindeki kervanı yeniden fotoğrafladım. Kervandaki mühim zat kim derseniz. Önce fotoğrafı görelim derim. 😉

Hiva- Ata Kapı girişinden görünüm
Hiva- Ata Kapı girişinden görünüm

       Kervanla gelen elinde kitabı olan bu adam Hive’ de doğmuş çok öğrenci yetiştirmiş olan büyük bilim adamı Ebu Abdullah Muhammed Bin Musa el-Harezmi’dir. Matematik, astronomi ve coğrafya alanında tanınan Harezmi bizlerin bildiği cebir ve trigonometrinin kurucusu sayılır. İlk sıfırı bulan, birçok bilginle çalışıp ilk dünya haritasını çizen, astronomide de söz sahibi alimdir. Evet devamla… Kalta Minareyi arkamızda bırakıp Kunya Ark- Kadim- Eski Saraya gidiyoruz. Geçtiğimiz bu sokak boyacılar sokağı. Göreceksiniz yine her yer turistik eşya satış yeri.

Hive- İçHan Kale
Hive- İç Han Kale

       Kohna Ark, Kapıdan girişte solda hemen kalıntıları görüyoruz. Kohna Ark Hiva’nın eski bir kalesi 17-19. yüzyılları arasında yapılmış ve Hiva’nın 1920 yılında Rusların işgaline kadar Han saraylarından biri olarak kalmış. İç Han Kalenin batı surlarıyla hemen bitişik şekilde yapılmış daha sonra Han’ın İç Han kaledeki kalesi olmuş. Hani Pekin’deki Yasak Şehir gibi kendi kabuğuna çekilmiş bir Han ailesinin yaşam alanı. Köhne Saray adı da yeni yapılan Taş Avlu sarayı ki Kohna Ark ( henüz görmedik ama benzeriymiş ) yapıldıktan sonra köhnedi-eskidi anlamında kullanıldığı için kalmış.

       Giriş kapısının dışında hemen solunda bir zindan var. Önce hapishane olarak yapılan sonradan Rus askerlerinin barındığı bir oda var. Giriş kapalıydı. Zindan yine yeraltında değil üstünde olmuş. Buralarda su seviyesi zemine çok yakın olduğundan zemin kazılınca su basar zindanın bir anlamı kalmaz diye aynı mezar gibi yüzeyde yapmışlar. 

Hiva- Kohna Ark- Köhne  Saray kapısı
Hiva- Kohna Ark- Köhne Saray kapısı

       Tepesinde bir gözetleme kulesi veya kale mevcut. Kule diyelim bu sarayın Batı duvarını ikiye bölüyor. Güney tarafta Han’ın kabul salonu, resmi daireler Kuzey tarafında da Harem var.

       Kulenin adı; Ak Şeyh Bobo. Önceleri Ak Şeyh Bobo’ nun yaşadığı yermiş. Bobo da orada yaşayan eski dönem bir valinin akıl hocasıymış. Rivayette beyazlar giyinmiş bir yaşlının orada oturduğu söylenince adı Ak Şeyh Bobo olarak kalmış. Sonradan Bobo’nun evi gözetleme kulesi olmuş. Aslında zaten Han’ın şehir halkını izlediği gözetleme kulesiymiş. Çıkarsanız manzara çok güzel dediler ama fırsat olmadı. İlk girişteki tarihi kalıntılar ve ne olduğunu anlatan bilgi panosuyla karşılaştık. Görelim.

Hiva- Kohna Ark- Köhne  Saray
Hiva- Kohna Ark- Köhne Saray

       Bugün bu sarayın topraklarında 19 yüzyıldan kalma sadece birkaç bina korunmuş. Han’ın ikametgahına devlet dairelerine ek olarak bir izleme salonu taht odası ya da onlar arz hane diyorlar, bir darphane, yaz ve kış camisi, bir harem, bir silah deposu, bir mühimmat atölyesi, bir depo mutfak ahır zindan ve koçlarla savaşmak için ( daha doğrusu gösteri için ) özel bir de arena vardı. Hepsi 18. yüzyıldaki Pers istilasında neredeyse yerle bir olmuş.  

       2021 yılında sarayın Güneydoğu tarafındaki 584 hektarlık alanda arkeolojik kazılar yapıldığında tarihi kaynaklara göre hanın kabul salonuna kadar bu boş alanda çok binalar vardı ve bu binalar 3 avlu etrafında yoğunlaşmıştı. Birinci avluda, kapının önünde elçiler Han’ın kabulünü beklerdi. İkincisinde toplar bulunurdu ve üçüncüsünde Han’ın ofisi yer alırdı.

       Arkeolojik kazıların ilk aşamasında bu alandaki binaların kalıntıları bulundu. Bu bulgular kazının en üst katmanlarına yani kentsel yaşamın son dönemine aittir ve tespit edilen seramiklere dayanarak 19 yüzyılda tarihlenmektedir. 

       Hemen sağ tarafa yöneliyoruz ve zamanın Rus toplarına karşı dayanıksız olsa da içindekileri korumuş olan kalenin günümüze kadar gelen biraz restore edilmiş yazlık açık hava camisine giriyoruz.

       Açık Hava Camii; Karasal iklimin hüküm sürdüğü Özbekistan’da yazları çok sıcak 40 derece, kışları da çok soğuk -20 derece olduğu için yazlık bir cami ile iç kısımda bir de kışlık cami inşa edilmiş. 

       Mavi ve Turkuaz çinilerle süslenmiş bu avlu ile birlikte 1800’lü yıllarda yapılan cami yine bir mimari harika bence. Yazlık Cami güneşin ters yönündedir yani Güneş gelmesin diye açık kısmı kuzeye bakar. Tam karşısındaki surlardan da 2 metre yüksek olunca hava sirkülasyonu sağlanmış oluyor. Doğal klima.

Hiva- Kohna Ark- Açık Hava Camii
Hiva- Kohna Ark- Açık Hava Camii

       Caminin muhteşem çinilerine hayran kalan halk çini ustasına; *Bunları sen yapmış olamazsın, yapmışsan da insan olamazsın kesin cin olmalısın* demişler. Ve çini ustası Abdullah’a cin lakabını takmışlar.

       Tavan işlemeleri de harika. Ama yine her yerde satıcı kadınlar tezgâh açmış. Şal satmak için peşimden epey koşturdular. Bir kapıdan içeri baktım ama kış camisi de olabilir, rehbere soracak fırsat olmadı. İçerisi ibadete uygun görünümdeydi. Mescit de olabilir. Ben ekliyorum bir bilen çıkarsa yazsın.

Hiva- Kohna Ark- Kışlık Camii ???
Hiva- Kohna Ark- Kışlık Camii ???

       Avluda bir de darphane var aynı zamanda müze. Zamanında basılan ipek kâğıt paralar vardı. Turistler başından ayrılmayınca çekemedim.      

       Darphane-Müze; Kapı girişindeki bilgi panosundan alıntı, Darphane de eskisinin aynı olarak yeniden yapılandırılmış. Harezm ’de İslam dininden sonra ( 7 ve 8. Yüzyıllar arasında ) Arapların orta Asya’yı fethetmesiyle birlikte paraların görünümü çok değişti. O dönemde Harzemşahlar topraklarında üretilen altın gümüş ve bakır paraların ön ve arka yüzlerinde resimler yerine desenler içeren Arapça kelimeler vardı. Bu yazılarda Kur’an’dan bölümler, paranın yapıldığı yer ve tarih daha sonra da hükümdarın adı ve unvanı yer alıyordu. Paralara dinar veya dirhem deniyordu. 

       Bir diğeri Timur döneminde Harezm Sikkeleri; 14 ve 15.  yüzyıl Timurlular döneminde altın gümüş sikkelerin yanı sıra küçük miri ve nim-yarı tangalar basılmıştır. Bu altın sikkeler Harezm ve Semerkant’ta dolaşıma tedavüle girer. Orta Asya, Dağıstan, Azerbaycan, Türkiye, Suriye, Irak ve Afganistan’da 50’den fazla darphanede Emir Timur adına büyük gümüş paralar basılmıştır.  

       İçerde fotoğraf çekmekte zorlandım. Ama yine de darphanede nasıl çalışıldı mankenlerle oluşturulan kompozisyonu çektim fena olmadı. ☺️

       Yine dış avluya çıkıp dar köşelerden dönüp onların arz hane dedikleri Han’ın kabul salonuna geldik.

       Arzhane- Selamhane-Kabul Salonu; Adına ne dersek diyelim önce avluya giriyoruz ve hemen solumuzda yine turkuaz Mayolika denen teknikle yapılmış fayans döşeli, üç kapısı olan bir yapı var. Kabul salonu aynı yazlık cami gibi ama kolonları bu kez süslü. İkinci fotoğrafta daha da net görünüyor. Evet Han’ın kabul salonu binası elbette süslü olacak. İkili fotoğraf olunca tıklamayı artık unutmuyoruz. 😇

       Kabul salonuna ilk fotoğrafın solundaki kapıdan girilecek. Salonun ön kısmında bizim avlu veya veranda diyeceğimiz kadar büyük bir alan. Hemen orta yerde yüksek bir platform, üstünde beyaz bir göçebe çadırı. Hanların taç giyme törenleri burada yapılır, Han’a gelen misafirler kabul salonuna alınmadan önce burada kayıtları tutulur, çadırda ağırlanırlarmış. Genelde soylu misafirler, Karakalpak soyluları, Türkmen beyleri, Kazak soyluları olurmuş. Yer içer kabul için beklerlermiş. Bu güzel çadırı görelim.

29-IMG_0396

       Yine dikkatinizi çektiyse çadırın solundaki tarihi odayı da turistik eşya dükkanına çevirmişler.

       Kabul salonuna girince fazla uzun olmayan dar bir oda karşıda hayli büyük ve geniş çok renkli bir taht var. Bariyer var daha fazla yaklaşılmıyor. Han’ın ilk tahtı ahşapmış. 1816 yılında Hiva’lı Muhammed usta tarafından yapılmış. Belli ki günümüz şaşaasına onu da uydurmuşlar. 🤭 Ahşap taht Bolşevik istilasında alınıp Rusya’ya götürülmüş. Halen Moskova Askeri Müzesinde sergileniyormuş.

       Eskiden duvarlarında süslü renkli değerli taşlar varken alttaki fotoğrafta görüldüğü gibi yerini sadece renklendirilmiş yaldızlı duvar süsleri almış. Zigon denen sehpaların işçiliği göz alıcı.

Hiva- Kuhna Ark- Han Tahtı
Hiva- Kuhna Ark- Han Tahtı

       Köhne de olsa saray. 😁 Köhne Sarayı ardımızda bırakıp Cuma Camii’ne doğru gidiyoruz. Kalta minare yine arkamızda yolu göreceksiniz her yer çarşı. Tarihi yapıların içine girince kendimizi gerçekten bir Orta çağ kasabasında zannettik desem abartmış sayılmam. 

Hive- İçHan Kale
Hive- İç Han Kale

       Kalta Minare baş rol olmaya devam ederken biz de yeni bir camiyi ziyarete gidiyoruz. Merkez camisi * Cuma Camii*.

       Cuma Camii; 1789; Tüm Müslüman ülkelerde gözlemlediğim o ülkenin en değerli camisi yani merkez cami adı hep Cuma Camii oluyor. Geçmiş yüzyıllarda olsun günümüzde de aynı adı ve önemini koruyor. Özbekistan’ın kadim şehri olan Hive’nin de Orta Asya’da eşi benzeri hatta ustası bile olmayan ilk ve tek Cuma Camii var. İlk ve tek neden dedi rehberimiz; zira sadece 213 adet sütundan ibarettir. İçini dolaştığımız namaz bölümünü bu sütunların 191 tanesi ayakta tutmaktadır. Başka oda ve bölümleri yok dört yönden de küçük girişi tavan kısmında da iki küçük ışıklık var. Bu da Hive’nin sıcağına karşı bir önlem ve loş atmosferle dini duyguları artıran bir ortam sağlamış.

Hive- Cuma Camii
Hive- Cuma Camii

       Aynı anda 2 bin kişi namaz kılabilirmiş, gerçi tam sayı bilinmiyor ve sütunlar herkesin minberdeki hocayı görebileceği şekilde hizalanmış. Sütunların 21 tanesi X-XII. yüzyıldan kalma üzeri Sufi kitabe yazılıdır. Sütunların bazıları da başka yapılardan alınıp tekrar kullanıldığı için eski görünümdeydi. 

Hive- Cuma Camii
Hive- Cuma Camii
       İnşa edildiği tarih, tabelasında 10-17. yüzyıl arası diye yazıyor. 10. yüzyılda Samaniler tarafından inşa ediliyor. İlk başta hem sütunları ağaçtan hem de duvarları ağaçtan inşa edilmişti. Ama 13. yüzyılda Moğol Hükümdarı Cengiz Han ordusuyla buraya geldiğinde askerleri tarafından caminin yarısı yakılarak yok edilir. Geriye sadece sütunları ayakta kalır.
       14. yüzyılda Orta Asya Türk tarihindeki en önemli şahıslardan biri olan Timur kendi devletini kurduktan sonra Hive’ye geldiğinde camiyi bu kez tuğlayla yeniden inşa ettirmiş. Timur dan sonra 18. yüzyıl Nadir Şah ya da Nadir Avşar diyorlar yani İran’daki acem Nadir Şah, Orta Asya’ya geliyor o da Cuma Camii’ni maalesef yıkmış. Sebebi de mezhep farkı. Yani demiş ki, Sünnilerin camisi bizimkinden güzel olamaz. 
       Yukardaki fotoğrafta gördüğünüz küçük beyaz yapıyı sordum, İslamiyet’i sevdirmek için yapılan yardımların dağıtıldığı bir sebilmiş. İslamiyet Özbekistan’da çok yavaş yayılmış sebebi de Araplar yüzünden. Dil olarak Arapçadan başka dil yasak diyerek Hive halkına çok şiddet uygulamışlar. Öyle vahşet ki, Özbekçe dil öğrenilmesini engellemek için öğretici kişileri kılıçtan geçirmişler. Bu zat Kuteybe bin Müslim’miş. Bu şiddet Özbekleri İslamiyet’i kabulde zorlanmalarına sebep olmuş. İşte bu beyaz yapı da o nedenle yapılmış. 1910 yılında dönemin Hive Veziri Azamı ya da Divan Beyi olan İslam Hoca camiyi tekrar restore ettirip ibadete açtırmış. 1920’de Bolşevikler tarafından cami yeniden kapatılmış zira din yasaklanmış. 1991’de camii tekrar ibadete açılır ama 1996 Unesco’nun dünya miras listesine ekledikten sonra müze olarak kullanılmaya başlanır. Ama müze oldu demek günümüzde burada namaz kılınması yasak anlamını gelmiyor. Cemaat olarak günlük beş vakit namazını isteyen herkes kılabilir. Yere bir şey yaydın mı namazını kılarsın dedi yerel rehberimiz… 

       Cuma Camii’nin ortasındaki bu çiçekli bölüm karlık dedikleri havuz. Elbette vakti zamanında öyleymiş. Karlık havuzu nedir? derseniz; Tavanda biriken karlar kürenerek bu havuza doldurulur. O kar yaz geldiğinde sıcak nedeniyle erirken ortamın ısı ve nemini ayarlayarak hem klima görevi görüyor hem de ahşap aksamı koruyor. Buradaki sütunların da o nedenle korunmuş olduğu tahmin ediliyor.

Hive- Cuma Camii
Hive- Cuma Camii

       Cuma Camii’nin kapısının hemen dışında bitişik şekilde yapılmış 34 metre yüksekliğinde çok zarif bir minaresi var. Bu zarif minarenin de manzarası çok güzelmiş ama ekstra ücretli ve zamansızlıktan çıkamadık. Gerçi 81 basamaklıymış fazla da sayılmazdı ve kesinlikle manzaraya değermiş. 

Hive- Cuma Camii
Hive- Cuma Camii

       Sıcaktan bunalsak da eşsiz tarihi güzelliklere kapılıp gidiyoruz. Hiva Han’ın sarayını görmeye giderken yolumuzun üstünde sade yapılı bir medrese var.

       Muhammed Amin İnak Medresesi; 1785 yılında Muhammed Emin Han yaptırmış. Fotoğrafta göreceksiniz sade ve güzel bir yapı. Bina restorasyonu sırasında iki mezar bulununca naaşın birinin Muhammed emin İnak Han’a diğerinin de taht kavgasında ölen küçük oğlu Kutluk Murad Bala Han’a ait olduğu tahmin edilmiş.

Hiva-Muhammed Amin (Emin) İnak Medresesi
Hiva-Muhammed Amin (Emin) İnak Medresesi

       Günümüzde bilim adamları müzesi olarak kullanılıyormuş diyor yolumuza devam ediyoruz. Birbirine bu kadar yakın inşa edilmiş tarihi yapıları gezmek bence harika oluyor. Üzerinde kime ait olduğu yazılı çok güzel anıt mezarların önünden geçiyoruz. Ama önce görmemiz gereken Hive Han’ının Sarayı *Tash Hauli* Taş Avlu Sarayı var.

       Tash Khauli Palace- Taş Avlu Sarayı; Hive Han ailesinin yazlık yaşam alanı. Kapıdaki tabelada 1830-1838 tarihlerinde inşa edildiği yazıyor. Medreselerin kapıları bu sarayın giriş kapısından daha görkemliydi. Yani saray kapısı ama inanılmaz eski üstelik renkli çinileri de yok. Gerçi içerisi güzel dedi rehberimiz. Bir fikir versin diye fotoğraf ekliyorum. İlk kare ana kapısı her zaman açık olmuyormuş. Burada görülen kuleler yani Güldesteler de fener yanarmış.

Hiva- Taş Avlu Sarayı ana kapısı
Hiva- Taş Avlu Sarayı ana kapısı

       Hive Hanı Allah Kuli Khan bana güzel bir saray yapacaksınız diye emir verir. İlk mimar Nur Muhammed gelir, Allah Kulu Han mimara, 4 eş ile bir eve sığamıyoruz bize saray yap ama 1 senede bitir demiş. Mimar önce itiraz etmemiş yapmaya başlamış ama bakmış ki bitecek gibi değil. Han’a gidip-Han’ım bir sene de asla bitiremem demiş. Eyvah kafalar gitti galiba dedik ama kafa gitse yine iyi dedi rehberimiz mimarı çarmıha germişler. 

       Bu olaydan sonra bir müddet inşaat yarım beklemiş. Yani asıl başlangıç tarihi 1830 ama 1833’e gelindiğinde bu defa Abdullah adında başka bir mimar getirmişler. O da demiş ki -Han’ ım ister öldür ister kes demiş 🙅‍♂️  ben bu sarayı yapsam, yapsam 6 yılda anca yapabilirim. Han bakmış ortada ne saray olacak ne de mimar kalacak 😁 ikna olmuş tamam demiş ve 6 sene içerisinde saray inşa edilmiş. Ama başka eklemelerle birlikte 1841’e kadar tarih uzamış. Bir taraf haremlik diğer bir tarafsa selamlık yani padişahların kendi eşleriyle yaşadığı yerlermiş göreceğiz.

       Kapıdan yine paralı olduğu için turnikeden geçerek giriyoruz. Hemen karşımıza camekan içinde eski zaman faytonu çıktı.

Hiva- Taş Avlu Sarayı
Hiva- Taş Avlu Sarayı

       Tabelasında yazıyor *Faytun Arava* Fayton araba 1876 yılında Çarlık Rusya’sı İmparatoru II. Aleksandr’dan Hiva Hanı II. Muhammed Rahim Han’a (Feruz) hediye edildi.

       Sola dönüp yürüdük dar bir koridor sonra genişledi kenarlarda XIX. yüzyıldan kalma taş kalıntıları yine camekana koymuşlar. Enteresan yine sola döndük. Bu sarayların en büyük özelliği labirent şeklinde inşa edilmiş olması. Malum düşman gelirse Han’ı hemen bulamasın. Peki haremlik neden öyle dersiniz, cariyeler kaçmasın diye dedi rehberimiz. Acaba? Sanki Han’ın o gece hangi cariye ile olacağını kimse bilemesin diye yapılmış gibi. 🤭

       Neyse, saray genelde üç avludan oluşuyor. Bu gezdiğimiz Han’ın misafirlerini ağırladığı Mehmon Khona-Misafirhane- yurtluk dedikleri yer. Orta yerde yine Köhne Sarayda gördüğümüz bu kez daha küçük ve sade bir çadır kurulu. Alttaki fotoğrafta çadır ve konuk odaları görülüyor. Değerli Türk rehberimiz Ali Mert Özgün’de çekim yaparken kadrajımda.

Hiva- Taş Avlu Sarayı- Mehmon Khona
Hiva- Taş Avlu Sarayı- Mehmon Khona-

       Han’ın kabul salonu hayli ihtişamlı önünde yine satıcı kadınlar. Tek benim şal almadığımı anlamış olmalılar ki burada da peşimi bırakmadılar. Anı yakalayan eşim Önder Kaplan. Teşekkürler hayatım…💞

Hiva- Taş Avlu Sarayı
Hiva- Taş Avlu Sarayı

       Devamla hemen sol tarafta müzede mutfak gereçleri, tabak, çanakları varmış atladık, sonra başka bir kapıdan girdik hemen duvar dibinde tahta bir sütun başlığı. Az ilerisinde sağa döndük karşımıza çıkan taş gereçleri gördüm ne olduğunu yazmamışlar alttaki fotoğraflar. Duvardaki bir ok işareti sağa git diyor.

       Sağa dönünce bu kez sola dönün diyor. 😁 Bakın nasıl dar yerlerden geçiyoruz gerçekten de tam bir labirent. Rehbersiz asla dolaşılmaz. 

       İşte araba ve tekerlekleri de göründü. Bu kısımlar daha önceleri saray korumalarına aitmiş. Ardından önümüze 19. Yüzyıl’dan kalma ahşap kapılar çıktı.

       Hangi aralıktan çıktık bilemedim. Vallahi her yer neredeyse birbirine benziyor. Neyse kapısında *Mirzo interyeri* ( yönetici veya sekreterin odası anlamındaymış ) yazan güzel bir odaya baktık. Zamanında papağanı bile varmış. 😁

Hiva- Taş Avlu Sarayı- Mirza odası
Hiva- Taş Avlu Sarayı- Mirza odası

       Ardından hemen karşısındaki oda, tabelası *Mirzo Bosi İnteryeri* baş sekreter ya da zamanımızın direktörü gibi olmalı. Ama bu kez oda bana çok sade geldi, her şeyin başı ol, odan sade olsun bize uymaz. 😁 Az önceki oda daha güzeldi. 😉

Hiva- Taş Avlu Sarayı- Mirza Başı odası
Hiva- Taş Avlu Sarayı- Mirza Başı odası

       Başka bir oda da bakır döven bir amcaya denk geldik çok saygılı bir şekilde çekebilir miyim? dedim hemen poz vermeye kalktı. Bu defa da fotoğrafçılık yanım ağır bastı, yok çalışmaya devam edin ben çekerim diye işaret ettim. Ve işte tam istediğim gibi çekici hareketli şekilde yakaladım. 👍 Teşekkür edip devam ettim. 🩵

Hiva- Taş Avlu Sarayı
Hiva- Taş Avlu

       Başka bir kapıdan çıktık ikinci avluya geldik. Avluda gösteriler yapılırmış. Ben de biraz tiyatro sahnesine benzetmiştim alttaki fotoğraf. Eyvan kısmı ve tavan renkleri, işlemeleriyle muhteşem. Üst kısımdaki 2 açık pencere gibi yerler eskilerin locası gibi.

Hiva- Taş Avlu Sarayı haremlik
Hiva- Taş Avlu Sarayı haremlik

       Geldiğimiz yerden çıkıp biraz ilerdeki haremlik kapısından girdik. Hani yukarda kapılardan bahsederken çok sade abartısız kapılar demiştim buradaki sadelik anlaşılır ne de olsa kadınlara ait fazla dikkat çekmemeli…  Zaten o zamanda İslam’da 4 kadından fazlası yasak demişler. Allah Kulu Han’da 4 eş almış. Ama tabii cariyeler eş sayılmıyor. 😁 Rehberimiz içerisi güzel demişti hakikaten öyle.

Hiva- Taş Avlu Sarayı Haremlik
Hiva- Taş Avlu Sarayı Haremlik

       Haremlik saray kültürünün değişmez bölümü ve elbette cariyeleriyle de bilinir. Burada da Hiva Hanlığının son dönemlerinde 300 civarı cariye yaşamış. Fotoğrafta görülen odalar çocuklara ait. Yazın açık balkon gibi yerlerde, soğuk havalarda alttaki odalarda yatarlarmış. Hemen karşılarında 5 adet eyvan. Hepsi Kuzey rüzgarını alacak şekilde konumlanmış. 4 tanesi eşlere 5. Han’a ait.

       Tam burada yerel rehberimiz güzel efsanevi bir anlatı yaptı. Hanın küçük oğlu annesine o kadar düşkünmüş ki, annesinden başkası ile uyumazmış. Bir gün ailecek bahçede dolaşırlarken annesine; Büyüdüğümde ben padişah olacağım 40 tanede cariyem olacak demiş. Annesi olursun aslanım ol tabii tamam demiş. Peki, padişah olunca akşamları kiminle uyuyacaksın? diye sormuş. Ben seninle uyuyacağım annecim demiş. İyi ama 40 cariye var onlar ne olacak? demiş annesi. Ama onlar benim annem değil cariyeler gitsin babamla yatsınlar demiş. Arkadan babası- Çok yaşa padişahım diye bağırmış. 🤣🤣🤣 Gülmekten öldük tabii. Han’ın odasını da görelim Allah Kulu Han Sarayı da bitsin.🏰

Hiva- Taş Avlu Sarayı Haremlikte Han'ın odası
Hiva- Taş Avlu Sarayı Haremlikte Han’ın odası

       Tüm Hive tarihi yapıları bir şekilde turistik eşya satış yeri olmuş demiştim burada da durum aynı. Nasreddin Hoca bu kez benzetilmiş. Çok da sevimliler. 53-IMG_0462

       Sarayın müzesi de var Harezm Ulusal Kostüm Müzesi* Xorazm Milliy Liboslari Müzesi*. Mankenlerle eski tarihi yaşatmaya çalışmışlar. Yerel kıyafetler camekan içinde çok güzel dizayn edilmiş.

Hiva- Taş Avlu Sarayı Milli Giysi Müzesi
Hiva- Taş Avlu Sarayı Milli Giysi Müzesi

       Hanlık ailesinden portreler var. Ama önce Muhammed Rahim Han II portresini görelim, diğeri yanlış not almadıysam Muhammed Rahim Han oğlu Seyid Bogatur Asfandiyar (İsfendiyar) Han, babasının ölümünden sonra hükümdar olmuş. (1871-1910)

       Suzani dedikleri dokuma örtüleri.

Hive - Suzani dokuma örtü
Hive – Suzani dokuma örtü

       Müzeden Taş Havlu sarayına gelirken önünden geçtiğimiz Pehlivan Mahmud Türbesi’ne gidelim.

       Pehlivan Mahmud Türbesi; Hive’ de kubbesi renkli tek tarihi yapı. 14. yüzyıl’da yaşamış olan Pehlivan Mahmud, sırtı hiç yer görmemiş çok güçlü, cesur bir güreşçidir. Aynı zamanda deri ustası ve şairdir. Bir de efsanesi var severim. Efsaneye göre Urgench bölgesi Moğolların istilasına uğradığında ülke halkı çevreye dağılmış. Pehlivan Mahmud’un annesi o sırada hamileymiş. En yakın Hive’ye taşınmışlar ve Mahmud Hive’de doğmuş yıl 1247. Daha çocukken bile çok güçlüymüş. Türbe çok güzel görünüyor.

Hive- Pehlivan Mahmud Türbesi
Hive- Pehlivan Mahmud Türbesi

       15 yaşına geldiğinde rivayet bu ya uzak bir ülke olan Hindistan’da yaşamaya başlar. Hindistan’daki bir savaşta zamanın kralını ölümden kurtarır. Kral bu Hive’li gencin gücüne hayran kalır ve ona *neye ihtiyacın varsa bir tek şey söyle der*. Mahmud, Krala savaş döneminde esir olan tüm Hive’lileri kurtarmak için *İneklerimizden birini * der. Kral kabul eder. İneği alan Mahmud derisini upuzun bir kemer yapar tüm esirleri içine sığdırıp Hive’ye taşır. Yani bir esir yerine hepsini kurtarmış olur. Hal böyle olunca Kral, Mahmud’ un zekasına da hayran kalır. Ona -kalsaydın kızımı sana verecektim der. Pehlivan Mahmut minnettarım der ve vatandaşlarıyla Hive’ye geri döner. Kralın verdiği paraları, hediyeleri de esirlere dağıtır. Ve Pehlivan Mahmud bir efsaneye dönüşür.  

       Kapı girişi ve avlusu; Avluda bulunan kuyunun suyunu şifalı kabul ediyor içiyorlar. Yeni evli çiftler de türbeyi mutlaka ziyaret ediyorlar. Sanki bir hac yeri gibi olmuş.

       İran-Hindistan- Pakistan halkı da onu pehlivanların koruyucusu olarak ilan eder onurlandırırlar. Pehlivan Mahmud İslam’ın Sufi akımının önde gelen kurucularındandı. Hiç evlenmemiş kimi kimsesi de kalmayınca neslim yürümeyecek ölürsem mezarıma da kimse gelmeyecek demiş. Unutulmamak için ölünce kendi dükkanına gömülmeyi vasiyet etmiş ve gömülmüş tarih 1326. Onu seven insanlar da ölünce yanına gömülmek isteyince kutsal bir mezarlık oluşmuş.

Hive- Pehlivan Mahmud Türbesi
Hive- Pehlivan Mahmud Türbesi

       18. yüzyıla gelindiğinde de Muhammed Rahim Han daha da değer vermiş hanlığın koruyucu azizi sayıp üstünü kubbeyle örterek türbeye dönüştürmüş. Zamanla bu kez ünlü kişiler oraya gömülmeye başlayınca Muhammet Rahim Han, türbeye girişte tam karşıda görünecek en güzel yeri de kendisi için ayırmış. Öldüğünde de oraya gömülmüş. Hemen kapıdan baktık gerçekten de içerde ilk göze çarpan Muhammed Rahim Han’ın mezarı oldu…  Dışardaki mezarlarda kimler var bakalım.

Hive- Pehlivan Mahmud Türbesi
Hive- Pehlivan Mahmud Türbesi

       Üstteki fotoğrafın sol başındaki mezar ünlü tarihçi Sir Muhammed Munis, ikinci klasik edebiyatçı ve tarihçi Muhammed Rıza Âgehî (Muhammad Rizo Ogahiy, 1809-1874) üçüncü Divan Şairi Avaz Otar ve sonuncu sağdaki de halk şairi Kurban Ata İsmailov’a ait.

       Gün ilerledi son bir mimari yapı İslam Hoca Medresesi ve minaresine giderken bu güzel medreseyi atlamak istemedim. Allah Kulu Han Medresesi. Hiva- Allah Kulu Han Medresesi

       Allah Kulu Han Medresesi; Allah Kulu Han Tarafından 1833 yılında inşasına başlanan medrese 2 yıl gibi kısa zamanda bitmiş. Klasik 19. yüzyıl Harezm mimarisinin özelliği olan; köşelerde güldesteler ve devasa boyutlu eyvanı ile gerçekten göz kamaştırıcı. Zamanının en üstün eğitim kurumlarından biriymiş, şimdilerde ücretsiz ama çok büyük bir tıp müzesi olarak hizmet veriyor. 

       Allah kulu Han, Hiva tarihinde önemli bir yere sahiptir. Hükümdarlığı zamanında Hiva neredeyse yeniden şekillenmiş, saraylar, medreseler, hanlar, hamamlar inşa edilip çalışır hale getirilmiş. Bu medrese çok harap ve yıkık durumdayken yıktırıp yerine bugünkü şekliyle tuğladan yaptırmış. Tıp müzesi dedik zaten adı da İbn Sina Tıp Sanatı ve Tarihi Müzesi’dir diyor rotamızı İslam Hoca Medresesi ve minaresine doğru çeviriyoruz.

Hiva-İslam Hoca Minaresi
Hiva-İslam Hoca Minaresi

       Seyit İslam Hoca Medresesi ve minaresi; İslam Hoca dönemin Hive soylusu ve halkın sevgisini kazanmış en son bağımsız Veziri Azamı’dır. İleri görüşlü halka değer veren eğitimli bir kişiydi. 1905 yılında Medreseyi inşa ettirir ve iki yıl gibi kısa zamanda da biter. Renkli yine hayli görkemli eyvanı ile güzel bir yapı.

Hiva- Seyid İslam Hoca Medresesi
Hiva- Seyid İslam Hoca Medresesi

       İslam Hoca Minaresi; Medresenin hemen yanında 57 metre yüksekliğe sahip yukarı doğru incelen bu güzelim minarenin çapı 9.5 metredir. Yine Medresenin hemen yanından ahşap bir merdivenle çıkılan minarenin yüksekliği hesaba katılırsa 175 basamak sonunda manzaranın ne kadar muhteşem olacağı kesin. Ama döne döne çıkıldığı için de çok zor olduğu kesin.

       Yanında yapı olarak bitişik olmayan bir de camisi var. Ama bu güzel minare renksiz kubbeli camisini gölgede bırakmış. Üstteki fotoğrafta görülmüyor ben de arka sokağa geçip çektim. Fotoğrafın sağında kubbesi görülen cami. Yine de Güldestesi süslü.

Hiva-İslam Hoca  Mira ve camii
Hiva-İslam Hoca Mira ve camii

       Seyit İslam Hoca, Hive Hanlığının son ve dirayetli veziri azamı dedik. Tarih olarak 1886′ dan 1908 yılına kadar görevde kalmış. Yerel rehberimizden öğrendiklerimiz; Çarlık Rusya’sında bile ağırlığı olan biriydi. Aynı zamanda II. Muhammed Emin Han’ın dünürü yani oğlu ( babasından sonra gelen son hükümdar ) Asfandiyar Han’ın da ( İsfendiyar ) kayınpederiydi. Hoş dünürünün hükümdar olması ona bir zenginlik katmadı. Tüm çabası halkın refahı içindi. Onun zamanında Rusya ile anlaşıp onların önerdiği tüm reformları hayata geçirdi. Hive’ de ilk hastane- Petersburg’daki gibi modern okullar, postaneler şehrin tüm alt yapısı hatta sinemalar bile onun döneminde yapıldı.  

       İslam Hoca reformlarda o kadar hızlı gidiyordu ki, ülkeye neredeyse çağ atlatmış. Yaptığı güzel şeyleri gören halk artık Han’ı unutarak veziri azam demeye başlar. Biz Türklerin tarihinde bildik durumlardan biri İslam Hoca’nın da başına gelir. Yani veziri azam biraz güçlendi mi, biraz halk arasında saygısı değeri arttı mı hemen infaz edilir. Muhalif kişilerin başında İsfendiyar da vardır. Muhammed Emin Han’ı sizin için tehlikeli olmaya başladı diye ikna ederler ve İslam Hoca’nın başı kesilir. Tam 12 sene sonra da Hive hanlığı düşer. Tabii biz gençler hiç unutmayacak unutturmayacağız dedi ve müzeyi gezmeye başladık.

Hiva- Seyid İslam Hoca Medresesi
Hiva- Seyid İslam Hoca Medresesi

       Günümüzde Uygulamalı El sanatları müzesi olarak kullanılan medreseyi gezmeden olmazdı. Kapıdan çıkan peri kızı bizim grup arkadaşımız. Ücretli olunca turnikeden geçip içeri girdik. İnce upuzun bir koridor üzerine sıralanmış tarihi, sanatsal eşyalar ile onları kimlerin yaptığı fotoğraflı olarak anlatılmış.

       Harezm uygulamalı sanatının tarihi çok eskilere dayanmaktadır. Bu topraklarda yaratılan sanat türleri benzersizliği ve eşsizliği ile dünyaca ün salmıştır. Sanat dalları, Ganch oymacılığı; Özbekistan’ın en eski mimari-dekoratif sanat türlerinden biridir. Nakkaşlık, mermer oymacılık, ahşap oymacılığı, hattatlık, halıcılık sanatlarında da ustalıklarını sergilemişler. Ahşap oyma Harezmi ve İbni Sina portreleri harika.

       Halıcılıkta çok güzel. Türk Edebiyatının en büyük şairlerinden Ali Şir Nevai’yi anmadan geçemem. Türkçeyi sanat dili halinde işlemeye çalışmış, Türk dilini yüceltmiş üstün bilgin ve şairdir.

       Biraz dinlenip akşam yemeğine yine İslam Hoca Medresesine geleceğiz. Yerel danslar eşliğinde bir akşam yemeği, masalar hazırlanmış bile.

Hiva- Seyid İslam Hoca Medresesi
Hiva- Seyid İslam Hoca Medresesi

        Bildik yoldan geri dönüyor Taş kapıdan çıkıp otelimize geçiyoruz.

Hive- İç Han Kale Taş Avlu girişinden manzara
Hive- İç Han Kale Taş Avlu girişinden manzara

       Güzelce dinlendik. Hive’nin gecesi de çok güzel denmişti, sanırım buna tarihi dokunun ışıklandırılması etki edecektir. Önder’le biraz erken gidelim eksik yerler varsa gezelim dedik. Taş Kapıdan girip iki kez sola döndük güzel bir restoranda soluklandık. Teras kısmı bize güzel manzara sundu. Çıkamadığımız minarelerde yaşayamadığımız güzellikleri bir nebze olsun yaşadık. Bakalım adı Caravan Khiva Restaurant. Fotoğrafta tepeden görünümüyle güzel bahçesini gördüğümüz medresenin adı Şergazi Han Medresesi imiş.

Hive- İçhan Kale Şergazi Han Medresesi
Hive- İç han Kale Şergazi Han Medresesi

       Restoran çalışanlardan biraz bilgi aldık.

       Şergazi Han Medresesi; 18.yüzyılında başlarında inşa edilmiş. Şergazi Han, bilim adına araştırmalar yapmış, devrinin tanınmış bilim adamı ve şairleriyle sohbet toplantıları yapmış. Medresenin inşasından sonra tarihçiler buraya Alimler anlamına gelen “Maskani Fazilon” demişler. Bir bilim yuvasıymış tadilat yapılmamış.

       Güzel Hive’nin tarihi Kalta Minaresi tam karşımızda ortamın dokusuna uyan yaşam alanları çok bildik görüntülerle bize günbatımını haber veriyor. Çocuklar, asılı kar gibi beyaz çamaşırlar, döküntü fazla eşyalar ev cephesinden uzakta arkaya saklanmış. Arabalar akşam saati evin önüne park edilmiş her yerde aynı durum yani. Çocuklar ve gençler için kış geceleri yaşlıların tarihi anılarını böyle bir ortamda dinlemek sanırım onlara en büyük, en değerli hazinedir…

        Neyse yemek yenecek İslam Hoca Medresesine doğru yürüyoruz. Müthiş güzel bir günbatımı Pehlivan Mahmud’un türbesi üzerinde yanarcasına, ne yazık ki fazla göremiyoruz.

Hive'de Günbatımı
Hive’de Günbatımı

       Tahmin ettiğim gibi yerel folklor grubu çalıp söylemeye başladı. İlk gün gördüğümüz kırmızılı kadın da burada hem dans ediyor hem de şarkı söylüyor sevimli… Size video ekliyorum. 

       Ve Hive’ de akşam İslam Hoca Medrese ve Minaresinin güzelliği.

       Yemek yediğimiz yerden bir yapı bir yerden aklımda kalan medrese değil bir okul olduğu şimdilerde turistik eşya dükkanı gibi.

Hive Akşamlarında
Hive Akşamlarında

       Cuma Camii manzarası,

Hive Akşamlarında Cuma Camii Minaresi
Hive Akşamlarında Cuma Camii Minaresi

       Ve Hive İç han Kaleye de veda ediyor güzelim Taş kapıdan harika bir görüntü ile hemen karşısındaki otelimize gidiyoruz. Buhara’yı sevmiştik üstelik yarım kalmıştı hoş yine gideceğiz gezip size yazacağım. Ama Hive gerçekten de Buhara’dan çok daha güzel. Umarım isteyenlerin yolu bir şekilde buradan geçer.

Hive Akşamlarında Taş Kapı
Hive Akşamlarında Taş Kapı

       Hive’ den yarın sabah çıkıp yine 6 saatlik bir yolculukla Kızılkum Çölü’nü geçip Buhara’da buluşuncaya dek sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

BÜYÜK İPEK YOLU *ÖZBEKİSTAN-2*

Güzel bir gün 5 Mayıs 2024 sabah kahvaltı sonrası otobüsümüze bindik. Bugün uzun bir yolculuk yapacağız, 6 saatlik bir yolculuk. Buhara’dan sonra belki de daha çok seveceğiniz bir şehre HİVA’ya-(Hive diye okunuyor) gidiyoruz diyen rehberlerimizle yola çıkıyoruz.

HİVA- 1.Gün

       Rehberimiz kendi üslubunca çok güzel anlatıyor bazı yerlerde onun söylediği gibi yazabilirim. 😊

       Türk Dünyasının en önemli şehirlerinden birine, Hive’ye gidiyoruz. Harezm bölgesinin incisi olan bu güzel Hive, tarihi yapıları tamamen korunmuş tek anıt şehir, tam bir açık hava müzesidir. 2021’de Türk dünyası kültür başkenti olarak ilan edilmiştir. Hani hep söylenir ya; Türkler 15 devlet kurdu, 15’i de yıkıldı ama 16.sı kurulmuş dediğimiz gibi Hive’ de aynı şekilde neredeyse 7 devlet yıkılmış yerine sekizinci kurulmuştur diyebiliriz.

       Hive dediğimizde Özbekistan’ın batısında yer alan 2500 yıllık tarihe sahip kadim bir şehir anlaşılmalıdır. Hive’ de; Büyük İskender, Cengiz Han, Timur, Şeybaniler, Harzemşahlar gibi hükümdarlar ve hanedanlıklar hüküm sürmüştür.

       Hive Türk dünyasında kendi kültürünü, geçmiş tarihini çok güzel bir şekilde koruyan bir şehirdir. Bu milletin de hiçbir şeyi değişmedi sadece değişen modern dış kıyafetleri oldu. Onun haricinde Hive’ de lehçeler yani konuşmalar bin yıl önce nasılsa halen aynı şekilde konuşuluyor ama diğer bölgelerde dillerde bozulma var. Burada çok nadiren Rusça kelimeler konuşma arasına katılıyorken diğer bölgelerde Rusça kelimeleri çokça kullanıyorlar. Kısaca buradaki bölgelerin her şeyi kültürü, değerleri hatta bölgenin ekmeği bile hala her evde aynı ve orijinaldir.

       Amu Derya Nehri’nden geçen ticaret rotası 1500’lü yıllarda değişince eski başkent yok olmuş. Hive zamanla küçük bir şehir ve aynı zamanda da İslam dünyasının önemli merkezlerinden de biri olmuştur.

       Hive eski şehri İç Han Kale ve Dış Han Kale diye ikiye ayrılmış. İç Han Kale 10 metre yüksekliğinde, birçok kereler yıkılıp yeniden yapılan kalın duvarlar içindedir. Sonra göreceğiz, biraz da 6 saatlik yolculukta gördüklerimi size aktarayım.

       Bir grup bisikletli yaşları da orta üstü. Diğeri Kızılkum Çölü’nün savrulan kumlarına engel olsun diye konulan çalılıklar. Şekilleri çok güzel.

Özbekistan- Kızılkum Çölü
Özbekistan- Kızılkum Çölü

       Kızılkum, 300 bin km² yüzölçümü var. En büyük kısmı Özbekistan topraklarında, Kazakistan’da kısmen de Türkmenistan’da bulunuyor. Gerçekten, hani adı ile müsemma derler ya, aynen kırmızı kumullardan oluşmuş. Zaten bu parlak kırmızı renkli kumullardan dolayı Kızılkum adını almış. Kuzeyden güneye uzanan kumullar genelde 70 m yüksekliğe ulaşabiliyormuş. Aral gölüne daha yakın yerlerde birtakım bataklıklar ve kuraklık yerler de varmış. Kızılkum flora ve fauna açısından da zenginmiş.

       Öğlen saati olmuş bile bizim buralardaki gibi olmayan bir benzin istasyonunda mola veriyoruz. Çok güzel yemekleri olan lokantası da varmış görünce siz de hayran kalacaksınız. Mural’da (duvar resmi) İpek yolunun Çin’den başlayan ve İstanbul, Ayasofya-zamanın Konstantinopolis’ine uzanan güzergahını gösteriyor. Çok başarılı.

Özbekistan- Kızılkum Çölü'de bir lokanta
Özbekistan- Kızılkum Çölü’nde bir lokanta

       Vee en keyifli yemek yenen bölümü. Özbeklere has kerevet üzerinde yemek. Ama bizdeki daha da keyifliydi. Hasankeyf sular altında kalmadan önce Dicle kenarında böyle kerevetler vardı balık yemiştik.

Özbekistan- Kızılkum Çölü'de bir lokanta
Özbekistan- Kızılkum Çölü’nde bir lokanta

       Hive kervan yolunda olması nedeniyle ticaret yapanların sık sık uğradığı bu nedenle kervansarayların, çarşıların çok olduğu güzel bir şehir. Kuruluşu ve ismi hakkında güzel bir de hikayesi var. Hikayeleri severiz. Rivayete göre Hiva şehri Nuh peygamberin oğlu Sam zamanında kurulmuş. Sam uzun ve zorlu bir yolculuk esnasında çöllerden geçerken bir kuyu kazdırır ve gece kuyunun başında uyur. Rüyasında kendisini çevreleyen 300 meşalenin arasında görür. Neden üç yüz bilmem tamam burada yerleşiyoruz der ve Hive şehri öylece kurulmuş olur. Adı da şöyle; Kuyunun suyu çok lezzetliymiş ve bu anlama gelen havah denmiş. Zaman içinde evrilerek hivah derken Hiva olmuş. Kuyunun hala İç Han Kale de olduğunu söylediler belki görebiliriz.

       Etrafı dolaşmaya çıkınca Kızıl Kum Çölünde bir kervan önünde yaşlı dedesiyle heykel grubu gördüm hem de kuyu başında. Bana Hive’yi kuran Nuh’un oğlu Sam’ın bulduğu su kuyusu işlenmiş gibi geldi. Kaçmadı Önder’in kadrajından bendeniz.6-IMG_7395

       Alttaki fotoğraf, Amu Derya- Ceyhun’dan açılan bir kanal. Özerk bir cumhuriyet olan Karakalpakistan bölgesinde. Hatırlatayım Özbekistan’a bağlı adı üstünde özerk bir cumhuriyettir.

Hive- Ceyhun- Tuyemoyin kanalı
Hive- Ceyhun- Tuyemoyin kanalı

       Amu Derya- Ceyhun Nehri’ne yaklaştıkça çevre yeşillenmeye başladı yerleşik düzene geçildiği belli oluyor. Üstteki fotoğraf Ceyhun’dan açılmış bir kanaldı şimdi Ceyhun nehrini geçeceğiz, köprüye geldik. Köprü hem tren hem de araç trafiğine açık. Biz geçerken tren yoktu belli ki saati uygun değildi. Ayrıca köprü dar olduğu için karşı tarafta araba varsa bekleniyormuş, yoktu biz de beklemeden geçmiş olduk.

Özbekistan- Amu Derya köprüsü
Özbekistan- Amu Derya köprüsü

Amu Derya- Ceyhun Nehri çevreden görünüm.

İpek Yolu; Hepimizin okul yıllarında öğrendiğimiz bu ticaret yolu 2.000 yıl kadar önce Çin’in açtığı önemli bir kara ticaret yolu idi. Çin’in Asya, Avrupa ve Afrika arasında açtığı bu yol ticaretin ötesinde kültürel alışverişe de önemli katkı sağlamıştır. Çin’in ipeği ve ipekten yapılmış her türlü ürünü bu yol üzerinden dünyaya dağıldığı için de adı ipek yolu olarak kalmıştır. İpek yolunun M.Ö 1. yüzyılda Çin’in Han Hanedanı döneminde başladığı tahmin ediliyor.

Özbekistan üzerinden geçen İpek Yolu kara ticaret yoluydu. Dokuzuncu yüzyıldan sonra denizcilikte teknolojik ilerleme olunca kara yolu ticareti zayıflamaya başlamış. Dolayısıyla geleneksel ticaret yolu olan ipek yolu da 10. yüzyıldan itibaren kullanılmaz duruma düşmüştür. Diyorum ve Hive’ye yaklaşıyoruz. Yine harika bir görüntü yakaladım. Meşhur kerevet evin bahçesine gidiyor olabilir.

10-IMG_7470

       Ve güzel bir de cami.

Özbekistan- Harezm bölgesinde Cami
Özbekistan- Harezm bölgesinde Cami

       Hive’ye giriş yaptık. Özbekçe hoş geldiniz *Xush Kelipsiz* demekmiş birçok kasaba girişinde yazıyordu. Alttaki fotoğrafta da eğlence parkı var ve Özbekçe yazılışı çok hoş *İstirohat Bog’i*.

Özbekistan- Hiva- Eğlence Parkı
Özbekistan- Hiva- Eğlence Parkı

Hive’ye geldik saat 15:25, önce otele yerleştik sonra bir grup arkadaş rehberimiz Ali Mert ile ön gezi yaptık. Otelimiz Asia Khiva, iç kalenin Tosh Darvazo-Taş Kapı denen Kuzey kapısına bakıyor hemen çıkıp çift yolu geçtin mi kapıdasın. 19. yüzyılda yapılmış-1873 yazıyor. Sağ ve sol kulelerdeki odalar gümrük işlerine ayrılmış. Üstte yürüme yolları varmış.

Özbekistan- Hiva- İç Kale,Tosh Darvazo-Taş Kapı
Özbekistan- Hiva- İç Kale,Tosh Darvazo-Taş Kapı

       Sırtımızı döndüğümüzde fazla uzak olmayan Porta Sud- Dıshan Kala-Dış Kale’nin de Merkez-ana kapısını görüyoruz alttaki fotoğraf. Dış kapının surundan çok az kalıntı varmış. Hive iç ve dış kale diye konumlanmış demiştim dört tane de kapısı var. Bizim gireceğimiz Güney *Taş kapı-Tosh Darvoza*, Kuzey’deki * Bahçe kapı-Bogcha Darvoza* Doğu’daki *Palvan Kapı* ve Batı’daki de * Ata kapı- Ota Darvoza*. 

Özbekistan- Hiva- Porta Sud, Dıshan Kala Dış Kale ana kapı
Hiva- Porta Sud, Dıshan Kala Dış Kale ana kapı

       İç kaleye girişte güvenlik görevlisi vardı ama öylesine, selam verip geçtik. İlk etapta hemen sağımızda ahşap oyma atölyesi var baba- oğul çalışıyordu, elbette müsaade istedik ve ben çalışmaya devam etmelerini işaret ettim. Ustaları işi başında çekmeyi çok seviyorum. Duvarda asılı tahtalar, karşı tezgahtaki rahleler, babanın çizim yapıyor olması, oğulun ıskarpela ile tahtayı oyuşu benim için paha biçilmez kompozisyon. Haksız mıyım? 💞

Hiva- İç Kale-Ahşap atölyesinde baba ve oğlu
Hiva- İç Kale-Ahşap atölyesinde baba ve oğlu

       Sağa sola bakarak gidiyoruz. Kırmızı tuğladan yapılmış, içinde hala yaşanan evler çamaşırları ile çok da estetik. Hemen her yerde dut ağaçları var ve dut severiz kimse tutamaz bizi.💃💃

Hiva- İç Han Kale
Hiva- İç Han Kale

       Güzel bir avluya çıktık ve tarih görünmeye başladı. İki güzel minare ve bir kubbe nereye ait olduklarını öğreneceğiz. Bugünlere hiç bozulmadan gelmiş nadir bir şehir demişti yerel rehberimiz inanılması güç olsa da evet aynen korunmuş gibi. Ama eğer yeniden yapılmamışsa ki bazı yerlerde eski kalıntılar seçiliyor, çok da iyi restore edilmiş. Hadi savaştan kurtulmuş vazgeçtim deprem de mi yaşamamış inanılır gibi değil şu görünen 2 minareye bakınız dimdik ayakta hala.

Hiva- İç Han Kale
Hiva- İç Han Kale

       Bu güzel minareyi sağımıza alıp yürüdük iki evin arasındaki dar bir kapıdan geçtik tarihi doku gerçekten de hiç bozulmamış ama hayat güne uygun yaşam derdiyle devam ediyor. Her yer turistik eşya satış yerine dönüşmüş. Bir bölümde de akşam yemeği için masalar hazırlanmış. Bu güzelleri yarın gezeceğiz ama adını öğrendim İslam Hoca Medresesi, Camii ve minaresiymiş.

Hiva- İç Han Kale
Hiva- İç Han Kale- İslam Hoca Minaresi

       Şöyle ara sokaklara sapalım dedik nereye bakacağımızı şaşırdık hepsi birbirine benzeyen medrese, cami ama hepsi birbirinden etkileyici tam 5o küsur taneymiş ve her taraf açık pazar. Tarihi mekanları şöyle boyunca çekmek ne mümkün. Hive tarihinde tüm yapılar ahşapmış. Sonradan kırmızı tuğlaya dönülmüş. Ahşap yapılarda, el işlerinde kapılarda daha sert yapılı olan Karaağaç kullanmışlar. Şu güzel kapılara bakınız.

       Gezmeye devam. Yerel el işlerinde kadınlar boncuklu, pullu kep, başlık, ne derseniz ondan yapıp satıyorlar. Çoklu fotoğraflara tıklamayı artık unutmuyoruz.😉

Hiva- İç Han Kale-
Hiva- İç Han Kale sokakları

       Rehberimiz alışveriş için bizi bir kervansaraya götürdü Allah Kulu Han Kervansarayı. Çok renkli harika bir yer çıkışta kapıya dikkat ettim küçük bir tabelada *Craftsmen center- Master class school* sanatkârlar merkezi yazıyor. Buhara da bakıp alamadığım yerel giysilere baktık. Önder kalpaklarından denedi ben de bir ceket ama satın almadık. İyi ki almamışım satıcı bir hanımın üstünde gördüm tüylenmişti. Fotoğrafta görülen başlıklara da Doppi diyorlar.

       Ahşap işleri çok demiştim bu hanımda bizim Nasrettin Hoca’yı boyuyordu. İlim ve bilim yanı sıra sanatta da başarılılar yani.

Hiva- İç Han Kale-
Hiva- İç Han Kale-Allah Kulu Han Kervansarayı

       Kervansarayın arka kapısına kadar gittik, tesadüf kalenin de Doğu kapısı -Palvan Darvoza gelmişiz. Ne hoş sağımız solumuz tarih. Tam karşımızda çok güzel iki minare. Bize en yakın olanı Said Niyoz Sholikor Camii.

Hiva-Said Niyoz Sholikor Camii
Hiva-Said Niyoz Sholikor Camii

       Said Niyoz Sholikor 1830 yılında pirinç yetiştiren ve satan yerli bir tüccar olan Said Niyaz tarafından inşa edilmiş. Hive’ de eski tarihli ikinci Cuma Camii ve ibadete açık.

       Diğeri uzakta sayılır gitmedik yorgunuz geri döneceğiz. O da Abdul Baba Türbesindeki caminin minaresiymiş. Alttaki fotoğraf.

Hiva-Abd Al Bobo Türbesi
Hiva-Abd Al Bobo Türbesi

       Abd Al Bobo Complex, Abdul Baba Türbesi. Hive hanı tarafından 1840 yılında yaptırılmış aynı zamanda külliye sayılıyor çünkü içinde ayrıca bir cami fotoğrafta minaresi görünüyor bir de mescit varmış. Biz görmedik ama görüntü uzaktan güzeldi. 

       Aşağı yukarı aynı Taş Kapı’dan çıkalım otelimize gidelim dedikse de yine ara sokaklara daldık.

       Hive’nin güzel gençleri yerel kıyafetlerle moda çekimi yapar gibiydi. Ama en son kapıdan çıkarken yerel giysili güzel bir hanıma rast geldik. Biraz konuşunca dansçı olduğunu öğrendik. Aslında Türkçe konuşarak da kolayca anlaştık. Genel de Özbekistan’da konuşma sorunu yaşanmıyor. Rehberimiz bu gece Hive’deyiz esas tarih yarın başlıyor dedi. Ben de yarına kadar bu güzel dansçı hanımla sizi baş başa bırakıyorum.

Hiva- İç Han Kale sokakları
Hiva- Yerel dansçı

       Ama unutmadan 5 Mayıs’ı, 6 Mayıs’a bağlayan bu gece Hıdrellez. Dilekler tutuldu gül ağacının altına gizlendi. Ben dileğimi kağıda yazıp kabul olması dileğimle en güzel gördüğüm sarı gül ağacının yapraklarının altına koydum. Hatta taş bulup üstünü örttüm. Gülün fotoğrafını da çektim. 

Hive- Hıdrellez Gülüm
Hive- Hıdrellez Gülüm

       Sağlık ve sevgiyle kalın tüm dualarımız kabul olsun. 💞💞💞

 

BÜYÜK İPEK YOLU *ÖZBEKİSTAN*-1

Gezi modumuzun yükseldiği bir anda neden Türki Cumhuriyetlere gitmiyoruz ki, diye düşündük. Daha önceki deneyimlerimize dayanarak yine Ejder Turizm’in 03-16 MAYIS tarihlerini kapsayan Büyük İpek Yolu Turu’na yazıldık. Tarihi İpek Yolu üzerindeki önemli ülkelerden önce Özbekistan ardından Kazakistan ve en son da Kırgızistan’ı kültürel değerleriyle tanıyacağız. Keşke Türkmenistan’da turizme müsaade etseydi de oraları da görebilseydik harika olurdu.

İstanbul Havalimanında grup buluşması ve değerli rehberimiz Ali Mert Özgün ile tanışmamız gerçekleşti. Türk Havayolları ile saat 21:50’de uçuşumuz başladı. 4 saat 20 dk. sonra 4 Mayıs 2024 sabaha karşı 04:20’de Semerkant Havalimanına indik. Kuş misali dün neredeydik bu sabah neredeyiz diyerek gezimize ilk ülkemiz Özbekistan’la başlamış olduk. Türk vatandaşlardan vize istemediği için çok zor olmayan işlemler sonrası bizi Buhara şehrine götürecek olan otobüsümüzü beklemeye başladık. Havalimanı çok modern bir mimariye sahip görelim.

       Kültürel değerleri, mimari ve tarihi dokusuyla, binlerce yıllık tarihi şehirleri ile Dünya Mirası Listesine girmiş Orta Asya’nın en etkileyici ülkesi olan Özbekistan’ı rahmetli tarih öğretmenimiz İzzettin Arıcalı; En önemlisi de efsanevi İpek Yolu’nun gözbebeğidir Özbekistan diye anlatırdı. Otobüsümüze bindik yerel rehberimiz Yorkin ile tanıştık, çok güzel Türkçe konuşuyor zaten Ejder Turizmin Orta Asya Şirketinin sahibiymiş çok şanslıyız. Semerkant’ı geride bırakıp 4,5 saatlik yolculukla Buhara şehrine gitmek üzere yola çıktık. Her zaman olduğu gibi biraz Özbekistan’dan bahsetmemiz gerek diyen rehberimize kulak veriyoruz.

       Özbekistan; Bölgedeki 7 bağımsız Türk devletinden biridir ve topraklarının neredeyse %80 kısmı Amu Derya yani Ceyhun ile Siri Derya yani Seyhun nehirleri arasında yer alır. Tienşan dağlarından (Tanrı Dağları) doğan Siri Derya kuzey steplerinin sınırını oluşturmuştur ki orada göçebeler yaşar oradan geçip Aral gölüne dökülür.       

       Amu Derya ise Fars ve Türk devletlerinin sınırlarını oluşturmuştur. Orta Asya’nın en büyük Nehri sayılan Amu Derya Hindukuş dağlarından, Kuzeydoğu Afganistan’dan doğar 2.400 km kadar Kuzeybatıya doğru aktıktan sonra Aral Gölü’ne dökülür.

       Her iki nehirde sonuçta Aral gölüne dökülüyor ve her ikisinin arasında kalan tarihi bölgeye Maveraünnehir deniyor. Arapça kökenli bu isim Türkçede nehrin ötesi anlamına gelir. Bugün Özbekistan’dan başka Kazakistan ve Türkmenistan arasında kalan çok verimli topraklardır. Bölgenin en önemli şehirleri Özbekistan’ın Semerkant ve Buhara şehirleridir.

       Maveraünnehrini geçen ilk ordu komutanı büyük İskender’di ve bu bölgeyi çok sevip yöreden Roksana adında bir de eş alır. Çok uzun yıllar sonra ipek yoluyla buralara kadar gelen Marko Polo’da topraklardan övgüyle bahsetmiştir. Ve Timur bölgede bir cihan imparatorluğu kurmuş liderdir. Yine Uluğ Bey en değerli hükümdarlarındandır. Bölgede yetişmiş Dünyaca ünlü adamlarından tıpta İbni Sina, Şair Fuzuli, bilimde El Biruni, din adamlarından İmam el Buhari, Ahmet Yesevi ve Nakşibendi buralarda yaşamış, Müslüman olan bir ülkedir.

       Bölge önce Perslerin ve İskender’in daha sonra sırasıyla Sasanilerin, Türklerin eline geçti. Moğollar buraları bırakıp Anadolu’ya doğru göç ederken Türkler burayı yurt edinir. Hatta Özbekler şaka yollu derler ki; biz atlarımızı kesip yediğimiz için göç edecek aracımız kalmamıştı. 😁 Sonra bölge Araplar, Çinliler ve yakın dönemlere kadar da Rusların kontrolü altına girmiş. Özellikle Ruslar tarımı ele geçirmeye çalışmışlar.

       Türki Cumhuriyetlerinin içinde en zengini Kazakistan olmasına rağmen Özbekistan’da altın rezervinde Dünyada üst sıralardadır. Doğalgaz ve turizm yönünden de zengin sayılır. Verimli topraklarında 442 bin km²’lik yüzölçümü var, yetiştirdiği pamuk ile de dünyada 5. sıradadır. Ülkenin resmi başkenti 3 milyon nüfusu ile Taşkent’tir ve ülke nüfusu da yaklaşık 38 milyondur. Nüfusun %87’si Özbek’tir. Resmi dil Özbekçedir. Ama Karakalpakça diye bir dil de konuşulurmuş. Biz çokça Rusça konuşulduğuna da şahit olduk. Özbek’ler en eski Türk boylarındandır. Özbekistan içinde; 12 vilayet ile batısında Karakalpakistan Cumhuriyeti adında Özbekistan’a bağlı özerk bir cumhuriyet olan, bağımsız bir şehir- aynı zamanda başkenttir- Taşkent’i barındırır. Para birimi *som* ama dolar da kullanılıyor. Bir de denize sınırı yoktur. Ara ara yine anlatırım yol uzun otobüsteyiz.

       Hava ağarmaya başladı bile aramızda 2 saatlik bir fark var burada saat 05:18 İstanbul’da 03:18. Bizde olduğu gibi burada da sabahın erken saatinde tarlaya giden kadınlarla karşılaşıyoruz. Köylerden geçerken Ruslardan kalma doğalgaz boruları sarı sarı evlerin neredeyse üstünden geçiyor. Evlerin önündeki ağaçların çevresi havuz gibi açılmış yağan yağmurla dolsun diye, zira suyu olmayan bir ülke nedenlerini daha sonra anlatacağım.

       Çok katlı binalar olmadığı için henüz büyük şehir görüntüsü yok. Gözüme ilk önce çok sayıda beyaz renkli Chevrolet marka arabalar çarptı ve de T.C Ziraat Bankası. Sonra güzel bir hastane ve sağlık okulu. Yazıda ne demek istiyor anlayamasam da tercümesinde *Tıbbi kodlar sağlığımızın koruyucularıdır* yazdı. 🤷‍♀️ Sonunda çok güzel bir otele geldik biraz dinlenip şehri gezmeye başlayacağız. *Hatırlatmakta fayda var fotoğraflara tıklayıp bakınız* büyütmezseniz kalite maalesef bozuk görünüyor.

Buhara

       *Kubbet-ül İslam* İslam’ın kubbeleri sayılan önemli 3 şehirden biri olarak tanınan Buhara, Zerefşan Nehri Havzasında hayli büyük bir vahada kurulmuş Özbekistan’ın 12 vilayetinden biridir. Türk- İslam medeniyetinde önemli bir yere sahiptir. 2500 yıllık geçmişi olan bu tarihi şehrin adının *Vihara* dan türediği kabul edilir anlamı da kale-tapınaktır.

       Buhara tarihte birçok fetih yaşamış. En çok bilinenleri M.Ö 329 da Büyük İskender, 1220 de Moğol Hükümdarı Cengiz Han’ın fetihleridir. En büyük yıkım Cengiz Han döneminde yaşanmış. Ülkeyi Harzemşahların yönettiği dönemde 12 gün süren kuşatma sonrası Buhara’yı kaybetmişler taş taş üstünde kalmamış.

       Geçmişte Mekke ve Kudüs neyse Buhara da sıralamada onlardan sonra gelen önemli şehirlerden biriymiş ve birçok beyliğe de başkentlik yapmış. Tarihi mekanları çok, kervansaray, medrese, camileri ve yetiştirdiği değerli ilim ve din alimleriyle tanınmış. Antik şehir iç içe iki kaleden ve onu kuşatan surlardan oluşuyor. Dış kale halkın yaşadığı yer ve surlar onları koruyor, iç kale ise mülki erkan dediğimiz idari kesimin yaşadığı yer ve surlar da onları halktan koruyor. 

       İlk durağımız İsmail Sâmâni Türbesi. Otobüsten indiğimiz yer dış kale içinde bir park. Oyun parkı ama adı da Samani Kültür parkı. İnsanları sıcak kanlı, güler yüzlü ellerini kalpleri üzerine koyup selamlıyorlar. Özellikle erkekler kadınları öyle selamlarmış görelim.

       Yemyeşil güzel ağaçlandırılmış park yerel halkın çoluk, çocuk iyi vakit geçireceği bir park. Zaten tarihi dokusu her yerden görülüyor. Biraz yürüdükten sonra İsmail Sâmâni Türbesi göründü. Önce görelim mi? Haydi.

       Sâmâni’lerin kurucusu, Han’ı İsmail Sâmâni tarafından babası Ahmed ibn Assad için yaptırılan bu türbenin inşası (892-942) tam 50 sene sürmüş. Dönemin en eski ve ilk İslam mimarisi örneğidir. Bizim Anadolu’da gördüğümüz bütün Selçuklu türbelerine esin kaynağı olmuştur. Bu yönden de ayrıca önem kazanır. Önceleri hanedan mezarlığı olarak düşünülmüş. Tamamen pişmiş toprak yani tuğladan yapılan bu harika yapı günümüze kadar bir iki basit restorasyon haricinde olduğu gibi aynı şekilde gelmiştir. Tek bir giriş kapısı var ve dört tarafı da aynı model. Bilinen o ki, çöl kumları ile yıllar boyunca üstü kapalı olduğu için görülmemiş yıkımlardan kurtulmuştur, içini de görelim.

       Türbe içindeki mezarda İsmail’in babası ile İsmail’in torunu II. Ahmet’in yattığı biliniyor. İçerde görünen tek bir kümbet yapı var zaten Özbekistan’da mezarlar yukardaki fotoğrafta görüldüğü gibi kümbet şeklinde yapılırmış. Yani toprak kazılıp içine konmazmış. Sebebi de taban suyu yüksek olduğundan toprağı kazınca su çıkıyor haliyle cenaze de gömülemiyor. Gerçi artık su olmasa da alışkanlıkları devam ediyormuş. Sonra da üstü de böyle taş veya tuğla ile örülürmüş. İsmail Sâmâni’nin mezarının yeri halen bilinmemektedir. Rehberimizin anlattığına göre bu güzel türbenin bir özelliği de pencerelerden giren ışığın duvar süslemelerinde değişiklik yaratmasıdır, özellikle ay ışındaki görüntü muhteşemmiş. Anıt mezar artık Unesco Dünya Mirası listesindedir.

       Park içinden yürüdük burada da tarihi yapılar var ve yine turistik eşya satan yerler de var. Altta fotoğrafını paylaştığım amca Türkçe biliyordu biraz sohbet ettik tarihi ve dini kitaplarını satıyor. Çok renkli takkeler gördük meğer önceleri sadece erkeklerin taktığı başlıkmış adı *doppi* şehirlere göre modeli de değişiyormuş. Bizlerin Türk olmamıza ve oralara kadar gelmemize çok seviniyorlar. 🥰

Buhara- Samani Parkı
Buhara- Samani Parkı

       Yürümeye devamla tarihi bir yapıya daha geldik.

       *Eyüp’ün Çeşmesi* (Chasma-Ayub) evet bu diyarlara peygamberler de gelmiş ve sabrın sembolü peygamber Eyüp Sultan’da buralara Buhara’ya kadar gelmiş. Geldiği dönemde rivayet o ki, halk susuzluktan kırılıyorken Eyüp Sultan asasını yere vurur ve su fışkırır hemen oraya kuyu yaparlar. O yüzden buranın adı Çeşme-i Eyüp’tür. Tam tarihi belli değil ki tabelasında XII-XVI yüzyılları arasında yapılmış anıtsal mezar diye yazıyor. Fotoğrafta tam görünmüyor ama sivri kubbenin tepesinde 2 Leylek figürü var. 

Buhara- Eyüp Çeşmesi ve Müzesi
Buhara- Eyüp Çeşmesi ve Müzesi

       İçeri girince karşımıza ahşaptan yapılmış 3 musluklu bir çeşme ve arkasında da kuyusu çıkıyor. Kuyuda hala su var ve çeşmeden içilen suyun şifalı olduğuna inanılıyor. İçtik elbette şifa olsun dedik. Hemen arkadaki bölümde de kime ait olduğu bilinmeyen bir de mezar var. Yan odalar da müzeye ayrılmış. O tarihlerdeki göçerlerin yaşamı ile Aral Gölünün nasıl kuruduğu ve kuraklığın sebepleri anlatılmış.

       Biz de yerel rehberimizden Aral Gölünün nasıl kuruduğunu dinledik aktarayım.

       1920’de Dünyada hanedanlıklar ortadan kaldırıldı. Buhara hanedanlığı da 1922’de kaldırıldı. Özbeklerin çok sevdiği Rus’lar buradaki halkı 4 sene oyalamak siyasileri kendi yanlarına çekebilmek adına geçici Cumhuriyetler kurdular. 1923’te Vladimir İlyiç Ulyanov, bilinen adıyla Lenin vefat edince yerine Resmi babası Rus, öz babası Gürcü olan Stalin (asıl adı Yosif Visaryonoviç Cuğaşvili) geçer. Stalin, Orta Asya haritasını çiziyor ve Türkistan adını tamamen ortadan kaldırıp, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan’ı kurarken 100 sene sonrasını düşünerek küçük bir de Özerk Cumhuriyet kuruyor, Karakaplakistan Özerk Cumhuriyeti sonradan adına bir de Sovyet Sosyalist lafını ekliyor. Aslında aynı dili konuşan birbirinden ayrılmaması gerekirken 5 ayrı devlet oluşturuldu. Kim yaptı? Stalin.

       1924 yılında tüm Dünyada kölelik kaldırıldı. Yerine ne geldi dersiniz? Pamuk ticareti ve onun için çalışacak işçiler (bir nevi köleler) 1924 yılı öncesi Bolşevikler Özbekistan’da korkunç katliam yapıyor, 25 yaşın üstünde bir tek erkek bırakmayacak şekilde halkı kırıp geçiyorlar. 😱

       Pamuk ticareti başladığı yıllarda Özbekistan’ın yüzölçümü aşağı yukarı 400 bin km² ise 350 bin km²’lik kısmını pamuk tarlası yapmışlar ve 1945 yılında Sovyetler Dünya pamuk üretiminde sadece Özbekistan’ın pamuk hasadı miktarı 7 milyon beş yüz bin ton ile rekor kırmışlar. 😳

       Altta fotoğrafı paylaştım Aral Gölü’nün müzedeki posteri, tam tercüme edemedim.

Buhara- Eyüp Çeşmesi
Buhara- Eyüp Çeşmesi müzesi

       Poano’da da yazıyor gölden atmosfere her yıl 15-75 milyon ton toz ve tuz salınıyormuş. Rehberimiz anlattı; Göl kenarında iki gün geçirdim siz gökyüzünde yıldızları görürken ben işte bu toz ve tuz bulutunu gördüm.

       Neyse, Aral gölünün suları bu yüzden pamuk tarlalarına pompalanınca 1957 de %3 azalmaya başlıyor. Özbekistan’da Kızılkum Çölü yüzölçümü olarak çok yer işgal ediyor. 😁 Yani neticede çöl işte ot bile bitmezken bol sulu tarım olan pamuk için Aral Gölü feda ediliyor. 1989 yılına gelindiğinde Aral gölü ikiye bölünüyor. Yüzölçümü 1960 yılında 68.000 km² iken 2017 yılında sadece 8.600 km² ye kadar düşüyor. İlk Cumhurbaşkanı İslam Kerimov BM’nin dikkatini çekmiş. Ve artık Özbekistan’da su kullanımını şimdiki Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev’de kanunlarla ve halkın yardımıyla kontrol altına almış gerekli sağlık çalışmalarını da sürdürüyorlarmış..

       Sağımız solumuz tarihi yapılar. Bir tane daha çok güzel helezoni yapısı var. Tanınmış İslam İlmi alimlerinden İmam El Buhari anısına yapılan bir yapı. Tam olmasa da mimari yapısı ile bana Hindistan’da Rajastan eyaletindeki tarihi güneş saati olan Jantar Mantar’ı anımsattı. Aşağıdaki yapı İmam El Buhari anısına yapılmış ona ait el yazması hadislerin de bulunduğu bir anıt müze.

Buhara- İmam El Buhari müzesi
Buhara- İmam El Buhari hatıra müzesi

       İmam el Buhari hadis konusunda tanınmış İslam din adamıdır. Birçok sahih hadisleri kitap halinde toplamıştır. İnsan ilişkileri çok iyi olduğu bilinen Buhari İslam’ın yayıldığı tüm yöreleri Hz. Muhammed’in de yaşadığı yerleri gezmiş. Her eve girer çıkar bu arada hadisler hakkında bilgiler öğrenirmiş. 600’e yakın hadisi derlemiş derlediği hadislerin kendince en sahih olanlarını bir kitapta toplamış, çok güvenilir hadisler olduğu için de kabul görmüştür. Kısaca hadisler hakkında en bilgili en uzman kişidir. 

       Rehberimizin daha görülecek çok yer var biraz daha gayret demesiyle kendimizi büyük bir açıklıkta yemyeşil ağaçlı harika bir alanda bulduk. Fotoğrafta görünen seyir kulesinden manzara harikadır ama vakit yok çıkamazsınız dedi. Hem de çok fazla kuyruk vardı. 🤷‍♀️ Burası vaktiyle su deposuymuş sonradan turizme kazandırılmış. 

Buhara-Seyir Kulesi
Buhara-Seyir Kulesi

       Hemen yanında bir taş kule var, çok güzel bakalım neymiş.

Buhara Bolo Havuz camii minaresi
Buhara Bolo Havuz camii minaresi

       Evet hemen yanındaki ahşap sütunlarının renkleri, işlemeleri ve önündeki havuzu ile inanılmaz huzur verici bir cami var. Cuma Camii yani merkez Camii’nin minaresiymiş.  

       *Bala Havuz Camii* 

       Bolo Hauz Camii fotoğrafına bakalım ben de anlatayım. Elbette rehberimizden öğrendiklerimle.

Buhara- Bala Havuz Camii
Buhara- Bala Havuz Camii

       Yerel rehberimiz Yorkin, Bala havuz demek havuzun yanındaki cami demektir diye anlatmaya başladı. 1700’lü yıllarda halkın namaz kılacağı merkezi bir cami yoktu. Bala camii 1707-1708 yılları arasında halk tarafından inşa edilmiştir.

       Neden halk yaptırmış derseniz; 1707’de burada iktidarda Buhara hanlığı vardı yani o da soy olarak Cengiz Han’a dayanıyordu ve hanlık ekonomik kriz yaşıyordu. Halkın namaz kılacağı merkezde bir camiye ihtiyaç vardı. Ama cami yaptıracak para yoktu. Buhara hanlığında hazine tamamen boşalmıştı. Sonra hanlar halka sesleniyor yani halkla birlikte el ele vererek bir cami inşa edelim diyorlar. İşte o zaman halk da elinde avucunda ne varsa hepsini çıkartıp devlete veriyor ve sadece bir sene içerisinde camiyi inşa ediyorlar.

       Tabii ki ilk başta inşa edildiğinde sütunlar ve minare yoktur. Minareyi 1910 yılında Buhara’nın o dönemdeki en son emiri Emir Alihan tarafından inşa edildi ve caminin ikinci ismi olarak 40 sütunlu cami ismini aldı.

Buhara- Bala Havuz Camii
Buhara- Bala Havuz Camii

       Dikkat ederseniz camide sütunların sayısı 20 tane ama adı 40 sütunlu cami olarak adlandırılır peki neden? Benden kaçmadı tabii fotoğrafı çekerken havuzdaki yansımayı çekmiştim yapıştırdım yansıma ile diye… 💃💃💃 Yukarda paylaştığım fotoğrafı havuza akan sular olmasa daha güzel çekebilirdim yansıma da tam olurdu. 🤷‍♀️ Buradaki ahşap oymacılığını, nakış işlemlerini 1710 yılına kadar hep kadınlar yapmışlardır çünkü elleri çok nazik olduğu için diyor. Sonra işçilik erkeklere geçmiş ama onlar da işi ticarete dökünce sanat ölmüş diyor ama tabii şaka dedi… Sonra böyle ustalıkları ahşap işlemeleri hep erkekler yaptı diye de ekledi. Sütunların güzelliğine bakınız.

       1920’de Bolşevikler buraya geldiğinde yani çarlık düştükten sonra iktidara Bolşevikler geliyorlar yani Stalin geldikten sonra şöyle fetva mı diyelim bir söz söylüyor diyor ki; bir milleti yok etmek için oraya bir ordu göndermeye gerek yok, o milletin diline, dinine, kültürüne yasak getireceksin, işte o zaman o millet kendiliğinden yok olur.

       Tarih 1920’de Orta Asya genelinde 220’den fazla cami ve medreselerin hepsi kapatılıyor, önlerindeki halkın kullandığı havuzları mikroplu diye kurutuyor. Bu camide 1956’ya kadar kapalı kalmıştır. Caminin içi de ayrı güzellikte.

       Hemen Registan Meydanındaki Ark kalesine geçiyoruz. Ama bu güzelliği kendince ölümsüzleştiren bu sanatçıyı es geçemedim.

Buhara- Bala Havuz Camii
Buhara- Bala Havuz Camii

       *Ark Kalesi* Ya da Ark Sarayı. Evet Buhara’nın iç kalesi ve surlarını görüyoruz, önce kaleyi görelim sonra içine gireceğiz. Kapıda güvenlikten geçiliyor.Buhara- Ark Kalesi

       Ark sarayı diyeyim zira mülki erkan-üst düzey yetkililer, aileleri, gelen ziyaretçilerin özellikle de şair ve alimlerin konakladığı yerler var. Buhara Hanedanlığı sonrasında Buhara Emirliğinin ikametgâhı olarak kullanılmış. Çok eski tarihe sahip kalenin yapımının 1 ila 4. yüzyıla kadar uzandığı söyleniyor. Birçok kez yıkılmış yeniden yapılmış yerden yüksek oluşu o nedenleymiş tahmini 18 metre gibi… Kalenin içine doğru yürüyoruz, yan duvarlarda bazı kalıntılar sergilenmiş. İlk karedeki taşlar Bolşevikler tarafından kaleyi yıkmak için atılmış olan gülleler. Ayrıca 3 tane daha oda var. İlk ikisi boştu ama su ve kum odasıymış yani kalede bir yangın çıkarsa müdahale etmek için gerekli malzemeler. İkinci kare mahkeme olmak için bekletilen suçlular temsil edilmiş, diğerleri tarihi değeri olan kalıntılar diyeyim. Neyse baka baka biraz yokuş çıkıyoruz.

       Hemen solumuzda yine ahşap sütunlu bir cami var. Ark kalesinin Cuma Camii. Ve bundan sonra çokça göreceğimiz cami de olsa kenarında turistik eşya satış stantları var.

Buhara- Ark Kalesi Cuma Camii
Buhara- Ark Kalesi Cuma Camii

       Aynı Bala Havuz Camii gibi ahşap sütunları var daha küçük tabii. Kapı girişindeki tanıtım tabelasında yazılanlara göre;

       18 yüzyılın başlarında emir Süphan Kulikhan hükümdarlığı sırasında (1680-1702) yılları arasında inşa edilmiştir. Camiyi 3 taraftan ahşap sütunlu ahşap galeri ayvan çevrelemektedir. Tavanı geometrik ve bitkisel süslemelerle süslenmiş olup marangozluğun ilginç bir örneğidir. 8 ön kapısı 4 mihrabı vardır caminin kuzey, doğu ve güney cephelerinde içten ahşap kepenkleri dıştan alçı kafesli pencereleri bulunmaktadır. Birçok kez restorasyon geçiren cami son büyük restorasyonu emir Alimhan döneminde (1910-1920) yılların da yapılmıştır. Günümüzde camide *17- 20 Yüzyılların Eserleri Sergisi* var. İçinden birkaç kare. İkinci karedeki yazı ve resimlere fotoğrafı büyütüp bakınız.

       Eski doğu ülkelerinin en popüler sanat dallarından biri de hat sanatıdır. Orta Asya’da birbiri ardına 5 büyük hat ekolü oluşturulmuştu bunlar; Buhara, Harzem, Fergana, Semerkant ve Taşkent’tir ve kaligrafide uzmanlaşmışlardı. Buhara’da dahil olmak üzere Orta Asya’nın zengin bir hat sanatı tarihi var. 14 ve 19. yüzyıllarda hat sanatına özel bir ilgi vardı, bunun nedenlerinden biri de kitap basmak için matbaanın bulunmamasıydı.

       Camiden sağa dönmeden hemen önceki yapının kapısından içeri girdik. Kapıdaki tanıtım panosunda buranın zamanın Kuşbeyi’ne ait iç avlu olduğu yazılı.

       Kuşbeyi, 1756-1920 yıllarında Buhara Emirliği’nde Özbek Mangıt hanedanlığı döneminde devlet işlerini yöneten vezir unvanına karşılık gelen bir unvanmış. Panodan aktarabildiğim; Emrinde 20-70 yaş arasında Şakird- Pişa yani hizmetçileri varmış. Bunlar aynı zamanda 15 günde bir değişir ve verilen önemli görevleri de üstlenirlermiş. Salon günümüzde müze olarak kullanılıyor. Tabiat – Doğa bölümüne girdik doldurulmuş gerçek hayvanlar var. Biyoloji ve maden ile ilgili sergilemeler de var.

Buhara- Ark Kalesi
Buhara- Ark Kalesi
Buhara- Ark Kalesi
Buhara- Ark Kalesi

       Yine dar bir koridoru geçip çok geniş bir araziye çıktık. Buhara arkeoloji sahası diye geçiyor. Kalenin yıkık duvarları ile daha önce yapılıp toprak altında kalmış bölümlerini gün yüzüne çıkarmak için kazı çalışmaları yapılıyor. Ve kaleden geriye değerli tarihi eser kalmamış gibi. Bolşeviklerin bombardımanından dolayı bu taraflar hep yıkık. 1920’de Ruslar emirin kaçabileceğini düşünerek yoğun bombardımanı buraya yapmışlar. Emir yine de kaçmış hem de tüm hazineyle. Ama tonlarca altını Buhara’da nereye sakladığını Ruslar bulamadığı gibi halen kimse bulamamış. Laf aramızda 10 ton (abartılı olsa da) ve değerli mücevherlerden bahsediliyor.

       Bu arada yerel rehberimiz Yorkin güzel bir hikâye anlattı. Malum üzere hikayelere bayılırım. Zamanın Semerkant Prensi adı Siyavuş. Baba tarafından Türk anne tarafından acem yani İranlı. Zaten sonradan hükümdar oluyor. Buhara’ya gelip emirin kızına aşık 💘oluyor. O zamanlar Buhar Kudat’lar ülkeyi yönetiyordu. Siyavuş aşık oldu ve evlenmek istedi. Kızın babası o zamanki Buhar Kudat’lardan birisi. Siyavuşa bir öküz veriyor. Diyor ki, bu öküzün derisine sığacak kadar bir saray inşa edersen kızımla evlenmene onay veririm…

       Siyavuş ne yapmış? Öküzü kesmiş pişirip çatır, çatır (yerel rehberimiz pek güzel anlatıyor) bir güzel yemiş. Derisini kurutmuş. Bunu çoook ince urgan yani ip yapmış. Sonra bu ip ile şimdiki bu gördüğünüz Ark Kalesi’nin projesini çizmiş. Sonra da kaleyi inşa etmiş. Siyavuş’un ince zekasına hayran kalan Buhar Kudat Hükümdarı sadece kızını değil ülkesini bile Siyavuşa teslim etmiş. Nasıl güzel bir hikâye. Neyse sahaya çıkalım.

İnanılmaz bir sıcak var ve biz bu boş arazide yürüyoruz. Az öteden daha sonra gideceğimiz eski şehir bölgesindeki Poi-Kalan Külliyesi harika görünüyor.

Buhara- Ark Kalesi
Buhara- Ark Kalesi’nden Eski Buhara’ya bakış

Son çıkış öncesi yine boş bir alan burası da emirin 15 atının ahırı gibi bakıldığı yermiş. Biz de atları değil ama kaleden gözetleme kulesini gözetledik. 😉😁 Caminin önündeki satıcıdaki kuklalar diyeyim ve tabaklar çok renkli ve güzeldi.

Buhara- Ark Kalesi
Buhara- Ark Kalesi’nden Buhara gözlem kulesi

Buhara- Ark Kalesi
Buhara- Ark Kalesi

       Sıcak dinlemeden yürüyoruz. Hoca Nurabad Caddesinden 1 km kadar ancak yürüdük. Güzel bir Özbek aile görünce kaçırmadım. Genelde hanımların altın diş yaptırmaları statülerini belli ediyor. Kısaca zenginiz demek istiyorlar. Pembeli hanımın tüm dişleri altın. Hoş bizim ülkemizde de Muğla’nın Akkaya köyünün böyle ilginç geleneği vardır. Ben yeni mezun olduğum yıl Yozgat’ın Boğazlıyan kazasında çalışmıştım orada da altın diş yaptıran çoktu.

Buhara- Eski şehir
Buhara- Eski şehir

        Ay ne güzel caddede Uluslararası Altın İşleme ve Takı Festivali var ve birçok ülke stantlar açmış.

       Gözüm hemen bizimkileri aradı. Arayan bulur demişler. Yanlış hatırlamıyorsam İzmir’den gelmişler.

Buhara- Eski şehir
Buhara- Eski şehir Uluslararası Altın İşleme ve Takı Festivali

       Nihayet çok konu edilen tarihi Kalan Minaresini göreceğiz. Alttaki fotoğrafta görülen kompleks Buhara’nın sembolü sayılıyor ve Po-i Kalyan Kompleksi diye geçiyor.

Buhara-Po-i Kalyan Kompleksi
Buhara-Po-i Kalyan Kompleksi

       Sıcak bir yandan nefes kesiyor kalabalık bir yandan. Biraz da gölge namına tek ağaç yok. Komplekste Kalyan Minaresi, Kalyan Camii, Emir Alim Han Medresesi ve Mir-i Arap Medresesi olarak 4 anıt bulunmaktadır. Yukardaki fotoğrafta görülen yapıların içine girmek için epey yürüdük. Çok geniş bir alan olan Poi Kalan meydanına geldik. Hemen sağımızda tüm heybetiyle karşımıza çıkan bu güzel yapı Kalan Minaresi.

       Kalon-Kalan-Kalyan Minaresi; Özbekçe uzun, yüksek anlamına gelen minarenin okuduğunuz gibi çok adı var. Ben Kalan diyeceğim.

Buhara- Poi- Kalan Meydanı ve Kalan Minaresi
Buhara- Poi- Kalan Meydanı ve Kalan Minaresi

       Poi- Kalan Kompleksindeki tarihi yapıların en eskisinden başlarsak Kalan Minaresi ve hemen arkasında Kalyan Camii olarak da adlandırılan Cuma Camii Minarenin tam karşısında Mir-İ Arap Medresesi.

       Kalan minaresi 11. yüzyılda ilk inşa edildiğinde ahşaptan yapılmış buhara kuşatması sırasında yakıldığı için yerine temel çok zayıf olan başka bir minare yapılmış. Bu minare zamanla yıkılmış en son üzerindeki çini kitabede yazıldığına göre günümüzdeki hali 1127 yılında Karahanlı Hükümdarı Muhammed Aslan Han tarafından yaptırılmış. Mimar Bako adındaki mimarın tasarımı ile yerden yüksekliği 149 fit yani aşağı yukarı 48 metre olup yukarı doğru daralan tuğla yapısı ile muhteşem bir minare. Bazı yerlerinde çini işlemeler olan 105 basamakla çıkılan minarenin birkaç hikayesi de var. Bako ustaya bu minare (çapı 9 m) çabuk yıkılır demişler. Bako usta da yıkılma mesafesini ayarlayıp ben ölürsem mezarımı buraya gömün ki başucuma düşsün demiş. Elbette endişeler boşa çıkmış. 1976 depreminde bir miktar hasar görmüş 1980 de restore edilmişse de bakınız hala dimdik ayakta.

       Bir başka hikâye; Cengiz Han bölgeyi istilaya geldiğinde çevreyi gezmeye başlıyor. Kalan minarenin yanına gelip yüksekliğine bakayım derken ayağı takılıp yüzükoyun yere düşüyor. Cengiz Han doğrulup miğferini de başına takarken: Ben hiçbir cihanda başımı da öne eğdirmedim bana baş eğdiren bu minareyi sakın yıkmayın demiş. Ve günümüze kadar böyle gelmiş.

       Elbette ezan okunmasından başka görev de görmüş. Bir dönem İpek Yolundaki kervanlara yol gösteren fener olmuş, savaşlarda gözetleme kulesi olmuş. En kötü görevi ise suçluların minareden atılarak ölüme gönderilmesi ile ölüm kulesi olmuş. Halen asli görevine dönememiş ne minare ne de cami. İçleri dışları hediyelik eşya satış yeri olmuş. Benim görüşüme göre tarihi tek kalıntı yok hepsi günümüzün yapıtı. Yani onlar da benim gibi tarihi bir his yaşamıyorlar. Turizmden para kazanma yolundalar. Birçok yapı aslına uygun yeniden inşa edilmiş.

       Kalan Camii- Cuma Camii; Kalan Camii de minaresiyle birlikte 12. yüzyılda.

       Karahanlı Hükümdarı Muhammed Aslan Han tarafından yaptırılmış. Yıkılmış yine 16. yüzyılda yeniden restore edilmeye başlanmış. Büyük kapıda yani *Taç kapı* deniyor, girişe konmuş olan tabelada *1514 yılında tarihi anıt olarak devlet korumasına alınmıştır yazıyor*. Bu restorasyonda Şeybaniler’den Ubeydullah Han bir seferi dönüşünde ele geçirdiği  ganimetlerle çini süslemelerin yapımını sağlamış. Çok büyük ve harika bir iç avluya girdik. İlk fotoğraf camiye girebileceğimiz taraf eyvan deniyor, ikincisi cami avlusuna ilk giriş yani girdiğimiz kapının karşıdan görünümü kalan minare ile çok güzel görünüyor. Yine büyütüp bakınız.

       Gördüğünüz gibi avluya çıkış yine çok güzel. Avluda çok görkemli bir dut ağacı var. Etrafa dökülen dutlar ezilip kirletmesin diye çarşaf germişler herkes yiyebilir. Fırsatı kaçırmadık yedik. Buhara sokakları da dut ağacı dolu. Avlu 7o küsur metreymiş etrafında bir hayli çok kemerli girişler var hepsi kapalıydı. 10 bin kişinin birlikte ibadet edildiği en büyük camilerden biriymiş. Çok küçük bir bölüm ibadete açılmıştı diğer yerler restorasyonda ve bazı yerler de artık görmeye alıştığımız turistik eşya dükkânı olmuş.

       Artık camiye girelim dedik. 208 kolon var dedikleri doğru yani inanılmaz. Tabii daha fazla içerilere gidemedik. Yolun sonunda bir mihrap yanında ahşap minber zaten ibadet yapılmayan yer bant çekmişler. Namaz kılmak için kadınlara ve erkeklere iç avluda ayrı olarak küçük birer yer ayırmışlar. Alttaki fotoğraflarda caminin içine girerken görülen kolonlar ile en sonunda caminin mihrabı ve yanında minberi görülüyor. 

       Cami minaresi kadar şanslı olamamış yine bir hikâyeye göre; Cengiz Han minareyi çok beğenmiş camiye girmiş yine çok beğenmiş. Burayı Han’ın sarayı zannedip yıkın demiş. Başka bir rivayette; Halk, Cengiz Han gelir bizi keser aman camiye saklanalım hem Cengiz Han o kadar gaddar olamaz ibadet yerine saygılıdır demişler ve hep beraber camiye sığınmışlar. Ama maalesef bu onların sonları olmuş hepsi kılıçtan geçirilmiş. Hatta cesetleri giriş eyvanının önündeki şadırvan benzeri kuyuya doldurulmuş derler. Ve sonradan bu yapı onların anısına yapılmış. Alttaki fotoğraflar.

Buhara- Poi- Kalan-Cuma Camii
Buhara- Poi- Kalan-Cuma Camii

       Bunaltıcı sıcak devam eder bizim tarihi yapı ziyaretimiz de Kalan Caminin hemen karşısında olan Mir- i Arap Medresesi ile devam eder.

       Mir- i Arap Medresesi; Arapların büyüğü anlamına gelen medrese günümüzde hala öğrenci yetiştirmekte. Bu yüzden gezmek kolay olmadı. Kubbelerinin rengi ile hayli görkemli gözüken medreseyi Buhara Hanı Ubeydullah Han 16. yüzyılda Yemenli hocası şeyh Abdullah Yemeni’ ye atfen yaptırmış. Abdullah yemeni Nakşibendi tarikatına bağlı Şeybanilerin şeyhidir.

       Güzel bir de hikayesi var; Yemenli bir şehzade olan Abdullah rüyasında Peygamberimizi görüyor. Rivayete göre zaten peygamber soyundan gelen torundur, ondan aldığı işaretle, ben han falan olmam tasavvufa yöneleceğim der ve çıkar Buhara’ya gelir. Müslümanlara yol gösterip tanınır. Buhara emirleri tarafından da sevilir, hürmet görür ve şeyh olarak müritleri ve öğrencileri çoğalır. Daha büyük bir medreseye ihtiyaç var deyince Ubeydullah Han yemenilerin de yardımıyla Mir-i Arap Medresesini yaptırır ve Yemeniye atfeder. Arapların büyüğü prensi anlamına gelen Miri Arap zaten yemenin lakabıdır. Medresenin de adı olarak kalır.

       Kapısındaki tabelada 1530-1536 yıllarında yapılıp devlet korumasına aldığı yazıyor. İki katlı olan medresenin ilk katı derslikler üst katı yatakhane. Öğrenim görülen 114 adet dersliğin sayısı Kur’an’ı Kerimin sure sayısına atfedilmiş. İçerde ders yapılıyordu gezemedik ama kapısı açıldıkça içeri baktım hepsi erkekti. Yüze yakın talebesi olan yatılı İslam koleji olarak eğitim veriliyormuş. Yılda ancak 15-20 kişiyi sınavla alıyorlarmış. Medresede Ubeydullah Han ve Mir Arap şeyhin mezarları varmış ama göremedik. Kaçamak yapıp yanlara doğru geçtim girişi yasak olan avlunun altta paylaştığım fotoğrafını kafesli penceresinden çekebildim.

       Dört önemli yapı var demiştim sonuncu da Kalan Minarenin hemen sağ yanında yer alan Emir Alim Han Medresesi. Aynı yıllarda yapılmış. Medrese olmasının yanında Hamamı da varmış. Alttaki fotoğrafta göreceksiniz sadece hamam kısmı açık orada da görev olarak turistik eşya satışı yapılıyor ve turistler için kıyafetli fotoğraf çekimi yapılıyor.

Buhara-Po-i Kalyan-Emir Alim Han medresesi Hamamı
Buhara-Po-i Kalyan-Emir Alim Han medresesi Hamamı

       Şimdilik Po-i Kalyan gezisi bu kadar yürüyerek gezmeye devam. Kenarlarda göreceksiniz her yer turistik eşya satış yeri dolmuş. Alma niyetimiz olmayınca fiyatlarla da ilgilenmedim fotoğrafla yetindim.

       Önce otele uğrayalım derken cadde ve sokaklardan görüntüler. Aa şansımıza inanılmaz bir müzisyen grup ve oynayan insanlara rast geldik harika.

http://

       Ve diğerleri bu ilk karedeki çift ya nişanlı ya yeni evli kızın kıyafetine ayakkabılarına daha doğrusu terliklerine dikkat edin çok hoş. Diğer kare halıcılar ve giyim eşyaları satılan bir çarşı bizim kapalı çarşı havasında içinden geçip gittik.

       Caddede yürüyüş devam ediyor. Selfie çeken bir güzel. Allahtan yol trafiğe kapalıydı. Diğeri değişik bir araba gördüm BYD marka ve elektrikliymiş. Kapıyı tutan adamı yapay zekaya havale ettim değiştirdi. Fena olmamış. 😁

       Ara sokaklarda hep aynı tarihi yapı görünümlü değişiklik arıyorum bir tane açık kapı buldum ve bingo, ev hali üstelik tandır da var.

       Güzel bir parka geldik. Tarihi su kaynağı havuza dönüştürülmüş. Burası Buhara’nın kalbi sayılıyor Leb-i Havuz. Buhara’nın kavurucu sıcağında serinlemek, sosyalleşmek adına harika bir yer. Başka bir gün yazısı olacak .😉 Çevresinde tarihi yapılar çok ancak çoğu şimdilerde turistik restoran olmuş. Çevrede dut ağaçları asırlık diyorlar. Çok turist var bir yerde folklor gösterisi var.

       Bizde olduğu kadar onlarda da nükteli fıkraları ile bilinen Nasrettin Hoca’nın heykeli var. İlk fotoğraftaki (tıklamayı unutmayınız) hoca heykeli hiç bizim tanıdığımız göbekli hocaya benzemeyince uzaktan çektim. Eşeğinin sağ kulağı ve ayağını ellemekten parlatmışlar. 😁

       Havuz ve çevresi akşam gezintileri için de harika ve çok eğlenceli, hatta konser de veriliyormuş. Hive şehri dönüşü yine Buhara’ya gelecekmişiz o zaman daha etraflı anlatırım. Akşam yemeği için Old Buhara Restorana gittik. Burada özel localı yerler var. Biz yarı kapalı bir yere geçtik isabetli olmuş, bir ara yağmur atıştırdı. Yemek paylaşmadığımı biliyorsunuz ancak çok doyurucu yani bir porsiyon burada Jumbo porsiyon oluyor. 😁

       Akşam oldu herkes gibi sizi de yormadığımı ümit ediyorum. Yarın yeni rotamız 6 saatlik mesafedeki Hive şehri olacak.90-IMG_0262

       Kaldığımız otelde düğün vardı size bu güzel gelin ile şimdilik hoşça, sağlık ve sevgiyle kalın diyorum.💞💞💞

BÜYÜK AFRİKA TURU-10-ZAMBİYA 🇿🇲

ZAMBİYA CUMHURİYETİ 

Viktorya Şelaleleri-Livingstone

       Büyük Afrika Turumuzun son ülkesi olan Zambiya’ya kara yoluyla gitmek için Botswana dönüşü geceyi geçirdiğimiz Zimbabve’deki otelimizden çıktık tarih 5 Mart 2023 saat 1o:oo. Arabamıza binmeden önce yakındaki turistik eşya satıcılarını dolaştık. Harika taş işçilikleri var sanatkâr insanlar. Zimbabve’den son görüntüler.

       Zimbabve’de Viktorya Şelalelerinden dönerken gördüğümüz köprüden bu kez arabayla biz geçiyoruz. Önceliğimiz; otele giriş yapılacak eşyalar bırakılıp öğleden sonra Viktorya Şelaleleri bu kez Zambiya tarafından görülecek. Köprünün görüntüsü çok güzel.Viktorya Şelalesi Köprüsü

       Çıkış vizemizi aldık köprüyü geçtik. 10 dakika bile sürmedi Zambiya sınır karakolundaydık. Etraf kalabalık, üstelik Babunlar göz açtırmıyor. Köprüde gördüğümüz insanlar Zimbabve’den gelirken buradakiler de oraya gitmek için birikmişler. Amanın inanılmaz şekilde giyimli karakol görevlileri bakınız. Ellerinde malum Kalaşnikof silahları yüzlerinde maske gerçekten de korkutucu.

       Neyse grup olarak yine topluca çıkış işlemlerini yaptırdık fotoğraf çekmek yasak dediler zaten benim koca makine çıkarılmazdı maazallah. Zambiya halkı Zimbabve’den daha fakirmiş. Polisin olmadığı yerde hırsızlık olabilirmiş ama şimdi burada eşyamı çaldı deyin anında kafasına sıkarlarmış. 😱

       Sonra yolumuz devamla Livingstone şehrinden geçiyor. Livingstone Güney Zambiya eyaletinin başkenti. 1905 yılında İskoç Misyoner Dr. David Livingstone tarafından kurulmuş. Dr. Livingstone Afrika’da köleliği kaldırmak için büyük mücadeleler verdiği bu ülkede çok seviliyor ve şehre de ona ithafen Livingstone adı veriliyor. 1911 yılında da başkent yapılmış. Daha sonra Zambiya’nın başkenti 1935 yılında Lusaka olmuş. Artık Zambiya’nın başkenti Lusaka’dır. Livingstone’ da Güney Zambiya Eyaletinin başkenti olarak kalıyor. Biraz ülkeden bahsedeyim.

       Zambiya Cumhuriyeti; Adını Zambezi Nehrinden alan ülke 1924 yılına kadar İngiltere’nin sömürgesidir ve o dönemde adı da Kuzey Rodezya’dır. Zimbabve’de anlatmıştım. Cecil Rhodes bölgede maden ocakları satın almış yerleşmiş. Adına ithafen İngiltere aracılığı ile Rodezya diye devlet kurulmuş. Kuzey Rodezya-Zambiya, Güney Rodezya-Zimbabve olmuş. 24 Ekim 1964 yılında bağımsızlığını kazanan ülke artık Zambiya Cumhuriyeti’dir.

       Yerleşik tek bir halk yok, kırktan çok etnik grubu var. Çoğunluğu Bantu etnik grubu oluşturuyor. Bu nedenle çoğunlukla Bantu etnik grubunun dilleri konuşulsa da resmi dilleri İngilizce. 20 milyon nüfuslu ülke ekonomisinin en büyük gelir kaynağı bakırdır. Öyle ki, dünyadaki bakır ihtiyacının %4’ünü karşılamaktadır diyor ve muhteşem manzaralı, harika evleriyle Chrismar Hotel’e geliyoruz.

Zambiya- Livingstone Chrısmar Hotel
Zambiya- Livingstone Chrismar Hotel

       Odalar yörenin mimari yapısını yansıtıyor, odalarımız alttaki fotoğrafta görülüyor. İçinde cibinlik vardı, odanın birinde yılan çıktı, bizim odanın yüksek tavanındaki tahta kiriş diyeyim üzerinde çok kocaman karafatma gibi bir böcek vardı ama zararsızmış korkmadım.

Zambiya- Livingstone Chrısmar Hotel
Zambiya- Livingstone Chrismar Hotel

       Biraz dinlendik şimdi Viktorya Şelalesini Zambiya tarafından seyretmeye, hatta çok daha fazla ve keyifle ıslanmaya hazır olun diyen rehberimizi takip ederek özel arabamıza biniyoruz, bakalım bu tarafta neler göreceğiz. Mosi Oa Tunya burada da kükrüyor mu? Gerçi sadece 2 görüş noktası olacak bir de köprü geçecekmişiz ve esas ıslanma o köprüde olacakmış yaşasııın. Turla gezmenin avantajlarından biri de bilet almakla falan uğraşmıyorsunuz neyse girişe geldik. Kırmızı ile gezdiğimiz yerleri işaretledim.

       Girişteki bilgileri aldık ilk başlangıç yeri yine Dr. Livingstone heykelinin olduğu yer. Livingstone, Zambiya’ya gelen ilk Avrupalı değildi ama ziyaret edip yerli halk ile diyaloğa giren ilk Avrupalıydı. Yerliler onu şelalenin olduğu yerde bir küçük adaya götürdüler. Ve şelaleyi ilk olarak oradan gördü, yani Zimbabve’de adından söz ettiğim, sonradan kendi adının verildiği Livingstone adasından. Bu heykel de adayı gördüğü anı temsil ediyormuş.

       Kısaca hatırlayalım Dr. Livingstone; 1813 yılında İskoçya-Glasgow’daki bir gecekondu mahallesinde yoksulluk içinde doğdu. Afrika’da 25 yılı aşkın bir süreyi kapsayan ve 45.000 kilometreden fazla keşfedilmemiş bölgeyi kat etmiş, olağanüstü gezginlik kariyerine devam ederek hayatının son 5 yılını doğu Afrika’daki köle ticaretini durdurmaya adamış bir cerrah, aynı zamanda misyoner bir kâşiftir. Afrika’da çok sevilen biri olduğu için de Afrika’nın birçok yerleşim bölgesinde Livingstone adı verilmiş kasabalar vardır.

       Livingstone kasabasının kurulmasında ve şelalenin Dünyaya tanıtılmasında etkili olan Livingstone’un heykelini Zimbabve’den kaldırılıp Zambiya’ya dikilmesi için her iki taraf çok mücadele vermiş, ama en sonunda herkes istediği yere kondursun diyerek son noktayla her yere Livingstone heykeli dikilmiştir, şekilde görüldüğü gibi bu kez de elinde İncil ile misyoner olduğu vurgulanmış.

Zambiya- Viktorya Şelalesi- Livingstone Heykeli
Zambiya- Viktorya Şelalesi- Livingstone Heykeli

Havada bunaltmayan bir sıcaklık var, kameramı naylona sardım ağaçların altından geçerek gürleyen şelaleyi bulmaya gidiyoruz. Sesi çok geldiğine göre yakın olmalı derken ağaçların arasından göründü, yine dumanlı. 😉

       Güzel düşük taşlarla döşenmiş patikadan yürürken bir ayrım noktasına geldik ve herkes gibi soldan devam ettik. Sanırım ıslanmaya hazırlanmalıyım. Bu arada kolumun nasıl yandığı dikkatinizi çekmiştir. Bana Afrika’nın güneşi fark etmeden feci yakar dediklerinde ben kızarmadan yanarım demiştim ama Afrika fena yakmış. Gerçekten fark etmedim nehir gezisinde yanmış ama beyaz tenliler gibi canımı yakmıyor yani. Veee son kareyi hayli ıslanmış olmama rağmen çekebildim. Bulanık görüntü Mosi Oa Tunya’nın kükreyen dumanıydı. Ve bu bölüm Zimbabve’de göremediğimiz Boiling Point-kaynama noktasıymış. Görebilirsek manzara gerçekten muhteşem. 

Manzara nasıl güzel hayran kalmamak mümkün değil. Mosi Oa Tunya gürlüyor ortalığı toz duman etmiş. 😁 Ara sıra açılan görüntüden nihayet manzarayı yakaladım. Tam karşımızda Zimbabve tarafındaki Livingstone adası ve Main Falls- ana şelale.

IMG_1729

       Rehberimizin köprüye gidiyoruz dedi. Knife Bridge- bıçak köprüsü öncesi karşıda Devil Katarak muhteşem görünüyor.

Zambiya- Devil Katarak
Zambiya- Devil Katarak

       Köprüye gitmek için hızlandık ama ben fotoğraf makinamı artık açamıyorum şelalenin yarattığı dumansı sular yağmur gibi üzerime yağıyor önümü bile zor görüyorum. Artık fotoğraf çekmek için imdadıma İphone ile bazen Önder bazen ben yetişeceğim, alttaki fotoğrafta görüldüğü gibi.

       Bu çok keyifli ıslanmanın aynısını ama farklı şekilde Brezilya İquasu Şelalesinde yaşadık, tek fark orada bot ile resmen şelalenin içine girmiştik. Neyse yağmur ormanı içinde yürümeye devam ediyoruz. Bu defa Victoria Şelaleleri Köprüsü diğer adı Zambezi köprüsünü Zambiya tarafından göreceğiz. Ama önce şu muhteşem Viktorya Şelalesinin bir de buradan çektiğim videosunu eklemeliyim. Yani nasıl bir nehir ki genişliyor 1700 km’lik şelale oluşturuyor ve öyle bir akışla düşüyor ki aman aman yağmur dumanı gibi. İşte size anlatılmaz yaşanılır denen bir doğa olayı daha. 

       Keyifle ıslanmış olarak artık dönüşe geçtik. Viktorya Şelaleleri Köprüsünü gördük, bir de kısa bilgi veren pano var. Zimbabve’deyken kısaca bahsetmiştim gürleyen duman yüzünden ve Zimbabve’ye göre daha uzakta olduğu için köprünün fotoğrafı pek zevkli olmadı. 🤷‍♀️

       Panodan tercüme: Victoria şelaleleri köprüsü planlamasını ünlü Cecil John Rhodes yapmış ve yapılacak olan köprü öngördüğü kuzeydeki demiryolu güzergahı için önemli bir bağlantıydı. Üretimin doğru olduğunu sağlamak için köprü Afrika’ya gönderilmeden önce İngiltere’nin Darlington kentindeki Cleveland Bridge Company fabrika sahasında bölümler halinde monte edildi. Köprünün ana kemeri 1 Nisan 1905’te birleştirildi. Kemerin 2 ortak girişi 31 martta gün batımında yerindeydi, ancak yaklaşık 1¼ inç kadar üst üste biniyorlardı.

       Ertesi sabah güneş doğarken yola çıkıldığında, gece boyunca köprünün tam olarak 1 ¼ inç kadar daraldığı, 2 orta kirişinin yerine düştüğü ve mükemmel bir şekilde oturduğu görüldü. Resmi açılış töreni 12 Eylül 1905 gerçekleşti. Sir Charles Metcalfe bir konuşma yaparak Charles Darwin’in torunu astronom Profesör George Darwin’i Viktorya şelaleleri köprüsünün açılışını yapması için davet etti. Açılış sonrası Cecil John Rhodes demiş ki; Viktorya Şelalesinin suyunun arabaların üzerine serpilmesini isterdim. İşte köprünün görünüşü.

Zambiya- Viktorya şelaleleri köprüsü
Zambiya- Viktorya şelaleleri köprüsü

       Otele dönüş. Ertesi sabah gün ışıdığında saat 06:00 tarih de 6 Mart 2023 ve müthiş bir manzara ile otelden ayrılıyoruz.

Zambiya- Livingstone Chrısmar Hotel
Zambiya- Livingstone Chrismar Hotel

Livingstone’a elveda derken yine yolumuz Viktorya Şelalesinden geçiyor. Uçaktan gördüğüm inanılmaz manzaraya yakından şahit oluyoruz. Yerden kaynayan su buharı gibi tek kelimeyle muhteşem.

Zambiya- Viktorya şelalesinin yoldan görünümü
Zambiya- Viktorya şelalesinin yoldan görünümü

       Zambiya’dan çıkış yapacağız.

Zambiya  sınır çıkışı
Zambiya sınır çıkışı

       Daha önce yazmıştım yerli halk kendi yetiştirdiklerini kafalarının üstünde taşıyor Zimbabve’ye gidip satış yapıp ihtiyaçları neyse alıp geri dönüyorlar. İnanılmaz gibi ama yürüyerek gidiyorlar.

Zambiya- Sınır çıkışı
Zambiya- Sınır çıkışı

       Biz de şimdi çıkışımızı alalım yürüyerek gideceğiz ama çıkışta yine arabamız bizi bekliyor olacak. Oysa onların pazara gitmek için daha 7-8 km yol yürümeleri gerekecek.

Zambiya'dan Zimbabwe'ye geçenler
Zambiya’dan Zimbabve’ye geçenler

       Artık köprüye geldik arabadan inip yürüyeceğiz. Zambiyalı işçiler köprüde bakım yapıyorlar.

Zambiya- Viktorya Şelaleleri (Zambezi) köprüsünden çıkış
Zambiya- Viktorya Şelaleleri (Zambezi) köprüsünden çıkış

       Ve tarihi değeri yüksek, zamanının mühendislik harikası köprüdeyiz-Viktorya veya Zambezi Köprüsü. Hemen kenarda satıcılar konuşlanmış. Hepsinin elinde harika el yapımı hayvan heykelcikleri elbette büyük beşliler grubundan. Yanında kahvaltılık uzunca tahta çanaklar. Evet aldık Kuzey ve Derin torunlar oyuncak diye gergedanlara bayılacaklar.

       Köprü iki ülkeyi birbirine bağlarken aynı zamanda Batoka Boğazının da iki yakasını birleştiriyor. 128 metre yükseklikten Zambezi nehri ile Batoka boğazının manzarasına gerçekten de doyum olmuyor. Önceki gidişimize göre soldan yürüdük dolayısıyla tren yoluna yakın yerdeydik.

       İlk fotoğraf baktığımız yönde tam karşımızda görünen bir otel. Bugün Rodezya Demiryollarının işlettiği Viktorya Falls Hotel. Harika bir Gökkuşağı eşliğinde Batoka kanyonunda şöyle bir salıncak olsa da sallansam derseniz o da var Bridge Swing diye geçiyor ikinci fotoğrafta işaretledim. Son karede köprünün bir ucundan diğer ucuna giden zip line var. 

       Köprünün sonuna yaklaşıyoruz. Bu arada sadece bir tane otomobil geçti. Kamyon da olsa bir araç geçişine izin veriyorlarmış. Biri geçmeden diğeri geçemiyor. Köprüyü koruma amaçlı. İlk fotoğraftaki panolu yerin alt katından Bungee Jumping yapılıyormuş, yapan yoktu görmedik. İkinci fotoğraf turist treniydi manzaraya karşı kahve içiyorlardı. Yerel turların ikramı birazdan biz de başka bir yerde kahve molası vereceğiz. Son kare Zimbabve tarafından Zambiya’ya ve Viktorya Köprüsüne son bakış.

       Arabamıza bindik Zimbabve gümrükten giriş yapıyoruz. Daha önce dikkatimi çekmemiş bu kez fark ettim tam karşımızdaki binada Zambiya’ya gidenlerin eşyaları kontrolden geçiyor. 

Zimbabve- Sınır kapısı
Zimbabve-Sınır kapısı

       Tahmini 1 saat sonra Zimbabve’nin Victoria Falls İnternational Havalimanına geldik.

42-IMG_1839       Buradan yine Güney Afrika’ya Johannesburg’a uçacağız zira daha önce yazmıştım; İstanbul’a dönüşümüz Johannesburg’dan olacak. Uçak vakti çok geç saatte olunca aynı gün Joburg şehir turumuzu panoramik yapacağız demiş ve bütünlüğü sağlamak adına da Jozi-Joburg- Johannesburg şehir gezimizin son gününü daha önce burada paylaştım mavi yazıya tıklarsanız okuyabilirsiniz. Aslında Johannesburg tamamını okumak için dilerseniz ki tavsiye ederim,  buradan başlayın zira *Büyük Afrika Turu 5-6-7* diye Johannesburg’u 3 günde gezmiştik. 

       Johannesburg’a geldik ve geceleme Midrand bölgesindeki Holiday İnn otelimizde. Ertesi sabah tarih 7 Mart 2023 saat 12:00’de otelden ayrılıyoruz. Yine de O.R Tambo Uluslararası Havalimanı’na giderken Johannesburg’dan anılarda kalacak kareler olsun istedim.

       Büyük Afrika Turumuzun da sonuna gelmiş olduk. İstanbul’umuza kavuşmak için O.R Tambo Uluslararası Havalimanı’na geldik. Yurtdışı çıkış bölümü daha farklı. Nelson Mandela’nın yakın arkadaşı-yoldaşı olan Anti-Apartheid politikacı Tambo, bir dönem Afrika Ulusal Kongresi (ANC) Başkanı olarak da görev yapmış Güney Afrika’nın ulusal kahramanlarından biridir.

       Önceleri adı Johannesburg Havalimanı iken 2006 yılında Oliver Reginald Tambo’nun anısını onurlandırmak için yeniden adlandırılmış ve artık adı O. R Tambo Uluslararası Havalimanı olarak kullanılıyor.

       Değişik ülkeleri gezmek, çeşitli yaşamları gözlemlemek adına müthiş bir deneyim. Afrika’da gezdiğimiz bu dört ülke bize sömürünün hala devam ettiğini, Cumhuriyet bile kurulsa sömürü ile fakirleştirilmiş halkın hala bir takım yanlış yollara saptığını gösterdi. Üstelik Asya’da gördüğümüz yaşam koşullarının çok altındalar. Zengin maden yataklarına rağmen hala suları, elektrikleri, alt yapıları yok zenginlikler halka yansıtılmıyor. Çoğu bölgelerde eğitimsizlik diz boyu. Neyse insanların yaşam koşullarına çok üzüldüğümü söylemeliyim. Her şey bir yana, en güzeli benim Türkiye’m diyebilmek için görülesi ülkelerdi.
       İstanbul’um göründü bile.48-IMG_2178
 
       Yeni bir gezimiz olursa yine yazarım derken Afrika gezimize uygun bir anı fotoğrafımızı da burada tarihe kaydediyorum.-IMG_1597yK
       Tekrar buluşuncaya kadar sağlık ve sevgiyle kalınız.💞💞💞
 
 

 

BÜYÜK AFRİKA TURU-9-BOTSVANA 🇧🇼

BOTSVANA CUMHURİYETİ

Chobe Milli Park Safari Turu

       Büyük Afrika Gezimizin üçüncü ülkesi Botsvana, Zimbabwe ile sınır komşusudur. Buraya kadar gelmişken ziyaret etmemek olmazdı diyen rehberimiz Barbaros Bey, Botsvana’ya gezimiz safari amaçlı o nedenle sabah gidip akşamüstü döneceğiz dedi. Sabah erkenden yola çıktık tarih 4 Mart 2023 Toplam 1.5 saat sonra Zimbabwe tarafındaki Kazungula sınır kapısındaydık. 

       Zimbabwe tarafı uzun tırların park ettiği bir yer olunca fotoğraf çekmedim. Hemen çıkışımızı yaptık. Yürüyerek Botsvana sınır kapısına Babun’lar eşliğinde gittik.

       Çok kısa bir sürede zaten anca 20 kişiydik geçtik. İki grup olduk ve 4X4 araçlarımızla Botsvana Chobe (çobe okunuyor) Milli Parkına doğru gidiyoruz. Bu safaride bize Barbaros rehberimizin arkadaşı değerli Arkeolog ve Vahşi Yaşam Rehberi Serdar Çetin Bey eşlik ediyor. 

       Botsvana Cumhuriyeti’nin erken tarihinde yerleşik halkının Tsavanalar (San’lar) ve Khoi’ler olduğu sanılıyor. Zaten Botsvana adı da buradan geliyor. Botsvana ”Tsavana’nın ülkesi” anlamındadır. Ama bugünkü sakinlerinin çoğu Setswana-konuşan Sotho halkının soyundan geliyor.

       Afrika ülkeleri içinde tarihi çalkantıları çok olmayan, düzgün ekonomisi ve onunla uyumlu halkı ile en barışçıl ülkelerden biridir. Botsvana’nın başkenti Gaborone’dir. 2.5 milyonluk nüfusu ile sahip olduğu topraklarının büyük kısmı hepimizin coğrafya dersinden bildiği Kalahari çölü ile kaplıdır. Resmi dili Setsvana diğer diller Kalanga, Sekgalagadi ve İngilizce, para birimleri Botsvanan Pula’sı yağmur anlamına geliyormuş. 1 Pula 2.25 Türk lirasıdır.

       Botsvana bayrağı, mavi zemin üstünde siyah ve beyaz renk çizgilerden oluşmuştur. Mavi renk refahın sembolü kabul ettikleri yağmur ve suyu temsil eder. Siyah beyaz çizgiler yine çeşitli ırkları temsil eder. Ülkenin resmi bir çiçeği yoktur ama armalarında Zebra resmi vardır ve ülkenin ulusal hayvanıdır.

       Elmas madenleri ülkeye ekonomik kazanç getirse de halkına pek de faydası olmamış gibi. Elmaslar hakkında yeni bir şeyler öğrendim malum elmas karbonun yüksek basınç formudur ve kimberlit borusu-bacası her neyse *kimberlite pipes*denen volkanik bir kaya kalıntısı var onun içinde bulunuyorlar, gerçi bazen hiç olmaya da biliyor.

       Botsvana’da ilk elmas daha doğrusu kimberlit bacaları 1967 yılında bulunuyor. Ama Afrika’da bulunuş tarihi 1800’lü yıllara denk geliyor. İlk kez bulunduğu Güney Afrika’nın Kimberley kasabasından dolayı da adını kimberlite koyuyorlar. Burada da hükümetin ortağı yine 50/50 ile Güney Afrika De Beers şirketi. Öyle biteviye çıkan bir maden değil. Botsvana’daki 3 elmas madeninin ömrü 35 yıl kadarmış o yüzden de ülke yeni arayışlarla tekstil gibi alanlara kaymaya başlamış.

       Botsvana’da yeşil alan azlığı ve yüzey suyunun az olmasından dolayı da hayvancılık sığır yetiştiriciliği önem kazanmış öyle ki, evliliklerde bile resmi olarak bogadi dedikleri gelin bedeli olan 10 sığır gelinin babasına verilmezse evlilik gerçekleşmiyor. Tipik başlık parası tabii ama o zaman para yerine sığır öncelikli değişim aracı olmuş. Ve hala köylerde bu adet devam ediyormuş. Chobe’ ye yaklaşıyoruz çevreye bakalım.

       Kasane, Botsvana’nın büyük şehirlerinden biri Chobe Milli Parkına’ da 10 km mesafede. Botsvana’da bizi karşılayan sadece Babunlar değil çok güzel bir de ağaç karşıladı. Baobab adındaki bu güzel, insana güven veren ağaç; Afrika kıtası, Madagaskar ve Avustralya’ya özgü bir tür. Geniş gövdesi tepede taç gibi kümelenmiş küçük yapraklı dalları ile hayli ilgi çekici. 

       Serdar Bey’den anlatı; Baobab ağacı kurak bölgelerin can damarı sayılır. Hayli geniş gövdesi kuraklık öncesi az miktarda yağan yağmuru depolayacak şekilde evrimleşmiş. Üstelik 3000 yıl yaşayabilen bu ağaç inanması zor ama 2.5 ton suyu gövdesinde biriktirirmiş. Nasıl mı? Aynı Kaktüsler gibi gövde içindeki parankima dokusunu kullanarak. Bu güzel ağacın bir de efsanesi var. Nihayet bir hikâye buldum. Önce bu güzeli görelim.

Botswana- Baobab Ağacı
Botsvana- Baobab Ağacı

       Muhtemelen ilk yerli kabileler ağacın gövdesinin kalın dallarını ince görünce kesinlikle bu ağaç tanrıları kızdırmış olmalı ki, tanrılar onu ters yüz etmiş lanetlemiş diyerek ağacı *lanetli ağaç* olarak kabul etmişler. Bir kısım yerliler; Ağaç izinsiz olarak dallarına yerleşen şeytanı kovmak için dallarını sallar buna kızan şeytan da ağacı ters çevirir sonra da bir daha yetişmesin diye tüm genç fidelerini de koparır adı* Şeytan Ağacı* olur.

       Bir başka hikâye rehberimiz Serdar Beyden; Afrikalı yerlilerden adamın biri -Ben bu Afrika’yı sevmedim gideceğim diye söylenip duruyormuş. Adamın bu serzenişini duyan Tanrılar çok kızıyor ve bu çok büyük ağacı yerinden söküp adamın üstüne kafes gibi ters kapatıp kaçmasına engel olurlar. O yüzden şekli böyleymiş.

       Yılda bir kere açan 20 cm boyda olan çiçeği bir gün anca yaşarmış. Meyvesinin etli kısmı yenir ama ekşiymiş, içini kestiniz mi tebeşir tozu gibi olan tozu her derde deva imiş. Portakaldan 8 kat fazla C vitamini, sütten 4 kat fazla kalsiyum ihtiva eder. Yağı iyi bir nemlendiricidir. Meyvesi ülkemizde de varmış. 

       Kabile dönemlerinde insanlar Baobab ağacı ile iç içe yaşamışlar öyle ki Baobab ağacının gövdesini mezar olarak bile kullanmışlar. Kabuklarını soyup halat yapmışlar, kumaş yapımında kullanmışlar. Meyvesini yemişler şifacılar hastalara kullanmış. Kısaca hayatlarına kattıkları bu ağacın uzun yaşamından dolayı ona*Hayat Ağacı*da demişler ki, bana göre en uygun ismi bu olmalı.

       Nihayet Chobe Milli Parkına, parkın Sedudu kapısına geldik. 

       Chobe Milli Parkı; 
       Kapı girişindeki tanıtım tahtasından alıntıdır.

       14 Temmuz 1960’ta av rezervi olarak kuruldu. Daha sonra 3 Ağustos 1967’de ilk milli park olacak şekilde geliştirildi. Botsvana’da en büyük ikinci milli parktır (ilki Kalahari’dir) ve 10.590 kilometrekarelik alanı kaplamaktadır. Dört ana odak noktasını kapsar; önde Floooplains- taşkın su yatağı ormanları ve tik ağacı ormanı ile Chobe nehri. Batıda Savute bölgesi. Kuzeybatıda Linyanti bataklıkları, arada ise yaz ve kış kuru kalan arazi bulunur. Chobe Milli Parkı’nın önemli bir özelliği fil popülasyonudur.

       Jeep safarisi başlıyor der demez inanılmaz güzellikte bir grup Antilopla 🦌 🦌🦌 burun buruna geldik. Yoldan geçmek üzereydiler bizi görünce durakladıkları anda fotoğraflarını çektim. Ne kadar güzel hayvanlar renkler muhteşem, bakışlar ürkek, hepsi dişi çünkü boynuzları yok derken solda kıvrık ve uzun boynuzlarıyla bir erkek ardında dişisi ile İmpala gördüm (son karede) kaçırmadım. Gerçi daha çok görecekmişiz üzülmeyelim. Bu güzeller de suya gidiyor olmalılar.

       Evet suya yaklaşmışız. Su dedim ama Chobe nehri elbette parka da adını vermiş. Chobe Nehri, Angola’nın yaylalarından doğar gelir ve Zambezi ile birleşir en sonunda Viktorya Port’ tan akarlar. Şimdi karadan gidiyoruz ama nehirden de safari yapacağız demiştim. Alttaki fotoğrafta görülen çıplak ağaçlar hep filler yüzünden kurumuş. 🐘 Bu parkın büyüklüğü İzmir kadar, çevredeki doğal koruma alanlarını da dahil edersek Ege Bölgesi kadar bir alan diyebiliriz.

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Bir müddet kıyıdan gideceğiz dikkatle bakınıyoruz. Kıyıya doğru yakın gidince nehirde özel safariye çıkanları gördük ve şansımıza bir de büyük beşlilerden Bufalo çıktı hem de üzerinde Little Egret-Küçük Ak Balıkçıl kuşu birlikte. Bu kuş, Bufalo hareket ettikçe etrafta uçuşan böcekleri yiyerek yaşar. Fotoğrafta pek seçilmiyor ama bir de minik kırmızı gagalı –Red-Billed Queleas kuşu var, bu kuş da Bufalo üstündeki böcekleri yer. Bufalo’ yu bekledik yüzünü görelim diye ama yürüdü gitti. Zaten sulak alanda yaşayan bir cinsi olunca karada rast gelmek zormuş. 🤷‍♀️

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı
       Başka ne görebiliriz diye sessizce sağa sola bakarak ilerliyoruz şoför arada bir yine diğer araba ile irtibatta. Çalılık bir yerden geçiyoruz işte bize bakan bir Kudu. İyice sessizleştik yoksa hemen kaçarmış. Bakışın güzelliği derken bir bakışlık an ve çalılıklarda kayboldu bile.
 
       Kudular Afrika’daki en görkemli hayvanlardan biridir, büyük ve küçük Kudu diye iki türe ayrılmış. Büyük Kudular Dünyanın her yerinde bulunabilirken fotoğrafını eklediğim tip küçük Kudular sadece Güney ve Doğu Afrika’da yaşıyorlar. Bütün olarak göremedik ama vücutlarının yanlarındaki beyaz çizgilerin sayısı da tanımlamaya yardımcı olur. Sarmal boynuzlarından onun erkek olduğunu anlarız. Ama bu boynuzları yüzünden avcıların baş hedefi oluyorlarmış. Bilemedik meğer boynuzlarından kupa yapıyorlarmış.
Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Nehir kenarından devamla sessizce giderken Serdar Bey dikkatli bakınız şu gördüğünüz ağacı Leoparlar 🐆 çok sever, avlanmak için çıktıklarında bu ağacın içinde gizlenir gördüğünüz gibi etrafta bolca dolaşan İmpalaları avlarlar dedi. Eğer bir ağaçta leopar görürseniz asla göz, göze gelmeyiniz ve temkinli bir şekilde sakince yürüyüp gidin dedi. Kendisi böyle bir deneyim yaşamış. Aşağısı İmpala kaynadığına göre avlanmak için saklanan leopar da yok yani. 😁 Allah korusun dedik, ağaç altta.

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Bu arada karşıda görülen yeşillikli alan Sedudu adası. Botsvana bayrağı var. Bir dönem Namibyalılar burası bizim diyor kendi bayraklarını asıyor, Botsvana geliyor kendi bayrağını asıyor. Her ikisinin de deniz kuvvetleri gelip birbirlerinin bayrağını kurşunluyor. 1997 yılında Hollanda aracı olup burası Botsvana’nın diyerek sorunu çözüyor. Sedudu adasının hemen arkası da zaten Namibya.

       Bulunduğumuz alan İmpala sürüsünün bölgesiymiş etrafımız resmen sağlı sollu İmpalalarla çevrili. Nehrin ve vahşi yaşamının güzellikleri anlatılmakla bitmez resmen mest olduk. Baksanıza…    

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       İmpalalar Botsvana’da yaygın olarak bulunurlar. Chobe’nin de bu Kuzey bölgesinde çok yaygınlar. İmpala Afrika’ya özgü orta büyüklükte sayılabilecek bir antiloptur ve Zulu dilinden gelme Gazelle yani ceylan anlamındadır. Uzun süre susuzluğa dayanabilirler. Yaşam alanları açık alanlar ve su kenarlarıdır. Otçul hayvanlardır çalı ve tohumlarla beslenirler, burada muhtemelen dışkılardaki tohumları yiyorlar. 

       Alttaki fotoğrafa dikkatli bakınız İmpalaların arkasında iki yanda bir de kuyruğunda siyah olarak 3 çizgi vardır bunlara *follow me* takip çizgisi deniyor ve birbirlerini kaybetmeden takip ediyorlar. 😁 

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Etraflarında irili ufaklı kuşlar da var hatta kaz var. Önce Kutsal İbis * Sacred Ibis* bizim kelaynak gibi bir aynak türü.

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Mısırlıların kendisine kutsal değer atfettikleri bir kuş. Mısır antik mezarlarında mumyalanmış birçok örneği bulunmuş. Bu kuşların Mısır Tanrısı Thoth’un reenkarnasyonu olduğuna inandıkları için kutsal saymışlar. Kökenleri Mısır’da artık soyları tükenmiş durumda. 

       Çok renkli bir çift kaz gözlem alanımıza girdi, gerçi nehrin az ilerisindeki otlak alanda sürüsü duruyordu. Bu iki eş bize en yakın olanlardı. Bunlar da ne hikmetse Mısır Kazı-*Egyptian Geese* ama yine mısırda soyları tükenmiş.    

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Ben Karayip Korsanına benzettim gözlerinin koyu rengi, maske takmışlar gibi. Mısırda Nil vadisinde yaygın olarak bulundukları dönemde bu renkli görüntüleri nedeniyle 17. yüzyılda İngilizler Aristokrasisine süs hayvanı olarak tanıtır. Zamanla buralardan Avrupa’ya, Amerika’ya ve Yeni Zelanda’ya yayılıyorlar. Mısır papirüslerinde resmedilen insanların başında görülen kuş işte bu kazdır. Bu kazlar istilacı tip olarak görülüyorlar ve çok agresif olabilirlermiş öyle ki, yaşam alanlarına giren dronlara bile saldırdıkları gözlemlenmiş. 😁

       Hemen karşı kıyıda bir grup yapılar var ve karşı kıyı Namibya. Turistik bir lodge, vahşi yaşamla iç, içe konaklama imkânı sunuyormuş.  

Botswana'dan- Namibya'ya bakış.
Botsvana’dan- Namibya’ya bakış.

       Evet güzel bir kahveyi hak ettik diyerek bir ağaç altında mola verdik. Etraf hemen maymunlarla çevrildi, tüm safari gruplarının burada mola verdiğini düşünürsek yiyecek bulma ümidiyle etrafta ajan gibi dolaşıyorlar. 

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Ay inanılmaz ağacın tepesinden bakışlar süper. Anne bir dalda, belli ki, çok çocuk yetiştirmiş hayli yorgun ve de yaşlı. 💞

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Çocuğu başka bir dalda nasıl da masum bakışlar. 

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Neyse fazla yaramazlık yapmadan arkadaşımızın elinden bir parça yiyecek aldı.

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Şirketin ikramı ile kahveler içildi ben etrafa bakınıyorum. Serdar Bey ağaçlarla da ilgilendiğimi görünce bir iki ağaçla ilgili bilgi verdi. Hemen arkamızda olanı çektim. İlk fotoğraf, Sickle bush (İng), sekelbos -Afrikanca, uGagane-Zulu dilindeki adıdır. Tohumları hayvanlar için besleyicidir. Kök ve yaprakları her türlü böcek ısırığına özellikle sivrisinek ve yılan sokmalarında çok etkili bir panzehirdir, yaprağını sür yeterlidir. Bizim Akasya Ağacına çok benziyor. 

       İkinci fotoğraftaki üzeri sanki ur dolu görünümlü Knop ağacı -Türkçe topuz dikeni oluyor. Üstündeki topları koparıp toz haline getiriyorsunuz harika bir antipretik-ateş düşürücü olarak kullanıyorsunuz. Bonzai için uygun, yüksek ısısı nedeniyle odun kömürü yapılıyor, bazı kuş ve böceklere de yuva oluyor. Zürafaların en sevdiği yapraklarını ıspanak gibi yediği ağaçtır.

       Safariye devam işte gerçek bir Babun yavrusuyla oturuyor.

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Çok yavaş ve dikkatle gidiyoruz derken rüyalar gerçek oldu. İnanılmaz güzellikte bir Zürafa salına salına yoldan karşıya geçiyor. Herkes sustu bu ahenkli yürüyüşü seyrediyor. O kadar güzel ki, bir yandan da bize bakıyor ay inanılmaz. Fotoğraflara tıklayınız.

       Heyecan dorukta yakınlarda fil olduğu duyumu geldi. Ama hemen yine çalıların arasında hayli de yakın duran bir Zürafa daha ve bakışı çok tatlı. Sevdiği Ispanağı yiyordu. 😁

33-IMG_1447

       Güzel bir yerli kulübesi ardından yine bir zürafa ama bu kez yüzünü bir türlü dönmedii. 😁

       Ooo hızlıca yoldan karşıya geçip giden bir Fil, kaçmadan hemen yakaladık. Afrika filleri kulaklarının genişliği ile tanınıyorlar.

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       5 dakikadır gidiyoruz etraf İmpala dolu. Ama bu kez erkeklere rast geldik, derken sıcaktan bunalıp ağaç altına sığınmış harika bir fil ailesi gördük. İki çocuklu aile çocuklarını aralarına almışlar ne tatlılar.  

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Gerçekten hayvanları doğal yaşamında görmek çok güzel. Çocukken Ankara hayvanat bahçesine çok giderdik orada gördüğümüzden çok farklı. Ve bir başka aile de şu alttaki ağacın gölgesinde. Bebeleri küçük sanırım yerde yatıyor. Asalak böceklerden korunmak için çamura bulanmışlar ama yine de sıcaktan üstlerinde kurumuş.   

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Ooo harika bir erkek İmpala üzerinde de daha önce Bufalo üzerinde görüp çok seçemediğim minik kırmızı gagalı –Red-Billed Queleas kuşu var. Vahşi yaşam rehberimiz Serdar Bey kuşu tanıtmıştı. Ondan öğrendiğim kadar, buradaki çalılıklarda büyükten küçüğe çeşitli hayvan ve kuş türleri mevcut ve hepsi de karşılıklı ilişki içinde bir simbiyozisin parçasıdırlar. Yani farklı biyolojik tür arasındaki yararlı etkileşim, birlikte yaşam veya paraziter ilişki diyebiliriz. Bu kırmızı gagalı öküz kakanlar da büyük memelilerin sırtında kene aramak için bulunurlar, beslenmedikleri zaman da sığırcıklar gibi dallarda gruplar halinde bulunurlar. Şu güzelliğe bakınız. 

Botswana- Chobe Milli Parkı
Botsvana- Chobe Milli Parkı

       Kara safarisi bitiyor Kasane kasabasına gidiyoruz. Öğle yemeğini Chobe Marina Lodge’da aldıktan sonra Chobe nehrinde tekne ile safariye çıkacağız. Kasane yolundan görüntüler.

       Chobe marinaya geldik. Güzel yemyeşil bir ortam yemekler bize uygundu. Genelde meyve ağırlıklı yedik. Şöyle bir görelim.

       Gezi teknemiz, Önder’im çantamızı yüklenmiş binmek üzere grup zaten hazır safari başlasın. 💃💃😁💃

Botswana- Chobe Nehri
Botsvana- Chobe Nehri

       En sevdiğim şeydir tekne gezintisi hava zaten çok sıcak biraz esinti iyi gelecek. Bakalım su aygırı, timsah falan görebilecek miyiz? Fillerin de bir bölgesi varmış kesinlikle görecekmişiz. Haydi gidiyoruz arkada bıraktığımız manzara muhteşem. Fotoğrafa tıklayınız.

       Kıyıdan güzel bir görüntü.

Botswana- Chobe Nehri
Botsvana- Chobe Nehri

       Nehirde olunca dalga yok tekne nazlı nazlı gidiyor etrafı izleyerek gidiyoruz. Sel sularının getirdiği çamurlar kurak mevsimde toza dönüştüğü için kırmızı renkli olan topraklardaki yaptığımız tozlu safariden sonra, denizlere ulaşmayan nehirlerin olduğu bu yöre bana rüya gibi geldi. Kıyıdan gidiyoruz her an bir yaban hayvanı görebiliriz. Ancak ormanların kralı aslandır, leoparlar görebilir miyiz? demeyin mümkün olmayabilir onlar zaten çekingen hayvanlardır diyen rehberimize arada kulak veriyoruz.

       Afrika’nın güneşi felaket yakar aman dikkat diyen rehberimizi ne kadar dinlesem de fotoğraf çekmek için fırsat kollayan ben güneşe hiç aldırmadım. İşte unutmayın nerede çıplak ağaç görürseniz (alttaki fotoğraf gibi) orada filler vardır ve nerede çok palmiye ağacı varsa oradan da filler geçmiştir. Zira hurmanın çekirdeğini hazmedemez dışkılarlar. Ayrıca fil dışkısı yani tezek sayılır kurusunu yakınca dumanından dolayı sivrisinek kovucudur keşke biraz alsa mıydık? 😁 Botswana- Chobe Nehri

       Çıplak ve yıkılmış ağaç görünce filler yakın olmalı dedik bir gezi grubu daha İmpalaları gözlüyor. Ve çamur banyosu yapmaya gelen bir fil ailesi daha. Nehir gezisinde çok sevindim hayvanlara daha çok yaklaşabiliyoruz.  

       Ne kadar güzeller, kaptan bizden yana sağ olsun iyice yaklaştı, yavruları seçmek daha kolay oldu. Teyzeler iş başında çamur banyosu nasıl yapılır, çocuklara anlatıyor olmalılar.

51-IMG_1562

       Nehir gezimizin gidiş güzergahı bitti şimdi geri dönüyoruz ama nehrin yarısı Botsvana diğer yarısı Namibya demiştim, dönüş yolumuz Namibya kıyılarına yakın olacak. Ve eğer sudan kafalarını çıkarıp bize bakarlarsa Hipopotam-Su Aygırlarını 🦛 görebilirmişiz. Ya kısmet der demez arkamızdaki deltada Hipopotamları gördük. Ama çok utangaç tipler gibi bakıp bakıp suya dalıyorlar inanılmaz.  

Botswana- Chobe Nehri
Botsvana- Chobe Nehri

       Sazlıkların içine girip kayboluyor sonra bir daha çıkıyorlar. Olsun bu kadarcık olsa da gördük.

       Başka ne görebiliriz dedik rehberimiz fazla yanaşamayız ama deltada Bufalo da göreceğiz dedi. Bu arada deltanın genişliğine bakalım. Derken sazlıkların arasındaki topraklı yerde Bufalo sürüsü gördük gerçekten çoklar, ama yaklaşamadık zira önümüzde batıp çıkan hipopotamlar olabilirdi. Sizler de fotoğraflara tıklarsanız büyütüp görebilirsiniz.

       Malum geri dönüşe geçmiştik etrafta özel sürat motorları görülmeye başladı biz de hızlandık sayılır manzara harika ve burada nehir yüzer pansiyonu gördük.

       Namibya kıyısına iyice yaklaşmaya başlıyoruz. Sınır nehrin tam ortasından geçiyor ama yine de kıyıya çıkmadıkça sorun olmuyormuş. Namibya kıyısında da harika bir lodge-orman evleri var. Keşke kalabilseydik, sabahları vahşi hayvanların sesleri ile uyanmak değişik olabilirdi. Ya da Günbatımı izlemek harika olurdu. Hayal edin işte ben fotoğrafını ekliyorum.

       Ve Botsvana Chobe Marina Lodge’a dönüşte yaramazlık yapıp sonra yüzerek kıyıya çıkan filleri gördük. 😁

       Bu kez gerçek bir safari oldu dedik ve çok keyif aldık. Chobe nehri rengi ve sakinliği ile bize huzur da verdi. Botsvana’ya böyle veda ediyoruz. 

Borswana- Chobe Milli parkı
Botsvana- Chobe Milli parkı

       Yolumuz yine Zimbabwe çünkü Victoria Şelalesini bir de Zambiya’dan görmek için o çok güzel köprüyü yürüyerek geçeceğiz. Sizlere de veda etmeden önce bir fotoğraf seçkisi sunuyorum burada fazla yer işgal etmesin diye neyse umarım ilginizi çekebilir.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

       Bugün geceyi Zimbabwe’de geçiriyoruz. Yarın sabah iki ülkeyi ayıran Victoria Falls Bridge-Viktorya Şelalesi köprüsünden yaya olarak geçerek Zambiya’da buluşuncaya dek sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

BÜYÜK AFRİKA TURU -8 ZİMBABWE 🇿🇼

ZİMBABWE CUMHURİYETİ

Victoria Falls

Yerel havayolları ile Zimbabwe’ye 11:20’de gerçekleşecek uçuşumuz için Johannesburg Tambo Havalimanı’ndayız, tarih 3 Mart 2023 saat 09:00. Tam 1 saat 35 dakika sonra Zimbabwe-Victoria Falls Havalimanı’na indiğimizde saat 12:55 oldu. Küçük bir havalimanı ama içi yörenin *BigFive* 🦛🐘🦏🐆🦁 olarak anılan ünlülerinin heykelleri ile süslenmişti.

       Özel aracımız ile önce otele geçeceğiz öğleden sonra da Victoria Şelalesi’ne gideceğiz. Havalimanı çıkışında bizi yerel bir grup özel danslarını yaparak karşıladı ama önlerinde bir de yardım kutusu vardı. Bir kare anca aldım bakışlardan çekinip makinamı indirdim. 😨

Zimbabwe-Victoria Falls Havalimanı
Zimbabwe-Victoria Falls Havalimanı

       Zimbabwe Cumhuriyeti; Güney Afrika’nın kuzeyinde, başkenti Harare olan 15 milyon nüfuslu en fakir ve suç oranı en yüksek Afrika ülkesi. Para birimi Zimbabwe doları ama kullanılmıyor yerine Amerikan doları çok geçerli bizler öyle kullandık. Tabii enflasyonla başa çıkamadıkları dönemlerde çok büyük rakamlı paralar basılınca Amerikan doları kullanmak kolaylarına gelmiş olmalı. 🤭

       Zimbabwe deyince malum hemen akla HIV ve Sıtma geliyor. HIV halen yoğun bir şekilde halkı etkilemekteymiş. Yaşam şartlarına bakınca durumları hayli zor. Aslında Zimbabve; doğal alanları, vahşi yaşam parkları ve oyun rezervleri ile çok tutulan bir Afrika safari destinasyonu.

       Tarihi; Antik çağlardaki sakinleri de Bantu ve San kabileleriydi. Yerleşik hayata geçerken Zulu kabilesinin bir kolunun torunları olan Matabele’ler Afrika’nın güneyine doğru iner ve Kral Matabele halkı olarak Matabeleland’a yerleşirler. Şimdiki Batı Zimbabwe.

       İlk sömürgecilik 15. yy ’da Portekizlilerle başlamış 19. yy ’da İngilizlerin bölgede maden arama faaliyetlerinin artması ve kurdukları İngiliz Güney Afrika madencilik Şirketinin silahlı birliklerinin işgali artırmasıyla Zimbabwe toprakları artık İngiliz sömürgesi olmuştur. Zimbabwe’de ilk madencilik şirketini kuran İngiliz Cecil John Rhodes’tir.

       Altın ve elmas fışkıran bu topraklara artık Rodezya denir. Zimbabwe’nin ilk adı olan Güney Rodezya işte bu Cecil John Rhodes’ten gelmektedir. Zimbabwe’nin kaderini adı verilecek kadar etkileyen Cecil Rhodes kimdir?  

       1870 yılına gelindiğinde İngiliz Cecil Rhodes verem tedavisi görmek üzere Güney Afrika’ya ağabeyinin yanına gider. O yıllarda İngiliz kolonisi olan Güney Afrika’daki Orange nehir kıyısında oynayan bir çocuk ışıldayan çok parlak bir taş bulmuştur ve evet bu bir elmastır. Cecil heveslenip ağabeyi ile elmas işine girmeye karar verir. İlk iş Güney Afrika’da Cape Town bölgesine yakın bir yerde Hollandalı göçmen De Beers’in çiftliğini satın alır ve aynı isimle De Beers Madencilik Şirketini kurar. Cecil Rhodes artık dünyadaki ilk elmas tüccarıdır.

       Ardından maden arama yetkisini şimdiki Zimbabwe’nin o zamanki Matabele kralı Lobengula’dan almış ve finansörü de Rothschild ve Oğulları Finans Şirketi olmuştur. Kurduğu bu şirket bugün dahi elmas ticaretinin %60’ını elinde bulunduruyor. 

       İngilizler ne kadar verimli topraklar varsa kendilerine almışlar hatta İngiltere’de ne kadar nüfus fazlası, hırsız, uğursuz ve suçlu varsa hepsini buraya yollamış kalan küçük arazilere de yerli halkı zorunlu göçe tabi tutmuş. Üstelik halka zorla İngilizce öğretilmiş. Halen İngilizce dahil 12 resmi dil kullanıyorlar.

       1980 yılında anca bağımsızlığına kavuşan Zimbabwe tam 90 yıl İngiliz sömürgesi altında yaşamış. Bağımsızlığı kazanmadan önceki son yıllarda da beyaz azınlıklarla yaşadıkları kaos ortamı ve her türlü eziyet insanları canından bezdirmiş.

       Otele gelene kadar inanılmaz sayıda Babun caddelerde dolaşıyordu. Otelimizde bizi kaval ile benzeri bir müzik aletini çalan Zimbabweli karşıladı. Otel yemyeşil bahçe içinde çok güzel Zimbabwe zaten çok yeşil bir ülke.

       Otelimize yerleştik istikamet Zimbabwe ile Zambiya arasındaki Viktorya Milli parkına aynı adlı şelaleye.

       Viktorya Şelalesi; Geleneksel adı Mosi-Oa-Tunya’dır. Şelale alanı çevresindeki arkeolojik kazılarda 3 milyon yıl öncesine dayanan Homo habilis’lere ait taş eserler, yine orta ve geç dönem taş devri silahları ve kazma aletleri bulunmuş. Yöreye daha sonra demir aletler kullanan Koisan’lar (Güney Afrika’nın yerli halkı) gelmiş. Onları da şimdiki Batoka denilen kabile yani hala bölgede yaşayan bir halk olan Güney Tonga halkı yerinden etmiş. Ve şelaleye *Shungu na mutitima* demişler.

       Bölgeye en son gelen Matabele de aManz’ aThunqayo adını verdi. Batswana ve Makololo’lar da (dilleri Lozi halkı tarafından kullanılır) onlara Mosi-o-Tunya adını verir. Ve tüm yerleşik kabileler için Viktorya Şelalesi çevre toprakları kutsal olarak kabul ediliyor. Aslında tüm bu isimler farklı dil olsa da hepsi Mosi-Oa-Tunya *Gök gürültülü duman* anlamındadır.

       Kısaca şelale bölgesinde yaşayan insanlar çevrede bulunan ve 17. yüzyıla kadar uzanan buluntulardaki cam boncukların keşfinden de anlaşıldı ki, dış Dünyadan yalıtılmış değillerdi ve 1852 yılında Avrupalı kâşiften önce bölge halkı tarafından da iyi bilinen bir şelaleydi. Hatta Boer savaşları sırasındaki öncüler kendilerini Voortrekker diye adlandırırlar onlar da biliyorlardı. 

       Mosi-Oa-Tunya Şelalesi 1850’lerin başında haritalarda işaretlenmiş olarak ortaya çıktı, ancak varlığının dış dünyada geniş çapta duyulması İskoç Misyoner Dr. David Livingstone’un 1855 yılında bölgeyi ziyareti ile olmuştur.

        Viktorya Milli Parkı içinde yer alan aynı isimli Viktorya Şelalesinin Genişliği (1708 metre) ve en önemlisi de çok yüksek (107 metre) oluşu ile 1989 yılında Unesco Dünya Mirası Listesi’ne; Dünyanın 7 Doğal harikasından biri olarak eklenmiş.

       Bu doğal güzelliğin mimarı Kuzey-Batı Zambiya’daki kaynağından Hint Okyanusu’na dökülünceye kadar geçtiği altı ülke boyunca 2693 km yol kat eden Zambezi nehridir. 107 metreden düşen nehrin çıkardığı gürültü tam 40 km mesafeden duyulabiliyorken düşen suyun yarattığı duman gibi görülen sis diyeyim 400 metre yukarı kadar çıktığı için 50 km mesafeden bile görünüyor.

       Uçakta gelirken gördük gerçekten deniz içinden çıkan duman gibi bir görüntü vermişti. Fotoğraf pek güzel değil ama fikir vermesi açısından ekliyorum.

Zimbabwe- Viktorya şelalesi- uçaktan görünüşü
Zimbabwe- Viktorya Şelalesi- uçaktan görünüşü

        Viktorya Şelalesinin oluşumu;

       Erken jeolojik dönemde, Batoka Boğazı’nın kayalıkları 150 milyon yıl önce yerleşmiş taban kayalardan oluşuyor ve bu lav soğuyup katılaştığında, Victoria şelalesi bölgelerinde çatlama veya sarsılma ile yarıklar oluşuyor. Zamanla bu kırık kaya kütlesi daha sonra Kalahari çölünden gelen kumlarla kaplanmış ve milyonlarca yıl boyunca bu şekilde korunmuştur.

       Daha sonra, 5 milyon yıl önce Botswana’nın merkezinde bölgede yükselmeye neden olan jeolojik bir değişim yaşandı. Bu Limpopo Nehri ile birleşmek için güneye akan yukarı Zambezi Nehri’nin yolunu tıkadı ve kalıntıları bugün Makgadikgadi tuz tavaları oluşturan bir paleolake- yarattı.

       Bu göl nihayet Matesi Nehri’ne taştığında bazaltı kaplayan birikintileri hızla alıp götürdü ve ardından kırık kayaları fay hatları içinden bloklar halinde çıkarmaya başladı. Bazalt erozyona dayanıklı, çok yoğun ve sert bir kayadır. Bu nedenle nehir, daha yumuşak bir kayada olduğu gibi her seferinde bir tane küçük parçacık yerine bir blok halinde onu kaldırır. Bu, boğazın ve hatta şelalenin yüzünün neden pürüzsüz, suyla aşınmış bir yüzey olmadığını ancak kaba bir yontulmuş görünümü koruduğunu açıklamaktadır. (Bilgi tablosunda yazılanlar)

       Viktorya şelalesi 107 metre yüksekliği ile Dünyanın en büyük 800 şelalesinin içinde yer almaz, ancak genişlik açısından 10’uncu, hacim olarak ise 13’üncü en büyük şelaledir. Bu faktörleri birleştirirsek dünyada Niagara, İquasu ve Viktorya olmak üzere 3 büyük şelale vardır deriz. Artık şelale ziyaretimiz başlasın.

Zimbabwe-Viktorya Şelalesi

       Barbaros rehberimiz biletleri alıyor güvenlikten geçiyoruz. Güzel bir ön bahçeyi geçip hep beraber çok sık yemyeşil ağaçların altından sanki yağmur ormanındaymışız gibi şelalelere doğru yürüyoruz.

       Rehberimiz önceden bilgilendirmişti yedek tişört alın, ıslanınca bozulacak ne eşyanız varsa korumaya alın, gerçekten çok ıslanacağız demiş ince birer tanede yağmurluk vermişti. Ben fotoğraf makinamı güzelce naylonla kapladım. Ağaçların arasından yürürken bile hafiften serpinti hissediliyor ama manzara harika. 

       Hafiften şelale sesi gelmeye başladı sanırım yaklaşıyoruz ki ses çoğaldı. Gerçekten de şelale öyle çok ve muhteşem köpüklerle akıyor ki sesi de aynı gürleme gibi doğrusu adını hak ediyor. Önümüze bir heykel çıktı Dr. Livingstone yazıyor, rehberimiz dönüşte anlatacağım şimdi ilk yere gidelim fazla kalabalık olmadan fotoğraf çekelim dedi. 

       O zaman ben önce gezeceğimiz noktaların haritasını paylaşayım. İlk kırmızı çizili olan yer gözünüzde canlanırsa ne ala. 1 ile 16 arasında seyir yerleri var durup fotoğraf çekeceğiz ve belki de çok ıslanacağız. 💃13-IMG_1295

       Viewpoint 2-Geldiğimiz yer aşağı doğru merdivenle inilen gözlem yeri adı *Chain walk* diye geçiyor. Tabelasında şöyle yazıyor; bu bakış açısı, vadiden aşağı inen basamaklar olduğundan şelalenin tam göz hizasıdır. Şu güzelliği görmek gerek yükselen su buharı açıkça görülüyor. Tabii bu güzelliği görebilmek için en uygun aylar Şubat-Mart ve en geç Mayıs ayına kadar gitmek gerek aksi takdirde su seviyesi hayli düşüyormuş. Alttaki fotoğraflar.

       Fotoğraflar çekildi gözlem 1’e doğru gidiyoruz. Elbette yolumuz Livingstone Statüsünden geçti. Dr. David Livingstone; Bu anıt 1955 yılında 100. yıl anısına dikilmiş. 1855-1955 bakalım kimmiş.

       1813 yılında İskoçya-Glasgow’daki bir gecekondu mahallesinde yoksulluk içinde doğdu. Afrika’da 25 yılı aşkın bir süreyi kapsayan ve 45.000 kilometreden fazla keşfedilmemiş bölgeyi kat etmiş, olağanüstü gezginlik kariyerine devam ederek hayatının son 5 yılını doğu Afrika’daki köle ticaretini durdurmaya adamış aynı zamanda misyoner bir kâşiftir.

Zimbabwe- Viktorya Şelalesi- Livingstone Anıtı
Zimbabwe- Viktorya Şelalesi- Livingstone Anıtı

       David Livingstone, adını verdiği bu şelaleleri ikinci kez ziyaretinde kendisini Avrupa’da yeniden şöhrete kavuşturacak ve onu kendi kuşağının en etkili kaşiflerinden biri yapacak olağanüstü bir Afrika yolculuğunun ortasındaydı. Bu seyahatinde orman içinde görünen tuhaf dumanı merak eder ve Makololo kabilesinden tanıştığı bir gençten kendisini kabile şefinin de bahsettiği kükreyen duman Mosi-Oa- Tunya’nın ayağına götürmesini ister. Orada fay kırıklarında çıkan sudan ıslanırken inanılmaz gürültülü akıştan da şaşkına döner. Hayatının en üstün doğal keşfini yaptığına inanır ve bu görkemli şelaleye Kraliçesi Viktorya’nın adını verir yıl 1855.

       Viktorya Şelalesi’nde 5 farklı Katarakt (şelale) vardır. Devil Katarakt-Main Katarakt- Horseshoe Falls-Rainbow Falls ve Eastern Katarakt.

       Viewpoint 1- Devil’s Katarakt (Şeytanlar Şelalesi) bize görsel bir şölen sundu muhteşem Gökkuşağı🌈. Nasıl güzel ses gerçekten de gök gürültüsü gibi, bu arada cataract Latince şelale demektir. Burası Viktorya şelalesinin ilk bakış noktası. 70 metre yüksekliğinde ve 30 metre genişliğindedir. Ve yine şelalenin en alçak ve batı noktasıdır.

       Ayrıca 3 dere kayalıkları* Three Rills Cliffs* olarak da adlandırılan Katarakt adasına da bakmaktadır. Devil adını yerli kabileler eskiden burada soldaki suyun hemen üstündeki Katarakt adasında suyun az olduğu dönemlerde kurban törenleri düzenledikleri için almış. Ve yine burası Livingstone heykelinin dikildiği bakış açısının aynısı. Her gözlem yerinde tabelalarda bu kısa bilgiler verilmiş.

Zimbabwe- Viktorya Şelalesi-Devil's Katarakt
Zimbabwe- Viktorya Şelalesi-Devil’s Katarakt *Wievpoint -1*

       Toplamda 16 tane viewpoint- gözlem yeri var. İlk 7 ye kadar Devil’s Katarakt’ın en güzel gözlem yerleri. Şimdi gözlem 3’e doğru gidiyorum.

       Viewpoint 3-Burada doğrudan karşıdaki Devil katarak ile Katarakt Adasının arasından çağlayan gibi akan şelaleyi görebilirsiniz. Şelalenin bu kısmında gücü hakkında bir fikir ediniyoruz.

       Yüksek su mevsiminde adanın neredeyse yarısı sular altında kalır. Bu adada Zambiya’ya doğru uzanan bir fay hattı var ve buradaki sular fay hattındaki kayaları ki bunlar sert yapılı bazalt tabakalardır bloklar halinde çıkarmaya başlarsa gelecekte bir şelale daha oluşabilir. Gerçi bu işlem çok uzun yıllar sürdüğü için bu bölgede yakın zamanda bir şelale oluşumu beklenmiyormuş. Hatta bir milyon yıl diye yazıyor. Ve şelalenin en düşük noktası burası.

       Viewpoint 4- Buradan şeytan kataraktı ve ana şelalelerin bir kısmını görebiliyoruz. Kenarından bakıldığında uçurumun üzerinden düşen su tarafından kıvrılan derin bir havuz manzarası görülür diyor ama ben göremedim. Havanın uygun olduğu ve zamanlamanın iyi olduğu açık bir günde çok parlak ve güzel bir çift gökkuşağı görülebilir ayrıca gece boyunca bu bakış noktasında güzel bir Ay gök kuşağı da görülebilir diyor. Evet Ay dolunaydan bir gün önce, dolunay sırasında ve sonrasında toplam 3 gün yani Ay parlak olunca çok güzel görünüyormuş. Keşke görebilseydik ama Gökkuşağı🌈 yine muhteşem hem de duble…

Zimbabwe- Viktorya Şelalesi-Devil's Catarac
Zimbabwe- Viktorya Şelalesi-Devil’s Catarac

       Ne demiştim 7 No’lu bakış açısına kadar fotoğrafladığım yerler Devil’s Katarakt idi. Şimdi 5 No’lu yere doğru gidiyoruz. Yürüyüş yollarını güzel yapmışlar ağaçtan ziyade Afrika’nın yüksek çalılıkları arasından yürüyoruz. Ağaçlar yani yağmur ormanı hemen arkamızdaki kısımda. İlerdeki Main Cataract- Ana şelale görünmeye başladı.

       Viewpoint 5&6- Main Cataract- Ana Şelale iyice görünür oldu. Şelale yanında ve fotoğrafın solunda bazalt kayalar görülüyor. İşte o kayalar suyla aşınmıyor ama yavaş yavaş yerinden plakalar halinde milim milim hareket ediyorlarmış. İşte bu nedenle taş yüzeyler parlak ve kaygan değilmiş. Yukarda da bahsetmiştim milyonlarca yıl sonra ancak o bölüm de yıkılıp yeni bir şelale olabilirmiş. Yine muhteşem bir görüntü. Bir yandan da ıslanıyoruz elbette ama henüz sırsıklam olmadık.

Zimbabwe- Viktorya Şelalesi- Main Cataract
Zimbabwe- Viktorya Şelalesi- Main Cataract

       Viewpoint 7-8 Main Cataract- Ana Şelaleler tam 93 metre yüksekliğinde. Yağışın çok olduğu ortamda dakikada 700.00 metreküplük akış hızına sahiptir. Point 7’ye Önder giderken ben fotoğrafını çektim. 

Zimbabwe- Viktorya Şelalesi- Main Cataract
Zimbabwe- Viktorya Şelalesi- Main Cataract

       Makinam ıslanmasın diye ben kontrollü geçiyorum.28-IMG_1198

       Viewpoint 8-Yukardaki görüntüden itibaren alttaki fotoğrafta gördüğünüz gibi viewpoint 8 ile gerçek yağmur ormanına giriliyor. Sürekli, yılın 365 günü, günün 24 saati yağmur alan tek yerlerden biriymiş. Zaten ortalık dumanlanmaya biz de çokça ıslanmaya başladık.29-IMG_1194

       Bu muhteşem gök gürültülü dumanı bir de videoda izleyelim. 

       Yukarda izlediğimiz muhteşem güzellikteki akışı keyifle izledik.

       Viewpoint 9-10- 11 numaraya kadar sadece gürleyen duman vardı. Önder ıslandı ben gitmedim. 😇 8 numaradaki video başında akan şelale en geniş olanı. Ana şelale ile Livingstone adası arasını kapsıyor. Yürümeye devam her bakış açısının yolunu gösteren tabelalar var onların oradan bakıyorum. 

        Bol dumanlı viewpoint 11′ e giderken patika zaten içeri giriyordu gökyüzü de harikaydı öylesine çektim, baktım gidişat kötü daha öteye gitmedim. 📸 Makinamı korumalıyım yani…

Zimbabwe- Viktorya Şelalesi- Livingstone Adası
Zimbabwe- Viktorya Şelalesi- Livingstone Adası

       Viewpoint 12-Gürleyen duman dan 12’nci yere kadar sadece bol bol ıslanıyorsunuz demiştim fotoğraf çekilse bile görüntüler flu oluyor. Ben ancak 12’nolu bakış açısından bu fotoğrafı çektim 🤷‍♀️ Gürleyen duman üzerime gelmeden sol taraftaki 13 No’lu bakış açısından belki daha net görebileceğim Horseshoe-at nalı şelalesi sağdaki de 14 No’lu bakış açısından görülebilecek olan Gökkuşağı şelalesi-Rainbow.

Zimbabwe- Viktorya Şelalesi- Livingstone Adası
Zimbabwe- Viktorya Şelalesi-

       Ama Önder’im iphone ile ıslanma uğruna bu bölgeyi video olarak harika çekmiş. Teşekkürler hayatım.

       Viewpoint 13-14 Önce açıklamasını yapayım. Horseshoe-Livingstone Adasının doğu tarafından suyun akışı at nalı şeklinde olduğu için bu adı almış. Videoda daha iyi görünüyor. 95 metre yüksekliğinde ve en düşük su hacmine sahip olduğu için de kurak mevsimde en çabuk kuruyan bölümmüş.

       Hatta 14 No’lu bakış açısından görülmesi gereken ama göremediğim Gökkuşağı şelalesi 108 metre yüksekliği ile şelalelerin en yükseğidir. Gürleyen dumanı bu nedenle de çok olunca öğleden sonraları ve 15 No’lu bakış açısına geçerken Gökkuşağının keyfine doyum olmazmış. Ama biz o keyfi yaşayamadık göz gözü görmüyordu ki! İnanın ve görün.

       Viewpoint 15- Danger point taşlar kayganmış zaten uçurum kenarı olduğu için bu adı almış kısaca gidilmez. Gidilebilse Zambiya tarafında kalan Eastern Cataract görülebilirdi.

       Afrika’nın mevsimsel farklılıkları elbette Victoria Şelalelerini ve akış hızlarını da etkiler. Düşük su mevsimlerinde 5 bölümden bir veya daha fazlası kurusa bile Victoria Şelalesi hiçbir zaman tamamen kurumaz. Özellikle Şeytan Kataraktı ve Main (ana) Şelaleden sular akmaya devam eder.

        Mevsimsel en yüksek su akışı Mart-Nisan ayıdır, en düşük su akışı Kasım-Aralık başıdır. Şimdiye kadar kaydedilen en büyük su akış hızı Mart 1958 yılında dakikada 700 milyon litre olarak kayda geçmiş.

       Göremediğimiz aşağıda boğaza doğru bir havuz gibi Boiling pot varmış adı üstünde ama biz köpüren tencere kazan vs. göremedik rafting falan yapılıyormuş. Zaten bir şey göremedik duman altıyız. 😁 Hadi son bakış noktasına gidelim mi?

Zimbabwe- Viktorya Şelalesi
Zimbabwe- Viktorya Şelalesi

       Viewpoint 16-Victoria Falls Bridge, Baktık 12’den sonra pek fotoğraflık durum yok biz de köprüye gidelim dedik. Bu son bakış açısı için geri döner gibi gittik şelalelerden artık uzağız. Zimbabwe ve Zambiya’yı birbirine bağlayan köprü. Ah inşallah tren geçerken rastlarız Önder hadi dedim ama tren yok. 🥹Biraz grup arkadaşlarımızın fotoğraflarını çektik derken inanamadım tren geçiyor. Heyecanımı tahmin edersiniz gerçi yük treni ama olsun şu güzelliğe bakınız.

Zimbabwe- Viktorya Şelaleleri köprüsü
Zimbabwe- Viktorya Şelaleleri köprüsü

       Köprünün tarihinden bahsetmekte yarar var. Zimbabwe’de ilk madencilik şirketini kuran İngiliz Cecil John Rhodes’tir demiştim, hayli de zengin olan Rhodes’ in hayallerinden biri de Cape’ ten Kahire’ye kadar demiryolu bağlantısı kurmak. Bu hayali için de önce Batoka vadisindeki bu köprüyü inşa etmekle başladı.

       200 metre uzunluğundaki köprünün 150 metre uzunluğunda da kemeri var. Bir mühendislik harikası olan köprü İngiltere’de inşa edilmiş. Kontrol amaçlı önce orada monte edilmiş sonra parçalara ayrılarak buraya getirilmiş. Afrika’nın sıcağında genleşip bükülmesin diye beton payandalara monte edilmiş. Ve beton ayakların yapımından sonra köprünün kemeri her iki yamaçta aynı anda monte edilmiş. Müthiş başarı.

       İnşası 14 ayda tamamlanan Zimbabwe ile Zambiya’yı birleştiren köprü 1905 yılında açılmış. Yazık ki açılışına öncülük ettiği köprünün bu özel gününü görmeye Cecil Rhodes’ in ömrü vefa etmemiş. Ve zamanında Dünya’nın en yüksek demiryolu köprüsü olmuş. İki ülke, turistlerin her iki taraftan da günlük geziler yapmalarına sınır karakollarından vize alınarak müsaade ediyorlar.

       Artık geri dönüyor şelaleye geldiğimiz yoldan buluşma yerimize geliyoruz. Ah yine her taraf Babun dolu, biz de kedi burada Babunlar. 🐒🐒

       Biz biraz erken gelmişiz etrafı kolaçan ediyorum. Bu arada masamızda bir sapan gördük, ay dedim çocukluğum geldi aklıma, zamanında az kullanmadık. 😇 Yok hiç kuş avlamadım biz gazoz şişesi veya konserve kutusuna atış yapardık. Buradaki görevi meğer Babunları korkutmakmış. Babunlar hani bir değil 6 erkek gücüne sahip, hırsızlıkta rakip tanımayan burnu uzun poposu kırmızı maymun çeşidi. Masada sapan veya sahte yılan bile görseler önünüze ne kadar yemek yığsanız saldırmazlarmış.

       Bahçeyi gezerken ağaç gövdesine işlenmiş portreyi görünce kaçırmadım. İyi de yapmışım zira adını bile işlemişler ve çok meşhur biri.

Zimbabwe- Viktorya Şelaleri
Zimbabwe- Viktorya Şelaleleri

       Stanley Jordan gitarı özel bir vurma tekniği ile çalan Amerikalı bir gitar virtüözü. Burayı ziyaretinden sonra işlemişler. Etrafı gezerken parkın girişinde şelalelerle ilgili panolar gördük. Şelalelerle ilgi pek çok bilgilendirici veriler mevcut. Viktorya şelalesinin jeolojik oluşumunda bahsettiğim bilgilerin kaynakları bunlar.

       Evet Viktorya Şelalelerini de gördük peki Zimbabwe’yi bu kadar görmek yeter mi? bize yetmedi. Ama zaten turizm için sadece şelalesi var. Şelaleyi bir de Zambiya tarafından göreceğiz. Her zaman olduğu gibi magnet almak üzere parkın karşısındaki alışveriş yerine gittik.

52-IMG_1112       Magnetler alındı, ama insanları peşimizi bırakmadı hayli ısrarcı oluyorlar. Zimbabwe’ye yarın sabah erkenden veda edeceğiz ama biz şimdiden elveda derken anılarda da yer alalım dedik. 

Zimbabwe'de Alev&Önder KAPLAN
Zimbabwe’de Alev&Önder KAPLAN

       Yakın sınır komşusu Botswana’da görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

BÜYÜK AFRİKA TURU -GÜNEY AFRİKA-7 🇿🇦

GÜNEY AFRİKA *Johannesburg* 3.Gün devam

       Evet tarih hala 2 Mart 2023 Johannesburg’da 3. günümüzde kültürel Lesedi köyünü gezmiştik. Lesedi’den çok uzak değil 3-4 km kadar mesafede olan Lion & Safari Park’ta yine bir saat süren kısa bir safari yapacağız. Lion park 2016 yılından beri yeni yeri Hartebeespoort bölgesine geçmiş ondan sonra adı da Lion & Safari Park olmuş. 1200 dönümlük alana sahip parkta Afrika’nın bilinen hayvanlarını göreceğiz. Hatta zürafalar, deve kuşları ve antiloplar girişteki restoranın yanına kadar geliyorlarmış. Yo Aslanlara yasak 😁 gelemezler ve diğer vahşileri bakın nasıl göreceğiz bir saat çok az belki hepsini göremeyebilirmişiz.

       Güzel bir park belli girdiğimiz kapının tam karşısında devasa bir Aslan heykeli varmış sonradan fark ettim ama yeniden çekmemişim. Bilet gişelerinde bize hoş geldiniz diyen Tavus kuşu, altta kültürel eşyaların satış yeri, yandaki fotoğraf safari sonrası buluşma yeri restoran.

       Park alanına girdik bizi bekleyen safari kamyonuna doğru yürüyoruz. İnanılmaz bir görüntü hemen aklıma *Maymunlar Cehennemi* filmi geldi. Orada hayvanlar kafesteydi burada bizi kafese koydular. 😁 Yerel rehber bize nasıl davranış sergilememiz gerektiğini anlatıyor. Aşırı ses çıkarmayın elinizi tellerden dışarı çıkarmayın arabaya atlayan olursa kafes var hiçbir şey olmaz ama sakın bağırmayın dedi telefonlarınızı da kafese yakın tutmayınız ikazını unutmadı.    

       Arabamız durunca kapalı tel bir kapıya geldiğimizi gördük güvenlikçi kapıyı açtı biz geçtik bu defa ikinci kapı açıldı çift geçişli güvenlikli durumlar. Safari alanı çevresi ile diğer hayvanların sahaları da birbirlerinden tellerle ayrılmış. Alttaki dördüncü kare.

       Evet öncelikle adı park ama bin küsur dönümlük doğal bir alan. İçindeki hayvanları avlamak yasak, bir dönem hayvanlara temas etmek serbestmiş ama talihsiz kazalar ölümle sonuçlanınca yasak getirmişler. Bu kez daha küçük ölçekli parklar açılıp hayvan severlere gelin burada yakından görün hatta sevin denince Milli parkın turist sayısı, dolayısıyla kazancı da azalmış. Şimdilerde tekrar hayvanlara temaslı safari yaptırıyorlarmış. Aslan yavrularına benim korkusuz torunlarım olsa bayılırlardı.

       Hava çok sıcak Allahtan arabada az kişiyiz ve üstü kapalı ama havadar. Rehberimizin heyecanlı ama sessiz olun ilk Aslan ailesine geliyoruz dedi. Bu arabadakiler de haberleşiyorlar. Herkes heyecan içinde yüksekçe çalılıklar önünde yatan 🦁 Aslanları nihayet görüyoruz. Parkın büyüklüğünü de görünüz.

GA- Johannesburg-Lion & Safari Park
GA- Johannesburg – Lion & Safari Park

       İnanılmaz güzeller bir de dişi var uyuyor. Zaten sıcak ve karınları toksa saldırmıyorlar. Ay inanmıyorum yerel kadın rehber eline aldığı bir püsküllü sopa ile aslanı çağırıyor. Adı bile var da ben yakından çekeyim derdindeyim. Homurdanarak yerinden kalktı bir rahat vermediniz diye hızlıca geldi. Ama kızdı bu kez gelip sopanın ucundaki püsküle saldırdı. Dişleri arabanın telinde çektikçe çekti ay demeye kalmadı ben dişi kırılmıştır kesin dedim. Ama kırılan aslanın dişi değil arabanın kafes demiri oldu inanılmaz.

       Sürüşe devam başka bir ağaç altı ve yine aslanlar ailecek yayılmışlar. Bu kez onları yerlerinden kaldırmak mümkün değil gibi. 😁 Ama baba Aslan kalktı şöyle bir dolaşıp yine yattı. Gerçek uzun yeleli Afrika aslanı bunlarmış. Diğer beyazlarla aynı yerdeler ama anlaşılan kim nerede bir ağaç gölgesi bulursa orada yayılıyor.

       Biraz daha gittik bu bölge hep aslanların yeri. Karşıdan gördüğüm anda ama bu Aslanlar beyaz demişim. Evet parkın nadir bulunan beyaz aslanları. Soyu tükenmesin diye çok iyi bakıp besliyorlar dolayısıyla rehber kadına da alışıklar. Pek sessizce geldi, baktı bizim fotoğraf çekmemizi bekledi sonra yürüdü gitti. 😍

       Manzara çok güzel çevrede hangi hayvan var bakınıyoruz bir iki zebra gördük derken çoğaldılar hatta grup içinde Gemsbok veya Güney Afrika antilobu olarak bilinen Oryx cinsi hayli büyük antiloplar da var. 

       Arazide yalnız olmadığımızı biliyoruz ama henüz kimseyle karşılaşmamıştık derken karşımızda iki tane ATV çıktı. Arkada görülen elektrikli telleri görebilirsiniz. Ağaçların bol olduğu bir yerden geçerken aa Zürafa 🦒 dediler ama görmekte hayli zorlandık. Upuzun boynunu gördük ağaçlardan yaprak yiyordu. Bakın ne kadar zumlasam da iyice görmeme yetmedi. Ağaç dallarıyla bütünleşmiş ay çok sevimli bu hayvanlar.

       Daha geniş bir yerden geçiyoruz bu topraklarda yani Hartebeespoort çevresindeki kırsalda yüzyıllar önce Güney Afrika veya Anglo – Boer Savaşı yaşanmış. Girişte gördüğüm bir panoda anlatıyordu. Alttaki fotoğraf çevreden fikir vermesi açısından bir görüntü.

GA- Johannesburg-Lion & Safari Park
GA- Johannesburg-Lion & Safari Park

       Kalkheuwel Savaşı; 1899-1902 yılları arasında Transvaal Cumhuriyeti ve Özgür Orange Devleti adlı iki Boer (Afrikaner) Cumhuriyeti arasındaki savaş olarak anılır. Alttaki panoda gösterilmiş ekliyorum.

97-IMG_3480

       3 Haziran 1900’de Korgeneral John French komutasındaki 4.500 İngiliz atlı taburu Johannesburg’dan Pretoria kalelerinin batısına doğru harekete geçer. Amaçları Boer’lerin demiryolu ile Batı veya Kuzey’e kaçması engelleyip Boer’lerin başkenti Pretoria’nın kuzeyinde bulunan Wonderboom kalesini ele geçirmek. Ardından da Pretoria – Pietersburg demiryolunun kuzeyindeki Waterval’daki esirleri kurtarmaktı.

       Ancak Kalkheuwel dar geçidinde General Sarel du Toit liderliğindeki Boer komandoları tarafından pusuya düşürüldüler. Geçit dardı silahları ve yardımcı kuvvetlerin ön safha geçmesine engel oldu. Bütün gece süren çatışmalar sonunda akıllı İngilizler topçularını kayalık bölgeye çekip avantaj elde ettiler. 20 adamını kaybeden Boer’ler şafakla beraber geri çekildiler. (Boer’ler Güney Afrika’da Hollanda kökenli, bir Hollandaca lehçesi olan Afrikaans konuşan halk) İngilizler sadece 3 kayıp vererek teorik olarak savaşı kazanmış sayıldılar. Diyor safariye dönüyorum.

       Yine bir tel çitten geçtik yüksek çalılıklar var ses yok dendi ve bingo evet yerde sere serpe uzanmış iki Çita. 🐆 İnanamadık şoför mümkün olduğunca yakına kadar girdi bakın şu güzellere. Ay birazcık bile kalkmadılar. Aslında gönlümden Leopar görmek geçiyor ama anlaşılan o ki bu kısa sürede daha fazla dolaşamayacağımız için Leopar görme şansımız yok.

GA- Johannesburg-Lion & Safari Park
GA- Johannesburg – Lion & Safari Park

       İnanın hayvanat bahçesinde, kafesler içinde görmekten çok farklı bir duygu bu. Yerel rehber birtakım sesler çıkardı ama bizde çıt yok. Fotoğraflar çekildi başka bir bölgeye gidiyoruz zaman daralıyor zaten 1 saatlik bir safari. Derken az ilerde bir tane daha gördük. Etraf seyreder gibiydi. Çitalar bilirsiniz Dünyanın en hızlı koşan hayvanıdır. Çok çabuk ve hızlı bir şekilde avlanırlar. Gözlerinden aşağı inen siyah çizgiler için yakaladıkları avları için ağlıyorlar denir. 🐆

       Yola devam artık son bir turdayız bu kez vahşi köpekleri görecekmişiz ve göründüler. Ama onlar da sıcaktan olsa gerek yere serilmişler. 😁 Yaban köpeği yerine *Wild Dog* demiş İngilizler. Afrika’ya özgü bu köpeklerin nesli tükenmek üzereymiş. Yaban köpeklerinin birkaç alt türü var ve hepsi az çok beyaz ve siyahtır. Bakın kulakları yuvarlak kürkleri benekli. Her hayvanın kürkünün benekleri ve rengi de farklı olurmuş.

       Güney Afrika Folklorunda Botsvana’daki San halkı, bu Afrika yaban köpeğini en iyi avcı olarak görüyor ve geleneksel olarak şifacıların ve şamanların kendilerini yaban köpeğine dönüştüreceğine inanıyorlar. 

       Kısa safari turumuz burada bitti parkın girişine döndük. Bahçe kısmı çok güzel küçük bir akarsuyu bile var.  

GA- Johannesburg-Lion & Safari Park
GA- Johannesburg – Lion & Safari Park

       Böyle turistik aktivite olan yerlerin hediyelik eşya bölümü olmazsa olmazı elbette bakındık. Afrika’nın meşhur faresi Dassie, Beyaz bir oklu kirpi gördük hemen çektim. Henüz yavru olan bir de timsah var Nil Timsahı. Tuzlu su timsahından sonra dünyadaki ikinci büyük timsah olarak kabul edilen bir Afrika timsahıdır. 

       Evet bugün de böyle bitti yarın sabah yolumuz Zimbabwe’ye. Ama İstanbul’a dönüşümüz yine Johannesburg’dan olacak ve şehri ancak o zaman gezeceğiz, şehrin içinde yürümek tehlikeliymiş sonuçta panoramik otobüs gezisi olacak. Kısaca fazla bir şey göremeyeceğiz, onun için sizi şimdi gezdireceğim hem Güney Afrika’yı hem de Johannesburg’u gezip bitirmiş olacağız. 

       Rehberimiz Barbaros Kotoğlu; otobüsten inip yürümemiz mümkün değil,  bu şehirde yaşayıp da merkeze inmeyen bir sürü insan var hem de siyah beyaz zaten sokakta bile gezemez zira dünyanın suç oranı en yüksek şehirleri arasında dediğinden itibaren arabanın camından görebildiğimiz kadarıyla sürekli geçtiğimiz yerlerin fotoğrafını çektik.

       Bugün hava yağmurlu otobüsle Johannesburg’un kalbine gidiyoruz. Evet yeni söyleyiş şekliyle Jozi Güney Afrika’nın ticaret merkezi haline dönüşmüş. İlk keşfedildiği yıllardan beri altın maden yatakları sayesinde gerçekten de taşı toprağı altın denecek bir şehir. Zaten o nedenle Afrika’nın altın şehri ünvanını kazanmış.

       Sömürge döneminde Hollanda ve İngilizler yaptıkları fabrikaların birçoğunu Apartheid sonrası bırakıp gitmişler. Nelson Mandela hapisten çıkıp ülkeyi Demokrasi ile tanıştırmış ama olay o kadar yeni ki halk kölelikten başka bir şey bilmeyince fabrikaları işletememişler. Yaşadıklarını sindirmeleri daha çok zaman alacaktır.

       Jozi’nin kentsel yerleşimi, Newtown- Şehir merkezi- Sandton yerleşim yerleri yani banliyö ve uydu bölgeleri şeklinde. Şehirde yürüyerek hiçbir yeri gezemezsiniz. Jozi’nin yine de turisti çeken bir cazibesi var. Yanınıza yerel bir rehber almadan veya özel bir araç kiralamadan gezmeniz hiç mümkün değil. Sadece turistler ya da beyazlar değil yerli halkın bile akşam işten evine dönerken gaspa uğrama ihtimali çok yüksek. Altta paylaşacağım Gandhi Caddesindeki bu metrobüs duraklarında tek beyaz göremezsiniz ve metrobüslere beyazlar asla binemez. Fotoğraftaki iki yüksek binadan kırmızı yazısı görünen şehrin 54 katlı en yüksek binası Carlton Otel.

GA- Johannesburg- Gandhi Square
GA- Johannesburg- Gandhi Square

       Merkez bölge- Newtown zamanın büyük şirketlerinin bankaların, lüks otellerin merkeziymiş artık birçoğu yıkık ve harap durumda zaten kanalizasyon sistemi de yok. Bölgede bulunan yüksek binalardaki Sony gibi elektronik devleri de şehri terk etmek üzereymiş.

GA- Johannesburg
GA- Johannesburg

       Çevredeki kafeler artık uyuşturucunun serbestçe satıldığı gece kulüpleri olmuş kısaca neden güvenli yerler değil belli. Şu alttaki fotoğraflara bakın canım postanenin hali. Yakılmış yıkılmış. Bölgedeki işletmelerin terk edip banliyölere gitmesi sonucunda sahipsiz kalan binaları suç örgütleri önce kiralamış sonra sahte tapularla ele geçirmişler. Öyle ki polisler dahi suçlularla başa çıkamıyormuş.

       Kütüphanenin tam karşısında Belediye binası var onu da Önder çekmiş. 1914 yılında yapılan bina 1974 yılında Ulusal Anıt olarak belirlenmiş. Sütunlarında yazılar var. Halkın anlamlı katılımı, Kamunun yönetime olan güveni gibi. 100 metre kadar sonra her yerde çokça gördüğümüz Shoprite Avm var ve yan sokağı yerel sebze pazarı gibi.

       Jozi’de beyazlar kadar onların renkli dedikleri bizim melez dediklerimiz de sevilmiyorlar. Neyse çevreden devam edelim görüntüler çok normal gözükse de yalnız gezilemeyecek çoğu kartelin elinde olan mekanlar. Zaten burada yaşayanlar genelde ya evi iş yerine yakın olsun isteyen yerliler ya da fakir olanlar. 

       Her yerde olduğu gibi burada da çöp ayrıştırıcı insanlar var. Jozi çok zengin maden yataklarına sahip, altın ve elmas zengini bir şehir ama bu madenlerde çalışanlar siyahi halk ama işletenler hala beyazlar. Ve hala elektrik kısıtlaması yaşanılan, su sıkıntısı çekilen bir şehir. Güvenlik sıfır hala trafik ışıklarında durduğunuz anda arabanızın camı kırılıp gasp edilme olasılığınız var. 

       Devam edelim manzaralar henüz düzelmedi. Çevrede gördüğümüz bankaların hepsi eli silahlı her an ateş edebilecek güvenlikçilerle korunuyor. Çalışan beyaz yakalıların siyahi bile olsa oturdukları yerler duvarlar yetmiyor elektrikli tellerle çevrili ve çift kapı güvenlikli. Enteresan olan tüm korumalar hep siyahi.

       Güzel bir köprüden geçiyoruz *Nelson Mandela Köprüsü* 2002 yılında 33 bin rand harcanarak yapılmış. Newtown ile Braamfontein ilçelerini birbirine bağlıyor. Altında da tren garı var ve tam 42 tane de ray varmış. Jozi’de Gautrain metro çok pahalıymış.

GA- Johannesburg- Nelson Mandela Köprüsü
GA- Johannesburg- Nelson Mandela Köprüsü

       Bir diğer büyük sorun şehir genelinde AIDS’li hasta sayısının çokluğu. Ülkenin genelinde nüfusun % 10’u AIDS’li, hastaların yanı sıra bir de taşıyıcı olanları düşünürsek sayıları hiçte azımsanacak gibi değil. Üstelik fakirlik diz boyu olunca beslenme yetersizliğinden ölümleri de hızlı oluyormuş. Çalışmalar varsa da yetersiz sanırım, çok yazık. 

       Jozi aslında yemyeşil bir kent keşke sokaklarında rahatça yürüyebilseydik. Bu kadar olumsuzluğa rağmen turistleri çeken bir özelliği var *Apartheid Müzesi* ve altın madeni turları. Biz hiçbirine vakit bulamadık. Apartheid deyince aklıma geldi yine kulağınıza aşina bir şarkı var hatırlatayım dedim.

       *Gimme Hope Jo’anna* söyleyen Eddy Grant aslında İngiliz-Guyanlı bir şarkıcıdır. Güney Afrika’yı ziyareti sonrası apartheid dönemi hükümetini hedef alan bu şarkıyı yapar. Buradaki Jo’anna güzel bir kadın değil Jozi’dir ve yine apartheid ile mücadele sonrasında sistemin çökeceği umudunu dile getiriyor. Yayınlandığı 1988 yılında Güney Afrika’da hükümet yasaklar ama yine de halk tarafından çokça dinlenir. 

       Sözlerin ilk kıtası;
Jo’anna bir memleketi idare eder
Durban’ı ve Transvaal’i yönetir
Halkının azını mutlu eder
Geri kalan mutsuzlar umurunda değildir
Bir sistemi vardır kimisi ırkçı der
Sistem bir zenciyi esir eder
Ama belki baskı Jo’anna’ya gösterecek
Herkesin nasıl bir arada yaşayabileceğini
Bana umut ver, Jo’anna 
Umut, Jo’anna                    Hepsini merak edenlere adres    https://lyricstranslate.com
 
 
 

       Her şeye rağmen bu şehirde güvenli bölge hiç yok mu? Var elbette Sandton gibi banliyöler güvenliymiş. Yine de geç vakit yalnız dolaşmayın diyorlar. Jozi’ye de veda zamanı geldi. Arada şöyle iki güzel Cami’ye rastladık paylaşmalıyım.  İlk fotoğraftaki Jumuah Camii olarak da bilinir, Malaylar döneminden en eski ibadet yeri ve cami olan Kerk Caddesi Camii’dir. Diğer Houghton bölgesinde aynı adı taşıyan camidir mimari tarzı ve bembeyaz oluşu ile çok güzel.

       Artık Jozi- Joyburg- Johannesburg hangisini severseniz O’na veda vakti geldi. Ben Jozi’yi sevdim ama sadece bir kez görmek ve en güzeli benim Türkiye’m diyebilmek için gelinir. Bir sonraki rotamız Zimbabwe. Vedamız elbette Güney Afrika Cumhuriyeti’nin kurucusu Nelson Mandela ile olmalı. Umarım beğenmişinizdir görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

Nelson Mandela
Nelson Mandela

BÜYÜK AFRİKA TURU – GÜNEY AFRİKA-6 🇿🇦

GÜNEY AFRİKA *Johannesburg* 3.Gün

Johannesburg’da 3. günümüz tarih 2 Mart 2023, sabah kahvaltımızın ardından rehberimiz Barbaros Kotoğlu ile günlük programımız başlıyor. İlk güzergah Güney Afrika’da yaşayan siyah ırkın kabile yaşamlarını, gelenek ve görenekleri ile danslarını yakından görecek hatta deneyimleyecek olduğumuz kültürel bir köye gidiyoruz. Yolumuz 1 saat 15 dk. İlk fotoğraf otel bölgesinden ikincisi Waterfall City merkezindeki PVC plastiğin binası diğeri Lesedi köyü girişi.

Daha önce bahsetmiştim arkadaşlar hatırlayın kabile adları Zulu, Xhosa, Basotho, Ndebele ve Pedi’ydi diye başladı rehberimiz. Köyü gezerken de anlatacağım ama biraz bahsedelim. Köyün kuruluş tarihi çok da eski sayılmaz 1993 tamamen turizm amaçlı hazırlanmış köyde gerçek kabile elemanları hem kalıyor hem de çalışıyorlar. Lesedi Kültür Köyü, çeşitli Güney Afrikalı etnik grupların kültürel mirasını sergileyen bir köy. Hoş bir sürpriz yapıp danslarına katılacağız ayrıca bize kullandıkları vurmalı çalgıları, davulun nasıl çalındığını da öğretecekler.

       Lesedi ışık anlamındadır. Kral Moshoshoe’dan ilham alınmış. Kral *Kültürümüz ulusumuzun ışığıdır* demiş. Yemyeşil bir ortam, park yerinden indiğimiz anda ritmik davul sesleri ile etnik müzikleri başladı. Rengarenk boncuklu giysili kızlar, başlarında hasır şapkaları ile yerel kıyafetlerini giymiş kabile elemanları hemen kapının girişinde dans ederek bizi karşıladı. Şu görüntüyü videoya almak vardı ama malum anı fotoğrafçılığı ön planda olunca istediğim sonucu alamadım. Ama fotoğraflarım çok güzel oldu. Kapıda Afrikans dilinde *Siyanamukela -hoş geldiniz yazıyor. İki saatlik ziyaretimiz de böylece başlıyor.

GA- Johannesburg- Lesedi Köyü
GA- Johannesburg- Lesedi Köyü

Kapının önünde hep beraber dans etmeye başladık. İnanılmaz güzel hareketlerle dans ediyor hoş geldin şarkısı söylüyor bir yandan da ayaklar yere hızla vuruluyor. İçeri buyur edildik, güzel bir de mango suyu ikram ettiler. Servis yapan kadın çok sevimliydi beraber fotoğraf çektirdik. Önder’i de başka bir kız ile fotoğrafladım güzel bir anı oldu.

Köyü birlikte gezelim. Bu iki saatlik programlar her gün sabah ve akşam üstü olmak üzere iki kez yapılıyor. Karşılandığımız bu ilk köy Ndebele kabilesine ait. Boncuk işlemeler yoğunlukta ama şu kadınların boyunlarını uzatan tasmalar da tezgahlarda yerini almış. Aslında çok garibe gitmişti bildiğim kadarı ile bu tasmaları Myanmar’da ya da diğer bilinen adı ile Burma sınırındaki Karen kadınları, beş yaşından itibaren boyunlarına takmaya başlıyorlardı. (uzayan boyunları değil eğilen omuzlarıdır)

Güney Afrika’da yani burada da Ndebele kabile kadınları geçtiğimiz yüzyıla kadar takıyorlarmış. Ama artık sağlık sorunları nedeniyle takan yokmuş sadece turistik amaçla satıyorlar. Duvar tablolarında da görülüyor. Gerçi şimdi varsa da metalleri doğrudan boyunlarına sarmıyor çıtçıtlı kemer şeklinde takıyorlarmış. Aşağıdaki ilk fotoğrafa tıklarsanız daha büyük olunca çıtçıtlı olduklarını görürsünüz. İkinci fotoğrafta da duvardaki posterde eski takılmış şekli görülüyor.

Bu halkaları takma sebebi bilmeyenler için hatırlatayım. Kız çocukları çirkin gözüksünler de erken yaşta kaçırılmasınlar diye takılıyormuş. Sonraki yüzyıllarda boyun sağlığı bozulunca vazgeçmişler. Zira gece yatarken de zor olunca çıkarmadan yatmışlar ve yastık yerine boyunlarına destek olacak tahta takoz gibi diyeyim bir tahta koymuşlar. Zaman içinde uykusuz kalan kadınlar da akıllanmış sağlıklarını düşünür olmuşlar galiba ne diyeyim.😁

Alış veriş için dolaşanlara ben de fotoğraf çekerek katıldım. Alacaklarımı Zambiya’ya saklıyorum. Evet daha uygun fiyatlı oluyormuş. Burada boncuk işleyen kızlar çok sevimli. Ufak çaplı lafladık boncuk işlerinin bizde de çok yapıldığını anlattık. Köylü kadınlar da boncuk işlerken bir yandan da gülerek konuşuyorlardı. Dedikodu olmazsa işin keyfi de olmazmış. 😁 Bu söz bize ait.

Gezdiğimiz yer Ndebele kabilesine ait kültürel objelerle süslü. Çay veya kahve içip atıştırma yapabileceğiniz yerler de var. Ndebele kabile yapıları çok renkli boyanmış ve geometrik şekilleri çok hoşuma gitti. Yerli kadınların el boyaması olan bu geometrik şekiller elmas kesiminden esinlenilmiş ve genç kızlar evlenmeden baba evi de olsa boyayamazlarmış.

Alış verişi sonraya bırakın sayın misafirler içeride davul çalmayı öğreneceğiz haydi diyen rehberimize uyduk. Kültürel özellikli eşyalar ile çok güzel dekore edilmiş benim zamanımın müsamere salonuna alındık. ☺️ Yerimize oturunca hepimize birer darbuka benzeri küçük davul verildi. Kabile şefi geldi bize önce bu vurmalı çalgıyı tanıttı. Keçi derisinden zarı ile boyun kısmı ağaçtan oyularak yapılan bu davulun adı Djembe’dir dedi. Önce manzarayı görelim.

       Ardından Zulu kabilesinden olduğunu tahmin ettiğim bize Djembe (cembe diye okunuyor) 🪘🪘 çalmayı öğretecek kabile üyelerini djembe’yi çalarken gösteren fotoğrafları ile paylaşayım.

GA- Johannesburg- Lesedi Köyü
GA- Johannesburg- Lesedi Köyü-Djembe çalan kabile üyeleri

Djembe çalma deneyimimizden sonra kabile reisi veya köyün şefi adı Esvelani Tombela ( bu kadar çözebildim) Türkçe *Barış* anlamında, yanımıza yerel bir rehber kızımızı verdi köyleri gezmeye başlıyoruz. İsimleri aklımda kalmadı rehber kız önde biz arkada gidiyoruz. Etraf yemyeşil bayıldım. Bir köy geçtik sanırım sonra uğrayacağız.

Köyleri birbirinden ayıran çitler bazen ağaç dallarından bazen de kamıştan yapılmış. Önümüze çıkan tabelada Sotho yazıyordu.

GA- Johannesburg- Lesedi- Sotho köyü
GA- Johannesburg- Lesedi- Sotho köyü

       Sotho Kabilesi, Güney Afrika’nın dağlık bölgesinde yaşayan bir kabile. Sotho dilini kullandıkları için Basotho diye tanımlanıyorlar. Rondavels olarak adlandırılan konik çatısı ince uzun bambu çubuklardan yapılmış, çubuklar öyle sık ve birkaç kat işlenmiş ki, muson yağmurlarında bile içeri su sızdırmıyormuş. Mimari yapısı yuvarlak olan küçücük evlerde yaşıyorlar. Önce geleneksel giysili kabile üyesi erkeği tanıyalım. Başında samandan dokuma geleneksel Mokorotlo denen konik şapkası, dağlık yerde yaşadıkları için omuzunda kışın sıcak, yazın da serin tuttuğuna inandıkları olmazsa olmazları battaniyesi (Marilyn Monroe’nun *bazıları sıcak sever* diye bir film vardı  😁 )

Neyse bu konik şapka ülkeleri Lesotho’nun bayrağında bile yer almıştır. Battaniyeleri ataları kral I. Moshoshoe’dan kalma. Kral hayvan derisinden yapılmış (galiba leopardı) kullanırmış yine işin içinde iş var İskoç üreticilerin hediyesi battaniyeyi çok sevince hayvan derisi üstlüğünü atmış. Kral giyince tüm kabile *bize de* misali battaniyeye bürünmüşler, artık bir gelenek olmuş. Çizme de tarlada, hayvan güderken ve maden ocaklarında çalıştıkları için kullanışlı oluyor hem de dans ederken ayak vurmalarında iyi ses çıkarıyormuş.

GA- Johannesburg- Lesedi- Sotho köylüsü
GA- Johannesburg- Lesedi- Sotho köylüsü

Kızımız Basotho değil şimdilik yerel rehber. Ama fotoğraf makinamı gören beni de çek dediği için kıramadım. Ayakkabısındaki deniz kabuğu görünümlü şeyler kalın naylondan yapılmış içinde ne varsa yere vurdukça ses çıkarıyor çok hoş doğrusu. Neyse konuyu dağıtmayayım.

GA- Johannesburg- Lesedi- Sotho köyü
GA- Johannesburg- Lesedi- Sotho köyü

Konumuz olan Sotho halkının esas toprakları tamamen Güney Afrika sınırları içinde kapalı kalmış yani denize kıyısı olmayan parlamenter monarşi ile idare edilen küçük bir ülke burada sadece eskiyi yaşatıyorlar. İlk fotoğraftaki köy evi çatısına kırık fil dişleri yerleştirilmiş zamanın büyücüsü 🧙🏿‍♂️ ya da şifacısının evi, diğerleri evin içi ile tipik bir evin mimari görünüşü.

Bir başka köy evinin önünde köylü kadın taş dibekte (bizde öyle geçer ya) tahıl öğütüyor. Bu bölgelerde genelde yöresel içki yapımı çoktur. Bu kadın da bizim bira diyebileceğimiz mayalı bir içecek yapmak için tahıl öğütüyor. Çok güleç, gerçi güleç olmayan tek Afrikalı görmedik. Bu evler aynı zamanda turistik motel olarak hizmet veriyorlar.

GA- Johannesburg- Lesedi- Sotho köylüsü
GA- Johannesburg- Lesedi- Sotho köylüsü

       Xhosa kabilesi, Hemen yan köye geçiyoruz Xhosa (koza okunuyor) kabile köyü. Xhosa aynı zamanda Nelson Mandela’nın da kabilesidir. Yaşamında çocukluk ve emeklilik dönemlerini geçirdiği Kunu köyünden Johannesburg’a gelmiş öldüğünde de aynı köyde toprağa verilmiş.

Köyün hemen girişinde toplantı yeri var. Köyün erkeklerinin memleket meselelerini konuştukları yer. Afrika kültüründe yani siyahi kültürde asla kadın toplantıya katılamaz. Sebebi çok bildik 😁 kadınlar çok konuşur, konuşmakla kalmaz çok da laf taşırlar. Toplantıda alınan kararları başka kabilelerin duymasını istemezler. Hem yapacak çok işi varken toplantıya ayıracak zamanları da kalmazmış. Kısaca Afrika kabilelerinin köy yaşamlarında da haremlik selamlık durumu var.

Xhoza’lar için en büyük zenginlik hayvanlarıdır. Hem yemek için hem de evlilik için önem kazanır, aynı bizdeki başlık parası gibi bizde *kaç toklu eder* derler ya aynen öyle… Bundan dolayı da hayvanların çit barınağını köyün tam orta yerine koyarlar ki herkesin gözü üstünde olsun. Alttaki fotoğrafta sembolik bir çit barınak var, köyden kabile erkekleri ve evlerin bir görünümü…

Bu evlerin öncesinde yine toplantı yerinde bir de kulübe var girişi çok alçak ama içi geniş olmalı ki gerekli işlemler yapılsın. Evet işlem dedim rehberimiz Afrika’da hala devam eden bir kültür vardır diye anlatmaya başladı. Adam olma yani sünnet kültürü. Belli sebeplerden yapılan sünnetin (sağlık yani AIDS ve hani sünnet olana adam oldu deriz ya o nedenle adam olma) bizden tek farkı çocuklukta değil gençler evlilik çağına geldiği yaşta 18 yaşında yapılıyor olması. Sünnet köyün bir üyesi tarafından onların Afrika malası (maşeki diyorlar) ile altta fotoğrafını eklediğim kulübemsi yerde ehil olmayan ellerde yapılıyor.

GA- Johannesburg- Lesedi- Sotho köyü
GA- Johannesburg- Lesedi- Xhosa köyü

Büyük yaşta ve ehliyetsiz ellerde yapılınca da ölümler kaçınılmaz oluyor. Günümüzde hala uygulanan bu kültür yani sünnet köyün bir toplantı salonunda bu kulübenin altında yapılıyor. Toplu olarak yapılan sünnet sonrası 2 hafta köye dönüş yasak. Bu süre zarfında katı yemek yok sulu yemeklerle besleniyorlar. İki hafta sonunda köye dönüldüğünde bizim köy düğünleri gibi coşkulu en az iki hafta süren köy eğlencesi başlıyor.

Sünnet belli bir ayda yapılıyor çocukların 😁 pardon gençlerin sünnet kıyafeti başlarında fötr bir şapka hani ciguli şapkası gibi, üstlerine pötikare blazer tipi ceket giyerler. Ceketin pötikareleri genelde kahverengi olur. Şimdi çevrede böyle giyinmiş birilerini görürseniz artık onların yeni sünnet olduğunu anlarsınız.

Xhosa kabilesi ile Zulu kabilesi neredeyse birbiriyle aynı dili aslında bir Bantu dili kullanırlar ama Xhosa’ların konuşmalarında Clicking denen tıklamalar varken Zulu da yoktur. Xhosa dilinde şarkı söyleyen tanınmış sanatçıları Miriam Makeba Apartheid’e karşı çıkmış Mandela’ya destek vermiştir. Bu çalışmalarından dolayı ona * Mama Afrika* Afrika Ana derler.

1960 yılında ülke vatandaşlığından çıkarılmış ancak 32 yıl sonra ülkesine dönebilmiştir. 1932 doğumlu sanatçı 2008 yılında vefat etmiş. 1966 yılında Grammy ödülü alan ilk siyahi şarkıcıdır. İşte sizinle çok sevdiğim bir parçasını paylaşayım yine yaşı uygun olanlar hatırlayacaktır. Hem o güzel vurguları da duyacaksınız.

Koza kabilesi çok güçlüyüz, Afrika’nın boğalarıyız derler ve kendileriyle çok gurur duyarlar. Danslarını yaparken ellerini göğüslerine sertçe vurarak oynar güç gösterisi yaparlar. Bu arada önünden geçtiğim Xhosa evinin kültürel özgünlükle ama lüks tasarlanmış tek ve çift kişilik kulübesinin içini gördüm bakınız ben çok beğendim.

Xhosa’ları tanımaya devam, bir kulübenin içindeyiz rehberimiz anlatmaya devam ediyor. Evlerine size selam olsun diyerek gireriz onlar da buyurun buradayız gibi cevap verirler. Kulübe kapıları küçük yapılmıştır. Öncelikle mecburen eğilerek girersiniz bu bir saygı gösterisidir. Sonra kapılar sağ tarafa doğru açılır ve kadınlar daima kapının arkasında dururlar. Hem kadınlar bu evin baş tacıdır anlamında hem de dışardan gelen düşmansa ilk olarak evin erkeği ile görüşsünler kadınlar korunsun. Ve de gelen düşman ise eğilmiş başı kesmek daha kolaydır. 😱

Afrika’nın otları çok kalitelidir ve bu köyün kadını, erkeği istisnasız ot içerler. Ama öyle köy içinde değil dışına çıkar içerler. İki tane tütün-ot çubuğu var biri uzun diğeri kısa ikinci fotoğraf. Efendim kadın hamileyken içiyor, çocuk doğunca da bırakmıyor, memede çocuk, elinde çubuk. Ama çocuğa zarar vermesin diye bu kez boyu uzun olan diğer çubukla içmeye devam ediyor. Enteresan bir uygulama değil mi? Şarkı söylemeyi ve dans etmeyi çok fazla seviyorlar.

Yine bir güzel kadın ilk fotoğrafta yerel tohumları ezerek bu kez un yapıyor ilk karede beyaz taş gibi görünenler beyaz mısır, sorgum diğerleri beyaz ve barbunya fasulye çeşitleri yörede en çok kullanılan hububatlar. Evet onlardan ayrılmadan önce vazgeçilmezlerinden biri olan şarkılarını dinledik.

       Pedi Kabilesi, Evet patika yolları aşıp bu kez de masaların hazırlanmış olduğu bir köye geldik burası Pedi kabilesine ait. Basotho tarafına bakarsak  bu kabileler yani, sotho, swana ve pedi hepsi hemen hemen aynı dili konuşuyorlar. Nasıl zulu ve Xhosa birbirine yakın dili konuşuyorsa onlarda aynı dili ve değerleri paylaşıyorlar. Köy evleri çok güzel.

Şimdi önce şu alttaki fotoğrafa bakınız sonra anlatayım. Evet Güney Afrika nere, İskoçya nere dedirten cinsten bir kabile kıyafeti. *kilt*

GA- Johannesburg- Lesedi- Pedi Köyü
GA- Johannesburg- Lesedi- Pedi Köyü

Üzerindeki eteğe Scottish kilt deniyor. Bir sebebi var elbette. Pedi’ler kadına asla el kaldırmaz savaşta da asla kadın ve çocuk öldürmez erkekleri de asla esir almaz hep öldürürler. Hatta yerel savaş danslarında bunu anlatırken yere düşen erkeğin önüne gelip eğildikleri zaman kolu ile yüzünü kapayan kadın temsilen koruyorum dokunmayın demek istiyor ve o zaman kadına asla el sürülmüyor.

Bunu bilen İngilizler pedilerle yaptıkları bir savaşta ön safha İskoç askerlerini koyuyorlar. Uzaktan bakınca kadın gibi görünen askerler için kral öndeki kadınları ellemeyin arkadakilere hücum edin diye emir veriyor. Kilt giyenlerin etekli erkek olduğunu anladıklarında zaten savaşı da kaybetmişlerdir. Evet bir şekilde nasıl olduysa gelenek haline gelmiş hala kilt giyen bazı pedi erkekleri var.

Pedi’lerde de kadınlar tahılları öğütürken bu kez çukur bir tahta havan kullanıyorlar. Pedilerin en sevdiği yiyecek de tırtıl. Yahnisini bile pişirmişler. Elbette ikram edildi yiyen oldu aman bizden uzak dursun. Önder’le de öyle yerel yiyecek tadalım diye bir merakımız yok. Görelim pedi kızımız da pek güzel.

Bu güzellikleri de ardımızda bıraktık. Patika yolları pek severim hele burada yemyeşil ağaçlar ve otantik kulübelere giden patikadaki ağaçlar günün sıcağını da engelleyince keyifle yürüdük. Nihayet Zulu kabilesinin köyüne geldik.

       Zulu Kabile Köyü, Zulular Güney Afrika’nın ana etnik grubudur. Köyü gezmeye başlayalım.

GA- Johannesburg- Lesedi- Zulu Köyü
GA- Johannesburg- Lesedi- Zulu Köyü

Girişte sağda bir tünek ile üstünde elinde sopası olan nöbetçi var. (kulübe değil daha çok tünek gibi 😉)  İçeri hemen giremiyoruz. Nöbetçi kabilenin kralını çağırdı. Kral gelene kadar bekleyeceğiz. Zulu kabilesi karakter olarak kavgacı olurmuş aman dikkat. Ben de çevreye bakındım kabile ile ilgili olduğu belli olan yazılı bir pano, bir öbek yığılı taş var, nedir? diye sordum rehberimiz anlattı.

Bu taş yığını köyden ayrılırken iyi dilek dilemek için atılan taşlardır ilk fotoğraf. Hani biz gidenin ardından su dökeriz ya burada da bir taş alıp önce taşa tükürüyor sonra buraya atıyorlar. Hem nazar değmesin hem de işlerimiz yolunda gitsin sağ salim dönelim dileğinde bulunuyorlar. Sizler de dilek dileyebilirsiniz dedi. Fırsatlar kaçmaz.🧞‍♀️ Panoda buranın Malandela Köyü olduğunu ve Zulu tarihi ile ilgili küçük bir hikaye anlatıyor. Tamam yazmadan geçmem zaten.

Malandela’nın Zulu soyunun kurucusu olduğunu söylenir. Afrika’nın güneyine doğru ilerleyen, sonunda Mandawe Tepesi’ne yakın uMhlatuze Nehri Vadisi’ne yerleşen Malandela’dır. Malandela’nın Ntombela adında bir oğlu vardı. Ntombela’nın da iki oğlu vardı. En büyüğü Qwabe küçüğü de  Nkonsinkulu (Yaratılış kralı veya şefi) olarak anılan Zulu. Zulu’ da cennet demekmiş.

       Ntombela öldükten sonra Qwabe ve Zulu arasında bir anlaşmazlık çıkar. Zulu, annesi Nazinja ile birlikte Umhlatuze Vadisi’ndeki Qwabe’ den ayrıldı ve Melmoth ve Mthonjaneni tepelerini aşarak şu anda Emakhosini vadisi (krallar vadisi) olarak bilinen yere ulaştı ve uMpebeni nehrinin kıyılarına yerleşti. Zulu’ da sonunda evlenir. Ama Zulu veya Cennetin İnsanları olarak bilinen yeni bir kabile oluşmaya başlar. Zulu’ların yazılı bir erken tarihleri yok. Ama en bilinen ve Zulu Krallığını kuran güçlü reisleri 👑 kral Shaka Zulu’ dur. Anlatılanların sağlaması yapılmış gerçeğe çok yakın tarih hikayeleri işte böyle…

Zulu Kralı geldiii…

GA- Johannesburg- Lesedi- Zulu köyü
GA- Johannesburg- Lesedi- Zulu köyü

Ama içeri girmek için bir prosedür var onu öğrenelim diyen rehberimiz Barbaros’u dinliyoruz. Ataerkil yapıya sahip kabile bizim aile yapımızda olduğu gibi Zulu dilinde de sizli, bizli konuşurlar. Yani kişi tek başına bile olsa kral veya sizden büyük biriyse onların dilinde siz dersiniz. Saboona (hoş geldin) yerine sanibonani (hoş geldiniz) demelisiniz gibi…

Kral diyelim bizi seremoni sonrası içeri buyur etti. Zulu kabilesi Güney Afrika nüfusuna entegre olsalar da hala kültürlerini törenleriyle birlikte yaşatmaya devam ediyorlar. Köyün tam orta yerinde çitle çevrili hayli büyük hayvan ağılı var. Burada da yaşamlarındaki zenginlik büyük ve küçük baş hayvanların özellikle sığırlarının çokluğu ile ilişkili. Ve yine sığırlar burada da *Lobolo* diye adlandırılan başlık parası yerine geçiyor.

Alttaki fotoğrafta soldaki Zulu genç kızı sağdaki de evli kadın, kıyafetleri ve kullanılan eşyaları göstereyim özelliklerini de anlatayım.

GA- Johannesburg- Lesedi- Zulu köyü
GA- Johannesburg- Lesedi- Zulu köyü

Genç kızlar böyle rengarenk boncuklu ve etek, kısa kollar üst beden genellikle göğüsler açık yani ben evlenebilirim, hazırım demekmiş. Başındaki çok ağır taştan yapılmış su kabının adı * bukama* böyle başlarında getiriyorlar. Öyle hemen çeşme başından değil en az 2-3 km öteden getirirlermiş. (bu köy için değil tabii ki) Ayak bileklerinde içinde taş olabilir yere sert bastıkça ses çıkaran el yapımı bir dizi çan var bizdeki hal hal gibi bağlanmış.

Evli kadınlar kesinlikle hayvan derisinden yapılmış pilili kalın ve uzunca etek giyerler. Başındaki şapka (adı izikolo) evli olduğunun simgesi ve asla başından çıkaramaz çıkardığı takdirde boşanma sebebidir. Sorduk elbette 🤷‍♀️ ayda yılda bir kere kafasını yıkar onda da mecburen çıkarır. Ama mutlaka arkasından bir kurban kesmek zorunda. Unutmadan Zulu kadınların saçları kesinlikle kendilerinin değil kaynakmış ve bu şapka saça dikilirmiş. Şapka çıkmıyor peki gece nasıl yatıyormuş dedik. Elindeki tahta akşamları yastık gündüz de tabure oluyormuş.

Şimdi gelelim diğer eşyalara. Alttaki fotoğrafta soldaki tahta çanak yemek tabağı. Ailece tek tabak ve tek kepçe kullanıyorlar. Kepçe ile aldıkları yemeği avuçlarına koyup öyle ağızlarına götürüyorlar. Siyah renkli su kabını öğrendik önündeki yine Zulu piposu yanındaki boncuklu kemer evli kadının belindeydi. Bir diğer özelliği doğum yapan kadının göbeği sarkmasın diye bu kez göbeğe destek yapacak şekilde aşağıya doğru takılıyor. Diğerlerini anlattım. Ne kadar kalın deri etek olduğu fotoğrafta bile belli. Ah evet yerdeki hasır da yatakları efendim.

GA- Johannesburg- Lesedi- Zulu köyü
GA- Johannesburg- Lesedi- Zulu köyü

Zulu kadınlarının mutfaklarının hemen yanında kilerleri var. Korunaklı olsun diye yerden yüksek yapılmış. Alttaki fotoğrafta diğer kulübe kapısındaki keçi kafatasından anlaşılacağı gibi büyücünün kulübesi.

Zulu kabile toplantı yerindeyiz. Genç bir savaşçı var. Zamanında filleri avlarken artık günümüzde yasak olsa da toplantı yerinde simgesel fil kafatası görülüyor. Altında kabile büyüğü oturuyor. Ortada ateş yakılacak yer etrafta da kabile halkı için oturacak kütükler var. Ama önce fotoğrafı görelim.

Erkekler önlerinde görüldüğü gibi örtü var fotoğrafta görülmüyor ama arkalarında daha uzun dana derisinden bir parça var eskiler ön kısımda da dana derisi kullanırlarmış neyse rehberimizi dinleyelim. Başındaki çemberde görülen ve ayaklarına da taktıkları hayvan tüyleri onları daha büyük ve güçlü göstermek için.

Zulu kabilesi kendi sesleri dahil her sese hatta bulutların dönerek aldıkları şekillere göre tanrı olduğuna inanmışlar, sığırların üstündeki renk farklılarına bile bir anlam yüklemişlerdir. İşte bu ellerindeki uzun bizim mızrak dediğimiz sopanın eskiden arkasında bir tüylü kuyruğu varmış. Düşmana attıklarında rüzgarın da etkisiyle papa papa diye ses çıkararak gittiği için adına *isi papa* demişler. Bu isim ve mızrak güçlü ve gaddar Shaka’nın babası zamanından. Shaka doğduktan sonra büyür ve babasıyla birlikte savaşlara katılır.

Sert yapılı Shaka babasına bile karşı geliyor ve diyor ki, bu böyle olmaz! Sen korkak adamsın. Bu mızrağı attığımızda sesini duyan düşmanlarımız ele geçirdikleri mızrağı tekrar bize atıyorlar. Düşmana bize karşı kullanacağı silah veriyoruz olmaz. İşte ondan sonra birebir karşılıklı gelme durumunda dövüşecekleri büyücek kısa hücum palası*iklwa*’yı yapıyorlar bu isim de yine her şeye anlam yükleyen Zulu’lar düşmanın vücudundan silahı çekerken *iklwa* diye ses çıkardığı için silaha da bu ismi vermişler. 😉 Yukardaki ikinci fotoğraf, kalkanları da dana derisinden yapılmış.

       Ve köyün ilk girişine doğru çıkarken nöbetçi çok hoşuma gitti o da hazırmış fotoğrafımı çek dedi hiç tekrarlatmadım bile. ☺️

GA- Johannesburg- Lesedi- Zulu köyü
GA- Johannesburg- Lesedi- Zulu köyü

Lesedi köyünün içine doğru yürüyoruz nasıl güzel ritmik davul yani Djembe sesleri geliyor anlatamam insan elinde olmadan hareketleniyor. Karşımıza çıkan bir güzel Zulu kızı şöyle diye yol gösterdi bizden bir grup önden gitmiş.

GA- Johannesburg- Lesedi köyü
GA- Johannesburg- Lesedi köyü- Zulu kızı

Ingoma yazıtının altından geçtik hemen yanda harika bir gösteriye denk geldik şu güzel manzaraya bakınız. Yabancı bir başka turist grubu yemek yerken bir yandan da gösteri izliyorlar.

GA- Johannesburg- Lesedi köyü
GA- Johannesburg- Lesedi köyü- Zulu dansçıları

Ama güzel kız bizi bir salona yönlendirdi demiştim bizim dans gösterisi izleyeceğimiz Ingoma salonuna gidiyoruz adettendir wc gördük o kadar güzel boyamışlar ki eklemesem olmazdı. Sonra salona girdik az önceki Zulu savaşçısı bizi buyur etti. Büyücek salonda 3-4 oturma sırası var kendimi çocukluğumdaki müsamere salonunda hissettim.

Ardından adını öğrendiğim hikaye anlatıcısı geldi. Daha önce tanışmıştık. Yan tarafımda oturan turistlere doğru o kadar hararetli anlattı ki ben ister istemez onların sömürgeci ülke vatandaşları olduğu düşüncesine kapıldım.

Evet Zulu kabilesi için danssız ve müziksiz bir yaşam düşünülemez. Burada izleyeceğimiz dans gösterisi gençlerin tanışma bir çeşit flört etme seremonisi gibiymiş. Ama tabii nasıl savaştıklarını, avcılıklarını da temsil ettiler. Ben en çok gençlerin dansını beğendim onu paylaşacağım. Önce bir kaç fotoğraf eklemeliyim.

Gelsin videomuz.

Ne güzel bayıldım. Şimdi hep birlikte açık büfe yemek salonuna gidiyoruz. Şu güzel görüntüden sağa döneceğiz. Nyama Choma yemek salonundayız.

Ben salondaki murallara (duvar resimleri) bayıldım çok güzeller. Kültürel değerleri yaşatmak böyle olmalı.

Artık Lesedi köyüne veda etme zamanı arabamıza giderken bir Ndebele köy evinin çatısının yapımını da görmüş olduk. Sazların yerleştirilişini çok merak etmiştim iyi oldu.

Bu da bizim köyden anımız olsun. Yerel rehberimizin ve diğerlerinin adını öğrenemedim. Kızımız yerel rehberlik yaptı o kadar candan ki işini de zevkle yapıyor bizi köyden köye gezdirdi bir de baktık dans gösterisinde de baş yıldız. Sırtındaki şalda bir resim var en sevdikleri kralmış. Kral Mswati III ve ülke olarak Swaziland yazıyor. Swaziland eski adı, yeni adı Eswatini. Güney Afrika’da karayla çevrili bir iç ülke. Çok eşli ve sayısız çocuğu olan bir kral. Hatırlayanınız olur belki her yıl eş seçme töreni yapıyor. 😁 15 yıl krallık yapmış hala kral ve 15 eş çocuk mu? 😉 36 

GA- Johannesburg- Lesedi köyü
GA- Johannesburg- Lesedi köyünde Kaplan’lar

Günü henüz bitirmedik kısa bir mesafede bir saat kadar sürecek olan safari turumuz var. Umarım Lesedi köyünü sevmişinizdir. Tekrar görüşeceğiz şimdilik hoşça, sevgiyle ve sağlıkla kalınız. 💞💞💞

BÜYÜK AFRİKA TURU -GÜNEY AFRİKA-5 🇿🇦

GÜNEY AFRİKA *Johannesburg* 1.Gün

   Büyük Afrika Turumuz Cape Town’dan sonra ikinci büyük şehir Johannesburg ile devam ediyor. Sabah çok erken saatte 06:30 uçağı ile 1 saat 15 dakikalık uçuşla Johannesburg’ un Uluslararası Tambo Havalimanı’na indik, tarih 28 Şubat 2023 saat 08:15. Bizi bekleyen yerel rehberimizle beraber aracımıza bindik Pilannesberg bölgesine doğru yola çıktık.

       Johannesburg; Güney Afrika’nın 5 milyon nüfuslu üçüncü kalabalık şehri. Aslında en zengin maden yataklarına sahip, altın ve gümüş ticareti yoğun olan şehir. Halkın Jo’burg dediği yeni moda adı Jozi olan Johannesburg.

       Hakkında belgeseller izlemiştik ama gözlerimizle görüp sokaklarında gezebilecek miydik? 20 sene önce tur ile giden arkadaşlarımız şehir içinde minibüslerinden inip gezemediklerini anlatmışlardı, haliyle biz de tedirgindik. Zaten yüksek suç oranı nedeniyle adı çıkmış bir şehir.

       Barbaros rehberimiz önce otele gideceğiz akşama doğru sürpriz var dedi. Etrafı izleyerek gidiyoruz. Yollar güzel ama trafik yavaş ve çok yoğun. İşte kendileri için bile güvenlik önlemleri almışlar görülmeye değer. Bu fotoğraflar otoyolda giderken mecburen telefon ile çekildi. Joburg’un teneke mahalleleri diye geçiyor. Yani yoksulların yaşadığı evler. Barbaros rehberimiz, Johannesburg şehir merkezini ve daha geniş anlatımını son gün İstanbul’a dönmeden önce panoramik gezimizde anlatacağım dedi.

       Evet ne yazık ki siyahların eşitlik mücadelesine rağmen hala işsizlik, yoksulluk ve açlık sürüyor. Oysaki, Johannesburg Güney Afrika’nın en zengin şehirleri sıralamasında birincidir. Zenginlik işletilen madenlerden geliyor en büyük altın rezervine sahip olduğu için *Altın Şehir* ünvanı bile var. Elbette bedavaya yakın çalıştırılan yerli işçiler sayesinde. Ama ülkede hala belli saatten sonra elektrikler kesiliyor, su yok daha ne diyeyim. Sömürü sonuna kadar hala devam ediyor. 

       Johannesburg’ da (buradan sonra Joburg diye yazacağım) beyazlar, siyahlar ve renkliler (melez) var demiştik. Beyazların ve bazı zengin siyahların da yaşadığı yerler aşırı güvenlik içeriyor. Geçtiğimiz yollarda yine rastladığımız güvenlikli ve açıkça görüleceği gibi orta halin üstü binaları ve yeni inşaatların yapıldığını da görelim. Daha geniş bilgiyi şehri gezerken vereceğim. Bir de çok değişik palmiye ağacı mı, çam ağacı mı? neye benzetirseniz 🤷‍♀️ ama müthiş akılcı kamuflaj. Evet baz istasyonları. 

       Trafik yoğunluğu bir taraftan 2 saattir yol alıyoruz mola vermedik. Neyse unuttuğum bir detayı aktarayım burada seyahat ederken minibüs tipi arabanın arkasına bagaj görevi gören römork takıyorlar. Sayıca da az olduğumuzdan pek de rahat oldu. Mola için Sandton bölgesinde güzel bir yerde kısa süreli misafir olduk *Muco Guesthouse*.

       Evet sürpriz Pilanesberg National Parkında safari. Ama önce bölgede bulunan ve kalacağımız otele gideceğiz. Yola devamla… Yine bu kez daha fakir bir bölgeden geçiyoruz. Yolda Mısır satan bir kadın, arabalara ellerindeki yiyecek paketlerini, gözlükleri bile satmaya çalışan adamlar. Güney Afrika’da hiç haşlama mısır🌽görmedik hep közde mısır satılıyor işte bir kadın mısırcı da var. Fotoğraflara tıklamayı unutmayınız. 😉

       Yine alışveriş yapabileceğimiz güzel bir yerdeyiz, kısa bir mola verdik. Ahşap el yapımı hayvanlar, kaseler, incik, boncuk ama en çok hoşuma giden deve kuşu yumurtasından yapılan süsler. 

       Buradan fazla bir şey almayın daha uygunlarını Zambiya’dan alırsınız diyen Barbaros rehberimizi dinledik. Yolda molalar dahil 5 saatimiz geçmiş bile ve kalacağımız tatil köyü *The Kingdom*a geldik. Pilanesberg Milli Parkı’nın hemen yanında sayılır panoda öyle görünüyor. 

       Güzel bir yer odaların dağıtımını beklerken bizde çevreye şöyle bir bakındık. 

       Bir saat sonra Pilanesberg Milli Parkına gitmek üzere buluştuğumuzda safari yapacağımız parkın girişine kadar kendi arabamızla gittik. Sonra bizi bekleyen özel arazi ciplerimize bindik. Arazi tip cip ama büyük cipler. Bilet alındı kapılar açıldı yola çıkıyoruz. Evet burası ulusal bir park ama korunmalı yani belli saatler içinde geziliyor saatinizi geçirirseniz kapılar kitlenir kalırsınız. Hoş şoför onların adamı geç kalmaz kayıp da olmaz. 😁

       Barbaros rehberimiz önce aracın şoförünü tanıttı. Biliyoruz ki; Güney Afrika’nın kültürel mirasçıları yaşayan kabileler şöyleydi, Zulu, Sotho, Tswana, Venda ve Swazi’ler. Şoförümüz Seboo’da Tsvana kabilesinden-suvana diye okunuyor.

       Pilanesberg Milli Parkı, Kalahari çölü ile geniş vadilerle (denizden 1000 metre aşağıda) sınırlı, ılıman iklim nedeniyle nemli ortam sağlayan Lowveld arasında bir geçiş bölgesidir. Geniş yapraklı ağaçlar, sivri yapraklı dikenli ağaçlar, uzun çimenleri ile bu biyoçeşitlilik de eğer denk gelirsek Afrika’nın 5 büyük hayvanını görme imkânı sağlıyor. Bunlara Big 5 deniyor; Fil, Aslan, Leopar, Gergedan ve Buffalo yani Afrika mandasıdır.

       Pilanesberg Milli bir park ama diğer parklardan ayıran birçok özelliği var. Yakında bir havalimanı var Johannesburg’a 3 saatlik mesafede dileyen herkese uygun konaklama imkânı ve en önemlisi de şimdi bizim yapacağımız gibi safari yapılıyor olması. Safari bildiğimiz gibi yaban hayvanlarını bozulmamış vahşi doğada, kendi ortamlarında izleyebilmektir.

       Pilanesberg’ de de Afrika’nın büyük beşlisini arayacağız ama inanın gelmeyebilirler elimden geleni yapacağım diyen rehberimize güveniyoruz. Parkın faunası da çok çeşitlidir. Zürafa, Zebra, Antilop, İmpala ve 300 üzeri kuş çeşidi vardır. Safariye altta görülen fotoğraflardaki gibi başladık hava çok güzel, gökyüzü bulutları harika. Derken ilk sürüngenimiz kertenkele göründü ama çok net olamadı.

       Safaride bizden başka 3-4 araç ile 2 tane özel araç vardı. Safarinin olmazsa olması telsiz. Şoförler birbirlerine şurada aslan gördük, fil geliyor diye haber veriyorlar. Bu kez rehberimiz çok ses yapmayınız ama hemen bakın işte çalılıklar içinde leopar ailesi var. Zaten yakın değillerdi ama telefoto lens gerekli benim lensle ancak bu kadar çekebildim.

GA- Johannesburg- Pilanesberg Milli Parkı
GA- Johannesburg- Pilanesberg Milli Parkı

       Haber verilince diğer arabalar bize doğru gelmeye başladı. Park nispeten küçük ölçekli olduğu için yaban hayvanlara rastlama olasılığı yüksek. Ancak tepeden aşağıya, eteklere doğru inseler yakınlaşma imkanımız olacaktı.

       Pilanesberg Parkı 1,2 milyar yıl önce oluşmuş. Magmanın taşması sonucu oluşan bir volkanın kraterinde yer almış. Alanı 550 km² Nisan ve Eylül ayları yani kışın kuru, Ekim- Mart yaz ayları da yağışlıdır. Evet gezmeye devam. Parkta oluşturulan su rezervuarları da vardı. Fotoğraflara tıklarsanız ilk fotoğrafta su Aygırı yani Hipopotamı görebilirsiniz sadece burnuna kadar görüntü verdi hayli utangaç. 😁

       Hepimizde bir heyecan her kıpırtıya kulak kabartıyoruz. İnanın gayet sessiz bir ortam var duyulan sadece arabanın sesi. İlk fotoğrafta dişi bir İmpala öylece bize poz verdi durdu. Öndeki arabaya yetiştik o yavaşlayınca Barbaros rehberim -hemen sağa bakıyorsunuz ve bekliyoruz dedi. Çalılıkları siper etmiş sadece boynuzları görünen erkek İmpala. İmpala’lar Güney Afrika’nın savanlarında yaşayan iri antiloplardır.

       İkinci fotoğraf evet İmpala, yoldan karşıya geçmesini bekledik ve ama olmaz ki, öndeki araba engel oldu elimde sadece bu kaldı. Biraz daha gittik nihayet fil de göründü son fotoğraf ama geç kalmışız dönmüş gidiyordu. Barbaros rehberimiz aşağı yukarı 3 büyük hayvanı fil, gergedan ve leoparı gördük arada uzak da olsa Zürafayı gördük. Dönüşe doğru şansımız yaver giderse Gergedan bile görebiliriz dedi.

       Dedi ama biz de eyvah dedik gökyüzü birden bulutlarla kaplandı yağmur geliyorum dedi 🌧️ ve öyle bir geldi ki şimşekler eşliğinde. ⛈️ Cipin kenarında oturan bizler şoförün verdiği naylon yağmurlukların altında bile ıslandık. En az 20 dakika sürdü öyle ki, hava akşam olmuş gibi karardı. İlk fotoğrafta yağmurun düşmeye başladığı bulutların aşağı sarkmasından belli. Yakınlarda parka ait acil durum yeri varmış oraya girdik. Ardından yağmur kesildi ve üçüncü fotoğrafta görüldüğü gibi gökkuşağı hem de çiftli olarak göründü ve gökyüzü kızarmaya başladı. İnanılmaz keyifli bir deneyim oldu. 

       Gökyüzünün muhteşem görüntüsü eşliğinde Barbaros rehberimiz bizlere güzel ikramlarda bulundu (fotoğraflara tıklamayı unutmayınız). Bu arada ben de bahaneyle Önder’i aracımızın önünde kayda aldım. 😉 

       Her güzel şey gibi bu safarinin de sonu geldi artık dönüyoruz kapılar kapanmadan sahayı terk etmemiz lazım. Parkta geziye oyun sürüşü diyorlar. Hakikaten de ay şurada mı? yok tepede vs. diye, diye bir sağ bir sol dolanıyorsunuz aynı körebe gibi. 😁 Pilanesberg Parkı’nın halka açık 5 kapısı var ve günde iki kez sürüş yapılıyormuş. Sabah 05:30 da açılıyor sabah ve akşam üstü sürüşlerinde daha çok hayvan görme imkânı oluyormuş. Bizde saat 16:00 gibi yola çıkmıştık kapının kapanma saati 19:00.

       Çıkışa yaklaşırken Barbaros rehberimiz -lütfen sakin olun şimdi önümüze sürpriz Big 5’ten biri çıkacak haber geldi dedi. İşte bir çift gergedan yolun kıyısında otlanıyor. 

GA- Johannesburg- Pilanesberg Milli Parkı
GA- Johannesburg- Pilanesberg Milli Parkı

       Boynuzları olmayan gergedan şaşırıyoruz elbette acaba diyoruz kızıp da arabayı devirmesinler diye mi? Efendim geleneksel Asya tıbbında kullanılıyor aynı zamanda afrodizyak özelliği olduğuna da inanılıyor. Dolayısıyla alıcısı da çok ederi de. Yapı olarak keratin olduğu için tespih yapımında ve dekorasyon olarak da kullanılıyor.

       Sonuçta böyle revaçta ve olunca da kaçak avcılar tarafından boynuzları kesilmek için avlanıyor ve nesilleri de tükeniyor. Güney Afrika hükümeti bu şekilde avlanmayı önlemek için doğaya bıraktıkları gergedanların boynuzlarını baştan kesiyor ve konumlarını da yasak avcılardan sakınmak için saklı tutuyor. Güneş batmak üzere şanslıyız diyor günü muhteşem bir görüntü ile batırıyor Kingdom Resort Hotelimize dönüyoruz. Gezimizin de 4. günü böylece bitmiş oldu. Sabah ola hayrola.

GA- Johannesburg- Pilanesberg Milli Parkı
GA- Johannesburg- Pilanesberg Milli Parkı
*Johannesburg* 2.Gün

       The Kingdom Resort Hotelde yeni bir güne başladık. Şubat ayı bitti zaten kısaydı (28 gün) ve tarih 1 Mart 2023 oldu. Joyburg’da ikinci günümüz GA gezimizin de 5. günündeyiz. Sabah kahvaltımızın ardından hemen yakınımızda 5 km kadar Sun Oteller grubuna ait *Sun City Tatil Köyü*ne gideceğiz.

       Önder ve ben her zamanki gibi erken kalktık çevreyi şöyle bir gezdik. Çevre düzenleme çok güzel. Geniş bir alanda tesis içi oyun alanları, duvar tırmanma gibi aktiviteler, çocuk oyun parkı vs. var. 

       Kahvaltı sonrası Sun City’nin kapısındayız, yolda ön bilgileri aldık. Güney Afrika’nın Durban kentinde 1935 yılında Solomon Kerzner olarak doğduğunda ailesi oteller zincirine sahip Rus Yahudi göçmenlerdenmiş. Johannesburg’daki Witwatersrand Üniversitesi’nde muhasebe okuyan Solomon mezun olunca kendi işletmelerinin muhasebesini devralmış.

       Bir şekilde oteller zincirini başka ülkelerde de açarak hayli zengin olmuş. Sun City’i önce şehir merkezinde açmak istemiş izin alamayınca Joyburg’dan 140 km ötede bu araziyi satın almış. En büyük başarısı olarak kabul ettiği bu tesisi 1979 yılında açmış. Sun City’i özellikle bu kadar gözden uzakta inşa ederken antik kent tapınaklarından örnek almış adeta *kayıp şehir*i yeniden yaratmış.

       İzlerken buranın aynı zamanda çok görkemli bir mega avm olduğunu göreceksiniz. Sun City tesisinde girişteyiz çok süslü ışıl ışıl parlıyor. Kafeler sağlı, sollu dizilmiş. Fotoğraflara tıklarsanız ikinci fotoğrafta Güney Afrika’nın sembol çiçeği King Proteria çok güzel görünüyor.

       Giriş inanılmaz güzel tavan ayrı güzel murallar bir başka güzel. Tüm Afrika faunası, naturası çok renkli ve harika boyanmış bakınız.

GA- Sun City Resort
GA- Sun City Resort

       Sağdaki yürüyen merdivenlerden çıkmayıp sol taraftaki kafeleri geçiyor arka tarafa doğru yürüyoruz. Berberdeki delikanlının selamını da aldık. 👍

       *Valley of Waves*dalgalar vadisine doğru gidiyoruz. Güzel ve çok geniş bir merdivene geldik genelde yürüyen merdiveni tercih ettik. Çıkınca geldiğimiz yeri görebilirsiniz. Yine çok güzel bir murral zebra harika işlenmiş. Kapıda güvenlik vardı tarandık, biletlerimize baktılar. İnanılmaz bir güvenlik sistemleri var. Kapıdan çıkınca karşımıza önce İmpala kafalarıyla tasarlanmış bir sütun çıktı, görelim.

       Heyecan içinde ilerliyoruz *Kayıp Şehir* yaptık tarihi dokusuyla demişler bakalım nasıl olmuş. Karşımıza çıkan yol gerçek boyutlarda fil ailesi ile donatılmış. Barbaros rehberim buradan sonra gezin dolaşın isteyen tropik yapay denize de girebilir dedikten sonra Önder’le dolaşmaya başladık. İlk fotoğrafta kulelerini gördüğümüz kralın sarayı, hikayesini taş bir tabelaya kazımışlar anlatayım. İkinci fotoğraf geldiğimiz yere bakış sonuncu da dört bir tarafında ellerinden su akan Afrika Babunu heykelleriyle süslü bir çeşme. Ve arkadaki devasa boyutlu ahşap kapılara dikkat ediniz eski şato kapılarının aynı. Fotoğraflara tıklamayı unutmayınız. 

       Kayıp Şehir; Uzun zaman önce, zanaatkar göçebelerden oluşan bir kabile, Kuzey Afrika kıyısındaki evlerini terk edip krallarının rüyasında gördüğü bir ülkeyi aramak için kıtanın güneyine doğru inerler.

       Güneş vadisine vardıklarında elverişli iklim, bol av hayvanı, verimli toprak, maden zenginliği, nehirlere ve göllere akan sonsuz tatlı su kaynakları olduğunu görünce vadiye yerleştiler ve Güneş Vadisi onların yeni medeniyetlerinin beşiği oldu.

       Nesiller boyunca elmas ve altın çıkardılar, avlandılar ve balık tuttular. Hayvanları evcilleştirip toprağı da ekip biçtiler. Krallıkları için köprüler, su kemerleri yaptılar. Bir de görkemli saray inşa ettiler, şehirlerini kurmuş oldular. Zengin bir zihin, beden ve ruh yaşamı geliştirip toprakla uyum içinde yaşadılar. Yaptıkları her şeyi yapılarında ve anıtlarında işleyip kabilenin ve şehrin tarihini ölümsüzleştirdiler.

       Sonra, bir gün ansızın dünyalarının sonu geldi. Gök yüzü karardı. Sıcak rüzgarlar vadiyi kuruttu. Hayvanlar ormana kaçtı. Kısa bir sessizliğin ardından şiddetli bir deprem vadiyi yerle bir etti, binalar ve köprüler yıkıldı, maden ocakları çöktü. Toprak yarıldı ve göllerin suları çatlakların içinde kayboldu. Deprem bittiğinde, felaketten kaybolmayanlar, sağ çıkanlar cennetlerinin lanetli olduğuna inanarak vadiyi sonsuza dek terk ettiler.

       Bugün kalıntılar, efsaneler ve su yolları büyülü bir oyun alanına dönüştürülmüş ve büyük saray, antik orijinalini bile aşan bir ihtişamla restore edilmiştir yazıyor. Biz gidip görmedik gerçekten çok büyük bir alan.

       Hemen aşağıda yapay bir deniz (onlar öyle diyorlar sebebi var göreceğiz). Bakın kumu, çardakları her şeyi ile mükemmel. Karşıya geçip daha güzel fotoğraf alabileceğim.

GA- Sun City Resort
GA- Sun City Resort

       Dolaşmaya devam. Hava gerçekten de çok sıcak o nedenle tropik havuza sonra uğrayacağız. Ağaçlıklı güzel bir yerdeyiz, antik kolonlarla süslü tiyatrodayız.

GA- Sun City Resort
GA- Sun City Resort

       Hemen yanda ağaçlıklı yola girdik. Azıcık aşımız kaygısız başımız dedik bir de bank bulup serin serin oturup azığımızı yedik. Başka bir yola daha girdik çok sık ağaçlar var yolun adı da crocodile valley walk-🐊 timsah vadisi yürüyüşü.  Ama timsah falan görmedik saat 19.00 dan sonra yürünmez diye yazdığına göre gerçekten olabilir de. Malum çok sıcakta hayvanlar dolaşmaz. Bulunduğumuz yeri gösteren panoya denk geldik. Sarı yuvarlak çizdiğim merdivenli saray çıkışı ama tabii otele çıkıyor. Bakın ne kadar kapsamlı bir tatil köyü, eğlence şehri ne derseniz.63-IMG_0649

Bir başka yol da hippi gorge walk- su aygırı geçidi. 🦛 

       Maymunlu taşta; Macera Yolu Efsanesi yazıyor üstteki ilk fotoğraf. Biz çıkmadık benim gözüm kesmedi.

       Efsanede diyor ki; Saraya çıkan merdivenleri kullanmak yasak olan köylüler bu dolambaçlı yolu yürümek zorunda kaldı. Çıkmadığımız isabet olmuş. Devamla, bugün burada gelişen büyük uygarlığın harikası ve gizemi içinde kendinizi kaybedeceğiniz, zamanda bir yürüyüş yapın. Şelaleler mağaralar, su aygırı havuzları ve timsah göletleri arasında güneş aslanının gongunun kalıntıları bulunmakta. Sonuçta varlar mı? Biz görmedik. Oysa kayıp şehirde her şey mümkündü diyerek yazı bitiyor.

       Ağaçlıklı yoldan geri dönerken bir mağaraya rastladık kapısı kapalıydı ama tabelasından öğrendik ki, maden ocağı, aşağı inilebilir gibi görüntüsü vardı ama burada her şey taklit olduğu için gerçek diyemem. Mağaranın kapısında yine güzel bir yazı var aşağıda anlatacağım. Kirli suyu olan bir göleti geçiyoruz. İstikamet tropik replika denizi tepeden görmeye. 🥳

       Platin madeni; Eski insanlar mağaranın derinliklerinde gümüş renkli madeni keşfettiler. Onun toprak tarafından emilen ay ışığı olduğuna ve mağarayı (madeni) istila eden keskin dişli yarasaların da bu çok değerli donmuş metalin koruyucuları olduğuna inanıyorlardı. Ne kadar güzel benzetmeler. Evet yapay plajın yanından merdivenlerle ikinci kata çıktık yeme içme yeri sonra da üçüncü kata çıkarken saray banyosuna gider yazısı görünce merak ettik. Ama klasik bir yüzme havuzuyla karşılaştık. Hakkını yemeyeyim etrafta antik sütunlar var.

       Havuz elbette havuz bar’ sız olmazdı, çalışanlarla selamlaştık. Ben yapay denizi geniş çaplı çekeyim derken Önder tarafında avlanmışım.

       Efendim bu yapay deniz diye başladım öyle devam edeyim diyeceğim, ama onlar buraya su parkı diyorlarmış ve bir de başlangıç kısmında kümbet şeklinde su depoları var ona da kükreyen lagün diyorlarmış. Ve Sun City’nin cazibesi de buradan geliyor. Bakın anlatamam görmeniz lazım. ☺️

       Nasıl süper akıl ve insanlar bayağı keyifle yüzüyorlar. 🏊‍♀️ 🏊‍♂️ Bu kükreyen lagün her 90 saniyede bir kükrüyor ve dalga boyu da 2 metre oluyor. Süper yani denemek lazımdı. 😁 👍 Neticede çoluğunu, çocuğunu hafta sonu eğlendirmek isteyen, akşamları da biz eğlenelim diyen hatta biraz da büyük oynayayım ♣️ 🎲 ♠️ diyen bireylerin Güney Afrika’daki en özel yeri. Waves Vadisi Sun City su parkında hayatlarını yaşıyorlar… 

       Bir iki fotoğraf daha ekleyip buradan ayrılalım filli yoldan geri gidelim. Bugün bizim için çok da eğlenceli bir gün olmadı sayılır.

       Saat 16:00 gibi Sun City’den ayrıldık. Johannesburg’a dönüyoruz. Birkaç özel güvenlikli kapıdan geçerek otele girdik. Yarın yine Joyburg’dayız. Şehrin merkezine ineceğiz ve kültürel bir de köy gezecekmişiz, bence harika olacak. Safaride çok eğlendik, inanın gideceğimiz köyde daha çok eğleneceksiniz diyen Barbaros rehberimize güveniyoruz. Görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

BÜYÜK AFRİKA TURU – GÜNEY AFRİKA-4 🇿🇦

CAPE TOWN-3.Gün

       Cape Town’da üçüncü günümüz tarih 27 Şubat 2023 kahvaltıdan hemen sonra yola çıkıyoruz saat 09:00 erkenciyiz. İstikamet o çok büyük heyecanla beklediğimiz *Table Mountain* Masa Dağı’na, şansımıza henüz örtüsünü sermemiş…

       Günaydınlar eşliğinde Barbaros rehberimiz de geldi. Bugün 3. günümüzdeyiz ve çok şanslısınız masa örtüsünü örtmedi umarım biz gidene kadar da örtmez, ayrıca bugün de çok güzel programımız var dedi. Minivanımıza bindik yine Signal Hill yanındaki yoldan gidiyoruz. Lion Head tepesini gördük, Masa Dağı’nın çıkış yerine de gelmiş olduk. Çok yakın hemen 5 dk. da geldik bile. Manzara harika.

       Table Mountain-Masa Dağı; Ülke bayrağında 🇿🇦🇿🇦🇿🇦 yer alan tek dağdır. Cape Town’ın en yüksek noktasıdır ve 1087 metredir. Üstünün düz oluşu nedeniyle masa diye adlandırılsa da en bilinen adı Khoi ve San halkının kullandığı * Hoerikwaggo* yani Deniz Dağı’dır. Sebebi malum, denizden yükselen kayalardan oluştuğu için. Ayrıca mitolojik hikayeleri de var. Afrika’nın en uzak Güneybatı noktasında sessizce otursa da birçok efsanede kendisine baş rol biçilmiş. 😊 Ayrıca Dağ Tanrılarının burada yaşadığına inanıldığı için de Khoi ve San halklarınca Masa Dağı çok kutsaldır. Bilirsiniz hikayeleri, efsaneleri severim. Yukarı çıkalım anlatacağım.

       Masa Dağı’na da kolay yoldan çıkacağız yani teleferikle. Biletler alındı teleferiğe bineceğimiz bölgeye alındık. 2 adet teleferik var biri giderken aynı anda diğeri karşı taraftan hareketle geliyor. Son teknoloji bu teleferikten dünyada sadece 3 tane varmış ve bineceğimiz teleferik 1929 yılında hizmete girmiş. Fazla bir hızı yok ama harika bir özelliği varmış binince göreceğiz. Toplamda 65 kişi aldığı için bekleme yerinde de o kadar kişi oluyor yani sayı ile içeri alınıyorsunuz.

       İlk fotoğrafa tıklarsanız yukardan gelmeye başlayan teleferik kabinini görürsünüz, yakın görünen giden. Biz karşıdan gelene bineceğiz. Son karede Masa Dağı’nın Dünya’nın yeni 7 Doğal harikasından biri olduğu vurgulanmış. Geniş çaplı bir anket sonucu seçilmişler. Harita da Amazon yağmur ormanları (Güney Amerika), Iguasu Şelalesi (Arjantin-Brezilya), Table Mountain (Güney Afrika), Halong Bay (Vietnam), Komodo (Endonezya), Jeju Adası (Güney Kore), Puerto Princesa Yeraltı Nehri (Filipinler) görülüyor.

       Evet gelen kabine bindik ve ilk talimat; Pencerelere yaslanmayınız, açık tek bir pencere var ve yukarı çıkana kadar herkese sırayla denk gelecek. Dikkat etmezseniz makine veya telefonlarınızı çarpıp düşürebilirsiniz. Hakikaten de öyle arada açık pencere bize de geldi. Çarpılmadık kısa da olsa güzel fotoğraf çekebildik. İlk karede görülen kabine bindik ikinci fotoğraf teleferiğe bindiğimiz yerin görünümü ve son kare de teleferik binasının tepeden görünümü.

       Yolda zirveden dönenlerle karşılaştık. Açık pencere bana denk geldiğinde ilk fotoğrafta Lion’s Head- aslan kafasını çekmişim. İkinci kare Cape Town- Water Front ile liman bölgesi son karede Signal Hill tepesi hani şu öğlen vaktini bildiren topun atıldığı tepe. Ve ucunda da Olimpiyat Stadyumu görülüyor. Yineliyorum; Fotoğrafları üzerine tıklayarak büyütüp bakınız. O takdirde ilk fotoğrafta Mandela’nın hapis yattığı ada *Robben Adası* da görülüyor. 😉

       Teleferiğe bindiğiniz andan itibaren manzaranın güzelliğine hayran kalıyorsunuz. Zirveye çıkışta geçen zaman sadece 10 dakikaydı. 💃 Rehberimizi dinlerken ben de fotoğraf çekmeye devam ettim. Ava giderken avlanmışım ilk fotoğraf ve ne kadar çok rüzgâr 💨 olduğu saçlarımın havalanmasından anlaşılıyor.

       Barbaros bey hemen sağa bakınız gördüğünüz ada Nelson Mandela’nın 27 yıllık hapis hayatının 18 yılını geçirdiği Robben Adası. 400 yıldır her türlü sürgün, tecrit (cüzzam için) ve Apharteid dönemi isyancılarını, siyasi mahkumlarını kısaca devletle başı belada olanların gönderildiği hapishane olarak görev yapmış. İlerde daha güzel göreceğiniz yer olacak orada da biraz bahsederim.

       Hemen solumuza bakıyoruz, Cape Town’dan başladığımız yeri ve devamını görüyoruz. İyice uca gittiğimiz yere kadar ara ara göreceksiniz buradan da manzara muhteşem dedi. Eh hadi biz de görelim.

Cape Town- Masa Dağı'dan Batı Cape
Cape Town- Masa Dağı’ndan Batı Cape

       Ben bu manzarayı bir önceki sayfada Victoria Yolu’ndan geçerek hayran kaldığımı yazmıştım. Bence Güney Afrika’nın Cote d’Azur’u bakınız nasıl da muhteşem görünüyor. Üstelik biz buraları neredeyse adım adım gezdik. Tam orta yerde doğal gel-git havuz şeklindeki halk plajı bile görünüyor muhteşem. Zirveyi gezmeye devamla biraz ilerledik tepenin çok da güzel restoranı ve kafesi var. Tabelalarda çeşitli ikazlar var işaretli yoldan ayrılmayın, çocukları denetleyin gibi. Bir de teleferik pırlanta sertifika ile ödüllendirilmiş.

       Hemen sağ tarafta Masa Dağı’nın nasıl *Doğanın yeni 7 Harikası*’ndan biri olduğunu anlatıyor. Aman Önder kimseler gelmeden geç çekeyim dedim. Zira orada da hemen sıra oluştu. 2007-2012 yıllarında yapılan internet ve telefon aracılığı ile insanlık tarihinde ikinci küresel oylama ile seçilmiş. İlki *Dünya’nın yeni 7 harikası* idi biz de oy kullanmıştık da Ayasofya 13 olmuştu. Ama en azından 14. sıradaki Eyfel Kulesi’ni geçmişti. Züğürt tesellisi. ☺️

       Masa Dağı National Park alanına dahil 650 yıllık en eski dağlardan biridir. Adı Khoi halkının kullandığı * Hoerikwaggo* yani Deniz Dağı’dır. Yine dolaşırken rastladığımız tanıtım tabelasından tercüme; Table Mountain, birçok ülke tarafından söylenen ismi vardır. Mons Mensa, Taboa do Cab, La Montagne de la Table, Tafelberg, Umlindi Wemingizimu (güneyin bekçisi), Klipman, bizden de Masa Dağı’nı ben ekleyeyim.

       Aynı zamanda fırtınalar koparan intikam dolu bir dev, uyuyan bir tanrıça, Doğu ile Batı kapısının bekçisi, Güneyin gözcüsü, emrinde fırtınalar olan intikamcı bir dev, uyuyan bir tanrıça, Doğu ile Batı arasındaki kapının bekçisi, sömürgeciliğin yaşlı babası ve Apartheidin sessiz tanığı olarak da kişileştirilmiştir.

       Ama hiçbiri Avrupalıların bu körfeze demir atmadan çok önce yaşayan Khoi halkının verdiği isimden daha anlamlı değildir. Okyanustan sihirli bir şekilde yükselen *Hoericwaggo* Deniz Dağı. Geleyim tamam, doğuşunun bir efsanesi var.

       Afrika efsanesinde Güneş tanrısı Tixo ile evli olan Tanrıçası Djobela’nın oğlu Quamata Dünya’yı yaratırken Masa Dağı’nı oluşturacağı sırada Okyanus Ejderhası Nkanyamba müdahale eder ve deniz üstünde toprak parçası istemez. Evet her çağda olduğu gibi toprak savaşı başlar ve Quamata ile savaşa girer. Korkunç savaşta Quamata fena halde yaralanır.

       Annesi Djobela oğluna yardım etmek için dört güçlü dev yaratıp onları Dünya’nın dört bir köşesine, Doğu, Batı, Kuzey ve en güçlü olanı da şu andaki Cape Town’ın olduğu yere, Güneye açılan kapıya yerleştirir. Savaşta Okyanus ejderhası yenilir, Quamata kazanır. Artık yaratılan devlerin ölmesi gereklidir. Ancak ölmeden önce onları yaratan Djobela Ana’dan kendilerini taşa dönüştürmesini isterler. Böylece ölseler bile Dünyayı koruyabileceklerdir. İşte Güneyin Bekçisi *Umlindi Wemingizimu* Masa Dağı böylece doğmuş olur.

       Bu güzel dağın içinde bulunduğu National Park alanı tam 500 kilometrekare ve dünyanın en ünlü faunasına sahip. 2 binden fazla bitki çeşidi ve 1000’den fazla çiçek çeşidi yani 3000’den fazla biorezervi vardır. Bunun sadece 1700 çeşidi Masa Dağı’ndadır. Ülkenin de sembolü olan *Kral Protea*yörenin Fnybos bitki örtüsünün endemik bir bitkisidir. Başka hiçbir yerde yetişmez diyen rehberimizle dağın tepesinde yönleri gösteren taş bir daire üzerindeki Masa dağı ve Cape Town’ı gösteren maketinin başına geçtik.

       Atlantik Okyanusu ile Hint Okyanusu’nun buluştuğu bu yerdeki fırtınaya sebep olan akıntılar var. Doğudan gelen sıcak su Agulhas akıntısı ile Kuzeybatıdan gelen soğuk su Benguela akıntısıdır diye fırtınaya sebep olan olayı yeniden hatırlattı. Dün gezdiğimiz yerleri gösterdi. Masa Dağı’nın karşısındaki Lion Head ve iki tarafındaki zirveleriyle nasıl bir çanak oluşturduğunu gösterdi. Cape Town bu çanakta yayılmıştır ve buraya City Bowl denir. Ülkenin sembolü Kral Protea çiçeğini gösterdi görüntüsü de bizim Kasımpatı ile enginar çiçeği arası bir şey.

Cape Town- Masa Dağı Zirvesi
Cape Town- Masa Dağı Zirvesi

       Ardından çevrede arayışa geçtik. İşte bu çiçek diyeceğim bir bitki göremedim. Ama faunası ile ilgili bir tabela ile Önder’in kadrajına yakalanan adı Afrika Beneklisi olan güvercinleri gördük. Tabela yörede çok görülen Dassie veya Hydrax hakkında bilgi veriyor, biz daha önce yolda görmüştük. Faunasında da çok özel hayvanlar var. Keçiler, geyikler, sırtlanlar ve leoparlar hatta en son 1802 yılında bir aslan görülmüş.

       3. fotoğrafta da ne kadar yürürsek hangi hayvanları görebileceğimiz işaretlenmiş. Ben de sizin için renklendirdim. Mavi; Dassie yürüyüş yolu 15 dk. Kırmızı; Agama (uzun kuyruklu bir cins çöl kertenkelesi) yürüyüş yolu 30 dk. Yeşil; Klipspringer (küçük boynuzlu bir antilop) yürüyüş yolu 45 dk. Açık mavi; Teleferik kullanmayıp Platteklip Gorge yürüyüş yolundan zirveye geliş ve istenirse çıkış yolu. Genellikle yorucu oluyor ve dönüşü teleferikle yapıyorlarmış.

       Ve en sonunda 1 saat yürüyüşle zirvenin en yüksek yeri sayılabilecek Maclear’ın işaretine gidiliyormuş. Biz gitmedik tabii ama İngiliz gözlemci Maclear taşları üçgen şeklinde dizmiş üstüne bir de metal çubuk koymuş. Meridyen ölçümü için bir işaretmiş aslında ama sonradan ulusal bir anıt olmuş. Cape manzarasından başka bir özelliği yok anlaşılan.

       Dassie gerçekten özel bir hayvan. Tabelada yazılanların tercümesi oğlum Dr. Deniz’ime ait teşekkürler canımın içi.

       Yalnızca birkaç 100 yıl önce bu yarımada boyunca dolaşan birçok büyük hayvan artık soyu tükenmiş durumda; Cape aslanı ve kızıl zebra gibi, leopar, vahşi köpek, hipopotam hatta fil gibi. Ancak filin en yakın akrabası olan Dassie Türkçe de porsuk anlamına gelir hala hayatta.

       Birçok açıdan Dassie’ler bir anahtar tür olarak kabul edilebilir. Daha büyük etçiller için hayati bir besin kaynağı olan onların birikmiş dışkıları (nem ve mineraller açısından zengindir) aynı zamanda diğer hayvanların yaşamı için bir çekirdek görevi görür ve böcekleri kemirgenleri, sürüngenleri ve sırasıyla onların avcılarını kendine çeker.

       Yavaş hareket ediyor gibi görünebilirler ancak siyah kartallar gibi tanıdık yırtıcıları gördüklerinde dişi Dassie’ler keskin bir havlama sesi çıkarır ve koloni anında dağılır. Petli ayaklar onların en dik kaya yüzeylerine yapışmasına yardımcı olan yapışkan bir ter üretir. Ayrıca, imkânsız derecede dar olan kaya çatlaklarından kaçmak için onlara izin veren dikkate değer bir eğilebilir, esnek göğüs kafesine sahiptirler.

       San halkı (Kalahari Çölü’nde yaşayan Güney Afrikalı halk) tarafından Mantis tanrılarının (su tanrıları dendiği gibi değişime uğrayabilen demektir) eşi olarak saygı gören Dassie, bu sayede yavaş hareket eden ovadaki kuzenlerini uzun süre aşabilecek bir uyum yeteneğiyle hayatta kalır.

       Dağın münzevi bir havası var. Hatta John Lennon’un bile Güney Afrika gezisinde Masa Dağı’nda gizemli 4 gün geçirmesini meditasyon yaptı diye yorumlamışlar. Bence yanlış bir düşünce değil yani bu kadar kaya varken bir iki mağara da kesin vardır. 😁 Aksi takdirde Masa Dağı’nın rüzgarından ve yağışından dolayı havasına güvenip de kalınmaz maazallah adamı uçurur.

       Uçurur deyince aklıma geldi yazayım. Korkunç sesler çıkararak dolaşan bir dağ hayaleti hikayesi. Aslında bu hayalet oldukça zor şartlar altında ölürcesine çalıştırılan, azat edildikten sonra ölen bir köledir. Afrikanca Aintjie Somers 👻 yani bizim dilimizde ÖCÜ 😁 intikam almak için ara ara ortaya çıkar. Biz nasıl çocuklara -yaramazlık yapma bak öcü gelir sonra, dediğimiz gibi Afrikalılar da çocuklarına *iyi ol yoksa Aintjie gelir seni alır* derlermiş.

       Neyse Masa Dağı’nın seyir terasında grup arkadaşlarımızla buluştuk. Manzara nefes kesici, Cape Town ayaklarımızın altında ve sis yok. Mavi renge oldum olası bayılırım. 🦋🦋🦋

       Fotoğrafta Robben Adası. Cape Town’dan 7,5 km uzakta tahmini 5 km² yüzölçümü olan bir ada. Turistik cazibesi Apartheid rejimine karşı çıkanların hapsedildiği ve Nelson Mandela’nın 27 yıllık hapis hayatının 18 yılını burada geçirmesi (1918-2013) demiştik. Bir dönem yani Hollandalıların koloni İngilizlerin de sömürge döneminde cüzzamlıları tecrit etmek için kullanılmış. Bir dönem askeri üs bile olmuş.

       Hemen kıyıda görülen tepe Signal Hill tepesi. Yürüyüş yapıp günbatımı izlemek için idealmiş, yürüyüş sevenlere özel parkuru*trekking trail*yine bir rehber eşliğinde geziliyormuş. Önünde de Green Point Stadyumu görülüyor. 2010 yılında FİFA Dünya Kupası maçları için yeni yapılan 6 stadyumdan bir tanesidir. 65 bin kişilik kapasitesiyle de ülkenin ikinci büyük stadyumudur. Kimi kuş yuvasına benzetiyor, kimileri Zulu kabilesi şapkası gibi dese de aslında bisiklet tekerinden esinlenerek yapılmış.

Güney Afrika-Masa Dağı'dan Cape Town
Güney Afrika-Masa Dağı’ndan Cape Town

       Evet bir de Lion Head var. Aslan tepesi; Adı üstünde vakti zamanında gerçekten aslanların var olduğu en son aslanın da 1800’lü yılların başında vurulup yok edildiği biliniyormuş. Sadece tepe kısmına bakarsanız gerçekten de yatan bir aslanı andırıyor. Yine çok zor sayılmayan bir yürüyüşle veya araba ile kolayca gidilip bu kez Dolunay sefası 🌕 yapmak gerekiyormuş. Denizde şıkır, şıkır ay ışığı oynaşırken, Robben adasını da ayaklar altındaki Cape Town’ı da ışıklar içinde hayal edebilirim.

Güney Afrika-Masa Dağı'dan Cape Town
Güney Afrika-Masa Dağı’ndan Cape Town

       Yukarıda yine kısa bahsetmiştim. Masa Dağı karşısındaki Lion Head ve iki tarafındaki zirveleriyle ki, biri şimdi altta fotoğrafını gördüğünüz Devil’s Peak’le diğerleri de (12 Havariler) Twelve Apostles Dağı bir çanak oluşturur, Cape Town bu çanakta yayılmıştır ve buraya City Bowl denir. Masa Dağı böylesi muhteşem manzaraya sahipken, eski yerlileri Khoi halkınca kutsal sayılırken efsanesiz olur muydu? Olmadı da. Yanına da Devil’s Peak Şeytan Tepesi’ni dahil etmiş. Devil Peak adını Masa Dağı efsanesinde geçen hikâye sonrası almıştır *Şeytan Tepesi*’ni görelim anlatayım.

Güney Afrika-Masa Dağı'dan Devil Peak
Güney Afrika-Masa Dağı’ndan Devil’s Peak

       Bu güzel manzarayı izlediğimiz seyir terasında bir tanıtım plaketi var. *Kaggens Karos* diye başlık atılmış. Çeviri yine canımın içine ait biraz da ben ekleyeceğim.

       *Kaggen Karos* Table mountain’ın bulutlu masa örtüsü efsanelerle dolu bir konudur. Yeni bir tanesi şöyle; Yamaçlarında çıkan bir yangına uyarılan genç bir San avcısı (eski halklardan) Kaggen adlı Mantis (Su tanrısı) tanrısını çağırır, bu tanrıda dağın mağarasından büyük beyaz bir hayvan postunu çıkarır ve yangını söndürür. Bu post dağın örtüsü olarak kalır.

       Daha tanıdık bir efsane; Hollandalı eski bir korsan olan Van Hunks şeytanın ödül olarak sonsuz ruhunu teklif ettiği bir pipo içme yarışına meydan okuduğu efsanevi bir hikâyeyi anlatır. Van Hunks çok pipo içtiği için karısından gizlice şimdi Devil’s Pike denen Masa Dağının yanındaki tepeye çıkar. Güzelim manzaraya karşı keyifle piposunu tüttürürken bir yandan da şarabını içer. (Aralar benim yorumumdur) 😌

       Yine böyle bir yaz gününde Güneydoğu rüzgârı eserken yanından geçen yabancı Van Hunks’a tütün kokusu güzel ama çok dumanlıyorsun 🚭 pipo içmene son vermeni rica ediyorum der. Yaşlı korsan tütününü över çok da güzel tüttürürüm der. 😉 Yabancı, içmeyi bırakması karşılığında ödül olarak sonsuz ruhunu teklif ettiği bir pipo içme yarışına var mısın? der. Ve düello başlar.

       Günlerce süren bu dumanlama sonunda Masa Dağı’nı kaplayan kalın bir duman bulutu oluşur. Bu sırada yabancı dumandan zehirlenmiş olmalı ki, yere düşer. İhtiyar korsan elinde rom şişesi bir yudum içirip adamı ayıltmak için yanına gider başından şapkasını çıkardığında uzun kulakları ortaya çıkar. Eyvah der Hunks bu şeytan, ben şeytanla düello yapmışım. Tabii yenilmeyi hazmedemeyen şeytan bir şimşek çaktırır ve her ikisi de ortadan kaybolur. Geriye Masa Dağı ve üstündeki örtüsü kalır. Çeviriden devam.

       Bu hala çözüme kavuşmamış düelloya ait dumanlı sonuçlar şu anda popüler olarak şeytan tepesi (Devil’s Peak) olarak bilinen yerden yaz aylarında dağın üzerine doğru akar. Bir saptama yapayım *Masa Dağı bazen dumansız yani örtüsüz olur, bazen de dumanlı-örtülü olduğu zaman Van Hunks ile Şeytan düelloya geldiler deniyormuş? Hatırlatma fotoğrafı.

Güney Afrika-Masa Dağı
Güney Afrika-Masa Dağı

       Bir zamanlar adı Windberg ( rüzgârlı dağ) olan ve Güneydoğu’dan esen bu rüzgâr Şeytan Zirvesi ile Masa Dağı arasındaki boğazdan geçerek Cape Town’a doğru eserler. Bu esme saatte 130 km hıza ulaşabiliyor. Birçok insan için korkutucu olsa da Cape Town’u sis ve sıcaktan temizliyor bu nedenden dolayı da *The Cape Doctor* adını alıyor. Öyle esermiş ki, caddedeki insanlar direklere tutunurlarmış. Ama Cape Town’lılar ilkbahardan yaz sonuna kadar esen bu rüzgâra Cape Doktor adını sevgiyle vermiş.

       Hani bizler arada bir sessizlik olunca ee daha ne var yok deriz ya, Cape Town’lılar da Masa Dağını gösterip yarın yağmur yağacak veya hava soğuk olacak diye konu açar bundan da çok hoşlanırlarmış.

       Seyir terasında bizim grup ve ben. Barbaros rehberim, bu sahilden yani Atlas Okyanusu kıyısı boyunca devam ettiğiniz sürece tam 869 km sonra Namibya’ya ulaşırsınız dedi.

       Etrafta yüksek ama yine rüzgârın yuvarlak yaptığı kayalar var. Onlara doğru bakalım derken tellerle çevrili -bu alana girilmez- yazısını gördük. Cape Town’ın su sorununa çare olarak sis toplama projesi geliştirmişler, bu bölge de toplama alanıymış. Evet her güzel şey gibi Masa Dağı’ndaki gezimizin de sonu geldi. Teleferiğe bindik iniyoruz son bir temaşa.

Güney Afrika-Masa Dağı'dan Cape Town
Güney Afrika-Masa Dağı’dan Cape Town

       Yolumuz Stellenbosch Vadisine doğru. Hemen hatırlatayım sömürge döneminde Hollanda’dan da göçmenler gönderilmişti. Dönemin Fransa Kralı 14. Louis kendi Katolik olunca herkesi Katolik yapmaya çalışmış birçok Protestan Katolik olmak istemeyince işkence görmüş. Bu zulümden kaçan Protestanlar Hollanda’ya kaçmışlar. Hollanda’da onları Hollanda Doğu Hindistan şirketi aracılığı ile Güney Afrika’ya göndermişti.

        Stellenbosch’a yakın bir vadiye yerleştirirler. Köken Fransız olunca, şarapçılıkta da usta oldukları için yanlarında getirdikleri bağ çubuklarını dikerler. Bölgeye de Franschhoek – Fransız köşesi denir. Böylece göçmenlerin deneyimlerinden faydalanarak bölgenin şarapçılıkta söz sahibi olmasını sağlarlar.

       Cape Town kendini *Dünyanın Şarap Merkezi* olarak kabul ediyor demiştim. Ve bu en kaliteli ve bol çeşitli şarapları ile tanınan Cape Town’daki şarapçılık endüstrisinin kalbi de Cape Winelands olarak bilinen bir dizi vadide atıyor. Bu vadilerin en bilinenleri Paarl ve Stellenbosch vadisidir ki, yine 1971 yılında ilk resmi şarap rotası Stellenbosch’ ta kurulmuş.

       İlk yazımda bahsetmiştim. *1652 yılına gelindiğinde Hollanda Doğu Hindistan Şirketinin elemanı Jan Van Riebeeck, Asya’ya giden gemilere yiyecek ve barınma sağlamak üzere Cape Town bölgesine gelir ve daha sonra ilk ahşap kulübelerle *Hope* Ümit kalesini inşa ederek yerleşik düzene geçerler. İşte ilk şarap üretimini 1659 yılında bu kâşif yani Hollandalı Jan Van Riebeeck yapmış.

       Biz de Stellenbosch merkeze gitmeden önce Paarl yöresindeki Fairview Şarap çiftliğine uğradık. Güzel tasarlanmış bir bahçesi var. Bahçesinde acı biber 🌶️🌶️🌶️ vardı top gibi olanlardan, benden kaçmazdı tohumluk aldım. Bu yaz ektim tuttu, diktim yetiştirip ürün bile aldım. Öyle böyle bir acı değil vallahi.

Cape Town- Stellenbosch- Fairview Şarap evi
Cape Town- Fairview Şarap evi

       Çiftliğin tarihi çok eski 1693 yılına kadar gidiyor. Ama şimdiki sahiplerinin babası I. Charles Back Litvanya’dan 1902 yılında buraya göç etmiş araziyi ve işletmeyi devralmış. İş azmi, çalışkanlığı ve şarap tutkusuyla kısa sürede geliştirerek kendi ihracat şirketini kurmuş. 1955 yılında vefatından sonra iki oğluna da birer şarap çiftliği miras bırakır. Fairview de oğullarından Cril Back’e kalır.

       O da eşi ile şirketi daha da geliştirerek 1974 yılında kendilerine ait ilk şarap şişeleme işlemlerini yaparlar. Kendi ürünleri Fairview şaraplarını pazarlayabilmek için de iyi bir araç olması açısında önemli bir adım atar ve ilk halka açık şarap müzayedesini başlatırlar. Birçok ödül sahibi bu aile şirketinin bağlarının görüntüsü aşağıda.

       Ardından keçi sütü üretimine geçmek için 1980 yılında keçi beslemeye başlarlar. Amaç keçi sütünden peynir üretmektir ama bu hiç de kolay değildir. Uzun uğraşlar sonunda Güney Afrika’ya yerleşmiş İtalyan usta ile şaraplarının tadımında kullandıkları peyniri geliştirirler. Ardından peynir çeşitleri de çoğalır. 

       Tadım yapanlara indirimli peynir satışı da yaptılar tadanlar zaten beğendikleri için aldılar. Tadım odasını görelim mi? Barbaros Rehberimiz elindeki şarap şişesinin tanımını arkadaşlarımıza anlatıyor.

Cape Town- Stellenbosch- Fairview Şarap evi
Cape Town- Stellenbosch- Fairview Şarap evi

       Benim ilgimi çekmeyince şarap imalat yerini görelim dedim girmek uygun olmayınca kapıdan şöyle birkaç kare aldım. Yetiştirdikleri üzüm çeşidi; Şiraz, Pinotage, Durif, Cabernet, Chardonne ve Merlot. Bakın isterseniz ben dahil hepsini çekmişim. ☺️

 

       Şarap evinin iç tasarımını da çok beğendim demiştim. Bir köşeyi aile şeceresine ayırmışlar çok hoşuma gitti. Diğeri kapı girişi ve misafir salonu.

       İmalathane de yakındaymış aradan çekinerek bir iki fotoğraf aldım. Ne de olsa hijyene uymak gerek. İlk fotoğraf şarap bekletilen yer yani kav diğeri fermente edildiği kazanlar ve 3. imalathaneye giriş.

Şaraplar tadıldı, peynirler alındı, kahveler içildi, bahçeden tohumluk biber toplandı. Eh artık gitme zamanı. 15-20’dk kadar sonra Stellenbosch’dayız. Güzel bir yere benziyor zaten çok gezecek bir vakit yok gibi. Arkadaşlar kahve içmeye giderken biz kilise caddesinde gezelim dedik önce kiliseye baktık kapısı kapalı dışardan fotoğrafını çektim aşağı doğru yürüyoruz. Tarihi hayli eski olan Hollanda Reform Kilisesi-En eski Ana kiliseymiş.

       Çok sıcak Allahtan yol boyu ağaçlık da gölgeden yürüyebiliyoruz. Çok fazla kafe var aslında sevimli bir cadde. Polis merkezinin önünden geçtik iki ev ötesinde sanat galerisi vardı bir grup arkadaş ziyaret edelim sanatçıyı da görelim dedik. Harika bir stüdyo ve eserler muhteşem. Bronz hayvan heykelleri bize bakıyor. Sanatçı Stephen Rautenback’i bilgi verirken iznini alarak görüntüledim.

       Sanatçı Stephen Rautenback aynı zamanda WordPress blog yazarı, elbette sevindim blogdaş yani…

       Stephen kendi sayfasındaki tanıtımıyla der ki; 1976’da Durban Güney Afrika’da doğdum. Port Elizabeth’teki Mandela Metropolitan Üniversitesi’nde üç yıl Güzel Sanatlar okudum. Ana dallarım Heykel ve Baskı resimdi.

       Heykel çalışmam hareket, ışık ve kompozisyon dinamiklerine olan bir hayranlığı yansıtıyor.

       İnsanların, hayvanların, kuşların ve su altı canlılarının heykel çalışmalarını yapmayı seviyorum.

       Hayvanlarda algıladığım duygusal hümanist içeriği, kişiliklerini, insanlarla ilişkilerini ve entegrasyonlarını ve değişen, doğal çevremizi keşfetmekten zevk alıyorum.

       Şu anda hayvan ve kuşların gerçeğe benzer çalışmaları aracılığıyla heykelimle kısa öyküler geliştiriyorum.

       Devamını sayfasını ziyaret ederek okuyabilirsiniz. Biz ilgisi için çok teşekkür edip ayrıldık. Biraz daha aşağıya inerken ağaç işleri satan dükkanlara bakındık. Şehrin belediye işçileri de kaldırımları düzenliyorlardı.

       Hava bunalttı caddenin en sonuna kadar gittik. Starbauck’ın gölgesinde soluklandık. İşçi kızlar parkta sohbet ediyorlardı az buçuk takıldık. Grupla buluşmak için birkaç sokak dolaşıp arabanın yanına geldik.

       Cape Town çok güzel bir şehir biz sevdik. Ben hep görürsen seversin derim. Öyle ama ve umarım dileyenlerin de yolu düşer. Yarın Güney Afrika’nın bir başka şehrine gideceğiz. Görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

BÜYÜK AFRİKA TURU -GÜNEY AFRİKA-3 🇿🇦

CAPE TOWN -2.Günün devamı

Cape Town’daki 2 günümüzün hayli yoğun olduğunu söylemiştim. Bana yazacak size de okunacak bir yazı daha çıktı. Tarih değişmedi elbette 27 Şubat 2023 öğlen saatlerinde Ümit Burnu’ndan ayrıldık geziye devam.

Bu kez Dünya’nın en yüksek feneri *Cape Lighthouse*a gidiyoruz. Aşağı yukarı 20 dakika sonra Cape Point Table Mountain National Park’ındayız. Yürüyerek çıkıldığı gibi fünikülerle de çıkılıyor. Bizler fünikülerle çıkacağız.  Alttaki fotoğrafta turistik eşya satış ofisi ve kafenin yanından bizim fünikülerle çıkacağımız yere kadar giden merdivenli bir yol ve çıkanlar görülüyor.

       Çok güzel geniş bir alan fotoğrafta görülen gişelerden bilet alıp fünikülere binerken Önder’i kalabalık olmadan aceleyle çekiyorum. Fünikülerin adına dikkat *Flying Dutchman*. 😁 Uçan Hollandalı.

Cape Town-Cape Point- Cape Lighthouse- Füniküler
Cape Town-Cape Point- Cape Lighthouse- Füniküler

       Manzara muhteşem ilk fotoğrafta meşhur Cape Point tepesi ve parka giriş yaptığımız yer. Füniküler’den indik (ikinci fotoğraf) ama yine de fenere gelmiş sayılmıyoruz, son fotoğraftaki gibi çok basamaklı birkaç merdiven bizi bekliyor. Eyvah diyorum bana çıkmak yasak. Ama işin ucunda dünyanın en yüksek fenerine çıkmak var, hem etrafı fotoğraflamalıyım haydi bir gayret. E ama hadi birlikte çıkalım.

       Neyse ki merdivenler bölüm, bölüm sağa sola bakarak çıkıyorum. İşte Atlantik Okyanusu ile Ümit Burnu ve aşağıda görülen koy Bartolomeo Dias Plajı. Sonsuzluk hissi veren okyanus karşımda. Çok sert olmasa da çok rüzgârlı bulutsuz bir hava, bembeyaz köpüklü dalgalar ve denizden hayli yüksektesin. En müthişi de koca bir kıtanın, Afrika Kıtası’nın en ucundasın inanılmaz bir duygu.

Cape Town-Cape Point- Cape Lighthouse
Cape Town-Cape Point- Cape Lighthouse

       Tarihi deniz feneri 9 metre yüksekliğinde, demirden yapılmış ve Cape Point Zirvesine 1860 yılında yerleştirilmiş. Rüzgâr çok fırtına olursa uçmasın diye kayalara cıvata ile sabitlemişler. İkinci fotoğraftaki direkte daha önce başka şehirlere olan mesafe tabelaları varmış. Şimdi gördüğünüz gibi aşk kilitleri buralara kadar gelmiş. Aşk her yerde…💘💝

       Fenerimiz denizden 249 metre yükseklikte. Vakti zamanında 2000 mum gücünde beyaz ışık veriyormuş. Denizden görülme mesafesi 67 km. (hayli kuvvetli). Çoğu zaman sis ve bulutla kaplı olduğu için birçok geminin kazaya uğramasına engel olamayınca fenerin işlevinin yeterli olmadığına karar verilmiş.

       Portekiz bandıralı Lusitania gemisinin 1911 yılında sis ve fırtına yüzünden fenerin ışığını göremeyip uçtaki kayalara çarparak batması bardağı taşıran son damla olur. Ardından yeni fener yapımına karar verilir. Yeni fenerin yeri bu kez Dias Point’tir, granit taştan yapılmış sadece fener kısmı beyaz boyanmıştır. Yüksekliği sis seviyesinden aşağıda, deniz seviyesinden 87 metre yüksektedir. Vakit kalmadığı için en uç kısma gidip yeni feneri göremedik.

       Fünikülere binerek aşağı inerken hediyelik eşya kısmında şu çerçevelerdeki tanıtımlar dikkatimi çekti. Özellikle ilkinde Bartolomeo Dias ile Vasco de Gama’yı anlatıyor. Ama üst başlık çok enteresan. Şöyle yazıyor; Afrika’nın deniz keşiflerinin Avrupa çağı, güçlü Türk İmparatorluğu’nun Doğu’ya giden kara yolunu kapatmasıyla 15. yüzyılda başladı. Bu Dias’ın ve daha sonra Hindistan’a giden bir deniz yolunu bulma amaçlı Portekiz seferlerinin katalizörüydü. 😁

       Görülecek başka bir şey kalmadığı gibi zaten vaktimiz de sınırlı aşağı iniyoruz. Biraz daha kalabilsek belki Güney Afrikalı hayvanlardan olan meraklı Dassie’yi görebilirdik. Kendisi adı üstünde meraklı bir dağ tavşanı. Ama iri bir fareye de benziyor arabada giderken görmüştük.

       Alışkanlığımdan vazgeçmedim bu kez de merdivenleri saydım 100 tane. Rehberime söyledim iki eksik saymışın 102 basamak olmalı yanılmıyorsam dedi. 😁 Otoparka geldiğimizde o çok tehlikeli olan yörenin kralı Babun tepemizdeydi. Hazırlıklı olduğumuzdan açıkta yiyecek yoktu, o da olmadığını anladı sadece bakındı yoksa çoktan üstümüze atlamıştı. 😅

       Arabamıza bindik yolumuz Table Mountain National Park’a dahil Simons Town’daki Boulders Penguen kolonisi. Park yerinde indik rehberimizi dinleyerek çalıların arasından ilerliyoruz. 

       Dünya’daki penguen kolonileri sayıca azdır ve eşsiz Afrika penguenlerini barındıran boulders’ta (anlamı kayalık demektir) bu kolonilerden biridir. Kara ile bağlantılı yani foklar gibi adada değiller. Arada gördüğünüz bu naylon bidon diyeceğim yapılar Penguenler için özel yapım yuvalardır. Bir iki fotoğraf sonra devam. İlk fotoğraf; Neredeyiz ve mavi çizdiğim de gittiğimiz yol.

68-IMG_0300

       Mavi çizdiğim yolda gidiyoruz ilk kare Boulder Beach. İkinci karede kıyıdaki 2. plaj küçük plaj ama tabelada Middle Beach diye geçiyor. Her ikisinde de yüzülebiliyor hatta bazen penguen bile geliyormuş ama sürekli ikaz tabelaları var keskin dişleri nedeniyle kızarsa ısırabilir, dikkat ediniz diye. Son karede de yuvanın başında uyuklayan bir Penguen, ay çook güzel muhtemelen babadır. 😁 Fotoğraflardan görüleceği gibi kayalarla çevrelenmiş gayet korunaklı bir koy.

       Rehberimiz Barbaros Bey, İsteyenler daha yakından görmek için bilet alarak Penguenleri izleyebilirler dedi. Her zaman olduğu gibi Önder’im bana öncelik tanıdı. Gruptan da 4 arkadaş katıldı. İlk fotoğrafta görülen tahta iskele yoldan yürümeye çalışarak ilerledim, görünen deniz False Bay. Çok fazla rüzgâr var yerdeki kumları öyle bir savuruyor ki, saçlarım, üstüm, başım kumdan bembeyaz oldu. Penguenleri kayalar koruyor (üstelik 540 yıllık granit kayalar) ama bizi koruyan yok. İkinci karede Penguenlerin yaşamını anlatan tabela. Son kare fotoğraf makinamı saklayarak, kendimi de kayalara siper ederek en uca kadar gittim. Turistler dolmuş bile… O kadar para vermişim yani hem de Penguenleri torunlar için çekmem gerek rüzgâr, kum umurumda değil nasıl gitmem.

       1982 yılında iki çift penguen gelerek buraya yuva yapmış çoğalmışlar. 1983 yılında bu tahta korumayı yapıp insanları biraz olsun penguenlerden uzak tutunca, trol avcılığı da yasaklanınca penguenler en sevdikleri sardalye ve hamsiyle beslenip çoğalmışlar. Haliyle sayıları da 3000’e yakın olmuş. Penguenler siyah- beyazdır. Alt kısımdaki beyazlıkları su altındaki avcı düşmanları yanıltmak, üst sırt kısım siyah renk de havada uçan yırtıcıları yanıltmak için doğal kamuflaj oluyor.

       Anırma şeklinde çıkan sesleri nedeniyle önceden Jackass Penguen denirken sonradan sadece Güney Afrika’da üredikleri için isimleri Afrika Pengueni olmuş. Yazık nesli de tükenmek üzereymiş. Yuvalarını kumda yaptıkları gibi yapay yuvaları kullanmakta da yabancılık çekmezler. Aralık ayında üreme yoğundur. Sosyal yetiştirici oldukları için de koloni halindeler. Onların bebekleri için kreşleri oluyor. En azından denize açılma yaşına kadar gençlerle birlikteler.

       Tabelada yazılanları şöyle bir anlatayım. Yıllık tüy dökümü 21 gündür. Bu dönemde su geçirmezliklerini kaybederler. Bu 21 günlük sürede denize giremeyecekleri için aç şekilde karada mahsur kalırlar. Ama önlemini de alır tüy döküm öncesi şişmanlarlar.

       Kafatasına bitişik ter bezleri sayesinde beslenmeleri sırasında balıklardan ve deniz suyundan aldıkları tuzu dışarı atarlar. Oluşan bu konsantre tuzu da burun deliklerinden dışarı gagalarını silkeleyerek atarlar.

       Penguenler avlanmaya da gruplar halinde çıkarlar. Karadayken hantal ve yavaş olan penguenler 🐧 denizaltında balık kovalarken üstün tasarımları sayesinde 20 km’ye varan hızlarda yüzebilirler.

       Çok savunmasız sadece Afrika’da üreyen, üreme yeri de sadece Güney Afrika kıyıları ve denizleri ile sınırlı bu güzel kuşların geleceğine sahip çıkmak için 20. yüzyıla gelmiş, büyük gerileme yaşayan bizlerin küresel bir sorumluluğu vardır… Diye yazıyor.

       Kısaca özetledim turkuaz renkli deniz, renkli kocaman kayalar ve penguenlere bu kadar yakın olmak, onların birbirleriyle sosyalleşmesini izlemek inanılmaz keyif verdi. Belgesellerde çok izledim ama yakından tanık olmak bambaşka… 🐧

       Hepsi bu kadar rüzgâr kumları savurup makinamı da bozacak diye korkup dönüyorum. Yolda başka yuvalar da gördüm unutmadan yazayım.      Penguenlerin kuluçka süresi 65 gündür. Erkek ve dişi sırayla yumurtaya bakar, ısıtırlar bu sürede bir şey yemezler. Bebek yumurtadan çıktıktan sonraki 60 günde bebek tüyleri dökülür yerini su geçirmeyen gri-mavi tüyler alır ve artık okyanusa açılabilirler. Alttaki ilk fotoğrafa tıklayınca fark edebilirsiniz renk değil de tüyler kabarık şekilde. Bir veya iki yıl sonra bu tüyleri de döküp yetişkin siyah-beyaz görüntülerine kavuşurlar.

       Grupla buluşma yerimize giderken birkaç fotoğraf daha çektim. Bu arada hediyelik eşya satan yerlere uğradık. Önder, küçük yerel kızların dansını videoya almış eklerim.

       Bu kırmızılar giymiş güzel kızları izlemek gerek teşekkürler Önder’im…

       Boulders zaten Simons Town kasabasın ait bir bölge. Barbaros rehberimiz şehrin içine gidelim acıkanlar bir şeyler yer bir kısmınız da gezer dedi. Evet Simon Town Boulders’a gelmeden önce tepeden seyrettiğimiz Güney Afrika Donanması *Simon’s Town Deniz Üssü*nün bulunduğu güzel bir kasabadır. Tarihi çok eskilere dayanır neredeyse iki yüz yıl deniz üssü ve limanı olmuştur.

       Simons Town adını bölgenin ilk valisi Simon Van Der Stel’den almış. Liman ilk önce 1741’li yıllarda sömürgeci Hollanda Doğu Hindistan Şirketinin gemilerine, dışardan gelen ticaret gemilerine ve balina avcılarına da sığınak olarak hizmet etmiş. 200 yıllık tarihinde sonra Kraliyet Donanması’nın limanı olmuş. 1957 yılından beri de Güney Afrika Donanması’nın üssü olarak hizmet veriyormuş. Denizcilik açısından önemli bir liman kentidir. Cape Town’dan başlayan Güney Treni’nin de son durağıdır.

Cape Town- SimonsTown
Cape Town- Simons Town

       Rehberimizin yönlendirmesiyle gezmeye başladık zaten çok küçük bir kasaba. Binaları görünce aklıma hemen western filmlerindeki kasabalar geldi hani çatıları çok değişik, üçgen vari. Kasabanın tüm tarihi St. Georges Street’te biz de cadde boyunca gidiyoruz. Fotoğraftaki British Otel’de diğer yapılar gibi Victoria dönemi mimarisini koruyarak restore edilmiş tarihi bir yapı.

Cape Town- SimonsTown-St. George Street
Cape Town- Simons Town-St. George Street

       Az ilerimizde caddenin solunda ağaçlıklı yer meşhur Jubilee Meydanı’ymış. Fotoğrafta yerlilerin turistik eşya satış tezgâhları var. Görüldüğü gibi çok da büyük bir meydan değil.

       Alttaki fotoğrafta görülen yazıyı çektim ama bir de bana sorun, adamların bakışlarından tedirgin oldum makinam da kocaman. Öyle ki önümdeki köpek heykelini bile çekmeyi unutmuşum *Fotoğraf Web’den alıntıdır* paylaşayım. Donanmanın maskotu Danua cinsi köpek. Adı *Able Seaman Just Nuisance *. Ama hikayesini öğrendim.

       Just Nuisance Simons Town’daki deniz işletmesinin başkanının köpeğidir. İşletmeyi ziyarete gelen donanmanın askerleri henüz çok küçük olan köpeği çok sever ve her gelişlerinde onu yedirir, gezdirirler. Büyüdüğünde de nerde üniformalı görse peşlerinden gidip geminin içine kadar girer güvertede boylu boyunca yatarmış. Danua cins olarak zaten çok iri olduğu için gelen gidenin güvertedeki hareketine engel olur. Askerler artık sıkıntı olmaya başladın *Just Nuisance* demeye başlayınca da adı Just Nuisance olarak kalır.

       Zamanla onlarla trene binip Cape Town’a bile gider olmuş. Ama tren kondüktörü kızar, sahibinden köpeğini trenden uzak tutmasını ya da onun içinde bilet parası ödemesini talep eder. Yolcular, askerler ve yerli halk karşı çıkar. Tren şirketi olayı Donanma komutanına kadar şikâyet edince komutan olayı çözer. Ve Just Nuisance’yi donanmaya kaydeder yıl 1939, Just Nuisance artık donanmanın ilk ve tek resmi üyesidir. Ve evet askerler gibi ücretsiz tren kartı da olur… 😁

       II. Dünya Savaşı’nda askerlerin moral kaynağı olur ve Able Seaman-sıradan bir denizciyken *Ordinary Seaman* usta denizciliğe terfi de eder. 1944 yılında geçirdiği kaza sonrası iyileşmeyince uyutulmak zorunda kalır. Red Hill’deki mezarına askeri törenle gömülür. Kısaca böyle her zaman insanlar şanslı olacak değil ya…

       Meydanın denize inen kısmına yöneliyoruz. Arkadaşlar Fish&Cips yemek için Berthas restorana gitmişlerdi. Bizde aşağı Bordwalk’tan giriş yapalım ve inip iskeleye doğru gidelim. İlk fotoğraftaki güleç insan telden sanatsal işler yapıyor.

       İskele sakin genç bir çift var. Alttaki fotoğrafta solda görülen ağaçlıklı yer Jubilee Meydanı. Yunusları ve balinaları izlemek için düzenlenen tur motorları da buradan kalkıyor.

       İkinci fotoğrafta yazılanlar; Dünya çapında bilinen 80 deniz memelisi vardır. Balinalar ,yunuslar, ve balıklar. Güney Afrika kıyı şeridinde yunus nüfusu çok değil ama Balina nüfusunun %63’ü burada bulunuyor. False Bay’de gerçek kambur balinalar-Bryde balinaları ve şişe burunlu yunuslar ve esmer yunuslar görülür.

       Okyanusların Apex yırtıcıları, orka veya katil balinaları da nadiren de olsa buralarda görülürler. Bu muhteşem memelileri görmek için tekne veya turla yaklaşmak izne tabidir. Bakımları eğitimleri vs. için izinli tek firma biziz diyor tabelanın izahını da yapmış oldum….

       Vakit tamam haydi devam. 😊 İskeleden yukarı çıkıyoruz, St. George’s caddesinde bir tur yaparken gördüklerim. Son karedeki maviş araba Çin yapımı Haval-Jolion Hybrid rengi de pek güzel. Karşıya geçtik, arabanın arkasında gördüğüm duvar resimlerinde ne var bakalım dedim. İlk fotoğraf İngiliz elçiliği sanırım bina çok güzel. Sonra duvardaki çerçeveli resimlerden buranın vakti zamanında Donanma Amiralinin evi olduğunu anladık. Ama görünüşü sanki polis karakolu gibiydi çekmedim.

       Alttaki ilk fotoğrafta Afrikaans yazısı ile unutmuyoruz yazıyor. Çini işlemeli bir banktı ve Jubilee Meydanı’nda görmüş çekmiştim. Ne anlatmış olduğunu buradaki duvar resminde görünce öğrendim. Fotoğraflarıma hep tıklarsanız büyük olur görülür. Apartheid dönemini anlatan bu resimde 1967 diyor. Evlerinin önünde oynayan çocuklar 1 Eylül 1967’de zamanın hükümetinin kalkınma programına göre burayı Barrack Caddesini *Beyazların Bölgesi* ilan etmesiyle zorla evlerinden kopartılmışlardır. 1971 yılına gelinceye kadar Simons Town nüfusu yarı yarıya inmişti artık cıvıl ,cıvıl çocuk sesleri yoktu diye anlatıyor.

       Caddede çok güzel antikacılar, mücevher dükkanları ile böyle tasarım dikiş yapıp satan bir yer vardı bu güleç kızı iznini alarak çektim.

       Simons Town güzel bir kıyı kasabasıydı bence tam emeklilere göre sakin. Ama False Bay Balinaları ve yunuslarını görmek için turlar düzenleniyor yani aktivitesi bol yerlerden deniyor. Ben sevdim ama yaşayamam beyazları sevmiyorlar. Haksız da sayılmazlar. Seyredilesi güzel bir grafiti bırakıyorum size. Görsel- Önder Kaplan’dan. 💞

       Cape Town henüz bitmedi. 3. günümüzde görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

BÜYÜK AFRİKA TURU- GÜNEY AFRİKA-2 🇿🇦

CAPE TOWN-2.Gün

       Güzel geçen bir günün ardından Cape Town’daki ikinci günümüzdeyiz. Günümüze -Bugün programımız yoğun olacak diyen değerli rehberimiz Barbaros Kotoğlu’nun güleç yüzüyle başlıyoruz.

       Şehir merkezinden geçiyoruz şehir uyanmış. Güzel binalar ve hemen kapılarının dibinde evsizlerin çok olduğu bir caddeden geçiyoruz. 🤷‍♀️ Sağ tarafımızda Signal Hill tepesi var. Önceki yazımda bahsetmiştim Signal Hill yani sinyal tepesi adı üstünde gemilere top atışı vs. ile sinyal yollanan bir tepe. Günümüzde hala aktif ama sadece pazar günleri saat 12:00’de top atışları yapılıyor, vakit olsa gün batımı ve Cape Town’ı seyretmek harika oluyormuş. 

       Yolumuz Bantry Bay’a doğru iken şu güzel evin tepesinden Signal Hill’den sonraki tepe *Lion’s Head* göründü. Masa Dağı’na çıktığımızda daha güzel görünecekmiş şimdilik bu kadar görelim.

       Ardından sol tarafımızdan harika bir manzara göründü. Rehberimiz Cape Town’ın yazlık bölgesi genel anlamda da zenginlerin yaşadığı Atlas (Atlantik diye de anılıyor arada öyle yazabilirim) Okyanusu’ndaki plajlar bölgesi. Şu manzara nasıl güzel. Arkadaki dağ sırası Twelve Apostles-Oniki Havari dağları ve aşağıdaki plajı da aynı ad ile biliniyor. Biraz yukarıdan dolanarak aşağıya iniyoruz. 

Cape Town- Camp's Bay bölgesi

       Bulunduğumuz yer Clifton bölgesi diye geçiyor. Bölgenin bembeyaz kumlarıyla ünlü 4 ayrı plajı varmış. Görmek için paralel yoldan ve daha geriye gitmek gerekiyordu. Özellikle zenginlerin yaşadığı en lüks bölgeymiş. Neyse şimdi geniş ve güzel bir yola indik; Victoria Road ve tabelada Camp’s Bay bölgesinde olduğumuz yazıyor.

       Önce Glen Beach’den geçiyoruz. Zaten hepsi yan yana kardeş koylar. Glen Beach rüzgarının güzelliği ile sörfçülerin mekânı. Plajda yüzmeye izin verilmiyormuş. Ayrıca suyu da hayli soğukmuş. Bizim Akçay kadar var mı? diye sordum Barbaros Bey, oo daha soğuk dedi. 10-12 bazen 8 bile oluyormuş. Ama kışın iki kat daha sıcak olur dedi. Gerçi okyanusun suyu hep soğukmuş. 

       Zenginlerin kiraladıkları yazlık evlere bungalov diyorlar hayli de pahalı, kişi başı 8500 R ödeniyor sayıca da çok azmış. Yolun altında kaldığından göremedik. Arabadan inmeyince hareket halinde çektiğim(iz) fotoğraflara bakalım yine de çok güzeller. Sağ üstteki küçük karede görülen toplar. *korsanlara karşı kullanılmış olabilir* 🤷‍♀️ 

       Hemen yandaki körfez ve plajı Camp’s Bay upuzun bir kumsala sahip. Çok da güzel kumları var, denizin rengi harika zaten mavi bayraklı. Körfezde gel-git olayı çok akıntı da fazla olduğundan iyi yüzme bilinse bile tehlikeli olabiliyormuş. Ayrıca köpek balığı🦈 riski de cabası. Sörf🏄‍♀️ ve yamaç paraşütü bölgenin özelliği.

       Camp’s Bay yerli halk için Afrika’ya özgü piknik yapıp mangal yakmak için en popüler yerlerden biri. Pahalı bile olsa turistlerinde rağbet ettiği sahil şeridi.  Çevre lüks lokanta ve kafelerle çevrili, Hard Rock kafe gözüme takılanlardan. Bildik tatil bölgesi ve yazlıklar. Bakalım sahilden gözüme takılanlar. Cape Town Water Front girişindeki Afrika Çağdaş Sanat müzesi Zeitz MOCAA’da gördüğümüz Güney Afrikalı sanatçı Marco Oliver’in metalden diğer bir yapıtını Camp’s Bay’da görmek hoş bir sürpriz oldu.    

       Victoria Bulvarı’ndan devam ediyoruz. Tabela bize Hout Buy M6 dan devam derken halk için yapılmış bir havuzu da görmüş olduk. Yol çok uzun sayılmaz 15 dakika sonra Hout Bay’dayız. Hout, Flemenkçe ahşap demek koydaki tüm yapılar da ahşaptan olunca da körfezin adını Hout olarak kullanır olmuşlar.

       Küçük kıyı ilçeleri hep sevmişimdir görünce bayıldım. Marinada yelkenli lüks yatlarla dolu, bu nasıl bir zenginlik ya da Afrika’da hayal ettiğimiz fakirlik diye de düşünmeden edemedim. Hep söyleriz görmeden, yaşamadan bilinmiyor. Hout Bay körfezinin sahili de hayli geniş ve çok güzel incecik kumlu öyle ki, rüzgarda uçuşuyorlar.

       Motora bineceğimiz yere yürüyorum etrafta balık lokantaları, kafeler var ama benim gözüm hemen yerel eşya satan standlara kayıyor. Benim için alışveriş değil fotoğraf çekimi önemli. 📸 Ama rehberim dönüşte boş zaman vereceğim çekersin dedi. Ben yine de Önder’in fotoğrafını gişenin önünde fiyatlar ve motor görülecek şekilde çektim. Bizi özel müzikleri eşliğinde bir grup yerli müzisyen yolcu etmeye geldi etraf şenlendi.

       Kıyıdan ayrılmaya başladık. Dubalara sere serpe yayılmış güneşlenen fok balıklarına bakın işte biz onların kolonilerine gidiyoruz. Karabataklarla arkadaşlık eden balıkçıların beslediği foklar olsa gerek az önce kıyıda gördüm dönüşte bakarım dedim. Evet dünyanın en büyük fok kolonisi olan Duiker adasına gidiyoruz. Motordan görüntüler.

       Motorumuz hızlı yol almak için olsa gerek ya da kayalık da olabilir kıyıya pek yakın gitmiyor. Ama inanın sanki sandalda gibi çalkalanıp duruyoruz. Rüzgar evet çok fazla. Çekebildiğim kadarı ile Hout kasabasının evleri göründü, ilk fotoğrafta duvarlarına çok da güzel grafiti yapmışlar. Ama yine de bazı evlere yüksek demir korkuluk yapıp tellerle de çevirmişler. Yani yerlisi de olsanız güvenlik had safhada olmalı. Biz henüz ters bir durumla karşılaşmadık ama kaldığımız otele bile iki güvenlikli kapıdan geçip girdik. Gerçi gündüz aleni bir durum söz konusu değilmiş. 2. fotoğraftaki köşeyi dönünce 3. fotoğraftaki tepe daha iyi gözüktü. Haydi bakalım mı?

       Biraz daha gidince karşımıza çıkan manzara ve Duiker adası…

Cape Town- Hout Bay-Duiker (Fok) Adası
Cape Town- Hout Bay-Duiker (Fok) Adası

    Motor aynı ceviz kabuğu gibi sallandıkça fotoğraf çekmeme de engel oluyor. Rüzgâr hayli kuvvetli elbette açık deniz yani koskoca Okyanus bu makinayı çarpmayayım, denize düşmeyeyim diye sıkıca demire tutunup çekmeye çalıştım. Denize düşersem köpekbalıklarına yem olmam işten bile değil. Burası bir koloni yani sayıca hayli çok Fok olunca Köpekbalıkları da çok oluyormuş. Bu kadarcık bir ada etrafını dolaşıp döneceğiz. Fotoğraflarda göreceksiniz çoğu güneşleniyor.

Elbette en güzel yanı onları doğal ortamlarında gözlemlemek. Birbirleriyle kavgalarını izlemek arada suya atlayıp sırt üstü yatmaları çok keyifli. İşte bir örnek.

Cape Town- Hout Bay-Duiker (Fok) Adası
Cape Town- Hout Bay-Duiker (Fok) Adası

       Henüz hiç köpekbalığı görmedik ama etrafta başka turist motor ve botları var. Biz ada turunu bitirdik dönüyoruz çok değil anca 2o dakika kadar olmuş. Bir o kadar da dönersek çok bir zaman sayılmaz. Hoş Barbaros rehberim bugün program çok dolu demişti. 

       Hout Bay’a döndük bizi yine aynı müzisyen grup karşıladı. Ben doğru otantik tezgahlara. Renklerin güzelliğine bakınız. El işçiliği süper ve çoğu ahşap işlerin hepsi tik ağacından yapılmış.

       Önder tezgahlara baka dursun ben fok terbiyecisini gördüm oraya koşuyorum. Grup arkadaşım adamla konuşurken ben sürekli çekiyorum. Adam balık vererek kendisini ses ve görüntü olarak taklit etmesini öğretmiş. İyi ama fok sanki hasta gibiydi. Unutmadan buradaki fokların cinsi kürklü fok. Duiker Adasında pek belli olmuyordu ama fotoğrafta belli oluyor. Ve fotoğraflara lütfen tıklayarak bakınız. 

       Midibüsümüze bindik Hout Bay körfezini karşıdan görecek şekilde harika manzaralar eşliğinde kıvrıla, kıvrıla gidiyoruz. Barbaros rehberimiz güzel bir yerden granit kayalar üzerine yapılmış Chapman’s Peak yolundan geçeceğiz dedi. Yol çok virajlı sadece 9 km ama yüzün üzerinde virajı varmış göreceğiz. Güzel bir seyir yerinde durduk manzara muhteşem, Hout Bay’dan hemen sonraki koy burası. Granit kayalardan örülmüş duvarların kıyısından yolun karşısına geçtik. Aşağıda görünen uçsuz bucaksız sahil Noordhoek Plajı. Önce granit kayaları görelim. Bu güzel Chapman’s Peak yolu bisikletçilerin de gözde rotalarındanmış.

       Noordhoek Beach çok güzel ama kumsalı çok geniş şahsen o kadar yürüyüp de denize girmem. Ayrıca çok sığ ve belki de köpekbalığı vardır. 😁Fotoğrafı özellikle tek koyuyorum işaretlediğim yerde 123 yıllık gemi iskeleti var. 1898 yapımı bir İngiliz yelkenli gemisi adı Kakapo.

       Kakapo 1900’lü yıllarda ilk yolculuğuna İngiltere’nin Galler bölgesinden başlamış. Avusturalya’ya Sidney’e gidiyorken Cape Town’da bir mola verir sonra güneye Hout bay’a doğru yoluna devam eder. Körfeze yaklaştığında fırtına artar ve gemiyi Champman’s Bay’ın iyice güneyine doğru sürükler. Yani altta fotoğrafını paylaştığım Noordhoek açıklarındayken. Kaptan tamam burası Camp Point diye düşünür dümeni sahile kırar ve gemi hırçın dalgalardan kurtulsa da kumsala gömülmekten kurtulamaz… Zira kaptan yanılmıştır burası Chapmans Peak’tir Cape Point değil.

       Uzun uğraşlar verilse de gemiyi yüzdürmeyi başaramazlar. Şimdi yılların rüzgarı, kumu ve dalgaların aşındırmasıyla sadece kazanından bir parça ile gövdesinin parçaları kalmış. 

Güney Afrika- Cape Town-Noordhoek Beach
Güney Afrika- Cape Town-Noordhoek Beach

Bu güzel yoldan devam ediyoruz. Manzaralı bir güzel yer daha buyrun fotoğraf çekenler diyen Barbaros rehberimizi dinledik. Aşağıda görülen sahil kasabası Simon’s Town çok eski bir tarihe sahiptir ve Güney Afrika Donanması’nın en büyük üssüdür. Manzara şahane.

Cape Town- Simon'sTown
Cape Town- Simon’sTown

Simon’s Town’ı daha sonra ziyaret edeceğiz önce yolumuz Cape of Good Hope. Geçtiğimiz yerler tümüyle Ümit Burnu Doğa Koruma alanı *Cape Of Good Hope Natura Reserve *dır. Etrafta çok fazla Babun (bir cins çok yırtıcı maymun🐒) göreceğiz ama arabadan inmek yok dedi. 🤫😁 Yoldan görüntüler; köylü bir aile evi, babunlar ve özel bir devekuşu çiftliğinden bir enstantane…

       Cape Point’ten devamla sonunda Cape Of Good Hope giriş kapısındayız biletler alınıyor ve eski adı Fırtınalar Burnu olan, şimdiki adı *Ümit Burnu- Good Hope*a gidiyoruz. İlk karede sörfçüler var, Ümit Burnu’na gelmeden önce küçük körfezde, ikinci kare zaten giriş ve ücret ödeme gişeleri. Ümit Burnu’na hemen de gidilmiyor yine 1 km mesafe var gibi. 

       Evet Ümit Burnu’ndan bahsedelim, hayli yüksek kayaların olduğu bir yapısı var. Adı malum fırtınalar burnu haliyle adını aldığı kuvvetli fırtınalar sıcak su Agulhas ve soğuk su Benguela akıntıları sebebiyle oluşuyor. Şansımıza fırtına yok. Ama rüzgar gerçekten de çok... 💨

       Ümit Burnu- Cape of Good Hoop- aslında hemen söyleyelim; Güney Afrika’nın en güney ucu burası değil. Burası GÜNEY AFRİKA’NIN *EN GÜNEY BATI NOKTASI* Evet Güney Afrikaya ayak basan Portekiz’li kaşif Bartolomeo Dias‘ın keşfedip adını Cabo des Tormentas *Fırtınalar Burnu* diye adlandırdığı burun burası.

       Ama AFRİKA KITASI’NIN EN GÜNEY UCU- Cabo das Agulhas* İğne Burnu* dur ve 55 kilometre daha güneydedir. 

       Evet maden Bartolomeo Diaz dedik biraz tarihten bahsedelim. Ucu yine bize dokunuyor. 😉 1453 yılında Fatih’in İstanbul’u fethetmesiyle Avrupa’nın ipek ve baharat ticareti yaptığı Hindistan’a ulaşan yolu da sekteye uğramış. Avrupalılar Hindistana denizden ulaşmanın yollarını aramaya başlamıştı. Özellikle denizcilikte önde olan Portekizliler defalarca Afrika kıtasını aşmayı denemişti. O yıllarda ticaret yollarının bir kısmı denizden, bir kısmı da karadan geçiyor. Sonuçta tüccarların tüm Ortadoğu ülkelerini aşarak gitmeleri gerekiyordu ki bu da onlara çok zaman kaybettiriyordu.

       Sonunda Bartolomeo Diaz 1467 yılında bu iși hırs yapan Portekiz Kralı II. Joao’un (İngilizce John demekmiş) emriyle Lizbon’dan denize açılır. Yönünü kaybetmemek içinde kıyıya paralel gider. Afrika kıtasının bir tarafı Atlas Okyanusu diğer tarafı Hint Okyanusu’dur. Diaz en Güneybatı uca geldiğinde fırtınaya yakalanır rotadan sapmamak adına mücadele ederken gemiyi parçalama riski doğar ve mecburen rotasını bilemediği bir yöne çevirir.

       Çok şanslı olan Dias’ın yönü okyanustaki dairesel bir akıntı olan (sıcak su Agulhas-Soğuk su-Benguela) birleşimi ile değişir ve farkında olmadan kendini Hint Okyanusunda bulur. Diaz o çok aranan deniz ticaret yolunu burnu geçerek 1488 yılında bulmuş olur. Ve yaşadıkları fırtınalı günler nedeniyle Dias Güney Afrika’nın bu Güneybatı ucuna Cabo das Tormentas *Fırtınalar Burnu* adını verir. Ancak Portekiz kralı bu ismin tüccarları korkutup Hindistan’a gitmekten caydıracağı düşüncesiyle fırtınalar adını *Ümit Burnu* olarak değiştirir. 

      Artık Ümit Burnu’ndayız fotoğraflarda görüldüğü gibi her taraf kızılın tonlarında renkli taşlarla dolu ve insanlar tırmanıp denizi izliyor.

       Evet tam 10 yıl sonra 1498 yılında yine Portekizli kâşif Vasco Da Gama Ümit Burnu’nu aşarak hedefindeki Hindistan’a ulaşır. Avrupalılara deniz ticaret yolu açılınca da söz sahibi onlar olur. Çok uzun bir süre en hareketli deniz ticaret yolu olmuştur ama zamanın korsanlarını da yaratmış olur. Elbette ipek ve baharat yolu önemini, Osmanlı İmparatorluğu ile İran da ticaret alanındaki üstünlüklerini kaybetmiş oldular. Ne zaman Süveyş kanalı açıldı işte esas o zaman Hindistan’a ticaret yolu kısaldı ve Ümit Burnu’da önemini kaybetti.Şimdilerde bu deniz ticaret yolu bazı yat yarışlarının rotasına dahil edilmiş.

       Bir kısım turistte yaya yolunu takip ederek deniz fenerine gidiyorlar. Yol uzun biz midibüsle gideceğiz.

Cape Town- Cape of Good Hope
Cape Town- Cape of Good Hope

       Bir de güzel efsanesi var *Uçan Hollandalı* yukarda bahsetmiştim, Atlantik Okyanusu ile Hint Okyanusu’nun buluştuğu bu yerdeki fırtınaya sebep olan akıntılar var. Doğudan gelen sıcak su Agulhas akıntısı ile Kuzeybatıdan gelen soğuk su Benguela akıntısıdır. Bu akıntıların oluşturduğu korkunç fırtınalar birçok geminin de enkaz haline gelmesine sebep olur. Zaman içinde enkazların yine fırtınalar nedeniyle kaybolması, insanların ufukta görülen dumanlı göz yanılmasını kaybolan hayalet gemi sanmaları hala popüler olan *Uçan Hollandalı* efsanesini doğurmuştur. 

       Mitolojik hikayesi; Uçan Hollandalı *De Vliegende Hollander, Flying Dutchman* 17. yüzyılda denizci efsanesinde adı geçen yine hayalet bir yelkenlinin adıdır. Yelkenlinin Hollandalı olan kaptanı *Van Der Decken* Ümit Burnu’nu geçmeye çalışırken fırtınaya yakalanır. Mürettebatın geri dönelim uyarılarına kulak asmaz tabiri caizse *bu yolda ölmek var, dönmek yok (haşa) Tanrı bile yolumdan döndüremez* deyince ve bir daha yelkenliden haber alınamayınca yelkenlinin tanrının lanetine uğradığı ve sonsuza kadar okyanusta dolaşacağına inanılır. Öyle ki, fırtınalı havalarda ufukta görüldüğü bile söylenir. 

       İlk kayıtlı belge olarak 1795 yılında George Barrington’un* Botanik Koyuna Seyahat* adlı eserinde yeralır, sonra Thomas Moore’un bir şiirinde bahsi geçince de İngiltere’de hayli popüler olur. Yine ilk kez 1835 yılında bir İngiliz gemisi Uçan Hollandalı yelkenlisini gördüğünü rapor eder. Ardından İngiliz Kraliyet Donanması hayalet yelkenliyi gördüğünü resmi kayıtlara geçirir. Ve o yıllarda Alman besteci Richard Wagner’de Uçan Hollandalı’dan esinlenerek aynı adlı bir opera bestelemiştir. *De Vliegende Hollander*

       Ve işte biz de Ümit Burnu’nda olduğumuzun belgesini de buraya ekleyelim. Çok enteresandır tabelanın bir görevlisi var herkesi sıraya sokuyor sonra elinden telefonunu alıp onları çekiyor. Bizim Barbaros rehberimiz ben çekerim dedi ve fotoğraf Barbaros rehberimin objektifinden bu vesileyle kendisine tekrar teşekkür ederiz. 🥰 Evet Cape Town’a gelip, Ümit Burnu’na uğrayıp da fotoğraf çektirmeyeni Güney Afrika’ya gelmiş kabul etmiyorlar. Kesin bilgidir. 😁 🥰

53-423b

     Cape Town 2. gününde program yoğun demiştik. Daha gidilecek, görülecek harika yerler var. Siz benden ayrılmayın. Biz bir yemek molası kadar ara verip hemen gelelim. Cape Town 2. gün devamda görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

BÜYÜK AFRİKA TURU-GÜNEY AFRİKA-1 🇿🇦

*Cape Town* 1.Gün

Merhabalar, yaptığımız gezilerde yıl olarak artık günümüze geldik ve yine sizlerleyim. Malum koronalı yılları geride bıraktık sayılır. Kolay değil dolu dolu tam üç koca yıl hem de yasaklarla dolu. Nihayet 2023 yılına geldiğimizde şu sıkıntılı ortamdan kurtulalım diye araştırmalara başladık. Her zamanki gibi Önder’in önderliğinde 😌 yine güzel bir tur şirketi olan Ejder Tur ile Büyük Afrika Turu’na yani Güney Afrika, Botswana, Zambiya ve Zimbave’yi kapsayan 12 günlük 4 ülke gezisine katılmaya karar verdik. Önceden Afrika kıtasında gezdiğimiz tek ülke FAS idi.

Korona hala bizim için tehlikeli sayılırken Afrika’nın başka tehlikesi olabilir miydi? Evet konu endemik hastalıklar için gerekli olan aşılardı. Biz her türlü covit aşısını olduğumuz için yine de kesinlikle maske takarız 😷 ama gerekli olan aşıları ki bunlar; Sarı Humma, Sıtma vs öğrenelim ona göre yaptıralım dedik. Seyahatsağlığı.gov.tr den öğrendik ama yine de Kuşadası’ndaki merkezine uğradık. Şubat 2023 itibariyle gideceğiniz 4 ülkede de salgın raporu yok isterseniz yaptırın denince vazgeçtik. Ama Sıtma’ya karşı gerekli ilaçları her ihtimale karşı alın dediler. Önder hemen henüz turdan dönmemiş olan muhtemel rehberimize danışalım dedi. Rehberimizi öğrendik, Barbaros Kotoğlu’na ulaştık kendisi zaten Güney Afrika’da yıllarca yaşamış (çok deneyimli ve başarılı bir rehbermiş ki, öyle) siz bilirsiniz ama bana sorduğunuz için söyleyeyim gerek yok deyince hem de karaciğerimizi yormamak adına sadece ağrı kesici ve sinek kovucu spreylerle gitmeye karar verdik. Türkiye Covid-19 aşı sertifikamızın çıktısı alındı. Çok heyecanlıyım. 💃💃💃

Bizim yeşil pasaportumuz var ama zaten Güney Afrika Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından vize istemiyor. Pasaportunuzun seyahat tarihinizden itibaren 6 ay geçerlilik süresi olması yeterli. Hazırlıklar başladı ve her zamanki gibi İstanbul çıkışlı olunca torunları da görme fırsatı çıkmış oldu. Evet gün geldi tarih 24 Şubat 2023 ve Türk Hava Yolları ile Güney Afrika’nın ikinci başkenti sayılan Cape Town şehrine uçmak üzere İstanbul Hava Limanındayız. Uçuş saatimiz 01:50 ama her zamanki gibi çok erken geldiğimiz için çevreyi biraz gezdik. Havalimanı bakalım bu kez hangi sanat dallarına ev sahipliği yapmış.

Gördüğümüz bu eserlerin çoğu kullanılabilir her türlü obje ile yeniden yaratılmış. Üstteki son fotoğrafta görünen eserin yanındaki açıklamada artık parça kumaşlardan ticari adı *denim* bizim bildiğimiz adıyla kot kumaşından yapılmış, sanatçısı Deniz Sağdıç yazıyor… Bu sanat dalına kısaca sürdürülebilir sanat akımı deniyor. Çok başarılı buldum.

24 Şubat Cuma günü THY kontuarlarında bize eşlik edecek rehberimiz Barbaros KOTOĞLU ile tanıştık. Uzun yıllar Güney Afrika’da yaşamış çok güleç ve işlerimizi kolaylaştırmak için koşturan güzel insan. Çok da bilgi aktaracağından emin oldum daha da çok sevindim. Grupla da tanıştık toplam 20 kişi anca varız, zaman su gibi geçti saat 01:00, tarih de 25 Şubat oldu bile.

THY’ları ile gecenin bir yarısı 01:50 de başlayan seyahatimizin ilk ayağı olan Cape Town’a uçmak üzereyiz. Hayret edilecek bir şekilde uçakta tek boş koltuk yok. Yol uzun toplam 11 saatlik bir uçuş dolayısıyla gecemiz uçakta geçti ve 25 Şubat 2023, saat 11:45’te Cape Town Havalimanı’ndayız. Bizi güzel bir pano karşıladı.

Güney Afrika- Cape Town Havalimanı

Güney Afrika ülke olarak kendini hep medeniyetin doğduğu yer olarak gördüğü için halkı da Cape Town’ı *Mother City* Afrikan’nın anası yani ana şehir olarak sayar. Havalimanının içinden görüntüler, her şey süper güzel. Dev bir akvaryum ile insanlar okusun diye kütüphanesi bile var. Şehir kendini *Dünya’nın şarap başkenti* olarak da lanse etmiş bakın… 🍇🍇🍇 Ki Barbaros rehberim göreceksiniz üzüm bağları ile dolu bir şehir sizlere göstereceğim dedi.

       Hayli büyük bir havalimanı çıkışa kadar döne döne gittik, nerdeyse başımız dönecekti neyseki rehberimiz sayesinde fazla uzun sürmeyen işlemler sonrası bizi bekleyen midibüse bindik. Kalacağımız otel Waterfront denen Cape Town’ın merkezinde 4 yıldızlı Capetonıan Hotel. Otele gitmeden önce döviz işini halletmemiz gerekti ve nihayet merkezde Cape Town’dayız. 

       CAPE TOWN; Uzun yıllar ve bence hala insanları sömürülen ve köle gibi ucuza çalıştırılan ülkenin, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin bilinen üç başkentinden yasama görevini üstlenen şehri. Tarihi ile de en eski liman kenti. Yüksek dağlarla çevrili düz bir ovada kurulmuş. Bilinen ilk yerli halkı Khoi ve San kabileleri ancak net ve yazılı bir tarih olmadığı için hangisi önce yaşamış bilinmiyor. Sadece onların da buraya göç ile geldiğine inanılıyor.

       Halkın çoğu Hristiyan az bir kısmı Müslümandır. İngiliz, Fransız ve Hollanda tarafından yönetildikleri dönemden kalma 11 dil kullanıyorlar. Yazışma dili resmi olarak İngilizce. Ama Hollanda aksanıyla konuştukları bir de Afrikaans’ca var. 

       Bilinen en eski tarihi, bulunan 600 milyon yıllık fosillerden 😳 ve taşların yapısından, yaşamla ilgili bulgular da Masa Dağı’ndan çıkarılmış. Volkanik bir kıta olan Afrika denizinden yükselen bir yarımadadır. Cape Town’da Cape yarımadasında kurulmuştur. İçilebilir efsane kaynak suları var. Ara ara tarihinden de bahsedeceğim. 

       Merkeze doğru giderken güzel bir bina gördük; Civic Center-Halk Merkeziymiş. Ön yüzdeki yoldan bile görülen mural-duvar resmi var ve görülen kişiler fotoğrafın solundaki Desmond Tutu sağdaki Nelson Mandela. Her ikisi de Güney Afrika tarihinde yer almış önemli adamlar ve Nobel Barış Ödüllü kişiler. Bakalım, otobüsten ama olsun iphone iyi iş çıkarıyor gibi. 😉 Şehir güzel, insanlar sürekli hareket halinde ve her yerde bir şeylerin pazarı var.

       Döviz bozdurma işi için şehir merkezinde bir yere geldik. Döviz bürosu değil otantik eşyalar satan güzel bir butik ama aynı döviz bürosu gibi çalışıyor. Yerel para birimleri Güney Afrika Rand’ı. (ZAR) Ama dolar da geçiyor olunca biz almadık zira bitiremezseniz elinizde kalıyor. Neyse benim dikkatimi hemen yanındaki art galeri çalışanı ile yoldan geçen güzel Afrikalı gençler çekti. Fotoğraflara tıklayıp bakmanızı öneririm. ☺️ Yakın çevrede hemen bir kilise gördüm fotoğrafını çektim. Çevresi pazar yeri gibiydi ki, meşhur Long Market’miş ama bakamadık hemen otele gitmeliydik. Bir koşu kapısına kadar gidip tabelasından kilisenin İngilizlerden kalma Metodist (Hristiyanlığın Protestanlık mezhebine bağlı manevi bir düşünce sistemi) -İsa’ya adanmış bir kilise olduğunu öğrendim. Bakınız.

       Bir saatlik otel molası sonrası şehir turumuz için midibüse bindik. Döner bir kavşaktan geçerken Güney Afrikaya ayak basan ilk Avrupalı olan ve Ümit Burnu’nu *Fırtınalar Burnu* diye adlandıran Portekiz’li kaşif Bartolomeo Dias‘ın heykelini gördük. Bartolomeo zamanın modası geniş paltosu ile betimlenmiş. Bir elinde şapkası diğer elinde usturlap’ı ile (gökyüzü yıldız konumlarını ölçümleyen Astronomik ölçüm cihazı) fırtınalı Güneydoğu’ya bakıyor. 

Cape Town- Bartolomeo Dias heykeli
Cape Town- Bartolomeo Dias heykeli

       Büyük bir tesadüf mü? Elim bir son mu? 🤷‍♀️ Bartolomeo Dias keşfettiği ve Fırtınalar Burnu dediği bu bölgede birgün gemisi ile yine fırtınaya yakalanır. Gemisi ve bütün mürettebatıyla birlikte Okyanusun azgın dalgalarına yenik düşerek hayatını kaybeder. Ben elim bir son diyorum. Dias’ın keşfini daha sonra detaylandıracağız diyen rehberim Barbaros Bey’i dinlemeye devam ediyoruz. Şimdi yolumuz ünlü Cape Town Belediye binasına doğru.

       Cape Town şehir olarak oldukça güzel. Halen moden yüksek binaların yapımının devam ettiğini görüyoruz. Ama kaldırımlara bakarsak evsizler de hayli çok. Adı sevgili olan Darling Street’te harika bir binanın önünde midibüsten iniyoruz. Gerçekten muhteşem bir bina İspanyol mimarisi imiş. Caddenin karşısında çok büyük bir meydan Grand Parade var. Halk meydanı büyük mitinglerin yapıldığı yer. Aslında her türlü etkinliğe hizmet veriyor.

       Bizim Belediyelerin önünde de genelde böyle alanlar var. Burada şimdi yeni ve ikinci el giysi, çiçek satan kadınlar yemek yemek için çadırlar kurulmuş tam orta yerde de bir heykel var. İngiliz Kral VII. Edward’ın heykeli Kraliçe Victoria’nın en büyük oğlu. 1905 yılında meydana konmuş. Tarihte en büyük ırkçılık protesto gösterileri burada yapılmış. Bu çok ses getiren protesto sonucu ertesi yıl Nelson Mandela serbest bırakılmış. Ayrıca 2010 yılında buraya kurulan dev ekrandan yine binlerce insan FİFA Dünya Kupası maçlarını izlemiş. Buraya ve çevreye bir bakalım. Fotoğraflara tıklayalım. ☺️

       Hemen karşımdaki güzelliği kayda alıyorum. Belediye binası 1905 yılında inşa edilirken ticaret merkezi gibi düşünülmüş ve ofislere hizmet veriyormuş. Mimari malzemeleri çeşitli ülkelerden gelmiş. Dış cephenin bal rengi taşların menşei kireçtaşı ve İngiltere’deki Bath şehrinden ithal. Saat kulesi ve çanları ile yine Londra’daki Big Ben’den uyarlanmış çanları oradaki St. Mary’s Kilisesinden getirilmiş *Westminster quarters * diye bilinen bu çok özel çanlar 🔔 🔔 oradakiler gibi aynı melodiyi çalıyormuş, biz duymadık. 

GA- Cape Town- City Hall
GA- Cape Town- City Hall-Belediye Binası

       Balkonunda Nelson Mandela’nın halka seslenişini temsil eden heykeli konmuş. Halkın ırkçılığa karşı protestolarının sonucu 1990 yılında tam 27 sene sonra özgürlüğüne kavuşan Mandela hemen buraya koşup tarihi balkon konuşmasını yapmış. Elinde yazılı kağıdı ve gözlüğü ile görünüyor. Gözlükte eşininmiş kendi gözlüğünü aceleyle hapishanede unutunca karısının okuma gözlüğünü istemiş. Halkına seslenişinde burada onların hizmetkarı olarak bulunduğunu, barış ve özgürlük adına hepinizi selamlıyorum mealinde bir konuşma yapmış.

GA- Cape Town- City Hall-Nelson Mandela
GA- Cape Town- City Hall-Nelson Mandela Heykeli

       Belediye binası şimdilerde çok çeşitli kültürel olaylara, şehir kütüphanesine ve Flarmoni Orkestrasına ev sahipliği yapıyor. Midibüsümüzle yola yeniden revan oluyoruz. 

       Yine bir kavşaktan geçerken gördüm Long Street -Turkısh Bath evet yaa Türk hamamı var. Edward döneminde yapılmış 1908 yılında restore edildiğinde yüzme havuzu da eklenmiş. 

GA- Cape Town- Türk Hamamı
GA- Cape Town- Türk Hamamı

       Devam ettik az sonra Hyatt Regency Oteli dönünce Wale caddesiymiş indik. Ortam aniden öyle bir değişti ki, nasıl bir renk cümbüşü anlatamam. Bu duyguları daha önce Goa’da Latin mahallesindeki Fontainhas evlerini gördüğümde yaşamıştım. İnanamıyorum düpedüz fotoğraf cennetine düştüm. Ve evet burası Bo-Kaap denilen Müslüman Mahallesi. Sayın rehberimiz Barbaros Bey’den ön bilgiler geliyor. 

Bo Kaap;

       Afrikaans dilinde *Cape’in üstünde*anlamındadır. Ama ilk yıllarda adı Hollanda’lılardan dolayı Waalendorp’tur. Kısa tarihi; Cape Town’a ilk ayak basan Avrupalı kaşif olan Bartolomeo Dias demiştik ikinci kişi de Vasco da Gama 1497 yılında keşfi tamamlayıp Hindistan’a giden gemici. 1652 yılına gelindiğinde Hollanda Doğu Hindistan Şirketinin elemanı Jan Van Riebeck, Asya’ya giden gemilere yiyecek ve barınma sağlamak üzere Cape Town bölgesine gelir ve daha sonra ilk ahşap kulübelerle *Hope* Ümit kalesini inşa ederek yerleşik düzene geçerler. Bu keşif çağında tüm devletler yarış halinde sömürge edinmek için uğraşıyorlar. En hızlıları İspanya ve Portekiz olsa da Fransa, Birleşik Krallık ve Hollanda da hızlı bir şekilde olaya dahil olmuşlardır.

       1679 yılında da Simon van der Stel kalenin yani Cape’in ilk valisi olur. Bu kişi de yine Hollanda Doğu Hindistan şirketinin elemanı aynı zamanda üzüm yetiştiricisi ve bölgedeki harika bağların kurucusu. Neyse dönemin Asya’da sömürge zengini olarak altın çağını yaşayan Hollanda’dır. Ama denizde üstünlük İspanya ve İngiltere’dedir. Hollanda’nın o dönem sömürgesi olan ülkelerden de çoğu müslüman olan halkı zorla Cape Town’a köle olarak getirir. Getiren de Hollanda Doğu Hindistan şirketidir. Getirdikleri köleleri de Bo Kaap bölgesinde yaptıkları barakalara kiracı olarak yerleştirirler. Kısaca Afrika’da kolonisi olan Hollanda Güney Afrika’ya da İngiliz ve Fransızlardan önce ilk gelen sömürge ülkesi olmuştur.

       Asya’dan ilk göç 1654 yılında Endonezya’dan başladı ve müslümanlığı ilk onlar getirdi. Sonra Hindistan’ın kast sisteminden kaçanlar, Malezyadan göçenler, Sri Lankalılılar hepsi Hollandalılar tarafından alınıp Cape’te köle olarak satılıyorlar. Fransa’dan göçenler de din savaşlarından kaçan Protestanlardı. Onlar da Fransa’dan kaçıp Hollanda’ya geldiler ama yine Hollanda tarafından Cape’e getirildiler zira zengin ve kültürlüydüler üstelik şarap yapımında bilgiliydiler. Haliyle bağlarda köle olarak çalıştırıldılar.

       1700-1800’lü yıllara gelindiğinde Fransa ile İngiltere savaş halindeyken Fransa Cape’i İngilizlerden her zamanki gibi korumak amaçlı bir grup asker yollar. Ama bu arada Fransa Hollanda’yı işgal eder ve askerler Cape’den ayrılır. İngilizler 1795 yılında Muizenberg savaşı ile Hollanda’nın elindeki Cape’i işgal eder. Bir barış anlaşması yapan İngilizler Cape’i Hollanda’ya verir. 3-4 yıl sonra yapılan bir savaşta Yine İngilizler Cape’i Hollanda’dan geri alır ve hakimiyetleri 1960 yılına kadar sürer.

       Konu karışmadan Bo Kaap’a devam edelim. 1834’te İngiltere’deki köleler serbestlik kazanınca Cape Town’daki köleler de serbest kalır. Müslüman olan köleler kiracı oldukları barakaları satın almaya başlarlar. Artık yerleşik hayatta bir evleri vardır. İşte Bo Kaap bölgesi böylece kurulmuş olur ki aynı yıllarda Cape Town yasama konseyi kurulunca 1840 yılında da Belediye kurulur. Evet Bo Kaap mahalleden güzel bir grafiti fotoğrafı görelim sonra devam edelim.

GA-Cape Town- Bo Kaap

        Bo Kaap sokaklarına dönüyor yukarı doğru yürüyoruz. Ben hemen geri dönüp geldiğimiz yönü Wale Street’i fotoğraflıyorum. 

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Wale Street

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Birbirine bitişik çoğu tek katlı rengarenk evler hangisini çekeyim diye dolanıp duruyorum. Renkler özenle seçilmiş gibi pembe ile yeşil turkuaz ile turuncu tam bir renk cümbüşü. İç sokaklar daha renkli. Arnavut kaldırımlı sokakların taşları da volkanikmiş. Sanki hepsini çek dediniz gibi geldi. 😁 Evet yaa hepsini çektim insanları bile renkli ara ara ekleyeyim.

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Bo Kaap Müslüman mahallesi ama Malay mahallesi de deniyor. Oysa halkın çoğu Malezya’dan gelen Müslüman malaylar olsa da geri kalan kısmı şimdiki adı Endonezya’daki Jakarta olan zamanın Hollanda kolonisi Batavia’dan getirilen çoğu yine Müslüman kölelerdir. Ve konuştukları dil malayadu olduğu için ses benzerliğinden dolayı genel olarak malaylar denmiş. Elbette şimdiki yaşayan yerli halk onların torunları. 

       Hollanda kolonisinden getirilen köleler vasıflı işçiydiler ve burada onlara çok ihtiyaç vardı. Size iş vereceğiz diye kandırılıp getirilen insanları ailelerinden ayırarak köle olarak satmışlar. Üstelik yüzyıllarca ana dillerini kullanmayı yasaklamışlar. Bu yasak sonucunda Hollanda aksanı ile konuşulan *Afrikaans* dilini geliştirmişler hatta Kur’an-ı Kerim’i de Afrikaans diline çevirmişler.

       Yasaklar çok, ibadet yasak evleri beyazlardan başka kimse evini renkli boyayamaz sadece beyaz olacak. Evlilik yasak evlenseler de kabul edilmez çünkü onlar köledir kadınları da patronun emrindedir. 😤 Bitmiş gibi görünen ama bitmeyen çile İngilizlerin 1948 yılından Cape Town’a gelişi ve şehrin daimi kontrolünü elinde tuttuğu 1960 yılına kadar hafifleyerek sürer.

       İngiltere 1910 yılında Cape kolonisi ile Boer Cumhuriyetini birleştirip Güney Afrika Birliğini kurar dolayısıyla bugünkü Güney Afrika Cumhuriyeti’nin temeli de atılmış olur.

       Kölelik bitse de bu kez 1950 yılında Güney Afrika Birliği asıl anlamı*Ayrılık* olan *Apartheid* yasasını çıkarır. Kısaca ırk ayrımı yasası. Bu yasa Afrikalıları 4 ırk grubuna ayırır. Beyazlar, siyahlar, renkliler ki onlar Hollanda Doğu Hindistan Şirketinin 1600’lü yılların sonunda çalışmak için getirdiği kölelerin karışık yaşamlarından olan melezler ve aslında hep görmezden geldikleri Müslümanlar. 

       İşte bu dönemde Müslüman grubun kendilerine göre yerleştikleri bu mahalleden yani Bo Kaap’tan dışarı çıkmaları yasaklanır. Yani buraya neredeyse hapsedilirler. Başka mahallelerde oturup buraya gelmeyenleri ya sürgün eder ya da evlerini de yıkarlar. Başka din ve ırktan olanları da başka ilçelere sürgün ederler. Biraz çevreye bakalım, hemen sağdaki ilk sokağa saptık Chiappini St. manzara harika. 

       Hemen sağımızdaki bu güzel ev bir sanat galerisi ve eserleri hep geri dönüşüm malzemelerinden gazoz kapağı vs den yapılmış. Bahsetmiştim sürdürülebilir sanat akımı. Kapının hemen önünde yapıtlarını sergilemişler. 

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Apartheid öyle bir yasadır ki, Müslümanlar, siyahlar ve renkliler beyazların olduğu yere giremez, aynı ortamda bulunamazlar. Onlara hizmet ederken konuşamazlar.

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Evet nerde kalmıştık. Köleliğin kalktığı yıl Bo Kaap halkı da özgürlüğün sembolü olarak evlerini beyazdan öte her renk ile boyamaya başlar. Halen yaşayanlar onların torunlarıdır ve geleneği sürdürürler. Aslında bir dönem yani 1994’te Apartheid yasası kalktığında Hıristiyan ve diğer müslüman olmayan halk da böyle renkli ve zengin görünümlü mahalleye, Bo Kaap’a yerleşmek ister. Bölgedeki evlere rağbet artınca otomatikman emlak vergileride artar. Vergilerini ödeyemeyen müslümanlar bölgeyi terk etmek zorunda kalınca bölgenin aktivistleri eylemlerle dikkat çekip müslüman olmayanların yerleşimini kısıtlamayı başarırlar. Evsiz Homeless’lerden bir örnek de burada. Fotoğraf Önder Kaplan’ın kadrajından.

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Adamın tuttuğu levhada da arkadaşlar evsizim her türlü yardımlarınızı bekliyorum yazıyor. Barbaros rehberim aslında müslüman mahallesi ama pek tekin değildir beyazları sevmezler ben yıllarca burada yaşadığım için beni tanır ve konuşurlar dedi. Devam ediyoruz aşağıdaki ilk fotoğrafta ilerde köşede bir cami var. 🕌 (Mosque Shafee-Şafii diye okunuyor) Diğer fotoğraflar caminin yan sokağının iki yönden görünümü. 

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Alttaki fotoğrafta yeşillikli yamaç Signal Hill’e doğru gidiyormuş. Signal Hill yani sinyal tepesi adı da bir dönem limandaki gemilere buradan bayrakla işaret verilirmiş ondan kalma. Şimdilerde yamaç paraşütü yapılıyor.

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Ve cami Masque Shafee.

GA-Cape Town- Bo Kaap
GA-Cape Town- Bo Kaap- Shafee -Şafii Camii

        Bu güzel Shafee Camii -Masque Shafee 1859 yılında Muhammet topluluğu imamı Hadjie tarafından toprağı satın alınarak yapılmış. İlk adı da Hadjie Camii iken sonradan değiştirilmiş. Cape Town’da daha doğrusu Bo Kaap’ta yapılan 5. cami ve George dönemi mimari örneğiymiş. Az ötede bir tane daha var diyen kıymetli rehberimiz Barbaros Bey’in peşindeyiz. Neyse caminin ilerisine doğru yürüyoruz. Ben hemen caminin köşesinden Masa Dağı manzarası aldım. Rehberim yarın çıkacağız umalım ki yine böyle bulutsuz daha doğrusu örtüsüz olsun manzarayı seyredelim dedi.

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Camiden sonraki ilk sokaktan sağa saptık Longmarket Street. Ama köşede küçük bir Fatıma Market var ve hemen duvardaki kapı numarası dikkatimden kaçmadı. Bingo Portekiz meşeli çinili kapı numarası azujelos. Goa’daki Fontainhas Evlerinde de kapı numaraları böyle çinili idi. Ve hemen karşı az aşağısında yeşil beyaz bir güzel cami Masjid Boorhaanol Islam Camii. Fotoğraflara tıklayınız. 😁

       Boorhaanol Camii; Bu güzel cami 1884 yılında önce Hacı Ahmet Camii adıyla inşa edilmiş. Ahşap olarak yapılan ilk minareli cami olma özelliğinden dolayı da yine ilk ulusal anıt olarak Güney Afrika Cumhuriyeti tarihinde yerini almış. 1930 yıllarında yörenin kaderi olan fırtınalara yenik düşen minare yıkılır. Bu defa betonarme yapılır. 1970 yılında kalan bina da eskiyince caminin tamamının yenilenmesine karar verilir ve adını da Mescidi Boorhaanol İslam olarak değiştirirler. Caminin rengi de güzel.

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap- Boorhaanol Masjid

       Sokağın altında görülen ilk yoldan da sağa saparak dönüş yoluna girdik Rose Street. Tüm Güney Afrikalılarda da bizim Aydın’da olduğu gibi mangal yapma alışkanlığı varmış. Üstelik sadece hafta sonu değil her akşam arabasına atlayan dağ- bayır- deniz kenarı gider mangal 🍗 keyfini mutlaka yaparmış artık gelenek olmuş. Az ötede önümüze mangalcıların satış yapan versiyonu çıktı. 😁 Genelde 🍗tavuk-🍟 patates yapıyorlar. 

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Bir teyze de yerel atıştırmalık satıyor sağdaki tepside görülen üçgenlerin adını öğrenebildim Samoosas. Fiyatların yazıldığı ilanın fotoğrafını çekseydim iyiymiş. Rehberimize selam verip konuştular.

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Bölgede grafiti yoğunmuş daha güzelleri vardır mutlaka ama ben görebildiklerimi ekliyorum. Mangalcıların uzaylısı gibi 😁

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Sol tarafımda da güzel bir kafe var *Cafe Deli* renkleri ile çok da sevimli.

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Midibüse binmeden önce gözüme takılanlar.

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Herkes acıkmaya başladı sanırım dedi Barbaros Bey ve sizi Cape Town’ın yemek yenecek deniz kenarı bir AVM’ye götüreceğim. Gerçi Avm’den öte her türlü aktivitenin yapıldığı Cape Town’ın V&A açılımı Victoria & Alfred olan ama Water Front olarak bilinen limanıdır. Giderken çevre yapılar. Soldaki Hollanda Konsolosluğu yanındaki de Evanjelist Veteran Kilisesi.

GA-Cape Town- Bo Kaap
GA-Cape Town- Bo Kaap-Hollanda Konsolosluğu

Water Front;

Cape Town’ın hem alışveriş hem de restoranların bulunduğu mekanı ve limanı. Tam 123 hektarlık bir alandan bahsediliyor. Midibüsten inip biraz yürüdük güzel merdivenli bir alandayız.

GA-Cape Town-V&A Vater Front
GA-Cape Town-V&A Vater Front

Hemen sağımızda bir iki bina ile sanat eserleri var. Binanın camları dikkatimden kaçmadı ama kadraja sığdırmam ne mümkün. Adı Zeitz Afrika Çağdaş Sanat müzesi Zeitz MOCAA deniyor. Halka açık Tekstil ve Tasarım müzesi. Aslı 1924 yılında yapılmış tarihi bir tahıl silosu. 2017 yılında müze olmasına karar verip tahıl depoları ile dönüştürülerek yeniden inşa edilmiş.

Sonradan böyle petek camlar açılarak ışığın içeri daha iyi girmesi sağlanmış. Müze çok işlevliymiş içinde kafe, otel, kütüphane daha birçok kurs verilen bölümler varmış. Gezecek fırsat olmadı ama gezilesi bir müze olduğu kesin. Hemen kapısının önündeki eser ile alttaki fotoğrafta da binanın dış cephe camları aynı bal peteği.

GA. Cape Town-Water Front-Zeitz MOCAA
GA. Cape Town-Water Front-Zeitz MOCAA

       Metalden yapılmış. Artist Güney Afrikalı sanatçı Marko Olivier  

GA. Cape Town-Water Front-Zeitz MOCAA
GA. Cape Town-Water Front-Zeitz MOCAA ( Artist Marco Olivier)

       Sağımızda Clock Tower alış-veriş merkezi ile müzesi var sonra gezeriz dendi.

       Solumuzda kafe ve sağımızda da Bir Türk restoran var. Saray restoran bakınız hayli kalabalık. Şefi Şanlıurfa’dan gelmiş rehberimiz tanıyor.

GA- Cape Town- Water Front
GA- Cape Town- Water Front

       Ne kadar çok turist var doğrusu bu kadar tahmin etmemiştik. Gerçi uçak lebalep doluydu. Güney Afrikanın en turistik destinasyonu Water Front’muş. Barbaros rehberim uluslararası tüm markaları ile yerli tasarımları bulabileceğiniz beş ayrı merkezi bölgeye sahip dedi. Ayrıca iki Okyanus akvaryumu, Cape Wheele-dönme dolap var ve adalara gezi yapan motorlar da buradan kalkıyor.

       Yürüyoruz güzel bir saat kulesiyle karşılaştık. 1882 Victoria dönemi mimarisiyle zamanın liman kaptanı ofisi olarak inşa edilmiş. Yine bildik bir hareket, kulenin saati Edinburg’dan getirtilmiş. Kırmızı rengi orijinali ile aynıymış. Tarihi kısmı kazınmış renk eşleştirmesi yapılarak ilk inşa edildiği zamanki renk korunmuş. 1978 yılında da ulusal anıt olarak ilan edilmiş. Ben çok sevdim Önder’i de eklemişim. 😍 

GA- Cape Town- Water Front- Clock Tower
GA-Cape Town- Water Front- Saat Kulesi

       Kulenin önündeki köprüden karşıya geçeceğiz. Köprü açılır köprüymüş denk gelirsek izleyeceğiz şimdilik karşıya geçip bakalım.

GA-Cape Town- Water Front- Saat Kulesi
GA-Cape Town- Water Front- Saat Kulesi

       Buraya Batı Cap bölgesi deniyor sağ tarafta da basküllü bir köprü var. 124 bin metre kare alan olunca haliyle kanallardan geçen tekne, özel yatlarda çok. Köprünün hemen yan kısmı. Afrika Pengueni konuşlanmış bile. 

GA-Cape Town- Water Front-
GA-Cape Town- Water Front

       Karşımıza gelen görkemli bina 1904 yapımı. Liman başkanının ofisi olarak inşa edilmiş. Önce binayı görelim.

GA-Cape Town- Water Front-
GA-Cape Town- Water Front- Afrika El Sanatları Merkezi

       Şimdi Güzel Sanatlar Okulu gibi Afrika El Sanatları Merkezi ve galerisi olarak hizmet veriyor. Yan tarafa geçince metalden yapılmış Afrika’da bulunan hayvanlar sergileniyor. İşçilik muazzam. Hepsi makina parçalarının kullanılmasıyla şekillendirilmiş. Yakından bakalım.

GA-Cape Town- Water Front-
GA-Cape Town- Water Front-

GA-Cape Town- Water Front-
GA-Cape Town- Water Front-

       Alttaki fotoğrafın kadrajını çok severek ayarladım. Nasıl güzel, liman vinci ile Zürafa’yı simetri oluşturacak şekilde çektim. Bireysel bir gezide olsaydık bölge fotoğrafik açıdan müthiş bir hazine.

GA-Cape Town- Water Front-
GA-Cape Town- Water Front-

       Alttaki fotoğrafta Afrikalı güzel bir çift var diye çekmiştim. Ama sonra telif hakları nedeniyle sorun çıkmasın diye *yapay zekaya* yüzlerini değiştir dedim. Fena da olmadı. 😅

GA-Cape Town- Water Front-
GA-Cape Town- Water Front-

        Sağda solda hediyelik eşya dükkanları var ve hepsi de Afrika gibi rengarenk.

GA-Cape Town- Water Front-
GA-Cape Town- Water Front-

       Sitenin haritasına denk geldik. Gezdiğimiz yerleri kabaca çizdim.

68-IMG_0109

       Çok renkli bu güzel yer avm’den öte sosyal etkinlikleri de bol bir yer. İşte müzisyen bir genç.

GA-Cape Town- Water Front-
GA-Cape Town- Water Front

       Grupla gezmeyi bıraktık herkes yemek derdinde. Hep yazarım ya, bizim yerel tatlarla alakamız yok azığımız her zaman yanımızdadır.  🥪🍏🍌🥪Yine de şöyle bir bakalım avm’de neler var. 

GA-Cape Town- Water Front-AVM
GA-Cape Town- Water Front-AVM

       Çok süslü bir mekan kesinlikle ve her Avm’de olduğu gibi aklınıza gelen gelmeyen tüm markaların satış yerleri var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

       Biraz vitrin bakıp üst katlara çıktık manzara inanılmaz. Önce Masa Dağı’na bakın henüz örtüsünü örtmemiş. Sonra mekanın kalabalığını görün. Limanın bu kısmından Mandela’nın hapis yattığı Robben-Fok adasına giden feribotlar kalkıyor. Birazdan aşağı inip oralara bakalım.

GA-Cape Town- Water Front
GA-Cape Town- Water Front

       Tipik bir Afrikalı güzel olsa da çeksem derken inanılmaz güzellik karşıma çıktı. Konuşup fotoğraf iznini alınca ben 💃💃 hiç uzatmadan hemen çektim. Bakın şu güzelliğe derken erkek arkadaşları da geldi ve bizi de çek dedi. Buralar pek tekin değildir 😨 diye onları da çektim gösterdim OK dediler. Çok da iyi giyimliler manken gibi. Sizlerle üçlü fotoğrafı paylaşayım.

GA-Cape Town- Water Front
GA-Cape Town- Water Front

       Aşağı inerken bayrak direğinde deli gibi sallanan (çok rüzgar vardı) bana bakın burdayım diyen şanlı bayrağımızı gördük. Bu kareyi alana kadar çok uğraştım ama onca emeğime değdi doğrusu.

GA. Cape Town- Water Front'ta TÜRK BAYRAĞI
GA. Cape Town- Water Front’ta TÜRK BAYRAĞI 🇹🇷🇹🇷🇹🇷

       Bir mola verelim oturalım dedik. Çevreye bakmadan olmaz. Burada İngilizlerin fish and chips’i yerine chicken and chips var. 😁 Balıklı olanı lüks restoranlarda mevcut. Yiyenlerin sanırım kullanılan yağdan mideleri bozulmuş. En çok dikkatimi çeken Afrikalı kadınlar oldu. Rengarenk hayli dekolte ve çoğu mini etekli elbiseleri, pür makyajlı yüzleri. Çalışan kesimdeki kızlarda dahil çoğunun takma kirpikleri ben buradayım dercesine upuzun. Kısaca Avm’nin ortamı hayli renkli.

       Limana doğru iniyoruz amfitiyatroda müzik grubu sahne almış. 

GA. Cape Town- Water Front
GA. Cape Town- Water Front

       Ardından önümüze değnek üstünde yürüyen adam çıktı. 

GA. Cape Town- Water Front
GA. Cape Town- Water Front

       Limanda bizi eski Karayip kadırgası yani 🏴‍☠️ *Neşeli Roger Korsan Gemisi* ile kaptanı karşıladı. Önder’le fotoğrafını çektim. 

       Her yerde olduğu gibi burada da başlayan AŞK 💘🔓🗝️ kilit akımı sol üstteki kilit yeni. 🤩

GA. Cape Town- Water Front
GA. Cape Town- Water Front

       Önder’in, bak Masa Dağı örtüsünü yaymaya başladı demesiyle bu güzel kare *Alevin Vizörü’nden* kaçamadı. 💃💞🧿

       Önceki- Sonraki yapalım. Önce örtüsüz hali.

GA-Cape Town- Water Front
GA-Cape Town- Water Front

       Ve Masa Dağı örtüsünü yayıyor. İzlemesi bile çok zevkli. Hayatı yaşarken anda kalmak gerek diyorlar. İşte anda kaldığınızda gördüklerinizin ayırdına varıyorsunuz. O andaki haz anlatılmaz. Yaşıyorsunuz ve bitti. Geçmişte kaldı bile. 😊

GA. Cape Town- Water Front
GA. Cape Town- Water Front’tan Masa Dağı

       Geldiğimiz yere dönmek için bu kez sağ tarafa doğru yay çizerek gidiyoruz. Çocuklar için de harika sosyal aktiviteler var, dönme dolap da vardı ama olağan büyüklükte diye çekmedim. Şu güzelliğe bakın yüzün boyası henüz bitmediği için çekemedim ama kafaların güzelliğine bakınız.

GA-Cape Town- Water Front
GA-Cape Town- Water Front

       Tesadüf bu ya Volvo’nun elektrikli modeli sergileniyordu biz de inceledik. Köprüye yaklaşırken genç müzisyenin yerini benim xylophone diye bildiğim ama Afrika’daki adı Marimba olan enstrümanları ile bir grup almıştı. Önde üstünde para kutusunun durduğu darbukayı çalmasını da öğreneceğiz. 🪘

GA-Cape Town- Water Front
GA-Cape Town- Water Front

       Haydi bir de videosunu ekleyeyim.

       Artık otele dönüş vakti geldi. Hızlıca geri dönüyorduk ki, köprü zilleri çaldı herkes durdu ve köprü sağa doğru açılmaya başladı. Karşı duvardaki yazıların meali *Barajlarımızdaki su  seviyesi kolay yükselmeyecek, lütfen dikkat ediniz* Teşekkürler.  

       Çok güzel bir yat geçti 400-500 metre belki daha fazla ileride bir de baskül köprü vardı o da açıldı. Bu arada yatın arkasından suda hayli büyük iki su kaplumbağası yüzerek geçtiler çocuklar çığlık çığlığa tabii.

       Geldiğimiz merdivenlerden çıkıp silo müzenin- Zeitz MOCAA’nın orada midibüsümüzü beklerken Waterfront’un olmazsa olmazı Table Mountain önünde hatıra fotoğrafı çektirdik.

91-IMG_9532          Köleliğin başladığı şehir olarak da bilinen Cape Town’nın 4 milyon nüfusunun çoğunluğu siyahi olsa da hala yerleşik Avrupalılar, Malezya, Sri Lanka, Endonezya, Hindistan kökenli kölelerin torunları ve göçmenleriyle gerçekten de rengarenk bir şehir. Mandela’nın *Gökkuşağı halkım* sözü de boşuna değilmiş.

       Yarına, Cape Town’da 2. günümüzde görüşünceye kadar Waterfront’tan selamlar. Hayatlarımız keşke hep böyle rengarenk 🌈 geçse. Hoşça ve sevgiyle kalın. 💞💞💞