SEMERKANT
Güzel bir Mayıs sabahı ilk ayak bastığımız ama gezmeden içinden geçtiğimiz Özbekistan’ın kadim şehirlerden Semerkant’a doğru yola çıkıyoruz, saat 08:00 ve tarih 08 Mayıs 2024. Önümüzde 280 km. yol var ama mola ile toplam 4.5 saat sürermiş. Buhara’yı arkamızda bırakırken hava yine bulutlu ve arada hafif yine serpiştirdi.

Semerkant hakkında yerel rehberimizden bilgiler alıyoruz nasıl olsa yol hayli uzun. Semerkant Özbekistan’ın nüfus yoğunluğu açısından ikinci büyük şehridir. 2500 yıllık tarihe sahip bu kadim şehrin adı zengin, semiz ve beslenmiş şehir anlamına geliyor. Evet, evet bizlerin kullandığı semiz-besili anlamında. Başkaca; yakınlarından geçen Zerefşan nehri nedeniyle bu adı almış. Zerefşan, altın kaynayan nehir demektir ve yakınlarındaki altın madenlerinden dolayı bu adı almış denir.
Tarihi ipek yolunun önemli bir durağıdır. Dünyanın en büyük ilim, bilim adamları, yazarları, filozofları Semerkant için Dünya’nın yeryüzündeki cenneti, ruhun gül bahçesi demişler ardından da yine de anlatmakta yetersiz kaldık demişler. Derken Semerkant vilayetine giriş yaptığımızı gösteren taş bir abide gördük. Hava puslu yolda biraz yağmur atıştırmıştı.
Semerkant’ın kuruluş efsaneleri de çok çeşitli. Efsane diyorum zira Semerkant’ın kuruluşu hakkında tam bir bilgi yok. Bu efsaneler, şehrin coğrafi konumu, tarihi süreç içindeki önemi ve farklı kültürlerin etkileşimi gibi gerçeklerle iç içe geçmiş. Sebebi de yerel halkın Semerkant’ı özel ve önemli bir şehir olarak göstermek istemeleridir. Efsane olur da ben yazmaz mıyım? Okuyalım o zaman.
Bilinen efsaneler, şehrin coğrafi konumu, tarihi süreç içindeki önemi ve farklı kültürlerin etkileşimi gibi gerçeklerle iç içe geçmiştir. Hala önemini koruyan Afrasiyap (Efrasiyap) efsanesidir.
Afrasiyap İran mitolojisinde önemli bir yere sahip Türk boylarına karşı savaştığı söylenen bir kraldır ve Semerkant şehrinin kurucusu olarak bilinir. Efsanenin kaynağı büyük şair Firdevsî’nin yazdığı Şehnamedir ve İran mitolojisini, varoluşundan bu yana eski tarihini anlattığı manzum bir destandır. Destanın kahramanı da Fars kökenli yarı mitolojik kahraman Feridun’dur.
Feridun sahip olduğu muazzam topraklarını 3 oğlu arasında dağıtır. Selm’e Hindistan’ı, İrec’e İran’ı, Tûr’a da Turan’ı verir. Sonra da Oğul Tûr için Semerkant’ı inşa ettirir. Daha sonra Tûr soyundan gelen efsane hükümdar Afrasiyap Semerkant’ı yeniden imar edip kendine başkent yaparken adını da verir. Bu efsane hükümdar, bizim de tarihten tanıdığımız Türk tarihi kahramanlarından Alp Er Tunga’dır. Şehir, bu efsane sayesinde İran kültürünün önemli merkezlerinden biri olarak kabul edilmiş ve tarihi boyunca bu kimliği korumuştur. Bu tarihi kalıntıların bulunduğu arkeolojik alana Afrasiyap antik kent alanı denir.
Öğlen oldu şehre giriş yaptık kısa bir şehir turu yaptık, Özbeklerin büyük komutanı Emir Timur’un heykelinin olduğu bir parktan geçtik ardından otelimize döndük.

Biraz Semerkant’ın tarihine bakarsak çok eski dönemlerden yeryüzünün sahibi biziz diyen İran kökenli Persler yani Ahameniş’ler kurmuş. İmparatorları Kiros daha sonra gelenler Darius’un bir Türk kadın komutana yenilmesi ve Dünya’ya rezil olması ve ondan sonra, ölürken eğer ben o kadar kısa yaşayacağımı bilseydim (yani 33 yaşına kadar) dünyayı gezmek yerine 10 sene devleti idare eder sonrasında sarayımda zevk içinde hayatımı geçirirdim diyen İskender’ler velhasıl hepsi bu topraklarda hüküm sürmüşler.
Orta Asya hep zengin olduğu için burayı işgale gelen tüm krallıklar bölgenin zenginliğini bilerek geliyorlardı. Ama buradaki insanlar o zenginliğin farkında değildi. Hatta Çinliler bile milattan sonraki 2. ve 4. yüzyıl arasında bu zenginliğe kapılıp onca yol gelmişlerdir. Ve tabi ki o zamandaki Anadolu göçüne hazırlık yapan eski Türk hanlıkları yani onlardan başlayıp bugünlere kadar olan Göktürkler, Hunlar gelmişler, kısaca her taşın altından Türkler çıkmış. Sonra 8. Yüzyılda 712 -715 arası Arap kökenli Emevî’ler gelmiş. Arapların Orta Asya’ya girmesi ile İslamiyet geldi demiştik. Ama İslamiyet’i de Dünya’ya yayan Türk alimler, imam Buhari’lerdir diye kısa bir hatırlatma yapalım. Otelde öğle yemeğimizi aldıktan sonra şehir gezimize başlıyoruz.
Gur-i Emir Türbesi, lider Emir’in türbesi; Burası büyük komutan Emir Timur Nam-ı diğer *Aksak Timur* un mezarı diye geçer. Ama medrese olarak ilk yapılış amacı Timur’un isteği ile torunu Muhammet Gur Mirza içindir. Medresenin karşıdan görüntüsü bile muhteşem.

Muhammet Gur Mirza kimdir; Timur’un 2. Varisi olarak bilinen Cihangir Mirza’dan olan torunu Muhammet Gur Mirza. Timur’un gözetiminde çok yetenekli bir komutan olarak yetiştiriliyor ve 15 yaşına geldiğinde de komutan olarak görev alıyor. Bu yeteneklerini gören Timur onun adına bu medreseyi yaptırıyor. Burada yetişen öğrencilerin hepsi Timur’un hizmetinde diğer ülkelere gönderiliyorlardı. Yani Timur’un istihbaratçıları burada yetişiyordu.
Tarihe bakarsak Timur’un 3 senelik 5 hatta 7 senelik uzun süren savaşları vardı. Ama Timur 1370’te iktidara geldikten sonra 1405’e kadar hiçbir savaşı kaybetmeyen bir komutan olarak tarihe geçer. İşte sebebi burada yetişen istihbaratçılar – casuslardır. Timur onları Azerbaycan, Irak, İran, Hindistan, Suriye ve Ankara’ya yollamış, yörenin insanı gibi yaşamış öğrendiklerini Timur’a aktarmışlar. Savaşları böyle kazanmıştır.
Muhammet Gur Mirza, Muhammet Sultan diye de anılıyor, çok genç 27 yaşındayken 1403 yılında İran’da bir hastalıktan aniden ölür. Torununu çok seven Timur ülkede uzun bir süre yas ilan eder. Bu medreseyi ve arkadaki hanı daha önce onun adına yaptırmıştı. Bu defa medrese ile hanın ortasına da türbeyi yaptırır. İnşasına 1403 yılında hemen başlanır bir sene içinde de biter. Bu arada Muhammet’in naaşı İran’da öldüğü şehirde özel muhafızlarca korunur. Medrese bittiğinde de Muhammet Sultan’ın naaşı buraya getirilip gömülür. Medresenin ilk giriş kapısı alttaki fotoğrafta.

İçerden görünüşü de çok güzel.

Çok büyük güzel çiçeklerle donatılmış bir avludan geçip diğer binaya yani türbeye giriyoruz.

Timur çok değil iki yıl sonra savaş hırsından vazgeçemeyip 1404 yılında büyük Çin seferine çıkar. Daha yarı yolda çok sert geçen Ocak ayında üşütür hastalanır Kazakistan civarındaki Otrar’da mola vermek zorunda kalır. Hastalığı zatürreye çevirince hayalini kurduğu Çin’e ulaşamadan ölür. Ordudan ve düşmanlarından ölümü gizlenir. Cenazesi büyük gizlilik içinde Semerkant’a götürülür. Etrafa da Semerkant’a Timur’un eşlerinden birinin gittiği yayılır. Ve aceleyle buraya torunu Muhammet Sultan’ın yanına gömülür.
Oysa vasiyeti vardı; Kendisi için çok sevdiği Semerkant yakınlarındaki (Keş şehri) Şehrisebz’de önceden şanına yakışır mezar yeri yaptırmış ve oraya gömülmeyi vasiyet etmişti. Ama 1405 kışı Özbekistan tarihteki en soğuk kıştı. Şehrisebz’e giden yollar zorlu kış aylarında geçit vermediğinden vasiyeti yerine getirilememiş ve Semerkant’ta torunu Muhammet Sultan’ın yanına gömülmüştür.
Altta paylaştığım fotoğrafta yeşim taşlı kabir Emir Timur’a ait.

Yanındaki siyah taşlı Muhammet Sultan. Timur’un üstündeki küçük taş Uluğ Bey’in bebekken ölen çocuğuymuş. Diğerleri Timur’un ölümünden sonra tahta geçen oğlu Miranşah Mirza, ikinci oğul Şahnur Mirza ve yine torun Uluğ Bey buraya gömülünce aile kabristanına dönüşmüş. Aileden olmayan tek mezar da Timur’un manevi öğretmeni Tirmizli Seyyid Bereke ait o da fotoğrafın sağında yarım görünen mezar taşı. Asıl kabir odası alt kattaymış. Yani toprak mezar, kabir tam bu yeşim taşın altına denk gelen yerde. Zir-i zemin diye adlandırılıyor.
Türbenin iç duvar süsleri alçı değil papier mache tekniği ile yapılmış. Bu teknik bizim un-su-kâğıt veya tutkal-kâğıt karışımı ile yapılan bir hamura benzer suya dayanıklı katmanları arttıkça dayanıklılığı artan bir yapı malzemesi ile yapılmış. Alttaki fotoğraflara çift tıklayınız bu harika tekniği görebilirsiniz.
Türbe ziyaretimizi de bitirdik çıkıştaki parkın girişinde Timur’u Özbekistan için değerini anlatan devasa bir pano var. Google çevirisi ile kısaca kendi yorumlarımı ekleyerek özetleyeyim.
Emir Timur, sadece büyük bir komutan ve devlet adamı olmakla kalmayıp, aynı zamanda İslam dininin önemli bir destekçisi ve sanatların hamisi olarak da bilinir. 14. ve 15. yüzyıllarda yaşadığı dönemde, özellikle Semerkant’ta büyük bir kültürel ve mimari dönüşüm yaşanmasına öncülük etmiştir.
Timur döneminde, Semerkant’ta el sanatları, resim, oyma, taş işçiliği, camcılık ve çömlekçilik gibi alanlarda büyük bir ilerleme kaydedilmiştir. Zamanın en yetenekli mimarları, Semerkant’ta muhteşem yapılar inşa etmişlerdir. Bu gelişme sadece Semerkant ile sınırlı kalmamış, aynı zamanda İran, Horasan, Kafkasya ve Kazakistan gibi geniş bir coğrafyada da benzer inşaat faaliyetleri gerçekleşmiştir.
Timur, fethettiği topraklarda sadece görkemli yapılar inşa etmekle kalmamış, aynı zamanda şehircilik ve altyapı çalışmalarına da büyük önem vermiştir. Medreseler, camiler, türbeler, kervansaraylar, şifa merkezleri, yollar, köprüler ve su kanalları inşa ettirmiş, tarım alanlarını geliştirmiş ve bahçeler kurdurmuştur. Tüm bu çalışmalar, bölgenin ekonomik ve sosyal hayatını canlandırmıştır.
Devlet yönetiminde adaleti ve disiplini ön planda tutmuştur. “Timur Kanunları” adıyla bilinen hukuk sistemi, günümüzde bile önemini koruyan bir yönetim modelidir
Emir Timur, sadece büyük bir fetihçi değil, aynı zamanda döneminin en önemli devlet adamı, sanat ve kültür medeniyeti olmuştur. Onun sayesinde Semerkant, Orta Asya’nın en önemli kültür merkezlerinden biri haline gelmiş ve bu miras günümüze kadar ulaşmıştır. Timur’un inşa ettirdiği yapılar ve kurduğu sistemler, Orta Asya’nın kültürel ve tarihi zenginliği hakkında önemli bilgiler vermektedir. Güzel bir Özbek kızı ile Emir Timur.
Özetle; Emir Timur, Orta Asya’da büyük bir kültürel ve mimari dönüşüm yaşatan, adaletli ve güçlü bir yönetici olmuştur. Onun sayesinde Semerkant, Orta Asya’nın en parlak dönemlerinden birini yaşamıştır. Zaten pano başlığı da *Dünyanın en adili Semerkant yeryüzünün, Dünya’nın incisidir*.
Şimdi Timur’dan Semerkant’ı nasıl başkent olarak seçtiğinin hikayesi var. Özbekistan’ın aşırı sıcağı ve nemi bunaltıcı. Timur da çevre şehirlere adamlarını yollayıp kapılarına koç karkası – hani kasaplarda asılı gördüğümüz bütün bir koç düşünün, neyse bir müddet sonra Semerkant hariç tüm şehirlerdeki koç karkasları çürür ve kokar sadece Semerkant’taki koç karkası çürümez hatta neredeyse kurumuştur nem ayarı da uygun olunca en sağlıklı şehir burasıdır der ve Semerkant’ı başkent yapar.
Timur’un İran savaşında ilginç bir durumu var diye söze girdi yerel rehberimiz. Timur İran’a gitmeden önce diyor ki, Bana İsfahan’da Ebu kasım Firdevsî’nin mezarını bulacaksınız. Neden Keykavus değil de Firdevsî? Çünkü Şehnamenin yazarı Firdevsî kitabının her bir sayfasında Türklüğe küfreder, her 10 sayfada bir Türklüğe hakaret eder. Timur buna kızgındır. Aslına bakarsanız Firdevsî 12. yüzyılda yaşamış ölmüş gitmiş bir yazar. Timur da 14. yüzyılda yaşıyor arada 200 yıl fark var. Yani belli ki Timur kin gütmüş.
Ordusunu alıp yola koyuluyor. Bağdat’tan başlayıp Isfahana kadar tek canlı ot bırakmıyor. Ve İsfahan’a gelince askerlere neredeymiş o adamın mezarı gösterin diyor. Mezarın başına gelince üstüne ayağını koyuyor ve diyor ki, * Ey Firdevsî kalk da bir gör! Yazdığın o saçma sapan eserinin her sayfasında aşağıladığın Türkler sana ne yaptı! Ayağıyla her vurduğunda sözlerini yineliyor. Kalk bak Bağdat’tan Isfahan’a kadar bir canlı ot bile bırakmadım. Semerkant mı güzel Isfahan mı? diyor. Bu arada tüm askerler mezara zarar veriyor. Özbekler de işte Türklüğü bu derece savunan bir İmparatordu diye anlatıyorlar. Timur 35 yıllık saltanatında (1370-1405) sayısız eserler bırakmış Semerkant’ı ihya etmiştir.
Nihayet Recistan Meydanı’na geldik. Bu meydanda Uluğ Bey Medresesi, Şîrdâr Medresesi, Tilya Kori- Tille Kâri Medresesi gibi üç muhteşem yapı var. Alttaki fotoğrafımda soldaki Uluğ Bey Medresesi, karşıdaki Tille Kâri Medresesi ve sağdaki Şîrdâr Medresesidir.

Recistan Meydanı; Özbekçe *Kumlu alan* anlamına geliyor. Vaktiyle Semerkant’ın pazar yeriydi. Timur döneminden sonra Uluğ Bey’in hükümdarlığı döneminde yapılmış, Kervansaray, Hankâh (büyük tekke) ve diğer bölümleriyle hayli büyük bir külliye olmuş. Birçok deprem geçirmiş günümüze kadar gelen Uluğ Bey Medresesidir.
Uluğ Bey Medresesi; 1417-1420 Timur’un çok sevdiği torunudur Uluğ Bey. Doğduğunda Timur ona da kendi adını vermiş benim gibi güçlü bir komutan olsun adını Muhammed Taragay koydum demiş. Tabii Timur gibi İmparator olmuş ama O’nun gibi kılıcıyla komutan olmak yerine Dünya’da ilmiyle, eğitimle söz sahibi olmayı tercih etmiş.
Uluğ Bey adı gibi ulu bir insandı. Doğduğunda bile bir keramet vardı yani bir insanda o kadar fazilet, o kadar keramet olursa o adam doğduğunda da keramet ile doğarmış diye anlattı rehberimiz.
Timur yine uzun bir seferdedir ve 1394 Mart ayında Azerbaycan’ın o zamanki Sultaniye şehrinde her yerde tabiri caizse su yerine kan aktığı bir sırada Timur’un hareminde bir çocuk dünyaya gelir. Torunun doğduğunu duyan Timur verdiği katliam fermanını yani emri geri alır. Sen koskoca Timur buradaki 10 binlerce insanın ölümüne emir verdin ama bak Allah’ta sana bir can gönderdi, demek ki bunda bir hayır vardır der. Böylece Uluğ Bey’in doğumuyla binlerce insan da yeniden doğmuş sayılır. Uluğ Bey’in kerameti de buradan gelir derler.

Uluğ Bey Timur’un gözde torunu olduğu için Muhammed Taragay adını kullanmayan halk ona *Emir-i Kebir* Uluğ Bey demeye başlamışlar ve öyle kalmış. Timur İmparatorluğu’nun önemli şehzadesi hem matematikçi hem de Astronomi alimi hem de etkili bir hükümdarıydı. Babası Şahruh Mirza tarafından henüz genç yaşta, 16 yaşında, Maveraünnehir bölgesinin yönetimine getirildi. Bu geniş toprakları yaklaşık 38 yıl boyunca yöneten Uluğ Bey, hem başarılı bir devlet adamı hem de döneminin en önemli bilim insanlarından biri oldu.
Babası Şahruh’n 1447 ölümünden sonra başlayan taht kavgasında hazineden pay vermediği büyük oğlu ile arası açılır. Dini konularda daha taassup sahibi olan Abdüllatif babasını ve kayırılan küçük kardeşi Abdülaziz’i şeriata muhalefetten kısa bir şeriat mahkemesi sonrası ölüme mahkum ettirir. Uluğ Bey tahtı oğluna devretmeye razı olur ve hacca gitmek için izin ister. Her zaman olduğu gibi yine akıl çelenlerin yüzünden Uluğ Bey yolda küçük oğlu da birkaç gün sonra bir şekilde öldürülürler.
Uluğ bey önce burada kendi medresesinde gömülmüş. Ölümüne sebep olan oğlu Abdüllatif de öldürülünce yerine geçen Abdullah, Uluğ Bey’i Emir Timur’un türbesine taşıtmış. Uluğ Bey Medresenin asıl planında yer alan Hankâh ve bir de mescit bugünlere gelememiş. Medresede eğitim ücretsiz ama sıkı bir sınavdan geçmek gerekiyor. Medrese şimdilerde müze ve otantik eşyaların satıldığı dükkanlarla dolu.
Hemen solunda ve üç medresenin nispeten geniş olanı Tilla Kari var. Ama önem sırasınca tam karşısında Şirdar Medresesi var.
Şirdar Medresesi; 1619-1636

Uluğ Bey Medresesinden daha geç, 200 yıl sonra bir tarihte yapılmış olmasına rağmen Uluğ Bey’in medresesi ile çok fazla benzerliği var. Zaten Uluğ Bey’in yıkılan Hankah’ının üzerine zamanın Valisi sayılan Yalantguş Bahadur’un emriyle yaptırılırken Uluğ Bey Medresesinin yansıması olması hedeflenmiş. Benzerlik talihinde de devam etmiş ve Uluğ Bey Medresesi gibi depremlerle yıkılmış, yıkık hali ile uzun yıllar atıl kalmış. Ancak 1950 den sonra yapılan restorasyonlarla ayakta kalmış. Bir çok filozof ve din alimleri burada eğitimci olarak çalışıp öğrenci yetiştirmiş.
Medresenin yüksek taç kapısının alınlığında simetrik iki kaplan iki ceylan betimlenmiş. Kaplanların içinde insan yüzü güneş tasviri olarak işlenmiş. Kaplanlar Aral kaplanı ve avları olan ceylana yönelmişler. Aslında ince bir anlatım var. Güneş Emir’dir, av ve mücadele Emir’in ne kadar güçlü ve zaferler kazandığını anlatır. Daha sonra Kaplan motifi Timur’un ve sonra da Özbekistan’ın ulusal simgesi olmuş.
Bilgiye aç olup bulmak isteyen, bulunca da kaplan gibi avını yakalar yani bilgiye ulaşır. Yeri de bu medresedir. Bu da benim yorumum.😇 Medreseler o kadar renkli ve güzel ki, modellerle çekim yapan fotoğrafçılar hummalı bir çalışma içindeler. Biraz ara verelim güzellere bakalım.
Şir aslan demekmiş *Şîrdâr* da aslanların yeri anlamına geliyor. Medreseye Yalantguş Bahadur adı verilmiş ama halk aslanlı yer olarak benimsediği için Şîrdâr olarak değiştirilmiş. Dekoratif yazıların çoğu Kur’an’dan sureler imiş. Ve meydanın son güzel medresesi.
Tilla Kari Medresesi; Şîrdâr Medresesinden tam 10 yıl sonra 1660 yılında Vali Yalantguş Bahadur tarafından yaptırılmış. Ama erkenden ölünce medrese tamamlanmadan kalmış. Medrese olarak yapılsa da bu defa içinde Merkez camisi olarak anılan Cuma Camii de yapılmış. Görkem kubbelerine de yansımış. Her iki tarafında da muhteşem mavilikte kubbeleriyle gerçekten de çok göz alıcı.
Boş bulduğum tek karede ortada iki kadın ile görüntü efsane oldu.😉 İçerdeki cami görülmeye değer. Her taraf altın varak kaplı. Zaten adı da bu nedenle Tilla Kari- Farsça Yaldızlı- Altınla kaplı demek.

Üstte fotoğrafın solunda görülen büyük kubbenin altı camidir. Şimdi bu caminin altın kaplı iç güzelliğini görelim.
İçerde eski zamandaki görüntülerini içeren sergi var, biz arka bahçeye bakalım dedik. Her üç medresenin de arka bahçesi var. Talebeler için yapılan yatakhaneler ve sınıfların işlemeleri harika. Tüm odalar yine turistik satış yerleri.
Artık yavaş, yavaş çıkışa gidiyoruz harika bir park var yemyeşil ve etraf güleç insanlarla dolu. Parkın çıkışında bizi İslam Kerimov’ un heykeli karşıladı. Ardından Semerkant yazısı ile Önder’i çektim.



Arabamıza bindik, Timur’un eserlerinden bir başkasına, Semerkant’ta yaptırdığı en büyük Camiye gidiyoruz. Bibi Hanım Mescidi. Kapıyı bile kadrajıma sığdıramadım. İnanılmaz yüksek. Yer, yer restore edildiği belli oluyor. Restorasyonların büyük bölümü Sovyetler döneminde yapılmış.

Girişte ağaçlık geniş bir bahçe. Sıcaktan bunalmışken ağaç altı keyifli geldi. Rehberimiz güzel anlatıyor ama Türkçesini bazen biz düzeltiyoruz. Cuma Camii, Timur Hindistan seferine çıkmadan önce yapılmasını emrettiği bir yapı.
Cami orta Asya’nın en büyük yapılarından biridir tarihçi Şerafettin Ali Yezid Zafername adlı eserinde miladi 1398 yılında Ramazan-ı şerif ayının dördüncü gününde emir Timur başkentin en güzel yerini seçmiştir diye yazmış. İnşaatına saray mülk hanımın öncülük etmesi nedeniyle “Bibi Hanım Camii” olarak adlandırılmış. Bibi hanım bir çeşit soyluluk unvanıdır.
Timur, Hindistan Seferinde kazandığı başarının nişanesi olarak düşünmüş ve tasarımında ihtişamı ön plana almış. Düşünün ki 4 bin hektarlık bir alan aynı anda 10 bin kişi namaz kılabilir. Hindistan’dan dönerken beraberinde 95 adet fil ( bunlar bildiğimiz gibi daha sonra Ankara savaşına katılmışlardı) bir çok usta ve 500 kadar işçi getirmiş. Yerel halktan da aldığı ustalarla inşaata başlanmış.

1398 yılında başlanan inşaat yavaş gidince Timur öleceğini biliyormuş gibi ustaları sıkıştırmış camiyi çabuk bitirsinler diye, hatta söylenen o ki, yüksek duvarlarda gezinip aşağıya altın, gümüş değerli kumaş gibi cezbedici eşyalar atarmış. Ustalar da temeli hızlandırmış daha çabuk yukarı çıkar, daha çok ganimet toplarız demişler. İşte bu nedenle caminin temelini zayıf yaptıkları söyleniyormuş. Zira kemerlerden, kubbelerden biri cemaatin üstüne yıkılmış.
Neyse Timur inşaat başladıktan 1 sene sonra 1400-1404’te Memlükler üzerine sefere çıkınca inşaatın takibini Bibi Hanıma bırakır. Döndüğünde içinde; 8 büyüklü küçüklü cami, 8 minare, 8 tane giriş kapısı olan muhteşem bir külliye ile karşılaşır. Ancak kapıların yüksekliğini minarelerin yüksekliğini beğenmez yıktırır. 35 metre yapılan Taç Kapıyı 50 metreye yükselttirir. Minareleri 80 metre yükseklikte yaptırır. İşte Orta Asya’da bundan sonra tüm minarelerin yüksekliği 80 metre olarak yapılmaya başlanmış.
Ve maalesef Emir Timur 1405 yılında vefat ettikten sonra cami de yavaş yavaş yıpranmaya başlamış. 1660 yıllarına gelindiğinde camii tamamen kapatılmış. Bahçede Uluğ Bey’in hediyesi devasa mermer bloklardan yapılmış rahle ve içinde aynı büyüklükte Kuran-ı Kerim var. Neden camla kapanmış diyen rehberimiz devam etti. Çocuğu olmayan kadınlar el sürüp altından geçmeye başlayınca bloklar yıkılır sonuç kötü olur diye koruma altına alınmıştır. Camekan nedeniyle pek net olmasa da görünüyor. Foto Önder Kaplan-Teşekkür hayatım. 💞
Zaman içinde depremlerle de yıkılmaya devam eden camii nihayet 1970’li yıllarda Sovyetler sayesinde restorasyona bir adım atılmış. Daha sonra Özbekistan’ın ilk cumhurbaşkanı İslam Kerimov’ un sayesinde bugün görüldüğü kadar ayakta kalabiliyor.
Hemen sağ tarafımızda yine güzelliği camiden aşağı kalmayan küçük mescit içinde hediyelik eşya ve altta fotoğrafını paylaşacağım eski halini gösteren pano var. Tam karşısında yine simetrik olarak bir tane daha var onun da içi boştu.
Taç Kapıdan çıktık yolun karşı tarafına geçtik Bibi Hanım olarak da bilinen Saray Mülk Hanım’ın türbesi var. İçine girmedik. Bibi Hanım Timur’un has eşidir. Afganistan’da yaptığı bir savaşta Balkh Emir’i Hüseyin’i yenmiş güzel eşine Bibi Hanıma aşık olmuş, ganimet sayıp kendine eş yapmış. Neticede amacı Cengiz Han’ın oğlu Çağatay aracılığı ile akrabalık kurup kendini kabul ettirmekmiş.
Timur’un bir çok eşi olduğu halde Bibi hanımın yeri bambaşkaymış. Timur’dan 1 sene kadar sonra vefat ettiğinde mezarı Emir Timur’un mezarı, türbesi ile çevriliymiş. Depremlerle yıkılmış olan mezar yine Sovyet döneminde araştırıldığında kubbesinin bir kısmı hariç hepsini kaybetmiş olduğu görülmüş. Şimdiki hali 1800’lü yıllardaki fotoğraflarına bakılarak Cumhurbaşkanı İslam Kerimov tarafında restore ettirilmiş. Görelim.

Bu gezinin en güzel yanı tarihi mekanların yakın olması. Arabamıza gitmeden önce hemen yolun soluna doğru kapalı bir pazar yeri var oraya doğru gidiyoruz. Pazarın adı kapısında *Syop Dehqon Bozori* yazıyor yani Siyop çiftçi pazarı. Yerel pazarları hep sevmişizdir. Çok da güzel bir pazar.

Hiç yabancılık çekmedik Türkçe bilen çok. Ekmeğin güzelliği, hem tarih de atmışlar 2024. 💃💃💃
Kuruyemiş çeşitlerine Kumru bile dayanamamış.😁😁 
Çok bonkör insanlar ısrarla yiyin diyorlar. Şu şekerleme bizi çocukluğumuza götürdü *Koz Helva* torunlar da öğrensin diye aldık zaten çocuklar tatlıya bayılır.
Yollar kapalı tarihi alanı ancak elektrikli küçük araçlarla terk ediyorsunuz. Sırada Uluğ Bey’in Rasathanesi-Gözlem Evi var. Harika bir park ve Uluğ Bey Anıtı. Arkadaki Mural (duvar resmi) harika.

Gözlem Evi çok güzel bir tepede ağır, ağır çıkıyoruz merdivenleri tepemizde güneş elbette. 😁 Kadim bir Rasathane göreceğiz, çıkıyoruz.
Uluğ Bey Gözlem Evi (1428-1429), Timur’un gözde torunu ve saltanatın 5. Sultanıdır. 1428 yılında inşası başlamış bir sene sonrası 1429 yılında bitmiştir. Yapımı ile bizzat Uluğ Bey ilgilenir. Dünya’nın en önemli Rasathanesi olur. Rasathanenin çok kıymetli bir de öğrencisi olur tarihten tanıdığımız Ali Kuşçu. Hani Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’a çağırdığı genç alim. Gerçi biz de kıymetini bilememişiz Tophane sırlarındaki rasathanesini başına yıkmışız.
Altta fotoğrafını gördüğünüz bina ilk yapılan rasathanenin bulunduğu yere sembolik olarak yapılmış. İlk yapılışı 3 katlıymış. Kalıntıları 20. yüzyılda eski bir belgede tespit edildikten sonra bulunmuş.

İnsanların bakıp da gördüğü neydi derseniz siz de görün derim. 😁 Dünya’nın en büyük rasathanesinin gözlem yeri. Uluğ Bey ve öğrencileri 30 metre aşağıya merdivenlerden inip gözlem yapmışlar. Fotoğrafta görülen yüksek Taç Kapılı yerden girince bir, iki metre sonra bariyer yapılmış enide hayli geniş, üstelik kalabalık herkes fotoğraf peşinde olunca mecburen kadraja sığan bu kadar oldu.
Rasathanenin 40 metre çaplı ana çalışma merkezi. Yerden 11 metre derinlikte düz başlıyor basamaklarla yeryüzündeki yüksekliği de 30 metreyi buluyormuş.
Uluğ Bey hükümranlıktan ziyade ilim adamı olarak çalışmış. Dünya’nın yuvarlak olduğunu, Ay’ın Güneş’in etrafında döndüğünü yüzyıllar önce bulmuş. Çok da öğrenci yetiştirmiş değerli bir astronom. Öyle ki 1830 yılında Alman Astronom Johann Heinrich, Ay’daki bir kratere *Uluğ Bey Krateri* adını vermişti. Gökyüzünü aydınlatan adam diye anılan Uluğ bey aynı zamanda iyi bir matematikçiydi.
Rasathanede yapılan çalışmalar 12 yıl sürmüş. Uluğ Bey dönemin ihtiyacına uygun çalışmalar yapmış. Ay, Güneş ve gözle görülebilen 5 gezegen ve yıldızlara ait gözlemler hep bu tünel şeklindeki gözlem yerinde yapılmış. Yıldızların hareketlerine göre tam konumları kaydedilmiş. Sonuç; Yıldızlar cetvelini oluşturmuş, ünlü eseri *Ziyc* adlı eseri toparlanıp 1440 yılında kitap olarak ortaya çıkmış. Uluğ Bey’in hesaplamalarına göre, yıldız yılının uzunluğu 365 gün, 6 saat, 10 dakika, 8 saniyedir. Güneş ve ay tutulmaları da hesap edilirmiş diyor ve diğer binaya geçiyorum.

Burası da müze olarak kullanılıyor. Uluğ Bey zamanındaki çalışmalar sergileniyor. İkinci fotoğrafta Şerafeddin Ali Yazdı’nın Emir Timur’un muzaffer seferlerini anlatan 15. yüzyılda yazdığı *Zafername* adlı eseri var. Tıklayıp bakarsanız son karede camekanlı yerde usturlap sağ alt köşede de rasathanenin ilk binası görülür.
Son söz; yazık ki, Rasathanenin sonu da Uluğ Bey gibi olmuş. Yobazlar burada cinler var diyerek yakıp yıkıyor yerine de zaman içinde mescit yapıyorlar. Sovyetler zamanında araştırmalar neticesinde yeri tespit ediliyor. Burada gün yüzüne çıkarılan kısım da toprak altındaki kısmıymış.
Yeni bir yere doğru gidiyoruz, kadim Afrasiyap tepesine. Semerkant’ın ilk yerleşim yeri olan Afrasiyap tepesinden görünüm. Buradan Shah-i Zinda – Şahı Zinde kompleksine çıkacağız.

Antik mezarların bulunduğu yere doğru çıkıyoruz.
Shah-i Zinda,– Şah’ı Zinde okunuyor. Giriş kapısındaki tabelada Shah-ı Zinda * Yaşayan Sultan* mezarı, 11 ve 12. yüzyılda kurulan İslam mimarisinin hatıra kompleksidir yazıyor ve yanında da *Ziyaret Adabı* diye 8 maddelik bildirge yazmışlar. 👍 Çok beğendim örnek, burası bir hac yeridir saygılı davranın – giyinin, taşları öpmeyin vs. gibi. İşte kapı girişi.
Şah’ı Zinde (böyle kullanacağım) tam bir nekropol- türbe grubu. 11 türbe yirmiye yakın mezar varmış. Üç bölümden oluşan anıtların başlangıcı Güney Kısmı oluyor.

Başlayalım o zaman. Ama bir alıcı fotoğrafta belirteyim ki daha iyi anlaşılsın.

1-Hemen çıkınca girişte küçük bir mescit.

Burayı gezerken epey basmak çıkacağa benziyoruz. 😊 Saydım yine 43 basamak. 😁 Ben sayarım deyince herkes saydı ama çok kalabalık olunca kafalar karışmış herkes farklı saymış.😁😁😁
2- Numaralı bölüm alttaki fotoğraflar.
Şah-ı Zinde adı yaşayan sultan anlamındadır demiştim. Kim bu sultan? Adı bir efsaneye dayanıyor. Hz. Muhammed'(sav)in kuzeni Kusem Bin Abbas’a atfedilen isimdir. Efsaneyi sonra anlatacağım.
3- Orta bölüm ve Kusem Abbas’ın türbesine doğru gidiyoruz.

Üstteki fotoğrafta tam karşıdaki kapı Kusem Abbasın Türbesi ve Camii’nin beyaz kubbesi görülüyor. Kuzey kısmına kadar gidip arada bilgi aldıklarımı paylaşayım sonra Kusem Abbas türbesini paylaşacağım. Ama hemen solumuzda Ali Nasafi Türbesi var. Alttaki fotoğraflar, yine kızlar fotoğraf peşinde. Türbe tam olarak kimindir belli değil sadece kapı çevresindeki bazı yazılarda adı geçmiş her hangi bir usta zanaatkar da olabilirmiş.
4-Kuzey kısmın bittiği yerde manken gibi kızlar fotoğraf çektiriyordu. Zamansızlıktan ortamı boş bulamadım. Alttaki ilk fotoğrafta tam karşıdaki türbe kapısında Kwaja Ahmad yazıyordu. Ama hangi Ahmet Hoca belli değil.

Artık geri dönüyoruz. Sıradan mezarlar. Emir Hüseyin türbesi muhtemelen Timur’un komutanı olabilirmiş. İkinci Emir Zade bir emir çocuğuna aitmiş diğeri Şirin Bika Aga Timur’un kız kardeşinin mezarı. Hepsinin renkleri aynı ama hiçbirinin birbirine benzer motifleri yok.
Evet en güzel türbe olarak kabul edilen Şadi Mülk Ağa en eski mezar olma özelliğine de sahip. Yine Emir Timur’un kız kardeşi Türkan Ağa ve kızı Şadi Mülk Ağa anısına 1372 yılında yapılmıştır. Bu kadar güzel işçiliğinin olması ve günümüze kadar az zayiatla gelmiş olması Timur’un seferlerinden dönerken seramik ve fayans ustalarını zorla alıp gelmesi olabilir. Gerçekten de muhteşem.
Evet güzel sekizgen görünümlü bir mezar daha var, anonim bir mezarmış.

Şah-ı Zinde- Kusem Bin Abbas Türbesi, Kusem Bin Abbas Hz. Muhammed(sav)’in amcası Abbas’ın oğludur, Semerkant seferinde şehit olur. Efsane o dur ki, Kusem başı kesilerek öldürülmüş ve fakat ölmeyip başını kolunun altına alıp bir yerlerde saklanmış veya bir kuyuya saklanmış ve hala yaşıyor olduğuna inanılıyormuş. İşte Şah-ı Zinde yaşayan sultan adı buradan gelmekteymiş. Bir rivayete göre de hala türbesinin etrafında gezermiş. Hz. Muhammed’e en son dokunan onu mezara koyan kişi olunca da türbesi hac yerine dönmüş.

En eski yapılardan biridir. Cami, türbe, mescit ve bir de çilehanesi var. Alttaki fotoğrafa görülen işçiliği harika kapının arkası da Kusem Abbas’ın çilehanesiymiş.

Türbeye girdik çok kalabalık ben sadece tavanı çok beğendiğim için çekebildim. Zaten türbeyi görmek için tahta parmaklıklı bir pencereden bakmak gerekiyor.

Hemen yan tarafındaki cami kısmına geçiyoruz. Yorumsuz iki kare.
Özetle, Kusem İbn Abbas Türbesi ve Şah-ı Zinde Kompleksi, İslam’ın Orta Asya’ya yayılışının ve bölgedeki İslam kültürünün gelişmesinin önemli bir tanığı. Farklı dönemlerde yapılan eklemelerle zenginleşen bu kompleks, günümüzde de bizlere kültürel bir yolculuk yaptırdı. Çok beğendik.
Bugün hayli yorulduk güzel bir Özbek pilavı ile geceyi bitiriyoruz. Yarın Başkent Taşkent’te buluşuncaya dek sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞
















Buradan yine Güney Afrika’ya Johannesburg’a uçacağız zira daha önce yazmıştım; İstanbul’a dönüşümüz Johannesburg’dan olacak. Uçak vakti çok geç saatte olunca aynı gün Joburg şehir turumuzu panoramik yapacağız demiş ve bütünlüğü sağlamak adına da Jozi-Joburg- Johannesburg şehir gezimizin son gününü daha önce














































Magnetler alındı, ama insanları peşimizi bırakmadı hayli ısrarcı oluyorlar. Zimbabwe’ye yarın sabah erkenden veda edeceğiz ama biz şimdiden elveda derken anılarda da yer alalım dedik. 




















































































































Köleliğin başladığı şehir olarak da bilinen Cape Town’nın 4 milyon nüfusunun çoğunluğu siyahi olsa da hala yerleşik Avrupalılar, Malezya, Sri Lanka, Endonezya, Hindistan kökenli kölelerin torunları ve göçmenleriyle gerçekten de rengarenk bir şehir. Mandela’nın *Gökkuşağı halkım* sözü de boşuna değilmiş.