ARJANTİN-1 🇦🇷

BUONES AİRES,

Bu kez gezimizin rotasında dört ülke var: Arjantin, Bolivya, Peru ve Kolombiya. Yazıma, daha önce de gidip âşık olduğum; tangosuyla, Maradona’sıyla ve sıcak insanlarıyla kalbimde ayrı bir yeri olan ArjantinBuones Aires ile başlıyorum. 😍

Uçak yolculuğu uzundu ama artık uzun mesafelere alışkınız, bu yüzden pek zorlanmadık. İlk durağımız 12 saat 56 dakika sonra ulaştığımız São Paulo idi. Aktarmalı uçuş olduğu için uçaktan indirilmedik; “Bir saatlik bekleme” dediler ama yaklaşık bir buçuk saat sürdü. Sonrasında Buenos Aires’e ulaşmak için 4 saatlik bir uçuş daha bizi bekliyordu. Geldik Arjantin’e. 🇦🇷

Varışta bizi yerel rehberimiz karşıladı. Ancak gümrük geçişi biraz uzun sürdü; bazı arkadaşların işlemleri uzayınca, valiz beklerken sabrımız da epey sınandı. 😅 Bu sırada ben de boş durmadım, havalimanının birkaç fotoğrafını çektim.

Resmi adı Ministro Pistarini Uluslararası Havalimanı olsa da, herkes onu Ezeiza Havalimanı ya da Buenos Aires Havalimanı olarak biliyor. Arjantin’e ilk geldiğimiz 2008 yılında da aynı havalimanına inmişiz. Aslında Buenos Aires turu bizim için anıları tazeleme gezisi olacak.

Şimdi fotoğraflara bakınca hem Ezeiza’nın değişimini hem de fotoğraf makinelerinin gelişimini görmek mümkün! 📸

Arjantin-Ministro Pistarini Havalimanı
Arjantin-Ministro Pistarini Havalimanı (Ezeiza Havalimanı)

Dile kolay, Türkiye’den ayrılalı tam 20 saat geçmişti. Uçağın ardından bizi bekleyen otobüse bindik. Havalimanı şehre yaklaşık 35 km uzaklıkta olduğu için, bir yarım saatlik yolumuz daha var. Artık yorgunluk had safhadaydı ve nihayet otele ulaştık.

Ertesi sabah güzel bir kahvaltının ardından, dışarıda gezi arabamızı beklerken biraz Arjantin’den bahsetmeliyim. Güney Amerika’nın güney ucunda, kıtaya hem Avrupa’dan hem de yerli kültürlerden izler taşıyan büyüleyici bir ülke… Bugün yaklaşık 40 milyonu aşan nüfusunun büyük kısmı İtalyan ve İspanyol kökenli. 1900’lü yıllardaki savaşlar ve ekonomik zorluklar nedeniyle Polonya’dan Rusya’ya, hatta Suriye’den gelen göçmenler bile bu topraklara karışmış. Hal böyle olunca Arjantin, Latin Amerika’nın en “Avrupai” ülkesi olarak anılmayı da hak ediyor.

Resmi dil İspanyolca, sokaklarda ise melodisi biraz daha farklı—kendilerine özgü bir Arjantin İspanyolcası konuşuyorlar. Ülkede kullanılan para birimi Peso; Türk Lirası karşısında oldukça düşük değerde- 1 peso 0,030 TL.

Arjantin… Hem kalabalık şehirlerdeki tango ritmiyle hem de uçsuz bucaksız Patagonya manzaralarıyla insanı içine çeken bir memleket. Ve işte tüm bu kültürel mozaiğin kalbinin attığı yer: Buenos Aires. Sadece Arjantin’in başkenti değil, aynı zamanda ülkenin ruhu, sesi, dansı…

Buenos Aires’in 17 yıl sonraki halini keşfe başlamak için sabırsızlanıyorum. Arabamız henüz gelmeden etrafı gözden geçiriyorum. Tam karşıda zarif bir kilise dikkatimi çekti. Rehberimizden öğrendiğime göre, burası Katolik Santo Domingo Kilisesi ve Manastırı. Aşağıda ikinci fotoğrafın üzerine tıklarsanız sol kulede sanki mermi izleri gibi görünen, ama aslında çukur değil, çıkıntılı tıpa benzeri izleri fark edeceksiniz. Sonradan araştırdığımda gerçekten mermi izleri olduklarını öğrendim.

1800’lü yıllarda İngilizler Buenos Aires’i ikinci kez işgale kalkışıyor. Tarihe Santo Domingo Savaşı olarak geçen bu olayda yerel kuvvetler bu kuleye sığınmış. İngiliz top atışları kuleye zarar verince, savaş sonrasında yapılan restorasyonda o izler “anı kalsın” diye kapatılmamış, sadece ahşap takozlarla doldurulmuş. 👍

Arabamız geldi, yola devam ediyoruz. Rehberimiz, “Bir saatlik güzel bir tekne gezisi sizleri bekliyor, ama yolumuz biraz uzun — yaklaşık bir buçuk saatlik bir mesafe var,” dedi. Bu arada Bounes Aires ile ilgili bilgileri de bizimle paylaştı.

Bounes Aires; Bana göre Arjantin demek Bounes Aires demektir. Ülkenin başkenti ve 23 eyaletin en büyüğüdür. İlk kez geldiğimiz 2008 yılından beri zamana uyan gökdelenleri haricinde çok da fazla bir değişiklik yok gibi. Atlantik’in kıyısında kurulmuş bir liman şehrinin adı da “Güzel Hava” anlamına geliyor.

Neyse şehrin tarihi elbette çok eski. Kuruluş hikâyesi tam bir azim öyküsü aslında. 1500’lerin ortasında İspanyol kâşif Pedro de Mendoza tarafından kuruluyor ama yerlilerle yaşanan çatışmalar yüzünden şehir kısa sürede terk ediliyor. Yıllar sonra, 1580’de Juan de Garay geliyor ve şehri yeniden kuruyor. İşte bugünkü Buenos Aires’in temeli o zaman atılıyor.

Koloniyal dönemde uzun süre İspanyol sömürgesi altında kalan bu güzel şehrin de her şehir gibi bir kader anı var. Buenos Aires’in dönüm noktası da 1871 yılına denk düşer. O yıl şehir, tarihin en yıkıcı sarıhumma salgınıyla sarsılır. Sokaklar sessizleşir, insanlar kuzeye—o dönem neredeyse boş olan Recoleta ve Belgrano bölgelerine—göç eder. İşte bugün şehrin en zarif semtleri olarak bildiğimiz o bölgelerin temeli o yıllarda atılır.

Sonrasında Avrupa’dan özellikle de İtalya ve İspanya’dan büyük göçler alıyor. Bu göçlerle birlikte şehir bambaşka bir kimliğe bürünüyor: Tangonun doğduğu, kafenin kültüre dönüştüğü, sanata düşkün bir şehir… Bugün Buenos Aires, Latin Amerika’nın en Avrupalı şehri olarak anılıyor. Ama her köşesinde hâlâ Güney Amerika’nın o sıcak, içten ruhunu hissediyorsunuz. 💞

Bizim panoramik şehir turumuz da devam ediyor. Solumuzda Plata nehri, sağımızda binalar… Madero boyunca ilerlerken dikkatimi çeken, 1850’lerden beri Buenos Aires’in simgelerinden biri olan tarihi bina oldu. Alttaki ilk kare. 1910 yılında Gümrük Binası olarak kullanılan yapı, o yıldan sonra “korunması gereken tarihi anıtlar” arasına alınmış.

Av. Madero boyunca giderken bir anda rehberimizin sesi duyuldu: Sağınıza bakınız “Casa Rosada — Pembe Ev!” karşınızda…

Ama aramızda Colon Parkı var, Casa Rosada bizden epey uzakta kalıyor alttaki ikinci kare. Vaktiyle Arjantin’in Cumhurbaşkanlığı Sarayı olan bu güzel pembe bina, bugün devlet dairelerini barındırıyor. Cumhurbaşkanının yeni konutu ise şehrin kuzeyinde.

Casa Rosada‘nın ünü, Evita Peron’un 1940’ların sonlarında ve 1950’lerin başlarında burada yaptığı balkon konuşmalarından geliyor. Evita, ülkenin en sevilen figürlerinden biri. Güçlü, halkına yakın, yoksulları ve kadın haklarını savunan bir kadındı. Arjantin’in kalbinde hâlâ çok özel bir yeri var.

İngilizler zamanından kalma demiryolundan geçtik devasa gökdelenleri ile Bounes Aires’in en lüks semti Puerto Madero’dayız.

Altta paylaşacağım ilk fotoğraf, şehrin tam merkezinde, gökdelenlerin hemen önünde yer alan atlı bir heykel. Bu heykel, Cordoba eyaletinin ilk valisi olan, Arjantin iç savaşlarına katılmış general ve siyaset adamı Juan Bautista Bustos’a ait.

İkinci fotoğraf, Arjantinlilerin Torre de los Ingleses (İngilizler Kulesi) olarak andığı saat kulesi — yani Retiro Tarihsel Anıtı. İngilizler, Arjantin’in Mayıs Devrimi’nin yüzüncü yılı anısına bu kuleyi Buenos Aires’e hediye etmişler. Üzerindeki saat ise ünlü Big Ben’in küçük bir kopyasıymış.

Son fotoğraf ise Arjantin’in en prestijli kurumlarından biri: Buenos Aires Üniversitesi. 1800’lü yıllardan bu yana eğitim veren köklü bir üniversite. Hadi şimdi birlikte fotoğraflara bakalım. 📸 Tıklayarak. 😉

Arabadan inip çevreye bakarken, “İşte Buenos Aires burası!” dedim. Arjantin’in ünlü bölgelerinden Recoleta’dayız. Karşımda, rengarenk çiçekli ağaçlarıyla yemyeşil bir park uzanıyor. Burası Plaza Rubén Darío — yani Darío Meydanı.

Son teknoloji oyun alanları, koşu parkurları, çocuklar için kum havuzlarıyla dolu, hayli büyük ve yaşayan bir meydan burası.

Hemen yanı başında bir meydan daha var — ve tam ortasında inanılmaz güzellikte metal bir Lotus çiçeği: Floralis Genérica. Meydanın adı da Plaza de las Naciones Unidas — yani Birleşmiş Milletler Meydanı.

Floralis Genérica, Buenos Aires’in modern yüzüyle doğanın zarafetini buluşturan harika bir sembol bence… Bu dev çelik Lotus’u ilk kez 2007 yılında görmüştüm. O zamanlar programda olmadığı için otobüsten inip yakından fotoğraf çekememiştim. Meğer kısmet 17 yıl sonraya, 2025’e imiş. 🌺 O yıllarda bu çiçek sabahları açılır, akşamları kapanırdı. 🌅🌙

Ama şimdi yeniden gördüğümde fark ettim ki artık hem taç yaprakları azalmış hem de sabitlenmiş. Araştırınca öğrendim ki, bir fırtına sonrası çiçeğin iki yaprağı ve ortasındaki başçığı kopmuş. Zaman çiçeği durdurmuş gibi… Ama güzelliğinden hiçbir şey eksilmemiş. 💫 Yanılıyor muyum?

Anı fotoğrafları, selfieler çekildi… Yola devam! Gideceğimiz yer, Tigre Deltası’nda yer alan aynı isimli Tigre Şehri.

Tigre Şehri; Tigre, İspanyolca’ da “kaplan” anlamına geliyor. Bölgedeki küçük bir derenin adı da Tigre’ymiş. Rivayete göre, çok eskilerde burada gerçekten kaplanlar yaşar ve hatta avlanırmış; şehrin ismi de buradan gelmiş.

Bir zamanlar küçük bir köy olan Tigre, tarih boyunca birkaç kez fırtına ve sel felaketiyle yıkılmış. En büyük yıkım 1800’lü yıllarda yaşanmış. Küçük Tigre Deresi taşkınlarla nehre dönüşünce, liman da yönünü buraya çevirmiş. Böylece göçler başlamış, ticaret canlanmış ve bugünkü hareketli Tigre ortaya çıkmış.

Şehrin güzel bir istasyonu var. 1865’te ilk atlı trenlerin Buenos Aires’ten Tigre’ye gelişiyle, delta artık kente bağlanmış. O atlı trenleri filmlerden hatırlarsınız. 😄 Beraberinde İngilizleri ve onlara ait tüm sporları da getirmişler: kürek, çim hokeyi, ragbi vb.…

Ve tabii artık her şehirde görmeye alıştığımız, önünde selfie çekilen kocaman şehir logosu da burada bizi karşılıyor. İlk kare Tigre’nin istasyon binası — 1996 yılında yapılmış. 2008’de böyle uygulamalar yoktu. 2025’te TİGRE tanıtım yazısını bulunca 😍 Bizim de “anı fotoğrafımız eksik kalmasın” dedik 🫶

Birkaç dere ve nehrin çevrelediği bu bölge, Buenos Aires’in kereste ticaretiyle tanınan en önemli “partido”larından biri. (Partido, yalnızca Buenos Aires Eyaleti’ne özgü bir alt idari bölge.) Bugün Tigre, tıpkı bizim Kuşadası ya da Çeşme gibi, hafta sonları şehirden kaçanların uğrak noktası. Özellikle de kürek sporunun kalbi sayılıyor. 🚣‍♀️

Nehir gezisi için motor beklerken hemen yanı başımızda bir kürek kulübü olduğunu fark ettim; nehirde süzülen sporcular da çoktan vizörümdeydi.

Rehberimize göre, burası tıpkı İstanbul Boğazı gibi—yalıların sıralandığı ama daha çok suyun içinde yaşanan bir yer.

Altta paylaştığım kareler; bineceğimiz motorlar, karşı kıyı ve gezimizin başlangıcından Tigre Nehri’nin genel görünümü.


Yıllar öncesi gibi, Tigre Nehri’nin suyu hâlâ o tanıdık çamur renginde; evlerin bahçeleriyle neredeyse iç içe akıyor. Gerçek bir kürek sporları merkezi olduğu belli—her köşede kürekçiler var.

Ama asıl göz kamaştıran yapı, ilk fotoğrafta uzaktan görülen o muhteşem kulüp binası. Biz epey uzaktan geçtik ama siz büyütüp detaylarına bakın derim. Diğer 2 fotoğraf 2008-2025 arasında hiç fark olmadığının resmidir. Küçük yerlerin böyle bir güzelliği var.

Ve artık Tigre Nehri’nde motor gezimiz başlıyor. Bakalım su üstünden şehri izlemek nasıl bir his olacak? Elbette bizim için ilk değildi…

Neyse, evlerden önce karşımıza çıkan terk edilmiş, neredeyse iskeleti kalmış bir yolcu vapuru oluyor. Zamanın bıraktığı bir hatıra gibi… Az ilerisinde daha geniş bir marina ve çevresinde restoranlar uzanıyor.

Sonra gözüm dev bir dönme dolaba takılıyor: Tigre Eye-benim yorumum, belli ki Londra’daki London Eye’dan ilhamla yapılmış diyeceğim ama artık birçok şehirde sıkça rastlanır oldu. 😄 Hemen yanında, nehir kenarına Jurassic Park misali sıralanmış tarih öncesi hayvan heykelleriyle Parque de la Costa-eğlence parkı. Renkli, hareketli, tam bir çocuklu aile cenneti gibi. Görünüşe bakılırsa roller coaster bile var!

Son karede ise suyun üzerinde hızla süzülen jet ski yapan gençler… enerji tavan!

Nehir boyunca etraf yemyeşil ve sessiz; şehir gürültüsüne motorun gürültüsü karışıyor. Çimler içinde bazen lüks bazen çok eski evler. Her evin önünde, derme çatma da olsa bir iskelesi var. Alış verişlerini nehirdeki yüzer marketlerden yapıyorlar. Yolcu alan küçük motorlara da yine bu iskelelerden biniyorlar. Her ev farklı, her bahçe ayrı güzel.

O kadar çok ki size biraz fotoğraf ekliyorum. Tigre Nehri’nde ilerledikçe çevre daha canlı ve renkli bir hâl aldı. Altta paylaştığım; ilk kare yanımızdan hızla geçen nehir yolcu motoru; sanki şehrin minibüsü gibi, sürekli bir yerlere yolcu taşıyor. İkinci kare; antrenman yapan kürekçiler. O kadar uyumlu hareket ediyorlardı ki, sanki suyun üzerinde kayar gibi. Son karede küçük bir çocuk ve köpeğiyle oynuyor baba evlerinin önündeki iskelenin ucunda kanodaki arkadaşlarıyla konuşuyor. Sanki tüm gün orada vakit geçiriyorlarmış gibi sakindi ortam. Nehir hayatı gerçekten başka bir ritimle akıyor.

Bir kısmı slayt olarak altta ekledim beğeneceğinizi umuyorum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir süre sonra tekne, Tigre’nin diğer kollarından birine döndü. Bu bölgede evler biraz daha bakımlı ve düzenli. İlk kare kıyıda sabah sporunu yapanlar, koşu bandı yerine nehir kenarını tercih etmiş gibi. Manzara eşliğinde spor yapmak bence muhteşem. İkinci kare Tigre Belediye binası. Kısa bir yolculuğun ardından, kıyıda ihtişamıyla hemen fark edilen Tigre Sanat Müzesi (Museo de Arte Tigre) karşımıza çıktı. Neoklasik tarzıyla gerçekten çok zarif bir bina.

Tekne turunun ardından güzel bir köprüden karşı kıyıya geçtik. Kısa bir yürüyüşle Baruc Resto Bar’a doğru ilerledik. Yolda hediyelik eşya tezgâhlarının arasından geçtik; el yapımı küçük objeler, Magnetler, ahşap çalışmalar… Hepsi rengârenk ve çok sevimliydi. Bir sokak satıcısının önünden geçerken makinam çoktan görüntüyü işlemişti. Bakınız harika değil mi? Bisikletinin arkasına koyduğu sepetinde bizim tulumba tatlısından satıyordu. 🤤

Baruc’a vardığımızda önce küçük bir mola verdik. Burada meşhur empanada’lardan söyledik. Bizim çiğ böreğin boyut olarak küçük, iç harç olarak biraz daha farklı bir versiyonu gibi. Sıcak sıcak geldiğinde gerçekten çok lezzetli oluyor.

Masaların birinde dikkatimizi çeken renkli tahta bir kule vardı. Hemen öğrendim tabii ki bu, Jenga’nın el yapımı bir versiyonuymuş. Müşteriler sohbet ederken ya da sipariş beklerken oynasın diye masalara koymuşlar. Ben de görünce fotoğrafını çektim tabii. Bardaki kadın yerel rehberimiz Bayan Martu’ydu. Çok konuşkan ve sevecen bir insandı. Sağolsun tüm gezi boyunca bana yardımcı oldu.

Tigre turumuzun ardından tekrar otobüse geçip Buenos Aires’e doğru yola çıktık. Nehir kıyısının sakinliği geride kalınca, şehir trafiği ve hareketi yeniden kendini hissettirdi. Yaklaşık bir süre sonra vardığımız yer, Buenos Aires’in en renkli, en karakteristik semtlerinden biri olan La Boca oldu.

La Boca; Riachuelo nehri‘nin Rio de la Palata’ya açıldığı yerden *Boca- yani ağız* anlamındadır. Şehrin belki de en fotojenik bölgesi. Rengârenk boyanmış teneke evleri, her köşede karşınıza çıkan duvar resimleriyle tam bir açık hava sahnesi gibi. La Boca’ya adım atar atmaz insanın gözleri ister istemez etrafa kayıyor; her köşe ayrı bir hikâye anlatıyor. Çoğunlukla İtalyan göçmenlerin yerleşim alanıymış. Hatta İtalyan göçmenlerin geldiği gemi ve başka batık gemilerden topladıkları malzemelerle evleri inşa etmiş, artık boyalarla da böyle renkli boyamışlar. Ah tabii tango gösterisi düzenleyen kafeleri unutmadan gezelim.

Arabadan indiğimiz yer Araoz De Lamadrid caddesi.

2008’de ilk geldiğimizde çektiğim fotoğrafları da eklemek istedim. Aradan geçen yıllara rağmen yapıların büyük kısmı aynı; sadece daha renkli ve daha turistik bir hâle bürünmüş. Alttaki fotoğraflara üzerine tıklayınca göreceksiniz ilk karede de diğerinde de Maradona yanında Eva Peron diğer kişi tango tarihinin en önemli zatı, *El Mudo* diye anılan tango şarkıcısı Carlos Cardel.

Hemen yanı La Boca’nın en bilinen yeri olan Caminito Sokağındayız. Girer girmez o canlı atmosfer hemen kendini gösteriyor. Rengârenk boyanmış evler, eski teneke yapıların üzerine eklenmiş balkonlar, balkonlarda ünlülerin maketleri her köşeden yükselen müzik sesleriyle burası adeta küçük bir açık hava müzesi gibi.

Evlerin renkleri gerçekten dikkat çekici. Bir başka rivayete göre eskiden limanda çalışan işçilerin artan boyaları kullanarak evlerini boyadıkları söyleniyor. Bugün ise bu renkler La Boca’nın simgesi hâline gelmiş durumda. Her adımda ayrı bir ton, ayrı bir detay var.

İşte aşağıdaki fotoğraflar eski ile yeni balkon görüntüsü. Maradona’yı her yerde kullanarak ölümsüzleştirdikleri gibi iyi de rant sağlıyorlar.

Sokakta dolaşırken karşınıza mutlaka birkaç tango yapan çift çıkıyor. Kısa bir gösteri yapıp fotoğraf çektirmek isteyenlerle poz veriyorlar. Turistik ama keyifli; bölgenin enerjisine çok yakışıyor. Bir karşılaştırma daha, kafe aynı ama 2025 yılının farkı muazzam. Renklerin güzelliği…

Sokak boyunca küçük sanat dükkânları, resim tezgâhları ve el yapımı ürünler satan standlar da var. Caminito hem kısa hem de dolu dolu bir sokak; birkaç dakikada gezilecek gibi görünse de insan kendini sürekli fotoğraf çekerken buluyor. Bende tango yapanlara bayıldım şuraya bir slayt gösterisi daha koyayım, tango severlere…

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sırada ara sokak var… Girdim; 2008’de tam karşıda ne vardı pek seçilmiyor. Sadece girişin fotoğrafını çekmişim alttaki ilk fotoğraf. Şimdi seçemediğim o yerde akordeon çalan bir adam ile büyük kuklası var. İznini alarak çektiğim fotoğrafımın doğal olması için çalmaya devam etmesini rica ettim diğer fotoğraflar. Ne kadar güleç bir insan.

Girişteki grafitiler değişik ve hala çok güzel. 

Hemen yandaki merdivenlerden yukarı çıktık. Çıktık diyorum zira 2008 de gittiğimizde üst kattaki stüdyoya çıkamamıştım bugün şanslıyım  yerel rehberimiz Marta hanım elimden tutup beni yukarı çıkardı. Sokaktaki renk cümbüşü yukarıdan daha da güzel görünüyor. Önce manzaranın hakkını verelim…

Sonra, yıllar önce içimde ukde kalan o stüdyoyu ziyaret ettik. Marta sağ olsun, bu kez atölyenin sahibi ressam Marta Grosso ile tanıştırdı.

Görsel sanatçı–ressam Marta, yalnızca ülkesinde değil dünyada da tanınmış bir isim. Eserleri; Brezilya, Danimarka, ABD, Japonya, Kore, Fransa, İngiltere ve Rusya gibi birçok ülkedeki özel koleksiyonlarda yer alıyor.

İznini alarak çalışırken fotoğrafladım. Normalde kimseye izin vermediğini söyledi ama blogger olduğumu ve yazımda paylaşmak istediğimi duyunca “Zevkle!” dedi. Ne kadar mutlu olduğumu tahmin edersiniz. Kartını da aldım; yazımı yayınladığımda ona da göndereceğim.

Caminito caddesinin sonunda bu şık giyimli kızlar vardı. Fotoğraflarını çekmeme izin vermediler çünkü insanlarla birlikte tango pozu vermeleri için ücretli fotoğraf çekimi yapıyorlardı. Ben de yine fark ettirmeden birkaç kare aldım.

Serbest zamanın bitmesine az kalmıştı; yakınlardaki bir bara uğradık. Ambiyans gerçekten çok güzeldi. Duvarlarda barı ziyaret eden ünlülerin fotoğrafları ve eski gazete kupürleri asılıydı.

Caminito’nun Lamadrid caddesiyle kesiştiği yerde çok güzel duvar resimleri var. Biraz aceleyle Lamadrid caddesi boyunca yürüdük. Güzel bir mural-duvar resmi gördüm. Bölgede yaşanmış ağır bir yangının söndürülmesinde görev almış gönüllü itfaiyecilerin anısına resmedilmiş. Sokak üzerinde zaten gönüllü itfaiyecilerin bir küçük anıtını görmüştüm.

2008 yılında bu duvarda Boca Juniors’un resimleri varmış. Bugün yangın sahnelenmişti. Anıtın altındaki tabelada yazılanlar; *Boca Arjantin Cumhuriyeti Gönüllü İtfaiyecilerinin Milli günü 2 Haziran 1984* yazıyor. Fotoğraflara tıklayıp görelim derim. 😉

Lamadrid caddesinin sonuna doğru köşe başında yine rengarenk bir bina ve üstünde ülkelerin bayrakları. Evet bizim Türk Bayrağı’mız da var. Çaprazında da sokak lezzetleri, ekmek arası sosis…

Grafitiyi çok severim ve şansıma La Boca bunun için tam bir cennet. Dönüş yolunda karşımıza çıkan eski–yeni sokak grafitilerini de eklemeden geçmek istemedim. O kadar güzeller ki… Mutlaka üzerine tıklayıp detaylarına bakın derim..

Buradan sonra dönüş rotamız Recoleta’ya doğru. Yolda gözüme çarpan kareler… İlk fotoğrafta Monserrat semtinden geçerken rastladığımız Gümrük Binası’nın önündeki Juan Domingo Perón anıtı.

Juan Domingo Perón, Arjantin’in modern tarihine damga vurmuş liderlerden biri. Asker kökenliydi ve 1940’lı yıllarda hızla yükselerek devlet başkanlığına kadar uzanan bir siyasi yolculuğa sahip. Özellikle işçilere ve dar gelirli kesimlere verdiği destek, sosyal haklarda yaptığı iyileştirmeler ve sendikaları güçlendirmesiyle güçlü bir halk tabanı oluşturmuş. Bugün bile Arjantin siyasetinde “Peronizm” adıyla varlığını sürdüren akımın temelini atmış bir figür.

Perón üç kez devlet başkanlığı yaptı; ülke tarihinde derin bir iz bıraktı, seveni kadar eleştireni de çok. Ama Arjantin’i anlamak için Perón’u bilmek şart diyebiliriz.

İkinci fotoğraf, devasa yapısıyla Kirchner Kültür Merkezi. Son kare ise hemen önünde yer alan Juana Azurduy de Padilla anıtı… Bolivya Bağımsızlık Savaşı’nda (1809–1825) gerilla birliklerine komuta etmiş, cesaretiyle efsaneleşmiş bir kadın lider. Gümüş madenlerinde zorla çalıştırılan yerli halka yapılan zulme duyduğu öfke, onu mücadeleye sürüklemiş. Heykelde Yukarı Peru’da kazandığı zaferin ardından kendisine verilen kılıcı taşırken betimleniyor.

Tam 16 metreyi aşan bu etkileyici anıt, Arjantinli heykeltıraş Andrés Zerneri tarafından yapılmış ve 2015’te Bolivya Devlet Başkanı Evo Morales tarafından Arjantin’e armağan edilmiş.

Yol üzerinde arabayla geçerken CABJ – Boca Juniors’ın stadyumu La Bombonera da karşımıza çıktı. Buenos Aires’in en köklü ve en tutkulu takımlarından biri. Kulübün sarı- lacivert renkleri her yerde; duvarlarda, dükkanlarda, sokaklarda… Mahalle zaten takımın kalbi sayılıyor. Maradona da futbola burada başlamış ve ünlü olmuştur. Alttaki fotoğrafta görülen yıldızlı kapı girişi 17 yıldır hiç değişmeyen görüntülerden biri…

Yazısı; Kuruculara ve insanlara, sanatçılara ve idollere, tangoya ve futbola, La Boca’yı kader ve bir efsane yapanlara…

Stadyumun dış cephesindeki dev mural ve futbol efsanelerinin resimleri gerçekten etkileyici. Aracın içinden çekebildiğim birkaç kareyi de buraya ekliyorum; sonuçta La Boca demek biraz da futbol demek. Yine eski ve yeni olarak ekliyor olsam da yıllar bir iki duvar resmi haricinde aynı kalmış.

Recoleta’ya geldiğimizde bizi önce büyük, sakin bir meydan karşıladı. Mezarlığa girmeden rehberimizden ufak bir bilgi aldık.

203 yıl önce, henüz 55.000 nüfuslu küçük bir yerleşim sayılan Buenos Aires’in sokakları pek de iç açıcı değilmiş. Temizlik yok, düzen yok… Tozun, toprağın ve pisliğin birbirine karıştığı, bugünkü anlamda hiçbir belediye hizmetinin olmadığı bir kasaba görünümündeymiş şehir. Hatta o dönemde kiliselerin içine ya da hemen yanına cenaze gömmek bile yasaklanmış.

Tüm bu karışıklığın ve ihtiyaçların ardından kentin ilk mezarlık alanı tam da burada, 1822 yılında Recoleta’da açılmış. Doğal olarak burası zamanla “zenginlerin mezarlığı” olarak anılmaya başlamış. 1946 yılında da Ulusal Tarihi Anıtlar listesine alınmış.

Ricoleta Meazarlığı; Recoleta Mezarlığı’nın o ünlü taş kapısından içeri adım attık. Kapıda *Requiescant in pace* Huzur içinde yatsınlar yazıyordu. Dünyanın en ilginç mezarlıklarından biri; dar sokakları, mermer anıtları ve her köşeden çıkan hikâyeleriyle tam bir müze gibi… Önemi bir sanat eseri olan mezarları ve bu mezarların ünlü sakinlerinden geliyor.

İlk durağımız ve ilk fotoğraf elbette Evita’nın mezarı. Duarte Ailesi’nin türbesinde, diğer mezarların arasında oldukça sade bir yerde bulunuyor. Ancak başında her zaman küçük bir kalabalık oluyor. Zaten daracık sokak ve insanlar yüzünden makinamı zor kullanabildim. Evita’nın Arjantin halkı üzerindeki etkisi burada bir kez daha hissediliyor; insanlar çiçek bırakıyor, sessizce saygı duruşunda bulunuyor.

Arjantinlilerin ona duyduğu sevgi o kadar büyük ki, Eva’ya hep Evita—yani “Küçük Eva”—diye hitap etmişler. Madonna’nın başrolünü oynadığı ünlü Evita müzikali de zaten bu hikâyeden uyarlama. Müzikalin beyaz perde versiyonunda Madonna’nın seslendirdiği Don’t Cry For Me Argentina ise hâlâ unutulmayan bir klasik. Burada olsun dinleyin derim.

Peki neden Perón değil de Duarte Aile Mezarlığı derseniz, kısaca anlatayım.

Eva, aslında zengin bir toprak sahibinin kızı olan Duarte’nin gayriresmî ilişkisinden doğmuş. Anne-babası yasal olarak evli olmadığından “fakir bir halk çocuğu” olarak büyümüş ama yine de babasının soyadını kullanmasına izin verilmiş.

Eva 33 yaşında kanserden öldüğünde, eşi Cumhurbaşkanı Juan Perón onun için büyük bir anıt mezar yaptırmaya başlamış. Ancak anıt daha tamamlanmadan askeri darbe ile devrilince her şey yarım kalmış. Eva’nın mumyalanmış naaşı 1952–55 yılları arasında bakanlıkta açık ziyarette tutulmuş, ardından 16 yıl boyunca da ortadan kaybolmuş.

Yıllar sonra naaş İtalya’da bulunmuş, önce İspanya’ya götürülmüş; daha sonra Juan Perón’un üçüncü eşi Isabel Perón’un özel girişimleriyle Buenos Aires’e getirilerek Recoleta’daki Duarte Aile Mezarlığı’na yeniden defnedilmiş.

Evet mezarlıkta da olsa hikayelere bayılırım bilirsiniz. Burada da iki hikaye var. Altta paylaştığım ilk fotoğrafın hikayesi çok hüzünlü; Rufina Cambaceres köklü bir ailenin torunu ve ünlü yazar ve politikacı Eugenio Cambacérès’ın kızıdır. Hayatının baharında henüz 19 yaşındayken bir kalp krizi sonucu aniden hayatını kaybetmiş gibi görünse de, aslında ölmeden gömüldüğü söyleniyor.

Zira mezarlık bekçisi tabuttan sesler geldiğini hatta yerinden oynadığını söyleyerek aileyi uyarır. Ailesi mezarı yeniden açtırdığında tabutun içinde tırnak izleri bulunduğunu görürler. Doktorlar olayı tıbbi bir nedene bağlar evet geçici bir süre kalbi durmuş derler. Gerçek mi, abartı mı bilinmez; ama bence mezarın önündeki mermer kapıyı açmaya çalışan genç kız heykeli, bu efsaneyi daha da güçlü kılıyor. 

Recoleta’daki en dokunaklı mezarlardan bir diğeri de Liliana Crociati de Szaszak’a ait olan, hemen üstteki fotoğraflarda gördüğünüz bu sıra dışı türbe. Bu kızımız çok güzel kayak yaparmış. 1970’te Avusturya, Innsbruck’ta kayak yapmaya gittiğinde kaldığı otel çığ altında kalınca elim bir şekilde hayatını kaybetmiş…

Ailesi, Liliana’yı gelinliğiyle tasvir eden, gerçek boyutlu ve yeşil bronzdan yapılmış bu heykeli özel olarak yaptırmış. Mezar da tamamen ailesinin isteğiyle, alışılmışın dışında gotik bir stilde tasarlanmış.

Çok sevdiği köpeği Sabu’da ölünce bu kez onun heykelini de elinin altında tasvirle yeniden yapılıyor. Dikkat ederseniz köpeğin burnu parlamış. Bir çok ülkede karşılaştığımız ziyaretçilerin şans getirsin diye köpeğin burnuna dokunma eylemi. Burada da zaman içersinde gelenek haline geliyor. Bence uzun ömür dileseler daha iyi olur. 👍

Mezarlıktan çıkınca hemen karşıdaki küçük meydana doğru yürüdük. Recoleta zaten sadece mezarlığıyla değil, çevresindeki o canlı atmosferiyle de ünlü. Sokak müzisyenleri, el yapımı takı ve resim tezgâhları, küçük kafeler…

Bu meydanda dikkatimizi hemen devasa gövdeli, dalları dört bir yana açılmış eşsiz bir ağaç ve altında gitar çalıp şarkı söyleyen bir müzisyen çekti. Gerçekten etkileyici; bir ağacın değil, bir doğa anıtının karşısında gibiyim… İşte bu asırlık ağacın adı Gomero‘dur ve 1700’lü yıllarda dikilmiş bir çeşit kauçuk ağacıdır..

Gomero öylesine büyük ki, dallarından biri zamanla ağırlığa dayanamayınca özel bir çözüm bulunmuş: Sanatçının biri mitolojik kahraman Atlas’ı tasvir eden bir heykel yapmış ve ağacın en geniş dallarından birine yerleştirmiş. Sanki omuzlarında taşır gibi. Harika bir şekilde hem işlevsel hem de sanatla buluşan harika bir uygulama. 👍🌟

Altında gitar çalıp şarkı söyleyen sokak müzisyeninin melodisiyle birleşince, ortamın atmosferi daha da büyüleyici hale geldi. Bir süre sadece izleyip dinlemek bile mutlu etmeye yetti. Bakınız ne muhteşem.

Yorulmuştuk buradan sonra artık otele dönüş ve hazırlanma zamanı. Zira akşam bizi Buenos Aires’in ruhuyla özdeşleşmiş bir tango gösterisi bekliyor. Otele dönüp biraz dinlendikten sonra akşam için hazırdık. Buenos Aires’in ruhunu en yoğun hissedeceğiniz anlardan biri, elbette bir tango gösterisi izlemek. Sokaklarda gördüğümüz kısa tango performanslarından çok daha öte; profesyonel dansçıların sahnelediği, hikâyelerle bezeli rengarenk bir gösteri.

Nehrin, yani Rio de la Plata’nın kıyısında; şehrin ışıklarıyla parlayan görkemli bir salonda yer alan Madero Tango’dayız. Selfi çekince yazı ters oldu.😁

Yemek eşliğinde izlenen tango show için akşam yemeği 19:30’da başlıyor, şov ise 21:00’da başlıyor. 2008 yılında izlediğimiz show da Buones Artes’te en eski ve tanınmış La Ventana – Mario De Tango müzik holünde yine yemekliydi.

Gösteri salonuna adım attığınız anda atmosfer değişiyor. Müzik başladığında ise zaman adeta duruyor. Dansçıların her adımı bir duygu, her dönüşleri bir hikâye… Tango sadece bir dans değil; aşk, tutku, kavuşma, ayrılık, özlem… hepsi sahnede vücut buluyor. Tiyatro, müzik ve dansı bir araya getiren bu gösteri; 30’dan fazla sanatçının enerjisiyle adeta bir şölen gibi akıyor. Üstelik tüm performans boyunca sahneden yukarda locada orkestra çalıyor.

Altta paylaştığım fotoğrafta ortam daha güzel anlaşılıyor. İlk sahne Arjantin’in ve tangonun doğuşunu betimleyen güçlü bir açılışla başladı: limanda çalışan işçilerin ritmik adımları…

Aslında tangonun doğuşu ile ilgili kısa bir bilgi ekleyeyim. 1929’daki ekonomik buhran ve ardından gelen siyasi çalkantılar tangoyu Arjantin’de de zayıflattı. Perón döneminde yeniden değer görse de, sonraki yıllardaki askeri baskılar ve yükselen Rock’n’Roll ilgiyi yeniden azalttı. Yine de tango küçük kulüplerde yaşamaya devam etti ve 1980’lerde tüm dünyada güçlü bir dönüş yaptı.

Başlangıçta Buenos Aires sokaklarında göçmenlerin hüzünlerini ve özlemlerini anlatmak için doğan bu dans, zamanla salonlara taşındı ve sınırları aştı. Bugün tutkusuyla, duygusuyla ve hikâyesiyle milyonlarca insanı bir araya getiren; geceleri “milonga”larda hâlâ yaşayan bir kültür.

Konuya dönersem, ardından sahne bir anda yumuşadı; aynı işçiler bu kez sevgilileriyle tango yapmaya başladı. Hem duygusal hem de etkileyici bir geçişti.

Devamında Arjantin’in iş hayatında, sokaklarında, gece hayatında ve gündelik yaşamında tangonun yerine dair kısa sahneler ardı ardına geldi. Bir tiyatro oyunu gibi ilerliyor, bir tango şöleni gibi yükseliyordu.

Ve sonra… salon bir anda sessizleşti. Sarışın güzel bir kadın sanatçı sahneye geldi. Evet Eva Peron’u anlatırken hayatından kesitler ile ölümünü haber veren zamanın gazete küpürleri perdede göründü. Kısa ama çok etkileyici bir canlandırmaydı…

İlk karede; Benim yorumumla; Bir kişi ve bir karakter… Bir kadın, bir ikon, bir yoldaş. Ama aynı zamanda tartışmalı bir figür.

Evet Seveni de var, sevmeyeni de…

Evita öyle bir isim ki, Arjantin tarihinin ortasından geçmiş; kimi için fakir halkın umudu, kimi için ise fazla öne çıkan bir siyasi figür. Ama bir gerçek var: Onu görmezden gelmek mümkün değil. Arkasında öyle bir etki bırakmış ki, yıllar geçse de hâlâ konuşuluyor, hâlâ tartışılıyor, hâlâ anılıyor. Bu yüzden mezarının başındaki kalabalık hiç eksik olmuyor zaten.

Son karede yer alan gazete küpürleri ise, ölümünün ardından — yağmura rağmen — onu son kez görmek için tabutunda görmek için bekleyen Arjantinlileri gösteriyor. Ülkede ulusal yas ilan edilmesi de Evita’nın halk üzerindeki etkisini daha net anlatıyor.

Ardından sanatçı **Don’t Cry for Me Argentina**yı öyle güçlü söyledi ki, salonda duygulanıp da tüyleri diken diken olmayan kimse kalmadı diyebilirim. Ve finalde perdeye yansıyan Arjantin bayrağıyla birlikte sahne gerçekten muhteşemdi.

En beğendiğim iki kıtasının Türkçesi; Bbekt’ten alıntıdır.

Benim için ağlama, Arjantin.

İşin doğrusu asla seni terk etmedim

Tüm çılgın günlerimde, deli ömrümde

Ben sözümü tuttum.

Ve servet için olduğu gibi, şöhret için olduğu gibi

Asla onları davet etmedim.

Ama tüm dünyaya göre bunlar tek arzularımdı.

Onlar hep aldatmaca, onlar çözüm değiller.

Söz verdiklerinin aksine,

Yanıt her zaman buradaydı.

Seni seviyorum ve umarım sen de beni seviyorsundur.

Benim için ağlama, Arjantin derken…..

Biz de Buones Aires’te günü bitirdik. Yarın Arjantin’in Kuzey ucuna doğru gitmek için havalimanına geçeceğiz. Umarım tango ve manzaralarla sizleri fazlaca sıkmadan keyifle gezdirebilmişimdir. Sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞 💞 💞

22 thoughts on “ARJANTİN-1 🇦🇷

  • Merhaba Alev Hanım,
    Bir yazı bu kadar mı güzel akar?
    Öncelikle çok güzel kurgulanıp anlatılmış, sonrasında anladım ki ben Avrupa kokulu yazıları seviyorum. Arjantin, inanın beni anlatımınızla büyüledi. Gerçekten rahat ettim, kendimi yabancı hissetmedim. Fotoğraflara anlatınız eşliğinde açıp baktım. Tigre, La Boka, Marta Grosso, sokak tangocuları, Recolate Mezarlığı, Duarte Aile Mezarlığı, Eva Peron, Gomero ve Atlas Heykeli muhteşemdi.
    Eminim Madero tango gösteri eşsizdi, Don’t cry for me Argentina şarkısı her zaman sevdiğim ve dinlediğim bir şarkıdır.
    Bütün bunlar üst üste, doğru ve güzel bir şekilde yerleştirilince çalışma su gibi aktı.
    Elinize sağlık, keyifle okudum. Bu arada Önder Bey artık sahnede rol almaya başladı.
    Selam ve saygılarımla…

    • Merhaba Gürcan Bey; Vallahi fotoğraflarım çok olunca sıraya koyup yazılarını ses kayıtlarımı çözümlemeyle uğraşınca böylesi güzel yorumunuza mazhar oldum. Çok teşekkür ederim. Arjantin benim için TANGO nedeniyle hep çok özeldir. Rahmetli babamla La Cumparsita eşliğinde dans ederdim. Don’t cry for me Argentina şarkısı ve Eva Peron bence de muhteşem ikili. Modern tango gerçekten inanılmazdı.Bu arada yorumlarınızı da özlemişim.
      Önder’siz olmuyorum değil mi? ☺️ Tekrar teşekkür ederim. Selam ve saygılarımla…

  • Liebe Alev, was für ein wunderbarer Auftakt zu eurer Reise! Deine Beschreibung liest sich so lebendig und farbig, dass ich mich beim Lesen fast am Flughafen von São Paulo wiederfand – leicht genervt vom Warten, aber gleichzeitig voller Vorfreude auf Buenos Aires.
    Und deine Fotos! Sie haben diese besondere Klarheit und Wärme, die sofort erzählt: Hier bin ich wirklich angekommen. Man merkt, wie sehr du diesen Ort liebst – Tango in der Luft, Maradona auf jeder Wand und Menschen, die ein Herz so groß wie die Stadt selbst haben.
    Deine Berichte sind immer so informativ und gleichzeitig so persönlich, dass ich das Gefühl habe, mit einer sehr gut gelaunten, sehr reiseerprobten Freundin im Handgepäck durch Südamerika zu ziehen.
    Ich freue mich schon auf die nächsten Etappen – Bolivien, Peru, Kolumbien… und natürlich auf deine wunderbaren Fotos, die mir wieder zeigen werden, wie groß und schön die Welt ist.
    Hab eine unvergessliche Zeit, bleib gesund und lass dich reich beschenken von allem, was euch unterwegs begegnet!

    Herzliche Grüße und eine Umarmung von Rosie

    • Sevgili Rosie,
      bu kadar içten, bu kadar güzel bir yorum için çok teşekkür ederim. Yazdıklarımın seni São Paulo Havalimanı’ndan Buenos Aires’in sokaklarına kadar götürmesi ne büyük mutluluk benim için… Fotoğraflarla ve kelimelerle aynı duyguyu paylaşabildiysek ne âlâ.
      Okurken yüzümde kocaman bir gülümseme vardı; satırlarında hem dostluk hem de yol arkadaşlığı hissettim. Güzel dileklerin, sıcak sözlerin ve kucak dolusu enerjin için çok teşekkürler.
      Yol uzun, anlatacak çok şey var… birlikte gezmeye devam edeceğiz. 💕

      Sevgiyle kucaklıyorum,
      Alev

Alev Abla için bir cevap yazınCevabı iptal et