BÜYÜK AFRİKA TURU -8 ZİMBABWE 🇿🇼

ZİMBABWE CUMHURİYETİ

Victoria Falls

Yerel havayolları ile Zimbabwe’ye 11:20’de gerçekleşecek uçuşumuz için Johannesburg Tambo Havalimanı’ndayız, tarih 3 Mart 2023 saat 09:00. Tam 1 saat 35 dakika sonra Zimbabwe-Victoria Falls Havalimanı’na indiğimizde saat 12:55 oldu. Küçük bir havalimanı ama içi yörenin *BigFive* 🦛🐘🦏🐆🦁 olarak anılan ünlülerinin heykelleri ile süslenmişti.

       Özel aracımız ile önce otele geçeceğiz öğleden sonra da Victoria Şelalesi’ne gideceğiz. Havalimanı çıkışında bizi yerel bir grup özel danslarını yaparak karşıladı ama önlerinde bir de yardım kutusu vardı. Bir kare anca aldım bakışlardan çekinip makinamı indirdim. 😨

Zimbabwe-Victoria Falls Havalimanı
Zimbabwe-Victoria Falls Havalimanı

       Zimbabwe Cumhuriyeti; Güney Afrika’nın kuzeyinde, başkenti Harare olan 15 milyon nüfuslu en fakir ve suç oranı en yüksek Afrika ülkesi. Para birimi Zimbabwe doları ama kullanılmıyor yerine Amerikan doları çok geçerli bizler öyle kullandık. Tabii enflasyonla başa çıkamadıkları dönemlerde çok büyük rakamlı paralar basılınca Amerikan doları kullanmak kolaylarına gelmiş olmalı. 🤭

       Zimbabwe deyince malum hemen akla HIV ve Sıtma geliyor. HIV halen yoğun bir şekilde halkı etkilemekteymiş. Yaşam şartlarına bakınca durumları hayli zor. Aslında Zimbabve; doğal alanları, vahşi yaşam parkları ve oyun rezervleri ile çok tutulan bir Afrika safari destinasyonu.

       Tarihi; Antik çağlardaki sakinleri de Bantu ve San kabileleriydi. Yerleşik hayata geçerken Zulu kabilesinin bir kolunun torunları olan Matabele’ler Afrika’nın güneyine doğru iner ve Kral Matabele halkı olarak Matabeleland’a yerleşirler. Şimdiki Batı Zimbabwe.

       İlk sömürgecilik 15. yy ’da Portekizlilerle başlamış 19. yy ’da İngilizlerin bölgede maden arama faaliyetlerinin artması ve kurdukları İngiliz Güney Afrika madencilik Şirketinin silahlı birliklerinin işgali artırmasıyla Zimbabwe toprakları artık İngiliz sömürgesi olmuştur. Zimbabwe’de ilk madencilik şirketini kuran İngiliz Cecil John Rhodes’tir.

       Altın ve elmas fışkıran bu topraklara artık Rodezya denir. Zimbabwe’nin ilk adı olan Güney Rodezya işte bu Cecil John Rhodes’ten gelmektedir. Zimbabwe’nin kaderini adı verilecek kadar etkileyen Cecil Rhodes kimdir?  

       1870 yılına gelindiğinde İngiliz Cecil Rhodes verem tedavisi görmek üzere Güney Afrika’ya ağabeyinin yanına gider. O yıllarda İngiliz kolonisi olan Güney Afrika’daki Orange nehir kıyısında oynayan bir çocuk ışıldayan çok parlak bir taş bulmuştur ve evet bu bir elmastır. Cecil heveslenip ağabeyi ile elmas işine girmeye karar verir. İlk iş Güney Afrika’da Cape Town bölgesine yakın bir yerde Hollandalı göçmen De Beers’in çiftliğini satın alır ve aynı isimle De Beers Madencilik Şirketini kurar. Cecil Rhodes artık dünyadaki ilk elmas tüccarıdır.

       Ardından maden arama yetkisini şimdiki Zimbabwe’nin o zamanki Matabele kralı Lobengula’dan almış ve finansörü de Rothschild ve Oğulları Finans Şirketi olmuştur. Kurduğu bu şirket bugün dahi elmas ticaretinin %60’ını elinde bulunduruyor. 

       İngilizler ne kadar verimli topraklar varsa kendilerine almışlar hatta İngiltere’de ne kadar nüfus fazlası, hırsız, uğursuz ve suçlu varsa hepsini buraya yollamış kalan küçük arazilere de yerli halkı zorunlu göçe tabi tutmuş. Üstelik halka zorla İngilizce öğretilmiş. Halen İngilizce dahil 12 resmi dil kullanıyorlar.

       1980 yılında anca bağımsızlığına kavuşan Zimbabwe tam 90 yıl İngiliz sömürgesi altında yaşamış. Bağımsızlığı kazanmadan önceki son yıllarda da beyaz azınlıklarla yaşadıkları kaos ortamı ve her türlü eziyet insanları canından bezdirmiş.

       Otele gelene kadar inanılmaz sayıda Babun caddelerde dolaşıyordu. Otelimizde bizi kaval ile benzeri bir müzik aletini çalan Zimbabweli karşıladı. Otel yemyeşil bahçe içinde çok güzel Zimbabwe zaten çok yeşil bir ülke.

       Otelimize yerleştik istikamet Zimbabwe ile Zambiya arasındaki Viktorya Milli parkına aynı adlı şelaleye.

       Viktorya Şelalesi; Geleneksel adı Mosi-Oa-Tunya’dır. Şelale alanı çevresindeki arkeolojik kazılarda 3 milyon yıl öncesine dayanan Homo habilis’lere ait taş eserler, yine orta ve geç dönem taş devri silahları ve kazma aletleri bulunmuş. Yöreye daha sonra demir aletler kullanan Koisan’lar (Güney Afrika’nın yerli halkı) gelmiş. Onları da şimdiki Batoka denilen kabile yani hala bölgede yaşayan bir halk olan Güney Tonga halkı yerinden etmiş. Ve şelaleye *Shungu na mutitima* demişler.

       Bölgeye en son gelen Matabele de aManz’ aThunqayo adını verdi. Batswana ve Makololo’lar da (dilleri Lozi halkı tarafından kullanılır) onlara Mosi-o-Tunya adını verir. Ve tüm yerleşik kabileler için Viktorya Şelalesi çevre toprakları kutsal olarak kabul ediliyor. Aslında tüm bu isimler farklı dil olsa da hepsi Mosi-Oa-Tunya *Gök gürültülü duman* anlamındadır.

       Kısaca şelale bölgesinde yaşayan insanlar çevrede bulunan ve 17. yüzyıla kadar uzanan buluntulardaki cam boncukların keşfinden de anlaşıldı ki, dış Dünyadan yalıtılmış değillerdi ve 1852 yılında Avrupalı kâşiften önce bölge halkı tarafından da iyi bilinen bir şelaleydi. Hatta Boer savaşları sırasındaki öncüler kendilerini Voortrekker diye adlandırırlar onlar da biliyorlardı. 

       Mosi-Oa-Tunya Şelalesi 1850’lerin başında haritalarda işaretlenmiş olarak ortaya çıktı, ancak varlığının dış dünyada geniş çapta duyulması İskoç Misyoner Dr. David Livingstone’un 1855 yılında bölgeyi ziyareti ile olmuştur.

        Viktorya Milli Parkı içinde yer alan aynı isimli Viktorya Şelalesinin Genişliği (1708 metre) ve en önemlisi de çok yüksek (107 metre) oluşu ile 1989 yılında Unesco Dünya Mirası Listesi’ne; Dünyanın 7 Doğal harikasından biri olarak eklenmiş.

       Bu doğal güzelliğin mimarı Kuzey-Batı Zambiya’daki kaynağından Hint Okyanusu’na dökülünceye kadar geçtiği altı ülke boyunca 2693 km yol kat eden Zambezi nehridir. 107 metreden düşen nehrin çıkardığı gürültü tam 40 km mesafeden duyulabiliyorken düşen suyun yarattığı duman gibi görülen sis diyeyim 400 metre yukarı kadar çıktığı için 50 km mesafeden bile görünüyor.

       Uçakta gelirken gördük gerçekten deniz içinden çıkan duman gibi bir görüntü vermişti. Fotoğraf pek güzel değil ama fikir vermesi açısından ekliyorum.

Zimbabwe- Viktorya şelalesi- uçaktan görünüşü
Zimbabwe- Viktorya Şelalesi- uçaktan görünüşü

        Viktorya Şelalesinin oluşumu;

       Erken jeolojik dönemde, Batoka Boğazı’nın kayalıkları 150 milyon yıl önce yerleşmiş taban kayalardan oluşuyor ve bu lav soğuyup katılaştığında, Victoria şelalesi bölgelerinde çatlama veya sarsılma ile yarıklar oluşuyor. Zamanla bu kırık kaya kütlesi daha sonra Kalahari çölünden gelen kumlarla kaplanmış ve milyonlarca yıl boyunca bu şekilde korunmuştur.

       Daha sonra, 5 milyon yıl önce Botswana’nın merkezinde bölgede yükselmeye neden olan jeolojik bir değişim yaşandı. Bu Limpopo Nehri ile birleşmek için güneye akan yukarı Zambezi Nehri’nin yolunu tıkadı ve kalıntıları bugün Makgadikgadi tuz tavaları oluşturan bir paleolake- yarattı.

       Bu göl nihayet Matesi Nehri’ne taştığında bazaltı kaplayan birikintileri hızla alıp götürdü ve ardından kırık kayaları fay hatları içinden bloklar halinde çıkarmaya başladı. Bazalt erozyona dayanıklı, çok yoğun ve sert bir kayadır. Bu nedenle nehir, daha yumuşak bir kayada olduğu gibi her seferinde bir tane küçük parçacık yerine bir blok halinde onu kaldırır. Bu, boğazın ve hatta şelalenin yüzünün neden pürüzsüz, suyla aşınmış bir yüzey olmadığını ancak kaba bir yontulmuş görünümü koruduğunu açıklamaktadır. (Bilgi tablosunda yazılanlar)

       Viktorya şelalesi 107 metre yüksekliği ile Dünyanın en büyük 800 şelalesinin içinde yer almaz, ancak genişlik açısından 10’uncu, hacim olarak ise 13’üncü en büyük şelaledir. Bu faktörleri birleştirirsek dünyada Niagara, İquasu ve Viktorya olmak üzere 3 büyük şelale vardır deriz. Artık şelale ziyaretimiz başlasın.

Zimbabwe-Viktorya Şelalesi

       Barbaros rehberimiz biletleri alıyor güvenlikten geçiyoruz. Güzel bir ön bahçeyi geçip hep beraber çok sık yemyeşil ağaçların altından sanki yağmur ormanındaymışız gibi şelalelere doğru yürüyoruz.

       Rehberimiz önceden bilgilendirmişti yedek tişört alın, ıslanınca bozulacak ne eşyanız varsa korumaya alın, gerçekten çok ıslanacağız demiş ince birer tanede yağmurluk vermişti. Ben fotoğraf makinamı güzelce naylonla kapladım. Ağaçların arasından yürürken bile hafiften serpinti hissediliyor ama manzara harika. 

       Hafiften şelale sesi gelmeye başladı sanırım yaklaşıyoruz ki ses çoğaldı. Gerçekten de şelale öyle çok ve muhteşem köpüklerle akıyor ki sesi de aynı gürleme gibi doğrusu adını hak ediyor. Önümüze bir heykel çıktı Dr. Livingstone yazıyor, rehberimiz dönüşte anlatacağım şimdi ilk yere gidelim fazla kalabalık olmadan fotoğraf çekelim dedi. 

       O zaman ben önce gezeceğimiz noktaların haritasını paylaşayım. İlk kırmızı çizili olan yer gözünüzde canlanırsa ne ala. 1 ile 16 arasında seyir yerleri var durup fotoğraf çekeceğiz ve belki de çok ıslanacağız. 💃13-IMG_1295

       Viewpoint 2-Geldiğimiz yer aşağı doğru merdivenle inilen gözlem yeri adı *Chain walk* diye geçiyor. Tabelasında şöyle yazıyor; bu bakış açısı, vadiden aşağı inen basamaklar olduğundan şelalenin tam göz hizasıdır. Şu güzelliği görmek gerek yükselen su buharı açıkça görülüyor. Tabii bu güzelliği görebilmek için en uygun aylar Şubat-Mart ve en geç Mayıs ayına kadar gitmek gerek aksi takdirde su seviyesi hayli düşüyormuş. Alttaki fotoğraflar.

       Fotoğraflar çekildi gözlem 1’e doğru gidiyoruz. Elbette yolumuz Livingstone Statüsünden geçti. Dr. David Livingstone; Bu anıt 1955 yılında 100. yıl anısına dikilmiş. 1855-1955 bakalım kimmiş.

       1813 yılında İskoçya-Glasgow’daki bir gecekondu mahallesinde yoksulluk içinde doğdu. Afrika’da 25 yılı aşkın bir süreyi kapsayan ve 45.000 kilometreden fazla keşfedilmemiş bölgeyi kat etmiş, olağanüstü gezginlik kariyerine devam ederek hayatının son 5 yılını doğu Afrika’daki köle ticaretini durdurmaya adamış aynı zamanda misyoner bir kâşiftir.

Zimbabwe- Viktorya Şelalesi- Livingstone Anıtı
Zimbabwe- Viktorya Şelalesi- Livingstone Anıtı

       David Livingstone, adını verdiği bu şelaleleri ikinci kez ziyaretinde kendisini Avrupa’da yeniden şöhrete kavuşturacak ve onu kendi kuşağının en etkili kaşiflerinden biri yapacak olağanüstü bir Afrika yolculuğunun ortasındaydı. Bu seyahatinde orman içinde görünen tuhaf dumanı merak eder ve Makololo kabilesinden tanıştığı bir gençten kendisini kabile şefinin de bahsettiği kükreyen duman Mosi-Oa- Tunya’nın ayağına götürmesini ister. Orada fay kırıklarında çıkan sudan ıslanırken inanılmaz gürültülü akıştan da şaşkına döner. Hayatının en üstün doğal keşfini yaptığına inanır ve bu görkemli şelaleye Kraliçesi Viktorya’nın adını verir yıl 1855.

       Viktorya Şelalesi’nde 5 farklı Katarakt (şelale) vardır. Devil Katarakt-Main Katarakt- Horseshoe Falls-Rainbow Falls ve Eastern Katarakt.

       Viewpoint 1- Devil’s Katarakt (Şeytanlar Şelalesi) bize görsel bir şölen sundu muhteşem Gökkuşağı🌈. Nasıl güzel ses gerçekten de gök gürültüsü gibi, bu arada cataract Latince şelale demektir. Burası Viktorya şelalesinin ilk bakış noktası. 70 metre yüksekliğinde ve 30 metre genişliğindedir. Ve yine şelalenin en alçak ve batı noktasıdır.

       Ayrıca 3 dere kayalıkları* Three Rills Cliffs* olarak da adlandırılan Katarakt adasına da bakmaktadır. Devil adını yerli kabileler eskiden burada soldaki suyun hemen üstündeki Katarakt adasında suyun az olduğu dönemlerde kurban törenleri düzenledikleri için almış. Ve yine burası Livingstone heykelinin dikildiği bakış açısının aynısı. Her gözlem yerinde tabelalarda bu kısa bilgiler verilmiş.

Zimbabwe- Viktorya Şelalesi-Devil's Katarakt
Zimbabwe- Viktorya Şelalesi-Devil’s Katarakt *Wievpoint -1*

       Toplamda 16 tane viewpoint- gözlem yeri var. İlk 7 ye kadar Devil’s Katarakt’ın en güzel gözlem yerleri. Şimdi gözlem 3’e doğru gidiyorum.

       Viewpoint 3-Burada doğrudan karşıdaki Devil katarak ile Katarakt Adasının arasından çağlayan gibi akan şelaleyi görebilirsiniz. Şelalenin bu kısmında gücü hakkında bir fikir ediniyoruz.

       Yüksek su mevsiminde adanın neredeyse yarısı sular altında kalır. Bu adada Zambiya’ya doğru uzanan bir fay hattı var ve buradaki sular fay hattındaki kayaları ki bunlar sert yapılı bazalt tabakalardır bloklar halinde çıkarmaya başlarsa gelecekte bir şelale daha oluşabilir. Gerçi bu işlem çok uzun yıllar sürdüğü için bu bölgede yakın zamanda bir şelale oluşumu beklenmiyormuş. Hatta bir milyon yıl diye yazıyor. Ve şelalenin en düşük noktası burası.

       Viewpoint 4- Buradan şeytan kataraktı ve ana şelalelerin bir kısmını görebiliyoruz. Kenarından bakıldığında uçurumun üzerinden düşen su tarafından kıvrılan derin bir havuz manzarası görülür diyor ama ben göremedim. Havanın uygun olduğu ve zamanlamanın iyi olduğu açık bir günde çok parlak ve güzel bir çift gökkuşağı görülebilir ayrıca gece boyunca bu bakış noktasında güzel bir Ay gök kuşağı da görülebilir diyor. Evet Ay dolunaydan bir gün önce, dolunay sırasında ve sonrasında toplam 3 gün yani Ay parlak olunca çok güzel görünüyormuş. Keşke görebilseydik ama Gökkuşağı🌈 yine muhteşem hem de duble…

Zimbabwe- Viktorya Şelalesi-Devil's Catarac
Zimbabwe- Viktorya Şelalesi-Devil’s Catarac

       Ne demiştim 7 No’lu bakış açısına kadar fotoğrafladığım yerler Devil’s Katarakt idi. Şimdi 5 No’lu yere doğru gidiyoruz. Yürüyüş yollarını güzel yapmışlar ağaçtan ziyade Afrika’nın yüksek çalılıkları arasından yürüyoruz. Ağaçlar yani yağmur ormanı hemen arkamızdaki kısımda. İlerdeki Main Cataract- Ana şelale görünmeye başladı.

       Viewpoint 5&6- Main Cataract- Ana Şelale iyice görünür oldu. Şelale yanında ve fotoğrafın solunda bazalt kayalar görülüyor. İşte o kayalar suyla aşınmıyor ama yavaş yavaş yerinden plakalar halinde milim milim hareket ediyorlarmış. İşte bu nedenle taş yüzeyler parlak ve kaygan değilmiş. Yukarda da bahsetmiştim milyonlarca yıl sonra ancak o bölüm de yıkılıp yeni bir şelale olabilirmiş. Yine muhteşem bir görüntü. Bir yandan da ıslanıyoruz elbette ama henüz sırsıklam olmadık.

Zimbabwe- Viktorya Şelalesi- Main Cataract
Zimbabwe- Viktorya Şelalesi- Main Cataract

       Viewpoint 7-8 Main Cataract- Ana Şelaleler tam 93 metre yüksekliğinde. Yağışın çok olduğu ortamda dakikada 700.00 metreküplük akış hızına sahiptir. Point 7’ye Önder giderken ben fotoğrafını çektim. 

Zimbabwe- Viktorya Şelalesi- Main Cataract
Zimbabwe- Viktorya Şelalesi- Main Cataract

       Makinam ıslanmasın diye ben kontrollü geçiyorum.28-IMG_1198

       Viewpoint 8-Yukardaki görüntüden itibaren alttaki fotoğrafta gördüğünüz gibi viewpoint 8 ile gerçek yağmur ormanına giriliyor. Sürekli, yılın 365 günü, günün 24 saati yağmur alan tek yerlerden biriymiş. Zaten ortalık dumanlanmaya biz de çokça ıslanmaya başladık.29-IMG_1194

       Bu muhteşem gök gürültülü dumanı bir de videoda izleyelim. 

       Yukarda izlediğimiz muhteşem güzellikteki akışı keyifle izledik.

       Viewpoint 9-10- 11 numaraya kadar sadece gürleyen duman vardı. Önder ıslandı ben gitmedim. 😇 8 numaradaki video başında akan şelale en geniş olanı. Ana şelale ile Livingstone adası arasını kapsıyor. Yürümeye devam her bakış açısının yolunu gösteren tabelalar var onların oradan bakıyorum. 

        Bol dumanlı viewpoint 11′ e giderken patika zaten içeri giriyordu gökyüzü de harikaydı öylesine çektim, baktım gidişat kötü daha öteye gitmedim. 📸 Makinamı korumalıyım yani…

Zimbabwe- Viktorya Şelalesi- Livingstone Adası
Zimbabwe- Viktorya Şelalesi- Livingstone Adası

       Viewpoint 12-Gürleyen duman dan 12’nci yere kadar sadece bol bol ıslanıyorsunuz demiştim fotoğraf çekilse bile görüntüler flu oluyor. Ben ancak 12’nolu bakış açısından bu fotoğrafı çektim 🤷‍♀️ Gürleyen duman üzerime gelmeden sol taraftaki 13 No’lu bakış açısından belki daha net görebileceğim Horseshoe-at nalı şelalesi sağdaki de 14 No’lu bakış açısından görülebilecek olan Gökkuşağı şelalesi-Rainbow.

Zimbabwe- Viktorya Şelalesi- Livingstone Adası
Zimbabwe- Viktorya Şelalesi-

       Ama Önder’im iphone ile ıslanma uğruna bu bölgeyi video olarak harika çekmiş. Teşekkürler hayatım.

       Viewpoint 13-14 Önce açıklamasını yapayım. Horseshoe-Livingstone Adasının doğu tarafından suyun akışı at nalı şeklinde olduğu için bu adı almış. Videoda daha iyi görünüyor. 95 metre yüksekliğinde ve en düşük su hacmine sahip olduğu için de kurak mevsimde en çabuk kuruyan bölümmüş.

       Hatta 14 No’lu bakış açısından görülmesi gereken ama göremediğim Gökkuşağı şelalesi 108 metre yüksekliği ile şelalelerin en yükseğidir. Gürleyen dumanı bu nedenle de çok olunca öğleden sonraları ve 15 No’lu bakış açısına geçerken Gökkuşağının keyfine doyum olmazmış. Ama biz o keyfi yaşayamadık göz gözü görmüyordu ki! İnanın ve görün.

       Viewpoint 15- Danger point taşlar kayganmış zaten uçurum kenarı olduğu için bu adı almış kısaca gidilmez. Gidilebilse Zambiya tarafında kalan Eastern Cataract görülebilirdi.

       Afrika’nın mevsimsel farklılıkları elbette Victoria Şelalelerini ve akış hızlarını da etkiler. Düşük su mevsimlerinde 5 bölümden bir veya daha fazlası kurusa bile Victoria Şelalesi hiçbir zaman tamamen kurumaz. Özellikle Şeytan Kataraktı ve Main (ana) Şelaleden sular akmaya devam eder.

        Mevsimsel en yüksek su akışı Mart-Nisan ayıdır, en düşük su akışı Kasım-Aralık başıdır. Şimdiye kadar kaydedilen en büyük su akış hızı Mart 1958 yılında dakikada 700 milyon litre olarak kayda geçmiş.

       Göremediğimiz aşağıda boğaza doğru bir havuz gibi Boiling pot varmış adı üstünde ama biz köpüren tencere kazan vs. göremedik rafting falan yapılıyormuş. Zaten bir şey göremedik duman altıyız. 😁 Hadi son bakış noktasına gidelim mi?

Zimbabwe- Viktorya Şelalesi
Zimbabwe- Viktorya Şelalesi

       Viewpoint 16-Victoria Falls Bridge, Baktık 12’den sonra pek fotoğraflık durum yok biz de köprüye gidelim dedik. Bu son bakış açısı için geri döner gibi gittik şelalelerden artık uzağız. Zimbabwe ve Zambiya’yı birbirine bağlayan köprü. Ah inşallah tren geçerken rastlarız Önder hadi dedim ama tren yok. 🥹Biraz grup arkadaşlarımızın fotoğraflarını çektik derken inanamadım tren geçiyor. Heyecanımı tahmin edersiniz gerçi yük treni ama olsun şu güzelliğe bakınız.

Zimbabwe- Viktorya Şelaleleri köprüsü
Zimbabwe- Viktorya Şelaleleri köprüsü

       Köprünün tarihinden bahsetmekte yarar var. Zimbabwe’de ilk madencilik şirketini kuran İngiliz Cecil John Rhodes’tir demiştim, hayli de zengin olan Rhodes’ in hayallerinden biri de Cape’ ten Kahire’ye kadar demiryolu bağlantısı kurmak. Bu hayali için de önce Batoka vadisindeki bu köprüyü inşa etmekle başladı.

       200 metre uzunluğundaki köprünün 150 metre uzunluğunda da kemeri var. Bir mühendislik harikası olan köprü İngiltere’de inşa edilmiş. Kontrol amaçlı önce orada monte edilmiş sonra parçalara ayrılarak buraya getirilmiş. Afrika’nın sıcağında genleşip bükülmesin diye beton payandalara monte edilmiş. Ve beton ayakların yapımından sonra köprünün kemeri her iki yamaçta aynı anda monte edilmiş. Müthiş başarı.

       İnşası 14 ayda tamamlanan Zimbabwe ile Zambiya’yı birleştiren köprü 1905 yılında açılmış. Yazık ki açılışına öncülük ettiği köprünün bu özel gününü görmeye Cecil Rhodes’ in ömrü vefa etmemiş. Ve zamanında Dünya’nın en yüksek demiryolu köprüsü olmuş. İki ülke, turistlerin her iki taraftan da günlük geziler yapmalarına sınır karakollarından vize alınarak müsaade ediyorlar.

       Artık geri dönüyor şelaleye geldiğimiz yoldan buluşma yerimize geliyoruz. Ah yine her taraf Babun dolu, biz de kedi burada Babunlar. 🐒🐒

       Biz biraz erken gelmişiz etrafı kolaçan ediyorum. Bu arada masamızda bir sapan gördük, ay dedim çocukluğum geldi aklıma, zamanında az kullanmadık. 😇 Yok hiç kuş avlamadım biz gazoz şişesi veya konserve kutusuna atış yapardık. Buradaki görevi meğer Babunları korkutmakmış. Babunlar hani bir değil 6 erkek gücüne sahip, hırsızlıkta rakip tanımayan burnu uzun poposu kırmızı maymun çeşidi. Masada sapan veya sahte yılan bile görseler önünüze ne kadar yemek yığsanız saldırmazlarmış.

       Bahçeyi gezerken ağaç gövdesine işlenmiş portreyi görünce kaçırmadım. İyi de yapmışım zira adını bile işlemişler ve çok meşhur biri.

Zimbabwe- Viktorya Şelaleri
Zimbabwe- Viktorya Şelaleleri

       Stanley Jordan gitarı özel bir vurma tekniği ile çalan Amerikalı bir gitar virtüözü. Burayı ziyaretinden sonra işlemişler. Etrafı gezerken parkın girişinde şelalelerle ilgili panolar gördük. Şelalelerle ilgi pek çok bilgilendirici veriler mevcut. Viktorya şelalesinin jeolojik oluşumunda bahsettiğim bilgilerin kaynakları bunlar.

       Evet Viktorya Şelalelerini de gördük peki Zimbabwe’yi bu kadar görmek yeter mi? bize yetmedi. Ama zaten turizm için sadece şelalesi var. Şelaleyi bir de Zambiya tarafından göreceğiz. Her zaman olduğu gibi magnet almak üzere parkın karşısındaki alışveriş yerine gittik.

52-IMG_1112       Magnetler alındı, ama insanları peşimizi bırakmadı hayli ısrarcı oluyorlar. Zimbabwe’ye yarın sabah erkenden veda edeceğiz ama biz şimdiden elveda derken anılarda da yer alalım dedik. 

Zimbabwe'de Alev&Önder KAPLAN
Zimbabwe’de Alev&Önder KAPLAN

       Yakın sınır komşusu Botswana’da görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

BÜYÜK AFRİKA TURU -GÜNEY AFRİKA-7 🇿🇦

GÜNEY AFRİKA *Johannesburg* 3.Gün devam

       Evet tarih hala 2 Mart 2023 Johannesburg’da 3. günümüzde kültürel Lesedi köyünü gezmiştik. Lesedi’den çok uzak değil 3-4 km kadar mesafede olan Lion & Safari Park’ta yine bir saat süren kısa bir safari yapacağız. Lion park 2016 yılından beri yeni yeri Hartebeespoort bölgesine geçmiş ondan sonra adı da Lion & Safari Park olmuş. 1200 dönümlük alana sahip parkta Afrika’nın bilinen hayvanlarını göreceğiz. Hatta zürafalar, deve kuşları ve antiloplar girişteki restoranın yanına kadar geliyorlarmış. Yo Aslanlara yasak 😁 gelemezler ve diğer vahşileri bakın nasıl göreceğiz bir saat çok az belki hepsini göremeyebilirmişiz.

       Güzel bir park belli girdiğimiz kapının tam karşısında devasa bir Aslan heykeli varmış sonradan fark ettim ama yeniden çekmemişim. Bilet gişelerinde bize hoş geldiniz diyen Tavus kuşu, altta kültürel eşyaların satış yeri, yandaki fotoğraf safari sonrası buluşma yeri restoran.

       Park alanına girdik bizi bekleyen safari kamyonuna doğru yürüyoruz. İnanılmaz bir görüntü hemen aklıma *Maymunlar Cehennemi* filmi geldi. Orada hayvanlar kafesteydi burada bizi kafese koydular. 😁 Yerel rehber bize nasıl davranış sergilememiz gerektiğini anlatıyor. Aşırı ses çıkarmayın elinizi tellerden dışarı çıkarmayın arabaya atlayan olursa kafes var hiçbir şey olmaz ama sakın bağırmayın dedi telefonlarınızı da kafese yakın tutmayınız ikazını unutmadı.    

       Arabamız durunca kapalı tel bir kapıya geldiğimizi gördük güvenlikçi kapıyı açtı biz geçtik bu defa ikinci kapı açıldı çift geçişli güvenlikli durumlar. Safari alanı çevresi ile diğer hayvanların sahaları da birbirlerinden tellerle ayrılmış. Alttaki dördüncü kare.

       Evet öncelikle adı park ama bin küsur dönümlük doğal bir alan. İçindeki hayvanları avlamak yasak, bir dönem hayvanlara temas etmek serbestmiş ama talihsiz kazalar ölümle sonuçlanınca yasak getirmişler. Bu kez daha küçük ölçekli parklar açılıp hayvan severlere gelin burada yakından görün hatta sevin denince Milli parkın turist sayısı, dolayısıyla kazancı da azalmış. Şimdilerde tekrar hayvanlara temaslı safari yaptırıyorlarmış. Aslan yavrularına benim korkusuz torunlarım olsa bayılırlardı.

       Hava çok sıcak Allahtan arabada az kişiyiz ve üstü kapalı ama havadar. Rehberimizin heyecanlı ama sessiz olun ilk Aslan ailesine geliyoruz dedi. Bu arabadakiler de haberleşiyorlar. Herkes heyecan içinde yüksekçe çalılıklar önünde yatan 🦁 Aslanları nihayet görüyoruz. Parkın büyüklüğünü de görünüz.

GA- Johannesburg-Lion & Safari Park
GA- Johannesburg – Lion & Safari Park

       İnanılmaz güzeller bir de dişi var uyuyor. Zaten sıcak ve karınları toksa saldırmıyorlar. Ay inanmıyorum yerel kadın rehber eline aldığı bir püsküllü sopa ile aslanı çağırıyor. Adı bile var da ben yakından çekeyim derdindeyim. Homurdanarak yerinden kalktı bir rahat vermediniz diye hızlıca geldi. Ama kızdı bu kez gelip sopanın ucundaki püsküle saldırdı. Dişleri arabanın telinde çektikçe çekti ay demeye kalmadı ben dişi kırılmıştır kesin dedim. Ama kırılan aslanın dişi değil arabanın kafes demiri oldu inanılmaz.

       Sürüşe devam başka bir ağaç altı ve yine aslanlar ailecek yayılmışlar. Bu kez onları yerlerinden kaldırmak mümkün değil gibi. 😁 Ama baba Aslan kalktı şöyle bir dolaşıp yine yattı. Gerçek uzun yeleli Afrika aslanı bunlarmış. Diğer beyazlarla aynı yerdeler ama anlaşılan kim nerede bir ağaç gölgesi bulursa orada yayılıyor.

       Biraz daha gittik bu bölge hep aslanların yeri. Karşıdan gördüğüm anda ama bu Aslanlar beyaz demişim. Evet parkın nadir bulunan beyaz aslanları. Soyu tükenmesin diye çok iyi bakıp besliyorlar dolayısıyla rehber kadına da alışıklar. Pek sessizce geldi, baktı bizim fotoğraf çekmemizi bekledi sonra yürüdü gitti. 😍

       Manzara çok güzel çevrede hangi hayvan var bakınıyoruz bir iki zebra gördük derken çoğaldılar hatta grup içinde Gemsbok veya Güney Afrika antilobu olarak bilinen Oryx cinsi hayli büyük antiloplar da var. 

       Arazide yalnız olmadığımızı biliyoruz ama henüz kimseyle karşılaşmamıştık derken karşımızda iki tane ATV çıktı. Arkada görülen elektrikli telleri görebilirsiniz. Ağaçların bol olduğu bir yerden geçerken aa Zürafa 🦒 dediler ama görmekte hayli zorlandık. Upuzun boynunu gördük ağaçlardan yaprak yiyordu. Bakın ne kadar zumlasam da iyice görmeme yetmedi. Ağaç dallarıyla bütünleşmiş ay çok sevimli bu hayvanlar.

       Daha geniş bir yerden geçiyoruz bu topraklarda yani Hartebeespoort çevresindeki kırsalda yüzyıllar önce Güney Afrika veya Anglo – Boer Savaşı yaşanmış. Girişte gördüğüm bir panoda anlatıyordu. Alttaki fotoğraf çevreden fikir vermesi açısından bir görüntü.

GA- Johannesburg-Lion & Safari Park
GA- Johannesburg-Lion & Safari Park

       Kalkheuwel Savaşı; 1899-1902 yılları arasında Transvaal Cumhuriyeti ve Özgür Orange Devleti adlı iki Boer (Afrikaner) Cumhuriyeti arasındaki savaş olarak anılır. Alttaki panoda gösterilmiş ekliyorum.

97-IMG_3480

       3 Haziran 1900’de Korgeneral John French komutasındaki 4.500 İngiliz atlı taburu Johannesburg’dan Pretoria kalelerinin batısına doğru harekete geçer. Amaçları Boer’lerin demiryolu ile Batı veya Kuzey’e kaçması engelleyip Boer’lerin başkenti Pretoria’nın kuzeyinde bulunan Wonderboom kalesini ele geçirmek. Ardından da Pretoria – Pietersburg demiryolunun kuzeyindeki Waterval’daki esirleri kurtarmaktı.

       Ancak Kalkheuwel dar geçidinde General Sarel du Toit liderliğindeki Boer komandoları tarafından pusuya düşürüldüler. Geçit dardı silahları ve yardımcı kuvvetlerin ön safha geçmesine engel oldu. Bütün gece süren çatışmalar sonunda akıllı İngilizler topçularını kayalık bölgeye çekip avantaj elde ettiler. 20 adamını kaybeden Boer’ler şafakla beraber geri çekildiler. (Boer’ler Güney Afrika’da Hollanda kökenli, bir Hollandaca lehçesi olan Afrikaans konuşan halk) İngilizler sadece 3 kayıp vererek teorik olarak savaşı kazanmış sayıldılar. Diyor safariye dönüyorum.

       Yine bir tel çitten geçtik yüksek çalılıklar var ses yok dendi ve bingo evet yerde sere serpe uzanmış iki Çita. 🐆 İnanamadık şoför mümkün olduğunca yakına kadar girdi bakın şu güzellere. Ay birazcık bile kalkmadılar. Aslında gönlümden Leopar görmek geçiyor ama anlaşılan o ki bu kısa sürede daha fazla dolaşamayacağımız için Leopar görme şansımız yok.

GA- Johannesburg-Lion & Safari Park
GA- Johannesburg – Lion & Safari Park

       İnanın hayvanat bahçesinde, kafesler içinde görmekten çok farklı bir duygu bu. Yerel rehber birtakım sesler çıkardı ama bizde çıt yok. Fotoğraflar çekildi başka bir bölgeye gidiyoruz zaman daralıyor zaten 1 saatlik bir safari. Derken az ilerde bir tane daha gördük. Etraf seyreder gibiydi. Çitalar bilirsiniz Dünyanın en hızlı koşan hayvanıdır. Çok çabuk ve hızlı bir şekilde avlanırlar. Gözlerinden aşağı inen siyah çizgiler için yakaladıkları avları için ağlıyorlar denir. 🐆

       Yola devam artık son bir turdayız bu kez vahşi köpekleri görecekmişiz ve göründüler. Ama onlar da sıcaktan olsa gerek yere serilmişler. 😁 Yaban köpeği yerine *Wild Dog* demiş İngilizler. Afrika’ya özgü bu köpeklerin nesli tükenmek üzereymiş. Yaban köpeklerinin birkaç alt türü var ve hepsi az çok beyaz ve siyahtır. Bakın kulakları yuvarlak kürkleri benekli. Her hayvanın kürkünün benekleri ve rengi de farklı olurmuş.

       Güney Afrika Folklorunda Botsvana’daki San halkı, bu Afrika yaban köpeğini en iyi avcı olarak görüyor ve geleneksel olarak şifacıların ve şamanların kendilerini yaban köpeğine dönüştüreceğine inanıyorlar. 

       Kısa safari turumuz burada bitti parkın girişine döndük. Bahçe kısmı çok güzel küçük bir akarsuyu bile var.  

GA- Johannesburg-Lion & Safari Park
GA- Johannesburg – Lion & Safari Park

       Böyle turistik aktivite olan yerlerin hediyelik eşya bölümü olmazsa olmazı elbette bakındık. Afrika’nın meşhur faresi Dassie, Beyaz bir oklu kirpi gördük hemen çektim. Henüz yavru olan bir de timsah var Nil Timsahı. Tuzlu su timsahından sonra dünyadaki ikinci büyük timsah olarak kabul edilen bir Afrika timsahıdır. 

       Evet bugün de böyle bitti yarın sabah yolumuz Zimbabwe’ye. Ama İstanbul’a dönüşümüz yine Johannesburg’dan olacak ve şehri ancak o zaman gezeceğiz, şehrin içinde yürümek tehlikeliymiş sonuçta panoramik otobüs gezisi olacak. Kısaca fazla bir şey göremeyeceğiz, onun için sizi şimdi gezdireceğim hem Güney Afrika’yı hem de Johannesburg’u gezip bitirmiş olacağız. 

       Rehberimiz Barbaros Kotoğlu; otobüsten inip yürümemiz mümkün değil,  bu şehirde yaşayıp da merkeze inmeyen bir sürü insan var hem de siyah beyaz zaten sokakta bile gezemez zira dünyanın suç oranı en yüksek şehirleri arasında dediğinden itibaren arabanın camından görebildiğimiz kadarıyla sürekli geçtiğimiz yerlerin fotoğrafını çektik.

       Bugün hava yağmurlu otobüsle Johannesburg’un kalbine gidiyoruz. Evet yeni söyleyiş şekliyle Jozi Güney Afrika’nın ticaret merkezi haline dönüşmüş. İlk keşfedildiği yıllardan beri altın maden yatakları sayesinde gerçekten de taşı toprağı altın denecek bir şehir. Zaten o nedenle Afrika’nın altın şehri ünvanını kazanmış.

       Sömürge döneminde Hollanda ve İngilizler yaptıkları fabrikaların birçoğunu Apartheid sonrası bırakıp gitmişler. Nelson Mandela hapisten çıkıp ülkeyi Demokrasi ile tanıştırmış ama olay o kadar yeni ki halk kölelikten başka bir şey bilmeyince fabrikaları işletememişler. Yaşadıklarını sindirmeleri daha çok zaman alacaktır.

       Jozi’nin kentsel yerleşimi, Newtown- Şehir merkezi- Sandton yerleşim yerleri yani banliyö ve uydu bölgeleri şeklinde. Şehirde yürüyerek hiçbir yeri gezemezsiniz. Jozi’nin yine de turisti çeken bir cazibesi var. Yanınıza yerel bir rehber almadan veya özel bir araç kiralamadan gezmeniz hiç mümkün değil. Sadece turistler ya da beyazlar değil yerli halkın bile akşam işten evine dönerken gaspa uğrama ihtimali çok yüksek. Altta paylaşacağım Gandhi Caddesindeki bu metrobüs duraklarında tek beyaz göremezsiniz ve metrobüslere beyazlar asla binemez. Fotoğraftaki iki yüksek binadan kırmızı yazısı görünen şehrin 54 katlı en yüksek binası Carlton Otel.

GA- Johannesburg- Gandhi Square
GA- Johannesburg- Gandhi Square

       Merkez bölge- Newtown zamanın büyük şirketlerinin bankaların, lüks otellerin merkeziymiş artık birçoğu yıkık ve harap durumda zaten kanalizasyon sistemi de yok. Bölgede bulunan yüksek binalardaki Sony gibi elektronik devleri de şehri terk etmek üzereymiş.

GA- Johannesburg
GA- Johannesburg

       Çevredeki kafeler artık uyuşturucunun serbestçe satıldığı gece kulüpleri olmuş kısaca neden güvenli yerler değil belli. Şu alttaki fotoğraflara bakın canım postanenin hali. Yakılmış yıkılmış. Bölgedeki işletmelerin terk edip banliyölere gitmesi sonucunda sahipsiz kalan binaları suç örgütleri önce kiralamış sonra sahte tapularla ele geçirmişler. Öyle ki polisler dahi suçlularla başa çıkamıyormuş.

       Kütüphanenin tam karşısında Belediye binası var onu da Önder çekmiş. 1914 yılında yapılan bina 1974 yılında Ulusal Anıt olarak belirlenmiş. Sütunlarında yazılar var. Halkın anlamlı katılımı, Kamunun yönetime olan güveni gibi. 100 metre kadar sonra her yerde çokça gördüğümüz Shoprite Avm var ve yan sokağı yerel sebze pazarı gibi.

       Jozi’de beyazlar kadar onların renkli dedikleri bizim melez dediklerimiz de sevilmiyorlar. Neyse çevreden devam edelim görüntüler çok normal gözükse de yalnız gezilemeyecek çoğu kartelin elinde olan mekanlar. Zaten burada yaşayanlar genelde ya evi iş yerine yakın olsun isteyen yerliler ya da fakir olanlar. 

       Her yerde olduğu gibi burada da çöp ayrıştırıcı insanlar var. Jozi çok zengin maden yataklarına sahip, altın ve elmas zengini bir şehir ama bu madenlerde çalışanlar siyahi halk ama işletenler hala beyazlar. Ve hala elektrik kısıtlaması yaşanılan, su sıkıntısı çekilen bir şehir. Güvenlik sıfır hala trafik ışıklarında durduğunuz anda arabanızın camı kırılıp gasp edilme olasılığınız var. 

       Devam edelim manzaralar henüz düzelmedi. Çevrede gördüğümüz bankaların hepsi eli silahlı her an ateş edebilecek güvenlikçilerle korunuyor. Çalışan beyaz yakalıların siyahi bile olsa oturdukları yerler duvarlar yetmiyor elektrikli tellerle çevrili ve çift kapı güvenlikli. Enteresan olan tüm korumalar hep siyahi.

       Güzel bir köprüden geçiyoruz *Nelson Mandela Köprüsü* 2002 yılında 33 bin rand harcanarak yapılmış. Newtown ile Braamfontein ilçelerini birbirine bağlıyor. Altında da tren garı var ve tam 42 tane de ray varmış. Jozi’de Gautrain metro çok pahalıymış.

GA- Johannesburg- Nelson Mandela Köprüsü
GA- Johannesburg- Nelson Mandela Köprüsü

       Bir diğer büyük sorun şehir genelinde AIDS’li hasta sayısının çokluğu. Ülkenin genelinde nüfusun % 10’u AIDS’li, hastaların yanı sıra bir de taşıyıcı olanları düşünürsek sayıları hiçte azımsanacak gibi değil. Üstelik fakirlik diz boyu olunca beslenme yetersizliğinden ölümleri de hızlı oluyormuş. Çalışmalar varsa da yetersiz sanırım, çok yazık. 

       Jozi aslında yemyeşil bir kent keşke sokaklarında rahatça yürüyebilseydik. Bu kadar olumsuzluğa rağmen turistleri çeken bir özelliği var *Apartheid Müzesi* ve altın madeni turları. Biz hiçbirine vakit bulamadık. Apartheid deyince aklıma geldi yine kulağınıza aşina bir şarkı var hatırlatayım dedim.

       *Gimme Hope Jo’anna* söyleyen Eddy Grant aslında İngiliz-Guyanlı bir şarkıcıdır. Güney Afrika’yı ziyareti sonrası apartheid dönemi hükümetini hedef alan bu şarkıyı yapar. Buradaki Jo’anna güzel bir kadın değil Jozi’dir ve yine apartheid ile mücadele sonrasında sistemin çökeceği umudunu dile getiriyor. Yayınlandığı 1988 yılında Güney Afrika’da hükümet yasaklar ama yine de halk tarafından çokça dinlenir. 

       Sözlerin ilk kıtası;
Jo’anna bir memleketi idare eder
Durban’ı ve Transvaal’i yönetir
Halkının azını mutlu eder
Geri kalan mutsuzlar umurunda değildir
Bir sistemi vardır kimisi ırkçı der
Sistem bir zenciyi esir eder
Ama belki baskı Jo’anna’ya gösterecek
Herkesin nasıl bir arada yaşayabileceğini
Bana umut ver, Jo’anna 
Umut, Jo’anna                    Hepsini merak edenlere adres    https://lyricstranslate.com
 
 
 

       Her şeye rağmen bu şehirde güvenli bölge hiç yok mu? Var elbette Sandton gibi banliyöler güvenliymiş. Yine de geç vakit yalnız dolaşmayın diyorlar. Jozi’ye de veda zamanı geldi. Arada şöyle iki güzel Cami’ye rastladık paylaşmalıyım.  İlk fotoğraftaki Jumuah Camii olarak da bilinir, Malaylar döneminden en eski ibadet yeri ve cami olan Kerk Caddesi Camii’dir. Diğer Houghton bölgesinde aynı adı taşıyan camidir mimari tarzı ve bembeyaz oluşu ile çok güzel.

       Artık Jozi- Joyburg- Johannesburg hangisini severseniz O’na veda vakti geldi. Ben Jozi’yi sevdim ama sadece bir kez görmek ve en güzeli benim Türkiye’m diyebilmek için gelinir. Bir sonraki rotamız Zimbabwe. Vedamız elbette Güney Afrika Cumhuriyeti’nin kurucusu Nelson Mandela ile olmalı. Umarım beğenmişinizdir görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

Nelson Mandela
Nelson Mandela

BÜYÜK AFRİKA TURU – GÜNEY AFRİKA-6 🇿🇦

GÜNEY AFRİKA *Johannesburg* 3.Gün

Johannesburg’da 3. günümüz tarih 2 Mart 2023, sabah kahvaltımızın ardından rehberimiz Barbaros Kotoğlu ile günlük programımız başlıyor. İlk güzergah Güney Afrika’da yaşayan siyah ırkın kabile yaşamlarını, gelenek ve görenekleri ile danslarını yakından görecek hatta deneyimleyecek olduğumuz kültürel bir köye gidiyoruz. Yolumuz 1 saat 15 dk. İlk fotoğraf otel bölgesinden ikincisi Waterfall City merkezindeki PVC plastiğin binası diğeri Lesedi köyü girişi.

Daha önce bahsetmiştim arkadaşlar hatırlayın kabile adları Zulu, Xhosa, Basotho, Ndebele ve Pedi’ydi diye başladı rehberimiz. Köyü gezerken de anlatacağım ama biraz bahsedelim. Köyün kuruluş tarihi çok da eski sayılmaz 1993 tamamen turizm amaçlı hazırlanmış köyde gerçek kabile elemanları hem kalıyor hem de çalışıyorlar. Lesedi Kültür Köyü, çeşitli Güney Afrikalı etnik grupların kültürel mirasını sergileyen bir köy. Hoş bir sürpriz yapıp danslarına katılacağız ayrıca bize kullandıkları vurmalı çalgıları, davulun nasıl çalındığını da öğretecekler.

       Lesedi ışık anlamındadır. Kral Moshoshoe’dan ilham alınmış. Kral *Kültürümüz ulusumuzun ışığıdır* demiş. Yemyeşil bir ortam, park yerinden indiğimiz anda ritmik davul sesleri ile etnik müzikleri başladı. Rengarenk boncuklu giysili kızlar, başlarında hasır şapkaları ile yerel kıyafetlerini giymiş kabile elemanları hemen kapının girişinde dans ederek bizi karşıladı. Şu görüntüyü videoya almak vardı ama malum anı fotoğrafçılığı ön planda olunca istediğim sonucu alamadım. Ama fotoğraflarım çok güzel oldu. Kapıda Afrikans dilinde *Siyanamukela -hoş geldiniz yazıyor. İki saatlik ziyaretimiz de böylece başlıyor.

GA- Johannesburg- Lesedi Köyü
GA- Johannesburg- Lesedi Köyü

Kapının önünde hep beraber dans etmeye başladık. İnanılmaz güzel hareketlerle dans ediyor hoş geldin şarkısı söylüyor bir yandan da ayaklar yere hızla vuruluyor. İçeri buyur edildik, güzel bir de mango suyu ikram ettiler. Servis yapan kadın çok sevimliydi beraber fotoğraf çektirdik. Önder’i de başka bir kız ile fotoğrafladım güzel bir anı oldu.

Köyü birlikte gezelim. Bu iki saatlik programlar her gün sabah ve akşam üstü olmak üzere iki kez yapılıyor. Karşılandığımız bu ilk köy Ndebele kabilesine ait. Boncuk işlemeler yoğunlukta ama şu kadınların boyunlarını uzatan tasmalar da tezgahlarda yerini almış. Aslında çok garibe gitmişti bildiğim kadarı ile bu tasmaları Myanmar’da ya da diğer bilinen adı ile Burma sınırındaki Karen kadınları, beş yaşından itibaren boyunlarına takmaya başlıyorlardı. (uzayan boyunları değil eğilen omuzlarıdır)

Güney Afrika’da yani burada da Ndebele kabile kadınları geçtiğimiz yüzyıla kadar takıyorlarmış. Ama artık sağlık sorunları nedeniyle takan yokmuş sadece turistik amaçla satıyorlar. Duvar tablolarında da görülüyor. Gerçi şimdi varsa da metalleri doğrudan boyunlarına sarmıyor çıtçıtlı kemer şeklinde takıyorlarmış. Aşağıdaki ilk fotoğrafa tıklarsanız daha büyük olunca çıtçıtlı olduklarını görürsünüz. İkinci fotoğrafta da duvardaki posterde eski takılmış şekli görülüyor.

Bu halkaları takma sebebi bilmeyenler için hatırlatayım. Kız çocukları çirkin gözüksünler de erken yaşta kaçırılmasınlar diye takılıyormuş. Sonraki yüzyıllarda boyun sağlığı bozulunca vazgeçmişler. Zira gece yatarken de zor olunca çıkarmadan yatmışlar ve yastık yerine boyunlarına destek olacak tahta takoz gibi diyeyim bir tahta koymuşlar. Zaman içinde uykusuz kalan kadınlar da akıllanmış sağlıklarını düşünür olmuşlar galiba ne diyeyim.😁

Alış veriş için dolaşanlara ben de fotoğraf çekerek katıldım. Alacaklarımı Zambiya’ya saklıyorum. Evet daha uygun fiyatlı oluyormuş. Burada boncuk işleyen kızlar çok sevimli. Ufak çaplı lafladık boncuk işlerinin bizde de çok yapıldığını anlattık. Köylü kadınlar da boncuk işlerken bir yandan da gülerek konuşuyorlardı. Dedikodu olmazsa işin keyfi de olmazmış. 😁 Bu söz bize ait.

Gezdiğimiz yer Ndebele kabilesine ait kültürel objelerle süslü. Çay veya kahve içip atıştırma yapabileceğiniz yerler de var. Ndebele kabile yapıları çok renkli boyanmış ve geometrik şekilleri çok hoşuma gitti. Yerli kadınların el boyaması olan bu geometrik şekiller elmas kesiminden esinlenilmiş ve genç kızlar evlenmeden baba evi de olsa boyayamazlarmış.

Alış verişi sonraya bırakın sayın misafirler içeride davul çalmayı öğreneceğiz haydi diyen rehberimize uyduk. Kültürel özellikli eşyalar ile çok güzel dekore edilmiş benim zamanımın müsamere salonuna alındık. ☺️ Yerimize oturunca hepimize birer darbuka benzeri küçük davul verildi. Kabile şefi geldi bize önce bu vurmalı çalgıyı tanıttı. Keçi derisinden zarı ile boyun kısmı ağaçtan oyularak yapılan bu davulun adı Djembe’dir dedi. Önce manzarayı görelim.

       Ardından Zulu kabilesinden olduğunu tahmin ettiğim bize Djembe (cembe diye okunuyor) 🪘🪘 çalmayı öğretecek kabile üyelerini djembe’yi çalarken gösteren fotoğrafları ile paylaşayım.

GA- Johannesburg- Lesedi Köyü
GA- Johannesburg- Lesedi Köyü-Djembe çalan kabile üyeleri

Djembe çalma deneyimimizden sonra kabile reisi veya köyün şefi adı Esvelani Tombela ( bu kadar çözebildim) Türkçe *Barış* anlamında, yanımıza yerel bir rehber kızımızı verdi köyleri gezmeye başlıyoruz. İsimleri aklımda kalmadı rehber kız önde biz arkada gidiyoruz. Etraf yemyeşil bayıldım. Bir köy geçtik sanırım sonra uğrayacağız.

Köyleri birbirinden ayıran çitler bazen ağaç dallarından bazen de kamıştan yapılmış. Önümüze çıkan tabelada Sotho yazıyordu.

GA- Johannesburg- Lesedi- Sotho köyü
GA- Johannesburg- Lesedi- Sotho köyü

       Sotho Kabilesi, Güney Afrika’nın dağlık bölgesinde yaşayan bir kabile. Sotho dilini kullandıkları için Basotho diye tanımlanıyorlar. Rondavels olarak adlandırılan konik çatısı ince uzun bambu çubuklardan yapılmış, çubuklar öyle sık ve birkaç kat işlenmiş ki, muson yağmurlarında bile içeri su sızdırmıyormuş. Mimari yapısı yuvarlak olan küçücük evlerde yaşıyorlar. Önce geleneksel giysili kabile üyesi erkeği tanıyalım. Başında samandan dokuma geleneksel Mokorotlo denen konik şapkası, dağlık yerde yaşadıkları için omuzunda kışın sıcak, yazın da serin tuttuğuna inandıkları olmazsa olmazları battaniyesi (Marilyn Monroe’nun *bazıları sıcak sever* diye bir film vardı  😁 )

Neyse bu konik şapka ülkeleri Lesotho’nun bayrağında bile yer almıştır. Battaniyeleri ataları kral I. Moshoshoe’dan kalma. Kral hayvan derisinden yapılmış (galiba leopardı) kullanırmış yine işin içinde iş var İskoç üreticilerin hediyesi battaniyeyi çok sevince hayvan derisi üstlüğünü atmış. Kral giyince tüm kabile *bize de* misali battaniyeye bürünmüşler, artık bir gelenek olmuş. Çizme de tarlada, hayvan güderken ve maden ocaklarında çalıştıkları için kullanışlı oluyor hem de dans ederken ayak vurmalarında iyi ses çıkarıyormuş.

GA- Johannesburg- Lesedi- Sotho köylüsü
GA- Johannesburg- Lesedi- Sotho köylüsü

Kızımız Basotho değil şimdilik yerel rehber. Ama fotoğraf makinamı gören beni de çek dediği için kıramadım. Ayakkabısındaki deniz kabuğu görünümlü şeyler kalın naylondan yapılmış içinde ne varsa yere vurdukça ses çıkarıyor çok hoş doğrusu. Neyse konuyu dağıtmayayım.

GA- Johannesburg- Lesedi- Sotho köyü
GA- Johannesburg- Lesedi- Sotho köyü

Konumuz olan Sotho halkının esas toprakları tamamen Güney Afrika sınırları içinde kapalı kalmış yani denize kıyısı olmayan parlamenter monarşi ile idare edilen küçük bir ülke burada sadece eskiyi yaşatıyorlar. İlk fotoğraftaki köy evi çatısına kırık fil dişleri yerleştirilmiş zamanın büyücüsü 🧙🏿‍♂️ ya da şifacısının evi, diğerleri evin içi ile tipik bir evin mimari görünüşü.

Bir başka köy evinin önünde köylü kadın taş dibekte (bizde öyle geçer ya) tahıl öğütüyor. Bu bölgelerde genelde yöresel içki yapımı çoktur. Bu kadın da bizim bira diyebileceğimiz mayalı bir içecek yapmak için tahıl öğütüyor. Çok güleç, gerçi güleç olmayan tek Afrikalı görmedik. Bu evler aynı zamanda turistik motel olarak hizmet veriyorlar.

GA- Johannesburg- Lesedi- Sotho köylüsü
GA- Johannesburg- Lesedi- Sotho köylüsü

       Xhosa kabilesi, Hemen yan köye geçiyoruz Xhosa (koza okunuyor) kabile köyü. Xhosa aynı zamanda Nelson Mandela’nın da kabilesidir. Yaşamında çocukluk ve emeklilik dönemlerini geçirdiği Kunu köyünden Johannesburg’a gelmiş öldüğünde de aynı köyde toprağa verilmiş.

Köyün hemen girişinde toplantı yeri var. Köyün erkeklerinin memleket meselelerini konuştukları yer. Afrika kültüründe yani siyahi kültürde asla kadın toplantıya katılamaz. Sebebi çok bildik 😁 kadınlar çok konuşur, konuşmakla kalmaz çok da laf taşırlar. Toplantıda alınan kararları başka kabilelerin duymasını istemezler. Hem yapacak çok işi varken toplantıya ayıracak zamanları da kalmazmış. Kısaca Afrika kabilelerinin köy yaşamlarında da haremlik selamlık durumu var.

Xhoza’lar için en büyük zenginlik hayvanlarıdır. Hem yemek için hem de evlilik için önem kazanır, aynı bizdeki başlık parası gibi bizde *kaç toklu eder* derler ya aynen öyle… Bundan dolayı da hayvanların çit barınağını köyün tam orta yerine koyarlar ki herkesin gözü üstünde olsun. Alttaki fotoğrafta sembolik bir çit barınak var, köyden kabile erkekleri ve evlerin bir görünümü…

Bu evlerin öncesinde yine toplantı yerinde bir de kulübe var girişi çok alçak ama içi geniş olmalı ki gerekli işlemler yapılsın. Evet işlem dedim rehberimiz Afrika’da hala devam eden bir kültür vardır diye anlatmaya başladı. Adam olma yani sünnet kültürü. Belli sebeplerden yapılan sünnetin (sağlık yani AIDS ve hani sünnet olana adam oldu deriz ya o nedenle adam olma) bizden tek farkı çocuklukta değil gençler evlilik çağına geldiği yaşta 18 yaşında yapılıyor olması. Sünnet köyün bir üyesi tarafından onların Afrika malası (maşeki diyorlar) ile altta fotoğrafını eklediğim kulübemsi yerde ehil olmayan ellerde yapılıyor.

GA- Johannesburg- Lesedi- Sotho köyü
GA- Johannesburg- Lesedi- Xhosa köyü

Büyük yaşta ve ehliyetsiz ellerde yapılınca da ölümler kaçınılmaz oluyor. Günümüzde hala uygulanan bu kültür yani sünnet köyün bir toplantı salonunda bu kulübenin altında yapılıyor. Toplu olarak yapılan sünnet sonrası 2 hafta köye dönüş yasak. Bu süre zarfında katı yemek yok sulu yemeklerle besleniyorlar. İki hafta sonunda köye dönüldüğünde bizim köy düğünleri gibi coşkulu en az iki hafta süren köy eğlencesi başlıyor.

Sünnet belli bir ayda yapılıyor çocukların 😁 pardon gençlerin sünnet kıyafeti başlarında fötr bir şapka hani ciguli şapkası gibi, üstlerine pötikare blazer tipi ceket giyerler. Ceketin pötikareleri genelde kahverengi olur. Şimdi çevrede böyle giyinmiş birilerini görürseniz artık onların yeni sünnet olduğunu anlarsınız.

Xhosa kabilesi ile Zulu kabilesi neredeyse birbiriyle aynı dili aslında bir Bantu dili kullanırlar ama Xhosa’ların konuşmalarında Clicking denen tıklamalar varken Zulu da yoktur. Xhosa dilinde şarkı söyleyen tanınmış sanatçıları Miriam Makeba Apartheid’e karşı çıkmış Mandela’ya destek vermiştir. Bu çalışmalarından dolayı ona * Mama Afrika* Afrika Ana derler.

1960 yılında ülke vatandaşlığından çıkarılmış ancak 32 yıl sonra ülkesine dönebilmiştir. 1932 doğumlu sanatçı 2008 yılında vefat etmiş. 1966 yılında Grammy ödülü alan ilk siyahi şarkıcıdır. İşte sizinle çok sevdiğim bir parçasını paylaşayım yine yaşı uygun olanlar hatırlayacaktır. Hem o güzel vurguları da duyacaksınız.

Koza kabilesi çok güçlüyüz, Afrika’nın boğalarıyız derler ve kendileriyle çok gurur duyarlar. Danslarını yaparken ellerini göğüslerine sertçe vurarak oynar güç gösterisi yaparlar. Bu arada önünden geçtiğim Xhosa evinin kültürel özgünlükle ama lüks tasarlanmış tek ve çift kişilik kulübesinin içini gördüm bakınız ben çok beğendim.

Xhosa’ları tanımaya devam, bir kulübenin içindeyiz rehberimiz anlatmaya devam ediyor. Evlerine size selam olsun diyerek gireriz onlar da buyurun buradayız gibi cevap verirler. Kulübe kapıları küçük yapılmıştır. Öncelikle mecburen eğilerek girersiniz bu bir saygı gösterisidir. Sonra kapılar sağ tarafa doğru açılır ve kadınlar daima kapının arkasında dururlar. Hem kadınlar bu evin baş tacıdır anlamında hem de dışardan gelen düşmansa ilk olarak evin erkeği ile görüşsünler kadınlar korunsun. Ve de gelen düşman ise eğilmiş başı kesmek daha kolaydır. 😱

Afrika’nın otları çok kalitelidir ve bu köyün kadını, erkeği istisnasız ot içerler. Ama öyle köy içinde değil dışına çıkar içerler. İki tane tütün-ot çubuğu var biri uzun diğeri kısa ikinci fotoğraf. Efendim kadın hamileyken içiyor, çocuk doğunca da bırakmıyor, memede çocuk, elinde çubuk. Ama çocuğa zarar vermesin diye bu kez boyu uzun olan diğer çubukla içmeye devam ediyor. Enteresan bir uygulama değil mi? Şarkı söylemeyi ve dans etmeyi çok fazla seviyorlar.

Yine bir güzel kadın ilk fotoğrafta yerel tohumları ezerek bu kez un yapıyor ilk karede beyaz taş gibi görünenler beyaz mısır, sorgum diğerleri beyaz ve barbunya fasulye çeşitleri yörede en çok kullanılan hububatlar. Evet onlardan ayrılmadan önce vazgeçilmezlerinden biri olan şarkılarını dinledik.

       Pedi Kabilesi, Evet patika yolları aşıp bu kez de masaların hazırlanmış olduğu bir köye geldik burası Pedi kabilesine ait. Basotho tarafına bakarsak  bu kabileler yani, sotho, swana ve pedi hepsi hemen hemen aynı dili konuşuyorlar. Nasıl zulu ve Xhosa birbirine yakın dili konuşuyorsa onlarda aynı dili ve değerleri paylaşıyorlar. Köy evleri çok güzel.

Şimdi önce şu alttaki fotoğrafa bakınız sonra anlatayım. Evet Güney Afrika nere, İskoçya nere dedirten cinsten bir kabile kıyafeti. *kilt*

GA- Johannesburg- Lesedi- Pedi Köyü
GA- Johannesburg- Lesedi- Pedi Köyü

Üzerindeki eteğe Scottish kilt deniyor. Bir sebebi var elbette. Pedi’ler kadına asla el kaldırmaz savaşta da asla kadın ve çocuk öldürmez erkekleri de asla esir almaz hep öldürürler. Hatta yerel savaş danslarında bunu anlatırken yere düşen erkeğin önüne gelip eğildikleri zaman kolu ile yüzünü kapayan kadın temsilen koruyorum dokunmayın demek istiyor ve o zaman kadına asla el sürülmüyor.

Bunu bilen İngilizler pedilerle yaptıkları bir savaşta ön safha İskoç askerlerini koyuyorlar. Uzaktan bakınca kadın gibi görünen askerler için kral öndeki kadınları ellemeyin arkadakilere hücum edin diye emir veriyor. Kilt giyenlerin etekli erkek olduğunu anladıklarında zaten savaşı da kaybetmişlerdir. Evet bir şekilde nasıl olduysa gelenek haline gelmiş hala kilt giyen bazı pedi erkekleri var.

Pedi’lerde de kadınlar tahılları öğütürken bu kez çukur bir tahta havan kullanıyorlar. Pedilerin en sevdiği yiyecek de tırtıl. Yahnisini bile pişirmişler. Elbette ikram edildi yiyen oldu aman bizden uzak dursun. Önder’le de öyle yerel yiyecek tadalım diye bir merakımız yok. Görelim pedi kızımız da pek güzel.

Bu güzellikleri de ardımızda bıraktık. Patika yolları pek severim hele burada yemyeşil ağaçlar ve otantik kulübelere giden patikadaki ağaçlar günün sıcağını da engelleyince keyifle yürüdük. Nihayet Zulu kabilesinin köyüne geldik.

       Zulu Kabile Köyü, Zulular Güney Afrika’nın ana etnik grubudur. Köyü gezmeye başlayalım.

GA- Johannesburg- Lesedi- Zulu Köyü
GA- Johannesburg- Lesedi- Zulu Köyü

Girişte sağda bir tünek ile üstünde elinde sopası olan nöbetçi var. (kulübe değil daha çok tünek gibi 😉)  İçeri hemen giremiyoruz. Nöbetçi kabilenin kralını çağırdı. Kral gelene kadar bekleyeceğiz. Zulu kabilesi karakter olarak kavgacı olurmuş aman dikkat. Ben de çevreye bakındım kabile ile ilgili olduğu belli olan yazılı bir pano, bir öbek yığılı taş var, nedir? diye sordum rehberimiz anlattı.

Bu taş yığını köyden ayrılırken iyi dilek dilemek için atılan taşlardır ilk fotoğraf. Hani biz gidenin ardından su dökeriz ya burada da bir taş alıp önce taşa tükürüyor sonra buraya atıyorlar. Hem nazar değmesin hem de işlerimiz yolunda gitsin sağ salim dönelim dileğinde bulunuyorlar. Sizler de dilek dileyebilirsiniz dedi. Fırsatlar kaçmaz.🧞‍♀️ Panoda buranın Malandela Köyü olduğunu ve Zulu tarihi ile ilgili küçük bir hikaye anlatıyor. Tamam yazmadan geçmem zaten.

Malandela’nın Zulu soyunun kurucusu olduğunu söylenir. Afrika’nın güneyine doğru ilerleyen, sonunda Mandawe Tepesi’ne yakın uMhlatuze Nehri Vadisi’ne yerleşen Malandela’dır. Malandela’nın Ntombela adında bir oğlu vardı. Ntombela’nın da iki oğlu vardı. En büyüğü Qwabe küçüğü de  Nkonsinkulu (Yaratılış kralı veya şefi) olarak anılan Zulu. Zulu’ da cennet demekmiş.

       Ntombela öldükten sonra Qwabe ve Zulu arasında bir anlaşmazlık çıkar. Zulu, annesi Nazinja ile birlikte Umhlatuze Vadisi’ndeki Qwabe’ den ayrıldı ve Melmoth ve Mthonjaneni tepelerini aşarak şu anda Emakhosini vadisi (krallar vadisi) olarak bilinen yere ulaştı ve uMpebeni nehrinin kıyılarına yerleşti. Zulu’ da sonunda evlenir. Ama Zulu veya Cennetin İnsanları olarak bilinen yeni bir kabile oluşmaya başlar. Zulu’ların yazılı bir erken tarihleri yok. Ama en bilinen ve Zulu Krallığını kuran güçlü reisleri 👑 kral Shaka Zulu’ dur. Anlatılanların sağlaması yapılmış gerçeğe çok yakın tarih hikayeleri işte böyle…

Zulu Kralı geldiii…

GA- Johannesburg- Lesedi- Zulu köyü
GA- Johannesburg- Lesedi- Zulu köyü

Ama içeri girmek için bir prosedür var onu öğrenelim diyen rehberimiz Barbaros’u dinliyoruz. Ataerkil yapıya sahip kabile bizim aile yapımızda olduğu gibi Zulu dilinde de sizli, bizli konuşurlar. Yani kişi tek başına bile olsa kral veya sizden büyük biriyse onların dilinde siz dersiniz. Saboona (hoş geldin) yerine sanibonani (hoş geldiniz) demelisiniz gibi…

Kral diyelim bizi seremoni sonrası içeri buyur etti. Zulu kabilesi Güney Afrika nüfusuna entegre olsalar da hala kültürlerini törenleriyle birlikte yaşatmaya devam ediyorlar. Köyün tam orta yerinde çitle çevrili hayli büyük hayvan ağılı var. Burada da yaşamlarındaki zenginlik büyük ve küçük baş hayvanların özellikle sığırlarının çokluğu ile ilişkili. Ve yine sığırlar burada da *Lobolo* diye adlandırılan başlık parası yerine geçiyor.

Alttaki fotoğrafta soldaki Zulu genç kızı sağdaki de evli kadın, kıyafetleri ve kullanılan eşyaları göstereyim özelliklerini de anlatayım.

GA- Johannesburg- Lesedi- Zulu köyü
GA- Johannesburg- Lesedi- Zulu köyü

Genç kızlar böyle rengarenk boncuklu ve etek, kısa kollar üst beden genellikle göğüsler açık yani ben evlenebilirim, hazırım demekmiş. Başındaki çok ağır taştan yapılmış su kabının adı * bukama* böyle başlarında getiriyorlar. Öyle hemen çeşme başından değil en az 2-3 km öteden getirirlermiş. (bu köy için değil tabii ki) Ayak bileklerinde içinde taş olabilir yere sert bastıkça ses çıkaran el yapımı bir dizi çan var bizdeki hal hal gibi bağlanmış.

Evli kadınlar kesinlikle hayvan derisinden yapılmış pilili kalın ve uzunca etek giyerler. Başındaki şapka (adı izikolo) evli olduğunun simgesi ve asla başından çıkaramaz çıkardığı takdirde boşanma sebebidir. Sorduk elbette 🤷‍♀️ ayda yılda bir kere kafasını yıkar onda da mecburen çıkarır. Ama mutlaka arkasından bir kurban kesmek zorunda. Unutmadan Zulu kadınların saçları kesinlikle kendilerinin değil kaynakmış ve bu şapka saça dikilirmiş. Şapka çıkmıyor peki gece nasıl yatıyormuş dedik. Elindeki tahta akşamları yastık gündüz de tabure oluyormuş.

Şimdi gelelim diğer eşyalara. Alttaki fotoğrafta soldaki tahta çanak yemek tabağı. Ailece tek tabak ve tek kepçe kullanıyorlar. Kepçe ile aldıkları yemeği avuçlarına koyup öyle ağızlarına götürüyorlar. Siyah renkli su kabını öğrendik önündeki yine Zulu piposu yanındaki boncuklu kemer evli kadının belindeydi. Bir diğer özelliği doğum yapan kadının göbeği sarkmasın diye bu kez göbeğe destek yapacak şekilde aşağıya doğru takılıyor. Diğerlerini anlattım. Ne kadar kalın deri etek olduğu fotoğrafta bile belli. Ah evet yerdeki hasır da yatakları efendim.

GA- Johannesburg- Lesedi- Zulu köyü
GA- Johannesburg- Lesedi- Zulu köyü

Zulu kadınlarının mutfaklarının hemen yanında kilerleri var. Korunaklı olsun diye yerden yüksek yapılmış. Alttaki fotoğrafta diğer kulübe kapısındaki keçi kafatasından anlaşılacağı gibi büyücünün kulübesi.

Zulu kabile toplantı yerindeyiz. Genç bir savaşçı var. Zamanında filleri avlarken artık günümüzde yasak olsa da toplantı yerinde simgesel fil kafatası görülüyor. Altında kabile büyüğü oturuyor. Ortada ateş yakılacak yer etrafta da kabile halkı için oturacak kütükler var. Ama önce fotoğrafı görelim.

Erkekler önlerinde görüldüğü gibi örtü var fotoğrafta görülmüyor ama arkalarında daha uzun dana derisinden bir parça var eskiler ön kısımda da dana derisi kullanırlarmış neyse rehberimizi dinleyelim. Başındaki çemberde görülen ve ayaklarına da taktıkları hayvan tüyleri onları daha büyük ve güçlü göstermek için.

Zulu kabilesi kendi sesleri dahil her sese hatta bulutların dönerek aldıkları şekillere göre tanrı olduğuna inanmışlar, sığırların üstündeki renk farklılarına bile bir anlam yüklemişlerdir. İşte bu ellerindeki uzun bizim mızrak dediğimiz sopanın eskiden arkasında bir tüylü kuyruğu varmış. Düşmana attıklarında rüzgarın da etkisiyle papa papa diye ses çıkararak gittiği için adına *isi papa* demişler. Bu isim ve mızrak güçlü ve gaddar Shaka’nın babası zamanından. Shaka doğduktan sonra büyür ve babasıyla birlikte savaşlara katılır.

Sert yapılı Shaka babasına bile karşı geliyor ve diyor ki, bu böyle olmaz! Sen korkak adamsın. Bu mızrağı attığımızda sesini duyan düşmanlarımız ele geçirdikleri mızrağı tekrar bize atıyorlar. Düşmana bize karşı kullanacağı silah veriyoruz olmaz. İşte ondan sonra birebir karşılıklı gelme durumunda dövüşecekleri büyücek kısa hücum palası*iklwa*’yı yapıyorlar bu isim de yine her şeye anlam yükleyen Zulu’lar düşmanın vücudundan silahı çekerken *iklwa* diye ses çıkardığı için silaha da bu ismi vermişler. 😉 Yukardaki ikinci fotoğraf, kalkanları da dana derisinden yapılmış.

       Ve köyün ilk girişine doğru çıkarken nöbetçi çok hoşuma gitti o da hazırmış fotoğrafımı çek dedi hiç tekrarlatmadım bile. ☺️

GA- Johannesburg- Lesedi- Zulu köyü
GA- Johannesburg- Lesedi- Zulu köyü

Lesedi köyünün içine doğru yürüyoruz nasıl güzel ritmik davul yani Djembe sesleri geliyor anlatamam insan elinde olmadan hareketleniyor. Karşımıza çıkan bir güzel Zulu kızı şöyle diye yol gösterdi bizden bir grup önden gitmiş.

GA- Johannesburg- Lesedi köyü
GA- Johannesburg- Lesedi köyü- Zulu kızı

Ingoma yazıtının altından geçtik hemen yanda harika bir gösteriye denk geldik şu güzel manzaraya bakınız. Yabancı bir başka turist grubu yemek yerken bir yandan da gösteri izliyorlar.

GA- Johannesburg- Lesedi köyü
GA- Johannesburg- Lesedi köyü- Zulu dansçıları

Ama güzel kız bizi bir salona yönlendirdi demiştim bizim dans gösterisi izleyeceğimiz Ingoma salonuna gidiyoruz adettendir wc gördük o kadar güzel boyamışlar ki eklemesem olmazdı. Sonra salona girdik az önceki Zulu savaşçısı bizi buyur etti. Büyücek salonda 3-4 oturma sırası var kendimi çocukluğumdaki müsamere salonunda hissettim.

Ardından adını öğrendiğim hikaye anlatıcısı geldi. Daha önce tanışmıştık. Yan tarafımda oturan turistlere doğru o kadar hararetli anlattı ki ben ister istemez onların sömürgeci ülke vatandaşları olduğu düşüncesine kapıldım.

Evet Zulu kabilesi için danssız ve müziksiz bir yaşam düşünülemez. Burada izleyeceğimiz dans gösterisi gençlerin tanışma bir çeşit flört etme seremonisi gibiymiş. Ama tabii nasıl savaştıklarını, avcılıklarını da temsil ettiler. Ben en çok gençlerin dansını beğendim onu paylaşacağım. Önce bir kaç fotoğraf eklemeliyim.

Gelsin videomuz.

Ne güzel bayıldım. Şimdi hep birlikte açık büfe yemek salonuna gidiyoruz. Şu güzel görüntüden sağa döneceğiz. Nyama Choma yemek salonundayız.

Ben salondaki murallara (duvar resimleri) bayıldım çok güzeller. Kültürel değerleri yaşatmak böyle olmalı.

Artık Lesedi köyüne veda etme zamanı arabamıza giderken bir Ndebele köy evinin çatısının yapımını da görmüş olduk. Sazların yerleştirilişini çok merak etmiştim iyi oldu.

Bu da bizim köyden anımız olsun. Yerel rehberimizin ve diğerlerinin adını öğrenemedim. Kızımız yerel rehberlik yaptı o kadar candan ki işini de zevkle yapıyor bizi köyden köye gezdirdi bir de baktık dans gösterisinde de baş yıldız. Sırtındaki şalda bir resim var en sevdikleri kralmış. Kral Mswati III ve ülke olarak Swaziland yazıyor. Swaziland eski adı, yeni adı Eswatini. Güney Afrika’da karayla çevrili bir iç ülke. Çok eşli ve sayısız çocuğu olan bir kral. Hatırlayanınız olur belki her yıl eş seçme töreni yapıyor. 😁 15 yıl krallık yapmış hala kral ve 15 eş çocuk mu? 😉 36 

GA- Johannesburg- Lesedi köyü
GA- Johannesburg- Lesedi köyünde Kaplan’lar

Günü henüz bitirmedik kısa bir mesafede bir saat kadar sürecek olan safari turumuz var. Umarım Lesedi köyünü sevmişinizdir. Tekrar görüşeceğiz şimdilik hoşça, sevgiyle ve sağlıkla kalınız. 💞💞💞

BÜYÜK AFRİKA TURU -GÜNEY AFRİKA-5 🇿🇦

GÜNEY AFRİKA *Johannesburg* 1.Gün

   Büyük Afrika Turumuz Cape Town’dan sonra ikinci büyük şehir Johannesburg ile devam ediyor. Sabah çok erken saatte 06:30 uçağı ile 1 saat 15 dakikalık uçuşla Johannesburg’ un Uluslararası Tambo Havalimanı’na indik, tarih 28 Şubat 2023 saat 08:15. Bizi bekleyen yerel rehberimizle beraber aracımıza bindik Pilannesberg bölgesine doğru yola çıktık.

       Johannesburg; Güney Afrika’nın 5 milyon nüfuslu üçüncü kalabalık şehri. Aslında en zengin maden yataklarına sahip, altın ve gümüş ticareti yoğun olan şehir. Halkın Jo’burg dediği yeni moda adı Jozi olan Johannesburg.

       Hakkında belgeseller izlemiştik ama gözlerimizle görüp sokaklarında gezebilecek miydik? 20 sene önce tur ile giden arkadaşlarımız şehir içinde minibüslerinden inip gezemediklerini anlatmışlardı, haliyle biz de tedirgindik. Zaten yüksek suç oranı nedeniyle adı çıkmış bir şehir.

       Barbaros rehberimiz önce otele gideceğiz akşama doğru sürpriz var dedi. Etrafı izleyerek gidiyoruz. Yollar güzel ama trafik yavaş ve çok yoğun. İşte kendileri için bile güvenlik önlemleri almışlar görülmeye değer. Bu fotoğraflar otoyolda giderken mecburen telefon ile çekildi. Joburg’un teneke mahalleleri diye geçiyor. Yani yoksulların yaşadığı evler. Barbaros rehberimiz, Johannesburg şehir merkezini ve daha geniş anlatımını son gün İstanbul’a dönmeden önce panoramik gezimizde anlatacağım dedi.

       Evet ne yazık ki siyahların eşitlik mücadelesine rağmen hala işsizlik, yoksulluk ve açlık sürüyor. Oysaki, Johannesburg Güney Afrika’nın en zengin şehirleri sıralamasında birincidir. Zenginlik işletilen madenlerden geliyor en büyük altın rezervine sahip olduğu için *Altın Şehir* ünvanı bile var. Elbette bedavaya yakın çalıştırılan yerli işçiler sayesinde. Ama ülkede hala belli saatten sonra elektrikler kesiliyor, su yok daha ne diyeyim. Sömürü sonuna kadar hala devam ediyor. 

       Johannesburg’ da (buradan sonra Joburg diye yazacağım) beyazlar, siyahlar ve renkliler (melez) var demiştik. Beyazların ve bazı zengin siyahların da yaşadığı yerler aşırı güvenlik içeriyor. Geçtiğimiz yollarda yine rastladığımız güvenlikli ve açıkça görüleceği gibi orta halin üstü binaları ve yeni inşaatların yapıldığını da görelim. Daha geniş bilgiyi şehri gezerken vereceğim. Bir de çok değişik palmiye ağacı mı, çam ağacı mı? neye benzetirseniz 🤷‍♀️ ama müthiş akılcı kamuflaj. Evet baz istasyonları. 

       Trafik yoğunluğu bir taraftan 2 saattir yol alıyoruz mola vermedik. Neyse unuttuğum bir detayı aktarayım burada seyahat ederken minibüs tipi arabanın arkasına bagaj görevi gören römork takıyorlar. Sayıca da az olduğumuzdan pek de rahat oldu. Mola için Sandton bölgesinde güzel bir yerde kısa süreli misafir olduk *Muco Guesthouse*.

       Evet sürpriz Pilanesberg National Parkında safari. Ama önce bölgede bulunan ve kalacağımız otele gideceğiz. Yola devamla… Yine bu kez daha fakir bir bölgeden geçiyoruz. Yolda Mısır satan bir kadın, arabalara ellerindeki yiyecek paketlerini, gözlükleri bile satmaya çalışan adamlar. Güney Afrika’da hiç haşlama mısır🌽görmedik hep közde mısır satılıyor işte bir kadın mısırcı da var. Fotoğraflara tıklamayı unutmayınız. 😉

       Yine alışveriş yapabileceğimiz güzel bir yerdeyiz, kısa bir mola verdik. Ahşap el yapımı hayvanlar, kaseler, incik, boncuk ama en çok hoşuma giden deve kuşu yumurtasından yapılan süsler. 

       Buradan fazla bir şey almayın daha uygunlarını Zambiya’dan alırsınız diyen Barbaros rehberimizi dinledik. Yolda molalar dahil 5 saatimiz geçmiş bile ve kalacağımız tatil köyü *The Kingdom*a geldik. Pilanesberg Milli Parkı’nın hemen yanında sayılır panoda öyle görünüyor. 

       Güzel bir yer odaların dağıtımını beklerken bizde çevreye şöyle bir bakındık. 

       Bir saat sonra Pilanesberg Milli Parkına gitmek üzere buluştuğumuzda safari yapacağımız parkın girişine kadar kendi arabamızla gittik. Sonra bizi bekleyen özel arazi ciplerimize bindik. Arazi tip cip ama büyük cipler. Bilet alındı kapılar açıldı yola çıkıyoruz. Evet burası ulusal bir park ama korunmalı yani belli saatler içinde geziliyor saatinizi geçirirseniz kapılar kitlenir kalırsınız. Hoş şoför onların adamı geç kalmaz kayıp da olmaz. 😁

       Barbaros rehberimiz önce aracın şoförünü tanıttı. Biliyoruz ki; Güney Afrika’nın kültürel mirasçıları yaşayan kabileler şöyleydi, Zulu, Sotho, Tswana, Venda ve Swazi’ler. Şoförümüz Seboo’da Tsvana kabilesinden-suvana diye okunuyor.

       Pilanesberg Milli Parkı, Kalahari çölü ile geniş vadilerle (denizden 1000 metre aşağıda) sınırlı, ılıman iklim nedeniyle nemli ortam sağlayan Lowveld arasında bir geçiş bölgesidir. Geniş yapraklı ağaçlar, sivri yapraklı dikenli ağaçlar, uzun çimenleri ile bu biyoçeşitlilik de eğer denk gelirsek Afrika’nın 5 büyük hayvanını görme imkânı sağlıyor. Bunlara Big 5 deniyor; Fil, Aslan, Leopar, Gergedan ve Buffalo yani Afrika mandasıdır.

       Pilanesberg Milli bir park ama diğer parklardan ayıran birçok özelliği var. Yakında bir havalimanı var Johannesburg’a 3 saatlik mesafede dileyen herkese uygun konaklama imkânı ve en önemlisi de şimdi bizim yapacağımız gibi safari yapılıyor olması. Safari bildiğimiz gibi yaban hayvanlarını bozulmamış vahşi doğada, kendi ortamlarında izleyebilmektir.

       Pilanesberg’ de de Afrika’nın büyük beşlisini arayacağız ama inanın gelmeyebilirler elimden geleni yapacağım diyen rehberimize güveniyoruz. Parkın faunası da çok çeşitlidir. Zürafa, Zebra, Antilop, İmpala ve 300 üzeri kuş çeşidi vardır. Safariye altta görülen fotoğraflardaki gibi başladık hava çok güzel, gökyüzü bulutları harika. Derken ilk sürüngenimiz kertenkele göründü ama çok net olamadı.

       Safaride bizden başka 3-4 araç ile 2 tane özel araç vardı. Safarinin olmazsa olması telsiz. Şoförler birbirlerine şurada aslan gördük, fil geliyor diye haber veriyorlar. Bu kez rehberimiz çok ses yapmayınız ama hemen bakın işte çalılıklar içinde leopar ailesi var. Zaten yakın değillerdi ama telefoto lens gerekli benim lensle ancak bu kadar çekebildim.

GA- Johannesburg- Pilanesberg Milli Parkı
GA- Johannesburg- Pilanesberg Milli Parkı

       Haber verilince diğer arabalar bize doğru gelmeye başladı. Park nispeten küçük ölçekli olduğu için yaban hayvanlara rastlama olasılığı yüksek. Ancak tepeden aşağıya, eteklere doğru inseler yakınlaşma imkanımız olacaktı.

       Pilanesberg Parkı 1,2 milyar yıl önce oluşmuş. Magmanın taşması sonucu oluşan bir volkanın kraterinde yer almış. Alanı 550 km² Nisan ve Eylül ayları yani kışın kuru, Ekim- Mart yaz ayları da yağışlıdır. Evet gezmeye devam. Parkta oluşturulan su rezervuarları da vardı. Fotoğraflara tıklarsanız ilk fotoğrafta su Aygırı yani Hipopotamı görebilirsiniz sadece burnuna kadar görüntü verdi hayli utangaç. 😁

       Hepimizde bir heyecan her kıpırtıya kulak kabartıyoruz. İnanın gayet sessiz bir ortam var duyulan sadece arabanın sesi. İlk fotoğrafta dişi bir İmpala öylece bize poz verdi durdu. Öndeki arabaya yetiştik o yavaşlayınca Barbaros rehberim -hemen sağa bakıyorsunuz ve bekliyoruz dedi. Çalılıkları siper etmiş sadece boynuzları görünen erkek İmpala. İmpala’lar Güney Afrika’nın savanlarında yaşayan iri antiloplardır.

       İkinci fotoğraf evet İmpala, yoldan karşıya geçmesini bekledik ve ama olmaz ki, öndeki araba engel oldu elimde sadece bu kaldı. Biraz daha gittik nihayet fil de göründü son fotoğraf ama geç kalmışız dönmüş gidiyordu. Barbaros rehberimiz aşağı yukarı 3 büyük hayvanı fil, gergedan ve leoparı gördük arada uzak da olsa Zürafayı gördük. Dönüşe doğru şansımız yaver giderse Gergedan bile görebiliriz dedi.

       Dedi ama biz de eyvah dedik gökyüzü birden bulutlarla kaplandı yağmur geliyorum dedi 🌧️ ve öyle bir geldi ki şimşekler eşliğinde. ⛈️ Cipin kenarında oturan bizler şoförün verdiği naylon yağmurlukların altında bile ıslandık. En az 20 dakika sürdü öyle ki, hava akşam olmuş gibi karardı. İlk fotoğrafta yağmurun düşmeye başladığı bulutların aşağı sarkmasından belli. Yakınlarda parka ait acil durum yeri varmış oraya girdik. Ardından yağmur kesildi ve üçüncü fotoğrafta görüldüğü gibi gökkuşağı hem de çiftli olarak göründü ve gökyüzü kızarmaya başladı. İnanılmaz keyifli bir deneyim oldu. 

       Gökyüzünün muhteşem görüntüsü eşliğinde Barbaros rehberimiz bizlere güzel ikramlarda bulundu (fotoğraflara tıklamayı unutmayınız). Bu arada ben de bahaneyle Önder’i aracımızın önünde kayda aldım. 😉 

       Her güzel şey gibi bu safarinin de sonu geldi artık dönüyoruz kapılar kapanmadan sahayı terk etmemiz lazım. Parkta geziye oyun sürüşü diyorlar. Hakikaten de ay şurada mı? yok tepede vs. diye, diye bir sağ bir sol dolanıyorsunuz aynı körebe gibi. 😁 Pilanesberg Parkı’nın halka açık 5 kapısı var ve günde iki kez sürüş yapılıyormuş. Sabah 05:30 da açılıyor sabah ve akşam üstü sürüşlerinde daha çok hayvan görme imkânı oluyormuş. Bizde saat 16:00 gibi yola çıkmıştık kapının kapanma saati 19:00.

       Çıkışa yaklaşırken Barbaros rehberimiz -lütfen sakin olun şimdi önümüze sürpriz Big 5’ten biri çıkacak haber geldi dedi. İşte bir çift gergedan yolun kıyısında otlanıyor. 

GA- Johannesburg- Pilanesberg Milli Parkı
GA- Johannesburg- Pilanesberg Milli Parkı

       Boynuzları olmayan gergedan şaşırıyoruz elbette acaba diyoruz kızıp da arabayı devirmesinler diye mi? Efendim geleneksel Asya tıbbında kullanılıyor aynı zamanda afrodizyak özelliği olduğuna da inanılıyor. Dolayısıyla alıcısı da çok ederi de. Yapı olarak keratin olduğu için tespih yapımında ve dekorasyon olarak da kullanılıyor.

       Sonuçta böyle revaçta ve olunca da kaçak avcılar tarafından boynuzları kesilmek için avlanıyor ve nesilleri de tükeniyor. Güney Afrika hükümeti bu şekilde avlanmayı önlemek için doğaya bıraktıkları gergedanların boynuzlarını baştan kesiyor ve konumlarını da yasak avcılardan sakınmak için saklı tutuyor. Güneş batmak üzere şanslıyız diyor günü muhteşem bir görüntü ile batırıyor Kingdom Resort Hotelimize dönüyoruz. Gezimizin de 4. günü böylece bitmiş oldu. Sabah ola hayrola.

GA- Johannesburg- Pilanesberg Milli Parkı
GA- Johannesburg- Pilanesberg Milli Parkı
*Johannesburg* 2.Gün

       The Kingdom Resort Hotelde yeni bir güne başladık. Şubat ayı bitti zaten kısaydı (28 gün) ve tarih 1 Mart 2023 oldu. Joyburg’da ikinci günümüz GA gezimizin de 5. günündeyiz. Sabah kahvaltımızın ardından hemen yakınımızda 5 km kadar Sun Oteller grubuna ait *Sun City Tatil Köyü*ne gideceğiz.

       Önder ve ben her zamanki gibi erken kalktık çevreyi şöyle bir gezdik. Çevre düzenleme çok güzel. Geniş bir alanda tesis içi oyun alanları, duvar tırmanma gibi aktiviteler, çocuk oyun parkı vs. var. 

       Kahvaltı sonrası Sun City’nin kapısındayız, yolda ön bilgileri aldık. Güney Afrika’nın Durban kentinde 1935 yılında Solomon Kerzner olarak doğduğunda ailesi oteller zincirine sahip Rus Yahudi göçmenlerdenmiş. Johannesburg’daki Witwatersrand Üniversitesi’nde muhasebe okuyan Solomon mezun olunca kendi işletmelerinin muhasebesini devralmış.

       Bir şekilde oteller zincirini başka ülkelerde de açarak hayli zengin olmuş. Sun City’i önce şehir merkezinde açmak istemiş izin alamayınca Joyburg’dan 140 km ötede bu araziyi satın almış. En büyük başarısı olarak kabul ettiği bu tesisi 1979 yılında açmış. Sun City’i özellikle bu kadar gözden uzakta inşa ederken antik kent tapınaklarından örnek almış adeta *kayıp şehir*i yeniden yaratmış.

       İzlerken buranın aynı zamanda çok görkemli bir mega avm olduğunu göreceksiniz. Sun City tesisinde girişteyiz çok süslü ışıl ışıl parlıyor. Kafeler sağlı, sollu dizilmiş. Fotoğraflara tıklarsanız ikinci fotoğrafta Güney Afrika’nın sembol çiçeği King Proteria çok güzel görünüyor.

       Giriş inanılmaz güzel tavan ayrı güzel murallar bir başka güzel. Tüm Afrika faunası, naturası çok renkli ve harika boyanmış bakınız.

GA- Sun City Resort
GA- Sun City Resort

       Sağdaki yürüyen merdivenlerden çıkmayıp sol taraftaki kafeleri geçiyor arka tarafa doğru yürüyoruz. Berberdeki delikanlının selamını da aldık. 👍

       *Valley of Waves*dalgalar vadisine doğru gidiyoruz. Güzel ve çok geniş bir merdivene geldik genelde yürüyen merdiveni tercih ettik. Çıkınca geldiğimiz yeri görebilirsiniz. Yine çok güzel bir murral zebra harika işlenmiş. Kapıda güvenlik vardı tarandık, biletlerimize baktılar. İnanılmaz bir güvenlik sistemleri var. Kapıdan çıkınca karşımıza önce İmpala kafalarıyla tasarlanmış bir sütun çıktı, görelim.

       Heyecan içinde ilerliyoruz *Kayıp Şehir* yaptık tarihi dokusuyla demişler bakalım nasıl olmuş. Karşımıza çıkan yol gerçek boyutlarda fil ailesi ile donatılmış. Barbaros rehberim buradan sonra gezin dolaşın isteyen tropik yapay denize de girebilir dedikten sonra Önder’le dolaşmaya başladık. İlk fotoğrafta kulelerini gördüğümüz kralın sarayı, hikayesini taş bir tabelaya kazımışlar anlatayım. İkinci fotoğraf geldiğimiz yere bakış sonuncu da dört bir tarafında ellerinden su akan Afrika Babunu heykelleriyle süslü bir çeşme. Ve arkadaki devasa boyutlu ahşap kapılara dikkat ediniz eski şato kapılarının aynı. Fotoğraflara tıklamayı unutmayınız. 

       Kayıp Şehir; Uzun zaman önce, zanaatkar göçebelerden oluşan bir kabile, Kuzey Afrika kıyısındaki evlerini terk edip krallarının rüyasında gördüğü bir ülkeyi aramak için kıtanın güneyine doğru inerler.

       Güneş vadisine vardıklarında elverişli iklim, bol av hayvanı, verimli toprak, maden zenginliği, nehirlere ve göllere akan sonsuz tatlı su kaynakları olduğunu görünce vadiye yerleştiler ve Güneş Vadisi onların yeni medeniyetlerinin beşiği oldu.

       Nesiller boyunca elmas ve altın çıkardılar, avlandılar ve balık tuttular. Hayvanları evcilleştirip toprağı da ekip biçtiler. Krallıkları için köprüler, su kemerleri yaptılar. Bir de görkemli saray inşa ettiler, şehirlerini kurmuş oldular. Zengin bir zihin, beden ve ruh yaşamı geliştirip toprakla uyum içinde yaşadılar. Yaptıkları her şeyi yapılarında ve anıtlarında işleyip kabilenin ve şehrin tarihini ölümsüzleştirdiler.

       Sonra, bir gün ansızın dünyalarının sonu geldi. Gök yüzü karardı. Sıcak rüzgarlar vadiyi kuruttu. Hayvanlar ormana kaçtı. Kısa bir sessizliğin ardından şiddetli bir deprem vadiyi yerle bir etti, binalar ve köprüler yıkıldı, maden ocakları çöktü. Toprak yarıldı ve göllerin suları çatlakların içinde kayboldu. Deprem bittiğinde, felaketten kaybolmayanlar, sağ çıkanlar cennetlerinin lanetli olduğuna inanarak vadiyi sonsuza dek terk ettiler.

       Bugün kalıntılar, efsaneler ve su yolları büyülü bir oyun alanına dönüştürülmüş ve büyük saray, antik orijinalini bile aşan bir ihtişamla restore edilmiştir yazıyor. Biz gidip görmedik gerçekten çok büyük bir alan.

       Hemen aşağıda yapay bir deniz (onlar öyle diyorlar sebebi var göreceğiz). Bakın kumu, çardakları her şeyi ile mükemmel. Karşıya geçip daha güzel fotoğraf alabileceğim.

GA- Sun City Resort
GA- Sun City Resort

       Dolaşmaya devam. Hava gerçekten de çok sıcak o nedenle tropik havuza sonra uğrayacağız. Ağaçlıklı güzel bir yerdeyiz, antik kolonlarla süslü tiyatrodayız.

GA- Sun City Resort
GA- Sun City Resort

       Hemen yanda ağaçlıklı yola girdik. Azıcık aşımız kaygısız başımız dedik bir de bank bulup serin serin oturup azığımızı yedik. Başka bir yola daha girdik çok sık ağaçlar var yolun adı da crocodile valley walk-🐊 timsah vadisi yürüyüşü.  Ama timsah falan görmedik saat 19.00 dan sonra yürünmez diye yazdığına göre gerçekten olabilir de. Malum çok sıcakta hayvanlar dolaşmaz. Bulunduğumuz yeri gösteren panoya denk geldik. Sarı yuvarlak çizdiğim merdivenli saray çıkışı ama tabii otele çıkıyor. Bakın ne kadar kapsamlı bir tatil köyü, eğlence şehri ne derseniz.63-IMG_0649

Bir başka yol da hippi gorge walk- su aygırı geçidi. 🦛 

       Maymunlu taşta; Macera Yolu Efsanesi yazıyor üstteki ilk fotoğraf. Biz çıkmadık benim gözüm kesmedi.

       Efsanede diyor ki; Saraya çıkan merdivenleri kullanmak yasak olan köylüler bu dolambaçlı yolu yürümek zorunda kaldı. Çıkmadığımız isabet olmuş. Devamla, bugün burada gelişen büyük uygarlığın harikası ve gizemi içinde kendinizi kaybedeceğiniz, zamanda bir yürüyüş yapın. Şelaleler mağaralar, su aygırı havuzları ve timsah göletleri arasında güneş aslanının gongunun kalıntıları bulunmakta. Sonuçta varlar mı? Biz görmedik. Oysa kayıp şehirde her şey mümkündü diyerek yazı bitiyor.

       Ağaçlıklı yoldan geri dönerken bir mağaraya rastladık kapısı kapalıydı ama tabelasından öğrendik ki, maden ocağı, aşağı inilebilir gibi görüntüsü vardı ama burada her şey taklit olduğu için gerçek diyemem. Mağaranın kapısında yine güzel bir yazı var aşağıda anlatacağım. Kirli suyu olan bir göleti geçiyoruz. İstikamet tropik replika denizi tepeden görmeye. 🥳

       Platin madeni; Eski insanlar mağaranın derinliklerinde gümüş renkli madeni keşfettiler. Onun toprak tarafından emilen ay ışığı olduğuna ve mağarayı (madeni) istila eden keskin dişli yarasaların da bu çok değerli donmuş metalin koruyucuları olduğuna inanıyorlardı. Ne kadar güzel benzetmeler. Evet yapay plajın yanından merdivenlerle ikinci kata çıktık yeme içme yeri sonra da üçüncü kata çıkarken saray banyosuna gider yazısı görünce merak ettik. Ama klasik bir yüzme havuzuyla karşılaştık. Hakkını yemeyeyim etrafta antik sütunlar var.

       Havuz elbette havuz bar’ sız olmazdı, çalışanlarla selamlaştık. Ben yapay denizi geniş çaplı çekeyim derken Önder tarafında avlanmışım.

       Efendim bu yapay deniz diye başladım öyle devam edeyim diyeceğim, ama onlar buraya su parkı diyorlarmış ve bir de başlangıç kısmında kümbet şeklinde su depoları var ona da kükreyen lagün diyorlarmış. Ve Sun City’nin cazibesi de buradan geliyor. Bakın anlatamam görmeniz lazım. ☺️

       Nasıl süper akıl ve insanlar bayağı keyifle yüzüyorlar. 🏊‍♀️ 🏊‍♂️ Bu kükreyen lagün her 90 saniyede bir kükrüyor ve dalga boyu da 2 metre oluyor. Süper yani denemek lazımdı. 😁 👍 Neticede çoluğunu, çocuğunu hafta sonu eğlendirmek isteyen, akşamları da biz eğlenelim diyen hatta biraz da büyük oynayayım ♣️ 🎲 ♠️ diyen bireylerin Güney Afrika’daki en özel yeri. Waves Vadisi Sun City su parkında hayatlarını yaşıyorlar… 

       Bir iki fotoğraf daha ekleyip buradan ayrılalım filli yoldan geri gidelim. Bugün bizim için çok da eğlenceli bir gün olmadı sayılır.

       Saat 16:00 gibi Sun City’den ayrıldık. Johannesburg’a dönüyoruz. Birkaç özel güvenlikli kapıdan geçerek otele girdik. Yarın yine Joyburg’dayız. Şehrin merkezine ineceğiz ve kültürel bir de köy gezecekmişiz, bence harika olacak. Safaride çok eğlendik, inanın gideceğimiz köyde daha çok eğleneceksiniz diyen Barbaros rehberimize güveniyoruz. Görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

BÜYÜK AFRİKA TURU – GÜNEY AFRİKA-4 🇿🇦

CAPE TOWN-3.Gün

       Cape Town’da üçüncü günümüz tarih 27 Şubat 2023 kahvaltıdan hemen sonra yola çıkıyoruz saat 09:00 erkenciyiz. İstikamet o çok büyük heyecanla beklediğimiz *Table Mountain* Masa Dağı’na, şansımıza henüz örtüsünü sermemiş…

       Günaydınlar eşliğinde Barbaros rehberimiz de geldi. Bugün 3. günümüzdeyiz ve çok şanslısınız masa örtüsünü örtmedi umarım biz gidene kadar da örtmez, ayrıca bugün de çok güzel programımız var dedi. Minivanımıza bindik yine Signal Hill yanındaki yoldan gidiyoruz. Lion Head tepesini gördük, Masa Dağı’nın çıkış yerine de gelmiş olduk. Çok yakın hemen 5 dk. da geldik bile. Manzara harika.

       Table Mountain-Masa Dağı; Ülke bayrağında 🇿🇦🇿🇦🇿🇦 yer alan tek dağdır. Cape Town’ın en yüksek noktasıdır ve 1087 metredir. Üstünün düz oluşu nedeniyle masa diye adlandırılsa da en bilinen adı Khoi ve San halkının kullandığı * Hoerikwaggo* yani Deniz Dağı’dır. Sebebi malum, denizden yükselen kayalardan oluştuğu için. Ayrıca mitolojik hikayeleri de var. Afrika’nın en uzak Güneybatı noktasında sessizce otursa da birçok efsanede kendisine baş rol biçilmiş. 😊 Ayrıca Dağ Tanrılarının burada yaşadığına inanıldığı için de Khoi ve San halklarınca Masa Dağı çok kutsaldır. Bilirsiniz hikayeleri, efsaneleri severim. Yukarı çıkalım anlatacağım.

       Masa Dağı’na da kolay yoldan çıkacağız yani teleferikle. Biletler alındı teleferiğe bineceğimiz bölgeye alındık. 2 adet teleferik var biri giderken aynı anda diğeri karşı taraftan hareketle geliyor. Son teknoloji bu teleferikten dünyada sadece 3 tane varmış ve bineceğimiz teleferik 1929 yılında hizmete girmiş. Fazla bir hızı yok ama harika bir özelliği varmış binince göreceğiz. Toplamda 65 kişi aldığı için bekleme yerinde de o kadar kişi oluyor yani sayı ile içeri alınıyorsunuz.

       İlk fotoğrafa tıklarsanız yukardan gelmeye başlayan teleferik kabinini görürsünüz, yakın görünen giden. Biz karşıdan gelene bineceğiz. Son karede Masa Dağı’nın Dünya’nın yeni 7 Doğal harikasından biri olduğu vurgulanmış. Geniş çaplı bir anket sonucu seçilmişler. Harita da Amazon yağmur ormanları (Güney Amerika), Iguasu Şelalesi (Arjantin-Brezilya), Table Mountain (Güney Afrika), Halong Bay (Vietnam), Komodo (Endonezya), Jeju Adası (Güney Kore), Puerto Princesa Yeraltı Nehri (Filipinler) görülüyor.

       Evet gelen kabine bindik ve ilk talimat; Pencerelere yaslanmayınız, açık tek bir pencere var ve yukarı çıkana kadar herkese sırayla denk gelecek. Dikkat etmezseniz makine veya telefonlarınızı çarpıp düşürebilirsiniz. Hakikaten de öyle arada açık pencere bize de geldi. Çarpılmadık kısa da olsa güzel fotoğraf çekebildik. İlk karede görülen kabine bindik ikinci fotoğraf teleferiğe bindiğimiz yerin görünümü ve son kare de teleferik binasının tepeden görünümü.

       Yolda zirveden dönenlerle karşılaştık. Açık pencere bana denk geldiğinde ilk fotoğrafta Lion’s Head- aslan kafasını çekmişim. İkinci kare Cape Town- Water Front ile liman bölgesi son karede Signal Hill tepesi hani şu öğlen vaktini bildiren topun atıldığı tepe. Ve ucunda da Olimpiyat Stadyumu görülüyor. Yineliyorum; Fotoğrafları üzerine tıklayarak büyütüp bakınız. O takdirde ilk fotoğrafta Mandela’nın hapis yattığı ada *Robben Adası* da görülüyor. 😉

       Teleferiğe bindiğiniz andan itibaren manzaranın güzelliğine hayran kalıyorsunuz. Zirveye çıkışta geçen zaman sadece 10 dakikaydı. 💃 Rehberimizi dinlerken ben de fotoğraf çekmeye devam ettim. Ava giderken avlanmışım ilk fotoğraf ve ne kadar çok rüzgâr 💨 olduğu saçlarımın havalanmasından anlaşılıyor.

       Barbaros bey hemen sağa bakınız gördüğünüz ada Nelson Mandela’nın 27 yıllık hapis hayatının 18 yılını geçirdiği Robben Adası. 400 yıldır her türlü sürgün, tecrit (cüzzam için) ve Apharteid dönemi isyancılarını, siyasi mahkumlarını kısaca devletle başı belada olanların gönderildiği hapishane olarak görev yapmış. İlerde daha güzel göreceğiniz yer olacak orada da biraz bahsederim.

       Hemen solumuza bakıyoruz, Cape Town’dan başladığımız yeri ve devamını görüyoruz. İyice uca gittiğimiz yere kadar ara ara göreceksiniz buradan da manzara muhteşem dedi. Eh hadi biz de görelim.

Cape Town- Masa Dağı'dan Batı Cape
Cape Town- Masa Dağı’ndan Batı Cape

       Ben bu manzarayı bir önceki sayfada Victoria Yolu’ndan geçerek hayran kaldığımı yazmıştım. Bence Güney Afrika’nın Cote d’Azur’u bakınız nasıl da muhteşem görünüyor. Üstelik biz buraları neredeyse adım adım gezdik. Tam orta yerde doğal gel-git havuz şeklindeki halk plajı bile görünüyor muhteşem. Zirveyi gezmeye devamla biraz ilerledik tepenin çok da güzel restoranı ve kafesi var. Tabelalarda çeşitli ikazlar var işaretli yoldan ayrılmayın, çocukları denetleyin gibi. Bir de teleferik pırlanta sertifika ile ödüllendirilmiş.

       Hemen sağ tarafta Masa Dağı’nın nasıl *Doğanın yeni 7 Harikası*’ndan biri olduğunu anlatıyor. Aman Önder kimseler gelmeden geç çekeyim dedim. Zira orada da hemen sıra oluştu. 2007-2012 yıllarında yapılan internet ve telefon aracılığı ile insanlık tarihinde ikinci küresel oylama ile seçilmiş. İlki *Dünya’nın yeni 7 harikası* idi biz de oy kullanmıştık da Ayasofya 13 olmuştu. Ama en azından 14. sıradaki Eyfel Kulesi’ni geçmişti. Züğürt tesellisi. ☺️

       Masa Dağı National Park alanına dahil 650 yıllık en eski dağlardan biridir. Adı Khoi halkının kullandığı * Hoerikwaggo* yani Deniz Dağı’dır. Yine dolaşırken rastladığımız tanıtım tabelasından tercüme; Table Mountain, birçok ülke tarafından söylenen ismi vardır. Mons Mensa, Taboa do Cab, La Montagne de la Table, Tafelberg, Umlindi Wemingizimu (güneyin bekçisi), Klipman, bizden de Masa Dağı’nı ben ekleyeyim.

       Aynı zamanda fırtınalar koparan intikam dolu bir dev, uyuyan bir tanrıça, Doğu ile Batı kapısının bekçisi, Güneyin gözcüsü, emrinde fırtınalar olan intikamcı bir dev, uyuyan bir tanrıça, Doğu ile Batı arasındaki kapının bekçisi, sömürgeciliğin yaşlı babası ve Apartheidin sessiz tanığı olarak da kişileştirilmiştir.

       Ama hiçbiri Avrupalıların bu körfeze demir atmadan çok önce yaşayan Khoi halkının verdiği isimden daha anlamlı değildir. Okyanustan sihirli bir şekilde yükselen *Hoericwaggo* Deniz Dağı. Geleyim tamam, doğuşunun bir efsanesi var.

       Afrika efsanesinde Güneş tanrısı Tixo ile evli olan Tanrıçası Djobela’nın oğlu Quamata Dünya’yı yaratırken Masa Dağı’nı oluşturacağı sırada Okyanus Ejderhası Nkanyamba müdahale eder ve deniz üstünde toprak parçası istemez. Evet her çağda olduğu gibi toprak savaşı başlar ve Quamata ile savaşa girer. Korkunç savaşta Quamata fena halde yaralanır.

       Annesi Djobela oğluna yardım etmek için dört güçlü dev yaratıp onları Dünya’nın dört bir köşesine, Doğu, Batı, Kuzey ve en güçlü olanı da şu andaki Cape Town’ın olduğu yere, Güneye açılan kapıya yerleştirir. Savaşta Okyanus ejderhası yenilir, Quamata kazanır. Artık yaratılan devlerin ölmesi gereklidir. Ancak ölmeden önce onları yaratan Djobela Ana’dan kendilerini taşa dönüştürmesini isterler. Böylece ölseler bile Dünyayı koruyabileceklerdir. İşte Güneyin Bekçisi *Umlindi Wemingizimu* Masa Dağı böylece doğmuş olur.

       Bu güzel dağın içinde bulunduğu National Park alanı tam 500 kilometrekare ve dünyanın en ünlü faunasına sahip. 2 binden fazla bitki çeşidi ve 1000’den fazla çiçek çeşidi yani 3000’den fazla biorezervi vardır. Bunun sadece 1700 çeşidi Masa Dağı’ndadır. Ülkenin de sembolü olan *Kral Protea*yörenin Fnybos bitki örtüsünün endemik bir bitkisidir. Başka hiçbir yerde yetişmez diyen rehberimizle dağın tepesinde yönleri gösteren taş bir daire üzerindeki Masa dağı ve Cape Town’ı gösteren maketinin başına geçtik.

       Atlantik Okyanusu ile Hint Okyanusu’nun buluştuğu bu yerdeki fırtınaya sebep olan akıntılar var. Doğudan gelen sıcak su Agulhas akıntısı ile Kuzeybatıdan gelen soğuk su Benguela akıntısıdır diye fırtınaya sebep olan olayı yeniden hatırlattı. Dün gezdiğimiz yerleri gösterdi. Masa Dağı’nın karşısındaki Lion Head ve iki tarafındaki zirveleriyle nasıl bir çanak oluşturduğunu gösterdi. Cape Town bu çanakta yayılmıştır ve buraya City Bowl denir. Ülkenin sembolü Kral Protea çiçeğini gösterdi görüntüsü de bizim Kasımpatı ile enginar çiçeği arası bir şey.

Cape Town- Masa Dağı Zirvesi
Cape Town- Masa Dağı Zirvesi

       Ardından çevrede arayışa geçtik. İşte bu çiçek diyeceğim bir bitki göremedim. Ama faunası ile ilgili bir tabela ile Önder’in kadrajına yakalanan adı Afrika Beneklisi olan güvercinleri gördük. Tabela yörede çok görülen Dassie veya Hydrax hakkında bilgi veriyor, biz daha önce yolda görmüştük. Faunasında da çok özel hayvanlar var. Keçiler, geyikler, sırtlanlar ve leoparlar hatta en son 1802 yılında bir aslan görülmüş.

       3. fotoğrafta da ne kadar yürürsek hangi hayvanları görebileceğimiz işaretlenmiş. Ben de sizin için renklendirdim. Mavi; Dassie yürüyüş yolu 15 dk. Kırmızı; Agama (uzun kuyruklu bir cins çöl kertenkelesi) yürüyüş yolu 30 dk. Yeşil; Klipspringer (küçük boynuzlu bir antilop) yürüyüş yolu 45 dk. Açık mavi; Teleferik kullanmayıp Platteklip Gorge yürüyüş yolundan zirveye geliş ve istenirse çıkış yolu. Genellikle yorucu oluyor ve dönüşü teleferikle yapıyorlarmış.

       Ve en sonunda 1 saat yürüyüşle zirvenin en yüksek yeri sayılabilecek Maclear’ın işaretine gidiliyormuş. Biz gitmedik tabii ama İngiliz gözlemci Maclear taşları üçgen şeklinde dizmiş üstüne bir de metal çubuk koymuş. Meridyen ölçümü için bir işaretmiş aslında ama sonradan ulusal bir anıt olmuş. Cape manzarasından başka bir özelliği yok anlaşılan.

       Dassie gerçekten özel bir hayvan. Tabelada yazılanların tercümesi oğlum Dr. Deniz’ime ait teşekkürler canımın içi.

       Yalnızca birkaç 100 yıl önce bu yarımada boyunca dolaşan birçok büyük hayvan artık soyu tükenmiş durumda; Cape aslanı ve kızıl zebra gibi, leopar, vahşi köpek, hipopotam hatta fil gibi. Ancak filin en yakın akrabası olan Dassie Türkçe de porsuk anlamına gelir hala hayatta.

       Birçok açıdan Dassie’ler bir anahtar tür olarak kabul edilebilir. Daha büyük etçiller için hayati bir besin kaynağı olan onların birikmiş dışkıları (nem ve mineraller açısından zengindir) aynı zamanda diğer hayvanların yaşamı için bir çekirdek görevi görür ve böcekleri kemirgenleri, sürüngenleri ve sırasıyla onların avcılarını kendine çeker.

       Yavaş hareket ediyor gibi görünebilirler ancak siyah kartallar gibi tanıdık yırtıcıları gördüklerinde dişi Dassie’ler keskin bir havlama sesi çıkarır ve koloni anında dağılır. Petli ayaklar onların en dik kaya yüzeylerine yapışmasına yardımcı olan yapışkan bir ter üretir. Ayrıca, imkânsız derecede dar olan kaya çatlaklarından kaçmak için onlara izin veren dikkate değer bir eğilebilir, esnek göğüs kafesine sahiptirler.

       San halkı (Kalahari Çölü’nde yaşayan Güney Afrikalı halk) tarafından Mantis tanrılarının (su tanrıları dendiği gibi değişime uğrayabilen demektir) eşi olarak saygı gören Dassie, bu sayede yavaş hareket eden ovadaki kuzenlerini uzun süre aşabilecek bir uyum yeteneğiyle hayatta kalır.

       Dağın münzevi bir havası var. Hatta John Lennon’un bile Güney Afrika gezisinde Masa Dağı’nda gizemli 4 gün geçirmesini meditasyon yaptı diye yorumlamışlar. Bence yanlış bir düşünce değil yani bu kadar kaya varken bir iki mağara da kesin vardır. 😁 Aksi takdirde Masa Dağı’nın rüzgarından ve yağışından dolayı havasına güvenip de kalınmaz maazallah adamı uçurur.

       Uçurur deyince aklıma geldi yazayım. Korkunç sesler çıkararak dolaşan bir dağ hayaleti hikayesi. Aslında bu hayalet oldukça zor şartlar altında ölürcesine çalıştırılan, azat edildikten sonra ölen bir köledir. Afrikanca Aintjie Somers 👻 yani bizim dilimizde ÖCÜ 😁 intikam almak için ara ara ortaya çıkar. Biz nasıl çocuklara -yaramazlık yapma bak öcü gelir sonra, dediğimiz gibi Afrikalılar da çocuklarına *iyi ol yoksa Aintjie gelir seni alır* derlermiş.

       Neyse Masa Dağı’nın seyir terasında grup arkadaşlarımızla buluştuk. Manzara nefes kesici, Cape Town ayaklarımızın altında ve sis yok. Mavi renge oldum olası bayılırım. 🦋🦋🦋

       Fotoğrafta Robben Adası. Cape Town’dan 7,5 km uzakta tahmini 5 km² yüzölçümü olan bir ada. Turistik cazibesi Apartheid rejimine karşı çıkanların hapsedildiği ve Nelson Mandela’nın 27 yıllık hapis hayatının 18 yılını burada geçirmesi (1918-2013) demiştik. Bir dönem yani Hollandalıların koloni İngilizlerin de sömürge döneminde cüzzamlıları tecrit etmek için kullanılmış. Bir dönem askeri üs bile olmuş.

       Hemen kıyıda görülen tepe Signal Hill tepesi. Yürüyüş yapıp günbatımı izlemek için idealmiş, yürüyüş sevenlere özel parkuru*trekking trail*yine bir rehber eşliğinde geziliyormuş. Önünde de Green Point Stadyumu görülüyor. 2010 yılında FİFA Dünya Kupası maçları için yeni yapılan 6 stadyumdan bir tanesidir. 65 bin kişilik kapasitesiyle de ülkenin ikinci büyük stadyumudur. Kimi kuş yuvasına benzetiyor, kimileri Zulu kabilesi şapkası gibi dese de aslında bisiklet tekerinden esinlenerek yapılmış.

Güney Afrika-Masa Dağı'dan Cape Town
Güney Afrika-Masa Dağı’ndan Cape Town

       Evet bir de Lion Head var. Aslan tepesi; Adı üstünde vakti zamanında gerçekten aslanların var olduğu en son aslanın da 1800’lü yılların başında vurulup yok edildiği biliniyormuş. Sadece tepe kısmına bakarsanız gerçekten de yatan bir aslanı andırıyor. Yine çok zor sayılmayan bir yürüyüşle veya araba ile kolayca gidilip bu kez Dolunay sefası 🌕 yapmak gerekiyormuş. Denizde şıkır, şıkır ay ışığı oynaşırken, Robben adasını da ayaklar altındaki Cape Town’ı da ışıklar içinde hayal edebilirim.

Güney Afrika-Masa Dağı'dan Cape Town
Güney Afrika-Masa Dağı’ndan Cape Town

       Yukarıda yine kısa bahsetmiştim. Masa Dağı karşısındaki Lion Head ve iki tarafındaki zirveleriyle ki, biri şimdi altta fotoğrafını gördüğünüz Devil’s Peak’le diğerleri de (12 Havariler) Twelve Apostles Dağı bir çanak oluşturur, Cape Town bu çanakta yayılmıştır ve buraya City Bowl denir. Masa Dağı böylesi muhteşem manzaraya sahipken, eski yerlileri Khoi halkınca kutsal sayılırken efsanesiz olur muydu? Olmadı da. Yanına da Devil’s Peak Şeytan Tepesi’ni dahil etmiş. Devil Peak adını Masa Dağı efsanesinde geçen hikâye sonrası almıştır *Şeytan Tepesi*’ni görelim anlatayım.

Güney Afrika-Masa Dağı'dan Devil Peak
Güney Afrika-Masa Dağı’ndan Devil’s Peak

       Bu güzel manzarayı izlediğimiz seyir terasında bir tanıtım plaketi var. *Kaggens Karos* diye başlık atılmış. Çeviri yine canımın içine ait biraz da ben ekleyeceğim.

       *Kaggen Karos* Table mountain’ın bulutlu masa örtüsü efsanelerle dolu bir konudur. Yeni bir tanesi şöyle; Yamaçlarında çıkan bir yangına uyarılan genç bir San avcısı (eski halklardan) Kaggen adlı Mantis (Su tanrısı) tanrısını çağırır, bu tanrıda dağın mağarasından büyük beyaz bir hayvan postunu çıkarır ve yangını söndürür. Bu post dağın örtüsü olarak kalır.

       Daha tanıdık bir efsane; Hollandalı eski bir korsan olan Van Hunks şeytanın ödül olarak sonsuz ruhunu teklif ettiği bir pipo içme yarışına meydan okuduğu efsanevi bir hikâyeyi anlatır. Van Hunks çok pipo içtiği için karısından gizlice şimdi Devil’s Pike denen Masa Dağının yanındaki tepeye çıkar. Güzelim manzaraya karşı keyifle piposunu tüttürürken bir yandan da şarabını içer. (Aralar benim yorumumdur) 😌

       Yine böyle bir yaz gününde Güneydoğu rüzgârı eserken yanından geçen yabancı Van Hunks’a tütün kokusu güzel ama çok dumanlıyorsun 🚭 pipo içmene son vermeni rica ediyorum der. Yaşlı korsan tütününü över çok da güzel tüttürürüm der. 😉 Yabancı, içmeyi bırakması karşılığında ödül olarak sonsuz ruhunu teklif ettiği bir pipo içme yarışına var mısın? der. Ve düello başlar.

       Günlerce süren bu dumanlama sonunda Masa Dağı’nı kaplayan kalın bir duman bulutu oluşur. Bu sırada yabancı dumandan zehirlenmiş olmalı ki, yere düşer. İhtiyar korsan elinde rom şişesi bir yudum içirip adamı ayıltmak için yanına gider başından şapkasını çıkardığında uzun kulakları ortaya çıkar. Eyvah der Hunks bu şeytan, ben şeytanla düello yapmışım. Tabii yenilmeyi hazmedemeyen şeytan bir şimşek çaktırır ve her ikisi de ortadan kaybolur. Geriye Masa Dağı ve üstündeki örtüsü kalır. Çeviriden devam.

       Bu hala çözüme kavuşmamış düelloya ait dumanlı sonuçlar şu anda popüler olarak şeytan tepesi (Devil’s Peak) olarak bilinen yerden yaz aylarında dağın üzerine doğru akar. Bir saptama yapayım *Masa Dağı bazen dumansız yani örtüsüz olur, bazen de dumanlı-örtülü olduğu zaman Van Hunks ile Şeytan düelloya geldiler deniyormuş? Hatırlatma fotoğrafı.

Güney Afrika-Masa Dağı
Güney Afrika-Masa Dağı

       Bir zamanlar adı Windberg ( rüzgârlı dağ) olan ve Güneydoğu’dan esen bu rüzgâr Şeytan Zirvesi ile Masa Dağı arasındaki boğazdan geçerek Cape Town’a doğru eserler. Bu esme saatte 130 km hıza ulaşabiliyor. Birçok insan için korkutucu olsa da Cape Town’u sis ve sıcaktan temizliyor bu nedenden dolayı da *The Cape Doctor* adını alıyor. Öyle esermiş ki, caddedeki insanlar direklere tutunurlarmış. Ama Cape Town’lılar ilkbahardan yaz sonuna kadar esen bu rüzgâra Cape Doktor adını sevgiyle vermiş.

       Hani bizler arada bir sessizlik olunca ee daha ne var yok deriz ya, Cape Town’lılar da Masa Dağını gösterip yarın yağmur yağacak veya hava soğuk olacak diye konu açar bundan da çok hoşlanırlarmış.

       Seyir terasında bizim grup ve ben. Barbaros rehberim, bu sahilden yani Atlas Okyanusu kıyısı boyunca devam ettiğiniz sürece tam 869 km sonra Namibya’ya ulaşırsınız dedi.

       Etrafta yüksek ama yine rüzgârın yuvarlak yaptığı kayalar var. Onlara doğru bakalım derken tellerle çevrili -bu alana girilmez- yazısını gördük. Cape Town’ın su sorununa çare olarak sis toplama projesi geliştirmişler, bu bölge de toplama alanıymış. Evet her güzel şey gibi Masa Dağı’ndaki gezimizin de sonu geldi. Teleferiğe bindik iniyoruz son bir temaşa.

Güney Afrika-Masa Dağı'dan Cape Town
Güney Afrika-Masa Dağı’dan Cape Town

       Yolumuz Stellenbosch Vadisine doğru. Hemen hatırlatayım sömürge döneminde Hollanda’dan da göçmenler gönderilmişti. Dönemin Fransa Kralı 14. Louis kendi Katolik olunca herkesi Katolik yapmaya çalışmış birçok Protestan Katolik olmak istemeyince işkence görmüş. Bu zulümden kaçan Protestanlar Hollanda’ya kaçmışlar. Hollanda’da onları Hollanda Doğu Hindistan şirketi aracılığı ile Güney Afrika’ya göndermişti.

        Stellenbosch’a yakın bir vadiye yerleştirirler. Köken Fransız olunca, şarapçılıkta da usta oldukları için yanlarında getirdikleri bağ çubuklarını dikerler. Bölgeye de Franschhoek – Fransız köşesi denir. Böylece göçmenlerin deneyimlerinden faydalanarak bölgenin şarapçılıkta söz sahibi olmasını sağlarlar.

       Cape Town kendini *Dünyanın Şarap Merkezi* olarak kabul ediyor demiştim. Ve bu en kaliteli ve bol çeşitli şarapları ile tanınan Cape Town’daki şarapçılık endüstrisinin kalbi de Cape Winelands olarak bilinen bir dizi vadide atıyor. Bu vadilerin en bilinenleri Paarl ve Stellenbosch vadisidir ki, yine 1971 yılında ilk resmi şarap rotası Stellenbosch’ ta kurulmuş.

       İlk yazımda bahsetmiştim. *1652 yılına gelindiğinde Hollanda Doğu Hindistan Şirketinin elemanı Jan Van Riebeeck, Asya’ya giden gemilere yiyecek ve barınma sağlamak üzere Cape Town bölgesine gelir ve daha sonra ilk ahşap kulübelerle *Hope* Ümit kalesini inşa ederek yerleşik düzene geçerler. İşte ilk şarap üretimini 1659 yılında bu kâşif yani Hollandalı Jan Van Riebeeck yapmış.

       Biz de Stellenbosch merkeze gitmeden önce Paarl yöresindeki Fairview Şarap çiftliğine uğradık. Güzel tasarlanmış bir bahçesi var. Bahçesinde acı biber 🌶️🌶️🌶️ vardı top gibi olanlardan, benden kaçmazdı tohumluk aldım. Bu yaz ektim tuttu, diktim yetiştirip ürün bile aldım. Öyle böyle bir acı değil vallahi.

Cape Town- Stellenbosch- Fairview Şarap evi
Cape Town- Fairview Şarap evi

       Çiftliğin tarihi çok eski 1693 yılına kadar gidiyor. Ama şimdiki sahiplerinin babası I. Charles Back Litvanya’dan 1902 yılında buraya göç etmiş araziyi ve işletmeyi devralmış. İş azmi, çalışkanlığı ve şarap tutkusuyla kısa sürede geliştirerek kendi ihracat şirketini kurmuş. 1955 yılında vefatından sonra iki oğluna da birer şarap çiftliği miras bırakır. Fairview de oğullarından Cril Back’e kalır.

       O da eşi ile şirketi daha da geliştirerek 1974 yılında kendilerine ait ilk şarap şişeleme işlemlerini yaparlar. Kendi ürünleri Fairview şaraplarını pazarlayabilmek için de iyi bir araç olması açısında önemli bir adım atar ve ilk halka açık şarap müzayedesini başlatırlar. Birçok ödül sahibi bu aile şirketinin bağlarının görüntüsü aşağıda.

       Ardından keçi sütü üretimine geçmek için 1980 yılında keçi beslemeye başlarlar. Amaç keçi sütünden peynir üretmektir ama bu hiç de kolay değildir. Uzun uğraşlar sonunda Güney Afrika’ya yerleşmiş İtalyan usta ile şaraplarının tadımında kullandıkları peyniri geliştirirler. Ardından peynir çeşitleri de çoğalır. 

       Tadım yapanlara indirimli peynir satışı da yaptılar tadanlar zaten beğendikleri için aldılar. Tadım odasını görelim mi? Barbaros Rehberimiz elindeki şarap şişesinin tanımını arkadaşlarımıza anlatıyor.

Cape Town- Stellenbosch- Fairview Şarap evi
Cape Town- Stellenbosch- Fairview Şarap evi

       Benim ilgimi çekmeyince şarap imalat yerini görelim dedim girmek uygun olmayınca kapıdan şöyle birkaç kare aldım. Yetiştirdikleri üzüm çeşidi; Şiraz, Pinotage, Durif, Cabernet, Chardonne ve Merlot. Bakın isterseniz ben dahil hepsini çekmişim. ☺️

 

       Şarap evinin iç tasarımını da çok beğendim demiştim. Bir köşeyi aile şeceresine ayırmışlar çok hoşuma gitti. Diğeri kapı girişi ve misafir salonu.

       İmalathane de yakındaymış aradan çekinerek bir iki fotoğraf aldım. Ne de olsa hijyene uymak gerek. İlk fotoğraf şarap bekletilen yer yani kav diğeri fermente edildiği kazanlar ve 3. imalathaneye giriş.

Şaraplar tadıldı, peynirler alındı, kahveler içildi, bahçeden tohumluk biber toplandı. Eh artık gitme zamanı. 15-20’dk kadar sonra Stellenbosch’dayız. Güzel bir yere benziyor zaten çok gezecek bir vakit yok gibi. Arkadaşlar kahve içmeye giderken biz kilise caddesinde gezelim dedik önce kiliseye baktık kapısı kapalı dışardan fotoğrafını çektim aşağı doğru yürüyoruz. Tarihi hayli eski olan Hollanda Reform Kilisesi-En eski Ana kiliseymiş.

       Çok sıcak Allahtan yol boyu ağaçlık da gölgeden yürüyebiliyoruz. Çok fazla kafe var aslında sevimli bir cadde. Polis merkezinin önünden geçtik iki ev ötesinde sanat galerisi vardı bir grup arkadaş ziyaret edelim sanatçıyı da görelim dedik. Harika bir stüdyo ve eserler muhteşem. Bronz hayvan heykelleri bize bakıyor. Sanatçı Stephen Rautenback’i bilgi verirken iznini alarak görüntüledim.

       Sanatçı Stephen Rautenback aynı zamanda WordPress blog yazarı, elbette sevindim blogdaş yani…

       Stephen kendi sayfasındaki tanıtımıyla der ki; 1976’da Durban Güney Afrika’da doğdum. Port Elizabeth’teki Mandela Metropolitan Üniversitesi’nde üç yıl Güzel Sanatlar okudum. Ana dallarım Heykel ve Baskı resimdi.

       Heykel çalışmam hareket, ışık ve kompozisyon dinamiklerine olan bir hayranlığı yansıtıyor.

       İnsanların, hayvanların, kuşların ve su altı canlılarının heykel çalışmalarını yapmayı seviyorum.

       Hayvanlarda algıladığım duygusal hümanist içeriği, kişiliklerini, insanlarla ilişkilerini ve entegrasyonlarını ve değişen, doğal çevremizi keşfetmekten zevk alıyorum.

       Şu anda hayvan ve kuşların gerçeğe benzer çalışmaları aracılığıyla heykelimle kısa öyküler geliştiriyorum.

       Devamını sayfasını ziyaret ederek okuyabilirsiniz. Biz ilgisi için çok teşekkür edip ayrıldık. Biraz daha aşağıya inerken ağaç işleri satan dükkanlara bakındık. Şehrin belediye işçileri de kaldırımları düzenliyorlardı.

       Hava bunalttı caddenin en sonuna kadar gittik. Starbauck’ın gölgesinde soluklandık. İşçi kızlar parkta sohbet ediyorlardı az buçuk takıldık. Grupla buluşmak için birkaç sokak dolaşıp arabanın yanına geldik.

       Cape Town çok güzel bir şehir biz sevdik. Ben hep görürsen seversin derim. Öyle ama ve umarım dileyenlerin de yolu düşer. Yarın Güney Afrika’nın bir başka şehrine gideceğiz. Görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

BÜYÜK AFRİKA TURU -GÜNEY AFRİKA-3 🇿🇦

CAPE TOWN -2.Günün devamı

Cape Town’daki 2 günümüzün hayli yoğun olduğunu söylemiştim. Bana yazacak size de okunacak bir yazı daha çıktı. Tarih değişmedi elbette 27 Şubat 2023 öğlen saatlerinde Ümit Burnu’ndan ayrıldık geziye devam.

Bu kez Dünya’nın en yüksek feneri *Cape Lighthouse*a gidiyoruz. Aşağı yukarı 20 dakika sonra Cape Point Table Mountain National Park’ındayız. Yürüyerek çıkıldığı gibi fünikülerle de çıkılıyor. Bizler fünikülerle çıkacağız.  Alttaki fotoğrafta turistik eşya satış ofisi ve kafenin yanından bizim fünikülerle çıkacağımız yere kadar giden merdivenli bir yol ve çıkanlar görülüyor.

       Çok güzel geniş bir alan fotoğrafta görülen gişelerden bilet alıp fünikülere binerken Önder’i kalabalık olmadan aceleyle çekiyorum. Fünikülerin adına dikkat *Flying Dutchman*. 😁 Uçan Hollandalı.

Cape Town-Cape Point- Cape Lighthouse- Füniküler
Cape Town-Cape Point- Cape Lighthouse- Füniküler

       Manzara muhteşem ilk fotoğrafta meşhur Cape Point tepesi ve parka giriş yaptığımız yer. Füniküler’den indik (ikinci fotoğraf) ama yine de fenere gelmiş sayılmıyoruz, son fotoğraftaki gibi çok basamaklı birkaç merdiven bizi bekliyor. Eyvah diyorum bana çıkmak yasak. Ama işin ucunda dünyanın en yüksek fenerine çıkmak var, hem etrafı fotoğraflamalıyım haydi bir gayret. E ama hadi birlikte çıkalım.

       Neyse ki merdivenler bölüm, bölüm sağa sola bakarak çıkıyorum. İşte Atlantik Okyanusu ile Ümit Burnu ve aşağıda görülen koy Bartolomeo Dias Plajı. Sonsuzluk hissi veren okyanus karşımda. Çok sert olmasa da çok rüzgârlı bulutsuz bir hava, bembeyaz köpüklü dalgalar ve denizden hayli yüksektesin. En müthişi de koca bir kıtanın, Afrika Kıtası’nın en ucundasın inanılmaz bir duygu.

Cape Town-Cape Point- Cape Lighthouse
Cape Town-Cape Point- Cape Lighthouse

       Tarihi deniz feneri 9 metre yüksekliğinde, demirden yapılmış ve Cape Point Zirvesine 1860 yılında yerleştirilmiş. Rüzgâr çok fırtına olursa uçmasın diye kayalara cıvata ile sabitlemişler. İkinci fotoğraftaki direkte daha önce başka şehirlere olan mesafe tabelaları varmış. Şimdi gördüğünüz gibi aşk kilitleri buralara kadar gelmiş. Aşk her yerde…💘💝

       Fenerimiz denizden 249 metre yükseklikte. Vakti zamanında 2000 mum gücünde beyaz ışık veriyormuş. Denizden görülme mesafesi 67 km. (hayli kuvvetli). Çoğu zaman sis ve bulutla kaplı olduğu için birçok geminin kazaya uğramasına engel olamayınca fenerin işlevinin yeterli olmadığına karar verilmiş.

       Portekiz bandıralı Lusitania gemisinin 1911 yılında sis ve fırtına yüzünden fenerin ışığını göremeyip uçtaki kayalara çarparak batması bardağı taşıran son damla olur. Ardından yeni fener yapımına karar verilir. Yeni fenerin yeri bu kez Dias Point’tir, granit taştan yapılmış sadece fener kısmı beyaz boyanmıştır. Yüksekliği sis seviyesinden aşağıda, deniz seviyesinden 87 metre yüksektedir. Vakit kalmadığı için en uç kısma gidip yeni feneri göremedik.

       Fünikülere binerek aşağı inerken hediyelik eşya kısmında şu çerçevelerdeki tanıtımlar dikkatimi çekti. Özellikle ilkinde Bartolomeo Dias ile Vasco de Gama’yı anlatıyor. Ama üst başlık çok enteresan. Şöyle yazıyor; Afrika’nın deniz keşiflerinin Avrupa çağı, güçlü Türk İmparatorluğu’nun Doğu’ya giden kara yolunu kapatmasıyla 15. yüzyılda başladı. Bu Dias’ın ve daha sonra Hindistan’a giden bir deniz yolunu bulma amaçlı Portekiz seferlerinin katalizörüydü. 😁

       Görülecek başka bir şey kalmadığı gibi zaten vaktimiz de sınırlı aşağı iniyoruz. Biraz daha kalabilsek belki Güney Afrikalı hayvanlardan olan meraklı Dassie’yi görebilirdik. Kendisi adı üstünde meraklı bir dağ tavşanı. Ama iri bir fareye de benziyor arabada giderken görmüştük.

       Alışkanlığımdan vazgeçmedim bu kez de merdivenleri saydım 100 tane. Rehberime söyledim iki eksik saymışın 102 basamak olmalı yanılmıyorsam dedi. 😁 Otoparka geldiğimizde o çok tehlikeli olan yörenin kralı Babun tepemizdeydi. Hazırlıklı olduğumuzdan açıkta yiyecek yoktu, o da olmadığını anladı sadece bakındı yoksa çoktan üstümüze atlamıştı. 😅

       Arabamıza bindik yolumuz Table Mountain National Park’a dahil Simons Town’daki Boulders Penguen kolonisi. Park yerinde indik rehberimizi dinleyerek çalıların arasından ilerliyoruz. 

       Dünya’daki penguen kolonileri sayıca azdır ve eşsiz Afrika penguenlerini barındıran boulders’ta (anlamı kayalık demektir) bu kolonilerden biridir. Kara ile bağlantılı yani foklar gibi adada değiller. Arada gördüğünüz bu naylon bidon diyeceğim yapılar Penguenler için özel yapım yuvalardır. Bir iki fotoğraf sonra devam. İlk fotoğraf; Neredeyiz ve mavi çizdiğim de gittiğimiz yol.

68-IMG_0300

       Mavi çizdiğim yolda gidiyoruz ilk kare Boulder Beach. İkinci karede kıyıdaki 2. plaj küçük plaj ama tabelada Middle Beach diye geçiyor. Her ikisinde de yüzülebiliyor hatta bazen penguen bile geliyormuş ama sürekli ikaz tabelaları var keskin dişleri nedeniyle kızarsa ısırabilir, dikkat ediniz diye. Son karede de yuvanın başında uyuklayan bir Penguen, ay çook güzel muhtemelen babadır. 😁 Fotoğraflardan görüleceği gibi kayalarla çevrelenmiş gayet korunaklı bir koy.

       Rehberimiz Barbaros Bey, İsteyenler daha yakından görmek için bilet alarak Penguenleri izleyebilirler dedi. Her zaman olduğu gibi Önder’im bana öncelik tanıdı. Gruptan da 4 arkadaş katıldı. İlk fotoğrafta görülen tahta iskele yoldan yürümeye çalışarak ilerledim, görünen deniz False Bay. Çok fazla rüzgâr var yerdeki kumları öyle bir savuruyor ki, saçlarım, üstüm, başım kumdan bembeyaz oldu. Penguenleri kayalar koruyor (üstelik 540 yıllık granit kayalar) ama bizi koruyan yok. İkinci karede Penguenlerin yaşamını anlatan tabela. Son kare fotoğraf makinamı saklayarak, kendimi de kayalara siper ederek en uca kadar gittim. Turistler dolmuş bile… O kadar para vermişim yani hem de Penguenleri torunlar için çekmem gerek rüzgâr, kum umurumda değil nasıl gitmem.

       1982 yılında iki çift penguen gelerek buraya yuva yapmış çoğalmışlar. 1983 yılında bu tahta korumayı yapıp insanları biraz olsun penguenlerden uzak tutunca, trol avcılığı da yasaklanınca penguenler en sevdikleri sardalye ve hamsiyle beslenip çoğalmışlar. Haliyle sayıları da 3000’e yakın olmuş. Penguenler siyah- beyazdır. Alt kısımdaki beyazlıkları su altındaki avcı düşmanları yanıltmak, üst sırt kısım siyah renk de havada uçan yırtıcıları yanıltmak için doğal kamuflaj oluyor.

       Anırma şeklinde çıkan sesleri nedeniyle önceden Jackass Penguen denirken sonradan sadece Güney Afrika’da üredikleri için isimleri Afrika Pengueni olmuş. Yazık nesli de tükenmek üzereymiş. Yuvalarını kumda yaptıkları gibi yapay yuvaları kullanmakta da yabancılık çekmezler. Aralık ayında üreme yoğundur. Sosyal yetiştirici oldukları için de koloni halindeler. Onların bebekleri için kreşleri oluyor. En azından denize açılma yaşına kadar gençlerle birlikteler.

       Tabelada yazılanları şöyle bir anlatayım. Yıllık tüy dökümü 21 gündür. Bu dönemde su geçirmezliklerini kaybederler. Bu 21 günlük sürede denize giremeyecekleri için aç şekilde karada mahsur kalırlar. Ama önlemini de alır tüy döküm öncesi şişmanlarlar.

       Kafatasına bitişik ter bezleri sayesinde beslenmeleri sırasında balıklardan ve deniz suyundan aldıkları tuzu dışarı atarlar. Oluşan bu konsantre tuzu da burun deliklerinden dışarı gagalarını silkeleyerek atarlar.

       Penguenler avlanmaya da gruplar halinde çıkarlar. Karadayken hantal ve yavaş olan penguenler 🐧 denizaltında balık kovalarken üstün tasarımları sayesinde 20 km’ye varan hızlarda yüzebilirler.

       Çok savunmasız sadece Afrika’da üreyen, üreme yeri de sadece Güney Afrika kıyıları ve denizleri ile sınırlı bu güzel kuşların geleceğine sahip çıkmak için 20. yüzyıla gelmiş, büyük gerileme yaşayan bizlerin küresel bir sorumluluğu vardır… Diye yazıyor.

       Kısaca özetledim turkuaz renkli deniz, renkli kocaman kayalar ve penguenlere bu kadar yakın olmak, onların birbirleriyle sosyalleşmesini izlemek inanılmaz keyif verdi. Belgesellerde çok izledim ama yakından tanık olmak bambaşka… 🐧

       Hepsi bu kadar rüzgâr kumları savurup makinamı da bozacak diye korkup dönüyorum. Yolda başka yuvalar da gördüm unutmadan yazayım.      Penguenlerin kuluçka süresi 65 gündür. Erkek ve dişi sırayla yumurtaya bakar, ısıtırlar bu sürede bir şey yemezler. Bebek yumurtadan çıktıktan sonraki 60 günde bebek tüyleri dökülür yerini su geçirmeyen gri-mavi tüyler alır ve artık okyanusa açılabilirler. Alttaki ilk fotoğrafa tıklayınca fark edebilirsiniz renk değil de tüyler kabarık şekilde. Bir veya iki yıl sonra bu tüyleri de döküp yetişkin siyah-beyaz görüntülerine kavuşurlar.

       Grupla buluşma yerimize giderken birkaç fotoğraf daha çektim. Bu arada hediyelik eşya satan yerlere uğradık. Önder, küçük yerel kızların dansını videoya almış eklerim.

       Bu kırmızılar giymiş güzel kızları izlemek gerek teşekkürler Önder’im…

       Boulders zaten Simons Town kasabasın ait bir bölge. Barbaros rehberimiz şehrin içine gidelim acıkanlar bir şeyler yer bir kısmınız da gezer dedi. Evet Simon Town Boulders’a gelmeden önce tepeden seyrettiğimiz Güney Afrika Donanması *Simon’s Town Deniz Üssü*nün bulunduğu güzel bir kasabadır. Tarihi çok eskilere dayanır neredeyse iki yüz yıl deniz üssü ve limanı olmuştur.

       Simons Town adını bölgenin ilk valisi Simon Van Der Stel’den almış. Liman ilk önce 1741’li yıllarda sömürgeci Hollanda Doğu Hindistan Şirketinin gemilerine, dışardan gelen ticaret gemilerine ve balina avcılarına da sığınak olarak hizmet etmiş. 200 yıllık tarihinde sonra Kraliyet Donanması’nın limanı olmuş. 1957 yılından beri de Güney Afrika Donanması’nın üssü olarak hizmet veriyormuş. Denizcilik açısından önemli bir liman kentidir. Cape Town’dan başlayan Güney Treni’nin de son durağıdır.

Cape Town- SimonsTown
Cape Town- Simons Town

       Rehberimizin yönlendirmesiyle gezmeye başladık zaten çok küçük bir kasaba. Binaları görünce aklıma hemen western filmlerindeki kasabalar geldi hani çatıları çok değişik, üçgen vari. Kasabanın tüm tarihi St. Georges Street’te biz de cadde boyunca gidiyoruz. Fotoğraftaki British Otel’de diğer yapılar gibi Victoria dönemi mimarisini koruyarak restore edilmiş tarihi bir yapı.

Cape Town- SimonsTown-St. George Street
Cape Town- Simons Town-St. George Street

       Az ilerimizde caddenin solunda ağaçlıklı yer meşhur Jubilee Meydanı’ymış. Fotoğrafta yerlilerin turistik eşya satış tezgâhları var. Görüldüğü gibi çok da büyük bir meydan değil.

       Alttaki fotoğrafta görülen yazıyı çektim ama bir de bana sorun, adamların bakışlarından tedirgin oldum makinam da kocaman. Öyle ki önümdeki köpek heykelini bile çekmeyi unutmuşum *Fotoğraf Web’den alıntıdır* paylaşayım. Donanmanın maskotu Danua cinsi köpek. Adı *Able Seaman Just Nuisance *. Ama hikayesini öğrendim.

       Just Nuisance Simons Town’daki deniz işletmesinin başkanının köpeğidir. İşletmeyi ziyarete gelen donanmanın askerleri henüz çok küçük olan köpeği çok sever ve her gelişlerinde onu yedirir, gezdirirler. Büyüdüğünde de nerde üniformalı görse peşlerinden gidip geminin içine kadar girer güvertede boylu boyunca yatarmış. Danua cins olarak zaten çok iri olduğu için gelen gidenin güvertedeki hareketine engel olur. Askerler artık sıkıntı olmaya başladın *Just Nuisance* demeye başlayınca da adı Just Nuisance olarak kalır.

       Zamanla onlarla trene binip Cape Town’a bile gider olmuş. Ama tren kondüktörü kızar, sahibinden köpeğini trenden uzak tutmasını ya da onun içinde bilet parası ödemesini talep eder. Yolcular, askerler ve yerli halk karşı çıkar. Tren şirketi olayı Donanma komutanına kadar şikâyet edince komutan olayı çözer. Ve Just Nuisance’yi donanmaya kaydeder yıl 1939, Just Nuisance artık donanmanın ilk ve tek resmi üyesidir. Ve evet askerler gibi ücretsiz tren kartı da olur… 😁

       II. Dünya Savaşı’nda askerlerin moral kaynağı olur ve Able Seaman-sıradan bir denizciyken *Ordinary Seaman* usta denizciliğe terfi de eder. 1944 yılında geçirdiği kaza sonrası iyileşmeyince uyutulmak zorunda kalır. Red Hill’deki mezarına askeri törenle gömülür. Kısaca böyle her zaman insanlar şanslı olacak değil ya…

       Meydanın denize inen kısmına yöneliyoruz. Arkadaşlar Fish&Cips yemek için Berthas restorana gitmişlerdi. Bizde aşağı Bordwalk’tan giriş yapalım ve inip iskeleye doğru gidelim. İlk fotoğraftaki güleç insan telden sanatsal işler yapıyor.

       İskele sakin genç bir çift var. Alttaki fotoğrafta solda görülen ağaçlıklı yer Jubilee Meydanı. Yunusları ve balinaları izlemek için düzenlenen tur motorları da buradan kalkıyor.

       İkinci fotoğrafta yazılanlar; Dünya çapında bilinen 80 deniz memelisi vardır. Balinalar ,yunuslar, ve balıklar. Güney Afrika kıyı şeridinde yunus nüfusu çok değil ama Balina nüfusunun %63’ü burada bulunuyor. False Bay’de gerçek kambur balinalar-Bryde balinaları ve şişe burunlu yunuslar ve esmer yunuslar görülür.

       Okyanusların Apex yırtıcıları, orka veya katil balinaları da nadiren de olsa buralarda görülürler. Bu muhteşem memelileri görmek için tekne veya turla yaklaşmak izne tabidir. Bakımları eğitimleri vs. için izinli tek firma biziz diyor tabelanın izahını da yapmış oldum….

       Vakit tamam haydi devam. 😊 İskeleden yukarı çıkıyoruz, St. George’s caddesinde bir tur yaparken gördüklerim. Son karedeki maviş araba Çin yapımı Haval-Jolion Hybrid rengi de pek güzel. Karşıya geçtik, arabanın arkasında gördüğüm duvar resimlerinde ne var bakalım dedim. İlk fotoğraf İngiliz elçiliği sanırım bina çok güzel. Sonra duvardaki çerçeveli resimlerden buranın vakti zamanında Donanma Amiralinin evi olduğunu anladık. Ama görünüşü sanki polis karakolu gibiydi çekmedim.

       Alttaki ilk fotoğrafta Afrikaans yazısı ile unutmuyoruz yazıyor. Çini işlemeli bir banktı ve Jubilee Meydanı’nda görmüş çekmiştim. Ne anlatmış olduğunu buradaki duvar resminde görünce öğrendim. Fotoğraflarıma hep tıklarsanız büyük olur görülür. Apartheid dönemini anlatan bu resimde 1967 diyor. Evlerinin önünde oynayan çocuklar 1 Eylül 1967’de zamanın hükümetinin kalkınma programına göre burayı Barrack Caddesini *Beyazların Bölgesi* ilan etmesiyle zorla evlerinden kopartılmışlardır. 1971 yılına gelinceye kadar Simons Town nüfusu yarı yarıya inmişti artık cıvıl ,cıvıl çocuk sesleri yoktu diye anlatıyor.

       Caddede çok güzel antikacılar, mücevher dükkanları ile böyle tasarım dikiş yapıp satan bir yer vardı bu güleç kızı iznini alarak çektim.

       Simons Town güzel bir kıyı kasabasıydı bence tam emeklilere göre sakin. Ama False Bay Balinaları ve yunuslarını görmek için turlar düzenleniyor yani aktivitesi bol yerlerden deniyor. Ben sevdim ama yaşayamam beyazları sevmiyorlar. Haksız da sayılmazlar. Seyredilesi güzel bir grafiti bırakıyorum size. Görsel- Önder Kaplan’dan. 💞

       Cape Town henüz bitmedi. 3. günümüzde görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

BÜYÜK AFRİKA TURU- GÜNEY AFRİKA-2 🇿🇦

CAPE TOWN-2.Gün

       Güzel geçen bir günün ardından Cape Town’daki ikinci günümüzdeyiz. Günümüze -Bugün programımız yoğun olacak diyen değerli rehberimiz Barbaros Kotoğlu’nun güleç yüzüyle başlıyoruz.

       Şehir merkezinden geçiyoruz şehir uyanmış. Güzel binalar ve hemen kapılarının dibinde evsizlerin çok olduğu bir caddeden geçiyoruz. 🤷‍♀️ Sağ tarafımızda Signal Hill tepesi var. Önceki yazımda bahsetmiştim Signal Hill yani sinyal tepesi adı üstünde gemilere top atışı vs. ile sinyal yollanan bir tepe. Günümüzde hala aktif ama sadece pazar günleri saat 12:00’de top atışları yapılıyor, vakit olsa gün batımı ve Cape Town’ı seyretmek harika oluyormuş. 

       Yolumuz Bantry Bay’a doğru iken şu güzel evin tepesinden Signal Hill’den sonraki tepe *Lion’s Head* göründü. Masa Dağı’na çıktığımızda daha güzel görünecekmiş şimdilik bu kadar görelim.

       Ardından sol tarafımızdan harika bir manzara göründü. Rehberimiz Cape Town’ın yazlık bölgesi genel anlamda da zenginlerin yaşadığı Atlas (Atlantik diye de anılıyor arada öyle yazabilirim) Okyanusu’ndaki plajlar bölgesi. Şu manzara nasıl güzel. Arkadaki dağ sırası Twelve Apostles-Oniki Havari dağları ve aşağıdaki plajı da aynı ad ile biliniyor. Biraz yukarıdan dolanarak aşağıya iniyoruz. 

Cape Town- Camp's Bay bölgesi

       Bulunduğumuz yer Clifton bölgesi diye geçiyor. Bölgenin bembeyaz kumlarıyla ünlü 4 ayrı plajı varmış. Görmek için paralel yoldan ve daha geriye gitmek gerekiyordu. Özellikle zenginlerin yaşadığı en lüks bölgeymiş. Neyse şimdi geniş ve güzel bir yola indik; Victoria Road ve tabelada Camp’s Bay bölgesinde olduğumuz yazıyor.

       Önce Glen Beach’den geçiyoruz. Zaten hepsi yan yana kardeş koylar. Glen Beach rüzgarının güzelliği ile sörfçülerin mekânı. Plajda yüzmeye izin verilmiyormuş. Ayrıca suyu da hayli soğukmuş. Bizim Akçay kadar var mı? diye sordum Barbaros Bey, oo daha soğuk dedi. 10-12 bazen 8 bile oluyormuş. Ama kışın iki kat daha sıcak olur dedi. Gerçi okyanusun suyu hep soğukmuş. 

       Zenginlerin kiraladıkları yazlık evlere bungalov diyorlar hayli de pahalı, kişi başı 8500 R ödeniyor sayıca da çok azmış. Yolun altında kaldığından göremedik. Arabadan inmeyince hareket halinde çektiğim(iz) fotoğraflara bakalım yine de çok güzeller. Sağ üstteki küçük karede görülen toplar. *korsanlara karşı kullanılmış olabilir* 🤷‍♀️ 

       Hemen yandaki körfez ve plajı Camp’s Bay upuzun bir kumsala sahip. Çok da güzel kumları var, denizin rengi harika zaten mavi bayraklı. Körfezde gel-git olayı çok akıntı da fazla olduğundan iyi yüzme bilinse bile tehlikeli olabiliyormuş. Ayrıca köpek balığı🦈 riski de cabası. Sörf🏄‍♀️ ve yamaç paraşütü bölgenin özelliği.

       Camp’s Bay yerli halk için Afrika’ya özgü piknik yapıp mangal yakmak için en popüler yerlerden biri. Pahalı bile olsa turistlerinde rağbet ettiği sahil şeridi.  Çevre lüks lokanta ve kafelerle çevrili, Hard Rock kafe gözüme takılanlardan. Bildik tatil bölgesi ve yazlıklar. Bakalım sahilden gözüme takılanlar. Cape Town Water Front girişindeki Afrika Çağdaş Sanat müzesi Zeitz MOCAA’da gördüğümüz Güney Afrikalı sanatçı Marco Oliver’in metalden diğer bir yapıtını Camp’s Bay’da görmek hoş bir sürpriz oldu.    

       Victoria Bulvarı’ndan devam ediyoruz. Tabela bize Hout Buy M6 dan devam derken halk için yapılmış bir havuzu da görmüş olduk. Yol çok uzun sayılmaz 15 dakika sonra Hout Bay’dayız. Hout, Flemenkçe ahşap demek koydaki tüm yapılar da ahşaptan olunca da körfezin adını Hout olarak kullanır olmuşlar.

       Küçük kıyı ilçeleri hep sevmişimdir görünce bayıldım. Marinada yelkenli lüks yatlarla dolu, bu nasıl bir zenginlik ya da Afrika’da hayal ettiğimiz fakirlik diye de düşünmeden edemedim. Hep söyleriz görmeden, yaşamadan bilinmiyor. Hout Bay körfezinin sahili de hayli geniş ve çok güzel incecik kumlu öyle ki, rüzgarda uçuşuyorlar.

       Motora bineceğimiz yere yürüyorum etrafta balık lokantaları, kafeler var ama benim gözüm hemen yerel eşya satan standlara kayıyor. Benim için alışveriş değil fotoğraf çekimi önemli. 📸 Ama rehberim dönüşte boş zaman vereceğim çekersin dedi. Ben yine de Önder’in fotoğrafını gişenin önünde fiyatlar ve motor görülecek şekilde çektim. Bizi özel müzikleri eşliğinde bir grup yerli müzisyen yolcu etmeye geldi etraf şenlendi.

       Kıyıdan ayrılmaya başladık. Dubalara sere serpe yayılmış güneşlenen fok balıklarına bakın işte biz onların kolonilerine gidiyoruz. Karabataklarla arkadaşlık eden balıkçıların beslediği foklar olsa gerek az önce kıyıda gördüm dönüşte bakarım dedim. Evet dünyanın en büyük fok kolonisi olan Duiker adasına gidiyoruz. Motordan görüntüler.

       Motorumuz hızlı yol almak için olsa gerek ya da kayalık da olabilir kıyıya pek yakın gitmiyor. Ama inanın sanki sandalda gibi çalkalanıp duruyoruz. Rüzgar evet çok fazla. Çekebildiğim kadarı ile Hout kasabasının evleri göründü, ilk fotoğrafta duvarlarına çok da güzel grafiti yapmışlar. Ama yine de bazı evlere yüksek demir korkuluk yapıp tellerle de çevirmişler. Yani yerlisi de olsanız güvenlik had safhada olmalı. Biz henüz ters bir durumla karşılaşmadık ama kaldığımız otele bile iki güvenlikli kapıdan geçip girdik. Gerçi gündüz aleni bir durum söz konusu değilmiş. 2. fotoğraftaki köşeyi dönünce 3. fotoğraftaki tepe daha iyi gözüktü. Haydi bakalım mı?

       Biraz daha gidince karşımıza çıkan manzara ve Duiker adası…

Cape Town- Hout Bay-Duiker (Fok) Adası
Cape Town- Hout Bay-Duiker (Fok) Adası

    Motor aynı ceviz kabuğu gibi sallandıkça fotoğraf çekmeme de engel oluyor. Rüzgâr hayli kuvvetli elbette açık deniz yani koskoca Okyanus bu makinayı çarpmayayım, denize düşmeyeyim diye sıkıca demire tutunup çekmeye çalıştım. Denize düşersem köpekbalıklarına yem olmam işten bile değil. Burası bir koloni yani sayıca hayli çok Fok olunca Köpekbalıkları da çok oluyormuş. Bu kadarcık bir ada etrafını dolaşıp döneceğiz. Fotoğraflarda göreceksiniz çoğu güneşleniyor.

Elbette en güzel yanı onları doğal ortamlarında gözlemlemek. Birbirleriyle kavgalarını izlemek arada suya atlayıp sırt üstü yatmaları çok keyifli. İşte bir örnek.

Cape Town- Hout Bay-Duiker (Fok) Adası
Cape Town- Hout Bay-Duiker (Fok) Adası

       Henüz hiç köpekbalığı görmedik ama etrafta başka turist motor ve botları var. Biz ada turunu bitirdik dönüyoruz çok değil anca 2o dakika kadar olmuş. Bir o kadar da dönersek çok bir zaman sayılmaz. Hoş Barbaros rehberim bugün program çok dolu demişti. 

       Hout Bay’a döndük bizi yine aynı müzisyen grup karşıladı. Ben doğru otantik tezgahlara. Renklerin güzelliğine bakınız. El işçiliği süper ve çoğu ahşap işlerin hepsi tik ağacından yapılmış.

       Önder tezgahlara baka dursun ben fok terbiyecisini gördüm oraya koşuyorum. Grup arkadaşım adamla konuşurken ben sürekli çekiyorum. Adam balık vererek kendisini ses ve görüntü olarak taklit etmesini öğretmiş. İyi ama fok sanki hasta gibiydi. Unutmadan buradaki fokların cinsi kürklü fok. Duiker Adasında pek belli olmuyordu ama fotoğrafta belli oluyor. Ve fotoğraflara lütfen tıklayarak bakınız. 

       Midibüsümüze bindik Hout Bay körfezini karşıdan görecek şekilde harika manzaralar eşliğinde kıvrıla, kıvrıla gidiyoruz. Barbaros rehberimiz güzel bir yerden granit kayalar üzerine yapılmış Chapman’s Peak yolundan geçeceğiz dedi. Yol çok virajlı sadece 9 km ama yüzün üzerinde virajı varmış göreceğiz. Güzel bir seyir yerinde durduk manzara muhteşem, Hout Bay’dan hemen sonraki koy burası. Granit kayalardan örülmüş duvarların kıyısından yolun karşısına geçtik. Aşağıda görünen uçsuz bucaksız sahil Noordhoek Plajı. Önce granit kayaları görelim. Bu güzel Chapman’s Peak yolu bisikletçilerin de gözde rotalarındanmış.

       Noordhoek Beach çok güzel ama kumsalı çok geniş şahsen o kadar yürüyüp de denize girmem. Ayrıca çok sığ ve belki de köpekbalığı vardır. 😁Fotoğrafı özellikle tek koyuyorum işaretlediğim yerde 123 yıllık gemi iskeleti var. 1898 yapımı bir İngiliz yelkenli gemisi adı Kakapo.

       Kakapo 1900’lü yıllarda ilk yolculuğuna İngiltere’nin Galler bölgesinden başlamış. Avusturalya’ya Sidney’e gidiyorken Cape Town’da bir mola verir sonra güneye Hout bay’a doğru yoluna devam eder. Körfeze yaklaştığında fırtına artar ve gemiyi Champman’s Bay’ın iyice güneyine doğru sürükler. Yani altta fotoğrafını paylaştığım Noordhoek açıklarındayken. Kaptan tamam burası Camp Point diye düşünür dümeni sahile kırar ve gemi hırçın dalgalardan kurtulsa da kumsala gömülmekten kurtulamaz… Zira kaptan yanılmıştır burası Chapmans Peak’tir Cape Point değil.

       Uzun uğraşlar verilse de gemiyi yüzdürmeyi başaramazlar. Şimdi yılların rüzgarı, kumu ve dalgaların aşındırmasıyla sadece kazanından bir parça ile gövdesinin parçaları kalmış. 

Güney Afrika- Cape Town-Noordhoek Beach
Güney Afrika- Cape Town-Noordhoek Beach

Bu güzel yoldan devam ediyoruz. Manzaralı bir güzel yer daha buyrun fotoğraf çekenler diyen Barbaros rehberimizi dinledik. Aşağıda görülen sahil kasabası Simon’s Town çok eski bir tarihe sahiptir ve Güney Afrika Donanması’nın en büyük üssüdür. Manzara şahane.

Cape Town- Simon'sTown
Cape Town- Simon’sTown

Simon’s Town’ı daha sonra ziyaret edeceğiz önce yolumuz Cape of Good Hope. Geçtiğimiz yerler tümüyle Ümit Burnu Doğa Koruma alanı *Cape Of Good Hope Natura Reserve *dır. Etrafta çok fazla Babun (bir cins çok yırtıcı maymun🐒) göreceğiz ama arabadan inmek yok dedi. 🤫😁 Yoldan görüntüler; köylü bir aile evi, babunlar ve özel bir devekuşu çiftliğinden bir enstantane…

       Cape Point’ten devamla sonunda Cape Of Good Hope giriş kapısındayız biletler alınıyor ve eski adı Fırtınalar Burnu olan, şimdiki adı *Ümit Burnu- Good Hope*a gidiyoruz. İlk karede sörfçüler var, Ümit Burnu’na gelmeden önce küçük körfezde, ikinci kare zaten giriş ve ücret ödeme gişeleri. Ümit Burnu’na hemen de gidilmiyor yine 1 km mesafe var gibi. 

       Evet Ümit Burnu’ndan bahsedelim, hayli yüksek kayaların olduğu bir yapısı var. Adı malum fırtınalar burnu haliyle adını aldığı kuvvetli fırtınalar sıcak su Agulhas ve soğuk su Benguela akıntıları sebebiyle oluşuyor. Şansımıza fırtına yok. Ama rüzgar gerçekten de çok... 💨

       Ümit Burnu- Cape of Good Hoop- aslında hemen söyleyelim; Güney Afrika’nın en güney ucu burası değil. Burası GÜNEY AFRİKA’NIN *EN GÜNEY BATI NOKTASI* Evet Güney Afrikaya ayak basan Portekiz’li kaşif Bartolomeo Dias‘ın keşfedip adını Cabo des Tormentas *Fırtınalar Burnu* diye adlandırdığı burun burası.

       Ama AFRİKA KITASI’NIN EN GÜNEY UCU- Cabo das Agulhas* İğne Burnu* dur ve 55 kilometre daha güneydedir. 

       Evet maden Bartolomeo Diaz dedik biraz tarihten bahsedelim. Ucu yine bize dokunuyor. 😉 1453 yılında Fatih’in İstanbul’u fethetmesiyle Avrupa’nın ipek ve baharat ticareti yaptığı Hindistan’a ulaşan yolu da sekteye uğramış. Avrupalılar Hindistana denizden ulaşmanın yollarını aramaya başlamıştı. Özellikle denizcilikte önde olan Portekizliler defalarca Afrika kıtasını aşmayı denemişti. O yıllarda ticaret yollarının bir kısmı denizden, bir kısmı da karadan geçiyor. Sonuçta tüccarların tüm Ortadoğu ülkelerini aşarak gitmeleri gerekiyordu ki bu da onlara çok zaman kaybettiriyordu.

       Sonunda Bartolomeo Diaz 1467 yılında bu iși hırs yapan Portekiz Kralı II. Joao’un (İngilizce John demekmiş) emriyle Lizbon’dan denize açılır. Yönünü kaybetmemek içinde kıyıya paralel gider. Afrika kıtasının bir tarafı Atlas Okyanusu diğer tarafı Hint Okyanusu’dur. Diaz en Güneybatı uca geldiğinde fırtınaya yakalanır rotadan sapmamak adına mücadele ederken gemiyi parçalama riski doğar ve mecburen rotasını bilemediği bir yöne çevirir.

       Çok şanslı olan Dias’ın yönü okyanustaki dairesel bir akıntı olan (sıcak su Agulhas-Soğuk su-Benguela) birleşimi ile değişir ve farkında olmadan kendini Hint Okyanusunda bulur. Diaz o çok aranan deniz ticaret yolunu burnu geçerek 1488 yılında bulmuş olur. Ve yaşadıkları fırtınalı günler nedeniyle Dias Güney Afrika’nın bu Güneybatı ucuna Cabo das Tormentas *Fırtınalar Burnu* adını verir. Ancak Portekiz kralı bu ismin tüccarları korkutup Hindistan’a gitmekten caydıracağı düşüncesiyle fırtınalar adını *Ümit Burnu* olarak değiştirir. 

      Artık Ümit Burnu’ndayız fotoğraflarda görüldüğü gibi her taraf kızılın tonlarında renkli taşlarla dolu ve insanlar tırmanıp denizi izliyor.

       Evet tam 10 yıl sonra 1498 yılında yine Portekizli kâşif Vasco Da Gama Ümit Burnu’nu aşarak hedefindeki Hindistan’a ulaşır. Avrupalılara deniz ticaret yolu açılınca da söz sahibi onlar olur. Çok uzun bir süre en hareketli deniz ticaret yolu olmuştur ama zamanın korsanlarını da yaratmış olur. Elbette ipek ve baharat yolu önemini, Osmanlı İmparatorluğu ile İran da ticaret alanındaki üstünlüklerini kaybetmiş oldular. Ne zaman Süveyş kanalı açıldı işte esas o zaman Hindistan’a ticaret yolu kısaldı ve Ümit Burnu’da önemini kaybetti.Şimdilerde bu deniz ticaret yolu bazı yat yarışlarının rotasına dahil edilmiş.

       Bir kısım turistte yaya yolunu takip ederek deniz fenerine gidiyorlar. Yol uzun biz midibüsle gideceğiz.

Cape Town- Cape of Good Hope
Cape Town- Cape of Good Hope

       Bir de güzel efsanesi var *Uçan Hollandalı* yukarda bahsetmiştim, Atlantik Okyanusu ile Hint Okyanusu’nun buluştuğu bu yerdeki fırtınaya sebep olan akıntılar var. Doğudan gelen sıcak su Agulhas akıntısı ile Kuzeybatıdan gelen soğuk su Benguela akıntısıdır. Bu akıntıların oluşturduğu korkunç fırtınalar birçok geminin de enkaz haline gelmesine sebep olur. Zaman içinde enkazların yine fırtınalar nedeniyle kaybolması, insanların ufukta görülen dumanlı göz yanılmasını kaybolan hayalet gemi sanmaları hala popüler olan *Uçan Hollandalı* efsanesini doğurmuştur. 

       Mitolojik hikayesi; Uçan Hollandalı *De Vliegende Hollander, Flying Dutchman* 17. yüzyılda denizci efsanesinde adı geçen yine hayalet bir yelkenlinin adıdır. Yelkenlinin Hollandalı olan kaptanı *Van Der Decken* Ümit Burnu’nu geçmeye çalışırken fırtınaya yakalanır. Mürettebatın geri dönelim uyarılarına kulak asmaz tabiri caizse *bu yolda ölmek var, dönmek yok (haşa) Tanrı bile yolumdan döndüremez* deyince ve bir daha yelkenliden haber alınamayınca yelkenlinin tanrının lanetine uğradığı ve sonsuza kadar okyanusta dolaşacağına inanılır. Öyle ki, fırtınalı havalarda ufukta görüldüğü bile söylenir. 

       İlk kayıtlı belge olarak 1795 yılında George Barrington’un* Botanik Koyuna Seyahat* adlı eserinde yeralır, sonra Thomas Moore’un bir şiirinde bahsi geçince de İngiltere’de hayli popüler olur. Yine ilk kez 1835 yılında bir İngiliz gemisi Uçan Hollandalı yelkenlisini gördüğünü rapor eder. Ardından İngiliz Kraliyet Donanması hayalet yelkenliyi gördüğünü resmi kayıtlara geçirir. Ve o yıllarda Alman besteci Richard Wagner’de Uçan Hollandalı’dan esinlenerek aynı adlı bir opera bestelemiştir. *De Vliegende Hollander*

       Ve işte biz de Ümit Burnu’nda olduğumuzun belgesini de buraya ekleyelim. Çok enteresandır tabelanın bir görevlisi var herkesi sıraya sokuyor sonra elinden telefonunu alıp onları çekiyor. Bizim Barbaros rehberimiz ben çekerim dedi ve fotoğraf Barbaros rehberimin objektifinden bu vesileyle kendisine tekrar teşekkür ederiz. 🥰 Evet Cape Town’a gelip, Ümit Burnu’na uğrayıp da fotoğraf çektirmeyeni Güney Afrika’ya gelmiş kabul etmiyorlar. Kesin bilgidir. 😁 🥰

53-423b

     Cape Town 2. gününde program yoğun demiştik. Daha gidilecek, görülecek harika yerler var. Siz benden ayrılmayın. Biz bir yemek molası kadar ara verip hemen gelelim. Cape Town 2. gün devamda görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

BÜYÜK AFRİKA TURU-GÜNEY AFRİKA-1 🇿🇦

*Cape Town* 1.Gün

Merhabalar, yaptığımız gezilerde yıl olarak artık günümüze geldik ve yine sizlerleyim. Malum koronalı yılları geride bıraktık sayılır. Kolay değil dolu dolu tam üç koca yıl hem de yasaklarla dolu. Nihayet 2023 yılına geldiğimizde şu sıkıntılı ortamdan kurtulalım diye araştırmalara başladık. Her zamanki gibi Önder’in önderliğinde 😌 yine güzel bir tur şirketi olan Ejder Tur ile Büyük Afrika Turu’na yani Güney Afrika, Botswana, Zambiya ve Zimbave’yi kapsayan 12 günlük 4 ülke gezisine katılmaya karar verdik. Önceden Afrika kıtasında gezdiğimiz tek ülke FAS idi.

Korona hala bizim için tehlikeli sayılırken Afrika’nın başka tehlikesi olabilir miydi? Evet konu endemik hastalıklar için gerekli olan aşılardı. Biz her türlü covit aşısını olduğumuz için yine de kesinlikle maske takarız 😷 ama gerekli olan aşıları ki bunlar; Sarı Humma, Sıtma vs öğrenelim ona göre yaptıralım dedik. Seyahatsağlığı.gov.tr den öğrendik ama yine de Kuşadası’ndaki merkezine uğradık. Şubat 2023 itibariyle gideceğiniz 4 ülkede de salgın raporu yok isterseniz yaptırın denince vazgeçtik. Ama Sıtma’ya karşı gerekli ilaçları her ihtimale karşı alın dediler. Önder hemen henüz turdan dönmemiş olan muhtemel rehberimize danışalım dedi. Rehberimizi öğrendik, Barbaros Kotoğlu’na ulaştık kendisi zaten Güney Afrika’da yıllarca yaşamış (çok deneyimli ve başarılı bir rehbermiş ki, öyle) siz bilirsiniz ama bana sorduğunuz için söyleyeyim gerek yok deyince hem de karaciğerimizi yormamak adına sadece ağrı kesici ve sinek kovucu spreylerle gitmeye karar verdik. Türkiye Covid-19 aşı sertifikamızın çıktısı alındı. Çok heyecanlıyım. 💃💃💃

Bizim yeşil pasaportumuz var ama zaten Güney Afrika Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarından vize istemiyor. Pasaportunuzun seyahat tarihinizden itibaren 6 ay geçerlilik süresi olması yeterli. Hazırlıklar başladı ve her zamanki gibi İstanbul çıkışlı olunca torunları da görme fırsatı çıkmış oldu. Evet gün geldi tarih 24 Şubat 2023 ve Türk Hava Yolları ile Güney Afrika’nın ikinci başkenti sayılan Cape Town şehrine uçmak üzere İstanbul Hava Limanındayız. Uçuş saatimiz 01:50 ama her zamanki gibi çok erken geldiğimiz için çevreyi biraz gezdik. Havalimanı bakalım bu kez hangi sanat dallarına ev sahipliği yapmış.

Gördüğümüz bu eserlerin çoğu kullanılabilir her türlü obje ile yeniden yaratılmış. Üstteki son fotoğrafta görünen eserin yanındaki açıklamada artık parça kumaşlardan ticari adı *denim* bizim bildiğimiz adıyla kot kumaşından yapılmış, sanatçısı Deniz Sağdıç yazıyor… Bu sanat dalına kısaca sürdürülebilir sanat akımı deniyor. Çok başarılı buldum.

24 Şubat Cuma günü THY kontuarlarında bize eşlik edecek rehberimiz Barbaros KOTOĞLU ile tanıştık. Uzun yıllar Güney Afrika’da yaşamış çok güleç ve işlerimizi kolaylaştırmak için koşturan güzel insan. Çok da bilgi aktaracağından emin oldum daha da çok sevindim. Grupla da tanıştık toplam 20 kişi anca varız, zaman su gibi geçti saat 01:00, tarih de 25 Şubat oldu bile.

THY’ları ile gecenin bir yarısı 01:50 de başlayan seyahatimizin ilk ayağı olan Cape Town’a uçmak üzereyiz. Hayret edilecek bir şekilde uçakta tek boş koltuk yok. Yol uzun toplam 11 saatlik bir uçuş dolayısıyla gecemiz uçakta geçti ve 25 Şubat 2023, saat 11:45’te Cape Town Havalimanı’ndayız. Bizi güzel bir pano karşıladı.

Güney Afrika- Cape Town Havalimanı

Güney Afrika ülke olarak kendini hep medeniyetin doğduğu yer olarak gördüğü için halkı da Cape Town’ı *Mother City* Afrikan’nın anası yani ana şehir olarak sayar. Havalimanının içinden görüntüler, her şey süper güzel. Dev bir akvaryum ile insanlar okusun diye kütüphanesi bile var. Şehir kendini *Dünya’nın şarap başkenti* olarak da lanse etmiş bakın… 🍇🍇🍇 Ki Barbaros rehberim göreceksiniz üzüm bağları ile dolu bir şehir sizlere göstereceğim dedi.

       Hayli büyük bir havalimanı çıkışa kadar döne döne gittik, nerdeyse başımız dönecekti neyseki rehberimiz sayesinde fazla uzun sürmeyen işlemler sonrası bizi bekleyen midibüse bindik. Kalacağımız otel Waterfront denen Cape Town’ın merkezinde 4 yıldızlı Capetonıan Hotel. Otele gitmeden önce döviz işini halletmemiz gerekti ve nihayet merkezde Cape Town’dayız. 

       CAPE TOWN; Uzun yıllar ve bence hala insanları sömürülen ve köle gibi ucuza çalıştırılan ülkenin, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin bilinen üç başkentinden yasama görevini üstlenen şehri. Tarihi ile de en eski liman kenti. Yüksek dağlarla çevrili düz bir ovada kurulmuş. Bilinen ilk yerli halkı Khoi ve San kabileleri ancak net ve yazılı bir tarih olmadığı için hangisi önce yaşamış bilinmiyor. Sadece onların da buraya göç ile geldiğine inanılıyor.

       Halkın çoğu Hristiyan az bir kısmı Müslümandır. İngiliz, Fransız ve Hollanda tarafından yönetildikleri dönemden kalma 11 dil kullanıyorlar. Yazışma dili resmi olarak İngilizce. Ama Hollanda aksanıyla konuştukları bir de Afrikaans’ca var. 

       Bilinen en eski tarihi, bulunan 600 milyon yıllık fosillerden 😳 ve taşların yapısından, yaşamla ilgili bulgular da Masa Dağı’ndan çıkarılmış. Volkanik bir kıta olan Afrika denizinden yükselen bir yarımadadır. Cape Town’da Cape yarımadasında kurulmuştur. İçilebilir efsane kaynak suları var. Ara ara tarihinden de bahsedeceğim. 

       Merkeze doğru giderken güzel bir bina gördük; Civic Center-Halk Merkeziymiş. Ön yüzdeki yoldan bile görülen mural-duvar resmi var ve görülen kişiler fotoğrafın solundaki Desmond Tutu sağdaki Nelson Mandela. Her ikisi de Güney Afrika tarihinde yer almış önemli adamlar ve Nobel Barış Ödüllü kişiler. Bakalım, otobüsten ama olsun iphone iyi iş çıkarıyor gibi. 😉 Şehir güzel, insanlar sürekli hareket halinde ve her yerde bir şeylerin pazarı var.

       Döviz bozdurma işi için şehir merkezinde bir yere geldik. Döviz bürosu değil otantik eşyalar satan güzel bir butik ama aynı döviz bürosu gibi çalışıyor. Yerel para birimleri Güney Afrika Rand’ı. (ZAR) Ama dolar da geçiyor olunca biz almadık zira bitiremezseniz elinizde kalıyor. Neyse benim dikkatimi hemen yanındaki art galeri çalışanı ile yoldan geçen güzel Afrikalı gençler çekti. Fotoğraflara tıklayıp bakmanızı öneririm. ☺️ Yakın çevrede hemen bir kilise gördüm fotoğrafını çektim. Çevresi pazar yeri gibiydi ki, meşhur Long Market’miş ama bakamadık hemen otele gitmeliydik. Bir koşu kapısına kadar gidip tabelasından kilisenin İngilizlerden kalma Metodist (Hristiyanlığın Protestanlık mezhebine bağlı manevi bir düşünce sistemi) -İsa’ya adanmış bir kilise olduğunu öğrendim. Bakınız.

       Bir saatlik otel molası sonrası şehir turumuz için midibüse bindik. Döner bir kavşaktan geçerken Güney Afrikaya ayak basan ilk Avrupalı olan ve Ümit Burnu’nu *Fırtınalar Burnu* diye adlandıran Portekiz’li kaşif Bartolomeo Dias‘ın heykelini gördük. Bartolomeo zamanın modası geniş paltosu ile betimlenmiş. Bir elinde şapkası diğer elinde usturlap’ı ile (gökyüzü yıldız konumlarını ölçümleyen Astronomik ölçüm cihazı) fırtınalı Güneydoğu’ya bakıyor. 

Cape Town- Bartolomeo Dias heykeli
Cape Town- Bartolomeo Dias heykeli

       Büyük bir tesadüf mü? Elim bir son mu? 🤷‍♀️ Bartolomeo Dias keşfettiği ve Fırtınalar Burnu dediği bu bölgede birgün gemisi ile yine fırtınaya yakalanır. Gemisi ve bütün mürettebatıyla birlikte Okyanusun azgın dalgalarına yenik düşerek hayatını kaybeder. Ben elim bir son diyorum. Dias’ın keşfini daha sonra detaylandıracağız diyen rehberim Barbaros Bey’i dinlemeye devam ediyoruz. Şimdi yolumuz ünlü Cape Town Belediye binasına doğru.

       Cape Town şehir olarak oldukça güzel. Halen moden yüksek binaların yapımının devam ettiğini görüyoruz. Ama kaldırımlara bakarsak evsizler de hayli çok. Adı sevgili olan Darling Street’te harika bir binanın önünde midibüsten iniyoruz. Gerçekten muhteşem bir bina İspanyol mimarisi imiş. Caddenin karşısında çok büyük bir meydan Grand Parade var. Halk meydanı büyük mitinglerin yapıldığı yer. Aslında her türlü etkinliğe hizmet veriyor.

       Bizim Belediyelerin önünde de genelde böyle alanlar var. Burada şimdi yeni ve ikinci el giysi, çiçek satan kadınlar yemek yemek için çadırlar kurulmuş tam orta yerde de bir heykel var. İngiliz Kral VII. Edward’ın heykeli Kraliçe Victoria’nın en büyük oğlu. 1905 yılında meydana konmuş. Tarihte en büyük ırkçılık protesto gösterileri burada yapılmış. Bu çok ses getiren protesto sonucu ertesi yıl Nelson Mandela serbest bırakılmış. Ayrıca 2010 yılında buraya kurulan dev ekrandan yine binlerce insan FİFA Dünya Kupası maçlarını izlemiş. Buraya ve çevreye bir bakalım. Fotoğraflara tıklayalım. ☺️

       Hemen karşımdaki güzelliği kayda alıyorum. Belediye binası 1905 yılında inşa edilirken ticaret merkezi gibi düşünülmüş ve ofislere hizmet veriyormuş. Mimari malzemeleri çeşitli ülkelerden gelmiş. Dış cephenin bal rengi taşların menşei kireçtaşı ve İngiltere’deki Bath şehrinden ithal. Saat kulesi ve çanları ile yine Londra’daki Big Ben’den uyarlanmış çanları oradaki St. Mary’s Kilisesinden getirilmiş *Westminster quarters * diye bilinen bu çok özel çanlar 🔔 🔔 oradakiler gibi aynı melodiyi çalıyormuş, biz duymadık. 

GA- Cape Town- City Hall
GA- Cape Town- City Hall-Belediye Binası

       Balkonunda Nelson Mandela’nın halka seslenişini temsil eden heykeli konmuş. Halkın ırkçılığa karşı protestolarının sonucu 1990 yılında tam 27 sene sonra özgürlüğüne kavuşan Mandela hemen buraya koşup tarihi balkon konuşmasını yapmış. Elinde yazılı kağıdı ve gözlüğü ile görünüyor. Gözlükte eşininmiş kendi gözlüğünü aceleyle hapishanede unutunca karısının okuma gözlüğünü istemiş. Halkına seslenişinde burada onların hizmetkarı olarak bulunduğunu, barış ve özgürlük adına hepinizi selamlıyorum mealinde bir konuşma yapmış.

GA- Cape Town- City Hall-Nelson Mandela
GA- Cape Town- City Hall-Nelson Mandela Heykeli

       Belediye binası şimdilerde çok çeşitli kültürel olaylara, şehir kütüphanesine ve Flarmoni Orkestrasına ev sahipliği yapıyor. Midibüsümüzle yola yeniden revan oluyoruz. 

       Yine bir kavşaktan geçerken gördüm Long Street -Turkısh Bath evet yaa Türk hamamı var. Edward döneminde yapılmış 1908 yılında restore edildiğinde yüzme havuzu da eklenmiş. 

GA- Cape Town- Türk Hamamı
GA- Cape Town- Türk Hamamı

       Devam ettik az sonra Hyatt Regency Oteli dönünce Wale caddesiymiş indik. Ortam aniden öyle bir değişti ki, nasıl bir renk cümbüşü anlatamam. Bu duyguları daha önce Goa’da Latin mahallesindeki Fontainhas evlerini gördüğümde yaşamıştım. İnanamıyorum düpedüz fotoğraf cennetine düştüm. Ve evet burası Bo-Kaap denilen Müslüman Mahallesi. Sayın rehberimiz Barbaros Bey’den ön bilgiler geliyor. 

Bo Kaap;

       Afrikaans dilinde *Cape’in üstünde*anlamındadır. Ama ilk yıllarda adı Hollanda’lılardan dolayı Waalendorp’tur. Kısa tarihi; Cape Town’a ilk ayak basan Avrupalı kaşif olan Bartolomeo Dias demiştik ikinci kişi de Vasco da Gama 1497 yılında keşfi tamamlayıp Hindistan’a giden gemici. 1652 yılına gelindiğinde Hollanda Doğu Hindistan Şirketinin elemanı Jan Van Riebeck, Asya’ya giden gemilere yiyecek ve barınma sağlamak üzere Cape Town bölgesine gelir ve daha sonra ilk ahşap kulübelerle *Hope* Ümit kalesini inşa ederek yerleşik düzene geçerler. Bu keşif çağında tüm devletler yarış halinde sömürge edinmek için uğraşıyorlar. En hızlıları İspanya ve Portekiz olsa da Fransa, Birleşik Krallık ve Hollanda da hızlı bir şekilde olaya dahil olmuşlardır.

       1679 yılında da Simon van der Stel kalenin yani Cape’in ilk valisi olur. Bu kişi de yine Hollanda Doğu Hindistan şirketinin elemanı aynı zamanda üzüm yetiştiricisi ve bölgedeki harika bağların kurucusu. Neyse dönemin Asya’da sömürge zengini olarak altın çağını yaşayan Hollanda’dır. Ama denizde üstünlük İspanya ve İngiltere’dedir. Hollanda’nın o dönem sömürgesi olan ülkelerden de çoğu müslüman olan halkı zorla Cape Town’a köle olarak getirir. Getiren de Hollanda Doğu Hindistan şirketidir. Getirdikleri köleleri de Bo Kaap bölgesinde yaptıkları barakalara kiracı olarak yerleştirirler. Kısaca Afrika’da kolonisi olan Hollanda Güney Afrika’ya da İngiliz ve Fransızlardan önce ilk gelen sömürge ülkesi olmuştur.

       Asya’dan ilk göç 1654 yılında Endonezya’dan başladı ve müslümanlığı ilk onlar getirdi. Sonra Hindistan’ın kast sisteminden kaçanlar, Malezyadan göçenler, Sri Lankalılılar hepsi Hollandalılar tarafından alınıp Cape’te köle olarak satılıyorlar. Fransa’dan göçenler de din savaşlarından kaçan Protestanlardı. Onlar da Fransa’dan kaçıp Hollanda’ya geldiler ama yine Hollanda tarafından Cape’e getirildiler zira zengin ve kültürlüydüler üstelik şarap yapımında bilgiliydiler. Haliyle bağlarda köle olarak çalıştırıldılar.

       1700-1800’lü yıllara gelindiğinde Fransa ile İngiltere savaş halindeyken Fransa Cape’i İngilizlerden her zamanki gibi korumak amaçlı bir grup asker yollar. Ama bu arada Fransa Hollanda’yı işgal eder ve askerler Cape’den ayrılır. İngilizler 1795 yılında Muizenberg savaşı ile Hollanda’nın elindeki Cape’i işgal eder. Bir barış anlaşması yapan İngilizler Cape’i Hollanda’ya verir. 3-4 yıl sonra yapılan bir savaşta Yine İngilizler Cape’i Hollanda’dan geri alır ve hakimiyetleri 1960 yılına kadar sürer.

       Konu karışmadan Bo Kaap’a devam edelim. 1834’te İngiltere’deki köleler serbestlik kazanınca Cape Town’daki köleler de serbest kalır. Müslüman olan köleler kiracı oldukları barakaları satın almaya başlarlar. Artık yerleşik hayatta bir evleri vardır. İşte Bo Kaap bölgesi böylece kurulmuş olur ki aynı yıllarda Cape Town yasama konseyi kurulunca 1840 yılında da Belediye kurulur. Evet Bo Kaap mahalleden güzel bir grafiti fotoğrafı görelim sonra devam edelim.

GA-Cape Town- Bo Kaap

        Bo Kaap sokaklarına dönüyor yukarı doğru yürüyoruz. Ben hemen geri dönüp geldiğimiz yönü Wale Street’i fotoğraflıyorum. 

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Wale Street

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Birbirine bitişik çoğu tek katlı rengarenk evler hangisini çekeyim diye dolanıp duruyorum. Renkler özenle seçilmiş gibi pembe ile yeşil turkuaz ile turuncu tam bir renk cümbüşü. İç sokaklar daha renkli. Arnavut kaldırımlı sokakların taşları da volkanikmiş. Sanki hepsini çek dediniz gibi geldi. 😁 Evet yaa hepsini çektim insanları bile renkli ara ara ekleyeyim.

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Bo Kaap Müslüman mahallesi ama Malay mahallesi de deniyor. Oysa halkın çoğu Malezya’dan gelen Müslüman malaylar olsa da geri kalan kısmı şimdiki adı Endonezya’daki Jakarta olan zamanın Hollanda kolonisi Batavia’dan getirilen çoğu yine Müslüman kölelerdir. Ve konuştukları dil malayadu olduğu için ses benzerliğinden dolayı genel olarak malaylar denmiş. Elbette şimdiki yaşayan yerli halk onların torunları. 

       Hollanda kolonisinden getirilen köleler vasıflı işçiydiler ve burada onlara çok ihtiyaç vardı. Size iş vereceğiz diye kandırılıp getirilen insanları ailelerinden ayırarak köle olarak satmışlar. Üstelik yüzyıllarca ana dillerini kullanmayı yasaklamışlar. Bu yasak sonucunda Hollanda aksanı ile konuşulan *Afrikaans* dilini geliştirmişler hatta Kur’an-ı Kerim’i de Afrikaans diline çevirmişler.

       Yasaklar çok, ibadet yasak evleri beyazlardan başka kimse evini renkli boyayamaz sadece beyaz olacak. Evlilik yasak evlenseler de kabul edilmez çünkü onlar köledir kadınları da patronun emrindedir. 😤 Bitmiş gibi görünen ama bitmeyen çile İngilizlerin 1948 yılından Cape Town’a gelişi ve şehrin daimi kontrolünü elinde tuttuğu 1960 yılına kadar hafifleyerek sürer.

       İngiltere 1910 yılında Cape kolonisi ile Boer Cumhuriyetini birleştirip Güney Afrika Birliğini kurar dolayısıyla bugünkü Güney Afrika Cumhuriyeti’nin temeli de atılmış olur.

       Kölelik bitse de bu kez 1950 yılında Güney Afrika Birliği asıl anlamı*Ayrılık* olan *Apartheid* yasasını çıkarır. Kısaca ırk ayrımı yasası. Bu yasa Afrikalıları 4 ırk grubuna ayırır. Beyazlar, siyahlar, renkliler ki onlar Hollanda Doğu Hindistan Şirketinin 1600’lü yılların sonunda çalışmak için getirdiği kölelerin karışık yaşamlarından olan melezler ve aslında hep görmezden geldikleri Müslümanlar. 

       İşte bu dönemde Müslüman grubun kendilerine göre yerleştikleri bu mahalleden yani Bo Kaap’tan dışarı çıkmaları yasaklanır. Yani buraya neredeyse hapsedilirler. Başka mahallelerde oturup buraya gelmeyenleri ya sürgün eder ya da evlerini de yıkarlar. Başka din ve ırktan olanları da başka ilçelere sürgün ederler. Biraz çevreye bakalım, hemen sağdaki ilk sokağa saptık Chiappini St. manzara harika. 

       Hemen sağımızdaki bu güzel ev bir sanat galerisi ve eserleri hep geri dönüşüm malzemelerinden gazoz kapağı vs den yapılmış. Bahsetmiştim sürdürülebilir sanat akımı. Kapının hemen önünde yapıtlarını sergilemişler. 

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Apartheid öyle bir yasadır ki, Müslümanlar, siyahlar ve renkliler beyazların olduğu yere giremez, aynı ortamda bulunamazlar. Onlara hizmet ederken konuşamazlar.

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Evet nerde kalmıştık. Köleliğin kalktığı yıl Bo Kaap halkı da özgürlüğün sembolü olarak evlerini beyazdan öte her renk ile boyamaya başlar. Halen yaşayanlar onların torunlarıdır ve geleneği sürdürürler. Aslında bir dönem yani 1994’te Apartheid yasası kalktığında Hıristiyan ve diğer müslüman olmayan halk da böyle renkli ve zengin görünümlü mahalleye, Bo Kaap’a yerleşmek ister. Bölgedeki evlere rağbet artınca otomatikman emlak vergileride artar. Vergilerini ödeyemeyen müslümanlar bölgeyi terk etmek zorunda kalınca bölgenin aktivistleri eylemlerle dikkat çekip müslüman olmayanların yerleşimini kısıtlamayı başarırlar. Evsiz Homeless’lerden bir örnek de burada. Fotoğraf Önder Kaplan’ın kadrajından.

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Adamın tuttuğu levhada da arkadaşlar evsizim her türlü yardımlarınızı bekliyorum yazıyor. Barbaros rehberim aslında müslüman mahallesi ama pek tekin değildir beyazları sevmezler ben yıllarca burada yaşadığım için beni tanır ve konuşurlar dedi. Devam ediyoruz aşağıdaki ilk fotoğrafta ilerde köşede bir cami var. 🕌 (Mosque Shafee-Şafii diye okunuyor) Diğer fotoğraflar caminin yan sokağının iki yönden görünümü. 

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Alttaki fotoğrafta yeşillikli yamaç Signal Hill’e doğru gidiyormuş. Signal Hill yani sinyal tepesi adı da bir dönem limandaki gemilere buradan bayrakla işaret verilirmiş ondan kalma. Şimdilerde yamaç paraşütü yapılıyor.

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Ve cami Masque Shafee.

GA-Cape Town- Bo Kaap
GA-Cape Town- Bo Kaap- Shafee -Şafii Camii

        Bu güzel Shafee Camii -Masque Shafee 1859 yılında Muhammet topluluğu imamı Hadjie tarafından toprağı satın alınarak yapılmış. İlk adı da Hadjie Camii iken sonradan değiştirilmiş. Cape Town’da daha doğrusu Bo Kaap’ta yapılan 5. cami ve George dönemi mimari örneğiymiş. Az ötede bir tane daha var diyen kıymetli rehberimiz Barbaros Bey’in peşindeyiz. Neyse caminin ilerisine doğru yürüyoruz. Ben hemen caminin köşesinden Masa Dağı manzarası aldım. Rehberim yarın çıkacağız umalım ki yine böyle bulutsuz daha doğrusu örtüsüz olsun manzarayı seyredelim dedi.

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Camiden sonraki ilk sokaktan sağa saptık Longmarket Street. Ama köşede küçük bir Fatıma Market var ve hemen duvardaki kapı numarası dikkatimden kaçmadı. Bingo Portekiz meşeli çinili kapı numarası azujelos. Goa’daki Fontainhas Evlerinde de kapı numaraları böyle çinili idi. Ve hemen karşı az aşağısında yeşil beyaz bir güzel cami Masjid Boorhaanol Islam Camii. Fotoğraflara tıklayınız. 😁

       Boorhaanol Camii; Bu güzel cami 1884 yılında önce Hacı Ahmet Camii adıyla inşa edilmiş. Ahşap olarak yapılan ilk minareli cami olma özelliğinden dolayı da yine ilk ulusal anıt olarak Güney Afrika Cumhuriyeti tarihinde yerini almış. 1930 yıllarında yörenin kaderi olan fırtınalara yenik düşen minare yıkılır. Bu defa betonarme yapılır. 1970 yılında kalan bina da eskiyince caminin tamamının yenilenmesine karar verilir ve adını da Mescidi Boorhaanol İslam olarak değiştirirler. Caminin rengi de güzel.

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap- Boorhaanol Masjid

       Sokağın altında görülen ilk yoldan da sağa saparak dönüş yoluna girdik Rose Street. Tüm Güney Afrikalılarda da bizim Aydın’da olduğu gibi mangal yapma alışkanlığı varmış. Üstelik sadece hafta sonu değil her akşam arabasına atlayan dağ- bayır- deniz kenarı gider mangal 🍗 keyfini mutlaka yaparmış artık gelenek olmuş. Az ötede önümüze mangalcıların satış yapan versiyonu çıktı. 😁 Genelde 🍗tavuk-🍟 patates yapıyorlar. 

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Bir teyze de yerel atıştırmalık satıyor sağdaki tepside görülen üçgenlerin adını öğrenebildim Samoosas. Fiyatların yazıldığı ilanın fotoğrafını çekseydim iyiymiş. Rehberimize selam verip konuştular.

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Bölgede grafiti yoğunmuş daha güzelleri vardır mutlaka ama ben görebildiklerimi ekliyorum. Mangalcıların uzaylısı gibi 😁

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Sol tarafımda da güzel bir kafe var *Cafe Deli* renkleri ile çok da sevimli.

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Midibüse binmeden önce gözüme takılanlar.

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi
GA-Cape Town- Bo Kaap Müslüman Mahallesi

       Herkes acıkmaya başladı sanırım dedi Barbaros Bey ve sizi Cape Town’ın yemek yenecek deniz kenarı bir AVM’ye götüreceğim. Gerçi Avm’den öte her türlü aktivitenin yapıldığı Cape Town’ın V&A açılımı Victoria & Alfred olan ama Water Front olarak bilinen limanıdır. Giderken çevre yapılar. Soldaki Hollanda Konsolosluğu yanındaki de Evanjelist Veteran Kilisesi.

GA-Cape Town- Bo Kaap
GA-Cape Town- Bo Kaap-Hollanda Konsolosluğu

Water Front;

Cape Town’ın hem alışveriş hem de restoranların bulunduğu mekanı ve limanı. Tam 123 hektarlık bir alandan bahsediliyor. Midibüsten inip biraz yürüdük güzel merdivenli bir alandayız.

GA-Cape Town-V&A Vater Front
GA-Cape Town-V&A Vater Front

Hemen sağımızda bir iki bina ile sanat eserleri var. Binanın camları dikkatimden kaçmadı ama kadraja sığdırmam ne mümkün. Adı Zeitz Afrika Çağdaş Sanat müzesi Zeitz MOCAA deniyor. Halka açık Tekstil ve Tasarım müzesi. Aslı 1924 yılında yapılmış tarihi bir tahıl silosu. 2017 yılında müze olmasına karar verip tahıl depoları ile dönüştürülerek yeniden inşa edilmiş.

Sonradan böyle petek camlar açılarak ışığın içeri daha iyi girmesi sağlanmış. Müze çok işlevliymiş içinde kafe, otel, kütüphane daha birçok kurs verilen bölümler varmış. Gezecek fırsat olmadı ama gezilesi bir müze olduğu kesin. Hemen kapısının önündeki eser ile alttaki fotoğrafta da binanın dış cephe camları aynı bal peteği.

GA. Cape Town-Water Front-Zeitz MOCAA
GA. Cape Town-Water Front-Zeitz MOCAA

       Metalden yapılmış. Artist Güney Afrikalı sanatçı Marko Olivier  

GA. Cape Town-Water Front-Zeitz MOCAA
GA. Cape Town-Water Front-Zeitz MOCAA ( Artist Marco Olivier)

       Sağımızda Clock Tower alış-veriş merkezi ile müzesi var sonra gezeriz dendi.

       Solumuzda kafe ve sağımızda da Bir Türk restoran var. Saray restoran bakınız hayli kalabalık. Şefi Şanlıurfa’dan gelmiş rehberimiz tanıyor.

GA- Cape Town- Water Front
GA- Cape Town- Water Front

       Ne kadar çok turist var doğrusu bu kadar tahmin etmemiştik. Gerçi uçak lebalep doluydu. Güney Afrikanın en turistik destinasyonu Water Front’muş. Barbaros rehberim uluslararası tüm markaları ile yerli tasarımları bulabileceğiniz beş ayrı merkezi bölgeye sahip dedi. Ayrıca iki Okyanus akvaryumu, Cape Wheele-dönme dolap var ve adalara gezi yapan motorlar da buradan kalkıyor.

       Yürüyoruz güzel bir saat kulesiyle karşılaştık. 1882 Victoria dönemi mimarisiyle zamanın liman kaptanı ofisi olarak inşa edilmiş. Yine bildik bir hareket, kulenin saati Edinburg’dan getirtilmiş. Kırmızı rengi orijinali ile aynıymış. Tarihi kısmı kazınmış renk eşleştirmesi yapılarak ilk inşa edildiği zamanki renk korunmuş. 1978 yılında da ulusal anıt olarak ilan edilmiş. Ben çok sevdim Önder’i de eklemişim. 😍 

GA- Cape Town- Water Front- Clock Tower
GA-Cape Town- Water Front- Saat Kulesi

       Kulenin önündeki köprüden karşıya geçeceğiz. Köprü açılır köprüymüş denk gelirsek izleyeceğiz şimdilik karşıya geçip bakalım.

GA-Cape Town- Water Front- Saat Kulesi
GA-Cape Town- Water Front- Saat Kulesi

       Buraya Batı Cap bölgesi deniyor sağ tarafta da basküllü bir köprü var. 124 bin metre kare alan olunca haliyle kanallardan geçen tekne, özel yatlarda çok. Köprünün hemen yan kısmı. Afrika Pengueni konuşlanmış bile. 

GA-Cape Town- Water Front-
GA-Cape Town- Water Front

       Karşımıza gelen görkemli bina 1904 yapımı. Liman başkanının ofisi olarak inşa edilmiş. Önce binayı görelim.

GA-Cape Town- Water Front-
GA-Cape Town- Water Front- Afrika El Sanatları Merkezi

       Şimdi Güzel Sanatlar Okulu gibi Afrika El Sanatları Merkezi ve galerisi olarak hizmet veriyor. Yan tarafa geçince metalden yapılmış Afrika’da bulunan hayvanlar sergileniyor. İşçilik muazzam. Hepsi makina parçalarının kullanılmasıyla şekillendirilmiş. Yakından bakalım.

GA-Cape Town- Water Front-
GA-Cape Town- Water Front-

GA-Cape Town- Water Front-
GA-Cape Town- Water Front-

       Alttaki fotoğrafın kadrajını çok severek ayarladım. Nasıl güzel, liman vinci ile Zürafa’yı simetri oluşturacak şekilde çektim. Bireysel bir gezide olsaydık bölge fotoğrafik açıdan müthiş bir hazine.

GA-Cape Town- Water Front-
GA-Cape Town- Water Front-

       Alttaki fotoğrafta Afrikalı güzel bir çift var diye çekmiştim. Ama sonra telif hakları nedeniyle sorun çıkmasın diye *yapay zekaya* yüzlerini değiştir dedim. Fena da olmadı. 😅

GA-Cape Town- Water Front-
GA-Cape Town- Water Front-

        Sağda solda hediyelik eşya dükkanları var ve hepsi de Afrika gibi rengarenk.

GA-Cape Town- Water Front-
GA-Cape Town- Water Front-

       Sitenin haritasına denk geldik. Gezdiğimiz yerleri kabaca çizdim.

68-IMG_0109

       Çok renkli bu güzel yer avm’den öte sosyal etkinlikleri de bol bir yer. İşte müzisyen bir genç.

GA-Cape Town- Water Front-
GA-Cape Town- Water Front

       Grupla gezmeyi bıraktık herkes yemek derdinde. Hep yazarım ya, bizim yerel tatlarla alakamız yok azığımız her zaman yanımızdadır.  🥪🍏🍌🥪Yine de şöyle bir bakalım avm’de neler var. 

GA-Cape Town- Water Front-AVM
GA-Cape Town- Water Front-AVM

       Çok süslü bir mekan kesinlikle ve her Avm’de olduğu gibi aklınıza gelen gelmeyen tüm markaların satış yerleri var.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

       Biraz vitrin bakıp üst katlara çıktık manzara inanılmaz. Önce Masa Dağı’na bakın henüz örtüsünü örtmemiş. Sonra mekanın kalabalığını görün. Limanın bu kısmından Mandela’nın hapis yattığı Robben-Fok adasına giden feribotlar kalkıyor. Birazdan aşağı inip oralara bakalım.

GA-Cape Town- Water Front
GA-Cape Town- Water Front

       Tipik bir Afrikalı güzel olsa da çeksem derken inanılmaz güzellik karşıma çıktı. Konuşup fotoğraf iznini alınca ben 💃💃 hiç uzatmadan hemen çektim. Bakın şu güzelliğe derken erkek arkadaşları da geldi ve bizi de çek dedi. Buralar pek tekin değildir 😨 diye onları da çektim gösterdim OK dediler. Çok da iyi giyimliler manken gibi. Sizlerle üçlü fotoğrafı paylaşayım.

GA-Cape Town- Water Front
GA-Cape Town- Water Front

       Aşağı inerken bayrak direğinde deli gibi sallanan (çok rüzgar vardı) bana bakın burdayım diyen şanlı bayrağımızı gördük. Bu kareyi alana kadar çok uğraştım ama onca emeğime değdi doğrusu.

GA. Cape Town- Water Front'ta TÜRK BAYRAĞI
GA. Cape Town- Water Front’ta TÜRK BAYRAĞI 🇹🇷🇹🇷🇹🇷

       Bir mola verelim oturalım dedik. Çevreye bakmadan olmaz. Burada İngilizlerin fish and chips’i yerine chicken and chips var. 😁 Balıklı olanı lüks restoranlarda mevcut. Yiyenlerin sanırım kullanılan yağdan mideleri bozulmuş. En çok dikkatimi çeken Afrikalı kadınlar oldu. Rengarenk hayli dekolte ve çoğu mini etekli elbiseleri, pür makyajlı yüzleri. Çalışan kesimdeki kızlarda dahil çoğunun takma kirpikleri ben buradayım dercesine upuzun. Kısaca Avm’nin ortamı hayli renkli.

       Limana doğru iniyoruz amfitiyatroda müzik grubu sahne almış. 

GA. Cape Town- Water Front
GA. Cape Town- Water Front

       Ardından önümüze değnek üstünde yürüyen adam çıktı. 

GA. Cape Town- Water Front
GA. Cape Town- Water Front

       Limanda bizi eski Karayip kadırgası yani 🏴‍☠️ *Neşeli Roger Korsan Gemisi* ile kaptanı karşıladı. Önder’le fotoğrafını çektim. 

       Her yerde olduğu gibi burada da başlayan AŞK 💘🔓🗝️ kilit akımı sol üstteki kilit yeni. 🤩

GA. Cape Town- Water Front
GA. Cape Town- Water Front

       Önder’in, bak Masa Dağı örtüsünü yaymaya başladı demesiyle bu güzel kare *Alevin Vizörü’nden* kaçamadı. 💃💞🧿

       Önceki- Sonraki yapalım. Önce örtüsüz hali.

GA-Cape Town- Water Front
GA-Cape Town- Water Front

       Ve Masa Dağı örtüsünü yayıyor. İzlemesi bile çok zevkli. Hayatı yaşarken anda kalmak gerek diyorlar. İşte anda kaldığınızda gördüklerinizin ayırdına varıyorsunuz. O andaki haz anlatılmaz. Yaşıyorsunuz ve bitti. Geçmişte kaldı bile. 😊

GA. Cape Town- Water Front
GA. Cape Town- Water Front’tan Masa Dağı

       Geldiğimiz yere dönmek için bu kez sağ tarafa doğru yay çizerek gidiyoruz. Çocuklar için de harika sosyal aktiviteler var, dönme dolap da vardı ama olağan büyüklükte diye çekmedim. Şu güzelliğe bakın yüzün boyası henüz bitmediği için çekemedim ama kafaların güzelliğine bakınız.

GA-Cape Town- Water Front
GA-Cape Town- Water Front

       Tesadüf bu ya Volvo’nun elektrikli modeli sergileniyordu biz de inceledik. Köprüye yaklaşırken genç müzisyenin yerini benim xylophone diye bildiğim ama Afrika’daki adı Marimba olan enstrümanları ile bir grup almıştı. Önde üstünde para kutusunun durduğu darbukayı çalmasını da öğreneceğiz. 🪘

GA-Cape Town- Water Front
GA-Cape Town- Water Front

       Haydi bir de videosunu ekleyeyim.

       Artık otele dönüş vakti geldi. Hızlıca geri dönüyorduk ki, köprü zilleri çaldı herkes durdu ve köprü sağa doğru açılmaya başladı. Karşı duvardaki yazıların meali *Barajlarımızdaki su  seviyesi kolay yükselmeyecek, lütfen dikkat ediniz* Teşekkürler.  

       Çok güzel bir yat geçti 400-500 metre belki daha fazla ileride bir de baskül köprü vardı o da açıldı. Bu arada yatın arkasından suda hayli büyük iki su kaplumbağası yüzerek geçtiler çocuklar çığlık çığlığa tabii.

       Geldiğimiz merdivenlerden çıkıp silo müzenin- Zeitz MOCAA’nın orada midibüsümüzü beklerken Waterfront’un olmazsa olmazı Table Mountain önünde hatıra fotoğrafı çektirdik.

91-IMG_9532          Köleliğin başladığı şehir olarak da bilinen Cape Town’nın 4 milyon nüfusunun çoğunluğu siyahi olsa da hala yerleşik Avrupalılar, Malezya, Sri Lanka, Endonezya, Hindistan kökenli kölelerin torunları ve göçmenleriyle gerçekten de rengarenk bir şehir. Mandela’nın *Gökkuşağı halkım* sözü de boşuna değilmiş.

       Yarına, Cape Town’da 2. günümüzde görüşünceye kadar Waterfront’tan selamlar. Hayatlarımız keşke hep böyle rengarenk 🌈 geçse. Hoşça ve sevgiyle kalın. 💞💞💞

GEMİ ile AKDENİZ ESİNTİSİ 6. Gün *Roma*

       Yeni bir limanda değil ilk geldiğimiz limana Civitavecchia’ya geri geldik yanaşıyoruz manzara yine harika ve tarih 1 Ekim 2014 saat 08:00. Bugün burada gemiye de veda ediyoruz. Bu güzel manzaradaki kaleden dönüşte bahsedeceğim demiştim. Kalenin adı Michelangelo evet Rönesans’ın ünlü sanatçısı Michelangelo. Kalenin limanı çevreleyen surlarının yarım kalan inşasını Michelangelo tamamladığı için kaleye de onun adını vermişler.

Roma-Civitavecchia Liman ve Michelangelo Kalesi
Roma-Civitavecchia Liman ve Michelangelo Kalesi

       Antik kentin bu güzel Limanı Civitavecchia’yı; Roma İmparatorluğu’nun Orta Avrupa’daki fetihlerinin mimarı 5 büyük komutandan biri olan Traian (M.Ö 108) kendi villasının yakınında inşa ettirmiş. İlk adı o zamanlar *Centum Cellae*dir. Yerli halk dilinde *doğal küçük koy* anlamında. Komutan Trajan (okunuşu), Civitavecchia limanını Etrüsk’lerin Tiber ırmağı kıyısındaki limanı nedeniyle tehlikede olduğunu düşündüğü Roma Limanı’na alternatif olarak inşa ettirmiş ve zamanla burası gerçekten de Roma’nın ana limanı olmuştur diye ilk yazımda bahsetmiştim.

       Bugünkü programda Roma var zaten kale de gezilemiyormuş kısaca Civitavecchia’ya da elveda diyor bavullarımızı yerleştirdikleri otobüsümüze doğru gidiyoruz. Civitavecchia ile Roma arası 80 km. 1 saatlik bir yolumuz var. Rehberimiz Enis Aslan otobüsle Roma panoramik şehir turu yaptıktan sonra diğer yerleri yürüyerek gezeceğiz diyerek anlatmaya başladı, bu arada Roma’ya geldik bile.

       Roma, Efsaneye göre Remus ve Romulus bebekken Palatino tepesinde dişi bir kurt tarafından emzirilirken koyunlarını otlatan çoban ve karısı tarafından bulunur ve büyütülürler. Gençlik döneminde Roma’yı kurmaya karar verirler ve yer olarak da bebekken bulundukları tepeyi Palatino’yu (Kolezyum’un orada) seçerler. Bu arada aralarında çıkan kavgada Romulus kardeşi Remus’u öldürür ve kurdukları devlet olan Roma’nın ilk hakanı olur tarih M.Ö 753.

       Roma da İstanbul’umuz gibi yedi tepe üzerinde kurulu olduğu söyleniyor. İlk Palatino tepesi ki Roma’nın kurulduğu yer. Sonra Aventino, Capitolino, Quirinale, Viminale ve sonuncusu da Celio’dur. Halkın kökeni Latin, Etrüsk ve sabinlerdir.

       Roma adını nerden aldığına dair çeşitli rivayetler var. Roma Mitolojisinde Troyalı Prens Ankhises ile Aphrodite’nin (Venüs) oğlu Aeneas ile birlikte seyahat eden Troyalı bir kadından aldığıdır. Bir diğeri de Tiber nehrinin eski adı olan Rumon’dan evrildiğidir. Troyalılar, Tiber nehrinden geçerken yöreye hayran kalan kadınların burada yerleşebilmek için seçimi kabul etmeyen erkeklere karşı çıkıp gemide yangın çıkarmaları sonucu mecburen yerleştikleri de kabul edilir. Otobüsten çektim ama harika olmuş Kutsal Melek Kalesi-Sant’Angelo.

Roma- Sant'Angelo- Kutsal Melek Kalesi
Roma- Sant’Angelo- Kutsal Melek Kalesi

       Fotoğrafta görülen köprü yine aynı adı almış ve Sant’Angelo köprüsü Tiber Nehri üzerinde kurulmuş. Kalenin çok enteresan bir yapılış sebebi ve bugüne gelene kadar geçirdiği evreler var. Savaşlardan başını kaldıramayan zamanın İmparatoru Hadrian bir gün öleceğim, bari arkamda unutulmamak adına bir anıt bırakayım der ve bir mozole yaptırmaya karar verir. İmparatorluğunun 18. yılıdır ve yaşı henüz 60 bile olmamıştır. 🤭 Bu acele niye?

       Önce yerine geçecek varisini seçtikten sonra Tiber kıyısında M.S 135 yılında bu yuvarlak yapıyı başlatır. Sağlık sorunları yaşamaktadır. Ve maalesef Hadrian’ın ömrü de mozoleyi bitirmeye yetmez ve M.S 138 yılında hayatını kaybeder. Yerine daha önce varis seçtiği Antoninus Pius geçer. Antoninus vefalıdır bir yıl sonra, M.S 139 yılında mozoleyi bitirir.

       Mozole fiilen bitmiştir ama sonraki yıllarda Goth’ların (hani tarihte okumuştuk Germen ırkından kabileler ; Ostrogotlar- Vizigotlar) yağmalamasına karşı İmparator Aurelian kendi adıyla inşa ettiği şehir duvarının içine dahil eder. Ama bu kez Vizigotların yağmasından kurtulamaz. Vizigotlar o döneme kadar ölen tüm imparatorların mozolede saklanan küllerini küpleri kırarak yollara serperler.

       Mozolenin çilesi bitmemiş bu kez Ostrogoth Kralı Büyük Teodor, İtalya kralı olunca başkenti olarak Roma’yı seçer ve Mozolenin büyük bölümünü hapishane olarak kullanır. Mozole uzun yıllar hapishane olmaya devam etmiştir.

       Tepesinde görülen heykel bir melek heykelidir ve muhtemelen Mikail olabilir deniyormuş. Zira 6. yüzyılda Veba salgını yayılır. Zamanın Başpiskoposu rüyasında Mikail Meleğini kılıcını çekmiş şekilde görür ve rüyasını Veba’nın biteceğinin göstergesidir diye yorumlar. Mikail de kılıcını çekti mi her işi sonuçlandırırmış yani akvist bir melekmiş. Gerçekten Veba da biter ve sebebi Mikail’dir diye kabul görür. Öyle ki Vatikan’ın cephesi özellikle bu kale-Mozoleye bakar şekilde yapılmış.

       Rehberimiz Enis Bey İtalyanlarla ilgili bir iki şey anlattı. Onlarda da Pazartesi sendromu varmış öyle ki kahvelerini içmeden kendilerine gelemezlermiş. Kesinlikle dışarda yemek yerken oturmadan ayakta yerlermiş zira otururlarsa ekstra masa parası ödemeleri gerekiyormuş. Bizler maşallah bir bardak çayla akşamı ederiz. 😁 Caddede güzel bir anıt gördüm ama yüzünü çekemedim. Marco Minghetti Anıtı sevilen bir devlet adamıymış.

Roma- Devlet adamı Marco Minghetti Anıtı
Roma- Devlet adamı Marco Minghetti Anıtı
 

       Şehir merkezine doğru gidiyoruz. Bir binadaki tabelada Corso Vittorio Emanuele II yazıyor ve hala otobüsteyiz. Altta fotoğrafını gördüğünüz antik kalıntıların adı Largo di Torre Argentina. Kalıntılar Roma Cumhuriyet dönemi tapınağının ve görülen sütunlar da Pompey Tiyatrosu’nun  kalıntıları. Bu kalıntılara forum da diyebiliriz ama tiyatronun bu sahne kısmına Curia deniyormuş ve Julius Caesar, Pompey Tiyatrosu’nun bu Curia’sında öldürülmüş.

       Kalıntılarda fotoğrafta pek görülmüyor ama yuvarlak yapı bir ocaktır. (ağacın hemen önünde) Ocak, Romalılar için çok önemlidir hiç sönmeden yanar, eğer sönerse de Roma ölmüş demektir. Bu kalıntı nasıl bulunmuş; İtalya’nın birleşiminden sonra 1927 yılında Roma’nın bazı yerlerinin yeniden yapılması için başlatılan inşaat sırasında burada devasa bir heykel başı ve kolları bulunur. Yapılan incelemelerde 4 tapınak ve tiyatronun bu kısmı ortaya çıkar ve kutsal sayılır.

       Bir diğer ilginçliği, Mussolini döneminde kazı yapılırken kedilerin işgaline uğramış. 🐈‍⬛🐈😻 Roma halkı da onları beslemeye başlamış. 1990 yılına gelindiğinde sayıca hayli artan kedilere kısırlaştırma uygulanmış hala bakımları yapılıyormuş. Kısaca kedi forumu diyebiliriz. 🤣

Roma- Largo di Torre Argentina
Roma- Largo di Torre Argentina-Roma forumu

       Nihayet Venedik Meydanı’ndayız. Venedik meydanından bir tur dönüyoruz ve zar zor bir fotoğraf çekiyorum. Ben de, daha önceki gidişimizde çektiğim fotoğrafları da kullanacağım. 💃

       Venedik Meydanı *Piazza Venezia* Roma’nın en güzel eserlerinin sergilendiği çok güzel bir meydan. Adını Venedik hayranlığından almış. Palazzo Venezia- Venedik Sarayı ve önünde Vittorio Emanuele II Anıtı olan bir abideyi barındırır. Bu abidenin bulunduğu tepenin adı da Capitoline tepesidir. Capitoline Tepesi de Roma’nın yedi tepesinden en meşhur olanıdır.

       Bu anıt Birleşik İtalya Krallığı’nın ilk kralı Vittoria Emanuele II onuruna inşa edilmiş. Mimari tasarımı ve yapımı Giuseppe Sacconi’dir ve anıtı 1985 yılında başlamış 1911 yılında tamamlamıştır. İtalyanca adı Altare Della Patria – Ulusun Mihrabı anlamına gelen anıtın bilinen adı Vittoriano Emanuele Anıtı’dır. Hemen fotoğraf ekleyeyim.

Roma- Vittorio Emanuele II Anıtı
Roma- Vittorio Emanuele II Anıtı

       Bu anıt halk tarafından hiç sevilmemiş. Öncelikle mermer oluşu şehirdeki diğer binalara benzemeyişi ile antipatik gelmiş hatta arkadaki nokta gibi duran alınlık yüzünden daktiloya benzetilerek alay edilmiş. Yine de çektiğimiz fotoğrafta at üstünde Vittorio Emanuele II heykeli ile yapı bence çok güzel. Ve yine her iki üst köşelerde tanrıça Victoria’nın üstünde olduğu 4 at heykeli hemen önünde yer alan I. Dünya savaşında hayatını kaybeden İtalyan askerlere ait *Meçhul Asker Mezarlığı* ile de görkemini muhafaza ediyor.

       Sağ tarafında hemen arkada Capitol Tepesi var. Merkezi yükseklik anlamında olan Capitol başkent anlamındadır. Bu tepede yer alan Piazza del Campidoglio’da tasarımı Michelangelo’ya ait arkeoloji ve sanat müzeleri *Musei Capitolini* yani Capitolin Müzesi var ve müzeler bir yer altı tüneliyle birbirlerine bağlanmış. 

       Yine otobüsle bir tur daha atıyoruz ve Vittorio Emanuele II Anıtı’nın hemen sağında yer alan 16. yüzyıldan kalan Santa Maria di Loreto Kilisesi ve İmparator Traianus’un kendi adına yaptırdığı Colonna Traiana-Trajan sütununu görüyoruz. Sütunun üzerinde İmparator Traianus’un (Trajan) Dacia zaferini anlatan figürler var. Kaidenin içi boş ve İmparator Trajan’nın külleri de buraya gömülmüş. 

Roma-Santa Maria di Loreto Kilisesi ve Trajan Sütunu
Roma-Santa Maria di Loreto Kilisesi ve Trajan Sütunu

Flaminio Metroya yakın bir yerde Viale Giorgio Washington adındaki bir caddede otobüsten indik artık yürüyeceğiz. Metro girişinde giysi pazarı görünümünde gibi birkaç tezgah vardı. Bizim karşıya geçmemiz gerekiyormuş. Hemen solumuzda iki güzel kapı gördük halka açık bir park, biraz uzun da olsa ünlü Villa Borghes’e giden yolmuş.

Rehberimiz anlatıyor; Karşınızdaki üç gözlü kapı Aurelian surlarının şehir kapısı*Porta del Popolo* Bazilikasına bitişiktir, İmparator zafer sonrası şehre ortadaki büyük kapıdan girer halk ise küçük kapılardan girer. Kapının arkası da halkın meydanı anlamına gelen *Piazza del Popolo*dur.

Roma- Şehir Kapısı
Roma- Şehir Kapısı -Porta del Popolo

       Piazza del Popolo Roma’nın en ünlü meydanlarından biridir. Tam ortasında II. Ramses döneminden onun adına dikilmiş Mısır dikilitaşı var. Aynı bizde Sultan Ahmet’te olduğu gibi gerçi bizim taş Ramses’in değil Firavun Thutmose III’ündür. Neyse buradaki dikilitaş Heliopolis Güneş Tapınağı’ndan 1300’lü yıllarda getirilmiş. Önce Circus Maximus- zamanın araba yarışlarının yapıldığı stadyumda sergilenmiş daha sonra restore edilip 1589 yılında Papa V. Sixtus’un emriyle bu alana dikilmiş.

       36 metre uzunluğundaki obelisk Mısır’dan blok halinde getirilirken yelkenli mavnaya önce hububat doldurulup arasına blok taş konarak kırılması önlenmiş. Güzel bir taktik doğrusu. Popolo Meydanının hemen Güney çıkışında Barok ikiz kiliseler Santa Maria dei Miracoli ile Santa Maria var. İçini gezemeyeceğimiz için ikisini ayıran yoldan dümdüz yürümeye başladık yine ünlü bir cadde olan Via Corso’dayız.

        Via del Corso’dan dümdüz yürürseniz Venedik Meydanına çıkarsınız. Ünlü markaların mağazalarına baka, baka yürüyoruz. Ara sokaklara baktım ama bildik dar İtalyan sokakları. Araya sıkışmış Barok tarzı bir Bazilika geçtik sonra sola döndük.

       Via dei Condotti bu sokakta ünlü markaların devamı. Yolun sonunda Piazza di Spagna meydanı ve çoğumuzun İspanyol Merdivenleri diye bildiğimiz * Scalinata Della Trinita dei Monti merdivenleri ve hemen önünde de *Fontana Della Barcaccia* çeşmesi var. Önce yoldan görüntüler vereyim sonra anlatayım. İlk fotoğraf Largo Carlo Goldoni isimli en eski tarihi sokak ve o sırada yapılan bir gösteri. Diğerlerinde de yolun sonunda İspanyol merdivenleri ama arkadaki Fransızların yaptırdığı Manastır Kilisesi *Trinita dei Monti* (Kutsal Dağların Üçlemesi anlamındadır) restorasyondaydı.

       Ve sonunda Piazza di Spagna’dayız. Karşımızda Trinita dei Monti ve önünde kelebek şeklinde yine Fransızların yaptığı kelebek görünümlü merdivenler ama adı İspanyol merdivenleri. 

Roma-Scalinata Della Trinita dei Monti
Roma-Scalinata Della Trinita dei Monti 

       Fransızlar yaptırdığı halde adı neden İspanyol merdivenleri? Anlatayım.

       Fransızlar ve İspanyol’lar Roma’yı almak için çok savaştılar. Yani roma tam bir savaş alanıydı. Bir sürü devletçik vardı ve birlik yoktu. İşte 1500’lü yıllarda kendilerine bir yer edinmek isteyen Fransızlar arkadaki Kilisenin inşasına başlar. 1700’lü yıllarda da XII. Louis teşvikiyle 135 basamaklı kelebek gibi 3 katmanlı yapılan merdiven, buradaki cadde ile kilise yolunu birbirine bağlamış olur. Bu yıllarda İspanyollar Fransızları bir miktar ezerler ve fırsattan istifade alt caddede elçiliklerini kurarlar. İspanyol askerleri de genelde burada oturur piyasa yaparlarmış. Ve sonuçta adı İspanyol merdivenleri olarak anılmaya başlanmış. Ama resmi adı Scalinata Della Trinita dei Monti ‘dir.

       Gerçek adı *Santissima Della Trinita dei Monti *olan bu üçlemenin tepedeki kilisesi genelde Trinita dei Monti diye bilinir. Roma’nın Fransızca konuşulan 5 Katolik kilisesinden biridir. Kilisenin manastırı da yukarda fotoğrafa göre soldadır.

       Önündeki dikilitaş *Obelisco Sallustiano* Ramses dikilitaşı’ değildir. M.S 2 veya 3. yüzyıla uzanan tam olarak bilinmeyen bir tarihi var. Üzerinde yazıtları olmadan blok halinde getirilmiş hiyeroglif olan yazıları sonradan kopya edilip kazınmış (Piazza Navona ve Piazza del Pincio’nunkiler de sonradan kazınmış.)  Bu sütunun yazıtları da Piazza del Popolo’daki Dikilitaş’ın üzerindeki yazılardan kopya edilmiş.

       Sahipleri ölünce bir dönem İmparator Tiberius satın almış. 410 yılına kadar sağlam kalan Dikilitaş sonunda düşer ve 3 parça halinde asırlarca kalır ama unutulmaz. Sonunda Fransızlar Notre Dame Katedralinin önüne dikmek için girişimde bulunduklarında taş kıymete biner ve sonunda, Papa VI. Pius girişimleri ve mimar Giovanni Antinori’nin görevi kabul etmesiyle bu görüldüğü tepeye dikilir.

       Evet merdivenlerin hemen önünde güzel bir de çeşme var *Fontana Della Barcaccia* Ünlü İtalyan heykeltıraş ve mimar Gian Lorenzo Bernini’n babası Pietro Bernini tarafından yapılmış bu çeşme kayık şeklindedir. Adının anlamı İtalyanca’ da *çirkin teknenin çeşmesi*dir. Ama buradaki çirkinin anlamı eski bir hikayede geçen Tiber Nehrinin 1598 yılındaki su baskınında küçük ve çirkin tekneyi tam bu noktada karaya oturtmuş olmasıdır. İşte Bernini de bu hikayeyi baz alıp çeşmeyi tasarlamıştır. Suyundan da içtik gerçekten Roma’daki bütün çeşmelerin suları memba suyu gibi harika.

Roma- Fontana Delle Barcaccia
Roma- Fontana Delle Barcaccia

       Bir de İspanyol merdivenlerinden görüntü verelim. Meydan ve çevresi. Ardından yola devam ederiz. Fotoğraflara tıklamazsanız kalite ortaya çıkmıyor. Tıklayınız. 🤭🥰💞  İlk fotoğrafta görülen karşı yoldan geldik Via Dei Condotti.

       Birkaç sokak sonra sağa dönüp güzel barların olduğu sokak Via Frattina’dan geçtik. Handmade(el yapımı) malzeme satan güzel bir dükkan var. Birlikte baka, baka gidelim derim. Bir köşede kestaneci arada bir tepesine koyduğu çanları çalıyor.

       Bir başka köşede iki köpeği ile oturan bir adam, önünde *yaşamak için küçük bir yardım* yazıyordu. Ama köpeklerin bakışına hayran kaldım. Az ötede türünün en küçük boyutlu örneği tek katlı bir apartman. Umarım yanılmamışımdır ve bir butik için model çekimi yapan fotoğrafçı ile modeli.

       Yolumuz sonunda Piazza Della Rotonda meydanında Panteon’ la kesişti.

       Panteon; Roma tarihinde günümüze kadar tamamen bozulmadan gelen tek antik yapıdır. M.Ö 27 yılında Marcus Agrippa’nın emriyle yapımına başlanmış. Yunancada Panteon* Tüm tanrılara Adanmış*anlamına gelir. 

       Bir kaç kez yıldırım çarpması vs nedeniyle yanmış ve Hadrian dönemine kadar da restore edilmemiş. Üstündeki yazı da* Üçüncü kez konsül olan Lucius’un oğlu Markus Agrippa bunu inşa etti* anlamındadır. Önceleri Pagan Tapınağı idi kilise olarak kullanılmıyordu. İmparator Phocas 608 yılında Papa IV. Boniface’e tapınağı verince kilise olarak kullanılmaya başlanır ve Aziz Maria ve Şehitler Kilisesi anlamında *Santa Maria and Martyres* adı verilir.

Roma- Pantheon
Roma- Pantheon

       Kalabalıktan bir şey çekilmiyor ki, neyse hemen önünde *Fontana Del Pantheon* pantheon Çeşmesi üzerinde de Mısır’dan getirilen II. Ramses’in Obelisk’i duruyor. 1990 yılında Unesco Dünya Mirası Listesine eklenmiş. İlk fotoğraf, Meydan ikinci çeşmenin suyundan mutlaka içmek gerekiyormuş biz de ikiletmedik. 🤭 Ve II. Ramses’in Obelisk’i.

       Vakit yok yine içine giremedik. Yola ve yürümeye devam. Piazza Di Trevi’deyiz. Şansa bakın ki Dünya’nın en ünlü Aşk Çeşmesi restorasyonda. 2004 yılında gittiğimizde de şansımıza geceye denk gelmişti gündüz gözüyle göremedik vesselam. Restorasyona rağmen bizi cam bir köprüden geçirdiler para atılacak yeri de ayırmışlar ay çok komik bakın çektiğim videodan bir kare.

Roma- Fontana Di Trevi
Roma- Fontana Di Trevi- Aşk Çeşmesi

       Fontana Di Trevi adı tre-üç via -yol’ anlamındadır. Zaten meydana üç yoldan giriş yapılıyor… Trevi çeşmesine sadece biz Türk’ler *Aşk Çeşmesi* diyormuşuz. 🤭 Sevecen milletiz vesselam. 💞 

       Çeşmenin suyu Roma döneminden beri kaynak olarak varmış. Efsaneye göre; İmparator Agustus’un Generali Agrippa’ya rüyasında gizemli bir bakire bu kaynağın yerini söyler. Agrippa da buraya bir su kemeri inşa eder M.Ö 19. Çok uzun, yüzyıllar sonra Fontana Di Trevi Bir Fransız Düke ait sarayın önündeki bu kaynak kullanılarak görkemli bir çeşme olarak ön cephesine yapılmış.

       30 metre yüksekliğinde çeşme yaparak adamın sarayını resmen gasp ediyorlar ama Dük sesini de çıkaramıyor. Nasıl çıkarsın ki, Papa Clemens XII için tasarlanmış mimarı da Bernini’dir. Ancak hayata geçirilmemiş. Tam 50 yıl sonra pek bilinmeyen Mimar Nicola Selvi tarafından yapılan tasarımı ile 30 yılda ancak bitmiş ama Nicola Salvi’nin çeşmeyi görmeye ömrü vefa etmemiş yıl 1762. 

       Havuzda sakallı olan ama göremediğimiz heykel deniz tanrısı Neptün. Her iki yanında da yılan kuyruklu kanatlı at heykelleri var. Fotoğrafta görülen sağdaki at hırçın soldaki hat sakin olarak yapılarak denizin gelgitleri betimlenmiş. Bu atlar ile Triton’lar (genç tanrılar) Neptün’ü kabuk şeklindeki arabası üzerinde çekiyorlar. Arkada görülmeyen fotoğrafta yoklar ama biz o cam köprüden geçerken gördük her iki yandaki nişlerde kadın heykelleri var. Soldaki bolluğu, sağdaki sağlığı temsil ediyor.

       Alttaki fotoğraf günümüzden hepsi görülüyor zira geçen ay İtalya’ya giden güzel kızım Meltem çekmiş @artista_m Teşekkürler canım. Birden aklıma 1960 yapımı *La Dolçe Vita* filmi ile efsane yıldız Anita Ekberg’in suyun içinde dans edişi geldi yanında Marcello Mastroianni ile. O yıllarda çekilen filmler bize en az 10 sene sonra gelirdi yani lise çağlarımız. Bizde Tatlı Hayat diye oynamıştı. Altın Palmiye ödüllü filmin yeniden çekimine karar verilmiş. 💃💃 💃 Ama tabii siyah- beyaz. Ben sizlere 2012 yapımı Woody Allen’nin yazıp yönettiği *To Rome With Love* filmini önereceğim. Can dostum blog arkadaşımın sayfasını şiddetle tavsiye ederim. *Asli’nda.blog* da  bu film için yazdığı güzel yorumunu, seçtiği harika müzik eşliğinde  okuyabilir sonra da adresinden izleyebilirsiniz.

Roma- Fountain Trevi
Roma- Fountain Trevi (Photo by Meltem Yıldırım Kaplan)

       İlk gittiğimiz 2004 yılında ben de çeşmeye dilek parası atmıştım. Kenara oturup gözler kapalı sağ elinizdeki parayı sol omuzunuzdan havuza atacaksınız. Ne dilerseniz oluyormuş ama genellikle tekrar geliniyor demişlerdi doğru çıktı. 💃 Bu kez atmadım görüntüye baksanıza camdan bir bölme yapmışlar parayı yavaşça buraya atın yazıyordu. Gidecek bir iki yerimiz daha var. Kısa mesafe olsa da otobüsle Kolezyum’un Kostantin Takı’na geldik.

Roma- Kolezyum- Konstantin Takı
Roma- Kolezyum- Konstantin Takı

       Hemen yanında Dünya’nın en büyük arenası Kolezyum veya diğer adıyla Flavian Amfi tiyatrosu yer alıyor. Yapımına M.S 70 yılında İmparator Titus Flavius Vespasian tarafından başlatılmış. M.S 80 yılında oğlu Titus’un İmparatorluğu döneminde bitmiş. Bina genelde vahşi hayvanları avlama, gladyatörlerin araba yarışları ile dövüş oyunları için kullanılmış. Şimdilerde sergilere ve gösterilere ev sahipliği yapıyormuş.

Roma- Kolezyum
Roma- Kolezyum- Flavian Amfitiyatrosu

       50.000 kişiyi barındıracak kapasiteye sahip Kolezyum’un adı hemen yan tarafında bulunan İmparator Nero’nun (Nero’lu Colossus) devasa heykelinden esinlenerek konmuş. Yine içini gezemiyor yola devam diyoruz. İstikamet Vatikan.

       Vatikan; Dünya Hristiyanlık merkezi hatta devleti diyeceğimiz bir Şehir Devlet. 1929 yılında İtalya ile yaptığı lateran anlaşması ile İtalya’dan ayrılıp şehir devlet olmuştur. Monarşi ile yürütülen bir Avrupa ülkesidir diyebiliriz. Aynı zamanda Katolik dünyasında ruhani lider sayılan Papa ve Kardinallerin de yönetim merkezidir. Dünyada topyekûn Dünya Mirası Listesine giren tek devlettir. Tahmini 1000 kişilik nüfusa sahiptir. Biz Via Della Conciliazione yönünden giriş yaptık. Hemen önümüzde yuvarlak olacak şekilde demir parmaklıklar konmuş. Bulunduğumuz yer St. Peter Meydanı. Kalabalık had safhada bakınız.

Vatikan Şehir Devleti
Vatikan Şehir Devleti

       Neyseki 2004 yılında gezmiştik. Bu yazımın amacı da zaten gemi ile seyahatte gezilecek şehirlerin sadece yüzeysel görülebildiğini anlatmak içindi. Ama ben daha önceki gezimizde gördüklerimi de aktaracağım. Kıymetli rehberimiz elbette gerekli bilgilendirmeyi yaptı.

       Karşıdaki devasa yapı Aziz Petrus Bazilikası. 1. yüzyıldan kalma bir nekropolde bulunan İsa’nın 12 Havarisinden biri olan Aziz Petrus’ un Mezarı üzerinde duruyor. İlk Bazilika İmparator Konstantin tarafından 4. yüzyılda inşa edilmiş.  

       Yapımı 1506 da başlanmış 1626 da bitmiş 100 küsur yıl süren bazilikanın yapımında ünlü sanatçıların emeği fazla. Kubbeyi Michelangelo, cepheyi Moderno ve meydanı da Papa VII. Alexander Chigi istemiş 248 sütundan oluşan revakları ile de Bernini düzenlemiş. Cephedeki sütunların üzerine yerleştirilen heykellerin hiçbiri gerçek değil replikadır. Altta sağdaki iki fotoğraf. İlk fotoğrafta sağda görülen binalar Papalık Sarayı -Papanın resmi ikametgâhı. Fotoğrafa tıklayın binanın sol tarafında 2 pencerenin açık olduğunu göreceksiniz. O pencereler bugün olduğu gibi Çarşamba günü ve pazar günleri Papa Angelus- melek duası ederken oradan halka görünürmüş. Biz göremedik zira saat 17:30 olmuştu bu saate dua falan kalmaz. 🤷‍♀️ 

       Ve ortadaki Obelisk Roma’daki 13 Obelisk gibi Mısır’dan Caligula zamanında tahıl dolu gemilerin içinde kırılmadan getirilmiş. V. Sixtus tarafından da bu meydana dikilmiş. Vatikan’daki bu gezimiz kısa oldu ama 2004 yılında gittiğimizde Bazilikanın içinde Vatikan mağaraları diye geçen Kuzey koridorunda barışçıl, hayırsever yapısıyla (1914) I. Dünya Savaşı sırasında ilk olarak papa seçilen ve  1922 yılına kadar Vatikan’da Papalık yapmış XV.Benedict Giacomo Della Chiesa’nın mezarını görmüştük. Alttaki fotoğraflar.

       Ve çıkışta çok renkli hayli dikkat çekici Vatikan Korumaları da fotoğraflayamadığım için eskilerden bir kare. Vatikan’ın korumaları İsviçre’den kiralama askerler. Neredeyse 500 yıldır bu görevi üstlenmişler topu topu sadece 130 kişi. E ülke küçük elbette ordusu da küçük olacak. Bu orduya seçilmeninde belli kriterleri var. Öncelikle Katolik olacak, yaşı 19-30 arası olmalı ve kesinlikle askerliğini de yapmış İsviçre vatandaşı olacak. Bitmedi fizik de önemli bir kere boy 1.74 olmalı düzgün fizik ve birkaç yabancı dil bilmek gerekiyor. E ekmek elbette aslanın ağzında. 😁 Üniformaları bile alengirli ama renkleri muhteşem.

Vatikan- İsviçre kökenli Vatikan askeri
Vatikan- İsviçre kökenli Vatikan askeri

       Artık gitme zamanı geldi. Vatikan son durağımızdı gemimize zaten veda etmiştik Vatikan’a da elveda diyor Roma’nın Fiumicino Havalimanına doğru gidiyoruz. Uçağımız 19:05’te  2 saat 45 dk. sonra ama saat farkından dolayı 22:35’te İstanbul Atatürk Havalimanı’nda olacağız. 

       Gemi ile Akdeniz Esintisi bizce harikaydı. Umarım sizler için de keyifli olmuştur. Beğenilerinizle mutlu olduğum biline. Yeni bir gezide buluşuncaya dek sağlık ve sevgi ile esen kalınız. 💞💞💞

GEMİ ile AKDENİZ ESİNTİSİ 5.Gün * Napoli-Pompei-Sorrento*

Sicilya’dan batan akşam güneşi tam on beş saat sonra 30 Eylül 2014 saat 08:30’da sabah güneşi olarak Napoli Limanı’ndan bizlere günaydın dedi. Napoli denince aklıma hemen Vezüv yanardağı gelir. İlk okulu Ağrı Karaköse’de okuduğum zamanlarda 5. sınıfta öğretmenlerimiz konulara göre topluca film gösterisi yaparlardı. Orada volkanik olayların nasıl geliştiğini öğrenmiş, Vezüv yanardağının patlamasının filmini izlemiştik. Unutmak ne mümkün. Neyse rutin 4. kat buluşmasında günlük program konuşuldu. Rehberimiz Enis Aslan eşliğinde ilk rotamız olan Pompei’ye gitmek üzere otobüsümüze bindik.

Napoli- Napoli Limanı
Napoli- Napoli Limanı

Napoli şehrini dönüşte gezmeyi düşündük. Pompei’ye kadar 25 km kadar bir yolumuz var. Yeşillikler içinde gideceğiz diyen rehberimizi dinlerken otobüsün camından görebildiğimiz kadarı ile görüntüsü sessiz ve sakin ama *çılgın dev* adını tarihteki patlamasıyla hak eden Vezüv yanardağı *Monte Vesuvio *solumuzda bize bakıyor. 🌋 1281 metre yüksekliğindeki bu volkan şu anda bile aktif ve bizden sadece 9 km kadar uzaktaymış.

Vezüv’ün böyle sessiz olmasına bakmayın çok uzun yıllar ufak patlamaların haricinde sesi soluğu çıkmadığı için her an patlayabilir deniyor. Ki Nasa, Vezüv patlarsa bu kez Napoli’yi gömer diyormuş. İlk doğuşunun tarihi 17.000 yıl önce diye tahmin ediliyor. İlk vukuatı M.S 79 yılında Pompeii ile Herculaneum ve Stabiae şehirlerini tarihe gömmesidir. Son vukuatı da 1944 yılında San Sebastiano şehrini yok etmesidir. Günümüze kadar çok kez patlamış ama bu kez vukuatı fazla olmaz sadece ufak tefek yıkıntılara sebep olur. En bildik yakın ufak patlaması hatırlayanlar vardır 1979 ve 1980 yılındadır. Hala ufak ufak homurdandığı söylendi. Avrupa Kıtası’nın 100 yıllık bir dönem içinde patlayan tek yanardağıdır. Genelde üstünde onu böyle tüter gösteren bulutlar olurmuş.

İtalya- Napoli- Vezüv Yanardağı
İtalya- Napoli- Vezüv Yanardağı

       Pompeii; Yazılışı öyle okunuşu Pompei. Kime sorsak bilir ama nasıl? Yaşadıkları sapkın hayat nedeniyle cezalandırılıp insanları taş olan şehir derler. Biz de öyle biliyoruz. Unesco’nun Dünya Mirası listesine 1977 yılında aldığı Pompei bakalım öyle miymiş? 🤔 Pompei iki bin yıl önce sadece 15-16 bin arası nüfusu olan bir şehirdi ve sakinleri aristokrat ailelerdi. Evet yani zenginler rahat bir hayat sürebilecekleri, yaşamak, sanat ve ticaret yapacakları hatta çılgınlıklar yapabilecekleri lüks evlerden kurulu bir şehir az buz değil 163 hektarlık bir alanda oluşturmuşlardı. Ta ki, M.S 79 yılına kadar. Hikaye başlayacak ama önce antik kente geldik otobüsten indik ve girişte bilet için bekliyoruz. Az ötede tarih sayfalarından fırlamış gibi karşıma dikilen Gladyatörden bir kare çektim malum daha çok çekince para diye peşime düşebilir. Ve ağaçlıklı şu güzel yoldan ilerliyoruz. Büyük fotoğrafta görülen kalıntılar şehir surları. Eskiden Pompei bir liman kentiymiş, Vezüv’ün ufak tefek püskürmeleriyle de tarıma elverişli topraklara sahip olmuş.

Asıl hikaye M. Ö 7 sonları ile 6. yüzyılda Pompei’nin İtalyan kökenli Osci veya Opic denen tarımla uğraşan toplulukların yaşam alanı aramalarıyla başlar. Vezüv’ün lavlarının oluşturduğu ve Sarno Nehri vadisine bakan deniz seviyesinden sadece 30 metre yukardaki bu platoda (sonra adı Pompeii olacak olan burada) evler inşa etmeleriyle başlar (tahmini bir tarihmiş). Yani bir liman şehridir. Bir müddet şehir Etrüskler ve Yunanlıların işgalinde kalır.

M. Ö 70-80’li yıllara gelindiğinde de Romalı asker Lucius Cornelius tarafından işgal edilince Roma Cumhuriyetinin resmi şehri olur. Romalılar şehri her yönden özellikle İmparator Augustus döneminde ticaret alanında hayli geliştirirler. Lav taşları ile döşedikleri geniş yollarla kamu binaları, lüks evler yapar ve tüccarların geldiğinde rahat etmeleri için birçok özel evler açarlar. 😉

M.S 62 yılında çok büyük bir deprem olur ve birçok ev yıkılır. Romalılar yoğun bir şekilde restorasyon işine girişirler. Tam olarak enkazların dahi kaldırılamadığı ortamda, M.S 79 yılında Vezüv yanardağının patlamasıyla ikinci facia Pompei’yi derinden sarsar. Bu kez sonuç korkunçtur ve Pompei ile ona yakın Herculaneum ve Stabiae diye 2 şehirde kül ve lavların altında kalır. Tarih 27 Ağustos 79’dur ve Pompei sadece 2 günde yer ile yeksan olur tarihten de silinir. Pompei’nin bulunması yüzyıllar sonra bir tesadüf eseri 1748 yılında olur.

Vezüv’ün yok ettiği Pompei antik kentinin iki giriş kapısı var, Nocera Gate ve Stabia Gate. Biz Stabia’dan başlıyoruz. Ayrıca dolaşması kolay olsun diye antik şehir gezilebilir 9 bölgeye (Regio) ayrılmış turunuzu ona göre ayarlıyorsunuz. Bölgelerde bir şehirde ne olması gerekiyorsa çoğu var bir tek okula rastlanmamış ama genelev var. 🤭 Biz yine kısa bir zamanda gezeceğiz. Rehberimizle birlikte VIII regiodan başladık. Çok geniş bir alandayız burası bir arena girişi, alttaki ilk fotoğrafta arkada büyük tiyatro görünüyor karşıda görülen bölümler muhtemelen tiyatro sanatçılarına ait odalar olabilirmiş.

       Alttaki fotoğraf M.Ö 3. yüzyılında taştan yapılmış ilk Roma tiyatrosu. 5000 kapasiteli Teatre Grande – Büyük Tiyatro diye geçiyor. Yunan sitilinde yapılan tiyatro üç ana bölümden oluşuyor. Fotoğrafta görülen basamaklı yerler malum seyirci oturma yeri, turistlerin bulunduğu daire orkestranın yeri ve kırmızı duvarların önü de sahneydi. Ve sahne orkestradan 1 metre yüksekteydi. Tiyatro Roma halkı için sosyal ve kültürel olarak çok değerli yapılardı. Hemen yanında da müzikli oyunlar sergilenen odeon var es geçiyoruz. 🎶 😁 

Pompeii - Antik Kent Büyük Tiyatro
Pompeii – Antik Kent Büyük Tiyatro

Tiyatroya girmeden soldaki merdivenlerden yukarı çıkıyoruz. Alttaki ikinci ve son fotoğraflardaki yolların taşları hep volkanik. Son karede görülen 3 tane yüksek taş özellikle konmuş. Şehirdeki binalardan çıkan her türlü su önlerindeki oluklar vasıtasıyla yollardan akıp mazgallara gidiyor. Şehir halkı ayakları kirlenmeden yürüsün diye böyle yüksek taş konuyor dolayısıyla kirli sulara basmadan karşıya gidebiliyorlar.

Boş sokakları görünce aklıma zamanın çocukları geldi acaba bu kadar iç içe evlerin olduğu yerde nasıl oynuyorlardı. Tahminimce zengin ailelerin kendi bahçelerinde. Şimdi ki apartman çocuklarından pek de farklı değildi herhalde. Neyse yine son fotoğrafta gözüken çeşme bütün sokak başlarında mevcut.

Genelde hep boş odalar ve mutfaklar olunca geçtik. Başka yerleri ve genelevi de es geçtik. 😉 Via Dell’Abbondanza – Bereketin bolluğun (ikinci fotoğraf) yolundan devam edip Forum’a geldik (üçüncü fotoğraf). Şehir zenginleri önemli konuları hep forumda toplanıp konuşurlardı yani forum bir iş merkeziydi. Çok büyük bu alan şehir yaşamının kalbi sayılır çevresinde adalet, kamu binaları, ticaret merkezleri ve pazarlar vardır.

Pompei, zengin ve ticaretiyle ünlü bir liman kentiydi. Tüccarların geliş gidişlerinde her hafta burada eğlenceler yapılırdı. Siyasi bir arena olarak da kullanılan forumda seçim zamanı adaylar tapınaklara gelir sonra seçmenlerini beklerdi. Forum aynı zamanda halkın dini törenleri izleme yeriydi.

Forumun hemen solundaki alan da Basilica Pompeiana- Pompei Bazilikası (ilk fotoğraf). Forum şehrin iş merkezi bazilika da onun borsası ve adaleti yürütme merkezi diyebiliriz ve şehrin en eski ve en güzel binasıydı. M.S 62 yılındaki depremde hayli yıkıma uğramış sonrasında yeniden restore edilmiş. Fotoğraflara tıklamayı unutmayın. 😁

Forumdan Vezüv’ün manzarası ise harika. Özellikle cephesini Vezüv’ü görecek şekilde tasarlamışlar. Alttaki fotoğrafın sol tarafında görülen üstü kapalı yer zamanın tahıl ambarı şimdilerde antik bulguların sergisi-deposu olarak kullanılıyor. Gezerken tekrar uğrayacağız.

Pompeii- Forum'dan Vezüv manzarası
Pompeii- Forum’dan Vezüv manzarası

Üstteki fotoğraf görülen yüksek sütunların olduğu yer Temple of Giove- Jüpiter tapınağı. Vezüv’ün bulutları tapınağın yüksek sütununu tüten baca yapmış. Alttaki fotoğrafta daha net görülüyor.

Jüpiter Tapınağı *Tempio di Giove* Jüpiter, eşi Juno ve kızları Minerva’ya adanmış. Tapınağın kutsal alanı iyonik kolonlarla çevriliymiş. Bu arada Aydın-İzmir sahilinin, Gediz nehrinden Küçük Menderes nehrine kadar olan bölgede yerleşen İyonya’lıların o yöreye verdikleri ad. Onların mimari stilleri de iyonik kolonlar oluyor. Tapınak ayrıca kutsal eşyaların ve şehrin hazinesinin saklandığı bir özel odaya sahipti. Ben yine dışardan görünen şeklini çekebildim.

Pompeii- Jüpiter Tapınağı

Alttaki fotoğrafta görülen Apollon Tapınağının bugünkü buluntuları tapınağın M.Ö 2. yüzyılda yapıldığını bildiriyor. Apollon heykelinin hemen karşısında da Venüs heykeli var. Apollo-Yunan’da Apollon olarak bilinir. Sanat, şiir ve kehanetin tanrısıdır. Hastaları iyileştirir her yere güneş gibi doğar. Dini olarak Hıristiyanlığa dair tek bir şeye bile rastlanmazken Yahudi tapınağı varmış.

Pompeii-Apollo Tapınağı
Pompeii-Apollo Tapınağı

       Sağından yine Foruma geçip kuzeydeki Neron kapısından geçeceğiz ama önce hemen sağda görülen yuvarlak üçlü kemeri görüyoruz. Marcellum Scavi zamanın marketi diyebiliriz kazılarda çok sayıda terazi bulunmuş. O dönemde üstü kapalıymış ve fotoğrafta görülen sütunlar çatıyı taşıyormuş. Ortada bir yuvarlak yer var çekemedim tabii muhtemelen balık satış yeri veya pazarıymış. Of hava ne sıcak inanılmaz.

Nero kapısını geçtik sola dönüp küçük bir bahçeden geçip antik banyo daha doğrusu saunalı meşhur Roma Hamamları‘na geldik. Bu hamamların çok büyük özellikleri de var. Kesinlikle kadın ve erkeklerin bölümü ayrıydı. Hamama halk da girerdi ve sınıf farkı gözetilmezdi. Elbette Pompei dekiler M.Ö yapılan hamamlardı.

Pompei’de hamam sayısı beş taneymiş ama önümüze çıkan hamam Terme Forum olunca onu gezdik. Duvar freskleri güzeldi. Freskler Tanrı Atlası temsil ediyordu. Yunan mitolojisinde Zeus’un ceza olarak Dünyayı omuzlarında taşıması görevini verdiği tanrı Atlas. Okyanuslara bile adı verilen Atlas. İlk fotoğraftaki yüz Roma mitolojisinde Neptün’ün yüzü alttaki Atlas’lara bakıyor. 😁 Taşıyın Dünyayı der gibi. İkinci karedeki duvar deliklerinden soğuk hava geliyormuş adına da frigider deniyor. Bizim zamanımızda da buzdolaplarına Frijder derdik. Üçüncü fotoğraf mangal. Ayrıca çok zenginlerin evlerinde bu özellikte hamam varmış.

Az çok tarihten bizim Efes harabelerinden bildiğimiz gibi hamamlar aynı zamanda bir sosyalleşme yeriydi. Gerçi Roma’lılara göre her yer sosyalleşmeye uygundur, tuvaletler bile. 😁 Efes’i hatırlayınız. Romalıların bu durum için önemli bir sözleri vardır *her ne ki, doğaldır yakışıksız değildir*. İş çıkışı girilen hamamdan akşam çıkarsan sadece yıkanılmaz tabii yemek yenir, oyun da oynanırdı. Neyse sıra ev gezmesine geldi. Bakalım misafir edilecek miyiz? 😁

Hala birçok yer kapalı restorasyon veya usta yokluğundan kapalı oluyormuş. Tıpkı önünden geçip gittiğimiz şu ev gibi. İlk fotoğraf adı *Casa del Poeta Tragico* Hüzünlü şairin evi diye biliniyor ama yine de adı bilinmeyen zengin bir tüccarın evi olduğu bulgusu mevcut. Kapının iki yanındaki boşluk dükkanmış. 1824 yılında ortaya çıkarılmış. İçinde Yunan mitolojisinden duvar mozaikleri ile freskleri varmış. Dışındaki tanıtım tablosunda bir de köpek resmi vardı ve kapıdan girebilseydik yerde *dikkat köpek var* yazılı mozaik varmış görecektik.

Pompeii önceleri bir liman şehriydi ve bu kalıntılar da zenginlerin semti, sayfiye yeriydi. Az çok ayakta kalmış bir yazlık evi gezdik. O dönemlerde zenginlere ait evlere *Domus*denirdi ve Pompei’de ailece oturulan bu tip ev örnekleri çokmuş. Ve çoğu villa tipi 6 odalı. Çatısız iç avlulu evlerin avlu kısmında misafir ağırlanırmış bizim Osmanlı tipi sofa yani.

Sıradaki işte bu tip bir evdi. Casa Del Fauno 1830 yılında ortaya çıkarılmış. Çok güzel bir bahçesi ile ikinci avluda bir de heykeli var. Fauno Villası adını da bu heykelden almış. Fauno, Roma mitolojisinde yarısı insan diğer yarısı keçi olan tanrı. Sonradan burada gördüğümüz gibi çıplak adam olarak tasvir edilmişler. Buradaki dans eden Faun heykeli kopya, aslı Napoli müzesindeymiş. İkinci fotoğraftaki mozaik Büyük İskender ile Pers Kralı Darius’un savaşını anlatıyor.

Geldiğimiz yollardan geri dönmeye başladık. Ve sonunda Granai del Foro– Forum Tahıl Ambarlarına geldik. Yukarda bahsetmiştim antik çağda tahıl ambarı olmuş şimdilerde antik eşyaların deposu durumunda. Kazılardan çıkan amforalar, çanak çömleklerden ziyade bizim en çok merak edip heyecanla beklediğimiz taşlaşmış insanlardan bir iki tane görebilmekti. İşte onlarda burada. Ve öğrendik ki, insanlar taşlaşmamış, üstlerine akıp onları örten lavlar zamanla taşlaşmış altında kalan insanlar sadece iskelet olarak kalmışlar. Evet soru şu peki neden taş gibiler. Cevabı vermeden önce fotoğraflarını görelim derim. İlk fotoğraf *Granai del Foro* ikincisi bir köpek ve son karede çıkan diğer kalıntılar ile daha sonra uygun yerlerine tekrar taşınmak üzere burada depolanan eşyalar. Onları yerlerinde gezdiğimiz evlerde hayal etmeye çalıştım keşke yerlerine konabilseler dedim.

Evet insanlar neden taş. Önce Pompei’nin nasıl yok olduğuna ondan önce de tarihte böyle bir faciaya yol açan Vezüv’ü biraz tanımamız lazım. Vezüv zamanında da şimdiki gibi etrafı bağlık bahçelik yemyeşil, yamaçlarında kurulu güzel şehirler olan volkanik bir dağ. İşte bu şehirlerden biri olan Pompei zengin insanların köleleriyle yaşadığı zamanın bir şehriydi.

Şu güzelim manzarası ile sessiz ve sakin görünen Vezüv yüzyıllardır püskürmemiş. Kraterine yakın yerlerdeki kayaların haricinde faciayı hatırlatan bir durumu da yok (hala aktif bir volkan). Oysa Vezüv facia öncesinde püskürmüştü ama hiç kimse fark etmemişti. Hatta M.S 62 yılındaki yıkıcı depremin sebebi Jeologlara, Vezüv’ün patlamaya hazırlandığını için için homurdanıp patlamadan ağzını mühürlemiş olduğunu düşündürmüş. Ve elbette ki konu bilgisi olmayan daha önce Vezüv’ün patlamasına şahit olmamış Pompei halkının da bir felaket olacağı aklına gelmemiş zaten yıllardır süre gelen depremleri de artık kanıksamışlardı.

M.S 79 yılının 24 Ağustos’una gelindiğinde Vezüv ilk haberi vermiş dumanını tüttürmeye başlamıştı. İlk defa bir patlama olacağını hisseden akıllı zenginler şehri hemen terkeder. Birçoğu da neme lazımcılıkla olayı önemsemez. 25 Ağustos’ta görgü şahitlerine ve jeolojik incelemelere göre öğlene doğru beyaz kül denen *Piroklastik akıntı*-içeriği volkanik taş, cam ve minerallerden oluşur düşmeye düştüğü yerde patlamaya başlar ve insanları öldürür evlerin çatılarını yıkar şehrin sokakları taşlaşan bir tabakayla kaplar.

Bir süre sonra tahmini 20 dakika diye belirtiliyor Vezüv korkunç bir sesle patlar. Gücü Hiroşima’ya atılan atom bombasından kat ve kat fazladır. Gökyüzüde bulut nedeniyle kapkara olunca insanların çoğu limana kaçmaya başlar ama Vezüv’ün lavları akmaya başlamıştır önlerini göremedikleri için karanlıkta lavlara doğru gidip ölürler. Bir kısım halk da kendini eve kapatıp kapıyı pencereyi kilitleyip kendilerini korumaya çalışırlar. Ama korkunç patlamayla oluşan sıcaklıkla havanın oksijeni karbon gazına dönüşünce boğularak ya da çöken çatılarının altında ezilerek hayatlarını kaybederler. Birkaç saat içinde tahmini 2 bin insan ve diğer canlıların üstü küller tarafında örtülünce de Pompei bir mezarlığa dönüşür.

Vezüv 3 gün daha kızgın küllerini Pompei üzerine yağdırır ve şehir iyice sessizliğe, tarihe gömülür ta ki, 1748 yılına gelene dek. Aslında 1599 yılında Sarno nehrinin akış yönü değiştirmek istendiğinde bulunmuş. Ama çağırılan mimar, fresklerdeki resimleri çok açık hatta erotik bulunca tekrar bulunduğu yere gömmüş. 🤭 Sonraki ilk keşif 1700 lü yıllarda diğer şehir Herculaneum’da başlamış.

Pompei’nin bulunuşu 1748 yılında Napoli ve Sicilya kralı olan III. Carlos de Borbon tarafından gerçekleştirilmiş. Çok ani ve feci ölümü düşünmek bile çok acı ve korkunç. Bu felaket sonucu insanlar o an ne yapıyorlarsa hangi şekilde öldülerse o şekilde bozulmadan taşlaşan lav tabakasının altında kalıyorlar. Aynen alttaki fotoğraftaki gibi. Pompei’de görmedikçe olanlara inanmak çok zor. Özellikle ilk karedeki insan muhtemel sözünü ettiğim evinde kendini korumaya almış biri. Ağzını kaşkol gibi bezle sarmış bir köşeye çömelmiş. Diğer ikisi muhtemelen uyuyorlardı.

Evet nasıl taşlaşmışların cevabını vereyim. İlk buluntularda insanların iskeletleri çeşitli pozisyonda otururken, yatarken bulunmuş. Zira külün altında kalan vücutların yumuşak dokuları çürümüş yok olmuş ama onları kaplayan kül taşlaşmış ve vücudun her detayını görünür kılmış.      Arkeolog Guiseppe Fiorelli kısa zamanda insanların duruş şekillerini bozmadan çıkarmak için açılan deliklerden içeri alçı doldurması gerektiğini keşfetmiş. Ve sonuç; İnsanlar cezalandırıldıkları için taşlaşmamış onları taş yapan Arkeologlarmış. 👍

Tüm bu olayların oluş şekli de bulunan materyallerden ve zamanın görgü tanığı olan genç Pliny’in arkadaşına yazdığı mektuplardan öğreniliyor. Genç Pliny’in amcası olan yaşlı Plinius Roma donanmasının komutanıydı ve o sıralarda gemileri ile Herculaneum’un yakınında demirliymiş. Amcası ile birlikte kalan genç Pliny Vezüv’ün patlamasını ve amcasının gemileri ile insanların yardıma koşması sırasında ölümüne de şahit olmuş hatta kayıt altına almış.

Öyle ki, bu tip volkanik patlamaya Pliny’nin anlattığından dolayı *Plinian patlaması* diye atıfta bulunulmuş. Geldiğimiz yoldan geri otobüsümüze biniyorken biz de elveda Pompeii yaşadıkların hiçbir şehrin başına gelmesin diyoruz.

Rotamız İtalya’nın fiyortları Amalfi kıyılarının batı sahilindeki en renkli köşesi Sorrento’ya doğru. Pompei ile Sorrento arası 30 km toplamda 1 saati buldu. Napoli körfezininin sunduğu harika manzaralar eşliğinde Sorrento gözüktü.

İtalya- Napoli körfezi
İtalya- Napoli Körfezi

Sorrento’ya geldik, merkeze doğru yürüyoruz. Renkli bir ortam var henüz deniz gözükmüyor.

Napoli- Sorrento Şehri
Napoli- Sorrento Şehri

İtalya’nın Campania bölgesindeki en nadide şehirlerinden biridir diyen Enis rehberimiz; Size Amalfi kıyılarının unutulmaz güzelliklerini sunan bir yere götüreceğim sonra zaten bir avuç olan şehri keyfinizce gezin. Ve haydi Falezlere gidiyoruz ama denize yakın olmak istiyorum diyorsanız ücretli asansöre bineceksiniz ya da epey bir basamağı göze alıp yürüyeceksiniz dedi. Alttaki fotoğrafta görülen La Piezzetta buluşma yerimiz oldu hemen sağındaki yoldan Via Luigi de Maio’dan yürüyoruz ve seyir terası olan halk bahçesine geliyoruz.

Napoli- Sorrento Şehri

Amalfi kıyıları 40 km uzunluğunda ve Salerno’dan Sorrento’ya kadar uzanan sahil yoludur. Kıyıların falezleri mimarı efsaneye göre Herkül’müş. Herkül Yörenin en güzel kızı Amalfi’ye aşık olur. 💘 Ama vuslata eremeden Amalfi genç yaşta hayatını kaybeder. Aşkının yokluğuna çok üzülen Herkül Amalfi için and içer ve ey Amalfi seni senin kadar güzel bir yere gömeceğim diyerek bu muhteşem falezli kıyıları oluşturur. Aşk bu her şeyi yaptırır. Alttaki ilk fotoğrafta falezlerden muhteşem manzara ve görünen liman Marina Piccola. İkinci fotoğrafta yürüyerek gidilen yol görünüyor. Son kare de evlerin kayalardaki konumu çok güzel. Bu kayalar suların erozyonu ile oyulmuş tüf denen volkanik kayalıklardır.

Şehri gezmek daha cazip geldi. Haydi dedik buluşma saatine kadar dolaşalım. Aynı yoldan geri döndük. Küçük bir park vardı Piazza Sant’ Antonino meydanı. Buradaki bankta bir süre oturduk. Ben arkadaki heykeli çektim. Şehrin koruyucu azizi Sant’Antonino’nun heykeli. Hemen karşısında bazilikası ara sokakta da Bazilika isimli restoran vardı malum yemek için değil el yıkamak için gerekti. 😉

Via Luigi de Maio’dan devam ediyoruz. Küçük ve dar sokaklar yani klasik İtalyan şehir planlaması, dar balkonlu mimari yapılar ve renkler yöreye uygun. Sorrento limon bahçeleri ve limondan yapılan likör diyeyim *Limonçello* ile meşhur. Bizim Aydın’ımızda olduğu gibi sokaklar Turunçtan geçilmiyor ama madem limonları meşhur sokakta çok Limon ağacı olabilirdi.

Şu sokaklardan geçince köşede gördüğümüz Santuario del Carmine Barok tarzı Katolik kilisesiymiş. Yarısı nerde dedik yanındaki bina ile yapışık yapılmış binada da bar işletiliyor ve adı Bar del Carmine. 😁 Hemen yanındaki Corso İtalya Caddesi. Marka satan lüks mağazaların olduğu cadde. Eğer limon bahçelerine ve aşağıdaki plajlara gitmek isterseniz her yere işleyen tren şeklinde yerel araçlar ile hop on hop off otobüsler de var.

Alış veriş yapmadığımız için Piazza Sant’ Antonino’ya dönerken geçtiğimiz güzel sokaklar.

Bu kez Sant’Antonino’nun heykeli solundaki sokaklara girdik. Karşımıza önce S. Antonino Pizza çıktı ambiyansı çok beğendim. Az ötesinde harika tablolar var. Tabelasında ahşap boyama workshopları düzenlenir yazıyor.

Sokağın az ilerisinde restoranın bitişiğinde harika bir market, inanılmaz renkli ve hepsi el yapımı makarnaları var. İtalya’yı severdik biraz daha sevdik. Sokağın adını da öğrendim Via Santa Maria delle Grazie. Zaten bu güzelim sokaklar bana karşılıklı sohbet eden samimi arkadaşların varlığını hatırlatıyor. İçim sevecenlikle doluyor zaten yapım gereği gülümseyerek gezince yanımdan geçen herkes de otomatikman bana gülümser. 😊

Yine el yapımı sandaletleri meşhurmuş. Sorrento’da denize girmeyecekseniz, limon bahçelerini gezmeyecekseniz şehir içinde gezi bu kadar bir de tarihi Katedralleri varmış görülebilirmiş. Ah elbette Pizza yemeden dönülmez burası İtalya. 🍕🍕Bunca geziyi bile yerel rehberler 2 saatte bitiriyorlarmış. Evet yani biz de ufaktan buluşma yerimize dönebiliriz.

Buluşma yerine geldik çevrede görülen ünlü pizzacı ve barlar ile son bakışlarla hoşçakal Sorrento diyoruz.

Yolumuz Napoli günlük rotamız henüz bitmedi. Geldiğimiz gibi gideceğiz yolumuz malum 1 saat.

       Napoli,Benim için Sophia Loren‘in şehridir. İtalyan sinemasının hatta bizim artistlerimizin bile film çektiği muhteşem şehir. Evet Campania bölgesinin başkenti olan Napoli tarihi dokusu ile ihtişamlı M. Ö 4. yüzyılda Romalı’lar tarafından fethedilince Neapolis adını almış çok eski bir şehirdir. Her ne kadar yoğun nüfusu ve suç oranı çokluğu ile tanınsa bile her şehir güzeldir. ☺️

Ve en muhteşem yanı da Napoli’nin arka planındaki büyüleyici duruşu ile Vezüv yanardağının varlığıdır. Sırasıyla; Normanlar, Aragonlular, Bourbonlar ve Fransızlar tarafından yönetilmiş. 1997 yılında Unesco Dünya Mirası listesinde de yerini almıştır.

Gemiden ilk çıktığımızda dikkatimiz sağlam duruşu ile Castel dell’Ovo kalesi çekmişti. Sorrento dönüşü otobüsten limana yakın Piazza Trieste e Terento meydanında indik. Aman dedi rehberimiz çarpılmayın çantalara dikkat dedi. Gündüzleri pek sorun yok ama yine de ara sokaklar Napoli’nin mafyası Camorra’nın mekanıdır girmezseniz iyi olur dedi… Biz de aklımızda dedik 😁 ve fazla ara sokaklara girmeyiz zaten yorgunuz. Benim aklım kalede zaten tüm şehir tamirata alınmış binaların hepsinde iskele kurulu. Evet Fontana Del Carciofo Çeşmesi’nin etrafı kafe ve barlarla dolu, gezi için faytonların durağı da burasıymış. Bu arada Carciofo -Enginar demekmiş.

Napoli- Carciofo Çeşmesi
Napoli- Carciofo Çeşmesi

Napoli-  Trieste e Trento meydanı
Napoli-Trieste e Trento meydanı

Napoli- Via Vittorio Emanuele III
Napoli- Via Vittorio Emanuele III

Vakit çok dar kaleyi de görmeliyim çeşmenin fotoğrafını çekip hemen Vittorio Emanuele III. caddeden yürüyerek kaleye gittik. 1279 yılında yapılan tipik bir Orta Çağ kalesi. Denizin üzerine inşa edilen kale Kraliyet sarayı olarak kullanılmış. Kral I. Charles merkezi Palermo’dan Napoliye aldığında adını yeni kale anlamında Castel dell Nuovo koymuş.

Napoli- Castel Del Nuovo
Napoli- Castel Dell Nuovo

Görüntüsü çok heybetli Castel Dell’Ovo’nun içinde pek bir şey bulamadık. Ama kale girişi harika. Ve kapıdan bir detay.

Vakit de dar üstelik kale yolunda siyahi çanta vs. satanların yoldan insanları çevirmelerinden etkilenmeden gemiye doğru gidiyoruz. Artık Napoli’ye ve dolayısıyla Vezüv’e de elveda diyoruz.

Napoli' de Önder Kaplan

Son Vezüv karesiyle,

Napoli Limandan VEZÜV manzarası

Yeni bir limanda buluşuncaya dek sağlık ve sevgiyle kalınız.💞💞💞

GEMİ ile AKDENİZ ESİNTİSİ 4.Gün * Sicilya*

Nerede kalmıştık diyeyim zira koca bir günü denizde geçirdik fena olmadı. Sabah gözümüzü Palermo’da açtık tarih 29 Eylül 2014 ve saat 07:00. Evet aslında 5. günde ve Tunus derken Sicilya’dayız. Güvenlik nedeniyle seyri uygun görmeyen Pullman Tur rotayı Sicilya’ya çevirmiş anons ettiler ve Palermo Limanındayız. Çok heyecanlandık doğrusu Sicilya aklımızdan geçen bir yer değildi. Bize de büyük sürpriz oldu. Aklımıza hemen *The Godfather- Baba* filmi ile tiyatro binası ve bildik mafya klişeleri geldi. 🤷‍♀️

Böyle güzel bir manzaradayız ve adayı gezerken her yere yürüyerek gideceğiz. Kıymetli rehberimiz Enis Aslan’ın mesajı ile 4. katta buluşup birlikte adaya indik.

Sicilya- Palermo Limanı

       Gerekli işlemlerden sonra devam ederek hemen karşı caddeden yürüyeceğiz. Caddenin adı Via Emorico Amari.

Sicilya bir ada ve ana kara İtalya’ya Messina Boğazı ile bağlantılıdır. Dini ve kültürel değerleriyle 12 bin yıllık geçmişi olan 5 milyon nüfuslu çok özel bir ada. Bir dönem Helenistik uygarlığın en önemli duraklarından, limanlarından ve yerleşim yerlerinden biri olmuştur. Şekli üçgen vari olduğundan Trinacria da denir.

Avrupa’nın en büyük ve aktif yanardağı Etna buradadır. Aslında küçük küçük birçok aktif veya uyuyan volkanik dağlar var. Tiren Denizi’ndeki Stromboli sıklıkla patladığı için Akdeniz’in doğal Deniz Feneri denir.

Palermo;

İtalya’nın özerk bölgesi olan Sicilya’nın başkentidir. İtalya deyince hemen aklımıza Roma, Venedik, Floransa ve Milano gelir. Oysa Sicilya’da çok daha turistik yerler varmış. Evet Palermo adı az duyulan bir başkent. Vakti zamanında Mafya’nın doğduğu şehir dense de rehberimiz doğru olmadığını Corleone ailesinin doğum yeri, adını aldığı başka bir bölge olan Corleone bölgesidir dedi.

Mafya olayına da açıklık getirelim. 19. yüzyılın başlarında Sicilya Arap’ların kısa süreli işgaline uğrar, ardından Fransızlar derken İspanyolların hâkimiyetine girer. Toprak sahipleri ve işçiler, kendilerini korumak için mafya tipi örgütlenmek zorunda kalırlar. Başlangıçta iyi niyet her zaman olduğu gibi tersine işler yönetim boşluğundan faydalanan bazı gruplar koruma amaçlı haraç istemeye başlar. Yerli halk da zaman içinde devlete güvensizlikten baş edemedikleri her işleri için Mafya’ya başvurur.

Yine de günümüzdeki anlamda bir Mafya örgütlenmesinin tarihi 1861 yıllarına rastlar. Bu da İspanyol Burbon hanedanın adadan kovulması ve İtalya ile birleşme dönemi başladığı yıllardaki yönetim boşluğundandır. Böylece Sicilya adı Mafya ile özdeşleşir. Kısaca yazarsam Mafya ile mücadele eden Palermo’lu Savcı Giovanni Falcone ve arkadaşı Hukukçu Paolo Borsellini olayların ardından 1992 yılında suikaste kurban giderler. Hemen ardından Roma’da başlatılan Temiz Eller operasyonu ile Mafya ile birlikte sırtlarını dayadıkları siyasi kişiler de tespit edilip çökertilmiştir.

       Neyse Palermo, Fenikeliler tarafından M.Ö 730’lu yıllarda kurulmuş. Ama adını *Panormus* olarak eski çağlarda Yunanlılar koymuş. Limanların anası anlamına gelir daha sonra Palermo olmuştur. Romalılar ve Bizanslılar tarafından sömürülmüş, Arapların işgaline uğramış en son Sicilya Krallığı kurulunca kendine gelmiş. Yine de kültürel miraslarını bu sömürgecilere borçlu sayılırlar. Zira tarihi eserlerde açıkça görülüyor.

       Palermo, 850 bin nüfusa sahip, Roma Katoliklik dinini kabul etmişler ve resmi dilleri İtalyanca’dır ama İtalyanca’nın Sicilya lehçesiyle konuşurlar. Çok fazla da göçe uğramış. Aldığımız bu ön bilgiler ışığında gezelim derim. 

       Via Emorico Amari caddesinden devam ediyoruz faytoncu amca buyrun diyor ama biz çok kalabalığız. Oysa burada faytonla gezmek çok da zevkli olabilirdi. Faytonu ve atları arabalar yüzünden tam çekemedim trafik yavaşladığında kenara çıkıp çektim. Hop on Hop off otobüsü boştu sabahın çok da erken bir saati değil.

       Amari’de yukarı doğru devam ediyoruz hemen solumuzda tarihi dokulu güzel bir bina var *Teatro Nazionale Biondo*. Avrupa’ya çok sık giden zengin aristokrat bir aile olan Biondo kardeşlerin 1903 yılında yaptırdığı özel tiyatro. 

       Sağımızda geniş bir meydan *Piazza Politeama* ve çatısında atlı figürler bulunan görkemli bir bina *Teatro Politeama Garibaldi*. Palermo’nun hem şehircilik anlamında hem de kültür ve sanat anlamında büyümeye başladığı 1800’lü yıllarda sirkten tiyatroya kadar her türlü etkinliğin yapıldığı bir meydan. Tarih boyunca çok fazla depreme maruz kaldığından insanların açık alanda toplanmalarına da yardımcı olan meydanlardan en bilineni diyeyim. O yıllarda Palermo Prenslerin ve yerel yöneticilerin rağbet ettiği ayrıcalıklı bir şehirdi.

       1859 yılında Palermo belediyesi şehir için prestijli bir tiyatronun ihtiyaç olduğuna karar verir. Ancak vatansever Garibaldi’nin (İtalya Krallığının kurulmasına yol açan) binler girişimi ve o dönem Burbonlar’ın çöküşü ile tiyatronun yapımı uzar ve 1874 yılına gelindiğinde henüz bitmemiş üstelik çatısız olarak açılışı yapılır. Bu şekliyle 20 yıl Palermo Operasının ana tiyatrosu olur ve Teatro Municipale Politeama adıyla hizmet verir. Garibaldi’nin 1882 yılında ölümünden sonra da anısına Garibaldi ismi verilir.

       Çatısında Olimpiyat oyunlarını temsil eden bir çift at ile Apollo ed Euterpe’nin zaferi tasvir edilmiş. Euterpe Yunan mitolojisinde Müzik ve lirik şiirin ilham perisi, Apollon da müzik ve şifa tanrısıdır. Tiyatronun resmi olarak açılış tarihi Kral Umberto ve Kraliçe Margerita huzurunda ünlü tenor Francesco Tamagno’nun Verdi’nin Othello’sunu icrası ile yapılır.

       Tiyatro’nun hemen solundan döndük cadde Settimo’dan devam ediyoruz Banco Sicilia’yı geçtik. Cadde tanınmış markaların mağazalarıyla doluydu Zara YSL gibi.

       Çok değil 3-4 sokak geçtik geldiğimiz kavşağın olduğu yer ağaçlıklı çok geniş bir alan ve karşımızda önem bir tarihi yapı var. Palermo’nun en bilineni Massimo Tiyatrosu *Teatro Massimo*.

Palermo-Teatro Massimo
Palermo-Teatro Massimo

       Rehberimiz Enis, bakın bakalım tanıyacak mısınız? Hadi sizi üzmeyeyim The Godfather desem hemen hatırlarsınız. Evet The Godfather III’te Michael bu tiyatro Massimo’nun merdivenlerinde vuruldu dedi. Evet ama üzerinden yıllar geçti artık eve dönünce hatırlamak için izlemek farz oldu. 😁 Ben de öyle bir görüntü yakalamışım ki inanılmaz. Alttaki fotoğrafı büyütmelisiniz. İki arkadaş vurulma sahnesini canlandırıyor arkadaşları da çekim yapıyor. İnanılmaz.

       Tiyatro Massimo’nun resmi adı *Teatro Massimo Vittorio Emanuele*dir. İtalya’nın en büyük tiyatrosu. Avrupa’nın da büyüklerinden sayılır ama mimari ihtişam yönünden Avrupa’nın üçüncüsüdür.

       1864 yılında açılan yarışmada Mimar Giovan Battista Filippo Basile’nin projesi onay alır. Ancak tiyatronun inşasına 1875 yılında başlanır, 20 yıl sürer ve 1897 yılında da biter. Mimar Filippo’nun ömrü vefa etmeyip 1891 yılında ölünce tiyatronun inşaatını oğlu Ernesto Basile tamamlamıştır.

       1974 yılında başlanan restorasyon çok uzun sürmüş tiyatro ancak 1997 yılında tekrar açılmıştır. İşte bu arada da Ford Coppola’nın Al Pacino’yla oynadığı The Godfather – Part III filminin bazı çekimlerine ev sahipliği yapmış. Şöyle bir sağına soluna bakıyoruz.

Palermo-Teatro Massimo
Palermo-Teatro Massimo

       Tiyatronun önünden dümdüz devam ediyoruz. Sıcak memleket olduğundan herhalde küçük de olsa apartmanlarda balkon çok ve hepsi ferforje yani dökme demir. Çok dar sokaklar da var bir çift fotoğraf çekiyor diğerinde inşaat ustası yukarı kovayla harç taşıyor.

       Şöyle bir gidelim bakalım bu cadde de neler var, adı Via Maqueda. Hemen sağ ve sol sokaklar eski pazar diye geçiyor biz daha başka bir pazara gideceğiz burası giysi pazarı. Ana cadde olan Via Maqueda Sicilya’lı filmlerde gördüğümüz evlerin aynısı ile dolu ne harika. 

       Bu güzel bulvarın ara sokakları ne yazık ki çok bakımsız. Aslında yapılara eski tarihi bozmamışlar diye de bakabiliriz. Yaşam bu işte kimi gelir, kimi gider. İkinci fotoğraf pek benzemese de birden aklıma çocukluk anılarımı getirdi. Bakkal amcadan 5 kuruşluk ay çekirdeği almak, kocaman küpeli Arap kızlı mabel sakızları, rengarenk fasulye şekerleri. Ne güzeldi çocukluk günlerim.

       Yürüyelim arkadaşlar bu güzel yolun yani Via Maqueda’nın (alttaki ikinci fotoğraf) sonunda kısa bir mesafe sonra yolumuz yuvarlak ön cepheli evlerle çevrili bir yere çıktı (ilk fotoğraf). Artık kavşak ya da dört yol ağzı vs ne derseniz bilinen adı Quattro Canti. Muhteşem heykellerle süslü ve her binanın altında çeşme var. Ve sonra işte size tipik Sicilya’lı bir karı-koca çok hoşuma gittiler nasıl uyumlular bakınız. 

       Resmi adı Piazza Vigliena olan bu kavşağın tanınmış adı Piazza Quattro Canti *Dört Köşe Meydan* Canti -köşe demek ama iki binanın köşelerinin bir sokak kenarında birleşmesi anlamındaymış. Burada da 4 yapının meydana açılan sokaklara olan köşeleri yuvarlatılmış böylece kavşak yani meydan da daire şeklinde olmuş. Binalar malum Barok tarzında saray ve 3 katlılar. Zemin katlarda çeşme diğer katlarda önemli heykeller var vaktiyle bronzdan yapılmışlar sonra mermere dönüştürülmüş. Önce fotoğraf ekleyip sonra anlatayım.

       Evet 1500 ve 1600 yıllarında Palermo dört ana bölgeye ayrılmıştı ve bu bölge merkez sayılıyordu. İspanyolların şehri ele geçirdikleri dönemde İspanyol valiler güç gösterisi yaparak varlıklarını kabul ettirme çabasına girerler ve Palermo genelinde göz boyayan Barok tarzı birçok saray ve malikane yaptırırlar. 

       İşte bu saraylardan 4 tanesi de bu merkezi bölgede yapılır. Bu anıtsal binaların cephe yapımı 1621 yılında bitmiş. Alt katlarda çeşme var demiştim ve çeşmeler geçmiş zamanda şehrin içinden akan 4 nehri, çeşme üzerindeki kadınlar dört mevsimi temsil eder. Bir üst katlarında dört İspanyol kral ve en üsttede şehrin koruyucu azizleri yer alıyor.

       Binaların en büyük özelliği bir köşelerinin günün her saatinde mutlaka güneşi alıyor olmaları, bu yüzden de *Güneş Tiyatrosu* da denirmiş. Netice de genel anlamda teması, yeryüzünden cennete uzanan yolu betimliyor olmaları. Tarihi doku gerçekten çok güzel.

       Hemen sağımızdaki antik eserleriyle değerli bir sokak olan Via Vittorio Emanuele’ye dönüyoruz. Burada iç süslemesi çok muhteşem bir kilisedir mutlaka bakın diyen rehberimize uyuyoruz. Gerçekten müthiş bir süslemesi olan San Giuseppe dei Teatini Kilisesi.

       Palermo’yu keşfe devam. Aslında yürüyerek gezilebilen güzel bir şehir. Üç beş adımlık merdivenle çıkılan 14. yy’dan beri varolan Belediye binasının önünde heykelleri bol bir çeşmeye denk geldik. Enteresan bir şekilde tüm heykeller çıplaktı genel bir görüntü alıp geçtim. Ama rehberimizin anlatımıyla öğrendim ki, Piazza Pretoria ve Çeşmesi özellikli bir çeşme. Her şeyden önce halk arasındaki adı*fountain of shame* türkçesi utanç çeşmesi. 

       Geçmişi 16. yüzyıla dayanan çeşmenin adının utanç olmasının iki sebebi var. Birincisi heykellerin çıplak oluşu dindar çevre halkı görüntüden hoşlanmaz. Ama esas konu bence daha önemli yabana atıldığı düşünülen halkın parası. Nasıl mı? Önce çeşmeye bakalım.

Palermo-Pretoria Fountain
Palermo-Pretoria Fountain *Utanç Çeşmesi*

       Floransa’da yaşayan zengin ve asil bir aile çeşmeyi malikanelerinin bahçesini süslesin diye Toskanada yaşayan bir heykeltraşa ısmarlamış. Bir zaman sonra ailenin parası biter çeşmeyi tamamlamaya gücü yetmez ve çeşmeyi 1573 yılında Palermo Senatosuna çok büyük paraya satar. İyi hoş ancak evdeki hesap çarşıya uymaz çeşme Toskana’dan Palermo’ya gelene kadar başına gelmeyen kalmaz. Heykellerin kolu bacağı kırılır, havuzun çeşmeleri kaybolur. Sorun olmaz çünkü Toskanalı heykeltraşın oğlu montajı yapmak için beraber gelmiştir. 

       Bitmedi montaj için ayrılan alan küçük gelince bu kez birkaç bina da yıkılmak zorunda kalınca çeşmenin de astarı yüzünden pahalıya gelir. Halk zaten kıtlık döneminden geçmektedir fakirlik diz boyu iken çeşmeye ödenen onca parayı düşündükçe binadan çıkan Senatörlere her seferinde *utanç-utanç* diye bağırırlar. Çeşmenin adını da öğrenmiş olduk. 

       Artık rehberimizin önderliğinde Palermo’nun özü, antik olduğu kadar otantik de olan pazarı Ballaro’ya gidebiliriz. Enis bey harika peynirleri var her geldiğimde alırım deyince iyice sevindik. Önce yine Maqueda caddesinden Mercado Ballaro yazılı tabeladan sağa döndük caddenin adı Via del Poticello oldu. Buralar hep eski şehir kısmı o nedenle de evler de eski demiştim en güzeli birkaç ev ve sokak görerek gidelim. Hemen bir sokak sonra bayan kuaföre denk geldik, 💇‍♀️ postiş tarıyordu.

       Bir geniş alana geldiğimizde sokak adı da değişti burası Piazza Casa Professa. Çamaşır asılı balkonlar, renkli dükkanlar, kapı önü ve balkonu çiçek dolu evler, arada duyulan müzik sesleri ile yürüyoruz.

       Ve genelde düğünlerin yapıldığı katolik Casa Professa İsa Kilisesi’nin önünden geçiyoruz hemen sağımızda Kraliçe Margherita Yüksek Lisans Okulu var, duvarındaki grafiti hoş olmuş ve çevresi gerçekten bakımsızdı. Artık pazara geliyoruz burada da karşıma bir grafiti çıktı çok değişik.

       Ballaro Pazarı, bin yıllık tarihi ile günümüze kadar özünü değiştirmeden gelmiş. Özellikle Arapların işgal döneminden süre gelen bağırarak satış yapmaları. Gerçi bizde de öyledir ya. Et ve balığı ve özellikle de peynirleri çok güzelmiş. Enis rehberimize uyup biz de peynir aldık gerçekten çok lezzetli. Ballara adı, pazarda satılacak her türlü sebze ve meyvenin temin edildiği yakınlardaki Bahlara köyünden geldiği şeklinde. Ayrıca Deccan’dan trenle gelen baharatların (Hindistan’ın meşhur bölgesi ve bir demiryolu taşımacılığına da adını vermiştir) burada satılması nedeniyle Hind-Sind bölgesinin bir simgesi olan Ag-Vallaraja’dan türediğidir. Bir de sadece pazar günleri ikinci el eşya satışlarıyla da bit pazarına dönüşüyormuş.

       Pazarın rengarenk ortamını hep sevmişimdir. Önder zaten pazar bir market iki dolaşmayı pazarlık ederek alışveriş etmeyi keyifle yapar. Burada ayrıca sokak yemekleri yapan yerler de var ve kokularla mest olduk üstelik öğlen saati oldu gemiye dönüş başlıyor gibi hayli de acıktık. Yürüyüş Via Porta di Castro’dan devam ediyor. Burada Plazzo Conte Federico Müzesi’nin önünden geçiyorken dikkatimi duvarındaki Mural çekiyor benim vizör de görüyor ilk fotoğraf’daki. Yazılar sağdaki Perdenti -kaybedenler ve solda Vincenti  kazananlar eh tabii ki adamları tanımayınca bilemedik.

       Diğer fotoğraflar önce sola sonra sağa döndük başımız da döndü yani neyse bir daha ne tarafa döndüysek ikinci fotoğraf gerçekten daracık bir sokağa giriyoruz. Özellikle adını videoya aldım Via del Protonotara, adı güzel ama sokak için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Ve son fotoğraf Via Maquera’dan sonra en özel ikinci cadde olan Via Vittorio Emanuele’deyiz son fotoğraf. Evet ikinci özel cadde demiştim zira her ikisi de buram buram tarih kokan caddeler ve ikisi de Quattro Canti’de buluşuyorlar.

       Palermo Katedrali, bu tarihi mekanlardan biri olarak Vittorio Emanuele’de yerini alıyor. Ama başına gelmeyen kalmıyor. Palermo’nun tarihinde adı geçen ne kadar millet varsa yapısı da o kadar çok mimari değişikliğe uğruyor. Bu sebeple onu Palermo’nun tarih kitabı sayıyorlar. Yapım tarihi 1187’li yıllara kadar uzanıyor. Önce İtalyan Bazilikası olmuş ardından Araplar geldiğinde Cami olmuş zaten kubbesinden belli oluyor ve ardından da Kiliseye dönüştürülmüş. Oldukça geniş bir alanda yer alan Katedral kadrajıma bile sığmadı.  

       İçini gezmedik Via Vittorio Emanuele’den bu kez limana doğru yürümeye başladık. Hemen sağımızda bir anıt ve güzel bir kafesi olan meydan çıktı; Piazza Bologna. Dinlenmeye vakit yok yani anıt ile ilgili bilgileri alp yolumuza devam ettik. Alttaki fotoğraftaki anıt kutsal Roma İmparatoru ve Habsburg Hanedanından V. Charles’in anıtı. 1535 yılında V. Charles Tunus zaferinden döner ve Palermo’ya gelir. Yıllar sonra 1631 yılında şerefine de bu anıt Piazza Bologna’ya dikilir. Kaidede Yunan mitolojisinden tanrı Herkül, İmparatorluğun çift başlı kartalı ve efsanevi 7 yılan başlı Hydra var. Hani Herkül’ün her kestiği yılan başının tekrar çıktığı, zehiri öldürücü olan yaratık.

Palermo- V. Charles Anıtı
Palermo- V. Charles Anıtı

       Asıl hikaye V. Charles’in duruşunda gizli anlatayım. Sol elinde bir asa varken sağ eli 5 parmağıda açık şekilde ileri uzatılarak betimlenmiş. Zaman içinde bu açık el için efsaneler üretilmiş. Adaletli oluşuyla bilinen Charles’in açık eli *beş sadakatsiz yargıcı* ifade ediyor. Ne yapmış bu yargıçlar bakalım.

       Olay elbette 16. yüzyılda geçer. Zengin bir ailenin yaşı küçük çocuğu yetim kalınca akrabalarından biri vasi olarak atanır. Yetişkin olduğunda miras kalan varlıklarını geri ister. Ama bakar ki vasileri paraları bitirmişler. Hemen Palermo’nun beş yargıcından yardım ister. Yasa tanımaz üstelik hayli yüklü paralarla iş yapan yargıçların beşide olayı önemsemez. Genç çocuk adaletiyle bilinen V. Charles’in Palermo’ya geldiğini duyunca bir şekilde İmparatora ulaşır ve derdini anlatıp yardım ister.

       Adaletli İmparator bir plan yapar ve rahip kılığına girerek mahkemeyi takip eder. Yargıçların beşi de vasiyi haklı bulduğu sırada V. Charles yerinden kalkar esas haksızlık yapan sizlersiniz verin çocuğun hakkını diyerek vasilere de kızar. Ardından 5 yargıcında derilerini yüzdürüp Palermo Mahkemesinin 5 sandalyesini kaplatır. 😱😱😱😱😱

       Başka bir versiyonunda; Genç çocuğun vasisi Başrahiptir ve mirası vermek istemez. V. Charles bu defa yasa tanımaz yargıçları atlı araba arkasına bağlatıp bugün *Discesa dei giudici* türkçeye yargıçların inişi adı verilen bir yol varmış orada sürükletip öldürmüş. Evet devam edelim.

       Serbest zaman verilince Önder ile Via Vittorio Emanuele’den devam edelim dedik. Cadde marka ürünlerin satıldığı son derece lüks mağazalarla dolu. Arada ücretli binilen gezi treni hoş bir hava vermiş. Ama genelde faytona biniyorlar. Faytonla gezmek çok daha güzel bence.

       Başka sokaklara sapmadan dümdüz yürüyoruz. Bu arada gözlemlediğim çok fazla lüks araba yok çoğu arabalar eski ve çarpık hatta kapısı bile kapanmayan arabaları kullanıyorlar. Güvenlik sorunu yaşamadan güzelce dolaştık. Şu iki güzel binayı geçince sonunda deniz göründü marinaya çıkmışız.

       La Cala Palermo marinadan keyifle yürüyerek sadece filmlerden tanıdığımız Sicilya’yı, tarih kokan Palermo’da az da olsa görmek çok güzeldi. Tunus nerede Sicilya nerede değil mi? Boşuna demiyorlar *kısmetten öte yol yok*. Sokaklarında, caddelerinde dolaştık kısa ama öz vakit geçirdik diyerek sana elveda Palermo diyoruz. Yeni bir limanda buluncaya dek sizler de sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

 

 

 

 

 

 

 

GEMİ ile AKDENİZ ESİNTİSİ— 3.Gün * Barselona *

       Yeni bir güne uyandığımız liman İspanya’nın en sevilen şehri Barselona ve tarih 27 Eylül 2014. Bir gece önce rehberimiz Enis Bey’in yazdığı nota göre yine 4. katta buluşuyoruz. 3 saatlik bir yürüyüş sonrası serbest zaman ama en geç 17.00 de gemide olmalısınız dedi. Hep birlikte limana indik. 15 dakikalık bir mesafe sonrası Port Well denilen yerdeyiz. Buralara da ikinci gelişimiz geçen yazımdan hatırlayınız 19 yıl önce tam 2004 yılında yine buradaydık. Emekli olalı 2 sene olmuştu. Bakın o zamandan bir fotoğraf, 1902 yılında yapılmış Liman başkanlığı binası. Kulelerinde kanatlı sfenks heykelleri var.

İspanya- Barselona Liman Başkanlığı
İspanya- Barselona Liman Başkanlığı

       Sola denize doğru yürürseniz eski liman ama hala en işlek olan Port Vell’e ulaşırsınız. Rıhtımın en hareketli bölümü Mall d’Espanya’dır, oraya gitmek için de fotoğrafta gördüğünüz üstü eğri gibi olan köprü *Rambla del Mar*ı geçmelisiniz. Mall d’Espanya’da bir de güzel akvaryum var gezilesi. Her iki fotoğraf da 2004 yılından kalmadır. Köprüyü bu kez geçemedik. 🤷‍♀️

Barselona- Port Vell
Barselona- Port Vell

       İspanya’nın 17 özerk bölgesi vardır bunlardan en iyi bildiğimiz Katalonya’dır ve Barselona’da onun başkentidir. Yoğunluk olarak da İspanya’nın ikinci büyük şehri, 3000 yıllık da liman kentidir. Kozmopolit yapıda çok renkli ve hareketli bir şehirdir. Barselona’nın tanınmasındaki en büyük etken 1992 olimpiyatlarıdır. Bir de ünlü sanatçıları; Picasso, Salvador Dali ile mimar Gaudi’nin sıra dışı eserleri özellikle Sagrada Familia’dır.

       Hemen arkamızı dönünce Barselona ile özdeşleşmiş Kristof Kolomb anıtı * Mirador de Colon* ve devamında yukarı doğru çıkan cadde meşhur La Rambla. Anıt, Kâşif Kristof Kolomb anısına 1888 yılında yapılmış. Anıtın altındaki kaidede turizm bürosu var. Üstündeki 40 metrelik sütun dökme demir. Onun üstüne oturtulmuş gözlem evi ve en tepede de 7 metre yüksekliğinde bronz Kolomb heykeli ile toplam 60 küsur metre yüksekliği var.

       Kolomb, bir eliyle Amerika kıtasını gösteriyor diğer elinde de buralardan göremediğimiz bir tomar kâğıt varmış. Kolomb’u görmek için bir zahmet fotoğraflara yine tıklayınız. Gözlemevi’ne asansörle çıkılıyor. 360 derece dönen gözlemeviyle Barselona’nın panoramik görüntüsünün keyfini çıkarabilirmişiz.

       La Rambla’da yürüyerek meşhur St. Josep La Boqueria pazarına geldik. Balıklar canlı, sebzelerle şekerler rengarenk. Pazar gezmeyi zaten çok severiz ama alacak bir şey yok. Gemide envai çeşit yiyecek varken. 🤩 Üstelik dışardan aldığın yiyecek- içeceklerin gemiye girişi yasak. Gruptan da alan yok gezip çıkıyoruz. Tamam bir iki fotoğraf ekliyorum. Balıkçı kadın ustaca bıçak kullanıyor… 🐟🐠🐟

       Yürümeye devamla St. Joseph kilisesine gelince sağa dönüp devam ettik. Çok güzel mağazaların olduğu dar sokaklardan geçtik ama epey uzunca bir yol. Bu arada Barselona Belediye Binası önünde katalanların bağımsızlık istekleri için protesto gösterileri var televizyona alıyorlar. Elbette hızlıca geçtik sonunda Gothic Quarter’ın en değerli yapısı olan Barselona Katedraline ulaştık. Gothic Quarter *Katalanca Barri Gòtic* barların kafelerin olduğu bu tipik Orta Çağ sokakları ile az önce gezdiğimiz La Boqueria Pazarı gibi önemli yapıların olduğu aşağı yukarı dikdörtgen vari hayli geniş bir alan Gothic Quarter diye adlandırılıyor.

       Barselona Katedrali önceki yıllarda Herkül’e adanmış bir tapınağın kalıntıları üzerine inşa edilmiş tarih 1298. Ama yapımı neredeyse 20. yüzyıla kadar sürmüş. Katedrale giriş parayla ama öğlen saati ücretsizmiş. Öyle olunca biraz bekledik içeri daha sonra girebildik. Katedralde ayin vardı enteresandır iki bölmeli. İlk bölmedeki ibadet yerinde papazlar daha yüksekte oturuyorlar halktan daha yükseğiz imajı içinmiş. Dışarda da biz turistleri oturttular rahatça izlensinler diye de iki taraflı ekran koymuşlar. Fotoğraf çekimi yasak ama ben bu kez çekebilmişim flaşım yok ya.

       Bu çok değerli Katedralin resmi adı aslında Aziz Eulalia ama halk Barselona Katedrali diyor. Aziz Eulalia Barselona’nın koruyucu azizlerinden biridir ve evet efsanesi diyemeyiz gerçekmiş hikayesi olsun. Ben de sevdim aktarıyorum. Aslında bir kadın Aziz Eulalia, biz de olsa Azize deriz. Neyse Aziz Eulalia kendini İsa’ya ve dine adamış. Dini inancı nedeniyle yakılmasına karar verildiğinde çıplak olarak haç şeklinde bir ağaca bağlanır ve ağaç yakılır.

       Ateşe verildiğinde hiç mevsimi değilken kar yağarak Eulalia’nın vücudunu giysi varmışcasına örter ve ağzından bir güvercinin uçtuğu görülür. Biz göremedik ama Aziz Eulalia’nın mezarı buradaymış ve katedralin orta bahçesinde 13 tane kaz varmış. 🦢 Bu kazlar niye 13 tane derseniz; Rivayetlere göre Eulalia’ya uygulanan 13 cezayı ve Aziz Eulalia’nın yaşadığı her yıla (13 yaşında öldüğü sanılıyormuş) karşılık olsun diye imiş.

       Bir saatlik serbest zaman verilince Önder ile iyice yukarılara doğru yürüdük güzel bir meydan olan Plaça de Catalunya’yı da geçtik. Amacım Gaudi’nin evini görebilmekti. Ayrıca Barselona’ya gelip de Katalan mimar Antoni Gaudi’nin şaheserlerini görmeden olur mu? Gemi ile gelince zamansızlıktan artık umduğumuzu değil bulduğumuzu fotoğraflayacağız. 😁 Eski yıllardan da dişe dokunur bir fotoğrafım yok. O zamanlar blog yazma durumum da yoktu. Neyse bakalım ne durumda… Bu kez de olmadı. 😔Onca senede ağaçlar hayli büyümüş yapıyı kapatmış karşı kaldırımdan bile görüp çekemedim. Kısmetten öte yol yok derler. 🤷‍♀️

       Casa Batila; Önce hikayesini yazayım sonra bulduğum kadarın fotoğrafını ekleyeyim. Unesco Dünya mirasında olan bu güzel yapı 1806 yılından beri bölgenin kalbur üstü tabir edilen ailelerinin oturduğu bir semt. Bina önce Gaudin’in profesörlerinden biri tarafından inşa edilmiş. Sonra 1903 yılında binayı zengin bir tüccar olan Josep Batilo satın almış. Josep Batilo Gaudi’yi binayı tamamen yıkıp yeniden yapmasını gerektirecek projeyle görevlendirse de Gaudi yıkmadan yaparım diyor ve çok işlevsel harika sanatsal bir binaya dönüştürüyor.

       1950 yılından sonra bina birçok kez el değiştirir ve en son 1990 yılından itibaren Bernat isimli aileye aittir. Bernat’lar 1995 yılında restore ettirdikleri evi halka açıyorlar. Ve bina 2005 yılında Unesco Dünya Mirası listesine girmiş.

       Gaudi dedim madem ikinci önemli yapıtı La Sagrada Familia’da yazımda yerini alsın. Casa Batila’nın ardından zengin tüccarlarla anlaşamadığı için onlara iş yapmaktan vazgeçen Gaudi modernist tarzına da 1912 yılında Casa Mila’yı yaparak son verir. Tüm çalışmalarını bitiren Gaudi 1912 yılından itibaren tüm enerjisi ile 30 yıldır üstünde çalıştığı projesi Sagra Familia’ya yönelir.

       Dile kolay 30 yıldır proje hazırlıyor ama nasıl? Münzevi bir hayat yaşayarak. Tam bir katolik olan Gaudi bu nedenle * Tanrının Mimarı* olarak da tanımlanmıştır. Yazık ki, ömrü bu inanılmaz yapıtının bittiğini görmeye yetmemiş 1926 yılında hayata veda etmiştir. Sagra Familia sanırım 2026 yılında bitebilirmiş. Ben size 2014 gezimizdeki durumunu değil ama 19 yıl önceki halini gösterebilirim.

       Evet Barselona yaşanılası bir şehir. La Rambla başlı başına gezilesi bir bulvar zaten Katalanca da La Rambla *gezinti yeri* demektir. İspanyolcada da bulvar demektir. La Rambla altı farklı ramblas ile 1.5 km. kadar zaten. Ve evet Barselona Franco devrildikten sonra kültürel bir enerji patlaması yaşamış ve bugün de çok aktif ve yaratıcı insanlarıyla kendini göstermeye devam ediyor.

       Biz Barselona’yı hep sevdik. Gönlüm daha çok fotoğraf paylaşmak isterdi. 🤷‍♀️ Gemiye dönme zamanı geldi bu gece ve yarın gecemiz denizde geçecekmiş. Aslında yolumuz çok uzun tur programında Tunus vardı ancak bazı nedenlerden Tunus yerine daha başka bir yere gidiyoruz. Devam yazıma kadar bekleteyim hem de sürpriz olur. Ben yine eski fotoğrafımızı mevcut torunlarım Kuzey&Derin ve gelecekteki muhtemel torunlarım için ekliyorum. 😉

       Umarım hoşunuza gitmiştir, tekrar görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

GEMİ ile AKDENİZ ESİNTİSİ— 2.Gün * Villefranche*

Pisa’dan geldikten sonra gemimiz İtalya’nın La Spezia limanından saat 20:00’de ayrıldı. Gemideki birbirinden güzel şovlarla eğlendik sabah gözümüzü açtığımızda masmavi bir denizin ortasındaydık.

Tarih 26 Eylül 2014 saat sabah 07:00 liman büyük tonajlı gemilere uygun değil sanırım ki açıkta demirlemişiz. Bu eşsiz manzarada görünen sahil Fransa topraklarına ait. Fransa’nın Rivierası’nın Cote d’ Azur bölgesinin şirin bir sahil beldesi olan *Villefranche Sur Mer*. Şu renklere manzaraya bakınız rüya gibi. Ah nede olsa Akdeniz.💙💙

Fransa-Villefranche-sur-Mer
Fransa-Villefranche-sur-Mer

Bizi, istersek belirlenen saatte karaya botlar çıkaracak. Grup Monaco’ya gidecek biz daha önce 2004 yılında gezdiğimiz için tekrar gitmeyip bu güzel beldeyi tanıyalım istedik. Yazının sonunda slayt olarak ekleyeceğim hem 20 yıl önceki halimizi de kayıt etmiş olurum. Şu an geminin terasında 12. kattayız. Gemi gazetesinde yazılanlara bir göz attım. Fransız Rivierası’nın incisi olan tarihi 1500’lü yıllara dayanan kalesiyle, Monaco ile Nice arasında küçük güzel ve sakin bir balıkçı kasabasıdır diye bahsediyor.

Grupla gitmeyenleri saat 09:45’ten önce sahile götürmüyorlar biz de kahvaltımızı yapıp bekledik. Botlarla küçük limana giderken ki, limandan ziyade marina görünümünde güzel bir koy ve manzara o kadar renkli ki gezmek için sabırsızlanıyorum. İndiğimiz küçük liman *Port Royal de la Darse* Kraliyet Limanı.

Gemiden bize verilen fotoğraflı kartlarımızla polisten geçtiğimizde karşımıza güzel bir yapı çıktı. Önce ilk 2 fotoğraf kıyıya yanaşırken karşı dağlara doğru uzanan bir belde. Görenler bilir Monaco’da aynen böyle bir yapıda. Daha adımımızı yeni atmıştık ki renkli bir yapıyla karşılaştık hemen çektim tabii Saint Piere Şapel’i olduğunu öğrendik.

Saint Piere Şapel’i 1750 yıllarında 14. yüzyıldan kalma eski bir tapınağın üstüne inşa edilmiş balıkçıların koruyucu azizi Aziz Petrus’a adanmış. 16. yüzyıla kadar balıkçıların ağlarına depo olmuş. Fotoğrafa bakınca binanın Mural’ında (duvar resmi) en üstte dikkat çekici bize bakan bir çift göz var. Araştırmalarımdan öğrendiğim, çok yönlü bir sanatçı olan *Jean Cocteau* tarafından boyanmış olduğu için çok da ünlü bir yapıymış.

 

       Bu küçük kasaba diyeyim artık köye pek benzetemedim ama yine de 5 bin nüfusu varmış ve yerli halk *Villefranchois* veya *Villefranchoises* olarak adlandırılıyorlar. Vakti zamanında Yunan ve Romalı askerler tarafından üs olarak kullanılınca yerli halk bu eski şehri bırakıp dağlara çekilmiş. Bulunduğumuz bölge eski şehir kısmı. Villefranche-sur-Mer, zamanın Provence Kontu II. Charles tarafından 1200’lü yıllarda kurulmuş. Arada Savoy Dükleri egemen olmuş. Fransızlara geçmesi 1860 yıllarına denk geliyor ve o zamana kadar da İtalyan’ların egemenliğinde kalmış.

       Saat 10:00 olduğu halde sıcaklık hayli fazla kıyı boyunca yürüyelim dedik. Henüz kalabalık yok ortam sessiz göz alıcı renklerle kayalıklara yapılan evler ile manzara çok daha muhteşem olmuş. Ve son fotoğraftaki evin çiçekli merdivenine de bayıldım.

       Üstteki ilk fotoğrafta gördüğünüz Begonvilli duvarın arasındaki tabela da Tren İstasyonu yazıyordu bir bakalım dedim hani Nice ile Monaco’ya yakın ya. Beraber bakalım mı? 1. Peron Monaco’ya 2. Peron Marsilya’ya gidiyormuş. Biraz daha tepeye çıktım ama Önder aşağıda kaldığı için geri döndüm. Gemi bugün 14:30’da kalkacağı için trene binip gidip gelmek gözümüzde büyüdü sıcaklık had safhada. Az ilerden halk plajı başlıyor insanlar denizde.

       Hadi daha ileri gidiyoruz. Aşina olduğumuz Akdeniz kıyıları… Ve manken gibi bir güzel ile açıkta demirli gemimiz. Fotoğrafları büyüterek bakmayı unutmayınız. 😉 Denize girmeyeceğimize göre dönüp sokakları keşfedelim dedik. 

       Güzellikler detaylarda gizlidir demişler ben de şehrin ara sokaklarında gizlidir derim. Villefranche’in yer yer hala eski arnavut kaldırımlı sokaklarını arşınlamaya başladığımızda çocukluğumun İstanbul Fatih semti aklıma geldi. Neyse rengarenk panjurlu evler çiçeklerle süslü kapı önleri bayıldım. Daracık bir sokak ve masaları dışarda öğlen yemeği hazırlayan çalışkan bir kadın. Ve magnet arayan Önder’im bir şey bulmuş olmalı bakayım .

       Biraz daha yukarılara çıktığımızda karşımıza yine bir dini yapının saat kulesi çıktı. Kiliseyi engel yapan yapılar nedeniyle çekemedim. 18. yüzyılda barok tarzı yapılmış Saint Michel Kilisesiymiş. Bahçesindeki ağacın altında biraz dinlendik sonra içine kimseyi rahatsız etmemek için şöyle bir baktık.

       Etraf sessiz tam bir tatil beldesi sevdim. Sol yanımızdan dönüp inmeye başladık. Kafamı nereye çevirsem samimi ortam yaratan iç içe evler, daracık sokaklarda olabilecek pencere, kapı sohbetlerini düşlüyorum. Özlediklerimi yani…

       Daha fazla çıkmayalım saat 12’de gemiye giden motora binmemiz gerek acıktık ve gerçekten güneş tam tepemizde. Son köşeye geldik limana çıkacağız. Önder yine en sevdiği iş olan market seyrinde. Sahildeki masalar da öğlen yemeğine hazırlanmış. Fransızlarda da öğlen yemeği adeti varmış. Sanırım 12- 14 arası sonra etraf toparlayıp masalar akşam için hazırlanırmış.

       Hızlıca motora yetiştik ve gemideyiz. Açık büfe öğlen yemeğimizi yedik kahvelerimizi içtik. Villefranche Sur Mer’e bir daha bakalım dedik. Karşıda görünen Darse Limanında şimdilerde Belediye binası ve müze olan kale Saint-Elme Kalesi’ni gezemediğimize üzüldük. Kendimizi kıymetli rehberimizin şu sözüyle avuttuk. *Gemi gezileri keşif gezisidir* fazla şey beklemeyin 🤷‍♀️

       Şöyle güzel bir manzara ve gezemediğimiz Kalesi Saint- Elme’ye el sallayıp çok beğendiğimiz Villefranche Sur Mer’e de elveda diyoruz.

IMG_9093

       Evet söz verdiğim *2004 yılında Monaco’dayız* slaytını ekliyorum görmeden geçmeyiniz. Dile kolay 20 yıl öncesinin Alev&Önder’ini de bu yazımla kayda geçmiş oldum. 🤩 💞

       Prenses Grace Kelly ve Prens Rainier’ın yaşadığı mütevazı Kraliyet sarayını gezememiştik onun yerine iyice aşağı inerek ünlü kaptan Cousteau’nun müdürlüğünü yaptığı için Cousteau müzesi olarak bilinen Oşinografi binasını gezmiştik. Çok çeşitli deniz canlısı ile fosilleri de vardı. Boylu boyunca asılı balina iskeleti görülmeye değerdi ekledim. Monaco’ya tepeden bakmıştık diyor slaytı ekleyip kaçıyorum.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

       Gecemiz açık denizde geçecek sabah ola hayrola diyorum. Yeni bir limanda buluncaya dek sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞