PERU-5 Lima-1

Tarih 24 Şubat 2025 güzel bir Cusco sabahındayız. Yerel havayollarıyla Peru’nun başkenti Lima’ya uçacağız. 1 saatlik uçuşun ardından Krallar Şehri Lima’nın Jorge Chavez Uluslararası Havalimanındayız. Oh nihayet deniz seviyesinde 40 metredeyiz.😁

Yerel rehber tarafından karşılandık otel henüz hazır değilmiş. Otobüsle panoramik şehir gezisi yapıyoruz birkaç fotoğraf ekleyeyim. Bir yandan da Lima hakkında rehberimiz tarafından bilgilendiriliyoruz.

İlk fotoğraf Plaza Dos De Mayo- 2 Mayıs Meydanı, İspanyollara karşı kazanılan zaferin anısına yapılmış anıt. Diğerinde bir kilise görülse de benim dikkatimi bisiklet yolu çekti.👍

Lima,

Kechua dilinde adı *Rimac* olan ve Pasifik Okyanusu kıyısında bulunan, bolluklar ülkesi Peru’nun başkenti. Oysa Peru’nun İnka dönemindeki başkentinin Cusco olduğunu biliyoruz.

Peru’nun İspanyollar tarafından fethinden sonra İspanyol fatihi, *Conquistador Francisco Pizarro*, buraya bir başkent gerekli der ve 1535 yılında şehri *Cercado ve Rimac* bölgelerini içeren yerde şehri kurar. *Neden burada?* derseniz; bence, ülkenin altınlarını taşıması kolay olur diye olabilir mi? 😉

Bu iki bölgeyi de İspanyolcada *konuşan nehir* anlamına gelen Rimac nehri ikiye böler. Adına da Ciudad de los Reyes-krallar şehri denir. Etrafını da güvenli olsun diye surlarla çevirirler. Keçuva’ların yoğunlukla yaşadığı Rimac zamanla Lima olarak kalır.

Peru ülke olarak nüfusunun 35 milyon olduğunu düşünürsek; Lima 10 milyona yakın nüfusu ile ülkenin en kalabalık şehri. İspanyolca konuşan nüfusuyla da Güney Amerika’da ilk sıradaymış. Ama yerli halk yine de Keçuva dilini kullanmaktan vazgeçmemiş.

Güzel yemyeşil bir alanda otobüsten indik Rimac nehri kıyısındayız. Santo Domingo Sokağı’ndan yürümeye başladık. 400 yıllık tarihi şehrin, koloni döneminden beri var olan bu sokaklarında İspanyol ve Endülüs mimarisinin izlerini süreceğiz.

Altta paylaştığım fotoğraflar zemindeki taşlarıyla 400 yıllık gerçek tarihi sadece bu sokakta yaşatıyor… Yüzleri kapalı temsil edilen kadın heykelleri *La tapada Limena* Lima’nın peçeli kadınları. Fotoğraflara bakalım anlatayım.

Lima’ya İspanyadan gelen aristokratların kadınları. Sokaklarda yerli halktan ayrı görünmek, rahat hareket edebilmek için geliştirdikleri bir giyim şekli. Yerel rehberin anlattığına göre İspanyadaki Endülüslü kadınlar da böyle kapanma adeti varmış. O alışkanlıklarını buraya da taşımışlar. Yani din ile bir alakası yokmuş. Kadınlar sokakta rahatça gezip erkeklerle özgürce görüşüyorlarmış.

Son karenin özelliği ise cam kenarında görülen mavi- beyaz tabela: Blue shield-mavi kalkan. 1954 Lahey sözleşmesi doğrultusunda kültürel varlıkları diğer binalardan ayırt etmek için kullanılan bir amblem, Uluslararası koruma sağlıyor ve Dünya Mirası olduğunu belirtiyor.

İlk karedeki kadının eteğinde de; Köklerini unutma, size köklerinizin efsanesini fısıldayan kutsanmış geçmişi dinleyin mealinde bir yazı var. Bu sokaktan hemen sola döndük. Sokağın adı Jiron Conde de Superunda. Bu cadde sonunda bizi Lima’nın tarihi meydanı Plaza de Mayor’a götürecekmiş. Manzara müthiş…

Çok özel sokakları Jiron diye yazmışlar, bu sokağa Superunda adının verilme sebebi tabelasında şöyle yazıyordu: Bu sokakta Kutsal Veracruz Başrahipler Birliği Şapeli bulunmaktadır. Üstteki fotoğrafta kulesi görülüyor.

Superunda caddesindeyiz ama sanki Peru’da değil de İspanyadaymışız gibi hissettiğim o muhteşem cumbalı evler karşımda. Bu ne muhteşem ferforjeli pencereler, ahşapların oyma işlemeleri… Renkler de çok uyumlu. Zaten Lima’nın tarihi hangi sokağında dolaşsanız gözden kaçması mümkün değil.

Bakınız ikinci karede yine mavi-kalkan tabela var. Yerel rehberin dediğine göre Lima merkezinde 650 kadar böyle tanımlı bina varmış.

Bunların aynısını Cusco’da görmüştük kafe olarak kullanılıyordu. Bunlar sanki kullanılmıyor gibi. Oysa zamanında kim bilir ne şaşaalı hayatlar yaşanmıştır…

Bu binaların karşında da daha geniş cumbalı evler var. Bitiminde de küçük bir park var. Geçtikten sonra fark ettim bizdekiler gibi oturmuş ayakkabı boyatan bir adam var. Fotoğrafa tıklıyoruz.👍

Evet nihayet sokağın rengi ile uyumlu Katolik dini bir kompleks olan Santo Domingo Bazilikası ve Manastırı göründü. Lima ilk kurulduğunda yapımına başlanmış. Yapımı 50 yıl sürmüş, birkaç deprem de yıkılmış ve tekrar yapılmış. Çan kulesi 46 metre ile Lima’daki en yüksek kuleymiş.

İspanyadan Francisco Pizarro ile birlikte gelen Dominikan rahipler tarafından kurulmuş. Aynı dönemlerde burada San Marcos Üniversitesi’nin temelleri atılmış. İlk eğitimleri de Santo Domingo Manastırı’nın bünyesinde başlamış.

Bu güzel yapıdan bir sokak sonra ağaçlıklı, bizim tanıdığımız zakkum çiçekleriyle süslenmiş ortasında atlı bir heykel olan şirin bir alana uğradık. Arkadaki bina belediye binası. Aslında rehberimiz şöyle bir anlatırken ben hemen fotoğrafladım. Bu kez önce anlatayım sonra fotoğraflar gelsin.

Heykel Francisco Pizarro anısına yapılmış. Hayret ettik değil mi?. 168 kişilik silahlı adamıyla tam 10 milyonluk İnka İmparatorluğunu yok eden on binlerce İnkalıyı öldüren bir adam. Ve heykelini dikmişler. 🤷‍♀️ Neyse onların anlayışı…

Burada ikinci fotoğrafta sizin için işaretlediğim bir taş blok var dümdüz bir şey içeri giremeyince çekemedim. O taş da bazı ülkelerde de gördüğümüz *0* sıfır noktasını işaret ediyormuş. Aynısı Madrid’de de vardı İspanyollar severler böyle şeyleri.

Hemen karşında vakti zamanında Posta ve Telgraf binası olan güzel bir bina. Bu kez Peru mutfağının tarihini ve zenginliğini anlatan bir müze olarak görev yapıyormuş.

Solumuzda bu güzel gastronomi müzesi, sağımızda da bir başka güzel bina (ilk kare) köşeyi dönüp fotoğrafladım. Rehbere sordum Belediye binasıymış. Bu ne güzellik…

Biz sağa sola bakınarak giderken yol bitti. ☺️ Tam karşımızda nihayet tarihi Plaza de Armas’a yani koloni dönemlerinde kullanılan diğer adıyla Plaza Mayor. Evet başkente yakışır genişlikte üstelik tarihi de hayli eski bir meydan. Lima’nın kuruluşundan beri şehrin en önemli merkezlerinden biri olmuş; İspanyol sömürge döneminde törenler ve kamusal olaylar hep burada yaşanmış. Peru’nun bağımsızlığı da 28 Temmuz 1821’de Jose de san Martin tarafından işte bu meydanda ilan edilmiş. 🇵🇪🇵🇪🇵🇪

Ve en görkemli yapı da tüm heybetiyle karşımızda duran Lima Katedrali. Ön bilgilendirme için meydanda toplandık; Sağdaki fotoğrafta da görüldüğü gibi her iki rehberden bilgiler aldık. Bakınız hayli de kalabalık bir meydan.

Etraf polis dolu nasıl olmasın ki? Peru 1.5 milyona yakın Venezuela’dan göçmen almış büyük bir kısmı da Lima’da kalmış. 🥺 Rehberimizin anlatımı ile de meydandaki polis yoğunluğu da anlam kazandı.

Meydanın tam ortasında toplandığımız yer altta fotoğrafını paylaştığım görkemli bir çeşme. Tepesinde elindeki boruyu (trompetmiş) üfleyen bir heykel var biz melektir dedik. Ama Hristiyanlıkta *Şöhret Meleği Fama* imiş ve Yunan mitolojisinde de Femme olarak geçermiş.

Heykelsiz ilk çeşme 1578 yılında yapılmış. Günümüze kadar ulaşan bu bronzdan yapılmış, şöhretler meleği ile olanı da 1651 yılında yapılmış.

Şimdi burada biraz durup, Peru’nun İspanyollar tarafında nasıl ele geçirildiğini ve sonunda bağımsızlığına nasıl kavuştuğunu size daha önce parça, parça anlattığım hikayeyi rehberimizden aldığım son bilgilerle bir araya getirerek kısaca hatırlatayım.

Yıl 1532. İspanyol fatihi Francisco Pizarro, sadece 168 kişilik bir kuvvetle Peru’ya gelir. Karşısında ise milyonlarca insanın yaşadığı, Güney Amerika’nın büyük bölümüne yayılan İnka İmparatorluğu vardır. İlk bakışta 168 kişinin böyle büyük bir imparatorluğun karşısına çıkması pek akıl kârı görünmüyor, değil mi?

Ama İnka İmparatorluğu o sırada kendi içinde büyük bir mücadele yaşamaktadır. İmparator Huayna Capac’ın ölümünden sonra oğulları Atahualpa ile Huascar arasında taht kavgası başlamış, İmparatorluk ikiye bölünmüş ve yıllarca süren bir iç savaş yaşanmıştır.

Francisco Pizarro da tam bu sırada ortaya çıkar.

Atahualpa, Cajamarca’dadır. Pizarro görüşme bahanesiyle onun karşısına çıkar. Yanında yalnızca küçük bir İspanyol kuvveti vardır hani 168 kişi diye söylenen ama askerlerinin elinde ateşli silahlar, toplar ve atlar bulunur. Atahualpa’nın yanında ise binlerce insan vardır.

Ve işte tarihin en şaşırtıcı anlarından biri burada yaşanır. İspanyollar görüşme sırasında hazırladıkları pusuyu kurar. Atahualpa yakalanır. Koca İnka İmparatorluğu’nun hükümdarı, kendisinden sayıca çok daha az bir grubun eline düşmüştür.

Atahualpa kurtulmak için Pizarro’ ya çok büyük bir fidye teklif eder. Bir odayı altınla, başka odaları gümüşle dolduracak kadar… İstenen fidye toplanır. Ama Atahualpa serbest bırakılmaz. Pizarro ve adamları onu 1533 yılında idam eder.

Bundan sonra İspanyollar için yol açılmıştır. İnka başkenti Cusco ele geçirilir, ardından İspanyol egemenliği giderek bütün bölgeye yayılır. Pizarro 1535 yılında da yeni başkentini bugünkü Lima’da kurar ve şehre Krallar şehri adını verir.

Yani biraz önce gördüğümüz Pizarro heykelinin hikâyesi aslında burada başlıyor. Fakat Peru halkının İspanyol egemenliğine karşı mücadelesi de hiç bitmez. Yıllar boyunca çeşitli ayaklanmalar yaşanır. Bunların en önemlilerinden biri 1780’de başlayan büyük isyandır.

Yine aradan yıllar geçer…

Güney Amerika’da İspanyol sömürge yönetimine karşı bağımsızlık hareketleri güçlenirken, Jose de San Martin de sahneye çıkar. 1820’de Şili’den deniz yoluyla Peru’ya gelir. Lima’daki İspanyol yönetimi giderek sıkışır ve İspanyol kuvvetleri 1821’de başkentten çekilir. San Martin 28 Temmuz 1821’de işte tam burada, Lima’nın Plaza Mayor’ unda Peru’nun bağımsızlığını ilan eder.

Ama hikâye burada da bitmez.

Çünkü bağımsızlığın ilan edilmesi, İspanyol egemenliğinin bir anda sona erdiği anlamına gelmez. Ülkenin önemli bölgelerinde İspanyol kuvvetleri hâlâ vardır ve savaş devam eder. San Martin’in ardından Simon Bolivar ve Antonio Jose de Sucre’nin mücadeleye katılmasıyla süreç son aşamasına gelir.

1824 yılında Ayacucho Savaşı kazanılır ve İspanyol ordusunun Peru’daki hâkimiyeti büyük ölçüde sona erer. Callao’daki son İspanyol direnişi ise 1826’ya kadar devam eder.

Böylece biraz önce Pizarro’ nun heykelinin önünde şaşkınlıkla baktığımız hikâyenin bir ucundan diğer ucuna gelmiş oluyoruz. 1532’de başlayan İspanyol fethi, 1821’de Lima’daki bağımsızlık ilanına, 1824’te Ayacucho’daki kesin askerî sonuca uzanan yaklaşık üç yüzyıllık bir hikâye…

Ve ben hikayeyi burada bırakıp çeşme başına dönüyorum. Unutmadan yazayım belki döner bakarsınız, çeşmenin hemen arkasında görünen bina şehrin zenginler kulübüymüş.

Bu kadar uzun yazıdan sonra çeşme başından iki güzel fotoğraf ekliyorum. Yerel kıyafetleriyle birbirlerinin fotoğrafını çeken bir çift 💞 ve bir başka bisikletli.

Meydanda çeşmeden çok daha önce var olan görkemli yapı Lima Katedrali demiştim. Biz ziyaret etmedik, ama meydanın bu önemli tarihi yapısını da fotoğraflamadan geçemezdik. En mühim özelliği -Peru’nun Fatihi Francisco Pizarro’ nun mezarının da burada olmasıymış. Hatta iskeletinin replikası bir camekanda sergileniyormuş. 😳 İşte tam yeri; bizde bir laf vardır; öbür dünyada yatacak yerin yok deriz ya…🤷‍♀️Ama Pizarro’ nun öbür dünyasını bilemesek de bu dünyada ki yeri hazırmış hem de görkemli bir katedralde-İlk fotoğraftaki Lima Katedrali’nde. Katedralin solunda bitişik nizam kubbeli yapı, Iglesia del Sagrario-Kutsal alan kilisesiymiş. İkinci fotoğraf ise Katolik Lima Başpiskoposluğu.

Rehberimizin dediğine göre Lima halkı Roma’daki Katoliklerden daha Katoliklermiş.

Meydanın bir diğer görkemli yapısı da altta paylaştığım Palacio de Gabierno-Başkanlık Sarayı. Peru Cumhurbaşkanı’nın resmî çalışma ve ikametgâhı olarak kullanılan bu yapı (bir zamanların kraliyet sarayı) Plaza Mayor’ un en dikkat çekici yapılarından biri, başkan halen bu binada yaşıyormuş. Bizim ziyaret programımızda içini gezmek yoktu, dolayısıyla dışarıdan bakıp fotoğraflamakla yetindik.

Artık benim merakla beklediğim Catacombs’ları (katakomp okunuyor) yeraltı mezarlarını görmek üzere San Francisco Manastırı’na doğru gidiyoruz. Trafiğe kapalı güzel bir yol gördüm, hemen fotoğrafını çektim. Tam karşıda tarihi beyaz bir bina görünüyor. Onların Milli Eğitimine bağlı Casa de la Literatura Peruana-Edebiyat Evi olduğunu öğrendik.

İkinci kare; Bir başka sokağın köşesinde sanırım kimlik kontrolü yapan polisler var. Ve hep derim ara sokakların her biri bir hikaye saklar son karedeki mural gibi…💞 Görelimm…

Fotoğraf molamızın ardından gezimize devam ediyoruz. Restore edilen diğerlerinden oldukça farklı bir kiliseye geliyoruz.

San Francisco Kilisesi. Fransiskenlerin en önemli bu dinî kompleksi; manastırı, bazilikası, katakompları ve müzesi ile hayli büyük ve görkemli. Bakınız, gerçekten güzel bir yapı.

Evet nihayet merakımıza sebep olan yeraltı mezarlarını, Katakompları göreceğiz. Biz ilk kez yıllar önce Ukrayna- Odessa’da görmüştük. Bakalım buradakiler nasılmış?

Restorasyon halinde olan kilisenin etrafındaki barikat diyeyim kilisenin kısa bir tarihini anlatıyor. Kilisenin kapısında da rehberimizden kısa bir bilgi alıyoruz.

İspanyollar ölülerini kiliselerin altına gömerlermiş. Sebebi de Tanrı’ya daha yakın olduklarına inanmalarıymış. Lima’daki çoğu kilisenin altında mezarlık bulunduğunu, ancak en büyüğünün buradaki katakomplar olduğunu anlatıyor rehberimiz.

Lima tam bir deprem bölgesi olduğu halde mezarlıklar hiç etkilenmemiş. Suyu sismik depremi azaltmada kullanıyorlarmış. Nasıl mı? Su kuyuları yaparak depremin etkisini azaltmışlar. 6 tane kuyu varmış.

Burayı yapan mimarlar Portekiz ve İspanyol ama yine işçileri İnkalarmış. Yerin altında kripto dedikleri bölmelerin her birinde 20 civarında ceset var diyen rehberimiz *birazdan göreceğiz merak etmeyin* dedi ve kilise yapılmadan önce de burası mezarlıkmış diyerek anlatımını bitirdi. 

Manastır tarafından giriş yapıyoruz biletler alındıktan sonra girişe geliyoruz. Girişte her yerde gördüğümüz gibi Hz. İsa’nın tablosu. Ve görevlilerin bakışları altında yanlarından geçip ince uzun koridora geliyoruz.

Ve hemen karşımıza çıkan bir panodan alıntılayarak kilisenin kısa bir tarihi özetini yapayım; Lima’nın kuruluşundan birkaç yıl sonra Fransiskenler, bugün Ancash ve Lampa caddelerinin kesiştiği yerdeki alana yerleşmişler. En görkemli döneminde yaklaşık 600 metre uzunluğunda ve 300 metre genişliğinde olan manastır, Amerika’daki en büyük manastırlardan biriymiş.

Yapımına 1546 yılında başlanmış. 1656 depreminde kilise yıkılınca yeniden yapılmış, 1657’de başlayan çalışmalar 1678’de tamamlanmış. 1746’daki büyük depremde ise manastır ve kilise yeniden ağır hasar görmüş. Yapıyı hafifletmek için quincha adı verilen, kil ve kamıştan oluşan geleneksel yapı tekniği kullanılmış.

20. yüzyılda Lima’nın yol sistemi genişletilirken manastırın bir bölümü kamulaştırılmış ve eski görkemli ölçüleri küçülmüş. Bugün San Francisco Manastırı, Lima Tarihi Merkezi’nin en önemli tarihî yapılarından biri ve Lima Tarihi Merkezi 1988’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmış. Diyorum ve kiliseyi gezmeye başlıyoruz.

Hiç sevmediğim şey; fotoğraf çekimi yasak. 😩 Deseler de *yasaklar delinmek içindir* diyen Önder hemen gerekeni yapmış. Teşekkürler hayatım.💞 Altta paylaştığım fotoğrafların ilk ikisi farklı koridorlar etrafta bir görevli biten restorasyon sonrası temizliği yapıyor.

Son karede de yine bir başka koridordan. Cusco’da gördüğümüz duvar resimleri ve altındaki çinileriyle hemen hemen benzer şeyler var. Zaten İspanyollar gittikleri her yerde Hristiyanlığı yaymak istediklerinde görsellerle anlatıyor, insanları öyle etkiliyorlar. Çinilerde Endülüs etkisi var, elbette toplama, hepsi İspanya’nın Sevilla şehrinden getirilmiş. Fotoğraflara akalım…


Ana bölüme doğru gidiyoruz. Koloni döneminde burada 200 rahip yaşarken günümüzde ancak 40 rahip yaşıyormuş. Üstteki fotoğrafta görülen 3. koridora çıkmadan hemen arkamızdaki sütunların arasında kilisenin bahçesini gördük. Demirler çok sık olunca fotoğraf da olamadı. 😏

İkinci kata çıkmadan önce güzel kubbeli bir bölüme geldik. Bir boşlukta kraliyet arabası gibi içinde 2 kafatası ile sembolize edilmiş bir araba var. Tahmine gerek yok 😁 evet öbür dünyaya yolcu taşıyan cenaze arabası.

Biraz daha giderek büyük bir dini mural çalışılmış salona geldik. (aşağıda paylaştığım fotoğraf) Bu tablo Fransisken tarikatının soyağacıymış.

Ve nihayet merak ettiğimiz yerdeyiz. San Francisco Katakompları. Fotoğrafta görülen merdivenlerden aşağı ineceğiz. Kilise içinde birçok yerden giriş varmış ki az önce kilisenin içinden geçerken boşluklardan aşağısı görünüyordu ama oralardan giriş yokmuş şaşırdık.

Bu toplu mezarlara katakomp deniyor. Öncelikle girişteki panodan kısa bir özet yazayım.

San Francisco Katakompları;

Lima’nın ünlü San Francisco Bazilikası ve Manastırı’nın altında bulunan bu yeraltı mezarları, Roma’daki katakomplara benzerliği nedeniyle bu adla anılıyor. Aslında kilisenin şapellerinin altında bulunan bir dizi yeraltı mezarından oluşuyor. 

19. yüzyılın başlarına kadar tarikat ve kardeşlik üyelerinin gömüldüğü bu alanlarda, tabutlar üst üste yerleştiriliyor, aralarına toprak ve kireç konuluyormuş. Kireç hem kötü kokuyu azaltmak hem de çürümeyi hızlandırmak için kullanılmış. 

Lima Genel Mezarlığı 1808’de açıldıktan sonra da kiliselere gömme geleneği bir süre devam etmiş. 1821’de Jose de San Martin’in kararıyla katakompların kullanımı yasaklanmış. 1947’de yeniden kazı ve temizlik çalışmaları yapılmış, 1950’de ise halka açılmış. 

Şimdi yerin altına, yüzyıllar boyunca mezarlık olarak kullanılan bu labirentin içine ineceğiz. Açıkçası neyle karşılaşacağımızı merak ediyorum. Biz yıllar önce Odessa’da da yeraltı mezarlarını görmüştük ama bakalım Lima’daki katakomplar nasılmış? Haydi, birlikte inelim…

Tablonun altındaki bölümden 10 basamaklı bir merdivenden indik. Kısa bir mesafe sonrasında sağ taraftaki bir başka daracık kapıdan 5 basamak daha aşağı indik. *Ardından başınıza dikkat edin* yazısı eşliğinde bir kat daha indik.

Fotoğraf çekmeye odaklandım. Ve artık eski tuğla duvarlı bir ortamdayız, tüneller dar, ortam haliyle nemli ve sadece belirli yerlerde ışıklar yanıyor. Bir kaç boş bölümden geçiyoruz ve aniden karşımıza çıkan ilk görüntüler.

Gerçek bir labirentteyiz.

Değişik bir sergileme şekli; belli ki turizm için özel yerleştirilmişler. Mezarlık 2 katlı gibi görünüyor ama belki daha fazladır, biz şimdilik iki kat indik.

Ziyaret turlar halinde ve sırayla yapılıyor. Fotoğraf ve video çekmek kesinlikle yazsak. Bizim tur kalabalık, koridorlar da dar olunca görevli önde kaldı, ben de bayram ettim. 😁 Ama yine de ışık az olunca bazı karelerim maalesef bozuk çıkmış.

Ortamdan etkilenen olmadı desem yeridir. Ama manzara insana yine de hayatı sorgulatıyor. Yerel inanışlara göre bu tüneller Plaza Mayor’daki diğer kiliselerle de bağlantılıymış.

Yine eğimli bir yerden iner gibi yürüyoruz. Hemen yanımdaki boşlukta merdivene dizilmiş kafatasları 💀 var; sanki katedrale çıkışı varmış da sonradan kapatılmış gibi. Yanındaki camekanda da en kalın ve sağlam bacak kemikleri, 🦴Tibia ve femurlar (uyluk kemiği) sıralanmış. Alttaki fotoğrafta öndekiler femur-uyluk kemikleri. 🦴

İnişli, dönüşlü, kıvrıla kıvrıla; camekanlar içinde sergilenen genelde uzun kemikleri seyrederek gidiyoruz. Nedendir bilinmez, hiç leğen kemiğine denk gelmedik. 🤷‍♀️ Bazı yerlerde duvarlarda İncil’den bölümler var.

Artık çıkıyoruz diyen rehberimizin sesini duyunca hızlandım. Aşağıda paylaşacağım fotoğrafa bakınca hatırlatayım; katedral içinden de giriş varmış demiştim. Şansıma o girişi de görmüş olduk.💃 Diğer kare yine bir mezar bölümü.

Çıkışa yakın son kareyi zor da olsa çektim. Önemliydi zira deprem engelleyici su kuyusuymuş. Benden kompozisyon açısından tam not aldılar. Bakın nasıl güzel dizmişler. İyice yakınlaştırıp baktım ortasındaki kağıtta da *lütfen para atmayınız * yazıyordu. Ben sizin için görünür yaptım.😉

Eh yani bu adet her yerde var demek ki; sadece bize mahsus değilmiş.

Bakalım mı?

Geldiğimiz yoldan geri döndük ve üst kata çıkmak üzere giderken geçtiğimiz koridordaki duvara dikkatlice bakın diyen rehberimize uyarak duvardaki İsa’nın alçıdan yapılmış rölyefi vardı. İlk fotoğraf, biz bir fark göremeyince rehberimiz iyi bakın *İsa burada göğe bakıyor* yani *Güneş biziz* demek istiyorlar dedi. Evet aslında İsa’nın çarmıhta başı hep aşağı eğiktir. İkinci fotoğraftan da kütüphaneyi görmek için ikinci kata çıkışta göreceğimiz rölyefler.

Bakalım…

İkinci kata çıkmadan önce birkaç odaya daha girdik. Keşişlerin kullandıkları eşyalar, toplantı odaları ve her bir keşişin ahşap kabartmalı rölyefleri olan dua masaları vardı. Fotoğraflar yasak savar fotoğrafçı Önder Kaplan’a aittir. Teşekkürler hayatım.💞

Ardından 17. yüzyıldan kalma merdivenlerden bir üst kata çıkıyoruz. Tepemizde ahşap harika bir kubbe bu kez yasaklara uymak zorunda kaldım yine fotoğraf yok derken imdadıma, sadece kubbenin yapısını çeken Önder Kaplan yetişti. 💞 Kubbenin önemi *Mudejar kubbesi* olarak anılan kubbe sanatı; ortaçağda İspanyada yaşayan Müslüman azınlığın yarattığı bir sanatmış. Endülüs sanatı ile karışınca Mudejar olarak kalmış. Bu kattan bahçe görünümü de çok güzel.

Nihayet içinde dile kolay yaklaşık 25 bin kitap barındıran kütüphanesindeyiz. Bu kez yasak dinleyemezdim. Zaten içeri girilmiyor kordonla engel koymuşlar.

Koleksiyonda, 15. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar uzanan Fransisken tarikatının tarihini anlatan, tarikatın tarihçi ve yazarlarına ait eserler, eski el yazmaları ve 6 binden fazla parşömen varmış.

Ayrıca İspanyol Dili Kraliyet Akademisi tarafından yayımlanan ilk sözlüğün bazı ciltleri ile 17. yüzyılın ortalarından kalma, dünya atlası olarak hazırlanmış önemli bir eser ve rehberimizin özellikle belirttiği bir başka ayrıntı: En dikkat çekici eserlerden biri, 1575 yılında 4 dilde basılmış olan İncil de varmış.

25 bin kitaptan bahsediliyor, kim bilir daha ne eserler vardır.

Dizaynı da harika şuraya bakınız.

Katedralden çıkıp yine aynı yollardan geri döneceğiz. Alttaki fotoğraf Katedralin yan sokağı, çok güzel kafeler var. Lima’nın hareketli sokaklarından.

Şimdi bu sokağın tam aksi yöndeki devamına doğru ilerliyoruz. Güzel turistik eşyaların ve Peru’ya özgü yerel içkilerin satıldığı bir yere girdik. Bize yerel içki hakkında bilgi verdiler ve tadımını da yaptırdılar. Beğenenler satın alabilecekmiş.

Güzel bir kız elinde mor renkli mısır ve bir şişe içki ile tanıtıma başladı. Önce dünyaca ünlü milli kokteylleri *Pisco Sour* sonra elinde tuttuğu şişede Chincha Vadisinde yetiştirilen mor mısırdan yapılmış bir kokteylli tanıttı. Milli olan Pisco Sour’ un limonlusu güzeldi diğerinin de tadı fena değildi. Ama kızımız çok güzeldi…

Öğlen oldu yemek için Miraflores bölgesine gidiyoruz. Altta paylaştığım bu sokak fotoğrafları ile Lima Katedrali’ne de veda etmiş oluyoruz..

Ama bir vedamız daha var. Kapısındaki yazıya bayıldım!

Burası, Dominiken tarikatının kurduğu tarihî Santo Tomás de Aquino Koleji. Rehberimizin söylediğine göre hâlâ karma eğitim veriyormuş.

Kapısındaki yazıda ise Aziz Thomas Aquinas’ın şu sözleri yer alıyor:

“Tutkular arasında, sağlığa üzüntü kadar zarar veren hiçbir şey yoktur.

Kurtuluşa ermek için üç şeyi bilmek gerekir: Neye inanmak, neyi arzulamak ve neyi yapmak gerektiğini.”

Ve kolej.

Evet otobüsümüze bindik. Bu kez tarihî dokuyu ardımızda bırakıp şehrin en kalabalık ve modern semtlerinden biri olan Miraflores’e doğru yola çıkıyoruz. Bakalım Lima’nın bu yüzü bize neler sunacak? Hepsini sonraki yazıda birlikte keşfetmek üzere…

Miraflores’te görüşünceye dek sağlık ve sevgiyle kalınız.💞💞💞