GEMİ ile AKDENİZ ESİNTİSİ— 1.Gün *Floransa** Pisa*

       Gemi ile seyahat bavul aç-kapa derdi olmadığı için her zaman ilgimizi çeksede açık büfenin cazibesine kapılırız gelsin kilolar olmasın diye hep ötelemişizdir. Yine nereye gitsek muhabbeti başlatan Önder’imin önerisiyle; Programında Afrika-Tunus ziyareti de olan Tura Turizmin Pullmantur Sovereign *Akdeniz Esintisi* ismiyle de cazip gelen turuna katılmaya karar verdik.

       Vize vs işleri ile ilgili dökümanları tur şirketi bize yolladı. Biz gerekli diğer evrakları da ekleyip yolladık, zaten yeşil pasaportumuz olduğu için vize falan yok sadece pasaport sürenizin turunuzun bitiş tarihi dahil en az 6 ay geçerliliği kalmış olmalı.

       24 Eylül 2014 tarihinde rehberimiz Enis Aslan ile Atatürk Havalimanı’nda buluştuk. THY ile İstanbul’dan 08:15 non stop 2 saat 45 dakika uçuş sonrası İtalya’nın başkenti Roma’nın Fiumicino Havalimanı’na indik. Rehberimiz eşliğinde bindiğimiz minibüs ile 1 saat 15 dakika ilave bir yolculukla aşağı yukarı 35 km sonra bizi misafir edecek M/V Pullmantur Sovereign gemimizin demirlediği Civitavecchia (Civitavetti diye okunuyor) limanına geldik. Tüm bu uğraşlar sonunda saat 17:45 olmuştu bile. O dönem çektiğim fotoğraflarda hayli acemilik yapmışım. 🤷‍♀️

       Neyse gemiye geldik biniş prosedürlerini yerine getirdik ama tatbikattan bir şekilde kurtulduk. 🤭 Odamız balkonlu değil ama dış kabin. Ve geminin limandan demir alma zamanı gelmişti. Üst güverteye çıktık Günbatımı Civitavecchia şehrini kırmızıya boyamış harika görünüyor ve gemimiz limandan demir alıyor saat 19:12.

Limandan çıkışını seyrettik ardından akşam yemeği için geçtiğimiz salonda bize ayrılan masada arkadaşlarımızla tanıştık. Kahve içerken rehberimizin bilgilendirmesi ile katılacağımız ekstraları belirledik. Mecburiyet yok isterseniz indiğiniz limanda bireysel olarak da gezebilirsiniz. Liman ile ilgili bilgi de verdi ve her gün için bilgilendirici gemi gazetesi ile benim buluşmamız ile ilgili notum odanızda olacaktır dedi.

Antik kent’in bu güzel limanı Civitavecchia’yı; Roma İmparatorluğu’nun Orta Avrupa’daki fetihlerinin mimarı 5 büyük komutandan biri olan Traian (M.Ö 108) kendi villasının yakınında inşa ettirmiş. İlk adı o zamanlar *Centum Cellae* yani yerli halk dilinde *doğal küçük koy* anlamındadır. Komutan Trajan, Civitavecchia limanını Etrüsk’lerin Tiber ırmağı kıyısındaki limanı nedeniyle tehlikede olduğunu düşündüğü Roma Limanına alternatif olarak inşa ettirmiş ve zamanla burası gerçekten de Roma’nın ana limanı olmuş.

Civitavecchia Liman şehrini dönüşümüzde gezecekmişiz o zaman daha detaylı anlatırım. Şimdi yolcu yolunda gerek. Bu gece denizde yol alacağız. Biraz gemimizi dolaşalım. Çok güzel dekore edilmiş ışıl ışıl koridorlar. Biz 4. kattayız, inerken saksafon çalan müzisyenle karşılaştık. Ambiyans gerçekten de çok güzel görünüyor bakınız.

       Gemide her çeşit aktivasyon mevcut. Kokteyl alabileceğiniz bar, sosyalleşebileceğiniz ortamlar, canlı müzik ve uzun yol gemilerinin olmazsa olmazı gazino. 🎰 🃏 Yemek sonrası şöyle bir tur daha attık ve ertesi güne iyi başlamak üzere odamıza döndük.

       Tarih 25 Eylül 2014 oldu. Sarsmayan güzel bir seyir ile sabah 07:00 de İtalya’nın Ligurya bölgesinde 1800’lü yıllardan kalma limanı ile güzel bir kent olan La Spezia’daydık. Kahvaltı sonrası Enis rehberimizle buluşup minibüsümüze bindik. Yolumuz ikinci kez göreceğimiz Floransa’ya. Yemyeşil harika manzaralar eşliğinde yol alıyoruz. 

       Kıymetli rehberimiz Enis Aslan’ın anlattığı hikayeleriyle de keyifleniyoruz. Çoğumuz okumuşuzdur Da Vinci Şifresi’nin yazarı Dan Brown Floransa’da gezeceğimiz yerlerin çoğunu *Cehennem* adlı kitabında anlatır. Hikayesi Floransa’da başlar Venedik’e geçer oradan da İstanbul’a gelir. İstanbul ve Yerebatan Sarnıcı’nın tüm detaylarıyla konu edildiği hikaye de İstanbul’da biter. 

       Floransa’nın La Spezia ile arası 160 km ve böyle güzellikleri seyrederek iki saatte Floransa sokaklarındayız. San Marko meydanında inip yürümeye başladık. Burası eski şehir bölümü. Daracık sokaklar üstelik çok kalabalık yürümekte bile zorluk çekiyoruz.

       Floransa’yı İmparator Julius Caesar MÖ 59 yılında askeri bir kamp olarak kurup adını da Florentia koyar. Roma için Arno nehri üzerinde olması askeri önem taşıyordu. 13. yüzyıla kadar önce loncaların elinde olan şehir bir dönem Cumhuriyetle idare edilmiş ardından şehrin idari gücü soylu bir aile olan Medici’lerin yönetimine geçmiştir. Bankacı olan bu aile tam 300 yıl hüküm sürmüş. Gezdikçe anlatacağım yürümeye devam.

       Ve karşımızda Floransanın kalbi hatta ikonu olan yerel dildeki adıyla II Duomo di Firenze yani Floransa Katedrali‘dir. Veya Santa Maria del Fiore Bazilikası nam-ı diğer Duomo *Çiçeklerin Aziz Meyemi* anlamında.

       İtalyanın birçok şehrinde mutlaka bir Duomo vardır diye başladı Enis rehberimiz; Duomo bizim merkez camilerimiz anlamındadır, şehrin ana ibadet yeri. Avrupa’nın en büyük Bazilikası. 1296 yılında yapımına gotik tarzda yapılarak başlanmış. Gotik tarz bilindiği gibi tanrıdan korkutmak mantığı ile yapılan bir mimari tarzdır… Orta çağ döneminde Floransa paralı askerler tarafından korunan nüfus 15 bin civarı küçük ama çok zengin bir Cumhuriyettir. Zenginliği de *Agnus Dei* (Tanrının koyunu) ticareti ile sağlamışlar ve Papa’yı takan yoktur.

       Dolayısıyla böyle büyük Katedrallar yapmışlar. Kocaman gül pencereler, aşırı yüksek görünüm, sivri kuleler eklemişler. Duomo gibi renkleri de muhteşemdir. Renk olayı da ortamı biraz yumuşatıp insanları ibadetten çok da uzak tutmamak amaçlıdır. Daha sonra 1436 yılında Filippo Brunelleschi’nin baş yapıtı olan kubbe (ki tuğladan yapılmıştır) ile Duomo daha da görkemli bir hale gelmiştir. 

       Bazilikanın hemen yanında Giotto’nun 1334 yılında inşasına başladığı ancak bitirmeye ömrü yetmediği çan kulesinin inşaatı Andrea Pisano tarafından yürütülmüştür. Daha sonra 1359 yılında da üst katların çok özel büyük pencerelerin yaratıcısı Francesco Talenti tarafından da tamamlanmıştır.

       Tamirat ve restorasyon nedeniyle girmedik. Aslında 85 metre yüksekliğindeki kuleden manzara muhteşemmiş ama grup olunca bölünmeyelim diye hem de 400 basamak çıkmak vakit alacak gemiyi kaçırmamak gerek dedik. 😉 Siz de bizim gibi sadece bakınız. 😁

       Duomo’nun hemen önünde çok benzer yapıda Aziz Giovanni vaftizhanesi (Battistero di San Giovanni) var. Vaftizhanenin önünden görüntülerle devam edelim. Küçük fotoğraftaki yere yaydığı resimleri satanlar aynı bizdeki gibi polisi görünce (gerçi bizde zabıtadır) çil yavrusu gibi kaçıştılar. 😁

       Vaftizhanenin solundaki sokaktan yürüdük ara sokaklara bu kez rehberimiz eşliğinde saptık zira yollar çok kalabalık. Ara sokak görüntüleri biliyorsunuz artık benim vazgeçilmezimdir. Burada şansıma çıkan ilk fotoğraf, İtalya’nın en büyük şairi Floransa doğumlu Dante sevgilisi ile kaldığı fotoğrafta görülen pencereli oda oldu. Ev sonradan müzeye dönüştürülmüş. İkinci fotoğraf, genelde tüm önemli kişilere ait bilgi tabelaları böyle bir heykelcikle birlikte yapılırmış. Buradaki Başpiskopos Antonius’un heykelciğiymiş. Son karede sanat galerisi vardı. Tahmin yürüttük reklam amaçlı mankenleri düz duvara tırmandırmışlar. Ama arka karşı binada da aynıları var. 🤭 Neyse…

        Yolumuz Lordlar Meydanı anlamına gelen *Piazza della Signoria * meydanına çıktı. Kalabalığı görüyorsunuz. Soldaki atlı heykel Medicilerin Dük’ü Cosimo de Medici paranoyak bir kişiliği olan I. Cosimo bu yüzden karısı dahil şüphelendiği çok kişiyi öldürtmüş. Sağdaki Neptün Çeşmesinde Neptün Heykeli.

Floransa-Piazza della Signoria 
Floransa-Piazza della Signoria

       Burada yaşayan rehberimizin arkadaşı da bize katılıp meydanın tarihini heykelleri ve Medici ailesini anlattı. Mediciler sanata düşkün olunca sanatçıya da hami olmuşlar, saraylarında ağırlamışlar. Sonra bankacılık yapıp iyice zengin olmuşlar. Papayı kaale almayan aile zenginlikleri ile yönetimi ele geçirmişler. En önemlisi de Rönesansın doğmasına öncülük etmişler diyebiliriz. Aileden 2 tane kraliçe birçok kral 3 tanede papa çıkmış. 

       Önce sokak arasından giriş ve Medicilerin saat kuleli hükümet merkezleri şimdilerde Belediye binası olarak görev yapan sarayı* Pallazo Vecchio*yu görelim. Sonra hemen önünde Ammanati’nin eseri olan *Fontana del Nettuno* Neptün çeşmesi var.  

       İlk fotoğraf Ammanati’nin yapmış olduğu Neptün Çeşmesinin ortasındaki heykel Deniz tanrısı Poseidon yani Neptün’dür. Etrafındaki deniz kızları ile vahşi atlar var. Neptün hepsinin ortasından yükselmiş yani Floransa’nın denizlerdeki hakimiyetini kazandığı zaferleri anlatıyor. Neptün çeşmesini Michelangelo bile beğenmemiş Ammanati’e mermere yazık ettin demiş. 😁 Üstteki saatli çan kulesi sonradan yapılmış. Çalındığında halk bu meydana toplanır dönemin yöneticisi hangi Medici ise çıkar alınan kararları bildirirmiş.

       Hemen yanındaki sokakta (alttaki fotoğraf) Pallazo Vecchio’nun önünde Rönesansın dahi sanatçısı-ressam-heykeltraş-şair ve mimar’ı Michelangelo’nun ünlü yapıtı *Davut* heykelinin kopyası var. Gücü temsil eden Davut’un gür sesi vardır ve hayvanlara hükmeder onları uysallaştırırmış. Hatta bizde gür sesli erkeklere *davudi*sesli deriz. Floransa için Davut kötü dev Golyat’ı öldürmesi ile düşmanları dize getiren güçlü peygamberdir ve Floransa kendini Davut ile özdeşleştirmiş yüzyıllardır da özgürlüğün sembolü olarak görmüşlerdir.

       Michelangelo Davut heykelini başladığında 26, tamamladığında ise 29 yaşındaymış. Davut heykeli dini bir eser olması gerekirken çıplak tasviri Michelangelo’nun kendi tasviriymiş. O Davut’u ilahi gücün yarattığı yaradılışı tasvir etmiş. Saraydan atılan bir eşya ile Davut’un orijinalinin kolu kopunca bu şaheser eser korunmak için özel yapılan Galleria Accademia’da sergilenmeye başlanmış. Halk da Davut’suz mahzun kalmasın diye kopyası yapılıp buraya konmuş. Diyorum ve artık bir hikaye yazalım değil mi? Ama önce fotoğrafını ekleyeyim.

Floransa- Davut- Herkül ile cacuc heykelleri
Floransa- Davut ile Herkül heykelleri

       Hikaye; Kuran, Tevrat ve İncil’de de bahsi geçen Davut ve Golyat’ın İsrailoğulları ile Filistinlilerin savaşı esnasında gerçekleşen hikayesidir. Heykele baktığımızda pek görülmesede Davut’un fotoğrafa göre sağ elinde hikayemizde geçecek olan sapan, sol elinde de taş vardır. İsrail’in en büyük kralıdır ve kendisine 4 kitaptan biri olan *Zebur* indirilmiştir. Davut peygamber Kudüs’te doğmuştur, Süleyman peygamberin de babasıdır.

       Hikayenin geçtiği dönemde Davut cepheye ekmek taşıyan ergen bir çoban, Golyat ise kimilerine göre 3 metre boyunda korkunç kötü bir dev kimilerine göre de dev yapılı filistinli bir savaşçıdır. İsrail’in ilk kralı olan Saul Golyat’ı öldürene -hem kızımı vereceğim hem de altına boğacağım diye vaatte bulunur.

       Davut krala, ben öldürebilirim dese de kral henüz çok gençsin olmaz deyince Davut, çobanlık yaparken ayı ile karşılaştığında çenesinden tutarak yere nasıl vurup öldürdüğünü anlatır. Kral peki der ve kendi zırhını Davut’a verir başına da tunçtan bir miğfer giydirir. Davut çok genç tabii miğfer dahil her şey ona ağır gelir ve hepsini çıkarıp tamamen çıplak kalır. Bir eline sapanla diğerine taş alarak Golyat’la savaşmak için ileri atılır.

       Golyat’la karşılaştığında başında kalın bir miğfer olduğunu görür. Düşmanı olan Golyat’ın en hassas ölümcül noktasının alnın ortası olduğunu bilen Davut hemen askerlerden birinin kalkanını alır ve güneşi Golyat’ın miğferine yansıtır. Demir miğfer ısınınca Golyat onu çıkarıp attığı anda Davut sapanıyla hedefleyip onu alnının ortasından vurur. Yere düşen Golyat’ın elinden koşarak kılıcını alıp başını kestiği gibi Kral Saul’un önüne bırakır.

       Kıssa’dan hisse deriz ya işte o da ilahi güçle her şeyin yapılabilir olduğudur. Ve Michelangelo’nun da işte bu ilahi gücü yansıttığı için Davut heykelini çıplak yapmıştır denir. 

       Hemen yanındaki heykel Bandinelli’nin eseri Herkül ile Casus. Casus da Roma mitolojisinde üç ağızlı, üçünden de ateş çıkaran devdir. Herkül hayvanlarını çaldığı için Casus’u öldürür. Fiziksel güç temsil edilmiş.

       Devam edelim, Mediciler halkla içine yaşayan bir aile olduğu halde paranoyak olan Cosimo, Arno Nehri’nin karşı tarafında ikinci bir saray daha yaptırır. Yer üstünden koridor gibi geçişle ki adına Giorgio Vasari yaptığı için Vasari koridoru deniyor karşıdaki *Plazzo Pitti* sarayına kadar bu koridoru kullanarak gider gelirler. Bir yandan da zamanın tehlikesi olan Vebadan korunmak amaçlanmış. Ama günlerce güneş görmeden yaşadıkları için de ciddi hastalıklar yaşamışlardır.

       Vasari koridoru kısaca 1 km kadar varmış. Buradan Arno nehrinin öte yakasındaki Pitti Sarayı’na kadar içinde 1000 küsür tablo, heykel ve tarihi eser varmış. Burayı idari merkez binası olarak kullanmaya başlayınca da Pallaza Vecchio’ya eski saray demişler. Koridorun ilk bölümü Pallazo Vecchio’da başlıyor ilk fotoğrafta iki penceresi görünen Vasari koridoru hemen yanındaki Uffizi Galeriye bağlanıyor. 1973 yılında restore edilip halka açılmış, randevu alınarak geçit kullanılabiliyormuş ve manzara muhteşemmiş. 🤷‍♀️

       İkinci fotoğraftaki *Plazzo Degli Uffizi* yapım tarihi 16.yy’a kadar uzanan sanat sarayı, bir müzedir. Cosimo Medici burayı hem kendine ofis hem de adalet sarayı olarak kullanmış. Zaten Uffizi ofisler anlamına geliyor. Müzeyi gezmek için önceden bilet almak gerekiyormuş haliyle gezemedik ama alt girişin fotoğrafını ekliyorum. Girişin her köşesinde zamanın sanatçılarının ve tanınmış ünlülerinin heykelleri var. Soldaki ünlüler; F.Guicciardini (Tarihçi ve Siyasetçi devlet adamı) ve Amerigo Vespucci (Amerika teriminin türetildiği ünlü kaşif) Sağdaki ünlüler; Galileo Galilei (Astronm ve Fizik Mühendisi) ve Pier Antonio Micheli (İtalyan Botanik profesörü). 

       Üçüncü fotoğraftaki espriye dikkat. Evet ressam ve otoportresi benden kaçmazdı. 🤩

       Medicilerin yine 14. yy’da yaptırdıkları *Loggia Dei Lanzi* Lanzi locası. Meydanı açıkhava müzesi gibi süsleyen adı üstünde loca, Medicilerin en büyüğü heykeldeki Cosimo’nun korumalarına aitmiş. Mediciler tarihten silinince de sanat eserlerine müze olmuş. Ayrıca biz turistlere soluklanacak gölgelik arka tarafı da işportacılara yer olmuş… 😁

       Neyse tarihten sanattan ayrılmayalım bakalım oradaki ünlü sanatsal heykeller neler. İlk fotoğraf Pio Fedi’nin eseri Polyxena ve Aşil heykeli. Polyxena’nın annesinin elinden Aşil tarafından zorla kaçırılması anlatılmış.

       İkinci fotoğraf, Cellini’nin Perseus heykeli. Burada Perseus Medusa’yı başındaki görünmezlik miğferi ve elindeki sihirli kılıcı ile başını gövdesinden ayırmış olarak tasarlanmış. Medusa bidiğimiz Yunan mitolojisindeki bakışı ile her şeyi taşa çeviren yılan saçlı kadın. 

       Üçüncü fotoğraf Giambologna’nın Sabine kadınlar heykeli. Burada da anlatılmak istenen yine Yunan mitolojisinde Romus ve Romulus kardeşler öldürülünce soylarını yürütmek için çare arayan Romalılar Sabine kabilesinin kadınlarını bir törene davet ederler sonra da kaçırırlar. Fotoğrafları görelim.

       Ardından Uffizi’nin galeri kısmından geçtik sağa dönüp Arno nehri üzerindeki Floransa’nın en dikkat çekici ve en eski köprüsü olan Ponte Vecchio’ya doğru nehir boyunca iniyoruz. İtalyanca Ponte- köprü, Vecchio- eski demektirYani evet kendi de eski adı da eski. Roma döneminden beri var olan ve o dönemde ahşap olan köprü sel sularıyla yıkılıyor sonra Giotto’nun öğrencisi Taddeo Gaddi tarafından tasarlanıp 1345 yılında bu kez betondan inşa ediliyor.

        Ponte Vecchio II. Dünya savaşından yıkılmadan çıkan yegane köprü iken kör talihi onu 1966 yılında yine sel sularının baskınına uğratıyor. Neyse bu kez sadece kuyumcu dükkanları ile içindeki altınların kaybı ile sermaye büyük zarar görüyor. Köprü göründü manzara müthiş güzel bakınız. İkinci fotoğrafta yine küçük pencereler ile üçüncü fotoğrafta görülen kemerli yapının demirli küçük pencereleri meşhur Vasari Koridorudur ve hemen nehir kenarında da insanlar güneşleniyorlar. Köprü 3 kemerli ortadaki 30 metre açıklığı ile en geniş olanı.

       Evet köprüye girdik hemen sağımızdaki açıklıkta ünlü İtalyan kuyumcu, sanatçı, yazar, heykeltraş Benvenuto Cellini’nin büstü var. Cellini yukarlarda bahsi geçen Perseus heykelini yapan sanatçı. Hani elinde Medusa’nın kesik başını tutan yeşil heykel. Etraf yine çok kalabalık ama sebebi Cellini’nin büstünün demir parmaklıkla çevrilmiş parmaklıkların da aşıkların kilitleri ile dolmuş olması elbette bir de selfi çekenler. 😁 İki sevgili kilidi birlikte kitleyip anahtarını Arno nehrine atıyorlar. Aşkları ebedi olsun diye. 🔒🔑 💘

       Kuyumcu dedik evet Ponte Vecchio’daki dükkanlar kuyumcu. Ama bir zamanlar burada demirciler, kasaplar deri dabakhaneleri varmış ve Arno nehrini çöplük olarak olarak kullanmışlar. O kadar çok koku ve ses yapmışlar ki, bunlardan rahatsız olan Dük Fernandino hepsini kovmuş yerlerine daha fazla kira veren kuyumcuları yerleştirmiş. O günden beri kuyumcular çarşısı olarak devam ediyor. 

       Arno nehrini karşı yakasıyla bağlantısını sağlayan Ponte Vecchio’dan başka sayısız köprüler var ama sağında ve solunda da olanları, Cellini büstünün arkasından görünen köprü büyük fotoğraf 16.yüzyıldan kalma St. Trinity köprüsü. Tam karşısına bakarsak ilk fotoğraf 1953 yılında yapılmış olan Ponte Alle Grazie’dir. Nehirde kano ile spor yapanlar var. İkinci fotoğrafta da Ponte Vecchio’nun arka tarafı hayli eski olduğunun ispatı gibi.

       Floransa’ya gelinir de şahane dondurmasının tadına bakılmaz mı? 🍦🍨🍦🍨 Eksik kalmadık şükür. Ortam çok samimi geldi bize hiç yabancılık çekmedik nedense. İtalyanlarla genetik yapımız uyuşuyor muydu ne! 😁🥰 İlgi alanınız her ne ise, sanat ve tarih Floransa’da hepsi var. Çevreden bir iki fotoğraf ekleyeyim sonra da Cumhuriyet Meydanına Plazzo Rebpulic’e doğru buluşma yerimize.

       Plazzo Rebupulic Floransa’nın merkezi sayılır. Hemen girişinde ünlü marka satış mağazaları, lüks lokantalar var. Gezmekten yorulanların uğrak yeri kafeler çok renkli ve güzel. Otobüsümüze doğru gidiyoruz gözüme takılıp kalan kareleri ekleyip doğru Pisa’ya…

       Bir saat 15 dk sonra Pisa’dayız. Dedik ve işte hepimizin bildiği modern fizikçi, matematikçi, astronom ve filozof olan Galileo Galilei’nin doğduğu ve yaşadığı İtalya’nın güzel bir başka şehrinde Pisa’dayız. Milyonlarca insan fotoğraflarda da olsa perspektif sayesinde eğik kuleyi ayakta tutmaya çalıştığı kule. İşte Pisa kulesi karşınızda diyen Enis rehberimizin peşinden *Mucizeler Meydanı*na doğru yürüyoruz. 

       Turistik eşya satan stanların önünden geçerken şaşkına dönüyoruz. Satıcı çocuk buyrun diye bizi davet ediyor. Şaşkınlığımızın sebebi fotoğrafta gizli. Enis rehberimiz Önder’e-Abi bu şapka güzel hem pazarlıkta yapabilirsin diyor. Benim için Pisa demek *Pinokyo* demektir. Hikayenin yazarı Carlo Collodi Floransa doğumludur ve Pinokyo hikayesini Pisa’dayken yazdığı söylenir. Ben de çocuklarıma kısa özetini çok anlatmışımdır. 🤥 👍 Mekandan ilk aldığım kuklaları oldu sonra da magnet. Satıcı çocuk anlaşıldığı üzere Türk. 🇹🇷

       Çok büyük yemyeşil çim kaplı bir alan, 1987 yılından beri Unesco Dünya Mirası listesinde olan Pisa Kulesini barındıran Piazza dei Miracoli meydanındayız. Çok önemli yapıları üzerinde barındıran Etrüskler dönemine kadar uzanan 1000 yıllık bir tarihe sahip Pisa. 

       Buradaki en tanınmış yapı elbette Pisa Kulesi. Pisa Katedrali *Duomo di Pisa*yapılmış ardından Vaftizhane *Baptisterio* Pisa Kulesi en son Anıt Mezar *Camposanto* ile Piazza Dei Miracoli’yi çevrelemişler. Piazza Dei Miracoli *Mucizeler Çayırı* adı bu güzel yeşillik alanı görüp hayran kalan şair Gabriele D’Annunzio tarafından ortaya atılmış ve öyle kalmış. İlk fotoğrafta biz başaramadık bari gençlerden kopya çekeyim dedim o bile olmadı. Gerçekten de perspektifi kullanıp kuleyi tutmak çok zor. 

       İkinci kare Vaftizhane *Baptisterio*Galilei Galileo burada vaftiz edilmiş deniyor. İtalya’nın en büyük vaftizhanesi yapımı diğerleri gibi 100 yılı bulmuş. Vaftizci Yahya’ya adanmış. Yahya da tanınmış bir yahudi ailenin münzevi üyesidir. Son kare Mucizeler Çayırı ve Duomo Di Pisa ile eğik çan kulesi Pisa’nın genel görünümü.

       Pisa Katedrali *Duomo Di Pisa*; 1064 yılında mimar Buscheto tarafından haç şeklinde iki aşamalı olarak inşa edilmiş. Aynı yıl kazanılan Palermo zaferinden elde edilen ganimetlerle yapıldığı söylenir ve o zafere adanmıştır. Sonra eklenen kubbe İstanbul’daki Aya Sofya’dan esinlenerek yapılmış. 1118 yılında Papa II. Gelasius tarafında kutsanmış. 1500’lü yıllarda büyük bir yangın sonrası mimar Rainaldo’nun yaptığı cephe ile yapım süreci bitmiş.

       Sırada Piza Kulesi; İtalyanca adı *Torre Pendente di Pisa* olan Mimar Giovani Di Simone’nin yapımına başlattığı 6 tanesi sütunlu toplam 8 kattan oluşan bu eğik kule 56 metre yüksekliğinde ve 264 basamaklı bağımsız bir *Campanile* çan kulesidir. Yapımı 1200’lü yıllara rastlarsa da bitişi İtalya’daki iç savaşlar nedeniyle çok uzun 200 yıla yakın sürer ve 1399 yılında tamamlanır. 8. katta çeşitli ağırlıklara sahip 7 tane çan vardır. Ağırlıkları, 7 notaya göre ses çıkarmaları nedeniyle farklıdır. Ama artık çanlar kimse için çalmıyor 😁 yıkılmaya sebebiyet vermesin diye 20. yüzyıla gelindiğinde susturulmuşlar.

       Eğikliğinin hikayesi; Zeminin alüvyon oluşu ve yapılırken ki hesap hatası nedeniyle kısaca kusurlu bir tasarım hatasıdır. Toprak güney kısmında daha yumuşak olduğundan eğim de güneye doğrudur. İlk önce üç kat yapıldığında dikkati çekmiş. Ama eğimi dengelemek için mimarın kuzeye doğru sütun yerleştirip düzeltmeye çalıştığı düşünülmüş. Dördüncü kat yapılırken iç savaşlar başlayınca inşaat yine yarım bırakılmış.

       100 yıl kadar sonra yeniden inşasına başlandığında bu kez güneye doğru daha çok eğildiği görülür.İnşaatı 7. kata kadar getirdiklerinde eğim artınca yine yapımdan vazgeçerler. 14.yüzyıla gelindiğinde inşaat tamamlanır, yıkılmayan kulenin eğimi de 100 yılda 7 cm olmuş. Yıkılmamasının sebebi ağırlık merkezinin izdüşümü kulenin temel dairesinin içinde kalmasındanmış. 1990 yılında yapılan restorasyonlarla eğim 5,5° e düşürülmüş, bir 200 yıl daha yıkılmaz deniyor. Fotoğraftan görelim.

Pisa-Pisa Çan Kulesi
Pisa-Pisa Çan Kulesi

       Artık demir almak saati gelmiştir limana gitmek üzere otobüse biniyor, güzel bir fotoğraf ile Pisa’ya da veda ediyoruz.

İtalya- Pisa
İtalya- Pisa

       Gezimize yeni başladık dostlar yarın bakalım hangi limanda demirlemiş olacağız. İpucu mu? Güzel bir liman olacağı kesin. Görüşünceye kadar sağlık, sevgi ve yazılarımla kalınız. 💞💞💞

 

 

 

ÇİN HALK CUMHURİYETİ *Şanghay*

       Guilin’den 19 Haziran 2014 yerel havayolu ile saat 14:30 uçağı ile başlayan yolculuğumuz 1 saat 35 dakika sonra Şanghay Pudong havalimanında son buldu. Otobüslere bindik şehre gitmek için tekrar yoldayız.

       Rehberimiz Sami Avigdor‘dan ön bilgiler alıyoruz. Son durağımız Şanghay’dayız. İki kelimedir. Şang- üzerinde Hay-Deniz demek olunca da Şanghay deniz üzerinde anlamındadır. Çoğu zaman da *Hu* deniyor. Şehir 40 km kadar içerdeymiş. Çin’in değil ama Dünya’nın en büyük ticaret limanıdır. Hong Kong ve Singapur’la yarışır. Aynı İstanbul gibi ikiye ayrılır ancak burada ayıran deniz değil nehirdir. 26 milyon nüfusu ile tam bir metropoldür ama yine de Çin’in en kalabalık şehri değildir. Bilgi olsun Çin’in en kalabalık şehri 35 milyon nüfusu ile Güneybatıdaki Chongqing şehridir. Şanghay, Huangpu Nehri (Sarı su anlamına gelir) tarafından Pudong ve Puxi olarak adlandırılan iki ana bölüme ayrılır. Biz şimdi Pudong bölgesinde yani yeni Şanghay’dayız. Otelin açılmayan penceresinden zor da olsa çektiğim Şanghay manzarası.

       Şehir tam 16 bölgesiyle çok büyük mega bir kent. Şanghay’ın ilk yerleşimi burası. Vaktiyle balıkçı kasabasıymış yerleşik halk kendi toprağını da ekip biçermiş. Zamanla topraklarından çıkarılmışlar ve Pudong bölgesi 1900’lü yıllarda gökdelenlerle tanışmış. Öyle böyle değil tam 6000 gökdelen peş peşe yapılırken Asya’da iş makinası sıkıntısı bile yaşanmış. 2008 yılında başlayan ve inşaatı halen devam eden Şanghay Tower bittiği zaman (2015 tahmini bitişi) Dünyanın sayılı yüksek binalarından biri olacak. Şanghaylılar kendilerini hep diğer şehirdekilerden üstün görürler öyle ki, Mandarin dilini bilir ama konuşmazlar, Şanghayca dili geliştirmişler kendi aralarında Şanghayca konuşurlar.

       Kıymetli rehberimiz Sami Bey birkaç hoşumuza giden Şanghaylıların aile içi yaşamlarından bahsetti. Aktarayım; Ailede genelde Şanghaylı erkekler çalışır kazandıkları paradan bir miktar ayırır kalanını evin hanımına verirler. Evin hanımı isterse çalışır. 🥳 Evin tüm harcamaları, ödemeleri alışveriş evin hanımına aittir. Mesela bizim yerel rehberimiz Sisi bir fabrikada müdürlük yapıyor ama annesi çalışmıyor… Neyse ev hanımları arkadaş toplantısı yapıp bir çeşit kağıt oyunu oynarlar. 💃 İyiymiş derken amaaa dedi çamaşır, bulaşık, yemek yapmak vs hepsi erkeğin görevidir. Tabii hepimiz kahkahaya boğulduk. 🤣🤣🤣

       Bir diğeri, 25 yaşına gelen kız evlenmemişse aileyi özellikle de anneyi bir telaş alırmış. Eyvah kızımız evde kaldı diye… Hemen arabulucu sitelere girer uygun eş ararlarmış. Belli bir ücret ödeniyor tabii. Ancak görüşmeye gidenler anneler. 😁 İki anne çocukların anlaşabileceğine inanırlarsa tabii (kendileri de 😁) ondan sonra randevu alınıp bu kez gençler bir kafede falan görüşürlermiş. Zira çok çalıştıkları için vakitleri yokmuş gençlerin. ☺️

       En sonunda merkeze ulaştık. Önce yerel bir restoranda yemek yedik saat 20:00 oldu. Ardından müthiş güzel gece manzarasında Şanghay’ı seyretmek için Bund bölgesine geldik. Tüm bu güzellikleri izlemek için de Huangpu Nehri Bot Gezisi yapmamız gerekti. Önce gezinti teknesine binilen yerin Shiliupu İskelesinin ihtişamına bakalım.

Çin H. C- Şanghay
Çin H. C- Şanghay- Bund Bölgesi

       Huangpu Nehri şehri ikiye böldüğü gibi Pasifik Okyanusu’na ulaşan önemli bir su yolu ve geziler için de cazibe merkezidir. Rüya gibi manzaraya inanamadım. Bu manzaranın benzerini müzik eşliğinde ışık oyunlarıyla süslenmiş Hong Kong körfezinde seyreylemiştik.

       Karşı kıyı (alttaki fotoğraf) Lujiazui yarımadası yani Huangpu nehrinin doğu yakası. Aynı zamanda Şanghay iş ve ticaret merkezi Pudong bölgesi. Hemen karşımızda görülen gökdelen bitmesine az kalmış olan Şanghay Tower. Diğerlerini ekledikçe anlatırım. Şanghay’ın simgesi olduğu için gökdelen de Şanghay adını almış. Dünyanın Dubai’deki Burj Khalifa’dan sonra ikinci, 128 kat ve 632 metre yüksekliği ile de Çin’in en yüksek binasıdır. Çok özellikli bir yapı. Her şeyden önce doğa dostuymuş. Bittiği zaman da tepesinden 360 derece Şanghay manzarası muhteşem olacağı kesin. Hoş şimdi bile sisli hiçbir şey görülmez. Gezi için gidildiğinde şansınıza. Gezi botu yavaş yavaş ilerliyor ben gözlerimi manzaradan pardon vizörden ayırmadan sürekli fotoğraf çekiyorum. Şuraya bakınız.

       Şu güzelliğe bakınız. İlk fotoğraf İnci televizyon kulesi anlatımı sonra sola doğru sarı kubbeli bina devlet güvenlik bakanlığıymış. Diğerleri mavi renklinin yanındaki finansal bilgi merkezi diyor borsa olmalı diğerleri çeşitli oteller ve bankalar.

       Aşağıdaki ilk fotoğraf evet Pearl Tv Tower- inci Tv Kulesi. İncilerle oynayan ikiz ejderhaları betimliyormuş. Çin’in mimari tasarım harikası Tv- Radyo kulesi 468 metre yüksekliğinde. Dünya’nın altıncı Çin’in de ikinci en yüksek Tv kulesi. Ziyaret etme ihtimalimiz varmış. Hemen solunda ilk gökdelen Jinmao Tower 420 metre yüksekliğinde çok amaçlı bir gökdelen. Ofisler, otel vs gibi. Tipi gibi adı da herkesin dilinde gazoz açacağı olan mavi ışıklı bina da 101 katlı 492 metre yüksekliğindeki Şanghay Dünya Finans Merkezi. Binanın kare olan açacak kısmı aslında yuvarlak olacakmış. İnşaatı yapan firma Japon olunca Çinliler ‘ne o öyle bayraklarındaki güneşi mi koyuyorlar olmaz’ demişler bu şekilde yapılmış. İkinci yine Şanghay Uluslararası Kongre Merkezi, önündeki eğri çatılı yer de çok lüks bir restoranmış. Son kare üç büyükler sisler içinde. O bölgeye de Lujiazui Ticaret ve Finans bölgesi deniyor.

       Kısa bir tur oldu ama manzara çok güzel ilk fotoğrafta tam görülmese de kırmızı ışıklı yer bir demir köprü ve dönüşe geçtik son fotoğraflarla bottan inip otele geçeceğiz.

       Bütün bu güzelliklerin ardında Şanghay kötü bir koloni dönemi ve afyon (Opium) savaşları yaşamıştır. Nedir bu afyon savaşları? Kimler koloni oluşturmuştur. Şanghay’da yerleşip koloniler oluşturanlar; İngiliz, Fransız, Amerikalı ve sonra da Japonlardır.

       Çinliler batı ile ticaret yaparken genelde almayı değil de satmayı çok severler. Çinliler İngilizlere o dönem çok kıymetli olan hatta para yerine bile geçen ipek, porselen ve çay satarlarmış. İngilizlerin meşhur early grey çayları hep buradanmış. Bu satış karşılığında da sadece gümüş alırlar. O yıllarda para olarak sadece İspanyol gümüşü geçerliymiş. Bu alışverişten İngilizler hiç hoşnut değilken Çinliler çok memnundur. Zira İngilizler kendi pazarlarının aşırı talebi olan çay, ipek ve porseleni karşılayacak büyüklükte bir satış yapamıyorlardı.

       Dedik ya Çinliler satıyor ama almıyorlardı. İngilizler ne yapsak da Çinlilere satsak diye kafa yormuşlar. 700 kişilik bir İngiliz heyeti Çin’e geliyor. Zamanın en yeni icadı neyse imparatora çıkıp sunmaları gerekli. Ama imparatorun karşısında el etek öpmek gerek. Heyet biz öyle şey yapmayız deyince aylarca İngiliz heyetini Çinde kötü şartlarda misafir ederler. Öyle ki beslenme yetersizliğinden heyetteki kişilerden ölenler bile olur. Neyse sonunda bir orta yol bulunup imparatorun karşısına çıkıyorlar. Getirdikleri malzemeye imparator şöyle bir bakıyor; bunlar bize yaramaz hiçbirini istemem diyerek geri çeviriyor. İngilizler yine hüsranla geri dönüyorlar.

       En sonunda Çin’i nasıl ele geçireceklerini bulurlar. Hindistan’da yetiştirdikleri afyonu yavaş yavaş Çin’e sokup insanları afyona alıştırmaya başlıyorlar. Zaman içinde nakit para olarak alınan gümüşün yerini afyon alıyor. Afyon, Çin’e Kanton’daki Guangzhou limanından Çinli mürettebat kullanan yabancı tüccarlar tarafından sokuluyordu. Aslında kaliteli olmasa da afyon Çin’de yetiştiriliyordu ve ilaç olarak kullanılan hayati bir maddeydi.

       Zamanın İmparatoru Daoguang engellemeye çalışsa da afyon alışına engel olamıyordu. Yasak şehirdeki Cennet Tapınağı’na giderek tanrılardan neyi yanlış yaptığını soruyor, adaklar kesip güç alarak afyonla savaş kararı alıyor. Neticede Kanton’a sert bir vali atıyor. Vali asıyor kesiyor, afyon taşıyan geminin içindeki malları yaktırıyor denize döküyor. Bu arada da çatışmak için İngilizler bahane ararken İngilizler aradıkları bahaneyi bulurlar. Çin’in içlerinde sarhoş bir İngiliz Çinli köylüyü öldürür. İngiliz’in İngiltere’de yargılanması için kendilerine verilmesini isterler. Yasa gereği almayınca da gerilimi arttıran İngilizler Çinlilere savaş açar ve I. Afyon savaşı böylece başlamış oluyor. 1839 yılında başlayan savaş 3 yıl sürerek 1942 yılında Nanjing anlaşmasıyla bitmiş. Çin savaş tazminatı ödemiş, 5 liman İngilizlere açılmış. Aslında savaş bitmemiş zira İngilizlere göre afyon serbestçe satılmalı ki savaş yaptıklarına değsin değil mi? Bir aradan sonra II. Afyon savaşını anlatalım. Yorulduk oteldeyiz.

       Tarih 20 Haziran 2014 oldu... Sabah kahvaltı sonrası otobüse bindik ve yine yağmur başladı. Jade (Yeşim) Budha Tapınağına gidiyoruz. 35-40 dakikalık bir yolumuz var. Budha’lar altındandır ama bu kez yeşim taşından yapılmış olan 2 tanesini göreceğiz. Yolu çabuklaştırmak adına ben de kısaca II. Afyon Savaşından bahsedeyim. Sonra tekrar Sami rehberimi dinleriz. Evet kolayca 5 limanı açtıran İngilizler ağızları kulaklarında daha fazla imtiyaz kazanalım afyon satışını kolaylaştıralım diyerek ortamı kaşıyorlar. Şanslılar 1856 yılında bazı Çinli görevlilerin limandaki Arrow adlı geminin İngiliz bayrağını indirmesiyle aranan bahane de bulunmuş olur. Buna şans denebilir bu arada bir de Fransız misyoner Çinliler tarafından öldürülür. Bu kez İngilizlerle birlik olan Fransızlar Çin’e II. Afyon diğer adı gemiden dolayı Arrow savaşıdır başlatırlar. 1860 yılında elde edilen kapitülasyonlar ve artık afyon da yasal olarak ithal edilebilir olmasıyla II. Afyon Savaşı son bulur. Savaşın acı bilançosuna Yazlık Saray da dahil olmuş. Yağmacı İngilizlerin o göremediğimiz sadece enkazı kalan Yazlık Sarayı yıkmaları, ardından Fransızların yakması sarayın olağanüstü ihtişamı yok edilmiş diyor. Yeşim Budha tapınağında otobüsten iniyoruz.

       Yeşim Budha Tapınağı; Yağmur yağmaya devam ediyor. Islanmamak için koşturduk bir saçak altındayız. Şanghay modernleşme yolunda hızla ilerlese, finansal alanda sayılı şehirlerden de olsa bir köşesinde kökenlerinden bir yerleri klasik yapısını hala koruyor. Yeşim Budha Tapınağı ve çevre yapısı işte buna en güzel örnek. Hemen ilk bahçeye bakalım. Harika bir tütsü kokusu ve meşhur Çin Tütsü kabı Ding  dumanları eşliğinde karşımızda. Hani Yasak Şehirde bolca gördüğümüz (maviye tıklarsanız Pekin’de bahsetmiştim).

Çin H. C- Şanghay- Yeşim Budha Tapınağı
Çin H. C- Şanghay- Yeşim Budha Tapınağı

       İnsanlar yağmura aldırmadan tütsü çubukları alıp yakıyor huşu içinde; önce ilk fotoğrafta görülen kırmızı mindere diz çöküp karşılarında duran bir heykele saygılarını sunuyorlar ardından Budha’ya tapınma ve diğer seremoniler içerde. Girişte para almıyorlar .Budha girişinde çok cüzi bir bağış alınıyormuş. Yerel rehber halletmiş olmalı ki, Sami rehberimiz yardımlarla geçinen bir tapınaktır gönlünüzden geçerse bağış kutularına para atabilirsiniz dedi.

       1800’lü yılların sonuna doğru Qing İmparatorluğu döneminde Putuo Dağındaki bir manastırda Huigen adında bir keşiş yaşar. Bu keşiş Burma’ya hacca gider. Dönerken yanında 5 adet yeşim taşından yapılma Sakyamuni-Budha heykelini de ait oldukları bu yere getirir. Putuo Dağı’ndaki kendi manastırına giderken de Budha heykellerinden ikisini burada bırakır. Korunmaları için hemen bir tapınak inşa edilir. Bu tapınak Quing hanedanlığının yıkılma döneminden nasibini alır o da yakılır. Neyse ki yeşim taşı kıymetli, Budha zaten kıymetli neticede heykeller bir şekilde sağlam kalırlar. Gerekli olan yeni bir tapınaktır, o da ancak 1918 yılında eski yeri korunaklı olmayınca bu alanda inşa edilir ve adı da Yeşim Budha Tapınağı olur. 30 yıl kadar kapalı kalmış 1980 yılında yeniden halkın ibadetine açılmış. İçerde iki Budha’nın da ayrı özel odaları var. Uzanmış Budha alt katta diğeri oturan Budha herhalde çok daha kıymetli ki üst kattaymış.

       Girişte kırmızı minderlere diz çöküp ibadet edenlerin karşısında ne var? diye baktığımda gördüklerim. Şehir tanrıları diyebileceğimiz Çinlilerin tapındığı göksel cennet tanrıları-krallar. Görevleri Budha’yı korumakmış.

       Hızlıca bu harika kırmızı Çin fenerleriyle süslenmiş koridoru geçip üst kata çıkıyoruz. Önce görmemiz gereken oturan Budha ama rehberim bin bir tembihle fotoğraf makinanı bile çıkarma dedi. Fenerli koridorun arkası fotoğrafta görülen Büyük Salonmuş ve Uzanmış Budha tam karşıdaki odada indiğimizde görecekmişiz.

       Oturan Budha’nın yanına giderken üst kattaki uzunca koridorda camekanlar içinde sergilenen sayısı binleri bulan Budizm ve Taoizm’in kutsal metinleri demek olan el yazması edebi Sutra’lar vardı. Sessizce Budha’nın önünden geçerken dayanamayıp çıkardığım kameramı gören kadın söylenerek koşar adım geldi ben yürüdüm gittim sinirlendim. Şansıma Önder’in kadının arkasını döndüğü bir anda yakalamış olduğu iki kareden birini paylaşayım (teşekkürler hayatım 💞) Oturan Budha’nın her yanı değerli akik, zümrüt taşlarla süslü hepsi gerçekmiş ve Budist inançlı kişilerin bağışlarıymış. Sükûnet içinde meditasyon yapar şekilde tasvir edilmiş. 

       Hayli büyük ve tek parça işlenmiş 1,92 m boyunda ve 1,34 m genişliğinde Dünya’daki en büyük yeşim taşından yapılma Budha heykelidir. Yeşim taşı yumuşak kolay işlenebilen bir taş olduğu için Budha’nın görüntüsü canlı gibi ve rengi beyaz olunca da Budha’ya kutsallık kattığına inanılıyor. Bu nedenle Budizm’in değerli bir kalıntısı sayılınca da tapınak haliyle popüler oluyor.

Çin H. C- Şanghay- Yeşim Budha Tapınağı
Çin H. C- Şanghay- Yeşim Budha Tapınağı Oturan Budha

       Kırmızı koridorun diğer ucundaki merdivenlerden indik büyük salonun hemen solundaki kapıdan girdik karşımda Uzanmış Budha, bakıyorum ve aklıma Tayland Wat Pho tapınağındaki devasa boyutlu altından yapılmış olanı geldi. Bu Budha’da ölüm döşeğindeki Sakyamuni (Sakya kabilesinden gelen anlamında ve ilk adı) veya Nirvana’ya giren Budha olarak betimlenmiş. Oturan Budha kadar değerli olmasa da Yeşim Budha Tapınağına değerli bir katkısı varmış. Dedim ya alt katta. 🤭

Çin H. C- Şanghay- Yeşim Budha Tapınağı Uzanan Budha
Çin H. C- Şanghay- Yeşim Budha Tapınağı Uzanan Budha

       Altından derken, Yeşim Taşından yapılmış Budha’da gördük artık gidebiliriz. 😉 Dışarda yağmur devam, tapınmaya da devam. Beyefendi önce tütsü çubuklarını aldı ateşe tutup yaktı sonra da Yeşim Budha Tapınağına dört yönlü saygılarını sundu diyeyim. Yağmura rağmen görsel bir şölen oldu. Arkadaki kızlar da çiçeklerden yapılmış mumları yaktılar. Evlilik diliyor olabilirler. 👰‍♀️💍 Diyerek buraya da veda ediyoruz. Son kareler.

       Otobüsümüze bindik bu kez Pearl Tv Tower- inci Tv Kulesine geldik. İncilerle oynayan ikiz ejderhaları betimliyor, Çin’in de mimari tasarım harikası Tv- Radyo kulesidir demiştim. Dünya’nın altıncı Çin’in de ikinci en yüksek Tv kulesi. Beklerken ben de bilgi aktarayım. Yapımına 1991 yılında başlanmış 1995 yılında bitmiş. 468 metre yüksekliğindeki kule süpersonik asansöre sahip. Asansöre binmek için biraz bekledik zira gruplar çok. 

       Bugün şanssız gündeyiz sisten kule görünmüyorsa da içi hayli güzel zaten eğlence bölümü ve tarih müzesi buradaymış. Kule inci görünümlü 3 küreden oluşuyor. En üstte görünmeyen küçük bir küre var uzay modülü deniyor. İkinci küresinin içinde döner bir restoran var. Kuleye girişte dış kapıdan girerken tüm çakmakları topladılar. Çıkışta alınırmış. Elbette çıkışta seç seç al oluyor Yasak Şehir’deki gibi. Neyse asansöre binme sıramız geldi kapıda hostesler kırmızı giyinmişler çevreyle uyumlu. Fotoğraflara tıklarsanız daha güzel görülüyor. Birincide yer kalmadı ikinciye yönlendirildik kapasite 50 kişi. Saniyede 7 metre 1/4 eğimle çıkıyormuş.

       Asansör çıkmaya başladı. Görevliler Çince ve İngilizce bilgiler veriyorlar, öncelikle 263’cü metredeki Gökyüzü Galerisine çıktık. Tam bir fiyasko. Cam kenarlarında tam karşınızda Çin Ziraat Bankası var diye yazan bir bilgi yazısı var ama heyhat sisten sadece beyaz üstelik kirli bir cam görüyoruz. Aslında açık bir günde Yangze nehrine kadar görünüyormuş.

       Camlarda dikkatimizi çeken yazılar vardı mesela 1080 km yanında Beijing yazıyordu. Pekin bu yönde ve bu kadar km uzakta demek istiyorlardı. Tüm çevrede normal zamanda ne görülüyorsa o binaların bilgileri hemen önünüzde oluyor. Adamlar ince düşünceli dürbünle bakarken bile neresi demiyorsunuz. Hediyelik eşya reyonları ile ufak tefek içecek alınacak yer var. Wc’ler burada hiç anlatmayayım şu karelere bakınız. Manzara biz…☺️

       Yine en azından biraz dinlendik diyor aşağıda uzay yürüyüşü yapacağımız 259 metreye iniyoruz. 263 teki görüntüden sonra bu kattan da umudumuz yok. Belki sis biraz açılır diye bizi teselli eden Sinan rehberimizin peşindeyiz. Hüsran yine hüsran bu aşkın sonu. Çamur gibi fotoğraf ama yine de paylaşacağım. Çok az bir görüntü var hayal meyal derler ya işte öyle bir şey. Bu kadar bir görüntüde bile cama basmayıp çığlık atan yere yapışan insanlar var. Cam kenarındaki metal şerit de korkuluk insanlar tutunsun diye. Sis olmasa demek ki hiçbirimiz camda yürüyemeyecekmişiz. 😁

       Sis olmadığı zaman yürüyemeyeceğimiz görüntünün sisli hali de işte bu. Cam kırık mı? Yok canııım. Yürüdük elbette. 💃💃💃 Çıkışa gidiyoruz. Kulenin görüntüsünü ancak bu kadar görünür kılabildim. 😔

Çin H. C- Şanghay-İnci Tv Tower- 259. metre
Çin H. C- Şanghay-İnci Tv Tower- 259. metre

       Alt kata indik her yer hediyelik eşya satan ama kaliteli dükkanlarla dolu. İnci kule zaten Şanghay eski şehir kısmındaydı bahçesinden çıkacağımız yer de çarşı kısmı. Çıktık ne çare yağmur hala yağıyor. Ay dedik bizi kapıda bekliyormuş artık şemsiyeleri açtık yine yürüyoruz. Bulunduğumuz bölge çok renkli eski Çin çatılı binalarla çevrilmiş. Bölge eski şehir olarak anılıyor. Saçak altlarından yürüdük kalabalık da olunca çok keyfini çıkaramıyoruz.

       Güzel bir yapıya geldik. Çay eviymiş. Sami rehberimiz güzel bir seremoni eşliğinde çay da satın alabileceğiniz yerdeyiz dedi. Bir üst kata çıktık. Her taraf tik ağacı kaplı, her masada çaydanlık ve bardaklar var. Demlendikçe açan çay çiçeklerine bayıldım. 

       Biraz fotoğraf çekip çevreye baktım çatılar beni benden aldı. Bu eski yapıların tarihi 1860’lara dayanırmış. Çay seremonisi bitti sırada Yu- Yuyuan Bahçesi var.

       Yu- Yuan Bahçesi; Bahçeye içinde kırmızı balıkların yüzdüğü yapay bir göl ve üzerinde zikzaklar çizen dar ama uzunca bir köprüden geçerek gidiyoruz. Karşımıza önce tarihi bir çay evi çıkıyor fotoğraf çekmem imkansız. Yağmur yağdığı için şemsiye kazaları oluyor. Köşeli olmasının sebebi; Çin inanışına göre kötü ruhlar köşelerden hoşlanmaz buralara uğramazmış.

       Yaklaşık 5 bin dönümlük bir alanı kaplayan bu güzel bahçenin tarihi hayli eski diye başlayalım. İnşası 1500’lü yıllarda Ming Hanedanlığı dönemine kadar giden kültürel zenginliğe sahip çok değerli klasik bir Çin bahçesi. Ve zamanın devlet memuru ya da valisi olan bir oğulun babası için huzurlu ve rahat yaşasın diye yaptırdığı bahçedir. Zaten adındaki Yu, Çince huzur anlamındadır. Yapımı 20 yıl sürdüğü için ne yazık ki babasının ömrü bahçenin bittiğini görmeye yetmemiş. Kırmızı balıklarıyla manzara harika.

       Yu bahçesinden çıkınca hemen arkasında da yu yuan çarşısı var. Çin malı her türlü eşya satan yerler var. Biraz da orada gezdik ama esas serbest zamanda Çin evlerini görmek ve yaşamlarını izlemek için ara sokaklara daldık. Her yazımda söylediğim gibi ara sokaklar cevherdir. Haydi birlikte gezelim. Güzel Türkiye’mde böylesi manzara göremezsiniz.

       İlk fotoğraf Yu-yuan çarşısından. Bu bölgeye moda caddesi de deniyor. Starbucks, mücevher, antika dükkanları, yeşim taşları ve el sanatları hep burada zaten 500 metrelik bir cadde yani daha kalite bir cadde. İkinci kare artık arka alış veriş bölgesine gidiyoruz kumaş ve tekstil malların satıldığı çarşı. Son kare yerel tatlara bakmak isteyenlere, fast food ya da atıştırmalık sokağı deniyor.

       Yavaş yavaş Çin’deki hayatın gerçekleriyle karşılaşıyoruz. Şimdi dolaştığımız yer Çin Mahallesiymiş. 🤭 Çin’de Çin mahallesi olur mu? olmuş. Yan yana tek odalık evler. İçerde gördüğümüz kadarıyla bazılarında sadece yatak, bazılarında da mutfak var. Yakın zamana kadar birçok şeyden mahrum kalmışlarsa da bazılarının kapı önünde çamaşır makinası bile var. İlk fotoğraftaki ütü yapıyordu. 🧺 Bu hamarat ev adamı değil muhtemelen ütücü. 😁 Manavda da bir kedi var. 🐈

       Alttaki fotoğraflarda bambu kalaslardan iskele yapmışlar bir kısım tamirat var. Son karede kıyıda eski Hoover cinsi çamaşır makinesi var. Sağlı sollu küçük dükkanlarda kadın ve erkek berberleri ile terziler çoktu ama fotoğraf çektirmediler.

       Her taraf elektrik telleriyle dolu. Önder’in peşine saat satmak isteyen bir Çinli takıldı. Ne marka diye sordu Serkisof’muş neyse fazla yapışkan değildi. Amcam tek göz oda evinde yer olmayınca ne yapsın. 🤷‍♀️ Biraz daha dolaşıp kaybolmadan geri buluşma yerine döndük. Akşam yemeğinin ardından oteldeyiz. Yarın hem Şanghay’da hem de Çin Halk Cumhuriyetinde son günümüz.

       Tarih 21 Haziran 2014 sabah kahvaltısının ardından valizlerimizi toplayıp otelden ayrılıyoruz. Artık sadece Şanghay’a değil tümüyle Çin Halk Cumhuriyeti’ne veda edeceğiz. Uçak saati 22:45 yani tüm gün buradayız. Ama önce Şanghay’ın ünlü Nanjing Road’da gezeceğiz. Son günümüzde bile peşimizi bırakmayan yağmurun eşliğinde ne kadar gezebilirsek. 🤷‍♀️ 

       Çin’in modern tarihi boyunca Nanjing Yolu, ülkenin ve Şanghay’ın en hareketli alışveriş caddeleri arasında sayılır. İlk fotoğraf, en önemli noktadır ve Nanjing Road’un şehir merkezindeki yaya yolu, Çinlilerin toplu etkinlik yaptıkları bir bölümü araç trafiğine kapalıdır. Bulunduğumuz yerde sinemalar, tiyatrolar, oteller, restoranlar ve az ötede Zara var. Ve ikinci fotoğraf belli bir ücret karşılığı cadde boyunca çalışan renkli küçük üç vagonlu mini trenler var. Birkaç mağaza dolaştık hiç de ucuz değildi. Üstelik bakınız şu yağmura 🌧️ ve aynı bizim memleket gibi anında şemsiye satanlar piyasaya çıktı. ☔️ Rehberimiz üzülmeyin sizi çok ünlü sahte mal satan fake markete götüreceğim oradan bakarsınız akşam yemeğimizi de oralarda yiyeceğiz dedi.

       Fake market tipik bir avm ama katlardaki dükkanlar nedeniyle de kendimizi İzmir Kemeraltı’nda ya da İstanbul’da Eminönü’nde gibi hissettik. Yakın bir yerde son olarak döner tepside Çin yemeklerimizi de yedik. Böyle bir yağmurla bize güle güle diyen belki de tekrar gelin diye yolumuza su döken Şanghay’ı iyi ki görmüşüz dediklerimizin içine kattık. Hayal gibi geçen bir gezi ile koca bir ülkeyi bir ÇİN’i Sami Avigdor rehberimizle çok güzel gezdik. 

       Sadece Şanghay’a değil Çin Halk Cumhuriyeti’ne de saat 22:45’te  THY ile elveda diyecek güzel ülkemin güzel şehri İstanbul’a uçacağız. Bir gezinin daha sonuna geldik. Birlikte gezmiş olduk sayıyor, tekrar görüşme umuduyla sağlık ve sevgiyle hoşça kalınız diyorum.💞💞💞

 

ÇİN HALK CUMHURİYETİ * Guilin*

       Xi’an dan yerel havayolları ile 18:40’ta kalkan uçak 2 saat 15 dk’lık yolculukla bizi Guilin’e yağmurlu bir havada indirdi. Tarih değişmeden aynı gün gelmiş olduk. Yani tarih hala 17 Haziran 2014. Otele geç saatte varış, bavul aç vs derken yine sabah 🤭 ve tarih 18 Haziran 2014 oldu. Hava çok bulutlu üstelik yağmurlu ☔️ şans işte. Yine de havanın sıcak oluşu yağmuru göz ardı etmemizi sağlıyor …

       Guilin; Zümrüt yeşili *Li Nehri* ile Guangxi Zhuang özerk bölgesinin Kuzeydoğusunda Çin’in de güneyinde yer alır. Milyonlarca yıldır rüzgar ve yağmurların çeşitli şekillerde oyarak oluşturduğu, bir efsaneye göre de denizin aniden çekilmesiyle oluşan karstik manzarasıyla da Çin Halk Cumhuriyeti’nin incisi sayılır. Çinlilerce gökyüzünün altında en güzel dağlara ve nehirlere sahip şehirdir. Hayli eski tarihi olan Guilin, Song Hanedanlığı döneminden beri Guangxi’nin kültürel merkezi olmuştur. Ming ve Qing hanedanlığı dönemine kadar da genişlemeye devam etmiş siyasi, ekonomik ve kültürel merkez olma özelliğini korumuştur. Çin’in en büyük azınlığı olan Zhuang halkının yoğun olarak yaşadığı dağlık bölgeler de buradadır.

       Guilin’de gezilebilir en güzel rotanın muhteşem manzaralar eşliğinde Li nehri üzerinden Yangshuo’ya gitmek olduğunu anlatan rehberimiz Sami Avigdor Bey’i takiple kahvaltı sonrası otobüslere bindik. Alttaki ilk fotoğraf Guilin. Guilin’den 40 dakika mesafede küçük bir rıhtıma gelip bizi gezdirecek tekneye bindik, ikinci ve diğer fotoğraf. Yağmur hala bardaktan boşalırcasına yağıyor. 🌧️🌧️🌧️ Son fotoğraf rıhtım arkada kaldı yola revan. Bende moral sıfır bakalım fotoğraf çekebilecek miyim? Bilmiyorum.

       Li veya Lijiang Çince’de uzun nehir anlamındadır. Hayli uzun olan nehir toplam 437 km, Guilin’den geçen ve bizim gezeceğimiz kısmı ise 83 km. Tekne ile gezimiz su seviyesine bağlık olarak 4 veya 5 saat sürebilirmiş. Yağmur çok yağıyor bizimki bakalım kaç saat sürecek. Bitişinde de çok güzel bir ilçe olan Yangshuo var. Bu güzellikler elbette değerlendirilmeliydi. Öyle de olmuş ve Lijiang Nehri bu yıl (2014 yılında) Unesco tarafından Dünya doğa mirasları listesine alınmış

       Çılgınca yağan yağmura bir de rüzgar eklenince fotoğraf makinamı elde tutmakta bile zorlanıyorum. Islanmak da cabası. Yağmur az olsaydı manzaraya doyum olmayacaktı. Kenarda kıyıda balıkçı tekneleri, yüzer evler çok renkli. Ah, ah Güneş 🌞 nerdesin? Son resimdeki bambu motora binip, bireysel gezmek kim bilir ne kadar zevkli olurdu.

       Anın tadını çıkarmak gerek diye düşünerek tekneyi teftişe çıktım. Öğlen yemeğini burada yiyeceğiz. Yabancı turist az, biz de çok kalabalık değiliz. Önce kaptan köşküne bakalım. Önümüzde giden diğer tekneler görünüyor. Teknenin arkasında hareket görünce bakayım derken bunca yağmura rağmen bambudan yapılmış salda durmaya çalışan birini zar zor çektim. Rehberimiz, onlar meyve satıcıları az sonra bize de yanaşıp satarlar dedi. Arkaya doğru devam ettim kadınlar bulaşık yıkıyordu. 😳 Kimsenin günahına girmeyeyim ama kuvvetle muhtemel nehir suyu ile… 🤭

       Yağma yağmur, esme rüzgar ardında şahane manzara var, diye şarkı söyleyerek dolanırken vizörüme takılanlar. Çin’in en büyük azınlığı olan Zhuang halkının yoğun olarak yaşadığı dağlık bölgeler de buradaymış. Ve arada yine bir sürü küçük köyler zaten dağlar arasına serpilmişler. Her taraf bambu ağaçları dolu. Yapraklarını da dökmeyince mevsim nedeniyle her taraf yemyeşil. İlk fotoğraftaki dönemeci dönünce bakalım neler göreceğiz.

       Bu tip karstik bölgelerde mağaralar da vardır. Evet, bir ve ikinci fotoğraftaki mağaraya özel olarak gidiliyor bizim tura dahil değilmiş. Manzara aktıkça hoşuma da gitmeye başladı, edinilmiş çaresizlik misali sisli ve kısmen karanlık sayılabilecek havanın da ayrı bir zevki var demeye başladım. 😉 Nasıl desem evet biraz mistik çok da masalsı.

       Kıvrıla, kıvrıla giden yolumuza çıkan dağdan duvarlar sanki özenle yapılmış gibi şekiller barındırmaya başladı. Zaten rehberimiz anonsları takip edin özel yerleri bildiriyorlar demişti. Tabi İngilizce ama rehberimiz bu havada zaten pek bir şey göremeyeceğiz dediği için ben de pek oralı olmadım. Yine de çok özel bir yer var oraya gelmek üzereyiz deyince dikkat kesildim.

       Evet o çok özel yere geldik. Tam bir tablo misali tabiat ananın yontarak oluşturduğu şekillerle dolu dik bir dağ. Özel oluşu muhteşem görüntüsü haricinde güzel bir de rivayeti oluşu. Hatırlayınız duvar tablolarına Mural deniyordu, işte bu dağa da Mural Hill deniyor. Önce siz bakınız bakalım şekilleri benzetme yoluyla kaç tane at kafası veya şekli göreceksiniz sonra ben de rivayeti anlatacağım. Neyse yağmur biraz yavaşladı.

Çin H. C- Guilin- Li Nehri
Çin H. C- Guilin- Li Nehri- Mural Hill

       Ben bir tane at gördüm, bir tane aslana bir tane de papağana benzettiğim şekiller oldu. Efsaneye göre Nine-Horse Fresco Hill 😳 hem de 9 tane olmalıymış inanmıyorum. Neyse *yedi at tanırsanız İmparatorun yapacağı sınavın ikinci basamağını, tümünü bulursanız sınavın en başarılısı olursunuz* inanışı egemen. İmparator saraya adam alacağı zaman yetenek sınavı yapardı. Yasak şehri yazarken anlatmıştım. Galiba beni hiçbir şekilde almazdı. 🤭 

       Burayıda geçtik mi ineceğimiz Yangshuo ilçesine geliyoruz. Yağmur çiseler gibi idare eder, son görüntüler. Ama bu görüntüler de çok önemli zira Sami rehberimize başka efsane yok mu diye sorduğumda ilk fotoğraftaki bölgeyi gösterdi bakınız lotus çiçeğinin tomurcuğuna benzeyen dağ görüyorsanız işte onun adı Yeşil Lotus Zirvesi (Bilian Zirvesi) dir ve çok da güzel bir efsanesi vardır dedi. Önce fotoğraflara bakınız, ben ilk fotoğraftaki yeşilliklerin ardında duran dağı benzettim.

       Efsaneye gelince; Çin’de gördüğümüz pembe ve beyaz Nilüfer çiçeğinden başka orijinal adı Jian (ayna) Shan olan bir de yeşil renkli lotus çiçeği vardır. Bu zirveye adını veren dağ da iyi bakarsanız gerçekten de tomurcuklanan bir nilüfer çiçeğini andırıyor. Bu yeşil Nilüfer çiçeğinin cennette yaşayan bir de perisi var.

       Bu güzel peri kızı cennette de olsa kendini kafeste gibi hissedip sıkılırmış. Birgün tesadüfen ayda yaşayan Çinli peri Chang ile tanışır ve ona çok sıkılıyorum beni burdan çıkar diye yalvarır. Chang, Yeşil Nilüfer Perisine; Üzülme sana yardım edebilirim der. Ve onu bir kağıt parçasına çevirip göksel cennet sarayından Li nehrine uçurur. Li Nehrinde keyfince gezinen Yeşil Nilüfer Perisi aynalı bir sazanla tanışır. 💘 Anında aşık olur. 

       Efsane bu ya göksel uzun ömür tanrısı Nanji Xianweng de Li nehrinde gezintiye çıkar. Ve o da Nilüfer Perisine ilk görüşte aşık olur. Devlerin aşkı büyük olur. Ay bu şarkıydı neyse Uzun ömür tanrısı Yeşil Nilüfer Perisini kendi cennet havuzuna götürmeyi planlarken Perinin sazana olan aşkının farkına varır. 💔 Uzun ömür tanrısının aşkını fark edemeyen Yeşil Nilüfer Çiçeği o sırada aynalı sazana birlikte bir ömür geçirmemiz için Li nehrinin suyunu temizlemelisin diyor. Bunu duyan uzun ömür tanrısını Nanji çok sinirlenir 😤 Yeri göğü inletip Yeşil Nilüfer Çiçeğini de böyle bir taş tepeye dönüştürür. Aşıkları burada da ayırdılar. 😔 Yangshuo’ya yakın bu kasabanın adı da Xingping. Bu kez ben de çok sevdiğim için manzarayı siyah-beyaz olarak çektim. Umarım beğenirsiniz.

     Yangshuo; MS 590 yılında Sui hanedanlığı döneminde ilçe olmuş. Çeşitli etnik grupların yerleşimi ile kozmopolit bir halkı varmış göreceğiz. Güzel küçük bir rıhtımda indik, karabatakları sopasına bağlamış yaşlı bir adamla karşılaştık.

       Rehberimiz anlatmıştı. Buradaki yerli halkın geleneksel balık avlama şekli bu.🐟 Anlatayım; Hayvana eziyet ama maalesef elden gelen bir şey yok. Karabatakların boyunlarını tuttukları balıkları yutamayacak seviyeye kadar iple bağlıyorlar. Ayağından da kaçmasın diye bağlanan hayvan yeterince balık tuttuktan sonra ayağından çekiyor sandala alınca da kusturup balıkları boşalttırıyorlar.

       Artık öyle bir hale gelmiş ki, ücret karşılığı özel balık avlama seansı yapıyorlarmış. Ama balık hemen tutulmayacağı için de karabataklar nehire attıkları ölü balıklarları ağızlarına dolduruyorlarmış. Etrafı fotoğraf çektirmek isteyenlerle doluydu istediğim gibi çekemedim ben yukarı çıktım etraf boşaldı. Ah vakit darlığı fotoğraf olayına hep ket vuruyor. Neyse görelim mi? Kız torunum olsaydı alırdım dediğim şemsiyeler. 😍 (Şimdi çoook tatlı Derin’im var.)

       Bu renkli ortamda yürüdük, Yangshuo’nun meşhur *Xi Jie* Batı caddesine geçtik derken yine yağmur karşıladı bizi. Bu güzel kapıda Yangshuo Kültürel Değerleri Geliştirme Merkezi yazıyor. Xi Jie yani Batı Caddesinin tarihi çok eskidir. Neredeyse 1400 yıllık bir geçmiş. Ama ilgiyi çekmesi popüler olması 1980 yılına rastlar. O yılda doğu ve batı kültürünü yaşatan ilçe yabancı dil merkezi gibi olmuş. Her yıl binlerce insan ileri düzey eğitime katılmak için buraya gelirmiş. O kadar ki, çoğu zaman bu caddeye yabancılar caddesi de denirmiş.

       Arkada harika bir park bahçe varmış yazık ki, vakit yok. Guilin’e dönüp gezmemiz gereken birkaç yer daha var. Hızlıca yağmura rağmen çarşıdan geçiyoruz. Ah yağmur ah. Yine de harika renkli bir ortam var. Yağmur fotoğraftan bile belli. Kozmopolit bir halkı var diye bilgi veren rehberimiz Sami beyi haklı çıkaran bir görüntü ilk fotoğrafta karşımıza çıktı, German Hot Dog. 🌭 Bir ara gözüme Kung Fu akademisi yazan tabela bile çarptı. Gerçekten çok renkli bir ilçe. Keşke Guilin’de ki ikinci gecemizi burada geçirseydik.

       Bence burası gerçekten de Guilin’den daha güzel. Her ne kadar Guilin harikadır dense de manzara yönünden Yangshuo’nun yanında lafı bile olmazmış. Fazla gezemedik elbette ama motordan çıktığımız giriş bile bize güzel bir ilçe olduğunu hissettirmişti. Yangshuo’da hava güzel olmasa bile bisiklet ile gezmek çok zevkli olmalı dedirten gençler ve güzel meyveleri ile satıcı kız.

       Son kare enteresandır. Aaa dedim adam hem güvenlikçi hem de uyukluyor ne yeri ne de zamanı. Önder tabelaya bak ne yazıyor dedi. Wax mum demek evet mumya müzesi. Derken iki genç kız geldiler ardından bir kahkaha. Onlar da anlamamışlar. Öğrendiğimiz kadarı ile bir seri fotoğraf çekerek sizi birçok ünlü ile gerçekmiş gibi fotoğraflıyorlarmış. Zaten mumyalar da çok gerçekçi.

       Artık Yangshuo’ya veda etme vakti geldi Guilin’de göreceğimiz birkaç yer daha var. Hızlıca otobüslerimize bindik. Guilin’de okyanus incileri ile inci yetiştiriciliği hakkında bilgi alacağımız güzel bir galeriye gittik. Fiyatlar da uygun olunca tüm kadınlar küpe ve kolye aldık. Ama öncesinde bize incileri teşhir için defile düzenlediler. Ardından Li nehrinin batı kıyısında Fil vadisi turumuzu yapmaya gittik. Nehirden su içen fil görünümlü karstik kaya muhteşem. Hava muhteşem. Evet güzel bir hikaye de burada var. Sami Rehberime kulak verdim elbette. Bu güzel fili görelim.

Çin H. C- Guilin- Li Nehri- Yangshuo
Çin H. C- Guilin- Li Nehri- Guilin-Fil Hortumu tepesi.

       Bu güzel filin hikayesine gelince; Cennet tanrısı İmparatorunun bineği olan fil yeryüzüne indikleri bir zamanda İmparatordan ayrı kalır. Susadığı zaman Guilin’deki Şeftali çiçeği nehri (Taohua Nehri) ile Li nehirinin birleştiği yere gelir ve buradan hortumu ile su içer. Manzara ve oradaki hayat o kadar hoşuna gider ki, adeta aşık olur ve cennetteki saraya geri dönmeme kararı alır. İmparator komutanını fili geri getirmesi için görevlendirir. Komutan da fili cennete geri dönmeye ikna edemez. İmparator tepede görülen Puxian adı ile bilinen pagodayı insanları kötülüklerden koruması için bahşedince fil de buradan hiç ayrılmaz. Ve zaman içinde böyle karstik bir tepeye dönüşür. * Fil Hortumu Tepesi* adını alır. Alttaki fotoğrafta görülen tuğladan yapılmış küp şeklindeki yapı Puxian Pagodasıdır.

       Filin hortum kısmı ile gövdesi arasında görülen yuvarlak kısım aslında bir mağara (üstteki üçüncü fotoğraf) Water Moon Cave- Su ay’ı mağarası. Geceleri ayın şavkının vurmasıyla mağara yuvarlağının sudaki yansıması nehirde ay gibi göründüğünden bu adı almış. Nehir üzerinde bir çok mağara var ama böyle içinden nehir geçen yok. Duvarlarında 50 den fazla 1200’lü yıllardaki Song hanedanlığından kalma yazıtlar varmış. Üstteki son fotoğrafta gördüğünüz gibi bambu kayıklarla gezenler görebiliyor. Ardından grupça yürüyerek otelimize gitmeden önce Sami rehberimiz sizi biraz yürüteyim çok güzel bir parka götüreceğim dedi.

       Gerçekten yemyeşil bir park ama bir de suni gölü var. Bu harika iki Budist Pagodayı gördük; Ay ve Güneş Pagodası her ikisi de Mahayana Budist pagodası. Rehberimiz Sami bey; bunlar hem tapınak hem de öğrenci yetiştirilen dini yapılar diye anlatmaya başladı. Gün ışığı yansımasıyla parlayıp gümüş ve altın pagoda diye de adlandırılıyorlar. Tapınak yapı olarak yeni ama tarihi çok eskilere dayanıyor. 9 kat oluşu göğün katlarını ikiz oluşları da yin ve yan’ı temsil ediyor zira biri su içinde diğeri karadadır. ☯️

Çin H. C- Guilin-Güneş ve Ay Pagodası
Çin H. C- Guilin-Güneş ve Ay Pagodası

       Shanghu gölü üzerindeki bu ikiz pagodalardan öndeki Güneş Pagodası 9 katlı yaklaşık 41 metre yüksekliğinde bronz bir yapı. Dünyada en yüksek ve içinde asansör olan tek pagoda. Arkadaki Ay pagodası 7 katlı, 35 metre yüksekliğinde sırlı çinilerle kaplı. Ay pagodası ada üstünde yapılmış. Güneş pagodası ise göl üzerinde. Ve her ikisi de suyun altında cam bir köprü ile birbirine bağlılar. Gidip geçebilseydik akvaryum gibiymiş. Hele tepesinden Guilin’i seyretmeye doyamazsınız dediler. 🤷‍♀️

       Yerel bir restorandaki akşam yemeğimizden sonra otele yerleştik. Hava da güzel olunca gece yürüyüşe çıktık. Otelimizin adı Şelale idi. Adına uygun bir gösteri yaptılar. 12 katlı otelin arka yüzünden en üstten başlayarak müzik eşiliğinde sular akmaya başladı çoğalıp şelale görüntüsünü aldı. Işıklar altında çok keyifliydi. Sonra pagodaya kadar tekrar yürüdük. Amacımız ışıklar altında görmekti çok da iyi yapmışız gerçekten de ışıklarla tam bir güneş ve ay gibiydiler. Haksız değilim. 😍

Çin H. C- Guilin-Güneş ve Ay Pagodası
in H. C- Guilin-Güneş ve Ay Pagodası

       Hava çok güzel Pagodaya çıkamadık madem ben de kafeden manzara çekerim dedim. 😁 Buyrun Guilin’den gece manzaraları.

       Sonra istikamet otel. Sabah kahvaltısının ardından serbest zamanımız var. Sonra yerel havayolunun 14:30’da kalkacak uçağı ile Şangay’a uçacağız. Biraz da gündüz Guilin’i fotoğraflayayım dedim ama yağmur başladı bile. 🌧️☔️🌧️

       Elveda Guilin. Yine de aklımız kalmasın diye son anda yağmuru başlattın ya. Harikasın. 👍😁

Çin Halk Cumhuriyeti- GUİLİN

       Siz değerli okur dostlarım umarım beğenmişsinizdir. Yakında Şanghay’da görüşmek üzere sağlık ve sevgiyle kalınız.💞💞💞

ÇİN HALK CUMHURİYETİ * Xİ’AN -2 *

       Bugün yine Xi’an (Şian) dayız. Tarih 17 Haziran 2014 sabah kahvaltısının ardından otobüse bindik 2000 yıl önce zamanın İmparatoru Qin Shihuang’ı kötü ruhlardan koruması için yapılmış 6000 Terra Cotta savaşçısı ve atlarının birebir boyuttaki figürlerinin kalıntılarını göreceğimiz ören yerine, kalıntıların sergilendiği müzeye gidiyoruz. Terra Cotta tarihi kalıntıları Şian merkezden 40 km uzakta Lintong kasabasında bulunuyor. Bir saatlik yolumuz var ama önce Terra Cotta’ların replikasının yapıldığı bir yere uğrayacağız.   

       Her türlü Çin işi yapılan bir atölye burası. Hemen kapı girişinde Çinli Komutan ve diğer üst rütbelilerin hanedanlık dönemindeki görünümlerinin kilden yapılmış başsız yarım heykelleri var. Bunlar neden böyle dememe kalmadı herkes bir tanesine kafasını koydu fotoğraf çektirmeye başladı. İnanılmaz. Ay Önder sen de geçsen dedim ve sonuç aşağıda. Hemen yan tarafta da yaptıkları heykeller ve pişirdikleri fırınlar görülüyor.

       Gerçek bir sanat atölyesi Çin işi dediğimiz işlemeler, ahşap lake boyamalar, tablolar, ahşap oyma paravanlar ne ararsanız var. Aşağıdaki fotoğraflarda görüldüğü gibi, kızıl toprağı beyaz kalıplara koyup şekil veriyor çıkarıp rötuşluyor sonra da fırında pişiriyorlar. Nasıl pratik zeka… Çin işi 😉

Terra Cotta savaşçıların replikaları da harika.

En sevdiğim salon süs eşyası Dünya küresi, Çin’nin klasik oda içi bölme olarak kullandıkları paravanları görelim ve sanatçılar iş başında.

       Buradan çıktık kısa bir süre sonra yemyeşil bir ortamda otobüsten indik. Karşımıza Terra Cotta Savaşçıları’nın yaratıcısı İmparator Qin Shi Huang’ın heykeli çıktı. Etrafta turistik eşya standları ile savaşçılarının replika heykelleri var. Fotoğrafı görelim sonra baş aktörden de bahsedelim.

Çin H. C- Xi'an-İmparator Qin Shihuang Heykeli
Çin H. C- Xi’an-İmparator Qin Shi Huang Heykeli

İmparator Qin Shi Huang;

       İmparator Ying Zheng olarak da bilinir. 13 yaşında tahta çıktı. M.Ö 259-210 yılları arasında hüküm sürdü. 22 yaşında Çin devletinin tek hakimi oldu. 39 yaşına geldiğinde savaşan diğer 6 beyliği de bünyesine katıp kendisini de İmparator ilan etti. İleri görüşlü düşünmüş, hükümranlık babadan oğula geçsin diye de ben I. Çin İmparatoru Qui Shi Huang’ım demiş.

       Sevilmeyen bu İmparator Çin tarihi hariç bütün kitapları yaktırdığı gibi Konfüçyüs alimlerini de diri diri gömdürmüş. 😱 Tarihte ne kadar çok cellat adamlar varmış. Neyse tahta çıkar çıkmaz ilk iş olarak kendine ihtişamlı olduğu kadar rahat da olacağı büyüklükte saray şeklinde bir anıt mezar yaptırmaya karar verir. Mozolenin yeri olarak Lishan dağının etekleri seçilir. (heykelin sağına doğru görülen yerler) İnşası tam 37 yıl süren mozolenin yüksekliği zamana yenik düşerek 2000 yılda 120 metreden 46 metreye iner. Toplam genişliği 15 km’yi bulduğu söylenen ören yeri araştırmaları hala devam ediyor.

       Çin inanışı *Ölümü bir doğum gibi görün* der. İmparator Qui Shi Huang’da bakmış ki ölüme çare yok, öbür dünyada tekrar yaşayacağıma göre ölürsem bütün orduyu da benimle birlikte gömün ki, beni orada da düşmanlarımdan korusunlar demiş. Canını aldığı binlerce insanın intikam için peşinde olacağına inanmıştır. Aklı selim biri de aman efendim ordusuz kalırsak Çin İmparatorluğu diye de bir şey kalmaz, biz ordunuzu topraktan yapıp öyle gömelim diyerek ikna eder. İşte sadık Terra Cotta savaşçıları da İmparatorlarını korumak üzere bu görevi üstlensinler diye imal edilmişler. 

       Ve Qui Shi Huang İmparatorluğu’nu ilan ettikten tam 11 yıl sonra ölür. Ama yaptırdığı saray tamamen bitmemiştir. Çin tarihçilerinden Sima Qian; İmparatorun tabutunun ⚰️ döküm bakırdan yapıldığını mezarın aynı bir saray gibi kuleleri olduğunu ve hatta mezarı soygundan korumak için tatar yayı denilen okların dahi otomatik atsın diye sabitlendiğini detaylı olarak yazar ve cıva denizinden bahseder. 1982 yılında mezarı araştıran uzmanlar İmparatorun mezarının yerin 36 metre derinliğinde olduğunu bulmuşlar ve gerçekten de etrafında yoğun cıva varlığını tespit etmişler. Bu nedenle mezar odasına dahi girilemediğini söylemişler. Son teknoloji ile belki de açılır deniyor. Ama halk dahi bizim gibi girilmediğine inanmıyormuş. 🤭 Toplamda 600 çukur ve mezar varmış. 

       Evet yine ilginç bir durum var. Her ne kadar Terra Cotta savaşçıları diri diri gömülmekten kurtulduysa da bu kaderden kaçamayanlar da olmuş. İmparatorun mezarını yapan güvenlikten sorumlu işçilerin çok şey bildiklerini düşünen saray ileri gelenleri imparatorun oğluna etki edip mezarın kapısını kapattırmış, çalışanların diri diri gömülmesine sebep olmuşlar. Sonra da mezar görülmesin diye üstüne ağaçlar dikilmiş doğal bir tepe süsü verilmiş. 🤔 Minareyi çalan kılıfını da hazırlamış. Kalıntılarda bulunan insan iskeletleri mozolenin olduğu taraftaymış. 

       Evet artık gidebiliriz. Hava korkunç sıcak gölge bir yer aramaktan vazgeçip doğruca müzeye gitmeye karar verdik. Rehberimiz yolumuz kısa ama Çin gelenekleri bizi saat yönünde döndürdüğü için yolumuz uzuyor. Şimdi bulunduğumuz yer saat 4, müze ve ören yeri saat 2 de ama bizi 5-6-7-8-9 vs. diye yolladıkları için yürümek zorundayız. Ama yok ben golf arabalarıyla giderim derseniz de paraya kıyacak 200 yuan vereceksiniz dedi. Haliyle espriydi kendi ödedi biz de 😁 imparatorun arkasından dolanıp golf arabalarına bindik. Alttaki fotoğrafta golf arabası ve gittiğimiz müze girişi. Çinli polis ya da güvenlikçilerin arkasındaki kubbeli binada Terra Cotta savaşçılarını göreceğimiz yermiş.

       Müze 1 Ekim 1979 yılında yani Çin’in ulusal gününde açılmış. Bilindiği gibi 1 Ekim 1949 yılında Mao Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan etmişti. Çin için önemi büyük 10 tarihi mekandan biri olan müze 1987 yılında da Unesco Dünya Mirası listesine alınmış. Rehberimiz Sami Bey, müzede çok bir şey yok zaten sadece 2 araba göreceğiz dedi. Ama inanın iki araba için muazzam geniş ve güzel bir bina yapmışlar. Terra Cotta’ların bulunuşundan çalışmaların nasıl yapıldığına kadar her şeyi fotoğraflarla da belgelemişler.
       1980 yılındaki kazıda ortaya çıkarılan iki adet bronz araba ve atlar alttaki fotoğrafta görülüyor kazıda toplanan binlerce parçalar büyük emekle bir araya getirilmiş ve bu hale gelmesi için çalışmalar tam 8 yıl sürmüş. Her birinin açıklaması İngilizce olarak var. Hemen girişte duvar kabartması ve kazıda atlı arabanın ilk bulunuş fotoğrafları var.

       Gerçek hayattaki imparatorluk savaş arabalarından daha küçük, %50 ölçekte yapmışlar ama tam gerçeğe uygun taklitler *Amaç imparatorun korunması ise bu kadar yeter* demiş olmalılar. 😁 Alttaki fotoğraflarda görülen arabanın önde şemsiyeli olan koruyucu arabası ve yaklaşık 1061 kg, arkadaki imparatorun arabası da 1241 kg ağırlığındaymış. Dünya arkeoloji tarihinde bulunan en büyük bronz eşya sayılıyorlar. Koruyucunun güneş şemsiyesinin sapı silah olabilecek düzeneğe sahipmiş.

       Hemen ardından yan taraftaki salona geçtik. Gözlerime inanamadım hani belgesellerde izliyorduk ama gözümüzle gördüğümüz bambaşka bir dünya. Biraz bilgi ve fotoğraf aktarayım ardından birlikte gezelim.

       Terra Cotta Savaşçıları; Ne demiştik bu savaşçılar ve arabaları I. Çin İmparatoru Qui Shi Huang’ı öbür dünyada da koruyacak olan pişmiş topraktan yaptırdığı ordusudur. Gerçek boyutlu bu savaşçılar kilden elle yapılmıştı. Üstelik baştan aşağı silahlı olarak atlarıyla birlikte savaşa hazır bir şekilde donatılmışlardı. Zira kazılardan tahta kısmı çürüyüp gittikten sonra metal kısımları kalmış binlerce ok ve mızrak ucu bulunmuş.

       Nasıl bulunduklarına gelince; 1974 yıllarında Shaanxi’de büyük bir kuraklık olmuştu. Su bulmak üzere yerel halk bir kuyu kazmaya başlar. İlk kazmada bir çömlek parçası bulduklarını zannederler ardından biraz daha kazınca çukurdan bronz metal parçalar, ardından topraktan yapılma bir omuz, baş ve zırhlı bir gövde yarısı çıkınca da tapınak bulduklarını zannetmişler. Kazdıkça çok sayıda çömlek bulununca arkeologlar devreye girer ve M:Ö 210 yılında yapılmış olan bu terra Cotta ordusu ve kayıp dünyaları modern bilim sayesinde gün yüzüne çıkarılmış olur. Yapılan kazılar sonucu insan yapımı, çatılı 3 çukur ortaya çıkar. Önce 1100 savaşçı bulunan parçalarla restore edilip 1 nolu çukurda sergilenmeye başlar ki, bu en büyükleridir. Salona girmeden önce yine belge niteliğinde panodaki fotoğraflar. Buluntular önce renkliymiş zaman içinde hava ve nem soldurmuş. 

       Çukur ya da Pit’leri anlatmadan önce bize verilen bilet üzerinden de göstereyim. M-Müze üstte anlattığım. A-1. çukur B-2. çukur C-3. çukur D-4. çukur ve sağ taraftaki yeşil alan içinde ne olduğu bilinen ama henüz açılmamış çukurlar. 1– İmparator Qin Shi Huang’ın mozolesinin yeri 2– İmparatorun resmi ikametgahı 3-Mezar girişi.

Çin H. C- Xi'an- Lintong- Terra Cotta Çukur Krokisi
Çin H. C- Xi’an- Lintong- Terra Cotta Çukur Krokisi
 

       1-No’lu Pit (Çukur); Kazı yapılan 3 çukurdan en büyük olanı demiştim. Biz salona Doğu ana kapısından giriş yaptık yine sağdan bir tur yapıp kuzey batıdan çıkış yapacağız. Evet hayli geniş ve uzun dikdörtgen şeklinde olan bir çukur. Aşağı fotoğrafta görüldüğü gibi doğu-batı yönünde uzanan koridorun uzunluğu, 230 metre, eni 62 metre ve derinliği de 5 metre. Hemen önündeki tabelada 14.260 metrekarelik bir alanı kapladığı da yazılı. Kazılar ilerlediği zaman ortamı korumak için bu kubbeli yapıyı 1976 yılında yapmış ardından halkın ziyaretine açmışlar. Burada olduğu bilinen 6000 savaşçıdan 1000 tanesi bu gördüklerimiz, atlı savaş arabası, süvari ve okçularmış. Bazıları yüksek rütbeli olmalı ki elbiseleri farklı. Gerçi iyice bakınca birbirine hiç benzemedikleri görülüyor. Saç ve göz şekilleri bile farklı. Savaş düzeninde yerleştirilmiş olan askerlerin bir kısmı Kuzeyde (2. fotoğraf) yüzleri dışa dönük muhtemelen koruma olmalı ve yine bir kısmı da silahsız. Nerden anlıyoruz; ellerinin konumlarından. 😉 😁 Boy ortalamaları 1.80- 2.00 metre arasında günümüz çinli boylarından hayli uzunlarmış. 3. fotoğrafta No:8 yazan yerde savaş arabalarının kalıntıları ile bir önceki çukurda da atlar görülüyor. 

       Ayrıca 1 numaralı bu çukur okçu, süvari, piyade gibi savaşçı çeşidi ile gözde ve sayıca en çok Terra Cotta savaşçısı da burada konuşlanmış. Alttaki fotoğrafta görülen en ön sıranın hepsi ayaktaki okçu askerler. İkinci fotoğrafta daha iyi görülüyor derinlemesine doğru tam 9 çukur, çukurları ayıran 10 adet tuğla duvar ve içinde dörtlü olarak yan yana sıralanan piyadelerle 38 uzun sıra var. Ayrıca arka arkaya dizilişin sayısı da 68. Duvar her 3 metrede bir yapılmış, üstlerine ahşap kalaslar konduktan sonra hasırla kaplanmış üstünü de toprakla örtüp sıkıştırmışlar.. Bu işlem birkaç kat, yüzeyle aynı hizaya gelene kadar tekrarlanmış. Alttaki Terra Cotta’lar çökme olursa zarar görmesin diye yapılmış.

       Atlı arabalar 6 adet önde, 2 tane de arkada olmak üzere toplam 8 tane. Üçüncü fotoğrafta güney kısımda 2 adet görülüyor. Aynısı kuzey kenarda var. İki tane de bir üst fotoğrafta en önde görülüyor. Yine 3. fotoğrafta önde görülen savaşçılar zırhları ile ayırt edilebilen piyadeler.

       Kazıdan çıkarılan 40 bin ok ucunun hepsi de bu 1. Çukurun ortasında bulunmuş. Uzmanların çalışması sonucu bu ok uçlarının çin tatar yaylı okuna ait olduğu saptanmış. Çin tatar yayı da o zamanın mekanik sayılabilen ok çeşidi. Yay kurulu bekliyor tetiği var tüfek gibi tetiğe basınca ok fırlıyor. Menzili kısa olduğu için de oturan okçular kullanırmış.

       Aşağı doğru inerken yani Batı yönünde ilerledikçe kazılmamış, kazılmaya hazır veya kazılmış ama kırık çıkmış kalıntılar da var. İlk fotoğrafımda görülen siyahlıkların kömür kalıntısı olduğunu tespit eden arkeologlar yağmalanıp yakıldığı dönemden izler olarak tespit etmişler.

       Alttaki fotoğraflarda arka sırada olan arabalı savaşçıların atları görülüyor. Ve sondaki fotoğrafta bölmeden çıkan ve restorasyonu bitmiş olan Terra Cotta’lar. Savaşçılar içleri boş olarak imal edilmişler buna rağmen her biri aşağı yukarı 200 kg geliyormuş.

       Şimdi en sona geldik sayılır. İlk fotoğrafla Terrea Cotta’lara biraz daha yakından bakalım. Daha önce yazmıştım gerçekten de hiç benzer yönleri yok. İkinci fotoğraf 1 numaralı çukura batıdan bakış, tam karşıdan giriş yapmıştık. Diğer fotoğraf restorasyonları henüz bitmemiş Terra Cottalar.

       Ustalar iş başında ve inanılmaz görüntüler. Hani derler ya ilmek ilmek işliyorlar. Ellerinde cetvellerle milim milim ölçüyorlar hepsi numaralı. Biz de artık 2 numaralı çukura geçeceğiz. İnsanoğlunun inanılmaz becerileri ve ölümsüzlük arayan İmparatorları için yaptıkları toprak orduyu böyle yakından görmek sıcağa ve kalabalığa rağmen değiyor doğrusu. 👍 Fotoğrafların üstüne tıklarsanız daha büyük ve net görebilirsiniz. 😉

       2 NO’lu Pit (Çukur 2); Çukur 1’den Kuzeybatı’dan çıkınca hemen sağdan Çukur 2’ye geçtik. Her ne kadar ilk çukurda gördüğümüz savaşçı Terra Cotta’larla aynı olsalar da burada 6000 metre karelik *L* şeklindeki savaş alanında dizilişleri, konumları farklı ve bulunan asker heykellerinin kolları da daha eksiksiz. Kısaca çıkan kalıntılar olarak en etkileyici olanı deniyor. Bence hepsi çok etkileyici. 

Çin H. C- Xi'an- Lintong- Terra Cotta Savaşçıları Pit 2
Çin H. C- Xi’an- Lintong- Terra Cotta Savaşçıları Pit 2

       Piyadeler, süvariler, özellikle arabalı savaşçılar sayıca çokmuş ve okçular dahil tam tekmil burada konuşlanmışlar. Yine de hepsi değil sadece altıda biri açık o da ahşap sığınakların kalıntılarını belirlemek içinmiş. Arada sondaj delikleri açarak içerde ne var bakmışlar biliyorlar, 80’e yakın savaş arabası, 1300 kadar piyade ve 90’a yakın okçu ve binlerce bronz silah. İlk gerçeğe yakın yeşil yüzlü savaşçı ve diğer renkli savaşçılar bu çukurda keşfedilmiş. Çukur 1976 Mayıs’ta keşfedilmiş ancak 1994 Ekim’inde ziyarete açılmış.

       Çıkan savaşçılar İmparatorun üst düzey komutan grubu. Hemen çıkışa yakın yine mini bir sergi salonu yapmış camekan içinde sergilemişler… İlk fotoğraftaki renkli savaşçılar 1999 yılında keşfedilmiş. 2 ve 3 no’lu fotoğraflar eğerli savaş atı ile süvarisi. 

       Oturan okçu. Binlerce ok ucu bulunmuş, bir kaç da kılıç. Kılıçlarda spektrofotometre (tayf ölçer) ile yapılan araştırmada üzerlerinin korozyona karşı koruma amaçlı bir kaplama görevi gören, 10-15 mikron kalınlığında krom içerdiği tespit edilmiş ki; Krom kaplama teknolojisi 1937 ve 1950 yıllarında Almanlar ve Amerikalılar tarafından icad edilmişken Çin de tam 2.200 sene önce kullanılmış olduğu ortaya çıkmış. Harika değil mi?…

Çin H. C- Xi'an- Lintong- Terra Cotta Savaşçıları Pit 2
Çin H. C- Xi’an- Lintong- Terra Cotta Savaşçıları Pit 2 oturan okçu.

       Alttaki fotoğraflar sırayla yüksek rütbeli subay figürü, ayaktaki okçu ve orta rütbeli subay figürü…

       Az açılmış olsa da çukurun diğer bölümlerini de görelim. Tahta savaş arabaları zamanla çürümüş bronz aksamları kalmış. Üstlerine kapatılan kalaslar zamanla bel vermiş ama üst üste katlar halinde yapıldığı için de bahsettiğim gibi alttaki figürlere çok fazla zarar vermemiş. Çöken yerler, kırık figürler yağma sonucu yakıldığı için çökmüş. Yine alttaki 2. fotoğrafda da yanık izleri görülüyor.

       Çukur 2 de diğer kırık figürlerin görünüşleri. Son fotoğrafta oturan okçu figürü başsız olarak daha net görülüyor. Lütfedip fotoğraflara tıklar da büyütürseniz daha güzel görünüyorlar. 🤩

       3 No’lu Çukur; Haziran 1976’da bulunmuş ve çukur 2 Eylül 1989’da da ziyarete açılmış. Biz de 2. çukurdan çıkıp hemen batı kısmında yer alan çukurun ören yerine geçtik. Buradaki kazı çalışmaları tamamen bitmiş. Zaten 520 metrekarelik kendi küçük ama savaşçıları büyük bir alan, arkeologlar çukurun komuta merkezi olduğuna karar vermişler. Zira savaşçıların karşılıklı diziliş şekli konuşuyorlarmış gibi üstelik ellerinde silah da yok demişler. Çukurun güney bölümünden 42, kuzey bölümden 22 olmak üzere 68 adet gerçek özelliklere sahip Terra Cotta savaşçısı çıkarılmış. Dikkatsiz çalışma değil ama yağmalama döneminde savaşçıların kafaları kırılmış olmalı zira kafa sayısı eksik çıkmış. Fazla fotoğraf yok altta komuta kademesi. 36 yazılı tabelanın yalancısıyım.🤥😁 

Çin H. C- Xi'an- Lintong- Terra Cotta Çukur- Pit 3
Çin H. C- Xi’an- Lintong- Terra Cotta Çukur- Pit 3 Komuta kademesi

       Çukurda çok sayıda altın, bronz eşya ve süslemeler bulunmuş. Yukardaki Terra Cotta’ların ve ekleyeceğim diğerlerinin ellerinde herhangi bir silah bulunmayınca arkeologlar ellerinde muhtemelen tören eşyası taşıyorlardı diye fikir yürütmüşler. Alttaki fotoğrafta görülen 4 tane at gerçeğe uygunmuş. 

       Arkeologlar çok araştırmışlar ama yine de Terra Cottaların başkomutanına rastlamamışlar. Arkeologların ortak fikri; Çinlilerde savaş başlamadan başkomutan seçilmez veya İmparator Qin Shi Huang’ın bizzat kendisi başkomutandır şeklinde elbette bunlar bir varsayım. Evet çukurdan son görüntüler.

       Belli başlı 3 çukur dedik ama bir de 4. çukur varmış. İlk krokide de görülüyor D-4. çukur, yarısı yeşil açılmamış, yarısı pembe açık anlamında. Ama içinden hiç bir kalıntı çıkmamış. Yine arkeologların görüşüne göre ya tamamlanmadı ya da yapım aşamasında yağmalandı. Unutmadan ayrıca İmparatorun mozelesinin bulunduğu yerdeki mezarlarda bir dev adam figürü (kasları falan çok belirginmiş) birkaç dansçı ile çok miktarda hayvan kemiği bulunmuş. İmparator öbür dünyada da eğlenmek istemiş olabilir. Hayvan kemikleri için görüş adaklık olsun diye birlikte gömülmüş olabilirler. Ve ardından ören yerinden çukur 2’nin kapısından çıkıyoruz.

Çin H. C- Xi'an- Lintong- Terra Cotta Çukur- Pit 2
Çin H. C- Xi’an- Lintong- Terra Cotta Çukur- Pit 2 kapısı

       Önce yine bu ören yeri içinde olan yerel bir restoranda yemek yiyecek sonra da Xi’an merkezindeki Müslüman mahallesine ve içinde yer alan Ulu Cami’ye gideceğiz.

       Ben fotoğraf peşinde koşmaktan yemek salonuna geç girince noodle (Çin makarnası) yapma şovunun sonuna yetiştim. Enteresandı yani ahçı koluna yerleştirdiği hamuru bizim kabak soyacağı gibi bir alette yontup hemen önündeki tencerede kaynamakta olan suyun içine tel tel döküyor. Nasıl denk getirdi hayret vallahi. Ama bu arada başka bir ahçı o hamur gibi bir başkasını uzatıp, uzatıp tezgaha vuruyordu. Galiba tel tel ayrılmasının yolu bu hamuru dövmekten geçiyor. 😁 Dayanamadım güzel, çirkin fotoğraf ekliyorum. 

       Neyse otobüslere bindik şehir merkezine gidene kadar rehberimize kulak veriyoruz.

       Çin’de yaşayan yaklaşık 17 milyon Müslüman’ın 70.000’e yakını Xian’da yaşar. Ulu Cami, bu şehirdeki en büyük, en eski ve en iyi korunmuş camilerden biridir. Mimarisinde hem İslami özellikler hem de Çin mimari özelliklerini barındırır. Mimari tarzına bakarak da Ming hanedanlığı döneminde yapıldığı söylenebilir. Ama öncesinde Çin’in Müslümanlıkla nasıl tanıştığını öğrenelim.

       Çin Müslümanlıkla 7. Yüzyılın ortalarında Arap tüccarların, seyyahların vasıtasıyla tanışmış. Çin’e gelenlerin bir kısmı geri dönmemiş yerel kadınlarla evlenip Çin’de yerleşmiş. Bunların çocukları Çin’li Müslümanların ilk nesli olmuş. Müslümanların Çin’de nüfus artışı 13. yüzyılda başlar. Cengiz Han’ın yaptığı seferler sonucu Orta Asya’dan Avrupa ortalarına kadar çok geniş topraklar fethedilir. Bu bölgelerden toplanan Müslümanlar zorla askere alınır. Türkler zaten hep savaşçı piyon olarak kullanılmış. 😤 Neyse, aileleri de olunca onlarda yerleşik yaşamaya başlarlar. Müslüman halk bu kez Kubilay Han’ın peşinde savaşlara katılıp isyanları durdurmasında önemli rol oynamış, Çin’in savaşçı kabilelerle birleşip Yuan Hanedanlığının kurulmasında da yardım etmişler. E durum böyle olunca karşılığında ibadetlerini yapabilmeleri için de peş peşe camiler inşa edilmeye başlanmış. Yuan Hanedanlığı döneminde Hui halkı olarak anılmaya başlanan müslümanlar 16. Yüzyıla gelindiğinde yine bir ayaklanmaya katılarak yardımlarıyla bu defa Ming Hanedanlığının kurulmasına katkı sağlamışlar. Ming hanedanlığı da İslam’ı korumak adına ve Müslümanların onuruna camiler yaptırmış. İşte Xi’an Ulu Camii’de muhtemelen bu 16. Yüzyılda yapılmıştır deniyor.

       Müslüman mahallesi; Güzel mermer bir tak *Aslanlı Kapı*ile sokağa giriliyor.

Çin H. C- Xi'an- Müslüman Mahallesi
Çin H. C- Xi’an- Müslüman Mahallesi-Aslanlı Kapı

       Sağdan devamla Eminönü girişi gibi yemişçi, tatlıcı vs. önünden rengarenk bir görsel eşliğinde geçiyoruz. 500 metre sonra kapalı bir pasaja girdik alttaki son fotoğraf, burası da giysi satılan bir bölüm.

       Pasaj çıkışı biraz yürüyünce sonunda Ulu Cami’ye geldik. Genişçe bir avluya gelince soldaki taş kapıdan geçtik manzara muhteşem.

       Çin Halk Cumhuriyeti’nde 17 milyon Müslüman var, 70.000 kadarı da Xi’an da yaşıyor demiştim. Xi’an da yaşayanların çoğu da çinlilerin Huiminjie dedikleri Hui halkıdır. Ulu Cami diğer adı *Huajue Xiang* yine ilginç bir ad zira satılmak için bu sokağa getirilen koyunlar cami avlusunda bekletilir. Yerler kirlenince namaza gelenler kayıp düşmesin diye sürekli yere saman dökerlermiş. Zamanla cami için *Huaje* kayan yer adını kullanmaya başlamışlar.

       Ulu Cami inşaatına 742 yılında Tan Hanedanlığı döneminde başlanmış dense de medrese oluncaya kadar Ming hanedanlığı döneminde de yapımına devam edildiği söyleniyor. Dört avlusu ile 12.000 metrekareden daha fazla devasa bir alana sahip. İkinci fotoğraf ilk giriş avlu. İlk fotoğrafta soldaki taş kapıdan girince iç içe geçmiş gibi sıkışık ahşap yapılar medrese kısmı, çatıları sanki gümüş gibi inanılmaz işçilik. Ulu Cami aslında böyle devasa bir alanda tam bir külliye olmuş. İçinde kütüphane, müze, arapça ve ardından Kur’an okuma öğretilen dersaneler var. Çıkışta da hediyelik eşya bölümü var. İlk fotoğrafta tam karşıdaki bölüm yıkanılan yermiş. Külliyede kalanlar için olmalı kapıda lütfen kapıyı zorlamayınız yazıyor.

       Bu güzel caminin bahçesinden bir görüntü ile restorasyonu yapıldığı için göremediğimiz 3. avluda Retrospection Tower adı verilen üç katlı sekizgen ahşap bir yapı var alttaki fotoğraflar. Bu yapı da bildiğimiz minare. İlk  fotoğrafta da ahşap kemer. 17. yüzyılın başında inşa edilen bu güzel kemerin kalkık saçakları ile yaklaşık 360 yıllık bir geçmişi varmış. Çinilerinin pek sırrı kalmamış olsa da ahşap işçiliği muazzam. 

       Külliyenin cami kısmına giderken geçtiğimiz iki avluda gördüğüm taş kemerlerde geleneksel Çin kaligrafisi ve arap harfleriyle yazılar var. İlk fotoğraftaki kemerin kapı kısmında görülen siyah bölümde de Kur’an dan bir ayet yazıyormuş. Ve kemerin üstünde de pek seçilmiyor ama iki başta da ejderha var. Diğer yerleri çiçeklerle süslenmiş.

       Cami avlusundan görüntüler.

       Cami’nin içi; Tavan 600 kare panelle kaplı. Paneller rengarenk desenlerle süslenmiş. Avize muhteşem. Ahşap kirişler belirgin Çin mimarisi, birbirine geçmeli yapılmışlar tek çivi yok yani… Halıları desen ve renk olarak çok beğendim. Aynı anda 1000 kişi namaz kılabiliyormuş. Sessizce ibadet eden bir hanım da fotoğraf kareme girmiş. Caminin en büyük özelliği gördüğümüz taş kemerlerde bile Kur’an dan ayetlerin varlığı. Caminin içinde de aynen devam ediyor.  

       Ahşap kolonlar siyah zemin üzerine yaldızla yazılmış (Çin Arapçası) beyitler var. Hangisinde bilemedim ama kelime-i şehadet ile Esma-ül Hüsna Allah’ın 99 ismi yazıyormuş. Arada bilgi paylaşayım. Çin Arapçası, özellikle Çin İslam mimarisinde kullanılan bir hat sanatıdır. Evet üçüncü fotoğrafta önünde bir adamın durduğu yer de mihrap. Mihrabın tepesinde yine kaligrafi ile Tevbe suresi yazılıymış. Amaç namaza duran insanlar sureyi okuyarak hem ezberleyecek hem de tövbe etmiş olacaklar. Yani iyi bir strateji. 👍

       Son ve en büyük özelliği; Alttaki ilk fotoğrafta tam karşı duvarda pek gözükmese de siyah çizgiler seçilebiliyor. Yakından çekerken de silik çıktı. Duvarlar zaten ahşap bir de Çin arapçası ile kazılarak yazılmış okunması bile zor.

       Bu ahşap caminin her tarafı ahşap demiştim, 1. sureden başlanarak Kur’andaki gibi aralıksız 114. sureye kadar tüm Kur’anı ahşap olan iç duvarlara oyarak yazmışlar. Ve Çinde baş yapıt olarak çok değerliymiş. Bunca yıllık bir cami ve zamana yenik düşmemiş ne güzel. Artık çıkıyoruz. Son fotoğraf da dış duvar süsü. Taş oymacılık süper…

       Gittiğimiz yoldan hızlıca geri dönüp Müslüman mahallesinin çarşısına geliyoruz.

       Shaanxi Eyaleti, Xi’an Şehrindeki Müslüman topluluğunun merkezidir ve bu mahalle de Huimin Jie olarak adlandırılıyor. Yani Çinlilere göre Hui halkının mahallesi. Çarşı sokağı da *Beiyuanmen Sokağı* olarak anılıyor. Önce bahsetmiştim çeşitli sebeplerle Çin’e gelip yerleşen evlenip çoluk, çocuk sahibi olan göçmenler İslamla tanışıp Müslüman olunca burada yoğunlaşmışlar. Halen büyük, büyük babalarının mirasını yürütüyorlar ve çoğu da akraba imiş. Tabii kapalı topluluk olunca kaçınılmaz sonuç. İşte mahallenin çarşısı; Beiyuanmen Sokağı.

Çin H. C. Xi'an-Shaanxi- Müslüman Mahallesi
Çin H. C. Xi’an-Shaanxi- Müslüman Mahallesi-Beiyuanmen Sokağı

       Çok güzel bir çarşı rengarenk şuraya bakınız. Çok becerikli çocuklar, tahta tokmaklarla önlerindeki maddeyi katlayıp katlayıp bir biri bir diğeri dövüp duruyorlar 😁 yalnız ne yaptıklarını pek anlayamadık 😳  yanımızda rehber de yoktu. Yan tezgaha bakınca bir çeşit şekerleme olduğuna karar verdik. 😉 Araştırmacı yanım buldu dövülen şey hurma. Un ile karıştırılıp yağda kızartılıyor ya da yapılan turta veya böreklere iç malzeme olarak konuyormuş. 💃

       Sokağın her yanı ayrı güzel tatlıcılar, dondurmacılar, bizim bazlama benzeri pideleri bile çok tanıdık. Enteresandır cevizleri kabuğu ile kavuruyorlar aynı tuzlu fıstık gibi. Önder’den istedim bana aldı. Her zamanki gibi pazarlıksız asla bir şey almaz. 😁

       Buluşma yerine geliyoruz acele etmeliyiz son kareler. Bir tek siyah- beyaz fotoğraf ekliyorum. Hep derim ara sokaklar cevherdir. Esprisi fotoğrafın içinde tıklayın bence. 

       Xi’an’a veda etme zamanı geldi. Yerel havayolları ile (18:40 uçağına yetişmeliyiz) yolumuz Guilin’e. Hoçakal Xi’an seni, Terra Cotta’larını çok sevdik ve iyi ki sende gezmişiz diyoruz.

       Guilin’de görüşene kadar sizler de sağlık ve sevgiyle kalınız… 💞💞💞

 

ÇİN HALK CUMHURİYETİ *XİAN-1*

       Merhaba, evet yorucu bir gün geçirmiş Pekin’de kalmıştık. Tarih 16 Haziran 2014 saat 07:oo Sabah kahvaltısının ardından yerel havayolları ile Xi’an’a uçuyoruz. 2 saatlik bir uçuşla Xi’an’dayız. Bu seyahatin en güzel yanı bavullarınızı sadece topluyorsunuz. Havalimanına oradan otele sizden önce bir şekilde gidiyorlar, ülkede her şey sistemli.

       Yerel rehberimiz Susan ile tanıştık otobüslere bindik. Xi’an’nın çok bilinen Büyük Yaban Kazı Pagodasına gidiyoruz. Yol bir saat sürer diyen rehberimiz Sami Bey’e kulak veriyoruz.

     Xİ’AN

       M.Ö 221’de başlayan hayli eski tarihi boyunca 13 hanedanlığa başkentlik yapmış olan Xi’an (Şian diye okunuyor) Çin uygarlığının beşiği sayılır. Çin’in önemli 4 büyük antik kentinin en eskisidir. Xi-Batı, An- huzur demek olunca Xi’an da *Batı’daki Huzur* anlamına geliyor. Antik dönemdeki adı da *Changan* sonsuz barış demekmiş.

       Guanzhong Ovası’nın merkezindeki nehir ve dağların arasında Shaanxi (Şansi okunuyor) Eyaletinde kurulmuş olan Şian aynı zamanda Çin’den Roma İmparatorluğu’na kadar uzanan İpek Yolu’nun Doğu’daki başlangıcıdır. Dünya’nın 8. harikası olan Terracotta-pişmiş topraktan yapılmış atları ve savaşçıları ile de hayli ünlüdür. (Terra Cotta pişmiş toprak demektir) Şian kültürel miraslarının çeşitliliği ve değeriyle dünyada ilk sıralardadır.

       Şian Çin’in en prestijli birçok üniversitesine sahip olduğu gibi kültürel, endüstriyel, politik ve eğitim merkezi olarak da önemli bir yere sahiptir. Sadece merkezde nüfus 9 milyon iken eyalet 22 milyondur. Diyorum ve güzel ağaçlıklı bir yerde otobüsten iniyoruz ve güzel bir avm önündeyiz, tavanında kocaman bir ekrandan sürekli reklamlar geçiyor. Yerel rehberimiz bilet alıyor. Biraz yürüyüp Pagodaya gireceğiz. 

       Büyük Yaban Kazı Pagodası, Şian’a gelip de görülmesi gereken kültürel miraslardan biri olan Pagoda *Da Ci’en* tapınağının içinde yapılmış Budist bir dini yapıdır.

       MS 648 yılında Tang Hanedanlığının 3. İmparatoru Li Zhi henüz veliaht prens olduğu dönemde ölen annesinin anısına 5 katlı Da Ci’en tapınağını yaptırır. Başına da (Keşiş Tripitaka- Budizm’in kutsal metinlerini bilen anlamındadır) Xuan Zang’ı getirir. Keşiş uzun yıllar Hindistan’da kalmış sonra Çin’e gelmiş. Gelirken Budizm’e ait bütün kutsal metinleri ve eşyaları da peşinde getirmiştir.

       Biliyoruz ki Hindistan’da Budizm dininde hükümdarın kalıntıları ile dini malzemelerin saklandığı çan şeklinde veya konik şekilde yapılmış dini yapılar Stupa’lar vardı. Çin ve uzak doğuya gelindiğinde çok katlı olarak yapılan stupa kökenli bu yapılar Pagoda adını almıştır. Genelde tabanında Budizm kutsal metinleri gömülüdür. Ama taştan yapıldıkları ve yüksek oldukları için askeri alanda gözetleme kulesi olarak da kullanılmışlardır. Ayrıca her Pagoda da kutsal metin gömülü olmayabilir.

       Evet MS 652 yılına gelindiğinde Keşiş Xuan Zang’a İmparator tarafından kutsal metinlerle ilgili tüm kitapları Çince’ye çevirme görevi verilir. Xuan çevirileri bitirdiğinde bu kutsal metinleri ve eşyaları saklamak için tapınağın içine bir pagoda inşa edilmesini teklif eder. Kabul görünce çok sevinen keşiş Xuan pagodanın tasarımını yapar inşasında bile çalışır. Pagodaya doğru gidelim…

Çin H. C- Xi'an- Vahşi Kaz Pagodası
Çin H. C- Xi’an- Yaban Kazı Pagodası

       64 metre yüksekliğindeki pagodanın girişi klasik Çin mimarisinde ve ahşaptan, 7 katlı pagoda kısmı taş ve tuğladan yapılmış. Bu ilginç isimli Yaban Kazı Pagodası’nın çok daha ilginç bir de efsanesi var. Bilirsiniz efsaneleri severim. ☺️ 

       Budist rahiplerde de vejetaryen olanlar varmış. Buda’nın şükran gününde başrahip yemek yapmak için dolabı açtığında gram et kalmadığını görür. Büyük telaşa kapılarak kilere koşar bakar, orada da et kalmamıştır. Hızla pagodanın dışına çıkar ellerini göğe uzatarak *Ey yüce ve merhametli Buda’mız bu büyük şükran günümüzde bizi etsiz bırakmaya gönlün nasıl razı olacak* diye serzenişte bulunur. Efsane bu ya! O sırada pagodanın üstünden bir grup yaban kazı geçmektedir. Tam rahibin tepesine geldiklerinde içlerinden en iri olan bir tanesinin kanadı kırılır ve pat diye başrahibin önüne düşer. 🦆

       Şaşkına dönen diğer rahipler *Buda’mızın ilahi gücü bu, hemen buraya bir pagoda yapalım* derler ve adını da Yaban Kazı Pagodası koyarlar. O günden sonra tapınağın tüm rahipleri et yemek, yaşayan varlığın ölümü demektir diyerek vejetaryen olur. Gerçek Budist keşişler kesinlikle et yemezmiş. Elbette pagoda ilk yapıldığında ahşap bir odaydı. Bugüne kadar yakılma, yıkılmalar arasında 13 katlı bile olmuş. Ama günümüze kadar ayakta kalabilen bölümleri Tang Hanedanlığı döneminde Çin’in tek kadın İmparatoru Wu Zetian tarafından ve sonra da Ming hanedanlığı döneminde yeniden inşa ettirilmesiyle gelmiştir.

       Alttaki ilk fotoğrafta görülen yine klasik Çin tütsü kabı Ding, pagoda merdivenlerinin her iki yanında efsane yaratık Qilin veya Kylin ile merdivenlerin ortasında da ejderhalar görülüyor. Fotoğrafa tıklarsanız büyür orada büyükçe bir çan var. Çin’lilerin en büyük özelliği böyle devasa çanları genelde kapı girişine asarlar her yeni gelen çanı mutlaka çalar. Hem ne kadar gelen olduğu anlaşılır hem de kişi şifa bulmaya geldim dermiş. 7. kata çıkılırsa manzara çok güzel dendi ama biz göze alamadık.

       Rehberimizle şimdi pagodada özel bir odaya gidiyoruz. Budizm’in kurucusu Buda’nın hayatını doğumundan itibaren anlatan yeşim taşının her rengi kullanılarak yapılan rölyeflerin muhteşem görüntüsüne hayran kaldık. Camekanla kaplandığı için ışık yansıması olmayanları paylaşayım. İlk iki fotoğrafta annesi Lumbini Bahçesinde Buda’yı dünyaya getiriyor. Dünya nimetlerinden vazgeçen bir deri, bir kemik kalan Buda ve prens olduğu gençlik zamanı.

       Biraz etraf dolaştık. Alttaki fotoğraflarda dua odaları pagoda girişindeki tütsülük, yanında kırmızı mum yakılıp dilek tutulan yer görülüyor.

       Özel olan ikinci bir oda da Buda’ya tapınılan yer. Görkemli bir heykeli var. İnsanlar dua ederken önünde diz çöküyorlar.

Çin H. C- Xi'an- Yaban Kazı Pagodası'nda Buda
Çin H. C- Xi’an- Yaban Kazı Pagodası’nda Buda

       Şian’da görülmesi gereken tarihi şehir surlarına gitmek üzere Yaban Kazı Pagodasından çıkıyoruz. Son birkaç fotoğraf eklemeliyim. Ahşap işçilik şahane.

 

       Şehir surlarına gelmeden önce yeşim taşı alabileceğimiz bir atölyeye uğradık. Surların ana kapısına kadar otobüsle giderken görüntü çok güzeldi. Surların üç girişinde de bu kapı kuleleri var. İkinci fotoğraftaki kuleye yandan 85 basamakla çıktık. Merdivenler çok dikti ve evet saydım. 😁

       Xi’an Şehir Surları, Çin tarihi miraslarından olan surlar eksiksiz ve en iyi korunmuş antik şehir duvarıdır. Bir rivayete göre; Ming hanedanlığı kurulmadan çok önce şehri ele geçiren köylü bir isyancı olan Zhu Yuanzhang’a adı Zeng olan bir münzevi uyarıda bulunur; Bol erzak depola kıtlık gelecek, şehrin etrafına yüksek duvarlar inşa et düşmanlardan korun ve imparatorluğunu ilan etmek için acele etme der.

       Uyarılara uyan Zhu Yuanzhang şehir sularlarını inşa ettirir ve eyaletlerde daha önce yapılmış olan surlarla birleştirerek şehri koruma altına alır. Ming İmparatoru olduktan sonra surlara yapılan eklemelerle bugünkü halini alır. Surların uzunluğu 13,7 km yüksekliği 18 metre ve duvar üst genişliği de 16 metredir. Duvar boyunca 98 adet kule 5000 üzerinde siperlik varmış.

       İlk yapıldığında toprak olan surlar sağlam olsun diye toprağı sönmemiş kireç ve yapışkan pirinç özü karıştırarak kullanmışlar. Daha sonra tuğla ile kaplanmış. Burada da Feng Shui’ye göre düzenlemeden söz edebiliriz. Her taraf klasik kırmızı Çin fenerleriyle süslenmiş.

       Bugünlük başka gidilecek yerimiz yok. Genelde bisiklet kiralayıp surları gezmek daha mantıklı oluyormuş. Malum bizim vaktimiz yok. Yola koyuluyor ve serbest zaman sonrası otelimize gidiyoruz. Yarın Terra Cotta savaşçılarına gideceğiz. Tekrar görüşünceye kadar hoşça sevgi ve sağlıkla kalınız. 💞💞💞

 

ÇİN HALK CUMHURİYETİ *PEKİN -2*

Çin Seddi

Çin Halk Cumhuriyeti gezimize devam ediyoruz. Pekin’de ikinci günümüz tarih 15 Haziran 2014 Sabah kahvaltısının ardından yola koyulduk. Pekin’e 60 km mesafede 2000 yıllık tarihi ile Dünya harikası meşhur Çin Seddine gidiyoruz. Hani okul çağımızda uzaydan bile görünüyor diye duyduğumuz, 6.700 km uzunluğunda diye öğrendiğimiz, Bohai (Po Hay) denizinden başlayan doğuya doğru uzanıp Gobi çölü ile son bulan biz Türklerden korunmak amacıyla yapıldığına inanılan Çin Seddi’ne… Heyecan dorukta.

İki saatlik yolumuz varken biraz tarihinden bahsedeyim. Gideceğimiz yer Çin Seddi’nin ziyarete açık en bilinen üç geçitinden biri Juyongguan geçidi. Diğerleri Badaling ve Mitanyahu bölgeleridir.

2000 yıllık geçmişi olan Dünyanın el yapımı olan bu en uzun (yakın zamandaki arkeolojik bilgiye göre de uzunluğu 21 bin km) surların yapımı çağlar boyunca sürerken Çin’in 5 eyaletinden geçmiş. Tam olarak yapım tarihi bilinmese de Zhou Hanedanlığı döneminde çevre göçebelerin talanlarına engel olmak için yapıldığına inanılıyor. Daha sonra gelen krallar savunma sistemlerini geliştirmiş komşu krallıklardan gelecek saldırıları önlemek için surları genişletmiş. Komşularına da göçebeler için yaptık sizin için değil diye de olayı yumuşatmışlar. 😁

M.Ö 221 yılına gelindiğinde Qin hükümdarı kendini -ben ilk Qin İmparatoru, Qin Shi Huang’ım (Çin Şi Huan) diye ilan etrafta birbiriyle geçinemeyen 7 beyliği birleştirmiş. Bu beyliklere ait bütün küçük surları da kendi surları ile birleştirmeye başlamış. Netice; Adına uygun ilk Çin Seddi yapılmış oluyor. İş bilenin demişler. 😉 

Qin Hanedanlığı’ndan sonra Çin seddi Ming hanedanlığı döneminde de genişlemeye devam etmiş. Ve halen mevcut Çin seddi Ming Hanedanlığı dönemine aittir. Tuğla ve granitten inşa edilen Ming duvarı o dönemlerde stratejik bir öneme sahipti. Günümüzde çinliler; Surları aşanlar olabildi (Moğollar ve Mançuryalılar) ama hepsi de o dönem hanedanlığının zayıflığından ülkeyi fethettiler yoksa duvarın zayıflığından değil diyorlar. Benim bildiğim Cengiz Han duvarı bir kaç kez denedikten sonra aşmıştı.  Acaba öyle mi? Göreceğiz.

Tarihler boyunca cazibesini hiç kaybetmemiş. Halen yerli halkın bile çokca ziyaret ettiği tarihi merkezlerden biridir. Avrupalıların Çin Seddi’nden haberi 1605 yılında Portekizli kaşif Bento de Gois’in keşfi ile olmuş. Unesco 1987 yılında Çin Seddi’ni Prestijli Dünya Mirası Listesine almış. 2007 yılında da Dünya’nın 7 harikasından biri olarak seçmiş. Bizim gezeceğimiz Juyongguan geçidi sadece surlardan ibaret değil şimdi birlikte gezince göreceğiz kuleler ve tapınak da var. Bir görüntü vereyim sonra anlatırım. (Alttaki fotoğraf ilk bölüme çıkınca çektiğim kare yani alıntı değil 🤩)

Çin HC- Pekin- Çin Seddi- Juyongguan Geçidi
HC- Pekin- Çin Seddi- Juyongguan Geçidi Batı Surları

Juyongguan Geçidi; Çin Seddinin üç önemli geçidi var. Bunlar Jiayuguan Geçidi, Shanhaiguan Geçidi ve Pekin Şehrine en yakın olan Juyongguan geçidi. Juyongguan geçidi Pekin’in Chanping bölgesinin Kuzeybatı’sındadır. Yapıldığı dönemdeki görevi askeri savunma sağlamaktı. Dev bir ejderha gibi kıvrımlı görüntüsü olan bu kısım Qin Shi Huang’ın zamanında Juyong surlarıyla birleştirilmiş Juyongguan adıyla günümüze kadar gelmiş. Geçidin kalesi Hongwu saltanı döneminde Ming hanedanlığına geçiş aşamasında inşa edilmiş. Birçok kez yıkılmış yeniden yapılmış. Gezerken gördük en son 1992 de epey restore edilmiş.

Juyongguan Geçidi Doğu’da 150 metre yüksekliğindeki Cuiping dağına kadar uzanır ve uzunluğu 1500 metredir.  Batı’da 351 metre yüksekliği olan Jingui dağına kadar uzanır 1.200 metredir. Geçitteki surlar aslında toplamda 4,150 metre uzunluğunda oval bir çerçeve gibidir. Yani gezilebilir bir uzunluğa sahip gibi görünse de vakit ve nefes önemli sorun. Nan Guan (Güney- Kapı) ve Bei Guan (Kuzey- Kapı) iki de kapısı var ve her kapının da kulesi var.

Park yerinde iner inmez hemen sağın solun fotoğrafını çektim. Çevrede alış veriş için dükkanlar ve cafeler var. Gerçekten çok heyecanlandım aynı Yasak Şehir’de hissettiğim gibi. Yaşanılması gereken duygular. Haydi birlikte gezelim yaşamak gibi olmasa da…

İlk fotoğrafta çıkış yerindeki ceviz ağacında kırmızı çaputları göründe biz de merak ettik ama sanki süsleme amaçlıymış gibi duruyor. Gerçi hemen arkasında tapınak var. Sonra eklerim. Şimdi hep beraber ağacın solundaki merdivenleri tırmandık. Sağ taraftaki fotoğraflar parktan görüntüler en alt kare de Juyongguan geçidi. Guan zaten kapı demek Juyong kapısı-geçidi. 😁

Rehberimiz; Kaleye tırmananların işini zorlaştırmak, savunmayı üst seviyede yapmak için basamakların bazıları kısa ve dar bazıları daha geniş ve yüksektir aman dikkat dedi. Her zaman sayardım da bu kez basamaklardan yuvarlanmayalım derken saymayı unutmuşum. Sanırım yine de 50 basamak vardı. Zira diğer taraftan iniş için çektiğim fotoğrafta 45 basamak var. 😁 Evet geçidin üstündeyiz. Yürümeye nereden başlayalım diye düşünüyoruz.

Rehberimiz Baydu Bey, Batı bölüm çok daha dik Doğu nispeten daha yaygın ve kolaydır dedi. Söz dinledik istikamet Doğu…  İkinci fotoğrafta görülen 45 adet bazen dar bazen ince basamakları dikkatlice indim zaten fotoğraf makinam ve çantam yeterince ağırdı. İlk fotoğrafta görülen birinci platform gözetleme kulesine doğru gidelim bakalım. Son fotoğrafta dikkat ettiyseniz kardiyovasküler 🫀ve serebrovasküler 🧠 hastalığı olanlar lütfen Çin Seddi’nde tırmanırken dikkatli olun yazıyor. Fotoğrafların üzerine tıklayın daha net görünürler.

İlk bölüme doğru giderken, işte AŞK bu! Çin Seddi falan dinlemez bulur bir yer asar kilidini, sevdiğine  mühürler kalbini.… 🔒💘 🔒 Şiir gibi oldu…

Aşk demişken Juyongguan geçidi ile ilgili hayli efsane varmış. Rehberimiz bize efsanelerden iki tanesini anlattı. Ben Meng’in hikayesini daha çok sevdim. Bu surların yapımında bir milyona yakın insan çalışmış. Çalışanların bir kısmı askerken, geri kalan çoğunluk zorla toplanıp getirilen köylülerden oluşuyormuş. İşte Meng Jiangnu’nun acı hikayesi, kocasının köylerinden zorla alınarak bu seddin yapımında çalıştırılmasıyla başlar. Meng, Kocası Fan Qiliang’dan uzunca bir süre haber alamaz ve hayli zor şartlarda günlerce yol kat ederek Çin Seddi’nin inşa alanına ulaşır. Önce sağa sola bakınır kocasını göremez. Önüne çıkan herkese sorar, “Qiliang’ı gören var mı?”  🥺  Kimseden ses çıkmayınca kocasının öldüğünü anlayan talihsiz Meng yüreği yerinden koparcasına öyle bir figan eder ki, Juyongguan’ın bir bölümü Meng’in yüreği gibi yıkılır. Yıkılan duvardan kocasının kemikleri çıkar. Göz yaşları içinde kemikleri toplayıp kendi bildiği gibi defneder. 😭 Ya işte böyle olmalı sevgi. Neyse biz surları arşınlayalım bakalım kaç metre. 😁    

İlk gözetleme kulesine geldik. Alttaki fotoğraflar. İki kule arası 200 metreymiş. O tarihte ağır silah olarak top ve tüfek vardı. Ama yine de duvarlar bu bölümde pek aşılabilir gibi değil. Yolun genişliğini buradaki döşenmiş taşlara bakarak tahmin ettik. Aşağı yukarı 3,5 metre kadar. Eh, yükseklik de makul seviyede. Başka yerlerde duvarın en geniş yeri 16 metre ve en dar yeri de ise 1,5 metre civarıymış.

Batı kısmında yürüyüş yapan çok fazla kişi yok gibi. Hava inanılmaz sıcak ve güneş tam tepemizde. Önder, “daha çıkmayalım” deyince ben biraz daha çıktım. Ama ikinci gözetleme kulesine varamadan döndüm. Zaten bu Doğu duvarında toplam 6 gözetleme kulesi var. Yani bu tırmanışta sadece 300 metre yürümüşüm. Sol taraftaki manzarada Juyongguan’ın Güney kapısındaki kule ve binalar görülüyor. Sanırım otel de vardı. Önderin olduğu fotoğrafta görülen ilk gözetleme kulesini (souvenir shop) hediyelik eşya dükkanına çevirmişler, üstü ise ev gibi görünüyor.

 

Kuzey kulesine geri dönünce, baktık daha vakit var Batı’ya da çıkalım dedik. Sağ üstteki fotoğraf Juyongguan Geçit Kulesinin Güneybatı kapı bölümü, biz ilk fotoğraftaki Kuzeybatı kapısı bölümüne gitmeye karar verdik. Üçüncü fotoğrafta da belli zaten Güneyde çok daha dik bir tırmanış var. Gerçi bakalım nereye kadar gidebileceğiz… Haydi.

Juyongguan Geçidi, tarihinde stratejik öneme sahip bir askeri garnizondu demiştim. İşte ilk karşımıza çıkan bu bina da arsenal diye geçiyor yani cephanelik… Toplar da görülüyor. Önündeki taş Stel de, daha önceki yazılarımdan hatırlarsınız, burada savaşan ya da görev yapanların onurlandırıldığı dikili bir taş. Top tüfek deyince aklıma hemen Çin Seddi’nde çekilmiş *Great Wall* filmi geldi. Tavsiye ederim can dostum blog arkadaşımın sayfası *Asli’nda.blog* da  güzel yorumunu seçtiği harika müzik eşliğinde  okuyabilirsiniz.

Önce şu merdivenleri çıkıp durumuma bakacağım sonra Önder’e gel devam edelim derim. Baydu rehberimizin dediği doğru bu surlar bir hayli dik. Üstelik bu bölümün sadece ilk gözetleme kulesine kadar olan merdivenlerin basamakları hiç aralıksız devam ediyor… Fotoğrafta görebilirseniz insanlar basamaklarda oturmuş dinleniyor bir başkası neredeyse 4 ayak çıkıyor. Zar zor 3 zikzaklı merdivenleri çıktım. Önder’e yok gidilmez dedim. Ama Doğu duvarının manzarası da görülmeye değerdi… 

Ah işte sadece kuleler yok tapınaklar da var demiştim. Aşağı indiğim zaman daha güzel fotoğraflar eklerim.  Buradan görünüş böyle.

Aslında çatı işçiliğini de eklemem gerek. Şu oyma ejderhalara bir bakınız. Tapınağın çatısında yine mitolojik bir hayvan üstünde insan betimlenmiş. Ve bu betimlemede sadece 3 adet mitolojik figürün olması, statüsünün orta-alt seviyede olduğunu düşündürüyor. 😁

Çıkamadığımız yerden geri dönünce, baktık daha vakit var. Tapınağı,gidip bir de Güneybatı kısmından çekeyim dedim. Adı Zhenwu olan bu tapınak Taocu bir Tapınak. Birazdan aşağı iner içine de bakarım. Gerçi yasak dediler ya bir şekilde bakarız.😉 Çatılarda kullanılan renklerin canlılığına hayran kaldım.  

Çin HC- Pekin- Çin Seddi- Juyongguan Geçidi-
Çin HC- Pekin- Çin Seddi- Juyongguan Geçidi- Zhenwu Tapınağı

Sonra aşağıya indik. Tapınağın adı çok, Xuanwu,  Xuandi ve Zhenwu *Gerçek Savaşçı* veya Zhenwudadi  *Büyük Dövüş İmparatoru* olarak da bilinirmiş. Çin’de tapılan güçlü bir tanrı, Taoizmde ise en büyük tanrı. Dövüş sanatı yapanların saygı duyduğu, Mançurya ve Moğolistan’ın da koruyucu tanrısı.

Ming hanedanından İmparator Yongle, Jignan savaşında yeğenini altederken Xuanwu-Zhenwu’dan ilahi yardım aldığını iddia etmiş. Ve Zhenwu’nun ölümsüzlüğünü anlatmak için birçok yerde Zhenwu Tapınağı inşa ettirmiş. Bir tanesi de bu, ama restore tarihi 2012 yani yeni sayılır.  İçerden bu iki fotoğrafı da Önder’in kamufle etmesiyle acilen çekebildim. Tanrı Zhenwu ve bir diğer yardımcı tanrı.

Bu arada Ceviz ağacına bağlanan kırmızı çaputların da dilek için olduğunu öğrenmiş olduk. Zira tanrı heykelinin ayak kısmındaki tabelada *tüm dilekler gerçekleşir, bol ,huzur ve servet* yazıyor o kırmızı kurdeleler de heykelin her tarafında var. Belli bir bağış karşılığında alıyor dua edip Ceviz ağacına bağlıyorsunuz. Bu kez bağlamadım. Tanrı heykeli hayli ilginç. 😉

Artık gidiyoruz parktaki otobüse yürürken zamanın saltanat arabalarını gördük. Grup arkadaşımız Davut Bey eşine poz verirken ben de hazıra kondum. Burası da eski han veya Kangle palace bahçe kısmıymış haliyle kısa sürede bu kadar fotoğraf.

      Sonra otobüse bindik. Şansımıza hava hala kapalı ve gri fotoğraf adına keyifli olmayacak. Panoramik şehir turu yaparak Yazlık Saray’a gidiyoruz. Rehberimiz yine saray falan aramayın manzaranın keyfini çıkarın dedi. Otobüsten iner inmez etrafımızı satıcılar çevirdi başıma şapka taktı biri ama almadık. Zor zahmet kalabalığı yararak hep beraber güvenlikten nasıl geçtik bilmiyorum. Çin’in nüfusunu düşünürsek çevrede yerli turistin çok olması da garip değil. Zaten bugün Pazar, onlar da buraya gezmeye gelirlermiş. Kenarda toplanırken karşımızda bir göl ve ejderha görünümlü kayık iskeleye yanaşıyordu. Rehberimiz anlatmaya başladı… 🤔

      Yazlık Saray *Qingyi Bahçesi – Yiheyuan *

      Garden of Clear Ripple *Berrak Dalgaların Bahçesi* Çin’ce adı * Qingyi Bahçesi- Yiheyuan* olarak bilinen saray Kunming gölü kenarındaki Wanshou tepesi üzerinde inşa edilmiş.  Sarayın inşasını İmparator Qianlong annesi’nin doğum günü kutlamalarını yapmak için 1750 yılında başlatmış. İmparator ailesi sarayı Yasak Şehir sıcağından kaçıp biraz serinlemek için tercih etmişler.

      Sarayın üzerine kurulduğu tepe Wanshou Tepesi de yine göl gibi Çin el yapımı. 😉  Ve evet Wanshou-Longevity Hill-Uzun Ömür Tepesi yine göl yapmak için kazıda çıkan taş toprakla yapılmış. Gerçi bölgede birkaç küçük göl vardı onları birleştirelim derken anlaşılan işi büyütmüşler. Zira gölün alanı rivayete göre Tiananmen Meydanının 4-5 katıymış, belki de daha fazla. Çinde böyle suni yapılmış göllerden birkaç tane var diyen rehberimizin anlatılarını dinlemeye devam. Etrafta saray aramayın karşı tepede görünen binalar saray değil tapınaktır. Alttaki fotoğraftan bakınız çok uzakta gidip göremeyeceğiz. Saraydan sadece birkaç bina kalmış. Bu arada ejderhalı 🐲 kayığı da görelim bakınız ne güzel.

Çin HC- Pekin- Yazlık Saray- Kunming Gölü
Çin HC- Pekin- Yazlık Saray- Kunming Gölü

          Çin’in kötü talihi burada da iş başında I. ve II. Afyon savaşları sırasında İngiliz- Fransız kuvvetleri tarafından saray yakılıp yıkılmış.  O dönemde sarayda yaşayan da İmparatoriçe * Dowager(dul) Cixi veya Dragon- Ejder Leydi lakaplı* cariyelikten gelme olduğu için hor görülmüş ama dediğim dedik de bir kadınmış.  Ömrünün son yıllarını burada geçirmeyi amaçladığı için 1888 yılında yeniden inşa ettiriyor adını da *Yazlık Saray –Yiheyuan * olarak değiştiriyor.

      1900 yılına gelindiğinde Boxer ayaklanması sırasında Yasak Şehirle birlikte burası tekrar yağmalanıyor. Yazlık Saray o tarihten sonra eski ihtişamını kaybediyor. 1924 yılında halka açılan sarayı Unesco’da 1998 yılında Dünya Mirası listesine almış. Bu bilgilerden sonra göldeki kemerli köprüye doğru yürüyoruz. Adı * Shiqikong Qiao- 17 Kemerli Köprü * bizi küçük adacığa Nanhu adasına götürecek… Bu güzel köprüyü önce görelim.

      Burası Pekin’in klasik Çin bahçesi, halk mesire yeri gibi ziyaret ediyor. Ejderha kayıkla ilerde olan başka adacıkları geziyor. Bir grup müzisyen var henüz çalmaya başlamadılar. Hediyelik eşya dükkanları, yeme içme büfeleri, dedim ya tipik mesire yeri. Diploma alan öğrenciler buraya gelip güzel manzarada fotoğraf çektiriyorlar.

      Kenarda sanki gölü seyreder gibi mermer bir kaide üzerinde konuşlanmış bir bronz öküz heykeli var. Çinlilerin *Altın Öküz* diye burnunu elleyerek şans diledikleri bu öküzün yanındaki tabelada; 1755 İmparator Qianlong’un hükümdarlığı döneminde Yazlık Sarayı sonsuza kadar sel felaketinden korumak için yapılmıştır yazıyordu. Hakikaten uygun yani arkasına geçip baktım sarayı gözlüyor gibiydi. Çinliler öküzlerin sel felaketini önleyecek kudrete sahip olduklarına inanırlar ve tüm su kanalları başında, göl kenarlarında benzer öküz heykeli görebilirmişiz.

      Sırtında görülen Çince yazılar da geleneksel *mühür* tarzı hatla yazılmış kasidedir. *Altın Öküz Üzerinde Yazıtlar* başlıklı seksen kelimelik kasideyi İmparator Qianlong yazmış.  

Çin HC- Pekin- Yazlık Saray
Çin HC- Pekin- Yazlık Saray

Köprü başını Qilin veya kylin olarak adlandırılan ejderha başlı mitolojik aslan tutmuş. Köprü boyunca da sanki yavruları var. Rehberimizin dediğine göre 500 küsür yavru Qilin’lerin hepsi birinden farklı. Evet öküz heykelinin etrafındaki küçük Qilin’lerdeki gibi. Öküz fotoğrafında biraz görülüyor gibi kolyeleri, ağız yapıları vs. 

Yazlık Saray da bu kadardı maalesef. Bu güzellikleri kayığa binerek, Wanshou Tepesindeki kalan tarihi mirasları görerek Çin Kültürünü yakından gözlemlemek çok daha keyifli olurdu. Hep söylüyorum tur ile gezince zaman yetersiz ve gezilecek mekan az oluyor. 🤷‍♀️ Donghuamen gece pazarından alışık olmadığımız yemek çeşitlerine bakarak geçiyoruz.

Çin HC- Pekin-Donghuamen gece pazarı
Çin HC- Pekin-Donghuamen gece pazarı

Birkaç fotoğrafda yemeklerden olsun her şey vardı… 🦂 🪱🤦‍♀️

Yerel lokantada yemeğimizi yedikten sonra biraz da Wangfujing Caddesinde gezindik.

      Wangfujing Caddesi, 700 yıllık geçmişe sahip bu caddenin ismindeki Wangfu-Aristokrat konağıJing’ de kuyu demektir. Yuan hanedanlığının son yılları ile Ming Hanedanlığı döneminin ortalarına kadar burası ticari faaliyetlerin yoğun olduğu bir alandı. Qing Hanedanlığı döneminde de on aristokratın konağı vardı.  Bu on konak sebebiyle caddeye Ten wu ile Wangfu (aristokrat konağı) caddesi denmiş. Sonra bölgede tatlı su kuyusu bulununca caddenin adına bir de Jing -kuyu eklenmiş olmuş Wangfujing. Şimdilerde kuyu yok olmuşsa da adı ve alttaki fotoğrafta görünen kapağı sembolik olarak kalmış. Wangfujing bu haline 2000 yılında gelmiş.

Ünlü markaların olduğu bu caddeyi bizim İstiklal’e benzetsem de ondan hayli geniş ve daha uzun olabilir. Sanırım 1.5 km kadar var, burası da trafiğe de kapalı. Cadde hayli kalabalık. Çok güzel ve üstelik ücretsiz olarak binilebilen alış-veriş arabaları var. Biz yürüdük. 🚶‍♀️🚶🏼

Wangfujing’in kuzey tarafına mutlaka uğrayın diyen rehberimizi dinledik. Çok haklıymış Snack- Aperatif sokağı ya da Barlar sokağı diyebileceğimiz bir yer. Havada asılı duran kırmızı fenerleriyle ambiyansın güzelliği anlatılmaz lakin çok kalabalık . Birazdan karşımıza çıkan görüntüye inanamadık. Sopalara takılmış akrepler resmen canlı. Satıcı, isteyene üç tane seçti hemen kaynar yağda kızarttı verdi. Bu kadar Akrep hem de canlı nasıl olur derken yerel rehberimiz çiftlikleri var üretiliyor dedi buyrun…

Size daha güzel fotoğraflar ile veda etmek isterdim ama hava karamak üzere bizler de otele dönmeliyiz abbas yarın sabah Xian yolcusu. Tekrar görüşünceye kadar hoşça, sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

 

ÇİN HALK CUMHURİYETİ *PEKİN-1*

        Hiç aklımızda yoktu ama bir yerlere gitmek istiyorduk. ETS tur ile çoook uygun bir fiyatla yeni bir seyahat fırsatını yakalamışken de kaçıramazdık. 😉 Kaldı ki gideceğimiz ülke tam bir yasaklar ülkesi, kapalı kutu dünyanın en kalabalık ülkesi ÇİN iken.

        Çin Halk Cumhuriyeti yeşil pasaporta vize istemiyor. Yine de herkes mutlaka uçakta dağıtılan *giriş formu*nu dolduruyor, adres olarak bir yer bildiriyor. Bizler kalacağımız Baıfuı Hoteli yazdık. Pasaport kontrolünde formu veriyorsunuz. ATATÜRK Hava Limanı’nda THY’ları ile 13 Haziran 2014 saat 00:30’da başlayan serüvenin ilk ayağı olan Pekin için uçaktayız. Uçakta tek boş koltuk yok ve çoğu da Çinli… Pekin üzerinde havadan birkaç manzara ve iniş…

        Pekin Capital havaalanına 8,5 saatlik bir uçuş sonunda ulaştık. 5 Saat (TR 09:08) farkımız var, burada günün ortası. Bagaj ve pasaport kontrol vs. sonrası otobüse bindiğimizde saat 16:30 oldu bile. Dövizi en uygun otellerden alabilirsiniz sakın havalimanından almayın diye uyaran rehberimizi dinliyor döviz almıyoruz.

        Sıkı bir bagaj, pasaport kontrol sonrası rehberimiz Sami Avigdor Bey ve yerel rehber Ketrin ile (Catherine -kolaylık olsun diye çince isimlerini kullanmıyorlarmış) otobüsle büyük bir alışveriş merkezine doğru yola koyulduk. Trafik yoğun ama akış güzel. Sol sinyalini yak anında birbirlerine yol veriyorlar. Hava gri yağdı yağacak gibi ama sıcaklık iyi. Merkeze 1 saatlik yolumuz var. O zaman biraz Çin’den Biraz da Pekin’den bahsedelim.

       Çin Halk Cumhuriyeti; Hiç şüphesiz Dünyanın en kalabalık ülkesidir. Günümüze gelene kadar 4 bin yıl öncesinden yazılı tarihi vardır. Ama en önemlisi; Öğrenim hayatımızın ilk yıllarından beri bildiğimiz kağıdın keşfi ile gelişen matbaacılık, pusula ve barut gibi medeniyete hizmet eden buluşların hep Çin’den çıkmış olmasıdır… Ayrıca tarihi ipek yolu ve bize uzaydan bile görülüyor diye öğretilen Çin Seddi bu ülkenin tarihi kültürüdür. Filmlere bile konu olan Yasak Şehir (Forbidden City) yine talihsiz bir olayla adı tarihe yazılan Tiananmen Meydanı da kültürel değerlerinin en bilinenlerindendir. Başkenti Pekin’dir ve Dünya’nın en geniş üçüncü nehri Yangtze ülkededir, 300 kadar farklı dil kullanılsa da resmi dil Çince’dir. Ve birçok dini inanışın en başında Budizm gelir sonra Taoizm, Müslümanlık ve Hıristiyanlık. Halkın büyük çoğunluğu Han Çinlileridir. Para birimleri Renminbi (halkın parası anlamında) ama Yuan olarak kullanılıyor. Onların 1 Yuan’ı bizim 2,9 TL miz. 1 dolar- 2TL- 6 Yuan. Tabii 2014 yılında.

      Pekin (Beijing);

        İlk kez, Moğol İmparatoru ve aynı zamanda Çin’deki Yuan Hanedanının kurucusu olan Kubilay Han tarafından 1272’de başkent ilan edilmiş. Ming Hanedanlığı döneminde de “Kuzey Başkenti” anlamına gelen bugünkü adı Beijing ile resmi olarak 1420 yılında Çin Halk Cumhuriyeti’nin başkenti olmuş. Neticede 21 milyonluk nüfusu ile Uzak Doğu’nun en önemli şehri, 800 yıllık tarihi ile de Dünyanın en eski başkentlerinden biridir.

        Çook geniş yolları ve birçok üst çevre yolları var buna rağmen trafik sıkışıklığı yaşanıyor. Biz trafiğe yakalanmayacak saatlerde gezdik. Etraf sürekli işçiler tarafından temizleniyor, tertemiz bir başkent yere tek çöp atanı görmedim. Merkeze geldik yemekten önce bahsi geçen çok katlı alışveriş merkezine geldik tipik bir turistik avm bence. Toplam 27.000 metre kare yazıyor ve export mallar satılıyor. Rehberimize göre de tahmin ettiğim gibi muhtemelen çakma markalar satılıyor. Henüz döviz alamadığımız için rehberimiz herkese borç Yuan verdi. 😁 Bakalım nasıl bir yer haydi…

        Bize çok tanıdık geldi sıkıldık dışarı çıkıp biraz marketin çevresinde dolaştık. Tam karşısında Sanlıtun Soho diye görkemli bir yapılar topluluğu gördük. Rehberimiz işte burası tam da marka meraklılarına uygun bir yer. Ama kesinlikle avm değil. İçinde çok ünlü restoranlar, barlarlar var vakit yok zaten çok pahalı bir yer tavsiye etmem dedi… Ama gerçekten de muhteşem bir yapı.

        Otobüsle yerel bir restorana gidip ilk çin yemeğimizi yedik. Artık biliyorsunuz yemek paylaşmıyorum. Ama böyle bir sofra düzeni görünce paylaşmak farz oldu. Yemekler yuvarlak bir masa da yine yuvarlak dönebilen bir tabla üzerine konmuş tabaklarda sunuluyor. Bakınız haksız mıyım? (Masadaki makina benim değil)😁

Klasik Çin sofrası
Klasik Çin sofrası

        10 çeşit yemek var ama sadece iki tabakta tavuk ve et var. Sofrada 8 kişiyiz. İçimden eyvah dedim erkekler mutlaka et yer bizlere kalmaz. Ayıp olmasın diye tablayı da döndüremiyorum. 🤦‍♀️ Neyse umduğum gibi olmadı tabaklar boşaldıkça yenisini koydular kimse aç kalmadı. Bir de özel çay verdiler. Yemekler lezzetliydi. Çinde kimse evinde yemekli misafir ağırlamazmış. Böyle otelin lokantasında veya yine burada olan özel odalarda ailece rahatsız edilmeden yemeklerini yerlermiş. Öyle lüks odalar varmış ki biz görmedik içinde Tv si de varmış. Yani evinizin bir odası gibi düşünün. Fena fikir değil dedik. İşte çok gezen bilir. 😇 Sonra otele gittik, dileyenler çin ayak masajı için rezervasyon yaptırmaya gitti biz doğru 16. kattaki odamıza. TR saat 00:42 burada 21:42 hava parçalı bulutlu, 35 derece İphone öyle dedi… 😉

        Sabah istikamet meşhur Tiananmen Meydanı ve ikinci gündeyiz 14 Haziran 2014 bizim de evlilik yıldönümümüz… 💍 Çin bizim için en güzel kutlama oldu. Meydana yakın bir yerde otobüsten indik yürüyerek gidiyoruz. Çinlilerin çoğu şemsiyeli ☂️ bizim Catherine gibi. Vakit erken olmasına rağmen hayli kalabalık ve Çin halkı zaten çok kalabalık olduğundan diğer turistleri seçmek nerede ise imkansız. Bir de minik çinli tek başına kalabalık arasında kalmış neyse annesi arkadaydı. Rehberimiz aman dikkat gruptan ayrılmayın çinliler geliyor aranıza sokarsanız kaybolursunuz ben nerede fotoğraf çekeceksiniz söylerim dedi. Ama ben Önder’e güvenerek başladım çekmeye…

        Henüz sağdan gidiyoruz daha karşı meydana geçmedik ama bir köşe dönüyoruz karşımızda güzel bir yapı var *Qianmen Kapısı* (modern adıymış) veya Yongdingmen veya yine yerel halkın kullandığı adı Zhengyangmen. Anlamı “Barış Kapısı” olan Yongdingmen vakti zamanında Pekin’in tarihi şehir surlarının ön kapısı olarak yapılmış. 1553 yılında Ming Hanedanlığı zamanında inşa edilmiş. İmparator adak sunmak için Tiantan’a (Cennetin Sunağı) gittiğinde hep bu kapıdan geçmiş. Şimdi Çin tarih müzesi olarak ziyaret ediliyor.

        Pekin’e yeni yol ihtiyacı doğunca kapı 1950 yılında yıkılan Yongdingmen’in bu kulesi tarihi bir değer olarak korunmuş. Tam karşısında da diğer kule var. İlk öncü kapıya *Okçular kapısı* deniyor. Yine vakti zamanında diğer kapı ile yan duvarları bitişikmiş ve hepsi yasak şehrin içinde yer almışlar. Yürümeye devamla fotoğrafta görülen levhada * karşıdan karşıya geçen yayalar lütfen yeraltı geçidini kullanın * yazıyor. 😉

        Nihayet karşıya geçiyoruz devasa genişlikte yolları var ama hiçbir araba hız yapmıyor. Polis hadi hadi demeden sakince bizi karşıya geçirdi. Son model arabalar trafikte ve hiç korna çalan yok (gerçi yasak tabelası var) insanlar sakiin sanki sinirleri alınmış gibi. Yalnız Çinli gezi grupları hayli şamata yapıyorlar üstelik ses tonları yüksek ve konuşmaları da kaba…

      Tiananmen Meydanı; Neyse, Tiananmen Meydanındayız. Ama öyle elimizi kolumuzu sallayarak geçmedik. Yine x-Ray cihazlar polisler çok sıkı güvenlik önlemleri var. Gerçekten uçsuz bucaksız bir meydan. Şu anda 440.000 metrekare (109 dönüm) ile Dünya’nın en büyük yedinci şehir meydanı. Öyle ki 1 milyon insan sığabilirmiş. Hayali size kalmış yani büyüklüğü gözünüzde canlandırın.

        İnanılır gibi değil. Gençliğimizde, Mao yaşıyorken görmeyi hayal bile edemediğimiz meydan Tiananmen… Çin Halk Cumhuriyeti’nin tarihinde en bilinen Ming ve Çing hanedanlarının fermanlarının duyurulduğu, 1949 yılında da Mao Zedong’un Çin Halk Cumhuriyeti’ni tüm dünyaya ilan ettiği Meydan Tiananmen. Meydan o zamanlarda da yasak şehrin ana girişiymiş. 1417’de inşa edildiğinde Cheng Tian Men olan adı Qing hanedanlığı döneminde yeniden inşa edilmiş adı da *Ulusun Kapısı* anlamında kullanılan Tiananmen olmuş. Ve Çin Halk Cumhuriyeti tarihine yazılan en büyük trajediye sahne olan meydandır Tiananmen…

        Rehberimiz; Aslında bu meydanı siyasetle ilgisi olsun olmasın 40’lı yaşlardaki (şimdi 50 😉 bana bakmayın rehbere göre) herkes anımsar sanırım dedi ve devam etti. Pahalılığı, işsizliği ve hükümetin yaptığı reformları yetersiz bulan öğrencilerin her kesimden Çinli’nin 15 Nisan’da başlattığı protesto gösterilerin en yoğunu 1989 yılında 3 haziranı 4 hazirana bağlayan gece bu meydanda yaşandı. Hem de çok kanlı bir şekilde. O zamanlar plastik mermi vs yoktu doğrudan gerçek mermi kullanıldı. Dünya ayağa kalkmıştı sanki. Gösterilerde sivil halktan ölenlerin sayısı Çin’in resmî açıklamasına göre 23, bağımsız kaynaklara göre 500-600, kimilerine göre ise 2000‘in üzerindeydi.

        Şimdi hangi Çinliye sorsanız ya susar ya da yuvarlak sözlerle geçiştirir. Direnişin ve kalkışmanın sembolü ise; fotograf sanatçısı Jef Widener’n 5 Haziran günü çektiği, tankların önünde duran adı ve de akibeti meçhul elinde erzak filesi ile duran Çinli’nin fotoğrafıdır. *Tank Man* diye aratın bulursunuz demeyi de ihmal etmedi. Bizede; sakın İnternette Çin devrimi vs araştırmayın anında yolumuzdan çevirirler deyip bir anısını anlattı. Zaten youtube’a facebook’a falan giremezsiniz. Yine takip edemeyecekleri için facebook yok onun yerine kendileri başka bir facebook benzeri yazılım kurmuşlar. Çin Halk Cumhuriyeti hala yasaklar ülkesi vesselam…

        Evet meydandaki konumumuza döneyim. Hemen solumuzda Mao’nun mozolesi ve önünde Kahramanlık anıtı ilk göze çarpan yapılar. Mao’nun şimdi sadece mozolesi var. Yerli ziyaretçilerin kuyruğu görülmeye değer. Bizim gezme imkanımız yok. Rehberimizin anlattığı kadarı ile vasiyetinde gömülmek istemesine rağmen mumyalanmış. Ziyaret edenler cam bir tabut içinde mumyalanmış Mao’ya saygılarını sunuyorlarmış. Kahramanlık anıtı; 1952 yılında başlayan inşaat 1958 yılında bitmiş. Tam 17.000 parça granit ve mermerden yapılmış. Kaidesi çevresinde devrim tarihçesini içeren rölyefler var. Sütunda da Mao’nun *Halk Kahramanları Ölümsüzdür* yazan kaligrafisi.

        Bir video karesi paylaşacağım (teşekkürler Önder’im) 💞 zira Dünya’nın en büyük ekranı burada hem de iki tane. İlk kare benim çektiğim ama tam görünmeyebilir. İki uzun duvar gibi görülenler aslında dev tv ekranları. İkinci fotoğrafta görüntülü ekran ve diğeri 3. fotoğraftaki Meclis Binasının önünde.

        Rehberimizi takip ederek alt geçitten bu kez yasak şehrin ilk kabul kapısı olan Cennetsel Barış Kapısına doğru gidiyoruz. İlk kareyi hem meydanın kalabalıklığını hem de nasıl temizlendiğini göstermek için koydum. Diğeri malum alt geçit ve sonrası geldiğimiz yerin karşıdan görünüşü…

        Tiananmen kapısı (Cennetsel Barış Kapısı). Şehrin dört bir tarafında açılan kanallardan ve şehrin içinden bir nehir geçiyor. Önümüzdeki ilk köprüden geçmeden önce iki fotoğraf karemiz ile rehberimize kulak verelim. Cennetsel Barış Kapısı İmparator Youngle döneminde inşa edilmiştir. İki kez yangın geçirdikten sonra 1651 yılında yeniden inşa edildiğinde şimdi gördüğünüz dış şekliyle aynıydı. Ve bugünkü Tiananmen adını da o zaman vermişlerdir.

Ortada Mao’nun portresi var ve her yıl bir sanatçı tarafından yenisi yapılıp asılır. Mao hala Çin için bir liderdir ve halen Mao’nun resmine laf edenin cezası ölümdür. Ahhhh ah… 😞 Portrenin sol tarafında *Çok Yaşa Çin Halk Cumhuriyeti* sağında *Çok Yaşa Dünya Halklarının Büyük Birliği* yazıyor.

        Bayrakları kırmızı, üstünde sarı renkte bir büyük, dört küçük yıldız var. Büyük yıldız komünist partiyi, küçük yıldızlar da dört unsuru temsil ediyor; Askerler, öğrenciler, işçiler ve Çinli kapitalistler. Yanlardaki Çin bayraklarının yanına ülkeye gelen yabancı devlet adamlarının bayrakları asılır. Gördüğünüz beyaz sütunun üstünde ejderha heykeli ve çevresinde ejderha motifleri işlenmiş. Ejderha Çin’lilerin hayatında önemli yer tutar. Hatta ejderha soyundan geldiklerine inanırlar ve ejderha da gücü temsil eder. Çin mitolojisine göre Çin ejderhasının 10 tane oğlu vardır ve hepsi farklı şeylere hükmederler; hava, ateş, su gibi. Buradaki ejderhalar da ses’e hükmederler ve yüzleri sarayın dışına dönüktür. İmparatora -savaşa gidiyorsun ama fazla oyalanma çabuk dön derler. İçeride de iki tane göreceksiniz yüzleri saraya dönüktür. Onlar da imparatora; Dışarda fazla kalma biraz da sarayınla ilgilen derler 😁 dedi…

        Çevresindeki iki aslandan sağdaki erkek, soldaki dişidir. Erkeğin ayağının altında inci var dünyayı temsil eder ağzı açıktır. Soldaki aslan dişidir ayağının altında inci değil yavrusu vardır anneliği temsil eder. Kalabalıktan tam olarak çekemedim bile…Tiananmen kapısından geçince dış avluya geçmiş oluyoruz içerde bir avlu daha var henüz biletle geçilen yere gelmedik.

        Önümüzdeki ilk köprüden geçtik. Dar ve uzun bir koridor ile yasak şehire girişin ilk kapısı olan Meridyen kapısına gelmeden önceki alanda mesire yeri gibi insanların oturup dinlendiği yiyip içtiği güzel bir yere geldik. Oh en azından ağaçlık zira o kadar sıcak ki, anlatamam. Ön kapıda gördüğümüz ejderha dikili taşın aynısı burada da var…Bir yerde kostümlü fotoğraf çektirenler diğer tarafta lezzetli Pekin ördeğimiz var diye reklam yapan restoran gördüm. Zaten Yasak Şehirde aynı bizim Topkapı gibi avludan avluya geçiliyor. Bir de elimdeki yasak şehir broşüründen çektiğim fotoğrafı ekledim şehri daha iyi gözlemleyebilirsiniz. Alttaki fotoğraflar krokide kırmızı okla gösterilen yer anlaşıldığı gibi henüz ilk yapı olan Meridyen kapısına gelmedik. Evet şimdi buradan alttaki ilk fotoğraftaki görülen kapıdan geçeceğiz.

        Dış avlu girişinden önce ben 😊 ve sonraki fotoğraflarda Meridian kapısı. Kapı geçişi ve yasak şehir için biletlerimiz alındı, sağdaki kapıdan geçeceğiz. Yine X-ray den geçtik çakmaklar toplandı güvenlik had safhada. Wu Men olarak bilinen Meridian Kapısı, imparatorluk sarayının güney girişidir. Biz de buradan itibaren hep yukarı sağa doğru gidip Kuzey’de -Shen Wumen kapısından çıkacağız. Yasak Şehir’in şimdi gireceğimiz bu güneydeki Meridian Kapısından başka kuzeyde Shenwu Kapısı, batıda Xihua Kapısı ile doğuda Donghua Kapısı olmak üzere dört kapısı daha var.

        Meridian Kapısının ortadaki geçit kapısı sadece imparatora ayrılmıştı. Yüksek mevki adamlar sol kapıyı ve kraliyet ailesinin üyeleri sağ kapıyı kullanırlardı. Halkın hiçbiri 1911 yılından önce bu kapılardan geçemediler. O nedenle adı Yasak Şehir olarak anılıyor. Aslında şehir değil bir saray kompleksidir. İmparator törenler düzenlemek için Yüce Uyum Salonuna (Taihe dian) gittiğinde Meridian kapının kulesindeki davullar vurulur çanlar çalardı. Ve her yıl Çin’in resmi ay takvimi için bir tören düzenlenir ve bu kapıdan geçirilirdi.

         Yasak Şehir (Forbitten City)

        Krallar- İmparatorlar her zaman ben her şeyin merkeziyim der. Çin efsanelerinde de İmparatorlar Dünya’nın ve cennetin merkezidir. Bu yüzden de ülkelerinin tam merkezindeki şehri başkent seçer saraylarını da şehrin tam ortasına inşa ederler. İmparator Yongle’ı Dünya’nın merkezi olarak gösterecek olan şehrin temeli 1407 yılında atılıyor 1420 yılında da şehir tamamlanıyor. Yapılar Fengshui’ye göre düzenlenmiş. Yasak Şehir, 1420’den 1912 yılına kadar Ming hanedanlığının 14 ve Qing hanedanlığının 10 İmparatorunun resmi ikametgahı idi. 1925 yılında müze oluyor. 1987 yılında da halkın ziyaretine açılıyor. Tam 800 küsür yapının olduğu ve 600 yıldır Dünyanın en iyi korunan ahşap yapıları olması nedeniyle yine aynı yıl Dünya Mirası listesine alınıyor.

        Yasak şehir Çince adı *Gu Gong* eski saray anlamındadır, İmparatorluk sarayı da denir. Ama bir de Çince Zijin Cheng’den gelen adı vardır o da *mor yasak şehir* anlamına gelir. Çince zi-mor-zarif anlamına gelir ve İmparatorluğu temsil eder. Ayrıca Çinli gökbilimciler morun Kuzey yıldızının sembolik rengi olduğuna inanırlar.

        Ve yine Mitolojilerinde gökyüzü tanrısının evi Kutup Yıldızıdır. Pekin de Kuzeydoğu’dadır (Kuzey’den iki derece saptığı için) Yasak Şehir’de onun merkezindedir. Dolayısıyla İmparatorun sarayı da Kutup Yıldızının yeryüzündeki yansımasıdır. Dolayısıyla İmparator dünyadaki cennetin efendisi Yasak Şehir de evi olmuş oluyor. 🤔 Zijin Cheng adındaki Jin de Çince yasak, İmparatorun onayı olmayan şehre giriş-çıkışlar yasak demek. Geriye Cheng kaldı o da surlarla çevrili şehir anlamındadır. Evet ortalık biraz rahatladı gibi 😉 Yasak Şehre dönelim ilerde yine anlatacağım.Haydi rehberimizin peşinden gidelim…

        Karşımızda göz alabildiğince geniş mermer kaplı bir alan. Tam bir görsel şölen. Ama burada da tek bir ağaç yok. Sebebi de sarayı her türlü saldırıdan ve yangından korumak. Rengarenk ahşap çatılı binalar ve bir sürü inip çıkılacak basamaklar, geçilecek 5 adet yan yana köprü var. Neden 5 tane? Her zamanki gibi ortadaki köprüden geçiş hakkı İmparatorun. Hemen iki yanındakiler kralın ailesi için en dış iki tane de yüksek mevki kişilerin kullanımı içinmiş. İlk fotoğrafta görülen köprülerin altından Tongzi nehri geçiyor. Ama aslı Altın Su Nehri diye biliniyor ve Yasak Şehri yangınlardan selden korumak için elle kazılarak Tongzi nehri ile birleştirilmiş. Yılan şeklinde kıvrımlı yapılmış. Sebebi de Çin Mitolojisinde yılanların evlerin koruyucu tanrısı olduğuna inanılması. Gerçekten de yaşanılan birkaç yangın bu sayede söndürülmüş. Zaten dış kanallarda da Tongzi nehrinin suyu var.

       Yüce uyum kapısı *Taihe Me* Tam karşımızda artık görmeye alıştığımız klasik Çin mimarisiyle yapılmış sarı çatılı bina *Gate of Supreme Harmony* (Taihe me) Yüce uyum kapısı diye anılıyor. Yasak Şehrin ikinci büyük kapısıdır. Ming hanedanlığı döneminde yapılan binanın o zamanlar Fengtianmen olan adı Çin’in Mançurlar tarafından fethinden sonra Taihe Me olmuş. Genelde ziyafetler ve törenler için kullanılmış. Fotoğrafta sağ tarafta ama aslında Yüce Uyum Kapısının doğusunda Zhaode, solda yani Batıda Zhendu Kapısı olmak üzere iki de küçük kapısı var. Yine hemen girişte sağda seramik salonu var. Bu kapıdan geçildiğinde de Qing Sarayına çıkacağız. İlk fotoğraftaki pankartta yazılan çok güzel bir söz var solda* Kültürü kalpten yaşatın* sağda *Çalışarak mirası koruyun* Google ile bu kadar anladım. Doğrusunu bilen varsa bilmek isterim.

        Yüce uyum kapısına gidince her iki yanında da devasa bronz aslan 🦁 heykelleri ile karşılaştık. İlk fotoğraf Meridian kapısının arkası avluya geçtiğimiz yönü. Ortamın kalabalıklığını göresiniz diye. Yüce Uyum Kapısındaki aslanlar İmparatorluğun gücünü temsil ediyorlar. İlk fotoğraftaki doğu kısımdaki (yine fotoğrafa göre sağdaki) aslan erkektir ve sağ pençesini Dünya’nın üstüne koyarak İmparatorluk tüm Dünya’ya hükmeder demektir. Bana İngiltere Kraliçesi Victoria’nın heykelini hatırlattı. Neyse diğeri batıdaki dişidir ve sol pençesini yavru bir aslan üstüne koyarak İmparatorluk ailesinin üretken, huzur ve refah içinde olduğunu ifade eder. Karanlık görünen fotoğrafta Yüce Uyum Kapısından çıkarken görünen Yüce Uyum Salonu *hall* yazdığı için hep salonu deniyor saray denmiyor ben de öyle yazıyorum. 😊

Yüce Uyum Salonu (Taihe dian); Altın Taht Salonu olarak bilinir. Ortada yine çok güzel mitolojik şekiller işlenmiş mermer rampa, iki yanındaki merdivenlerden İmparatora ait. Üç katlı bu salonun diğer iki yanındaki merdivenlerden de (İmparator değiliz ya) biz çıkıyoruz. 😁 Çok geniş bir terası var. Yasak Şehrin kalbi sayılan bu salonda İmparatorun yüksek memurları kabul ettiği, ülke sorunlarını görüştüğü ana sarayı. Evet izlediyseniz hatırlarsınız *Son İmparator* filminde İmparator Pui’nin buradaki yaşamını anlatır. İzlememiş ama merak edenlere tavsiye ederim. Eşsiz yorumuyla çok sevgili blog arkadaşım*Aslinda.blog* (Link mavi kelimede) tıklayarak sayfasındaki paylaşımından ulaşabilirsiniz. Yazılarını da okumanızı tavsiye ederim keyiflidir.

        Etraf o kadar kalabalık ki, öne geçip İmparatorun tahtını çekemedim. 🥺 İmparatorların taç giyme törenleri, düğün ve doğum günleri ile Çin yeni yılı kutlamaları gibi büyük törenlerin hepsi burada yapılırmış. Görüntü gerçekten güzel.

Çin HC- Yasak Şehir- Taihe Me-Yüce Uyum Salonu
Çin HC- Yasak Şehir- Taihe Me-Yüce Uyum Salonu

        Karşıya geçmeden önce Yüce Uyum Kapısını bir de bu yönden görelim ilk fotoğraf sonra sağ ve sol tarafta görünen yapılara bakalım çoğunda sergi varmış ardından doğru karşıya geçelim.

        Alttaki ilk karede merdivenlerden çıkarken gözüme çarpan bronzdan yapılmış semaver görünümlü kaplar. Rehberimize sordum Ding denilen bir çeşit antik Çin kabı genelde küçük boyları tütsü yakmak içindir. Burada zamanında mevcut 18 eyaleti temsil ediyormuş dedi. Bence yine salonu kötü ruhlardan korumak için konulan tütsü kapları. 😉 Yandaki ilk fotoğrafta daha önce bahsettiğim neredeyse yekpare mermer rampayı buz blokları üzerinde kaydırarak Çin’in güney eyaletlerinden taşımışlar. Bazen de buz tutan nehirden kaydırmışlar. Zaten Yasak Şehrin yapımında bir milyon işçi çalışmış deniyor. Diğer fotoğraflarda yine şehrin her yerine yerleştirilmiş dev kazanlar var. Buradaki kazanlar şehrin yağmur sularının toplandığı kısaca şehrin yangın kovası 😁 görevindeler. Yasak Şehir çevresinde 308 adet fıçı varmış. Görelim sonra bir efsane var anlatayım…

        Efsaneye gelince; İmparatorun kahini huzura çıktığı bir gün; Yakın zamanda ülkede büyük bir sel felaketi olacak, birçok köy ve şehir sular altında kalacak. Ama asıl felaket, bu yağmur sularından içen herkesin delirecek olmasıdır; İmparatorum önleminizi alın demiş. İmparator da Yasak Şehirde ne kadar sarnıç, kap, kacak, kazan varsa suları depo ettirmiş. Artık koyacak yer kalmayınca da bu kazanları mecburen salonların önüne koydurmuş. Yağmur suyu girmesin diye de hepsinin ağzını sıkıca kapattırmış. Gerçekten de sel felaketi yaşanmış. Yasak şehir dışındaki herkes sarnıçlarındaki yağmur suyundan içince delirmiş. Bir müddet sonra Yasak Şehirde su sıkıntısı başlayınca İmparator kazanlardaki suyu sadece ben kullanacağım deyince kendi hariç tüm Yasak Şehir halkı da kehanetten kaçamamış ve delirmiş. İmparator bir süre sonra bakmış ki, delilerle bir arada yaşamak çok zor, hem su da bitmek üzere gidip önlerinden geçen nehrin suyunu içip o da delirmiş. 🤪 Ama efsane bu ya, herkes deli olduğundan akıllı kimse de kalmayınca kimse delirdiğinin farkında değilmiş. 😁

        Merkez Uyum salonu (Zhonghe dian); Yüce Uyum Salonun yanından çektiğim fotoğrafta karşımızdaki iki yapıdan önde tek çatılı olan küçük yapı Merkez Uyum salonu (Zhong he dian). İkinci kare yine Yüce Uyum salonundan çıkınca da hemen karşınıza gelen Merkez Uyum Salonunun önü. Diğerlerinden farkı tek çatılı ve içinde İmparatorun tahtı varmış biz yine göremedik. Ming hanedanlığı döneminde yapılmış. İmparator Yüksek Uyum Salonuna gitmeden önce burada dinlenir tören öncesi programı hazırlarmış. Birkaç kez yangın geçirmiş. Birkaç isim değiştirmiş en sonunda 1420’de İmparator Yongle’ın saltanatının 18. Yılında yeniden inşa edilip Zhonghe dian adını almış.

        Korunmuş Uyum Salonu (Baohe dian); Salon üç katlı mermer çerçevedeki son salon. Yüce Uyum salonuna benziyorsa da biraz daha küçük. Bu bina da iki kere inşa edilmiş en son 1765 yılında restore edilmiş. Ming dönemi İmparator ve ailesi için tören kıyafetlerini giyme yeri olarak kullanılmış. Qing hanedanlığında ise törensel ziyafetlerin yeri olmuş. Ama son Qing İmparatoru bu salonu şehire alınacak yüksek memur sınavlarının yapıldığı yer olarak kullanmış. Başarılı olan 10 adayı da burada onurlandırırmış. Kalabalık nedeniyle doğru düzgün çekememişim.

Çin HC- Yasak Şehir- Korunmuş Uyum Salonu (Baohe dian)
Çin HC- Yasak Şehir- Korunmuş Uyum Salonu (Baohe dian)

        Korunmuş Uyum Salonunun arkasında, merdivenlerin ortasında görülmeye değer Yasak Şehrin en büyük taş kabartması var. Dokuz adet Ejderhayı incilerle oynuyor olarak betimlemişler. Ben suda yüzüyorlar sanmıştım. Bu yek pare taş blok çok kutsal sayılır ve her iki hanedanlık döneminde bu taşa elini sürenler ölüm cezasına çarptırılmışlar. Taş blok Pekinden 70 km. uzaktaki Fangshan’dan saraya taşınmış. Önündeki tabelada *20 bin kişi ve bir o kadar at ve katır tam 2.5 ayda getirdi* yazıyordu.

64-IMG_7019

        Şimdiye kadar gezdiğimiz yerler *Dış Avlu* İmparatorun ülke yönetiminde idari yapı olarak kullandığı, elçileri ve diğer devlet görevlilerini kabul ettiği, törenler düzenlediği bir mekan olarak kullanılmış.

        Bu avludan çıkmadan önce mimari güzelliklerden birkaç çatıyı paylaşmasam yazım eksik kalır. Ayrıca bu çok özel çatılarda gördüğümüz hayvan figürleri Çin mitolojisinde bilinen hayvanlardır. Ve binaları koruduğuna inanılır. En önde mitolojik bir hayvan olan qilin (çilin diye okunuyor) üzerine binmiş bir adam var. Çilin’in özelliği doğru ile yalan söyleyeni ayırabilmesi. 🤔 Sayıları bulundukları yapının önemine göre artıyor veya azalıyor. Yüksek erkanın farklı, Kraliçe ile çocukların farklı, cariyelerin farklı. En arkada da yine ejderha vardır. Ejderha daha önce bahsetmiştim bulutlara hükmederek yağmur yağdırıyor dolayısıyla da binaları yangından korumuş oluyor. Şu güzelliğe bakınız.

       Cennetsel saflık kapısı (Qianqingmen); Taş bloğun hemen karşısında mermer kaide üzerinde görünen kapıdır. Dış avlu ile iç avluyu birbirine bağlayan merkez kapıdır. Yine önünde iki bakır aslan ile bakır yağmur kazanları var. Buradaki aslanlar da saray cariyelerinin ve İmparator eşlerini devlet işlerine fazla karışmamaları konusunda uyarıyormuş…

Çin HC- Yasak Şehir -Cennetsel Saflık Kapısı(Qianqingmen)
Çin HC- Yasak Şehir -Cennetsel Saflık Kapısı (Qianqingmen)

        Çok sıcaktı kapıdan geçmeyip yan binalardaki koridordan yürüyerek Cennetsel Saflık salonuna (Qianqing gong) geldik.

        Cennetsel Saflık salonu (Qianqing gong); Salon 1420 yılında Ming Hanedanı Yongle döneminde inşa edilmiş. İmparatorun ikametgahı, hem de çalışma salonu olarak kullanılmış. Sonra gelen Qing Hanedanından 5. İmparator Yongzheng zamanında konut olarak kullanılmaya son verilmiş. Mevcut salon da 1798 yılında İmparator Jiajing döneminde inşa edilmiş. İçinde tahtı varmış biz yine göremedik. 😠

        Cennetsel Saflık Salonunun önünde dikkat çekiçi objeler vardı. Doğu tarafında fotoğrafta solda Rigui denilen mermerden eski bir güneş saati, ortasında Turna kuşu-İmparatorluğun sonsuzluğunu ve bütünlüğünü anlatıyor. Ve sağda yani Batıda yine eski bir ölçüm aleti olan jialiang var. Enteresandır bu alet sembolik sadece vicdan ölçüyormuş. İmparatorun her şey de dakik, güçlü ve adil olduğunu gösteriyor. ⚖️

Çin HC- Yasak Şehir-Cennetsel Saflık salonu (Qianqing gong)
Çin HC- Yasak Şehir-Cennetsel Saflık salonu (Qianqing gong)

        Hemen arkasına geçiyoruz. Karşımıza Göksel Birlik Salonu çıktı. Diğer avludaki tek çatılı merkezi uyum salonuyla benzer mimariye sahip.

        Göksel Birlik Salonu (Jiaotai dian); Büyük festivaller yapıldığında, doğum günlerinde İmparatoriçenin yüksek rütbeli saray erkanının tebriklerini kabul ettiği yer olarak kullanılmış. Ming Hanedanlığının Jiajing hükümdarlığı döneminde yapılmış. Ming hanedanlığı İmparatoru Shunzhi hadımlar devlet işlerine karışmaya başladığında binaya hadımlar için * idari işlere karışmayın* yasağı getiren demir bir işaret çaktırmış. 🤭 Ferman duyurulması, İmparatora bağlı önemli kişilerin onurlandırılması, askeri atamalar ve daha birçok işler için kullanılan 25 adet yeşim mühür de burada saklanırdı.

        Hemen arkasında Dünyevi Huzur Sarayı (Kunninggong) var.

        Dünyevi Huzur Sarayı (Kunninggong); Ming hanedanı döneminde İmparatoriçenin yaşadığı salon. Qing hanedanlığı döneminde İmparator ve eşinin evlilik odası ardından da Şamanizm de tanrılara sunak olarak kullanılmış. Ziyarete açık olmayan bir salonun fotoğrafını da çekmedim. 😬 Yazmadan duramayacağım. Birçok yer kapalı açık olanlarda eşya yok varsa da kalabalıktan görme imkanı yok. Böyle olunca da biteviye benzer binalar arasında dolaşmış oluyorsunuz. Neyse renkler ve işçilik ve yasak ülkenin Yasak Şehrini dolaşıyoruz az şey değil. İstikamet İmparatorluk bahçesi Yuhuayuan.

        İmparatorluk Bahçesi (Yuhuayuan); İlk fotoğraftaki Karasal Huzur Kapısından (Kunningmen) geçtik. Ming hanedanlığı döneminde inşa edilen bahçe çok küçük ve samimi göründü gözüme. Gerçekte içinde her biri farklı mimariye sahip 20 kadar yapı varmış. Ağaçlar harika ve asırlık. Ne de olsa İmparator ailesinin özel bahçesi. Qing hanedanlığı döneminde cariye seçimi burada yapılırmış. Tipik Çin bahçe sanatı apaçık belli Bonzai’ler her köşede.

        Üçüncü fotoğraftaki Selvi ya da Ardıç ağacı sadakat ve sevginin sembolü olarak biliniyor. Son İmparator Aisin Gioro Hai’nin tek eşi Wanrong ile bu ağacın altında evlenmişler. Ardından ağaçlar birbirine dolanınca İmparator ile İmparatoriçenin ne kadar uyumlu olduğu simgeleniyor denmiş.

        Bu son fotoğrafta kapının batısındaki harika köşkün adı da Bin Sonbahar Köşkü (Qianqiu ting). Ayrıca İlkbahar, Yaz ve Kış köşkleri de varmışSonbahar köşkü ile ilkbahar köşkü aynı tasarımdaymış. Yüksek mermer kaide yeryüzünü konik çatı da cenneti temsil ediyor.

        Yasak şehir turumuz sona ermek üzere ilk fotoğrafta görülen, kuzeydeki İlahi Kahramanlık Kapısı (Shenwumen)’den çıktık. Bizden tam 100 yıl önce 1924 yılında son İmparator Puyi de bu kapıdan çıkmış. 😉 Son İmparator (Puyi’nin) filmi için *Asli’nda.blog* a uğramayı unutmayın yukarda yazmıştım. Link mavi kelimede.

        Yasak Şehirde Çin geleneksel uygulaması Fengshui’ye göre konumlandırılmış demiştim. Fengshui’ye göre kuzey yönünde sırtını dayayacağı güçlü bir de tepe olması gerekiyordu. İşte karşıdaki tepe bu nedenle inşa edilmiş ikinci fotoğraf. Evet tamamen el işçiliği. Yasak Şehir’in çevresindeki kanaldan çıkan taşı toprağı olduğu gibi oraya yığmışlar al sana koca bir tepe… Adam çok nasılsa karşıdan karşıya taşısın dursunlar. 🤭 Bu tepedeki yapılan köşk ve Jingshan Parkı daha önce Yasak Şehir’e ait iken elim bir vakadan sonra İmparatorluk bahçesinden ayrılır.

        Anlatayım; Ming İmparatoru Cong Zhen vergiler ve kötü yönetimden dolayı çıkan isyanla uğraşırken bir de dışarda Mançularla savaşıyordu. Bir gün İmparator isyancıların Yasak Şehrin kapısına geldiği, diğer taraftan Çin Seddinin kapılarını açan general yüzünden Mançu’ların seddi aştığı haberini alır. Çok değil ertesi günü Yasak Şehre ulaşan Mançular burada Cong Zhen’i çıplak vaziyette ağaçta asılı olarak bulurlar. Ve o günden sonra park İmparatorluk bahçesinden ayrılır. Son kare şehrin güvenliği sağlayan kanal. Yasak Şehir 1860 yılında İkinci Afyon Savaşında İngiliz ve Fransız kuvvetleri tarafında işgal edilmiş. Savaş bittikten sonra tüm bu güzel binaları yağmalamışlar.

        İki buçuk saatlik turumuz göz açıp kapayana kadar bitti bile. Öğlen oldu yemek için kısa bir yürüşle güzel bir bahçede yerel restorandayız. Keşke daha çok vaktimiz olsaydı da Yasak Şehir’deki diğer müzelerin içini de gezebilseydik. Belki kendimizi ortamın havasına daha kolay kaptırırdık. Elveda Yasak Şehir seni görebilmek yine de müthiş bir duyguymuş.

        Yemek sonrası yine yemyeşil bir parktayız *Tiantan Parkı*. Burası aslında bir tapınağın parkı *Cennet Tapınağı* The Temple of Heaven. Yasak Şehir ile aynı dönemde yapılmış onun iki katı büyüklüğünde. Sebebi de tapınak olması. Hiçbir yapı tapınaklardan büyük ve yüksek olamaz.

        Cennet Tapınağı; Ming ve Qing hanedanlığı döneminde İmparatorlar Cennete tapınmak, adak sunmak için gelirlerdi. İlk önce Ming İmparatoru Youngle döneminde inşa edilir. Sonra Ming imparatoru Jiajing ve Qing imparatoru Qianlong döneminde yeniden yapılırken biraz daha genişletilir sunaklar, kurban yerleri eklenir. Halkın girmesi yasak olan tapınak ancak 1988 yılında halka açılmıştır. Kompleks yapının en kıymetli yapısı *İyi hasat için Dua Salonu*

        Tiantan parkının Doğu kısmından giriş yaptık. Sabah sporu Kung-fu, Taiji yapanlarla müzik eşliğinde göbek atanlar bile vardı. Hemen arkamızdaki merdivenleri çıktık. Tapınağa giden renkli bir geçit ve harika görüntüler var. İnsanlar ne kadar güzel, kadınlı erkekli birlikte kağıt oynuyorlar. Bizlerin hasret kaldığı görüntüler.

Çin HC- Yasak Şehir- Pekin-Cennet Tapınağı
Çin HC- Yasak Şehir- Pekin-Cennet Tapınağı

        Bu kendi halindeki insanlarla güle oynaya, selamlaşarak güvenliğe geldik. Bizim girdiğimiz kapı doğuda olunca haliyle binaların yanına çıkmış olduk. Ama ben size bilgiden önce muhteşem görüntüyü karşıdan en güzeli ile vermem gerek *İyi Hasatlar İçin Dua Salonu*.

Çin HC- Yasak Şehir- Pekin-İyi Hasat Dua Salonu
Çin HC- Yasak Şehir- Pekin-İyi Hasat Dua Salonu

        Bu yapı Cennet tapınağı değil. Tapınak bu sunağın benzeri tek katlısı imiş. Ama dedim ya çok geniş bir alan ve biz ancak bu kadarını gördük. İmparatorlar yılda üç kez bu komplekse geliyorlar. İlk kameri ayın 8. gününde iyi hasat için, yaz Gündönümünde yağmur duası için ve kış Gündönümünde bu kez iyi hasat teşekkürü için. İmparator kış Gündönümünde burada kalıp 3 gün de oruç tutuyor. Bizim anladığımız manada bir oruç değil elbette sadece şarap🍷 içmiyor et 🍖 yemiyorlarmış. 😁 Tapınakta ibadet ettikten sonra iyi hava ve bol tahıl için İyi Hasat İçin Dua Salonu’na gelip dua ediyor. Ardından kompleks içindeki kurban yerine gidip kurbanını kestiriyor.

        Tören arifesinde, adaklar sunağa getirilirken, 350 metre uzunluğundaki yukarda fotoğrafını paylaştığım oyun oynayanların olduğu koridordan geçirilirmiş. Adını da şimdi rehberimizden öğrendim. Uzun Koridor veya Yetmiş İki Uzun Koridor olarak bilinir, çünkü duvarının arkasındaki yetmiş iki oda vardır ve hepsi bu çatı altındadır dedi. Bütün bu seremoniler bir düzen dahilinde yapılıyor. Müzik akademileri bile varmış. Kurban seçimi ve töreninin provası, İmparatorun giyimi vs. hepsi için özel odalar varmış.

        Kompleks iç sunak ve dış sunak olarak iki bölümden oluşuyor. Biz şimdi kuzeyde ve iç sunaktayız. Sunağın doğusunda ve batısındaki yapılar tanrılara ayrılmış sunaklar. İmparatorlar aynı zamanda atalarına ve Bulut, Yağmur ve Rüzgar Tanrısı gibi diğer doğa olaylarının tanrılarına da tapıyorlardı. İlk fotoğraftaki yani Batı sunakta ay, yıldız, bulut, yağmur, gök gürültüsü ve şimşek tanrılarının isimlerinin yazılı olduğu tabletleri varmış şimdi hediyelik eşya dükkanıydı. Doğu sunağında da cennet tapınağının maketleri vardı gezdik. İkinci fotoğrafta İyi Hasat İçin Dua Salonunun diğer yanı, basamakların her kademesi 9 adet. Çinlilerin uğurlu sayısı. Son kare birazdan ekleyeceğim İmparatorun bu sunağa giriş kapısı ve salonu.

        Tek çivi dahi çakılmadan yapılan sunağın içine girilmiyor ama kapıdan bakabiliyorsunuz. O kadar karanlıktı ki fotoğraflarım hiç güzel değildi. Neyse içerde yine dairesel dizili sütunlar vardı. Ortada 4 adet sütun dört mevsimi, dışında 12 adet sütun yılın on iki ayını ve yine dışa doğru 12 iç kısımda (gündüz) 12 dış sütun (gece) olmak üzere 24 adet sütun da günün saatini gece, gündüzü temsil ediyor. Hepsini toplarsak 28 adet sütun da gökteki takım yıldızlarını sembolize etmiş oluyor.

        Şimdi alttaki ilk fotoğrafta görülen kapı İmparatorun dua ritüeli için geldiğinde giriş kapısı aynı zamanda da dinlenip giysisini değiştirdiği salon. Diğer fotoğraf ritüel sonrası kurban olarak adak edilen nesnelerin yakıldığı odun sobası. Tabelasında odun sobası yazıyor. 😁 Adaklar hayvan olduğu gibi eşya, kumaş gibi nesneler de olabiliyormuş. İyi Hasat Dua Salonu önünde de yine tütsü kabı olan Yasak Şehir’de de gördüğümüz ding’ler var.

        İyi Hasat Dua Salonu giriş kapısından bakalım. Sağ ve sol açık orta kapı kapalı zira o kapı Tanrılara aitmiş. Derinlemesine baktığımızda komplekse ilk giriş kapısı ve önünde 360 metre uzunluğunda Red Stairway Bridge- kırmızı merdiven köprüsü veya İmparator yolu olarak adlandırılan üç şeritli yol var. Ve yol aşağıdan yukarı doğru yükseliyor. Yeryüzünden gökyüzüne gidiş temsil edilmiş. Köprü denmesi ise altında kurbanlık hayvanlar için geçit varmış. Bu üç şeritli yolun ortasından bu kez İmparator değil temsili Tanrılar geçiyor, İmparator sol yani (alttaki fotoğraf) Batı şeritten yürüyorken yüksek rütbeliler de Doğu şeridi kullanırmış. Çatılarda yine ejderha heykelleri var.

Çin HC- Yasak Şehir- Pekin-İyi Hasat Dua Salonu girişi
Çin HC- Yasak Şehir- Pekin-İyi Hasat Dua Salonu İmparatorun giriş kapısı

        Qing hanedanının yıkılmasından birkaç yıl sonra, cennete kurbanlar son defa Cennet Tapınağı’nda yapılmış, Cumhuriyet kurulduktan sonra gerçek törenler değil temsili törenler yapılıyormuş. Ve kompleks 1998’de Unesco Dünya Mirası Listesine dahil edilmiş…

        Çok yorulduk sizler de yorulmuş olmalısınız ama bugünü ikiye bölmek olmazdı. En iyisi hep birlikte şöyle güzel bir göl kenarında çocuklarla dinlenelim ki, yarın Çin Seddi’ne çıkabilelim.

Çin Halk Cumhuriyeti -Pekin
Çin Halk Cumhuriyeti -Pekin

        Sağlık ve sevgiyle kalın. 💞💞💞

KAMBOÇYA-4

Phnom Penh

Merhabalar; Bugün Kamboçya’nın başkenti Phnom Penh’deyiz tarih 28 Ocak 2017. İki buçuk milyon nüfusla kötü talihini yenip yeniden yaşamaya başlayan, gün geçtikçe turizm geliriyle durumunu düzelten bir başkent. 15. yüzyılda Angkor’u terk edip Srei Chhor eyaletinde inşa edilen başkent burada sadece 1 yıl yerleşik kalabilmiş. Yağışların sebep olduğu seller büyük yıkım yaratınca bu kez dört nehrin birleştiği ve bir kavşak meydana getirdiği yerde Chaktomuk Nehri kıyısında (şimdiki yeri) yeniden inşa edilmiş yıl 1434. Bu dört nehir; Chaktomuk, Mekong, Tonle Sap ve Bassac nehirleridir. Çok sonraları 1920’li yıllarda Fransızlar tarafından daha da geliştirilmiş ve *Asya’nın İncisi* olarak adlandırılmış.

Phnom Penh’in adı da bu dört nehirden dolayı o zamanlarda dört yüzlü şehir anlamına gelen Krong Chaktomuk (Chaturmukha) olarak bilinirmiş. Şimdiki adını şehrin hemen merkezindeki 27 metre yüksekliğinde el yapımı bir tepeye inşa edilmiş olan Wat Phnom Daun Penh’den almış. İşte burada gerçek ve güzel bir hikaye var. 😁💃💃💃

Bu dört nehre yakın bir tepede evi olan çok zengin ve yaşlı *Penh* adında bir kadın yaşarmış. Yıl 1372 Muson yağmurlarının çokça yağdığı bir dönemde nehir taşmış etraf sular altında kalmış… Penh Hanım nehir kenarına inmiş bakmış büyükçe bir ağaç suyla sürükleniyor. Bu ağaç sadece o yörede yetişen ve inşaatta kullanılan kıymetli bir ağaçmış. Tam Penh’in önünden geçerken kıyıya takılıp kalıyor. Penh Hanım tek başına ağaçı kenara çekemeyince komşularından yardım ister ve ağacı hep birlikte kıyıya alırlar. Bu çok kıymetli ağacın çamurunu temizlemeye başlarlar. Bir de ne görsünler! Ağacın kovuğunda dallarla çevrili bronzdan yapılmış dört küçük Buda heykeli. Hemen alıp Penh’in evine getirirler. Artık bu kutsal heykelciklere tapınmak için bir yer lazımdır. Phen geçici bir süre için hemen evinin yanındaki yere bir ahşap kulübe yapar. Ardından komşularıyla birlikte tapınak inşa etmek için odun kesmeye başlarlar. Ve evet yüksek bir tepe yapar, üzerine de ağaç sütunlu tapınağı inşa ederler. O gün için *Wat Phnom Daun Penh* olan tapınağın adı günümüze *Wat Phnom* olarak gelmiştir. İşte Kamboçya’nın başkenti Phnom Penh de adını bu tapınaktan almıştır.

Phnom Penh’i panoramik gezmedik onun için size sadece otel odasının penceresinden bir görüntü paylaşacağım. En azından nehir kenarındaki yerleşim hakkında bir fikir verir.

Kamboçya- Başkent Phnom Penh
Kamboçya- Başkent Phnom Penh

Bugün önce Kamboçya’nın tarihinde kara bir leke olarak kalan Pol Pot dönemi Kızıl Khmer’lerin mirası olan ölüm tarlalarına gidiyoruz. Aslında önce Kraliyet sarayını gezdik ama bizim keyfimiz kaçtı gördüklerimizden çok etkilendik. En azından sizin kaçmasın diye önce ölüm tarlalarındaki trajediyi işleyip sonra şıkır, şıkır parlayan altın sarayla bitireyim istedim. Hadi buyrun.

Önce bir hatırlatma yapayım; Kamboçya 17.Yüzyılda krallarından zulüm gören Vietnamlılara kapılarını açıp buraya gelebilirsiniz demişti. Ve 60 yıl boyunca o kadar çok Vietnamlı gelir ki, yerel güç olan Khmerleri ve krallarını ülkeden kovarlar. Ve ardından da Vietnam hükümeti kurulur. Bu 17. Yüzyılda başlarına gelen bir durumdu diye anlatmıştım. 

  Tam 400 yıl sonra 1975 yılında iktidarı ele geçiren Kızıl Khemer’ler sadece ülke içinde vahşet yapmazlar, aynı zamanda bir dönem atalarına ait olan Güney Vietnam, Saygon ve Mekong bölgesini (ki gerçekten de Khemer’lere aitti) tekrar kendi toprakları olarak geri istiyordu. Hem içerde savaşıyorlar hem de Vietnam’a savaş ilan ediyorlardı. 10 yıl süren bu savaş Kamboçya-Vietnam savaşı olarak bilinir. Biraz açmam lazım.

 Pol Pot ve Kızıl Khmerler;

       Gerçek adı Saloth Sar olan Pol Pot’un kökeni Çin-Khmer. Radyo teknikeri olarak eğitim almak amacıyla burslu olarak bir grup öğrenci ile Fransa’ya yollanıyor. 1949 -53 yılları. Genelde Fransa Komünist Partisinin etkisinde kalıp okumayı es geçince sınavlarda başarısız oluyor ve sen işe yaramazsın diye Kamboçya’ya geri yollanıyor. Okuduğu okula öğretmen olarak atanıyor ve 1962 yılına kadar Kamboçya Komünist Partisinde önemi olmayan bir üye olarak geri planda kalıyor.

       1962 yılına gelindiğinde de Hükümet sol partilerin seçime girmesini engellemek için liderlerini tutuklar üyeleri yakalama emri çıkarır. Pol Pot da arananlar listesindedir ve Kuzey Vietnam’a kaçıp oradaki komünistlerle iş birliği yapar. Kısaca Kamboçya parti şefi gibi ortaya çıkar ve 1968 yılında yeni palazlanmaya başlayan Kızıl Khmer gerilla ordusunda Kral Sihanouk’a karşı ayaklanmaları başlatır.

       Yıl 1970 olmuştur bildik bir sahne, ABD’nin verdiği destek ile askeri darbe olur ve Sihanouk devrilir. Bu sefer Sihanouk askeri darbeye karşılık Pol Pol yani Kızıl Khmerlerle ittifak kurunca iç savaş başlar. 4 yıl boyunca ABD uçakları Kızıl Khmer’e lojistik destek veriyorum Kuzey Vietnamlıları kovacağım diyerek işgal ettiği Kamboçya’nın doğusuna tonlarca bomba yağdırdı ve binlerce çiftçiyi öldürdü. Tüm bu olaylar 1973 yılında Kızıl Khmer’rin güçlenmesine yardım etmiş oldu. 1975 yılına gelindiğinde Kızıl Khmerler iç savaşı bitirir Pol Pot askeri idareyi devirir Başbakan olur. Ama işte Kamboçya’nın yaşayacağı kötü kader henüz bitmemiştir. Pol Pot hazmedemediği onur meselesi yaptığı Fransa’daki başarısızlığının hıncını almak üzeredir. Gezerek anlatayım.

       Otobüsümüze bindik aşağı yukarı Phnom Pehn den 20 km kadar uzakta yemyeşil bir alanda indik. Geldiğimiz yer Choeung Ek Pol Pot’un kanlı eylemlerinin delili * Ölüm Tarlaları* adı verilen yer. Çok güzel bir anıt mezar *Memorial Stupa* yapmışlar.

      Ayakkabılarınızı çıkarıp anıttan içeri giriyorsunuz. Doğrusu etkilenmemek mümkün değil. Tam 17 katlı cam vitrin içinde kafataslarını cinsiyet ve azınlık gruplarına göre sınıflamışlar genelde kafalarda çatlaklar görülüyor. Yanlarında çene kemikleri ve dişler… Hemen çıktım. Yan tabelalarda * Lütfen, Soykırımcı Pol Pot rejimi altında katledilen milyonlarca insana saygı gösterir misiniz? * yazıyor.

Soy kırım ve Ölüm Tarlaları;

      Pol Pot 1975 yılına gelindiğinde Başbakan olmuştu. Tam 3 ay sonra ülkeyi tek adam olarak idare etmeye başlar. Kavgası kapitalizmle izlenimi verse de çok farklı bir idare şekli geliştirmiş ülkenin adını da Demokratik Kamboçya Cumhuriyeti yapmıştır. Yüklendiği vizyon *sınıfsız bir tarım topluluğu* yaratmak onun için de temiz bir sayfa açar gibi yapacakları için *sıfır yıl*ilan etmişti…

      Ruh hastası Pol Pot önce tüm yabancıları sınır dışı etmiş 2,5 milyon insanı pirinç tarlalarına sürmüş. Paranoyası artan Pol Pot kendine rakip olabileceğini düşündüğü çalışma arkadaşlarını dahi öldürmüş. Tarlaya yolladığı insanlardan çalışmak istemeyenleri öldürmüş. Aklınıza gelen gelmeyen herşeye yasak getirmiş… Düşünebiliyor musunuz? Bisikletlere bile el konuyor, okullar hastaneler tüm işletmeler kapatılıyor. Din ve para yasaklanıyor. Ana, babalık kaldırılıyor tüm çocuklar hükümetin emrinde. Gençler cemaatlerin elinde zorla askere alınıyor yine zorla evlendiriliyorlar. İnanılmaz ama arabaları bile eritip kova yapmışlar.

      Kısaca gözünün üstünde kaşın var bahanesiyle kendi halkının çoğunu işkence ile öldürmüş… İşkenceyle öldürme sebebi kurşun harcamamak zira çok pahalı ve bulmak zor… Eli kalem tutan, okumuş herkesten iğrendiğini *kara cahil* insanların daha kolay yönetildiğini söyleyen Pol Pot okullarda kapitalist eğitim veriliyor diye okulları kapamış öğretmenleri de öldürtmüştü. Günlük yemek yok, iki günlük bir kutu pirinç ile beslenme bozukluğu yaşanıyor birçok insan ve çocuk iyi beslenemediği için ölüyor.

      Duyduklarımıza inanmakta zorlanıyorduk. Neden dünya duymamıştı. Çünkü ülkenin dış dünya ile bağlantısını kesmişti. Hatırlarım gazetelerden okuduklarımız yabancı basından alıntılardı ki, onlarda güvenilir kaynaklardan diye yazarlardı bu kadar net bilgiler yoktu.

      Daha sonra göreceğimiz (S-21 hapishanesi) şimdiki adı Tuol Sleng Müzesinde 1975-78 yılları arasında iskence görmüş yirmi binin üzerinde insanın son geldiği yer bu meyve bahçeleri olmuş. Verilen rakamlar tahmini belki de çok daha fazlası vardır deniyor. İkinci fotoğrafta kullanılan işkence aletleri.

     Ölüm tarlalarının 1980 yılında keşfi Pol Pot rejimi sırasında yaşanan vahşetin dış Dünya’ya yansıyan ilk kanıtları olmuştu. Her taraf toplu mezar olduğu için tahta bir yol yapmışlar öyle dolaşıyorsunuz. Rehber anlattıkça kendi halkına bu kadar işkenceyi nasıl yaptığına şaşıyoruz ve işte en vahşi yaratık insandır sözü yerini buluyor. Alttaki fotoğraflarda görülen ağaçlara bakınız ilki öldürülen ailelerin çocukları hatta bebeklerini ilerde intikam almasınlar diye bu ağaça kafalarını vura, vura öldürmüşler. 😭 Yazarken bile kötü oluyorum. Şimdi ziyaret eden insanlar bileklikler takarak onları anıyor ağacı da süslüyorlar. İkinci ağacı insanların çığlıkları duyulmasın diye hoparlör bağlayıp müzik yayını yapmak için kullanmışlar… Tahta çitle çevrili yerde 450 kişilik toplu mezar yeridir yazıyor. Ve yorumsuz, toplanan kemikler ve dişleri. 

      Görülesi bir yer değil belki ama yakın tarihte yaşananları görerek yerinde dinlemenin etkisi çok farklı inanın. Duygularınızı engelleyemediğiniz anlar oluyor. Öyle ki, ta içinizden bir şeyler ister istemez sessizce isyan etmenize sebep oluyor. 😡 Rahmet okuyup çıkıyoruz. Yolumuz bu kez Phnom Pehn’deki (S-21 hapishanesi) şimdiki adı Tuol Sleng Müzesine.

Tuol Sleng Soykırım Müzesi;

      Şehrin merkezinde bir lise düşünün hem göz önünde hem de gizli bir işkencehane. Kod adı da S-21. Okula doğru yürürken cadde ortasında kendi halinde oynayan iki çocuk gördüm az önce öğrendiklerimle içim parçalandı. İki kardeş oyuncaklarıyla oynuyor. Rehberimizin anlatımıyla; Bu olaylar bittiğinde Phnom Pehn’de kurulan 120 adet yetimhaneden sadece 2 tanesi gerçekten çocukların yararına çalışırken diğerleri maalesef kaçırma veya çalıştırma bahanesiyle alınıp bu sanayileşmiş sektöre pazarlanıyorlar. 😤 Sokaklarda böyle birçok çocuk göreceksiniz dilendiriliyor sakın ola para vermeyin dedi. 😢

Kamboçya- Phnom Penh
Kamboçya- Phnom Penh-

       Okula daha doğrusu müzeye giriş kısmında bu pano vardı. 1979 yılında Tuleng Hapishanesinden kurtulan dört çocuğun fotoğrafı.

Kamboçya- Phnom Penh-Tuol Sleng Soykırım Müzesi
Kamboçya- Phnom Penh-Tuol Sleng Soykırım Müzesi

      Ve Tuol Sleng karşımızda daha bahçedeyken bile ne göreceğiz diye düşünüyorsunuz. Sadece 3 yılda 1975-78 yaşananlara inanmakta zorlanıyoruz.  

      Mahkumlar buraya getiriliyor 24 saat içinde işkence görüyor sonra yeni bir yere nakledeceğiz diye kandırılıyorlar. Aksi halde ağlayıp bağırırlarsa çevreden duyulur. Ardından da gördüğümüz ölüm tarlalarına her sabah işçi götürüyoruz diyerek kapalı arabalarla taşınıyorlar. İyi de bu gizlilik, korku neden?

      Dünya basınına bir şekilde yansırsa Vietnam ülkeyi hemen işgal edermiş. Korkunun ecele faydası yok Pol Pot efendi eninde sonunda Vietnamlılar tepene çöktüler ormana oradan da Çin’e zor kaçtın. Olayları iyi hatırlıyorum çünkü Ankara’da Atatürk Sanatoryum Eğitim ve Araştırma Hastanesinde çalışıyordum yıl 1979.

      Devam edelim. 1978 yılında Vietnam Kızıl Khmer’lerin yoğun sınır saldırılarına karşı Kamboçya’yı tümüyle işgal etmeye karar verir. İşte tam bir yıl sonra 1979 Ocak ayına gelindiğinde Vietnam Phnom Phen’i işgal eder. Ve Pol Pot kaçar Kızıl Khmerler de dağlara çekilir. Fotoğraflı anlatıma devam edelim.

      İlk kare müze önünde birkaç mezar, üç adet küp, tam çekmemişim ama üstünde de kale direği yerde de bir mahkum heykeli var. Mahkum eğer bayılmışsa ayılsın diye kale direğinden baş aşağı sallandırıp alttaki dışkı dolu küpe yarı beline kadar sokuluyormuş. 😞 İkinci kare tek kişilik hücre duvarda eskizi yapılmış tablo var. O tabloları da bu çizimleri sayesinde hayatta kalmış iki kişi çizmiş. Son karede ölüme gideceklerin tecrit hücreleri. Burada yatacak yer yok dimdik ayakta durmak zorundalar, işte bu da bir işkence çeşidi…

      Müzede gördüklerimiz vahşetin izleri. Üst düzey yöneticilerin ve ailelerin kafatasları, ölenlerin fotoğrafları. Dışarda bahçede de birkaçının mezarı var demiştim. İçim daraldı bahçeye çıktım. 

      Müze’den çıkışta kenar bir yere stant kuran * Survivor* olduğunu ilan eden bir Kamboçyalı ile karşılaşıyoruz. Hikayesi çok acı. Hala nasıl ve neden hayatta kaldım bilemiyorum diyor. Yaşadıklarını kitap yazarak anlatmış. 

      Kısaca öğrendiklerimiz; 1933 doğumlu Bou Meng hayatta kalan 7 kişiden biri. Her türlü makinenin tamirinden anlıyor. Kızıl Khmerler onu önce başka yerlerde çalıştırıyorlar sonra merkezdeki kamplarda…Özellikle de daktilo tamirini biliyor. Mahkumlara itiraflarını daktiloda yazdırdıkları için çabuk bozuluyor Mey (okunuyor) amca hemen tamir ediyormuş.

       Buna rağmen yine de sebepsiz onu da S-21 e alıyorlar iki hafta işkence görüyor artık ölsem dediği günler geçiriyor sonunda evet ajanım diyor. Daktilo tamiri hayatını yine kurtarıyor ve ölmüyor. Hiç sevinemiyorum zira eşim burada işkence ile çocuklarım açlıktan öldü. Ben de şimdi yaşadıklarımı yazmamın bir görev olduğunu düşündüğüm için kitap haline getirdim diyor. Ama çığlıklar her gece kafasında, yaşadığı işkenceler rüyalarında ona eşlik etmeye devam ediyormuş… Fotoğrafını izin isteyip çekiyor veda ediyoruz.

Kamboçya- Phnom Penh-Tuol Sleng Soykırım Müzesi
Kamboçya- Phnom Penh-Tuol Sleng Soykırım Müzesi- Survivor *Bou Meng*

      S-21 i arkamızda bırakıp yüzümüzü aydınlatacak altın renkli şıkır, şıkır Royal Palace- Kraliyet Sarayına çeviriyoruz. Saray günümüzde Kral  Norodom Sihanouk ve Kraliçe Akka-Mohesey Norodom Monineath’ın yaşamını sürdürdüğü yer… Saray 1866 yılında şimdiki Kral Sihanouk’un büyük babası Kral Preah Bat Norodom tarafından yaptırılmış. Elbette Fransız sömürgesi oldukları dönemde Fransızların göz boyaması…

      Sarayın yerinin seçimi özel bir kurul tarafından yapılmış. Kurul eski şehrin yerini uygun görmüş. Zira tanrı soyundan gelen ve tanrıların vasıtasıyla ülkeyi yönetecek olan kralın yaşadığı yer onun cenneti olmalıydı. Kurulda kimler varmış bakalım; Bakanlar ve astrologlar. 😉 Ama gerçekten cennet gibi bir yer…

Kamboçya- Phnom Phen Royal Palace
Kamboçya- Phnom Phen Royal Palace Kraliyet Sarayı

Bir iki yönden daha fotoğraf ekleyeyim gerçekten çok güzel. Kraliyet sarayının ve diğer yapıların hepsi gezilemiyor. Kraliyet sarayının en görkemlileri olan taht odasını kapıdan görüyorsunuz ama fotoğraf çekmek yasak. Sarayın 60 metre yüksekliğindeki kulesinde görülen dört yüzlü Brahman’ın yüzü. Sarayın çevresindeki diğer yapılar genelde devlet daireleri, Kraliyet hazine binası, yabancı devletlerden gelen hediyelerin sergilendiği yapılar ile birkaç tapınak. Bahçe dizaynı Fransızlardan örneklenmiş. Sarayın alınlık kısmı ile kabul salonunun alınlıkları çok güzel.

Sarayın kuzey kısmında Gümüş Pagoda veya Zümrüt Buhda Pagodası diye adlandırılan basamakları İtalyan mermeri tabanı gümüş plaka olup göremediğimiz pagoda yer alıyor… Alt ilk karede çan kulesi gibi olan da Stupa’nın arkasına bakarsanız yekpare duvar, duvarda da freskler var.

      Bu duvardaki fresklerde Hint destanı Ramayanadan bölümler işlenmiş. Güney Doğu Asya’daki en uzun ve büyük duvar freskleriymiş. Son fotoğrafı Önder’cim panoramik almış. Çok da güzel olmuş teşekkürler hayatım. Fresklerin uzunluğu 642 metre eni 3 metreymiş ve 40 Kamboçyalı sanatçı tarafından yapılmış. 

      Şaşırtıcı bir şekilde Pol Pot ne saraya ne de Pagodaya zarar vermemiş. Saraya ilk sahibinin Kral Norodom anıtı ile veda edelim. Anıtı da Fransa Kralı III. Napolyon armağan etmiş 1875.

Kamboçya- Phnom Phen- Royal Palace
Kamboçya- Phnom Phen- Royal Palace Kral Norodom heykeli

      Kamboçya’ya, Başkent Phnom Phen’e elveda demeden önce son söz yazmalıyım.

      Peki savaş bitti Pol Pot kaçtı. Yaşananlar yanına kar kalacak mıydı? Evet kaldı bile. Adam 17 yıl Tayland’da yine bildiğini okumaya devam etti en sonunda 1998 yılında 73 yaşındayken Uluslararası bir mahkemede yargılanacağı kararı çıkıp tutuklandıktan iki gün sonra eşi tarafında ölü bulundu doğruysa kalp krizi dediler. Birleşmiş Milletler destekli bir mahkeme, yalnızca bir avuç Kızıl Kmer liderini insanlığa karşı suçlardan ömür boyu hapse mahkum etti. 

       Ve peki Kamboçya özgür oldu mu? Hayır yine özgür olamadı. Bu kez Birleşmiş Milletlerin gözetiminde yeni bir dönem başlar. Geçici olarak kurulan kukla hükümet 1991 yılına kadar hüküm sürer. Ancak 1991 yılından sonra özgür ve bağımsız bir Kamboçya’dan bahsedebiliyoruz. Yani 1430’lu yıllardan bu yana yaklaşık 700 yıldır yaşananlarla günümüze kadar gelen bir İmparatorluğun hazin sonu da gelmiş oluyor… Elveda Kamboçya tarihinde sahip olduğun tüm güzelliklerinin yanında kötü anılara da sahip olman kaderinmiş. Güzel günlerin olsun diliyorum.

       Bizler de daha önce bahsettiğim gibi akşam uçağı ile Vietnam’a dönüyoruz. Buraya kadar sabırla takip ettiğiniz için minnettarım.

       Hep beraber daha güzel günlere ve başka yazılarımda buluşuncaya kadar esenlikle sevgiyle kalınız. 💞💞💞

KAMBOÇYA-3

Tonle Sap Gölü

         Kamboçya’nın Siem Reap şehrindeki Muhteşem tapınakları gezdikten sonra sırada Tonle Sap gölü ziyareti var. Kamboçya halkının yaşamlarını derinden etkileyen müthiş balık rezervleriyle geçimlerini sağlayan Tonle Sap gölünü ve halkın yaşam ortamını görmeye gidiyoruz. Tarih 27 Ocak 2017 Kahvaltı sonrası otobüsümüze bindik teknelerin kalktığı yere Chong Khnies’e gideceğiz. Siem Reap’tan yaklaşık 15 km. kadar bir mesafede ama burada trafik hızı düşük yollar pek güzel olmadığından 2-3 saatlik bir yolumuz var.

       İlk mola yerimiz harika bir lotus tarlası oldu. İnanılmaz güzellikte. Ve en önemlisi de Lotus çiçeğinin yenebilir tohumu olduğunu öğrendik. Tadı taze fındık gibi çok güzel. Ama her zaman kabul gören bir sözümüz *Taş yerinde ağırdır* burada da geçerliydi. 😁 Neyse en azından tadını öğrendik. Tohumlar oluştuğunda baş kısmı henüz sarıdır. Bir müddet sonra yapraklar bir iki dökülmeye baş kısmı yeşil olmaya tohumlar da olgunlaşmaya başlar. Yine de daha çiçek başındayken hasat edilirmiş. Görelim…

      Lotus yetiştiriciliği bu yörede hayli gelişmiş, çevrede daha da büyük araziler var. Bölge halkının evleri iskeleler üzerinde kurulu. Zira muson yağmurları döneminde su seviyesi hayli yükseliyor. Ayrıca etraf göle dönünce de tabii tarlayada kayıkları ile gidiyorlar. Yaşamlarından oldukça memnun olduklarını söylediler. İnsanoğlu her şarta ayak uydurmayı biliyor vesselam. Ava giderken avlanan Alev fotosu ile birlikte evler…

      Tarla neredeyse çepeçevre sazlıktan yapılma bungalov misali kulübelerle donatılmış. Ve evet yine içinde sadece hamak var. Bu iki güzel çocuk bana lotus çiçeği getirdiler ben de fotoğraflarını çektim…

Kamboçya- Siem Reap   Lotus tarlası
Kamboçya- Siem Reap Lotus tarlası

      Artık göle doğru yol alıyoruz. 

      Tonle Sap Lake; *Büyük özsu* anlamındaki Kamboçya’nın hatta Güneydoğu Asya’nın en büyük tatlı su gölü. Burada da karşımıza Mekong nehri çıkıyor. Ülkeyi 300 km kat ederek gelir ve Tonle Sap’a bağlanır. Aralarında müthiş değişik bir bağ, bir doğa mucizesi vardır. Mekong nehri muson yağmurları yağdığında sularını denize doğru değil de Kamboçya’nın içlerine doğru ters akıtır. Bu sular Tonle Sapa dökülür ve gölün yüzölçümünü neredeyse 3-4 katına çıkarır. Yağmurlar bitip kurak dönem başladığında Mekong nehri bu kez sularını geri alır. Bu güzel denge balıkların yumurtlamak için göle doğru göçünü, beraberinde de sayısız su kuşlarını göle çeker. Kamboçyanın meşhur kedi balığı ile neredeyse 250 çeşit balık bu gölün ana kaynağıdır.

       Tonle Sap’ta yüzlerce köy ve orada yaşayan sayısı bilinmeyen aileler var. Köyler genelde yüzer ve sabit evlerden kurulu. Biz Chong Khnies ya da Kneas yüzer köyünü ziyaret edeceğiz. Geçimlerini gölden sağlayan halkın tüm yaşamları su içinde geçiyor. Gölde yaşayan etnik grupların çoğu Vietnam savaşından kaçıp gelenler diğerleri de Çam’lar ile Khmerler.

      Kamboçyada yerleşik Vietnamlılar kmerlerin zulmüne uğrayıp Vietnam’a göçe zorlandılar. Uzun süre kamplarda kalan Vietnamlıların ellerindeki her şeyleri alınıp Kamboçya vatandaşı olduklarına dair sahip oldukları kimlikleri yok edildi. Artık kim olduklarını ispatlayacak hiçbir şeyleri kalmamıştı. Vietnama gittiler ama Kızıl Kmerler düşünce Kamboçya’ya evlerine geri dönmek istediler. Ne yazık ki, kimliksizdiler. Kamboçyalılar tarafından hoş karşılanmadılar. Ayrıca paralarıyla bile toprak satın alamadılar. Kanunlar açıkça vatandaşlık belgesi istiyordu. Ama bir tek su için ses çıkarmıyorlardı. İnsancıklarda çareyi böyle su içinde yüzer evlerle yaşamakta buldular. Üstelik Vergiye de tabi değillerdi. Zira Kamboçya hükümeti gölde yaşayanlardan vergi almıyordu.

      Artık görelim, Motora bindik Siem Reap nehrindeyiz ve Tonle Sap gölüne doğru gidiyoruz. Sol alt fotoğraf motora bindiğimiz yer, yanındaki balıkçı motoru, sağ üstteki mezarlık suda kaymasın diye önüne set yapmışlar. Diğerleri Siem Reap nehri boyunca gördüklerimiz. Ah evet peşimizdeki motorlar da var.

      Balıkçı motoruna dikkat edin dedi rehberimiz şaftı uzundur. Hem titremeyi engeller hem az yakıt harcar hem de kurak dönemde suyun derinliği 2 metreye kadar inice çamura değmeden çalışır dedi. Yağışlı mevsimde derinlik 20 metreyi bulurmuş. Henüz Siem Reap nehrinden çıkmadık ama göl göründü. Çıkışa yakın bu yerler balık satış yerleri. Balıkçılar hemen paraya çevirmek için en yakın balık satış yerine buralara geliyorlar. Alttaki ilk fotoğraf. Son fotoğraftaki eve dikkatli bakın yaşam koşullarında epey ilerleme kaydetmişler. Birkaç fotoğraf daha paylaşınca nedenini söylerim.

      İçinde yaşandığına göre elbette ev, hem de yüzer ev rengarenk yaşam şartlarına inat edercesine de zevklerine göre süslü… Hepsinin çatısı teneke kaplı yağmurlarda çok ses yapar ama çocuklar alışmıştır. Zaten evleri görünce hemen aklıma çocuklar geldi. Muson yağmurları sel getirdiği zaman çok dikkatli olmak gerek dedim. Yerel rehberimiz zaten en çok çocuk ölümleri o dönemde oluyor. Aile babası olan ya da yetişkin erkeklerden yasaklı madde içen çok olunca uyuşup kalıyorlar sel geldiğinde takip etmeyince felaketler başlıyor dedi. 😤 Anneler her zamanki gibi garantici şu fotoğrafta olduğu gibi çocuğuna canyeleği giydirmiş. Aslında yüzer evler sabitlenmiş yani birbirlerine çarpma yer değiştirme durumları kendileri istemedikçe olmuyor sağlam yani.

Kamboçya - Siem Reap Nehri  Chong Kneas yüzer köyü
Kamboçya – Siem Reap Nehri Chong Kneas yüzer köyü

      Yüzer köylerde hayat yine de hiç kolay değil. İçme suları yok gölün suyunu arıtıp kullanıyorlar. Çamaşır, bulaşık yıkanma ve def-i hacet hepsi aynı yere. Zor, hem de çok… Ayrıca her iş için tekneye gerek var. Marketleri var gidilecek, çocuklar arkadaş edinmiştir birbirlerine gidecek hatta okula gidecekler evet okulu bile varmış. Rehberimiz birazdan görürüz dedi. Sabahın erken bir saatinde geldiğimiz için çoğu evde ailecek kahvaltı yapıyorlardı. Son kare kapak olsun keyfe bakınız.😁

      Bir saate yakındır dolanıyoruz, şu ev, bu ev derken aaa demişim yüzer kilise. Elbette Vietnamlılar Konfüçyüsçüydüler ama hristiyan olanları da az değildi. Bu kilisenin adı da Galilee Church tam yanındaki yüzer ev de karakolmuş sağ alttaki kare…🤔 Kamboçyalılar budist olduğuna göre tapınak da görebiliriz dedim ve evet Altın Pagoda karşımızda sağ üstteki fotoğraf. Önemli kurumlardan bahsetmişken okulu da eklemem lazım. Tabelasında; Vietnam İlköğretim Okulu yazıyor ilk kare, tercümanım Google amcam sağolsun.

      Evet yukarılarda bahsettiğim yaşam koşullarındaki ilerleme damlardaki güneş panelleri…

Yerel rehberimize peki bu insanlar nasıl sosyalleşiyor dediğimde karaoke çok sevilir bir de barları var dedi. İşte buyrun.

Kamboçya - Tonle Sap gölü Chong Kneas yüzer köyü
Kamboçya – Tonle Sap gölü Chong Kneas yüzer köyü Karaoke bar

      Yavaş yavaş geri dönmeye başlıyoruz. Her zaman olduğu gibi hediyelik eşya almak için uğradığımız yüzer ev aynı zamanda restoran. Bir de timsah yetiştiriciliği yapıyorlardı. Elbette ayakkabı, çanta yapımı için. 😤  Motordan inmediğim gibi fotoğrafını bile çekmedim. Neyse yola devam.

      İnsanlar bir kedim bile yok diyemez 😉 İlk kare köpek görmüştüm de ilk kez kedi gördüm. Deniz olsa da yüzsek de diyemez pek güzel yüzüyorlar ikinci kare. Ayrıca dünyadan da bir haber değiller Tv izliyorlar çanak antenleri var son kare. Desem de böyle bir yaşam gerçekten de çook zor. 

Geri dönerken aksi yönde gidiyoruz kıyı gözükse de sık ağaçlık mangrov denen ormanlık alandan geçiyoruz. Mangrov gel-git olayları nedeniyle oluşan haliçler veya bataklıklarda gelişen bir çeşit ağaç türlerine ve oluşturdukları ormana deniyor. Köy halkı burada balık avlanıyor, karides için tuzak kuruyor ve sel geldiği zaman da buraya sığınıp korunuyorlar.

      Motora bindiğimiz yere gelirken ve geldiğimiz yerin fotoğrafları.

      Evet Tonle Sap gölü ve yüzer köy Chong Khnies’a veda edip başkent Phnom Penh’e doğru gidiyoruz. Aşağı yukarı 4.5 saatlik yolumuz var… Yerel bir restoranda mola verdik.  Yeni bir sabah Phnom Penh’de görüşmek üzere size tipik bir yöre eviyle hoşçakalın diyorum. Çatısındaki horoz heykellerine bakılırsa Portekiz kökenli bir aileye ait olmalı…Bizim Karadeniz evleri gibi. 

Kamboçya - Siem Reap
Kamboçya

Sevgiyle kalın. 💞💞💞

KAMBOÇYA-2

Arayı soğutmadan geldim. Apsara dansçıları izlemiş otobüsle Angkor Wat’a doğru gidiyorduk. Tarih hala 6 Ocak 2017. Otobüsten indikten sonra yine ağaçlıklı toprak bir yolda biraz yürüdük. Angkor Wat’ın bu sevimli 👶🏽 yüzle bizi karşılaması çok hoşuma gitti. Bakışın güzelliği, yapraklar sanki tokası gibi durmuş, biberonu 🍼 da yanıbaşında.

Kamboçya- Siem Reap
Kamboçya- Siem Reap

Angkor Wat;

Tapınak Şehri anlamındadır. Khmer İmparatoru II. Suryavarman (1112–52) tarafından tam 900 yıl önce inşa edilen ve Budist tanrıları Vishnu’ya adanmış Dünyanın en büyük ve ilk tekil dini yapısı, mühendislik dehası olan muhteşem bir kültürel miras. Ve hala Kamboçya’nın manevi merkezi olmayı sürdürüyor.

Ağaçlar bitip açıklığa çıkınca görüntü inanılmazdı. Bizi karşılayan bu kez yılan Naga ile aslanlardı. İkinci fotoğrafta gördüğünüz upuzun yolu yandaki su kanalları nedeniyle yapılan asırlık köprüden geçerek kat edeceğiz.

       Angkor Wat’ın dış duvarına geldik. İçeri adım atacağız heyecanım arttı. Kolay değil yani yüzyıllar öncesi inşa edilen ve Tanrıları (Koruyucu Tanrı) Vishnu’ya adanmış, ülkenin bayrağında bile yer alan dünyanın en büyük ve muhteşem tapınağını göreceğiz.

       Belgesellerde çokça izlemiştim ama inanın yakından görecek olmam beni tarifi imkansız duygulara sevk ediyor. Altta görülen fotoğraf Angkor’a dış giriş kapısı ana tapınak girişi değil. Yine de görüldüğü gibi galerilerden oluşmuş. Görsel Önder Kaplan. Teşekkürler hayatım. ❤️

Kamboçya- Siem Reap- Angkor Wat
Kamboçya- Siem Reap- Angkor Wat Çevre ilk girişi

       Angkor Wat’ın yönü diğer tapınaklardan farklı olarak batıya dönüktür. Batı da birçok bilim insanın düşüncesine göre ölümün yönüdür. Bunu da şöyle desteklemişler; Tapınaktaki alçak kabartmalarının Hindu cenaze törenlerindeki bir uygulama olan saat yönünün tersine hareketi temsil edercesine işlenmiş. Ayrıca Vishnu’da batı yönü ile ilişkilendirilince Angkor Wat’ın hem tapınak hem de II. Suryavarman’ın için türbe olduğu kabul görmüştür.

       Dış duvar denen yer fotoğrafta gördüğünüz gibi galerilerden oluşmuş dolayısıyla birkaç girişi var. Biz sağdan gidip girince karşımıza bu görkemli tapınağın adanmışı -sahibi bile sayılır-8 kollu Vishnu heykeli çıktı. İnsanlar yoğun şekilde tütsü yakıp hediye bırakıyor, dilek diliyorlar. Khmerler için su tanrısal bir kıymetti öyle ki, o dönemlerde bu Vishnu heykelinin tepesinden akan suları kutsaldır diyerek tapınağın dışına akıtırlar, insanlar da kutsal kabul ettikleri bu su ile yıkanırlardı.

Kamboçya- Siem Reap- Angkor Wat
Kamboçya- Siem Reap- Angkor Wat 8 kollu Vishnu

       Bizde fotoğraf çekip soldan devamla dışarı çıktık. Manzara yine muhteşem ve yol uzun görünüyor ama sadece 400 metreymiş.😁 Sağdaki ilk fotoğrafta görülen yapının aynısı karşısında da vardı yani simetrik iki taneydiler. Genelde kütüphane deniyor ama bilgilendirme yeri desem daha doğru olacak. Tapınağa gelenler tapınakta nasıl dolaşıp ibadet edecekleri ile ilgili prosedürü öğreniyorlarmış. Fotoğrafa tıklayınca büyüyor. 

       Ali İhsan rehberimiz burada fotoğraf çekiniz, gün batımını da buradan alacağımız için farkı görürsünüz dedi. Ben hemen harekete geçtim tabii. Her iki yönden de çektim 5 kubbenin birlikte görüntüsü muhteşem. Günbatımı’ndaki manzarayı hayal edemiyorum. İkinci karedeki hanım çok hoştu kadraja dahil ettim sanırım Angkor Wat avucumun içinde pozuydu. 😉

       Burada oyalanırken de bilgileri almaya başladık. Ankor Wat’ın yapımı II. Suryavarman İmparatorluğunun fetret dönemidir. Zira Tonle Seap gölünün alt kısmında yaşayan Cham’larla savaşlar devam etmektedir. Tam 30 yıl sürer bu arada II. Suryavarman Hindu dinine inandığı için tapınağı ona göre inşa ettirir. Ancak bitirmek için ömrü vefa etmez ölür.

       II. Suryavarman ölünce yerine geçen VII. Jayavarman Champan’ları yener, ülkesini eski şaşaalı dönemine yükseltir. Bu arada din olarak da Budizm’i kabul edince Angkor Wat Tapınağını kendi inancına (Budizm) göre tamamlatır. Neticede Angkor Wat’ın yapımı toplamda 50 seneyi buluyor. 

       Angkor Wat’a ana kapıdan mozole olarak yapıldığı için giremiyoruz zaten tahtalarla çevirmişler. O zaman ben de kapının kabartmalarını ilk Asparayı paylaşayım.

       Angkor Wat da 3 katmanlı bir yapıdır. Bu üç katman daha önce bahsetmem lazımdı Lotus çiçeğini ifade ediyor. Ortadaki büyük sivri kule de lotusun tomurcuğunu temsil ediyor. İlk kat için basamakları çıkıyoruz. Dünyadaki en fazla işlenmiş bas rölyefler buradadır ve toplam alanı 1000 m² yi bulur. Bu kısım rölyeflerde II. Suryavarman dönemi ve Hinduizm işlenmiş. Rehberimiz özellikle burayı çekin Hint destanı Ramayana’dan özellikle Krishna’nın mitolojik savaşlarından bahseden sahneler var dedi. O kadar kalabalık ki birkaç rölyef ancak çekebildim.Hoş yılların yıpranmışlığı ile parlayan rölyeflere vuran ışık yansıması da görüntülememi engelledi… Bir de saatlerce durup selfi çekiyorlar. 😞

       Anlatmaya devamla; Angkor Wat ayrıca mimari yapısı ile de ünlüdür. 65 metre yüksekliğindeki kulesiyle kabul gören mühendislik bilgilerine ters düşen bir mimariye sahip. Zira belirgin bir temeli yok buna rağmen kendi halkı olan Khmerlerden bile daha fazla yaşadı ve hala yaşıyor. Yani inanılmaz bir mühendislik dehası.

       Kulelerin yapımında kullanılan kum taşları zaten tonlarca ağırlıkta. İç katları için şekil verilmesi ve işlemesi çok kolay laterit blokları kullanmışlar ama onların da kum taşlarından kalır yeri yok neredeyse aynı ağırlıktalar. Kısaca Angkor Wat gevşek bir kumda inşa edildiği halde bu kadar ağırlığa rağmen neden batmıyor? İşte mühendislik harikası burada başlıyor.

       İnsanlar Siem Reap nehrinden Angkor Wata kadar gelip onu da çevreleyen 5 km çapında 195 metre genişliğinde kanal kazdılar. Bu dev kanala hatırlayalım*Baray* diyorlardı, su kütlesini de yağmur sularını biriktirerek elde etmişlerdi. Angkor Watın dört bir tarafını çevreleyen bu kanal veya hendekler iki milyon metre küp su tutabiliyor. Peki bu su kütlesi tapınağı nasıl destekliyor?

       Angkor Wat’ın altındaki kuru kum tapınağı ayakta tutmak için destek veremez çökmesine sebep olur diyen günümüz mühendisleri: Eklenen suyun kum tanelerini birbirine yapıştırarak yumuşak zemini beton kadar sert yaptığını ve böylece milyonlarca ton ağırlığı taşıyabildiğini düşünüyorlar. Kısaca yağmur yağdığında hendekteki su toprağa sızarak toprağı sertleştirince çökmesini önlemiş dolayısıyla tapınağında zemine gömülmesini engellemiş oluyor. Zamana göre müthiş bir zeka…

       Siem Reap nehrinden insanların açtığı bu kanallar Angkor Wat’ın dört bir yanını çevreler demiştik. Kanalların ya da hendeklerin açılış sebeplerinden bir diğeri de şu; Tapınaklar, vahşi hayvan dolu bir orman ve her yere kol atan kökleri ile devasa büyüklükteki spunk ağaçları ile kaplı bu yerde kurulmuştu. Kökleri hızla yayılan bu spunk ağaçlarının tohumları da uçup çevreye çok yayılırsa tapınaklara, vahşi hayvanlar da insanlara zarar verir endişesi ile açılmıştır ve o nedenle de genişliği 195 metredir.

       Gezmeye devamla buradaki galerilerde Hinduizm heykel ve rölyefleri göreceğiz demiştik. Galerilere girip çıktıkça çoğunun içinin boş olduğunu gördük. Taylandlılar zamanından beri yağmalandığını, sökülüp tarihi eser olarak satıldığını öğrendik. Bir çoğunun yerine çakmaları yapılmış.🤷‍♀️

       Birçok galerinin içi boş ama yine de duvarları rölyeflerle dolu, hiç boş duvar yok gibi. Galeri koridorunu çekerken aniden bu kırmızılı hanım çıktı sanki özel olarak çekim gibi. Müsaade etti silmedim. Birinde de Buda’ya ibadet yeri vardı. Tütsü yakanlar…

       Bu katta 4 elementi (hava, su, toprak, ateş) ifade eden 4 havuz var. Üst düzey kişilerin kullandığı biliniyor. Bomboş bir alan olunca dikkatim hemen kenarında oturan turuncu giysili Budist rahibe kaydı. Ama fotoğrafı büyütürseniz havuz da görülüyor. İnananlar önce belirli bir ücreti daha doğrusu yardımı kutuya atıyorlar. Sonra rahip kırmızı renkli örgü şans bilekliğini takarken bir sürü şey mırıldanıyor sanırım mantra söylüyor, ardından elindeki tüylü fırçayı yanındaki su dolu tasa sokup insanları onunla ıslatıp kutsuyor. Görelim…

       Evet artık ikinci kata çıktık ve manzara… Devasa bir kule eteklerinde oturanların yanı sıra yine güzel bir model şanslıyım. 🧿🧿🧿

       Anlatıya devam. Gördüğümüz bu kubbeler toplam 5 tanedir, dışardan daha iyi görünüyordu elbette. Hepsi Meru dağını simgeler ve biz şu anda Meru dağının eteklerindeyiz. Meru dağı aynı Türkiyemizdeki Olimpos dağı gibi tanrı ve tanrıçaların yaşadığı yerdir.

       Meru’dağından aşağı indikçe sıra dağlar vardır sonra nereye ulaşılır? Evet denize. İşte ilk gelişteki su dolu kanallar da onların denizi, okyanusudur. Buradaki en yüksek ortadaki kubbe 65 metreye ulaşır. Fotoğraf koyalım daha iyi anlaşılır. Sağı ve solu ile köşe bir kubbe, tepesindeki kapının kenarlarında bile apsara rölyefleri görülüyor süslemesi olmayan tek taş yok. 

       Evet şimdi fotoğrafa bakınız en tepede kulelerde tanrı heykelleri vardır ve tanrıya giden yol meşakkatlidir, zordur. Dimdik çıkan merdivenlere dikkat edin sırf o nedenle basamaklar çok sığ ve dar yapılmıştır. Tabii o dönemde sadece seçilmiş din adamları tepeye çıkıp tanrı heykellerinin yanında ibadet etme şansına sahip oluyorlardı. Çok düşen olduğu için diğer tarafta özel basamaklar yapılmış. Biz çıkmadık, gurbet ellerde bize aksiyon gerekmez dedik. 😁

Kamboçya- Siem Reap- Angkor Wat
Kamboçya- Siem Reap- Angkor Wat

       Üç galeri olarak inşa edilmiştir demiştik. Aslında bir tane daha vardır dedi rehberimiz; Ve insanın çıkması en güç olan galeridir. Orada Tanrı vardır… İnsan ilk önce kendini, nefsini terbiye eder ondan sonra yukarı çıkar. Doğru söze… 👏👏👏

      Angkor Wat apsaralarıyla da ünlüdür.

       Her biri eşsiz güzelliktedir ve birbirlerine de benzemezler. Sayıları 200 kadar olan apsaraların saç modelleri de farklı, farklıdır. Gerçekten de ben bile çekerken aynıdır diye atladıklarımı rehberimizin ikazı ile sonra dönüp birkaç tane daha çektim. 

       Artık dönüş zamanı geldi 3. kata da çıkmadığımıza göre aşağı inelim. Haydi hep beraber aşağıdaki kapıdan çıkacağız. Gördüğünüz gibi her duvar işlemeli.

       İlk girişte gördüğümüz ağaçlıklı yere çıktık. Yolda gelen Budist rahiplerle selamlaştık ve Günbatımı’nı çekmek için bekliyoruz.  

       Yavaş yavaş gün batmak üzere ışığın güzelliğine bakınız, ben bir o yana bir bu yana koştururken elbette değişti. Ama olsun tüm koşturmalarıma değdi doğrusu… Angkor Wat en çok fotoğrafı çekilen ve izlenen bir tapınak olmasına rağmen hiçbir şey bu muhteşem tapınağı yerinde görmekle bir tutulamaz.

       Peki yüzyıllarca terk edilmiş ormanın bu kadar sarıp sarmaladığı tapınaklar özellikle Angkor Wat nasıl gün yüzüne çıkmış. Aslında hiç terk edilmemiş. Khmer yerlileri ve keşişler tarafından biliniyormuş. Hatta deniyor ki, Cham’larla savaş, Siyamlıların saldırıları derken ülke zayıf düşer. Angkor’unda kuşatılması ile bu kez başkentlerini Phnom Penh’e o zamanki adı Lövek’e taşınırlar. Böylece Angkor kaderine terk edilir… Ta ki XVI. Yüzyılda ormanda ava çıkan bir Kamboçya kralı tarafından keşfedilinceye kadar. Üstelik o dönemlerde tüm şubeler altın kaplamaymış. Hayret nasıl bırakmışlar hem de altın.🤔😉

       Ama tüm dünya Angkor’un varlığını 1858 yılında Fransız doğa bilimci Henri Mouhot’un yazdığı günlüklerinden öğrendi. Mouhot Mısır Piramitleri ile mukayese etmiş, hatta mutlaka bir batılı yapmıştır demiş. Ama yine de Angkor’daki muhteşem kalıntılar mutlaka görülmelidir diyerek Angkor’u popüler yapmıştır.

       Rehberimiz artık çıkışı maymunlar kapısından yapacağız çantalara, eldeki paketlere dikkat edin maymunlar kapabilir dedi. Aynen çıkışta  deneme yapıp elindeki fıstık paketini göstermesiyle maymunun kapması bir oldu. Şirin şey. 

       Bu güzel Günbatımı ile Angkor Wat’a elveda diyoruz. Rehberimiz Ali İhsan otele gitmek istemeyenleri barlar sokağına bırakacağız deyince bu kez hadi biz de gidelim dedik. Kapkaç’ın olduğu hiç tekin bir yer olmayan sokağa adım attık. Ben fotoğraf makinamı çantadan çıkaramadığım gibi etraftaki insanlardan da hayli tedirgin olduk.

       Etraf hayli gürültülü ve bir o kadar da kalabalıktı. İnsanlar sokakta yemeye alışkın olduklarından dükkanlar haricinde seyyar satıcılardan da alış veriş yapıyorlardı. İnanılmaz şekilde leblebi çekirdek yer gibi böcek yiyorlardı. Bir ikisini Önder’ciğim çekmiş ekleyeceğim. Bir kız da erkek arkadaşının tüm ısrarlarına rağmen kavrulmuş akrep 🦂 yiyemedi. Ayol hatır için çiğ akrep bile yenir dedik anlamadı ama gülüp ucundan ısırdı. 🤣🤣🤣

       Kısa bir tur sonrası tuk tukla yaptığımız pazarlık sonrası 5 dolara 💸 biz de otele döndük. Yarınki rotamız Tonle Sap gölünde görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞

KAMBOÇYA-1

Halong Bay’a veda edip (Kamboçya) Siem Reap’e gitmek için Hanoi havalimanına doğru yola çıkacağız dediğimde Vietnam’daydık ve tarih 25 Ocak 2017 idi… Aynı gün Hanoi’den yerel havayolları ile bir buçuk saatlik bir yolculukla Siem Reap Havalimanına indiğimizde ise akşam olmak üzereydi… Yerel rehber eşliğinde otelden önce güzel bir restorana akşam yemeği için gidiyoruz.

Siem Reap’te The square 24 adında harika bir restorandayız. Ambiyans çok güzeldi paylaşmadan geçmek istemedim. Bakınız bizi çok güzel karşıladılar. Masa düzenleri çok güzeldi. Bu güzel akşam sonrası otelimize gittik.

Kamboçya’yı bizim yaştakiler *komünist gerilla kızıl Khmerler ve onların kurucusu ölüm baronu Pol- Pot* ile hatırlarlar. Konuyu Başkent Phnom Penh’de ölüm tarlalarını gezerken anlatacağım. Yine de yaşananlar hafızalarımızda duruyor elbette…

       Kamboçya: Kamboçya’nın adı Sanskritçe eski bir kabile adı olan *Kam bu ja*dan geliyor. Başkenti Phnom Penh Türkçemizde Punom Pen diye geçiyor ben de öyle yazacağım. Ülkenin sosyo kültürel ve ekonomik olarak da en büyük şehridir ve Mekong nehri kıyısında yer alır. Nüfusu 15 milyon olan halk zamanında Hinduizmi benimsemişken sonradan Budist olmuştur.

Anaerkil aile yapısı hala geçerlidir. Khmerce konuşurlar. Yerel para birimi Kamboçya Riel’i ama dolar her yerde geçerli. Güneydoğu Asya’da yer alan ülke bir zamanlar Khmer İmparatorluğu idi. Şimdiki resmi adı Kamboçya Krallığı’dır.

       İşte tam da burada bir efsane yakaladım. Bilirsiniz efsaneleri severim ve okumayı keyifli kılar. Nasıl olsa efsanede geçen yılan Naga her yerde karşımıza çıkacak. Tamam başlıyorum.

       Kamboçya; Efsane bu ya, Hint okyanusunda yaşayan denizlerin hakimi Naga’nın okyanus gibi derin bir güzelliğe sahip adı Soma olan bir kızı varmış. Okyanusta yüzerken karşısına teknesiyle balık avlamaya çıkan Hintli genç Kaundinya çıkar. Kaundinya aniden önüne çıkan dünya güzeli Soma’yı görünce kalbinden vurulur. 💘 Elbette aşkı karşılıksız kalmaz. 👩‍❤️‍👨

Prenses Soma babasına Brahman Hintli genç Kaundinya’ya aşık olduğunu ve evlenmek istediğini ve eğer uygun görürse onlara bir de yurt vermesini ister. Okyanusların hakimi baba Naga evliliğe onay verdiği gibi evlilik hediyesi olarak hint okyanusunda bir bölgenin suyunu çekip ortaya çıkan toprakları onlara yurt olarak verir. Kaundinya’yı kral🤴Soma’yı da kraliçe 👸ilan eder. Kaundinya ardından bir başkent kurar ve ülkenin adını Kambuja koyar. İşte bu topraklarda böylece Kambuja (Kamboçya) Krallığı 👑 kurulmuş olur.

Sonuç; Her ne kadar efsanevi de olsa Kraliçe Soma’nın Kamboçya’nın 7. Yüzyıldan kalma *My Son* stelinde hem Khmerler hem de Chamlar tarafından tanınan ilk kraliçe olduğu kanıtlanmış. Aşk hep kazanıyor mu? 😉 Yazı uzun oldu ama kültürel mirasını gezeceğimiz Khmer İmparatorluğundan bahsetmeden geçmek de olmaz.

       Khmer İmparatorluğu;

       Khmer İmparatorluğu, 8-9. yüzyıllarda kurulup 1430 yıllarına kadar yaklaşık 500 yıl boyunca bulunduğumuz bu coğrafyanın tek hakimiydi. En çok bilinen, daha doğrusu bu güne kadar gelebilen en büyük kültürel mirası bırakmış ve ülkeye her biri 30 yıl hükmetmiş iki İmparatoru vardır. II. Suryavarman ile VII. Jayavarman. 13. Yüzyıla gelindiğinde İmparatorlukta çöküş başlar ve 15. yüzyıla gelindiğinde de çöker.

       Halkın beslenmesi için bu bölgede sürekli pirinç ekimi yapılıyordu hala da yapılmakta. O dönemlerde yılda 3 kez ürün alınıyordu ki sanırım hala öyleymiş… Ancak kışın yani muson yağmurları bittiği zaman suyu nasıl rezerve edeceğinizi bilmiyorsanız halkınızı da kuraklık sonucu açlık bekler. Ki 15. Yüzyılda Khmerlerin başına gelen de bu olaydır diye biliniyordu.

       2014 yılında Lidar denen lazerli araştırmalar sonunda çevrede iki büyük el yapımı *Baray* dedikleri, muson yağmurlarını biriktirip pirinç tarlalarını sulamakta kullandıkları su rezervuarları tespit edilince Khmerlerin kuraklık yaşamadıkları anlaşıldı. Ayrıca yaptıkları bu kanallarla mühendislikte ne kadar ileri oldukları da anlaşıldı…

       Çöküş sebepleri çeşitli nedenlere bağlanıyor. Yine Çin’den dünyaya yayıldığı düşünülen veba salgını, tarımda aşırı sulama sonucu suyun toprakta yıllarca biriken tuzu yüzeye çıkarıp ekinleri çürütmesiyle oluşan kıtlığın sebep olabileceği ileri sürülmüş. Kısaca hala Khmer İmparatorluğunun neden çöktüğü bilinmiyor.

       Khmer İmparatorluğunun o zamanki başkenti Angkor’du. 800’lü yıllarda kurulan Khmer İmparatorluğu tam bir tapınaklar imparatorluğu olmuş. Her gelen kral kendini daha üstün göstermek, tanrılara yakın olduğunu ispat etmek için bir önceki kralın yaptığı tapınaktan daha muhteşemini yapmaya çalışmış. İşte bizler de bu İmparatorluğun bıraktığı kültürel mirasları göreceğiz. 26 Ocak 2017 Perşembe gününde ve Siem Reap’tayız…

      Siem Reap;

Diğer ismi *Siam*. Evet Siem, bugünkü Tayland’ın eski ismi olan Siyam anlamına gelir. Reap ise *Yok edildi, yenildi* anlamındadır. Yani Siem Reap *Yenilen Siyam Halkı* demektir… Siem Reap adı ise 15. yüzyılda Taylandlıları büyük bir baskınla yenen Khmerlerin (Kamboçyalılar) şehri yeniden ele geçirmesiyle konmuştur.

       Kahvaltı sonrası büyük bir merakla beklediğimiz, Angkor Wat ve kökleri tapınakları saran, adeta yutan ağaçları görmek için otobüsümüze bindik ve ören yerinin merkezine geldik. Ali İhsan rehberimizle beraber ören yerini gezebilmemiz için (kısaca tüm tapınak yerlerinde geçerli bilet gibi düşünün) tüm gün boynumuzdan dahi çıkarmamamız gereken kimlik kartı için fotoğraf çektirmeye gidiyoruz. Garantili gezi…👍😁

Erken geldiğimiz için fazla sıra beklemedik. Rehberimiz; Güneydeki Tonle Om Gate kapısından giriş yapacağız kapı dar o nedenle otobüsümüz sığmaz sabah gezilerimizi minibüsle yapacağız. Sabahtan Anghor Thom, Bayon ve Ta Prohm, öğlen yemeğinden sonra Angkor Wat’ı gezmeye yine otobüsümüzle gideceğiz dedi…

      Angkor Thom; 

       Otobüsten indiğimiz yer genel ihtiyaç yeri ve aynı zamanda turistik eşya satış yeri… Genç kızlar hemen etrafımızı sardı, yöresel lotus eteği ve şalvarı satmaya çalıştılar. Etrafta filler de vardı, isteyen tüm bölgeyi gezmek için filleri veya tuk-tukları kiralayabilirmiş.

Ama tam karşımda gördüğüm manzara inanılmazdı. Kendimi bir an Alis Harikalar Diyarı’nda zannettim. Güney kapısı bu kadar muhteşemse içerisi kim bilir nasıldır diye düşünerek büyülenmiş gibi baka kaldım. Ardından sürekli fotoğraf çekmeye başladım.

Kamboçya- Siem Reap- Angkor Thom-South Tonle Om Gate
Kamboçya- Siem Reap- Angkor Thom-South Tonle Om Gate

       Kapıya kadar uzanan heykeller; Yüzlerinden de belli, fotoğrafta solda melekler sağda şeytanlar şeklinde konumlanmışlar. Kapı girişinde sağlı, sollu ikişer filli muhafızlar var. Bu heykel grubu ve görkemli kafalar ile dekoratif bir kapı olan Tonle Om Güney Kapısı gerçekten kaçırılmaması gereken bir manzara.

       İlk iki fotoğrafta görüldüğü gibi, yolun sağında ve solunda baray adını verdikleri su kanalları var ki dört bir tarafı aynı şekilde su ile çevriliymiş. Ben devasa boyutta kafaları görünce genel girişi atlamışım. Geri dönüp hemen çektim. İlk fotoğrafta solda 7 başlı Naga’yı yani yılan tanrıçayı yine bir tanrı tutuyor arkasında melekler. Kapının fotoğrafa göre sağ tarafında da yine yılanı tutatan şeytanlar var. Birçok girişte rastlayacağız. Buradaki görevleri şehri ve çevresini korumak.

1992 yılında Unesco Dünya Mirası Listesi’ne aynı yıl yağmalanma ve harap tapınakların çökme tehlikesi nedeniyle de Angkor Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesi’ne dahil edilmiş.

Öncelikle bilmeliyiz ki Angkor Thom’da bir şehir, Yükselme dönemindeki Khmer İmparatorluğunun en güzel ve son başkentidir. İmparator VII. Jayavarman tarafından yaptırılmıştır. Angkor Wat‘tan 100 yıl sonra yapıldığı halde en az onun kadar da ünlü bir komplekstir. Etrafı taş duvarlar ve 3 metre genişliğinde kanallarla (baray) çevrilidir. Angkor Thom *yüce şehir, büyük krallık* demektir ve gerçekten de o kadar genişmiş ve tahmini 9 km² deniyor.

       Yine VII. Jayavarman’nın yaptırdığı tapınak *Bayon* şehrin tam merkezinde hatta kalbinde yer alır. Kapı daha büyük bir duvarın parçası Angkor Thom’a giriş sağlayan beş kapıdan biri. Diğerleri; Takaov Kapısı (Batı Kapısı), Angkor Thom Kuzey Kapısı, Zafer Kapısı ve Khmoch Gte (Ölüler) kapısı.

       Fotoğrafta görülen kapıdan yürüyerek geçtik. Kapının arkadan görüntüsü ve bizi bekleyen rehberimizle minibüslere binip Bayon tapınağına doğru gideceğiz.

Bir kilometre kadar sonra karşımıza yine devasa boyutta gülen yüzler çıktı. Evet burası Angkor Thom’un tapınak kısmı Bayon…

     Bayon Tapınağı;

       12.Yüzyıl sonlarına doğru Kamboçyanın en kudretli, mimari dehası gelişmiş ve yüksek egolu kralı Jayavarman VII ‘nin yaptırdığı tapınak *Bayon*.  Tam 9 km²’lik bir alan kaplar ve birbirinin aynı dört kapısı vardır. Gotik tarzda inşa edilmiş 54 kulesi ile tam 216 devasa gülümseyen yüz vardır ve çepeçevre kısma dedikleri koridorlara sahiptir.

Bu eşsiz mimari tasarımlı kompleks Kral VII. Jayavarman’nı kendinden önceki krallardan daha üstün kılmıştır. Tam bu dönemde VII. Jayavarman, Mahayana Budizmine yakınlık duymuş ve Hinduizm’den Budizm’e geçmiştir.

       Kral VII. Jayavarman Bayon tapınağını ileri bir yaşta inşa ettirmeye başladığı için her dönem bir seviye işlemiş bakmış ki ömrü vefa ediyor ikinci, derken üçüncü seviyeyi yaptırıyor. Evet Bayon üç katmanlı bir yapı. Bir kat galeri, üst kat kare yapı ve en son Olimpos dağı benzeri Meru dağını temsil eden kubbeli tapınak yapıdır.

Ayrıca çok fazla mitolojik hayvan heykeli ve rölyefi de göreceğiz. Özellikle aslan başlı, kartal kanatlı mitolojik hayvan Grifon aslanı ve Naga adlı yılan heykelleri. Hepsinin görevi tapınağı korumaktır. Şu görkeme bakınız…

Öncelikle ilk kata çıkmadan çepeçevre duvar bas rölyeflerini görelim. İlk fotoğrafta duvarları yakından inceleyen insanları olduğu duvar. Sonra saat yönünde hareket edeceğiz diyen rehberimizin peşinden üst kata galeriye çıkıyor ve izleyip dinliyoruz.

       Bu rölyefler çoğunlukla günlük yaşam ve süreç içinde yaşanan savaşları anlatıyor. En güzeli bizim de yakında göreceğimiz Tonle Reap gölünde yaşanan savaş sahnesidir.

       Khmer İmparatorları 12. Yüzyıl da hem kendi içlerinde hem de dış güçlerle savaş yapmışlardır. Fetret dönemi gibi düşünebiliriz. Burada da hem Kral II. Suryavarman hem de VII. Javayarman’nın yaptığı savaşları görebiliyoruz. Bir araya gelen 30 ülke halkı bir dönem dağılıyor sonra II. Suryavarman ile VII. Jayavarman birliği tekrar topluyor. Her iki kral da otuzar yıl hüküm sürüyor. 13. Yüzyılda da çöküş başlar. Bu tapınakta İmparator VII. Jayavarman ülkenin birliğini sağlamak için yaptığı savaşları bas rölyef dediğimiz şekilde laterit taşının dış tarafına kazıtmış. Rölyeflere bakınız nasıl güzel, sonra anlatacağım.

Bizim de gidip göreceğimiz Tonle Seap gölü aynı zamanda deniz olarak da adlandırılır gerçekten de uçsuz bucaksız 12 bin m² lik alanı kaplar. Bu gölde ülkenin hakimiyetini sağlamak için çok fazla savaş yapılmıştır. Rölyefte bakınca görünen balıklar bir deniz savaşı olduğunu sembolize eder. Biz de o denizin Tole Seap olduğunu anlıyoruz.

       Sonra 12. Yüzyılda olduğunu giysilerinden anlıyoruz. Zira 13. Yüzyılda yapılan giysilerde Lotus benzeri eteklerde çift çizgi ve ucundaki püskülünde toplar vardır ki, onu da Angkor Wat’ta göreceğiz… En önemlisi ayrıntı; Burada denize düşenler Khemerliler oysa savaşı kazanan da onlar. Sebebi şu; Ülkeleri için ne kadar kan döktüklerini şehitlerinin çok olduğunu olayı ters betimleyerek anlatmışlardır.

       Bu savaştan sonra II. Suryavarman bu bölgede İndochina denilen yerde büyük hakimiyet sağlıyor. Sonra halkı buraya yerleştirip tapınaklar yapıyor. Bu bölgedeki bütün tapınaklar bir vergi toplama merkeziydi. Toplanan tüm vergiler tapınak vergisi adı altında buraya aktarılıyordu. Sistemin düzgün çalışmasını da tüm ülke halkının aynı dinden olması gösteriliyor %.95 Budist.

İkinci katmanda günlük yaşam alanları.

Alttaki fotoğraf iki katmandan çıkış öncesi kapılardaki Apsara’lar dikkat çekici. Apsara; Hiduizm ve Budizm’de bulutların ve suların ruhu olarak bilinir ve kadın olarak işlenir. Son fotoğrafı büyütürseniz yukarı çıkılan merdivenlerde görülüyor.

Bu yaşam yerine çıkmış gençleri görünce ben de kaçırmadım. Bir de model çekimi var gibi. 😉

23-IMG_9703

       En sonunda Kubbeli katmandayız.. Yüzlerin büyüklüğünü ve hepsinin gülen çehresini görünce istemsiz olarak sizde tebessüm ediyorsunuz. İnanılmaz boyuttalar. Bazı şeyleri yakından görmenin heyecanı çok farklı oluyor

       VII. Jayavarman’ın döneminde Angkor Thom’da yaşayanlar; kraliyet ailesi, askeri ve siyasi kişiler ve aileleri ile rahipler ile hizmetlilerdi. Kraliyet sarayı ve diğer yaşamsal binalar muhtemelen ahşaptan olmalı ki herhangi bir kalıntıları yok. 12. Yüzyılda Angkor Thom’u ziyarete gelen Çinli diplomat Daguan *Kamboçya Günlükleri* kitabında Angkor kraliyet kentinde nasıl bir yaşam olduğunu, kralların yaşadığı ihtişamı anlatmıştır.

       Rehberimiz bakınız şu gördüğünüz gülümseyen yüzlerin gözleri hepimizi takip ediyorlar hissi veriyor. İşte deniyor ki; Halkı takip eden, koruyan Avalokiteshvara’nın gülümseyen yüzüdür. Hatırlayalım, Avalokiteshvara aydınlanmış, insanlığa hizmet eden şefkat simgesi en yüksek Buda Bodhisattva’dır. Veya Tanrılar ile yakınım demek isteyen Kral VII. Jayavarman’ın yüzüdür.

Bir başka inanışta şöyle; Bayon yapılırken Khmer İmparatorluğu 54 eyalete bölünmüş. Kral da bu her şeyi gören gözlerle uzak eyaletlerdeki halkını izlemektedir. Gözler her yerde üstelik tam 216 adet.  👀 😉 Yerel rehber, el sürüp şans dileyebilirsiniz dedi. İçinizden amma abartmış deyip günahımı almayın… 😇 Elbette yukarılara kadar uzanılmıyor ama biz de kaideye el sürdük. 😉 Kesin yeni bir gezi dilemişimdir. Yüzlerin bir özelliği de gün içinde ışığın durumuna göre ifadelerinin değişmesi. Kısaca her zaman gülmüyor bazen kızgın ve asabi görünebiliyorlarmış. 😁

Angkor Thom’un görkemli tapınağı güler yüzlü Bayon’a veda ediyoruz. Bize hiç kızmadılar hep güldüler neden acaba? 😇 Kısa bir mesafe sonra çook geniş bir alana geldik.

       VII. Jayavarman’nın ordusunu selamladığı, halkın da tören alanı. Tanıtırken filler terası deniyor. Zira her taraf fil rölyefleri ile dolu. Gerçek  boyutta fil rölyef heykelleri görülmeye değer.

Yalnız fil değil aslanlar tavus kuşları ve mitolojik hayvan heykelleri de var.

Fillere bakarken tam karşılarında ağaçlar arasına saklanmış kuleler gördüm. (ilk kare) Sonra minibüslere bindik giderken yakından geçince fotoğrafını çekebildiğim üçüncü karede de, adı Ta Keo Temple olan ve Şiva’ya adanmış bitmemiş bir tapınak var. İkinci de onun kulesi gibi.

       Minibüslerden indikten sonra Ta Prohm’a gitmek için bir müddet yürümemiz gerekti. Yol ağaçlıklı ve güzel. Kulağımıza gelen müzik sesinin sahipleri renkli bir grupla karşılaştık. Ardından salıncak misali bir ağaç dalında oturan bu çocuk dikkatimi çekti…

       Az sonra yüzlerce yıllık ağaçların sarıp sarmaladığı hatta yıktığı taş blokların arasından geçip biraz düzgünce daha doğrusu az yıkık binalara geldik.

     Ta Prohm,

       Kral VII. Jayavarman Ms. 1181 de tahta çıktığında hemen inşaat işine girer ve ilk yaptırdığı tapınak Ta Prohm *ana Brahma* olarak da bilinen Rajavihara *kraliyet tapınağı* dır.

Bulunduğumuz bölgede 12. Yüzyılın başından 13. Yüzyıla kadar tam 200 tapınak yapılıyor diyerek rehberimiz anlatıya başladı. İçlerinde sadece Ta Prohm’da dikilmiş olan Stel’den bilgiler alınabilmiştir. Ve kompleksin anısına dikilen stel kuruluş tarihi olarak MS. 1186 yazar.

Bu tapınaklarda ibadetleri devam ettirebilmek için rahip gerekliydi ve bu nedenle işte buraya bir de manastır yapılmıştır. İlk fotoğraftaki bina hem rahip yetiştiren bir manastır hem de tapınaktır. Altındaki fotoğraf bir kütüphanedir. Ta Prohm’un her girişinde bir kütüphane mutlaka vardır. Bu bölge ana eğitim binasıdır.

Üçüncü fotoğraftaki ağaca Kamboçya’da Spung ağacı denir. Kökleri 100 metreye kadar ulaşabilir. Kökler önce bir miktar uzuyor bir süre sonra uzama duruyor ve kökler genişlemeye başlıyor. Böyle olunca da binaya zarar vermeden onunla birleşikmiş gibi büyüyorlar.

Ta Prohm Angkor kompleksinin en büyük ve büyüleyici tapınaklar bölgesidir. Stel’de (bilgi veren dikili taş) ayrıca Ta Prohm nüfusunu 18 baş rahip ve 615 apsara dansçısı dahil olmak üzere 12 bin diye yazar.

Yapı olarak Bayondaki gibi devasa yüzler yok. Ama gopura dedikleri süslü kuleleri vardı. Bu kulelere Bayon tarzı küçük yüzler 13. yüzyılda eklenmiş sonra yıkılmışlar ben göremedim… Alttaki fotoğrafta görülen spung ağacının kökü ve arkasında gopura var ama yüz yok. İlk fotoğraftada ağacın solunda da yıkık olanı görülüyor.

Bölgedeki bütün spunk ağaçlarının kökleri temizlendi zira binaları yıkmışlardı sadece Ta Prohm’daki ağaçlar binalar ile adeta birleşmiş gibi birlikte uyum içindeler inanılır gibi değil. O yüzden böyle bırakıldılar. Ve 1994 yılında Unesco bölgeyi Dünya Mirası Listesine aldı. Ve bu kompleks, avlulardan ve daracık koridorlardan oluşan 620 bin m² lik bir alana yayılmıştır. Duvar rölyeflerin çoğu Taylandlıların istilasında çalınmış.       Ta Prohm’da her ne kadar VII. Jayavarman’ın annesi için yaptırdığı Budist tapınaktır dense de aslında VII. Javavarman burayı bir okul, manastır veya askeri idadi olarak da yaptırdığını düşünebilirsiniz… Kısaca eğitim veren kompleks bir şehir yapmış.

Gelelim hepinizin merak ettiği Angelina Julie ‘nin filmi *Tom Raider* da ki ağaca diyen rehberimizin peşine biz takıldık. Siz filmi merak edenler link eşsiz yorumuyla çok sevgili blog arkadaşım aslında.blog‘da mavi kelimeye tıklayarak okuyabilirsiniz keyiflidir. Ben devamla, hayli kalabalık bir grubun olduğu yere gelince işte ağaç karşınızda diyen rehberimin peşine… Ben filmi izlemediğim için ağaçla ilişkilendiremedim. Bilenler hemen hatıra fotoğrafı çekimine başladılar bile. Rehberimiz aslında Ta Prohm’u plato olarak kullanmışlar şu sağdaki ağaç daha çok görünüyordu dedi.

Bahsettiği ağacı ben zürafaya benzettim. Yerel rehberimiz de sevenler altında el ele fotoğraf çektirirlerse hiç ayrılmazlar dedi. 😇 Ağaçları görelim.

15. yüzyılda Khmer İmparatorluğu çökmeye başlamasıyla Ta Prohm’da terk edildi ve ormanın içinde yok oldu… Birkaç değişik köklü ağaç daha görelim zira bu eşsiz ortam sanki dünya dışı bir yer gibi inanılmaz bir atmosfer. Zaten başka bir yerlerini gezecek hem vakit yok hem de çok yıkık durumda olduklarından ziyaretçileri ve kalan son yıkıntıları da korumak adına girişleri yasaklamışlar. Sırada olan Angkor Wat’ı gezecek vaktimiz daha çok olacakmış. Öğlen arası için Siem Reap’a iniyoruz.

Merkezde indiğimiz yer geniş bir cadde 40 street 09 yazıyordu 😁 Aydın’lılar caddesi mi? 😇 Sağlı sollu alış veriş yerlerini gezdik. Kızlarıma yerel bir iki şey aldık tamamdır. Sonra yerel bir *Por Cousine* Restoranda Apsara dans gösterisi eşliğinde yemek yedik. Video pek başarılı değil ama fikir vermesi açısından ekledim.

Bu güzel yemeğin ardından Otobüsümüze binmeden önce çevrede gördüklerim. Hep derim ara sokaklar hazine gibidir. Kadın her yerde kadındır. Motorsiklette bile olsa kendine çeki düzen verecek bir ayna bulur ve bakar. 💋💃

Birazdan Angkor wat için yola çıkacağız. Ben derim ki onu da hemen yazacağım söz. Şimdilik hoşçakalın, sağlıkla kalın. Sevgilerle…💞💞💞

VİETNAM-5

       Mekong Deltası

           My Tho;

       Sabah erken saatte Vietnam’ın bir başka doğa harikası olan Mekong Deltasını gezmek için deltanın büyük limanı My Tho’ya gitmek üzere otobüsümüze bindik. Tarih 30 Ocak 2017 My Tho’da bizi bekleyen tekneye binerek harika bir nehir turuna çıktık. Mekong Nehri tam bir çamur renginde önce fotoğrafını görünüz sonra sebebini yazayım.

Vietnam- Mekong Nehri
Vietnam- Mekong Nehri

       Her şeyden önce burası bir delta ve çook geniş Mekong nehrinin 9 koldan Güney Çin denizine döküldüğü yer. Ayrıca bölge muson yağmurları alıyor, çamur gibi akması doğal bir durumdur. Evet Mekong nehri bölge için hayati önem taşır. Himalayalardan doğar, 4350 km uzunluğu ile Asya’nın 7. En büyük nehridir ve deltası da 39.000 m²’lik yüzölçümü olan çok geniş bir bölgeyi kaplar… Bu kadar geniş bir deltada birçok da ada var. Bölge biyo çeşitliliği ile de Vietnam’ın yaşam damarı sayılır. 

       Mekong nehri dokuz koldan denize döküldüğü için Vietnam dilinde * dokuz ejder nehri* anlamına gelen Mekong demişler. Dolayısıyla deltaya da * Dokuz Ejder deltası * deniyor.

       İşte fotoğrafta gördüğünüz 20 kişilik motor ile Mekong Nehrinin Tien kolunda gidiyoruz. Önce bir arı çiftliğine uğrayıp ne içmiş olabiliriz?(bilemediniz arı sütü değil) 😁 bal(lı) çayı içtik. Tarifini hemen yazayım; bir miktar bal+polen+ misket limon sıkılıyor üstüne de sıcak suyu katın çayınız hazır. 🐝 Arıları bilmediğimiz bir cins, zira insanı sokmuyor, rehberimiz peteği eline aldı getirdi. Balları da çok akışkandı sulu gibiydi. Yine de aldık, tadı fena sayılmaz… 

       Sonra yine motorla coconat candy- Hindistan cevizi şekerlemesi yapılan bir imalathaneyi gezdik. Görüntü fotoğraflarda. Hindistan cevizi, zencefil ve karamel karışımından yapılma şekeri tattık. Hijyen mi? O ne ki! 🤔 Amaan sonunda ölüm yok ya dedik ve kağıtlara sarılmış şekerlemelerin tadına baktık. 🤦‍♀️ Üstüne üstlük bir de kocaman bir naylon bidon içinde 🐍🐍 yılanları bile görülen yılanlı likörü de içtik. 🥳  Bu yazımı okuduğunuza göre hala yaşıyoruz yani sorun yok. 😅 

       Arka bahçeye doğru yürüdük meyve bahçesi gibi bir yerdeyiz. Egzotik bitkilerle dolu bahçenin sonuna doğru bir köprüden geçtik. Karşımıza turistik bir yer çıktı. Binanın arka bahçesine doğru gidince birden bu güzellikler çıktı. 

       Ayy bu ne güzel at arabası böylee… Süslümü süslü ve çok güzel boyanmış harika. Kenardaki yazılar hoşgeldiniz demekmiş. Meğer bu turistik at arabalı destinasyonla köyü ve yaşamları izleme olacağı bulacakmışız. Yürüsek fotoğraf adına daha güzeldi bence… 😏

Bu güzel at arabaları ile 5-10 dakikalık bir mesafe ile köyün içinden geçerek yeniden nehir kenarına gidiyoruz. Haydi bakalım bindik bir alamete gidiyoz… İyi bir yere. 😁

       Yemyeşil bir köy, tek katlı bahçeli evler. Yolda araba yok sadece bizim faytonlar ve motorsikletler. Tek tük insan var öğle sıcağı etkiliyor galiba. Fotoğraftaki adamlar bu sıcakta likör içiyor gibi bize şerefe yaptılar. Olamazlar mı? 😉 Görünürde evin kadınları da yok. Ama etraf derli toplu temiz.😇

       Köyün bir yerinde faytonlardan indik. Yine güzel yeşillikler içindeki bahçede mola verdik. Yerel meyvelerden ikram ettiler bir yandan da müzik başladı. Meyveleri yedik, yörenin ezgilerini dinledik. Hazırladıkları CD leri satışa sundular sonra yola devam edelim. Köylerin arasından nehrin kolları geçiyor demiştim. Bu küçük kollarda yerel kayıklarla gezeceğiz.

       Rüyalarımın Mekong Nehir gezisini yapmaya gidiyoruz. Palmiyelerin, tropikal bitkilerin koridor yaptığı o bulanık suda yerel kayık 🚣‍♀️ Sampan’a binip gezmek  ve fotoğraflamak. Benim için inanılmaz bir hayaldi, güzelliklerdendi ve öyle de oldu. İlk fotoğrafta görülebilir çok yüksek bir yerden aşağı inip sampanlara dört kişi bindik. Tabii öncesi herkes birbirinin fotoğrafını çekti. Hadi birlikte gezelim. Bakınız… Ben mest oldum… Bu küçük nehir kolları aynı zamanda köyde yaşayanların ulaşım yolları. Onların arabası yok sampan’ları 🚣‍♀️ var. Güzel mi? güzel, güzel 😉

       Hayal gibi geçti keşke daha uzun olsaydı. Yolda gördüğümüz sampanlarda evlerine dönen, eşi ve çocuğu ile meyve vs. satmaya çıkmış kadınlar var. Evet her yerde olduğu gibi genelde kadınlar. 💪 Küçük nehir gezimiz sonunda bizi geri götürecek tekneye kadar getirdi. Teknemiz göründü. Güzel bir aile de karşı kayıkta var.

       Herkes acıktı. Ali İhsan rehberimiz harika bir yere götüreceğim az sabır dedi. Karşı kıyıda yerel bir restorana gidiyoruz. Bilirsiniz yeme, içme paylaşmayı sevmem ama çok enteresan balık sunumları ve pirinçten yapılmış balon görünümlü bu özel tatlıyı sunmadan olmazdı.

       Mekong nehrinden tutulan yayın balığı adı *Catfish* yani kedi balığı, benziyor gibi. 😁Bir garson kız geldi pirinç nişastasından yaptıkları kağıtları önce ıslattı sonra içine önce kıvırcık yaprağı sonra balıktan koydu dolma gibi sarıp nasıl yenilir gösterdi. Çok sevdiğimi söyleyemem. Ama balon tatlısı (adını unuttum) harikaydı. Yemekten sonra etrafı gezeyim dedim her taraf çamur deryası olunca vazgeçtim. Fotoğraf adına da bir şey yoktu.

       Bugün de bitti otelimize gidiyoruz. Otele gitmek için Vietnamın 4. büyük şehri olan Can Tho’ya hareket ediyoruz. Sanırım 70 km kadar ve 1.5 saatte varırız. Yarın sular üzerinde kurulmuş Cai Rang pazarına gideceğiz. Etraf hep pirinç tarlası.

       Yol üstünde hani bizim kamyoncuların uğradığı ya da köy kahvelerimiz gibi yerler var. Ve bu yerlerin harika bir özelliği var. Küçücük masaları var ama sandalye göremezsiniz her taraf hamak. Evet yan yana sıra sıra. Otobüsten çekemedim yolda da durmadık ama kötü de olsa bir fikir versin diye ekleyeceğim. 🤦‍♀️🤷‍♀️ 

 

       Vietnamda yarın son günümüz. Bugün az da olsa Vietnam halkının yaşamlarına dahil olduk. Şimdi yolumuz Can Tho eyaleti.

     Can Tho; 

       Dün geç vakit ulaştığımız Can Tho’da akşam yemeğimizi yerel bir lokantada yedik. Güzel bir sabaha uyanıp erkenden yola çıktık. Tarih 31 Ocak 2017. Ve gezi motoruna binmek için Can Tho limanına geldik. Liman ve çevresi çok güzel. Her taraf çiçek içinde, etraf muz ağacı dolu. Can Tho bölgenin en büyük şehridir. Sanayi şehri de denebilir ve Cai Rang yüzer çarşı en büyük gelir kaynağıdır. Şehir içi moderndir ama nehir kenarı da tam bir tablo misali görüntüye sahiptir. Görelim…

       Fotoğrafta görünen vapur mahalle aralarına giremiyor. 😁😁 Üstelik biz pazara gidiyoruz bire bir alış veriş yapacağız, o nedenle yine 20 kişilik motora biniyoruz. 

Vietnam- Can Tho
Vietnam- Ho Chi Minh-Can Tho Limanı

       Cai Rang Floathing marketi bakalım Bangkok’ta gördüklerimiz gibi mi?… 10 dakika kadar gittik. Derken nehirle bütünleşmiş evler görülmeye başladı… Birkaç örnek sonrası pazar bilgisi vereyim. Fotoğrafları büyüterek bakmanızı öneririm.

       İlk fotoğrafta günlük işlerine başlayan bir adam ile sağ tarafta komşu bir çift var. İkinci fotoğraf içler acısı, arkalarında lüks yüksek binalar var ve dar yüzlü hatırlayalım vergi nedeniyle ön cephe dar olursa vergisi az oluyordu. Nehir içindekiler anca tek göz oda. Balkon vari çıkıntıları bile yok. Üçüncü fotoğraf da yine de hayata başka gözle bakan insanların yaşadığı çiçekler içinde bir ev. İşte tablo gibi mekanlar. 👍🌸🌸🌸

       Cai Rang-Yüzer çarşı; Can Tho Nehri’nde, Cai Rang Bölgesi’ndedir. Yerli halkın yüzyıllardır karayolu ile ulaşamadıkları bölgelerden tarım ürünlerini değiş tokuş yoluyla edinme ihtiyacından doğmuş. Uzun zamandır Cai Rang olarak adlandırılan pazarın adı netlik kazanmasa da yine bir efsaneye dayanır. 😁 Benden kaçmazdı.

       Efendim efsaneye göre bu yörede pek timsah olmasa da bir gün balıkçılar nehrin kenarında ağaç köklerine takılan kocaman bir timsahın kafatasını bulurlar. Timsahın sivri dişlerine atıfla bölgeye Cai Rang adını verirler. Cai Rang da * cái răng* yazılıyor ve dişler anlamına geliyor.

       Bir başka bilgi de yerli rehberimizden, Khmer’ler kilden yaptıkları *karan* denen fırınları ya da yemek pişirilen ocakları varmış. Bu karanları da sapanlarla pazara getirip tüm yöreye satmışlar. Yerel halkın diline de pazarın ya da bölgenin adı karan diye yerleşmiş diyorlar. Öyle ya da böyle. Bugün  karayolları gelişmiş olsa da toptan satışların hayli geliştiği bu yüzer çarşı kültürel bir özellik olarak hala devam ediyor. Can Tho’ya ve ülkeye ekonomik yönden olduğu kadar turizm açısından da çok büyük katkı sağlıyor. 

       Henüz çarşı bölgesine gelmedik. Şimdi tabir pek uygun olmasa da yalı tipi evleri görüyoruz. Arkadaki evlerden bağımsız değiller gibi…

       Nehir onların her şeyi; yaşam kaynağı, aynı suda yıkanıyor, çamaşır, bulaşık yıkıyorlar ve tuvaletleri de dışarı akıyor. Genel kanıdır *akan su kir tutmaz*. 

       Bölgede toptancılar var demiştik. Ama yerel halk da bahçelerinden taze koparılmış meyveleri getirip satıyorlar. Ayrıca sabah kahvaltısı hizmeti de veriyorlar. Aynı bizim pazarlarımızdaki gibi sabah erken geldikleri için kahvaltılarını burada yapıyorlar. Turistler de dahil. İkinci karede…

       Ali İhsan rehberimiz yine şanssızlık bizi buldu, Çin yılbaşısı nedeniyle meşhur nehir pazarı da bugün için keyifsiz dedi. Bulunduğumuz an için pazar bile diyemem. Sağolsun bize hemen ananas nasıl soyulur? esprisiyle  workshop gibi gösteri eşliğinde ananas ikram etti çoook lezzetliydi. Ama gerçekten de soyma tekniği enteresandı…

       Dikkatinizi çeken bir şey olmadı mı? diyen rehberimiz satıcıların motorlarındaki direklerde ne satıyorlarsa onun numunesi asılır. İlk karede karpuz ikinci karede tatlı patates ile diğerindeki beyaz turp gibi 😁  Ellerindeki mal bitince de direkten kaldırırlar dedi. İki örnek, sevgili Önder’im yakalamış onun gözünden. Teşekkürler Hayatım… 

       Ama hepsi bu kadar dedi. Biz burun kıvırınca da madem pazar istiyorsunuz buyrun gidelim diyerek bize sürpriz yapan Ali İhsan rehberimizin peşine takılıp çok güzel bir yerel pazara gitmek üzere Cai Rang Floating Market’e elveda dedik…

Vietnam- Can Tho- Cai Rang
Vietnam- Can Tho- Cai Rang

       Cai rang’dan ayrılıp aşağı yukarı 20-25 dk. sonra Chợ An Bình pazarı’na geldik. Zaten burası çıkış yerimizmiş. İşte tam bize uygun pazar dedik. Acıların acısı 🌶🌶 biberlerden aldık. Çalışanlar hep kadın yine. Ve kadın her yerde kadındır bakın sol alt kare. Bol fotoğraf çektim. Kurbağaları da 🐸 hayli besili. Ördek  🦆 kafası mı? Kaz mı? bilemedim, horoz 🐔 kafasında ibiği bile duruyor. Hayli enteresan bir de siz bakın buyrun.    

       Arka tarafa dönünce sebze kısmına geldik. Non La– yaprak şapkalarıyla pazarcı kadınlar çok renkli… Sebzeler hep tanıdık. Fasulye, yer elması, bamya, şu tırtıklı şey kudret narı veya cennet narı ve acı biberler de görülüyor.

       Hayli büyük bir alana yayılmış olan pazar aslında sabit bir hal gibi. İçinde yok yok, eczane bile var. Bir kaç hediyelik eşya da aldık. Otobüsümüz de bekliyormuş. Pazarı da bitirdik artık memlekete dönme zamanı geldi. Elbette önce Ho Shi Minh’e geri gideceğiz sonra Ho Chi Minh havalimanından uçacağız. Önümüzde 2 saatlik yolumuz var, öyleyse yola revan olalım.

       Yemyeşil ve bol nehirli güzel bir ülke… Yolda dönümlerce ekili araziler gördük . Ama hepsinin de bir yerinde mezar var. Rehberimizden aldığımız bilgiye göre; Araziler babadan oğula geçsin bölünüp satılmasın diye aile büyükleri atalarının zamanından beri ölünce kendi arazilerine gömülürmüş. Bir gelenek yani. Amaç arazi yaban ellere gitmesin.

       Bizde de Karadeniz yöresinde öyle bir gelenek vardı. Evinizin bahçesine gömülebiliyordunuz ama artık yok. Vietnam’da da tüm mezarları köyün yakınında bir yere toplayalım bir mezarlığımız olsun istemişlerse de kabul görmemiş. Bakınız otobüsten göründüğü kadar hem eski hem de yeni mezarlarlar var.

       Ho Chi Minh’e geldik akşam uçağı ile döneceğimiz için önce otelden bavullarımızı almamız gerekiyor. Şehirden son bir iki görüntü ile Ho Chi Minh’e elveda derken sizlere Kamboçya’da görüşmek üzere hoşçakalın diyorum. 

       Sevgiyle, sağlıkla kalınız. 💞💞💞

 

 

 

 

 

 

 

VİETNAM – 4

Ho Shi Minh

      Hanoi-Halong Bay akşamı Kamboçya’ya uçmuştuk. Ama ben Vietnam’ı birleştirip anlatacağım demiştim. 2 gün Kamboçya sonrası yani 28 Ocak 2017 saat 21:30 da uçaktayız ve az sonra Ho Shi Minh Havalimanına inmiş olacağız. Uçaktan iki görüntü. Gökyüzü muhteşem kızıllıkta ve Ho Shi Minh, nehirleri bol sulak bir şehir olarak görülüyor.

       Bizim bildiğimiz adıyla Saygon şimdiki adı Ho Shi Minh olan Vietnam’ın başkentinde yerel restoranda *The Square 24* akşam yemeğimizi yedik, otele giderken Horoz yılbaşının kutlamaları son hızıyla başlamıştı.

       Rehberimiz Ali İhsan; Hanoi’de çok dediğiniz motorları bir de burada görün bakın hangisi daha çok dedi. İnanılmaz bir motor trafiği var. Ayrıca Saygon’lular için tüm ışıklar yeşildir. Trafikte yaya olarak iki kat daha dikkatli olun. Zaten Havalimanında çıkışta birer sertifika ile tişört verecekler. Tişörtün üstünde * Saygon’daydım ölmedim* yazacak diye de espriyi patlattı. 🤣🤣🤣 Elbette yılbaşı tatili, arabadan çekebildiğim kadarı ile buyurun. Çocuklar arada hiç de şikayetçi değiller. Ama yine de yılbaşı hariç çocukları bu şekilde motora bindirmek yasakmış. Harika bir görüntü.

       Sabah kahvaltından çıkınca bizi bekleyen bir sürpriz vardı. Otelin yılbaşı şenliği… (Tarihimiz de 29 Ocak 2017 oldu) Bildik ejderhalar başroldeydi. Rengarenk tüylü giysileriyle davul çalacak olan gençler. Etkinliği otobüse bininceye kadar izledik.

       Yolumuz bugün Vietnam savaşının kazanılmasında etkin rolü olan Chu Chi tünelleri. Ama önce biraz biz yaştakilerin Saygon olarak bildiği Ho Chi Minh şehrinin öneminden bahsedeyim.

       Saygon- Ho Shi Minh; Bir zamanlar Güney Vietnam’ın başkenti olduğunda adı Saygon’du.  Amerika’ya karşı Vietkong’luların ve Kuzey Vietnamlıların verdiği savaşın kalesidir Saygon.

       Kazanılan savaşın ardından Güney ve Kuzey Vietnam’ın birleşip Vietnam Cumhuriyetinin ilan edildiği şehirdir. Uğruna verdiği mücadeleyi ömrü yetmediği için sonucunu göremeyen liderleri Ho Chi Minh ’in adının verildiği şehirdir.

       Adaşı olan Saygon nehri çevresinde kurulmuştur. Ve Vietnam’ın 9 milyon nüfusu ile de en büyük şehridir. Başkent olmadığı halde yabancı ülkelerin elçiliklerinin ve önemli kişilerinin yerleştiği şehirdir. En çok Üniversitesi olan ve en çok göç alan şehirdir. Ayrıca Fransızlara ve Amerikalılara karşı verdikleri savaşların tarihi değerlerine sahiptir. Kısaca bizde İstanbul, Vietnam’da Ho Chi Minh. 🥰 İşte bizler de bu değerleri gezip göreceğiz. Fransızlardan kalma bir iki özel bina var onları sonra anlatacağım.

       Vietnam savaşı esnasında 17.000 kişinin yer altına inmesine olanak sağlayan tam bir mühendislik harikası olarak tarif edebileceğimiz Cu Chi tünellerini gezeceğiz. Saygon’dan 70 km kuzeydeki kasabaya 50-55 dakikalık bir yolumuz var.

       Bol ağaçlı yemyeşil tarlalardan geçerek Cu Chi’ye geldik. Otobüsten indikten sonra yine sık ağaçlık bir yerdeyiz karşımızda girişi çiçeklerle süslenmiş güzel bir bina, savaş silahları müzesi var içinden geçtik.

       Gezeceğimiz yerin panosu önünde rehberimiz Ali İhsan Yalçın’ın bilgilendirmesi sonrasında hep beraber bu kez tünellerin tarihi, yapım süreci, amacı ve gerilla savaşının anlatıldığı brifing verildi. Ve ardından uzuuunca bir koridordan geçip tünel alanına adım attık.

       Yarım saat süren video eşliğindeki bilgilerden öğrendiğimize göre, Kamboçya sınırına kadar uzanan bu tünellerin tarihi 1948 yılına kadar gidiyor. O yıllarda Fransızlara karşı yapılan savaşlarda hem köyler arası görüşme sağlamak hem de Fransız nöbetçilerden saklanmak amacıyla yapılmış. Yani özellikle Vietnam-Amerika savaşı için değil.

       Ama Fransızlar döneminde 25 kilometrelik bir alanı kapsarken Amerika savaşı sırasında 250 kilometre karelik bir alana yayılmış. 3 katlı olan bu tüneller labirent şeklinde 10 metre derinliğe kadar inebilen tam bir yer altı şehri. Hepsini köylüler kazma kürek yapmış el yapımı…

       Tünellerin ilk kazılışını anlattılar tamam da birbirlerine nasıl bağladılar acaba? 🤔 Ali İhsan rehberimiz; Komşular yerlerini genişletmek isterken kaza kaza birbirleriyle buluşmuşlar dedi. Yani ağ başta çok da bilinçli birleşmemiş. Evet daha sonra  hastanesinden okuluna kadar bir çok yeraltı yaşam yerleri yapılmış. Dile kolay 20 yıl savaş yaşamış bir milletten bahsediyoruz.

       Halen 120 kilometre karelik kısmı korunabilmiş. Muhtemelen biz de fazla bir yer göremeyeceğiz. Haydi gezmeye başlayalım. Etraf konuyu anlatacak görevlilerle dolu. Tünel ağızlarını öyle güzel kamufle etmişler ki boş bir alana geldik. Rehberimiz bir şey görüyor musunuz? dedi, hayır dedik. Yerel görevli adam elindeki sopayı yere tak tak vurunca bir kapak açıldı ve içinden adam çıkınca aa diye ben dahil hepimiz şaşırdık. Bakın yani haksız mıyım?

       Adamlar zaten ufak tefek. Aranızdan denemek isteyen varsa buyursun dendi. Gruptan bir kadın arkadaş incecikti başardı. Zaten turistler için 20, 30, 40 ve 120 metrelik tünelleri genişleterek açmışlar o zamanki havayı az da olsa yaşasınlar diye. (Biz girmedik giren arkadaşlar da fena olmuşlar). Hemen ilerde başka bir canlandırma.

       Vietkong’lular (Komünist Kuzey Vietnam gerillalarına Vietkong deniyor) çok akıllı ve zeki insanlar. Patlamayan bombalardan bubi tuzakları yapmışlar. Bubi tuzaklarının amacı da Amerikalı askerleri öldürmek değil ağır yaralamak böylece yardıma gelenlere vakit kaybettirmek ve fırsattan istifade edip tünellere geri dönmek.

       Amerikalılar Vietnam’a geldiklerinde Vietkonglularla başa çıkmak için Cu Chi şehrine büyük bir üs kurmuşlar. Enteresandır, üs bölgelerini tam da tünel ağının üzerine kurduklarını fark edememişler. Ta kiii…. 25. Tümendeki askerlerin geceleri çadırlarında uyurken nasıl olup da vurulduklarını anlayana kadar. Onu anlamak bile aylarını almış… Tünelleri keşfetmişler ve girmeye kalkınca iri yapılarından dolayı tünellerde sıkışıp kalmışlar. O dönem tüm Amerikan askerleri tünellerde sıkışarak ölmüşler. Zira tüneller yer altına indikçe daralan yapıda…

       Nehir’e açılan tünellerden Vietkonglar gece ağızlarında nefes almak için kamışlarla nehre dalar, Amerikalıları avlar sonra suya dalıp tekrar tünele dönerlermiş. Amerikalılar ortalıkta kimseyi göremeyince şaşırıyorlar tabii. Görünürde düşman yok, ama her yerde varlar aslında. Nereden çıkacağı hiç belli olmayan Vietkonglar, etraf her an basılabilir bubi tuzağı dolu, yakalanırsanız kurtulmak mümkün değil. Amerikalı askerlerin savaş sonrası psikolojik sorun yaşamaları çok normaldi yani.

       İki değişik tuzak daha. Katlanır sandalye kapanı ile tahterevalli tuzak. 😳 İçim fena oldu açıkçası her iki savaşan kuvvetlerin birbirlerine insanlık dışı işkenceler uyguladıkları bir gerçek.

       Ağaçların arasında açılmış toprak yollardan geçiyoruz. İlerde oturanlar var gibi dedim ama onlar da maket çıktı. 😁 Vietkong giyim şeklini yansıtmışlar. Bir yandan da makinalı tüfek sesleri geliyor inanamadım, savaş zamanındaki ortamı yaşatabilmek için özel efekt veriyorlarmış. Üstelik isteyenin Kalashnikov veya AK 47, M 16’lar ile atış yapabileceği poligon varmış. Parasıyla tabii. 🙂 Yok artık dedim. 🙁  Turizm uğruna neler yapıyorlar. Neyse anlatmaya devam.

       Savaşın olay silahı hatta kahramanı diyebiliriz Vietkong’luların elindeki Kalashnikov’tur. Bunun iki sebebi vardır. Suya sokun, çamura bulayın  yine de tutukluk, ısınma vs yapmadan binlerce mermi atabilir. En önemli diğer sebebi de boyut olarak da Vietkonglara uyum sağlayıp tünellere sığabilmesi.

       Rehberimiz önemli bir ayrıntı daha anlattı; Kalashnikov’u bu savaşta Amerikalı askerlerin kullanması yasaklanmış. Her ne kadar savaşta gece- gündüz yoksa da Vietnam savaşı genelde gece olmuştur. Vietnamlılar gündüzü tünellerde geçiriyor, gece çıkıp Amerikan askerlerini istedikleri noktada istedikleri şekilde savaşa sokuyorlar. Savaş başından sonuna kadar Vietkongların istediği şekilde istedikleri yerlerde olmuştur. Savaş boyunca Amerika genel anlamda savunma ve arama yapmaktan, yaralı askerlerini toplamaktan başka bir şey yapmamıştır. O yüzden Amerikan askerleri geceleri sadece aydınlatma ışıkları varsa ve bire bir karşılıklı denk geldikleri savaşlarda birbirlerini görebilmiş ve savaşmışlardır.

       E gece çıkan Vietkong’luların yerini nasıl tespit edecekler. Bunun en kolay yolu Kalashnikovun sesini dinlemek. Kalashnikov sesi duydukları anda o tarafa mermi yağdırıyorlar. Göremedikleri Vietkongları gece avlamanın başka yolu yok. Böyle olunca Amerikan askerleri birbirlerini vurmasınlar diye mermileri bitse bile gece Kalashnikov kullanmaları yasaklanmış.

       Yine bir kaç kamufle edilmiş yer. Rehber söylemeseydi anlamak gerçekten de zordu. Evet biri mutfak bacası diğerleri zehirli gazlara karşı havalandırma deliği… Rehberimiz; aslında gördüğünüz her bir bambu ağacı bir havalandırma borusudur, tünellerin havalandırma sistemi bu yüzden inanılmaz başarılıdır.

       Aşağının dumanı yukarıdan görülmesin diye daha uzak yerlere ve yere yakın olarak delikler açmışlar. Tünelleri bulmak için Alman kurt köpeklerinden de yaralanmışlarsa da Vietkong’lular deliklerin ağzına köpekler koku almasın diye biber döker kendileri de Amerikalılardan çaldıkları sabunlarla yıkanır, çaldıkları üniformaları öyle giyerlermiş. Eveeet köpekler dost sansın diye. Akıl, akıldan üstündür…

       Zor şartlar altında olmak insan zekasını her yönden etkilemiş. Hele ki ortada 20 yıl süren bir savaş varken… Halk yokluktan her şeyi üretmeyi, düşmanı nasıl şaşırtacağını öğrenmiş. Bakınız işlemesi çok zor olan araba lastiğinden terlik yapıyorlar.

       İki yönlü giyilen bu terliklerin özelliği şöyle: Ön yerine arka tarafını parmak kısmı yapıp giyince siz doğuya giderken yerdeki iziniz batıya gidiyormuş gibi iz bırakınca Amerikalı askerlerin de yönü şaşıyor… 👍Zeka… 😁 Ayrıca tabii çok sağlam ve ses yapmadığı için ağaçlar arasından sessizce yürüyüp tünellere kaçmak da kolaylaşıyor.

       Rehberimiz Ali İhsan; konuyu derinlemesine öğrenmek isteyenler yazar Michael Connelly’nin *Tünel Fareleri* isimli kitabı okuyabilirler diye de örnek verdi.

       Usta hala yapıyor biz turistlere satarak geçimini sağlıyor… Elbette alan arkadaşlar oldu…

       Sık ağaçlı yollarda yürümeye devam ediyoruz. Karşımıza boş bir arazi girişi çıktı rehberimiz -Aman ha yasak bölge dedi. Evet hala mayından temizlenemeyen bölgeler varmış.

       Tünellerde insanlar hava, su ve yiyecek sıkıntısının yanında; Fare, akrep, sivrisinek-sıtma vs. ve onların sebep olduğu hastalıklarla da mücadele etmek zorunda kalmışlar. Ve aşağıda bu kez de hastane yapmışlar. Hatta bir zaman sonra okul ve çevre insanların yardımını sağlamak amacıyla sinema bile yapmışlar.

       Amerikan askerleri, Cu Chi tünellerinin bulunduğu ormanlık alanı yok edip gerillaları açığa çıkarmak için üzerlerine havadan portakal gazı yağdırdığında (herbisit ve yaprak dökücü kısaca asetik asit), yok olan yalnızca ormanlar ve tüneller olmamış ne yazık ki…Vietnam’da milyonlarca insan etkilenmiş, yüz binlercesi ölmüş veya sakat kalmış. Gazın etkisi öylesine güçlü ki, günümüz de bile çocuklar hala kas ve kemik bozuklukları ve çok çeşitli anomaliler ile doğuyor.

       Amerika’nın bu savaşta kullandığı Napalm bombasının sonuçlarını hatırlamak bile istemiyorum… Dünyada çok büyük tepkilere yol açmış ve daha sonra kullanımı yasaklanmıştı.

       Bizim yaşlardaki arkadaşlar bilir savaşın en çarpıcı karesini Nick Ut ‘un çektiği fotoğraf *Napalm kız* gerçek adı; Kim Phuc gözümün önünde canlandı. Henüz 9 yaşındaydı yıl 1972… O kız çocuğu şimdi yetişkin bir kadın ve Birleşmiş Milletler ’de iyi niyet elçisi olarak görev yapıyor sanırım Türkiye’ye de gelmişti.

       Vietnamlıların tepesine geceleri ateş böceği gibi yağan *pamuk prenses* dedikleri fosfor bombaları yüzünden vücutları yanan insanları hayal edebilir misiniz? Çok korkunç. Amerikalılar, çok uğraştılar ama tünelleri yine de tamamen bitiremediler.

       Atış poligonuna geldik burada soluklanmak için bir de büfe var. Bizden Alican ağabeyimiz atış yaptı.

       Yolumuzun üstünde bir iki tünel oda canlandırılmış. Bomba artıklarından tuzak yapmaları ve kendi mermilerini yapmaları canlandırılmış. Bir de hem saklaması kolay, hem de sudan etkilenmemesi için pirinçleri de yufka haline getiriyor kurutup saklıyorlar. Yazmıştım Spring Roll yaparken kullanılıyordu *rice paper* ve birçok yemekleri de bunlara sarıp yiyorlar. Bizim lavaş gibi…

       Amerikalılar son çare olarak tünelleri bulmak için bu tünellere sığabilecek yapıda ufak tefek savaşçı askerlerden daha doğrusu göçmen Çinlilerden, göçmen Meksikalılardan ve bazı Vietnamlılardan (bildik yöntemler ile satın almışlardır mutlaka) *tünel fareleri *adı verdikleri özel bir tim kurmuşlar.

       Tünellerin içerisinde savaşmak için eğitilen bu askerler fazla teçhizat taşımıyor sadece tabanca ve el feneri kullanıyor, gaz maskeleri ile tünele girip gaz bombaları atıp kaçıyorlarmış. Ama çok zayiat vermişler.

       Amerika tüneller ve Vietkonglularla baş edemeyince bölgeyi serbest atış bölgesi ilan etmiş gece gündüz bombalayın demiş. Seçilmiş bölgeye yoğun bombardıman yapmışlar. Napalm bombası ile ağaçları yakarak tünelleri bulmaya çalışmışlar. Sadece bir kısmını yıkabilmişler ve elbette ki sonuçta Amerikalılar savaşı kaybetmişlerdir. 1975 yılında Saygon’un düşmesinden sonra tüneller koruma altına alınmış.

       En son herkesin hatıra fotoğrafı olmalı denince biz de eksik kalmayalım dedik. 🥰

Vietnam- Cu Chi tünelleri
Vietnam- Cu Chi tünelleri

       Gezerken bile içim daraldı savaş müzesini hiç gezemeyeceğim. En iyisi savaşı biz de bitirip bağımsızlık (birleşme) sarayına gidelim.

       Eveet, rehberimiz öyle bizim saraylarımız gibi saray hayal etmeyin, bizim 5 yıldızlı otellerimiz bile oradan daha süslüdür. Ama Vietnamlılar için manevi değeri çok büyük inanın dedi.

       Birleşme sarayı, Güney Vietnam’ın eski başkanlık sarayı olup, Kuzey Vietnamlılar güneyi ele geçirip özgürleştirince, sarayı olduğu gibi bırakıp müze haline getirmişler. 1975 senesinde savaşı bitiren, kapıları kırıp içeri giren tank giriş kapısının yanında yer alıyor. Sonradan gördüğüm için fotoğrafta solda tankı görmeniz kolay olsun diye bolca ışıklandırdım. 🤷‍♀️

       Bağımsızlık-Yeniden Birleşme Sarayı (Reunification Palace); Sarayın tarihi çok eskilere Fransızların 1858 yılında Vietnam’a başlattığı saldırılar dönemine kadar gider. Fransızlar ilk etapta 6 eyaleti ele geçirirler ve Ho Chi Minh şehrinin merkezinde şimdiki bu sarayın yerinde Cochin-china Valisine bir konak yaparlar. 1871 yılında konak bittiğinde adını da Norodorm Sarayı koyarlar. O tarihten 1945 yılına kadar Fransız valileri tarafından konut olarak kullanılır.

       1945 yılında Japonların Fransa’yı yenmesiyle Norodom Sarayı Vietnam’daki Japon hükümetinin konağı olur. Japonlar II. Dünya savaşında yenilince Fransızlar tekrar atağa geçer ve Amerika’nın yardımı ile aynı ekipleriyle tekrar geri gelir sarayı bir kez daha karargah olarak kullanmaya başlarlar.

       Fransızlar 1954 yılında Dien Bien’de yenilince Cenevre anlaşmalarını imzalamak durumunda kalır. Vietnam Temsilcisi Ngo Dinh Diem Fransa askerlerini çekmeden önce Cenevre Anlaşmasını imzalarken sarayın adını Bağımsızlık Sarayı olarak yazmayı düşünmüş. 1955 yılında Başbakan olunca Bağımsızlık Sarayı olarak adını değiştirmiş.

       Ngo Dinh Diem’in yönetiminden ve savaştan hoşnut olmayan Güney Vietnamlı iki savaş pilotu 1962 yılında Nguyen Van Cu ve Pham Phu Quoc başkanı ortadan kaldırmak için saraya zamanın gözde uçağı Sky raider ile iki tane bomba atarlar. Başkan ve ailesi kurtulur. Başarısız bu darbe ile sarayın batı kısmı yıkılır.

       Evet başarısız bu darbe girişimiyle saray kullanılamaz hale gelince Başbakan Diem sarayı tamamen yıktırıp yeni bir saray inşası başlatmış. Zamanın ünlü  mimarı Ngo Viet Thu’nun tasarımı ile başlayan yeni bu sarayın inşası 1966 da bittiğinde Diem öldürüldüğü için açılışı yeni liderler yapmış… 1975 yılına gelindiğinde Ho Chi Minh Vietnam zaferini kazanır ve 1940 yılında birbirinden kopartılan Vietnam’ı yeniden birleştirir. Ömrü zaferi görmeye vefa etmedi. Ama 1976 yılında Bağımsızlık bildirgesi onun zaferi sonucu bu sarayda ve bu salonda imzalandı.

Vietnam- Ho Chi Minh Bağımsızlık Sarayı
Vietnam- Ho Chi Minh Bağımsızlık Sarayı

       Yeniden birleşme sarayı artık çok özel konukların ağırlandığı yer ve biz turistlerin ücretli ziyaretine hizmet eden tarihi bir yapıdır. Çok güzel dekore edilmiş salonlar var. İlk fotoğraftaki bakanların kabine toplantı salonu. İkincisi dinlenme salonu diğeri de Ziyafet salonu.

       Sarayı gezmeye devam ediyor en üst 3. kata çıkıyoruz. Sarayın çatısında görünen fotoğraftaki helikopter Başkan Nguyen Van Thieu’nun UH-1 helikopteriymiş. Fotoğrafı büyütünce görünen yuvarlak işaretler ise bu sarayın kaderinde ikinci kez bombalanma olduğunu işaret ediyor.

       1975 yılında  yine Güney Vietnam hava kuvvetlerinin pilotu saraya iki adet bomba atıyor. Amerikalılar istedi diye Kuzey Vietnam’a atacağıma bombaları buraya atarım demiş. (galiba Kuzey yanlısı) Fazla bir hasar yok. Bombaların isabet ettiği yerdeki yazıda;

**Pilot Üsteğmen Nguyen Thanh Trung, 8-Nisan-1975 yılında sabah saat 8:30 da uçtu ve tam buraya 2 adet bomba attı.** Yazıyor.

       Zaten 30 Nisan 1975 yılında da fotoğrafını işaret ettiğim  T-54 tankı duvarı yıkıp geçince savaş fiilen sona ermiş oluyor. Çıkışa doğru gidiyoruz.

       Son fotoğraflar. Ejderhalı halıyı Çin Hükümeti hediye etmiş. Önder’in çektiği panoramik görselde görünen salonun duvarındaki tablo 40 parçadan oluşmuş. Zafer bildirgesi diye adlandırılıyormuş diğeri koridoru süslüyordu.

       Vietnam savaşının başlama sebebini kısaca yazmasam eksik kalırdı; Ho Chi Minh 1945 yılında Vietnam Demokratik Cumhuriyetini kurduğunda ülke bu kez de yukarda bahsetmiştim Japonların II. Dünya savaşında yenilmesini fırsat bilen Amerika destekli Fransızların işgaline uğrar.

       1954 yılında Fransızlar yenilince Cenevre Anlaşması imzalanır. Ama anlaşma gereği ülke bu kez de Kuzey ve güney olarak ikiye ayrılmıştır. Ve iki yıl içinde referandum ile birleşme sağlanacaktır. Ama hep oyalama ile 1960’lı yıllara gelindiğinde Kuzey Vietnamlı Vietkonglar güneye saldırıya başlayınca Amerika asker sayısını artırır.

       Kısaca; Kuzey ve Güneyin yeniden birleşmesi halinde komünizmin tüm doğu ülkelerinde yayılacağı endişesindedir. Ayrıca çıkarlarına uygun değildir. Amerika, Güney Vietnam’ı desteklerken bir yandan da kışkırtıp bu birleşmeye engel olmak için savaşın da başlamasına sebep olmuştur… Sonuç; hiç de korktukları gibi olmamış. Rusya ile Çin dost olmamışlardır.

       Saraydan çıktık. Fransızlardan kalma iki önemli yapı demiştim biri şimdi gezeceğimiz postane binası. Fransız koloni dönemine ait bu tarihi yapı 1886-1891 yılları arasında yapılmış. Fransız mimar Alfred Foulhoux tasarımı. Ben içini daha çok beğendim.

       Dünyanın her yerine buradan posta gönderebilirsiniz. Pul almak için saat pek uygun değildi biz kart atamadık. Eski usul yazışmayı yeni nesile unutturmamak adına güzel olurdu… Postanenin içinde Ho Chi Mihn’in fotoğrafının varlığı çok güzeldi.

       Postanenin içinde ama ayrı bir bölümde hediyelik eşya satılan dükkanlar var. Yani burası biraz pasaj gibi buradan ve hemen önündeki sokak satıcılarından magnet, tişört gibi hediyelik eşyaları çok ucuza alabilirsiniz. Diğer gittiğimiz yerlerden daha ucuzdu. (2 dolar) Binanın hemen 50 metre yakınındaki kitapçılar sokağı da görülmesi gereken bir sokak.

       Kilisenin bahçesinde, postanenin önünde herkes fotoğraf çektirme derdinde. Bahçede ve çevrede yine yeme içme olayları. 😉 İlk fotoğrafta satılanlar mürekkep balığı idi. Kızarmış mı? Kurutulmuş mu? bilemedik. 🤔 Diğer satıcıda tatlı patates ve mısır var…

       Biraz soluklanalım dedik güzel bir 2. nesil kahveci bulduk. ☕️ The Coffee Bean iç dizaynı ile de muhteşemdi. 🤎 Vietnam’ın kahvesi zaten meşhurmuş rehberimiz buradan kahve içmeden gitmeyin demişti…

        Fransızlardan kalma ikinci tarihi yapı da tam karşımızda arzı endam eden Notre Dame Katedrali. Dışı çok güzel önündeki Meryem Ana heykeli için bir zamanlar gözünden yaş geldiği söylenmişti. Gerçi neredeyse tüm şehirlerde benzer hikayeler anlatılır. Katedralin içi için aynı şeyi söyleyemem.

       Pencere vitrayları da Fransa’dakinin replikası gibi. 1877 yılında başlanmış yapımı 3 yıl sürmüş 1880 de bitmiş. Tüm malzemeleri hep Fransa’dan gelmiş. 1962 yılında Bazilika olmuş. Yanlardaki çan kuleleri 1895 yılında eklenmiş ve her birinde 3 tane bronz çan varmış. Saygon Başpiskoposluğunun merkezi sayılıyor.

        Yürüyerek otele dönüyoruz ama sağa sola bakınarak tabii… Yine millet akın, akın gidiyor. Sokak aperatifçileri iş başında.

       Yolumuzun üstüne çıkan bu güzellik de Opera binası. Önündeki pek bildik Caryatid heykelleri ile muhteşem görünüyor. Hatırlatma yapayım; Karyatid Yunan mimarisinde çokça gördüğümüz başında çiçekleri olan kadın figürü şeklindeki sütunlardır. Bina 1998 yılında Saygon belediyesi tarafından restore edilmiş. Bilet alıp tiyatro izlemedikten sonra içini görme imkanı yokmuş. Biz de geçerken gördük zaten. 🤨

       Yol üstünde çocuk şenliği yapılan bir sokaktayız. Bu güzel minik kız çok güzel oynuyordu. Herkes gibi ben de fotoğrafını çekeyim dedim ama bunlar çocuk durmak nedir bilmiyorlar. 😍

       Yılbaşı tatili devam ediyor. Akşamı çok renkli oluyormuş ama kapkaç olayları çok olduğundan makinanı sakın götürme dediler. Evet çok güzel ışıklandırılmış belediye binasının ve Rex Otel’in önündeki stantlarda çok güzeldi. Ama telefonu bile kaparlar diye doğru dürüst fotoğraf çekemedik.

       Güzel bir anımız var. Video çekmeye çalışıyoruz, 2 genç nişanlı geldi bizim fotoğrafımızı çekmek istedi olur deyince nasıl sevindiler anlatamam. Ardından başka bir aile çocukları ile fotoğrafımızı çekti. Biz de telefonumuzu veremeyince çektiğimiz selfie olmadı… 😅 Yine de çok özel bir anıydı. 💞💞💞

       Bugünü bitirdik yarın yolumuz sabah erkenden Mekong Deltasına. Deltayı gezmek için de öncelikle deltanın büyük limanı My Tho’ya gideceğiz. My Tho’da görüşünceye kadar sağlık ve sevgiyle kalınız. 💞💞💞