ZİMBABWE CUMHURİYETİ Victoria Falls Yerel havayolları ile Zimbabwe’ye 11:20’de gerçekleşecek uçuşumuz için Johannesburg Tambo Havalimanı’ndayız, tarih 3 Mart 2023 saat 09:00. Tam 1 saat 35 dakika sonra Zimbabwe-Victoria Falls Havalimanı’na indiğimizde saat 12:55 oldu. Küçük bir havalimanı ama içi yörenin *BigFive* 🦛🐘🦏🐆🦁 olarak anılan ünlülerinin heykelleri ile süslenmişti. Özel aracımız ile önce … Read more BÜYÜK AFRİKA TURU -8 ZİMBABWE 🇿🇼
Maldivler-Clup Med Kani Güzel bir güne yine Maldivler’in başkenti Male’den merhaba derken tarih 24 Ocak 2020 saat 07:30 oldu bile. Kochin’den ayrıldıktan sonra 1 tam günümüz denizde geçti. Bugün yani birgün daha Male’deyiz. Male şehir gezimizi ilk gün yaptığımız için bugün başka bir destinasyon planladık. Gemide aynı masayı paylaştığımız ayrıca kafa dengi bir grup arkadaşlarımızla … Read more CRUİSE ile MALDİVLER*SRİ LANKA*HİNDİSTAN-13
Kochin Merhabalar; Hindistan kıtasını aşağı doğru inmeye devam ederek bu kez Hindistan’ın Kerala eyaletinin yine güzel bir liman şehri olan Kochin’deyiz. Gemimiz limana yanaştı. 22 Ocak 2020 saat 07:30’da alış veriş tezgahları hazır biz potansiyel alıcılarını bekliyor.😉 Kapısında Samudrika International Cruise yazan Terminal’den geçip otobüslere bindik ve gezimize başlıyoruz. … Read more CRUİSE ile MALDİVLER*SRİ LANKA*HİNDİSTAN-12
Ghat’lar, Ganj’ın gelgitleri nedeniyle basamaklar şeklinde yapılmış ve bir çoğuna da yaptıranlar kendi adını vermiş. Kutsal sayılan beş Ghat varmış; Assi ghat, Dasasswamedh Ghat, Adi Keshawa Ghat, Panchganga Ghat ve Manikarnika Ghat. Hindular pança tri yatra(umarım doğru anlamışımdır.)denilen banyo ritüellerini tam anlamıyla yapmaları için; Assi Ghat’tan başlayarak bu beş Ghat’ta sırasıyla yıkanmaları gerekirmiş.Read more HİNDİSTAN – Varanasi – Bölüm 3
Merhabaaa konuya nasıl girsem bilemedim. Bazen insan sözcüklerini kalbinden alıp yazıya dökemez ya, işte ben de tam bu durumdayım. 🤔 Neyse yazdıkça kelimeler yazıya dökülür nasılsa…
Yine bir güzel geziden-Maldivler-Srilanka-Güney Hindistan’ı içeren gemi seyahatimizden 🛳🛳 (26-Ocak-2020) yeni dönmüştük. Havaalanında gümrük memurları hep maskeliydi. 😷 Hatta bizlerin geçtiği yerlerde ısı ölçer bile varmış. Gemide Tv’den izlemiştik. Çin’in Wuhan kentinden dünyaya yayılan yeni bir virüs*Coronavirüs*ten bahsediliyordu.
27 Aralık 2019’da Wuhan hayvan pazarından çıktığı ve hızlıca yayıldığı düşünülen bu virüs Dünya Sağlık Örgütü’nce pandemik hastalık olarak ilan edilmiş, bu yeni tip Koronavirüs de Covid-19 olarak adlandırılmıştı. Çok geçmeden ülkemizde de rastlanılmasının ardından malum olduğu üzere hayatımızdaki kısıtlamalar ve maskeli hayat 😷😷 başlamış oldu tarih 13-Mart-2020. Bu yeni yaşama alışmak zorunda olduğumuzu kısa sürede öğrendik. Neden konuya böyle girdim tamam anlatıyorum.
Tam 10 gün kadar sonra böyle bir dönemde Gizem & Deniz bebek müjdesini verdiklerinde önce ‘ayy ne güzel bir müjde’ dedim. Ama öngörüsü yüksek her anne gibi öyle bir duyguya kapıldım ki anlatamam. Yüreğimin sıkışıklığı ses tonuma vurmuş olmalı, Gizem’im ‘biz dikkatli oluruz anneciğim sen hiç merak etme’ demesiyle toparlandım. ❤️❤️❤️❤️
Evet artık başlıktan da tahmin etmişsinizdir. Bu kez dünyamıza 16 Kasım 2020 Pazartesi günü; 51 cm boy ve 3,200 kg ağırlığıyla güzellik katan torun, Kaplan’ların ve Köymen’lerin ilk kız torunu dünya tatlısı Derin Hanımdı. Yorgun ama mutlu bir anne.
Şimdilik ağabeyinin kopyası gibi. Şu güzelliğe bakar mısınız? Darısı dileyenlere…
Derin Kaplan
Elbette ikinci kez balanne’li babaanne oldum. 💃💃 Neden balanneli babaanne burada yazmıştım. ❤️ Torunlar bizim geç dönemimizin; öpmelere, koklamalara doyamadığımız çiçekleri, tarifi imkansız sevginin mimarları. Allah esirgesin cümlesini.
Kuzey’im artık ağabey olmuştu. Kızkardeşi ile ilk tanışmalarını Berkem Erkan teyzesi böyle kaydetmiş.
Derin-Kuzey-Gizem-Deniz KAPLAN
Ama bu kez yanına gidebilecek kadar yakınken (artık-İstanbul-Aydın 5 saatte gidiliyor) gidememek hayli üzdü… Yasaklar yaşımız nedeniyle hayatımızın vazgeçilmezi olmuştu bile.😔 Neyse ki Berkem teyzesi ve elbette Deniz’im yanlarındaydı. Ertesi günü de anneanne Münevver Köymen dünürüm bu kez Şirin Köymen dedeyi evde mecburen yalnız bırakarak Ankara’dan yetişmişti. ❤️
Kutlamalarımızı şartlar gereği telefondan görüntülü yapmak zorunda kaldık. Hem Aydın, hem İstanbul, hem de Ankara’nın Covid- 19 yoğunluğu sınırları aşınca bu kez yaş engeline takıldık. Meltem yengesi Oğuz Derya amcası da İstanbul’da olmalarına rağmen pandemi nedeniyle (her ikisi de Dr.) bulaşa sebep olmamak için gidemediler.
Hatırlatırım yazılarımı siz okumazsanız torunlarım okur demiştim ☺️ artık yazılarımın minik bir okuyucusu daha var hem de çok güzel bir prenses. Aramıza hoşgeldin Derin; Allah analı, babalı, ağabeyli büyütsün adın, yüzün gibi bahtın da güzel olsun canım benim.
Ha bugün, ha yarın yasaklar kalkar dedikçe bu kez de ‘bulaş’ çıktı başımıza. Üzülme belli olmaz dedi Önder büyükbaba, Derin hanımı yine Münevver dünürünle birlikte kırklarsınız. Zamanı gelince yasak falan kalmaz diye beni avuttu. Güzel Derin’imi göreyim yazımı öyle yazayım demiştim ama bu korona biteceğine çoşuyordu. 😡😡
Hemen örgü yelek, patik başlandı. Yine büyük yapmışım😁 hadi bir tane daha ör bakalım. Feda olsun ellerim yine ördüm.
Derin’ime pek yakışmış.
Baba kucağı bir başkadır.
Okuyanlar hatırlar Kuzey’ime yastığını daha doğmadan boyamış, dikmiş hazırlamıştım. Aaa hani yastık bir taneydi dediğinizi duyar gibiyim.😁 Evet evde boyanmış hazır bir yastık daha vardı. Kime niyet kime kısmet oldu. Çocuklarımın Gülcan ablası hemen buldu hazırladı sağolsun. Şanslı doğdu Derin’imiz. Yastığın masalsı modeli de minik torunuma tam denk geldi bakın…
Tabii bunları hep yazın karantina günlerinde denize giremeyince bol vakitte yaptım. Youtube sayesinde organzeden çiçek düğme bile yaptım. Çok güzel video anlatımlı örgü siteleri var benim favorim bu kez Nezihe Gözütok hanım çok güzel örgü örüyor anlatımı da çok güzel. Bu kış nasip olursa onun öğrettiği tulumu öreceğim. Boyunu vs ölçerek yapacağım. Kuzey’de sıkıntı yaşadık fazla giyemedi hemen küçüldü. 😁
Bu senenin moda örgüsü pocorn idi. Ben de bir küçük bir de büyük hırka ördüm. Ölçüler Nezihe Hanımdan model de birkaç videodan bakarak yaptım. Popcornları hesaplamak hayli zordu. 😁
Ben şuraya ördüklerimin slayt sunusunu ekleyeyim sizi fazla sıkmayayım.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Üzgünüm Derin’im, üzgünüm Gizem’im kızımızı birlikte kırklayamadık. Nazar boncuklu suda yıkadıktan sonra misler gibi Derin’imi kucağıma alıp koklayamadım. Büyük aile yemeği ile de kutlayamadık canımın içi’nin içleri. Annesi, babası ile bakıcı ablası Selina sağolsun görevi yapmışlar. Pamuk Prenses misler gibi olmuş. 😔😔 Biz de yeter ki, sağlık olsun dedik…
😍 Yine kamera görüntüleriyle takip ettim. Amcasının aldığı uyku arkadaşı ile bu pozu bana Kuzey’i anımsattı.
Zaman ne çabuk geçiyor Derin iki aylık oldu bile ve ben hala kucaklayıp, öpüp koklayacağım zamanı bekliyorum. İki erkek kardeş arasında yetişince bebeklerle oynayamadım. Rahmetli babam Kore’den taş bebek getirmişti. Zamanında çok kıymetliydi tabii kırarlar diye oynayamadım. O nedenle beğendiğim oyuncak bebek oldu mu hemen alırdım. Bu da benim bebeğimdi artık Derin’in oldu. Gizem kızım sevdiğimi bildiği için yurt dışından bana getirdiği bebeği de biraz büyüyünce Derin’e vereceğim. Kore’den gelen bebeğim mi? kol lastikleri eskimiş dolapta duruyor.
Uzaktan sevmelere doyamadığım Derin’imize ve Kuzey’imize özlemlerimiz arttı. Artık görüntülü konuşmadan kareler almaya başladım. Benim fotoğraf makinamdan fotoğraf yok yani. 🤷♀️
Ama çare yok ikinci aşılarıda olalım duruma bakalımlarla bugünlere kadar geldik. Derin evin ikinci bebeği olunca Gizem kızım bu kez deneyimliydi, yokluğumuzda çocuklarına yetişmekte zorluk çekmedi, Deniz’imle birlikte eksilmez ilgi ve sevgilerini çocuklarıyla paylaşmayı bildiler.
Evet ikinci torun oldu duygularını alalım diyorsunuz biliyorum. 💓💓 Bir olmuş, iki olmuş fark etmiyor inanın her birisi için aynı duygu, tarif edilemez bir sevgi hatta aşk bunlar aşk. Allah esirgesin hepsini. Neden torunlar bu kadar çok seviliyor? Baldan tatlı şeyler. Kuzey doğduğunda yazdığım yazımda da değinmiştim. Torun sevgisi neden bu kadar farklı? diye sormuştu Deniz’im. İlk cevabım; Sorumluluğunu direkt almadığımız için olabilir mi? diye soruya soruyla cevap vermiştim. Doğru muydu? Kısmen. 😁
Gençlik yıllarımızda hayat koşuşturmacası içinde tek düşüncemiz çocuklarımızı iyi yetiştirmekti. Yani görev miydi? 🤷♀️ sanmam. Ama belki de sevgimizi gösterecek zaman kısıtlı, sorumluluklarımız fazlaydı. Şimdi ise zamanımız bol sizlere vermekte eksik kaldığımız her duyguyu torunlarımızda tamamlamaya çalışıyoruz demiştim. Bu duygularımızı özel kılan da sevginin çokluğu ile birlikte yaşımız gereği gösterdiğimiz sabır ve sonsuz hoşgörüdür. Ne güzeldir hoşgörülü, sevgili olmak. 💞💞
Derin’e:
Sevgili Derin’im; Kaplan’ların ve Köymen’lerin ilk kız bebeği olarak aramıza hoşgeldin. Sen de bu satırları okumaya başladığında umarım yanında olurum da keyifle birlikte okuruz. Ben balanne’yim dilerim sen de öyle hitap edersin.
Sen daha doğmadan ağabeyine ‘belki kardeşin de olur (bu sen oldun) sahip çıkarsın’ ön görüsünde bulunmuştum, yanıltmadı. Mutluyum seni böyle seven güzel bir ağabeyin var ve sevecen büyük bir aileye sahipsin. Allah; analı, babalı adınla yaşatsın. Oku, gönlünün istediği alanda vatanına hizmet et. Büyüklerine saygılı, sevgili anana, babana, kendi evlatlarına hayırlı birey ol. Sağlıklı, huzurlu sevgi dolu evlatları yetiştiren analardır unutma. Temennimiz bunlar, öğütleri anne ve baban zaten verecektir canım. Biz anneni, babanı, ağabeyini çook seviyoruz ve sana verecek sevgimiz de aynı şekilde çook olacak emin olabilirsin bir tanem. Canımın içinin içisin sen de Derin’im. Balannen-Hüceste Alev- büyükbaban-Önder Kaplan
Bu kez yazımı çok özel bir görselle bitiriyorum. Sevgiyle kalın.💞💞💞💞
Merhabalar; Yine birlikteyiz. Liverpool’dan çıkalı 35 dk olmuş yani tarih hala 5-Ağustos-2019 ve Chester’e gelmişiz bile. Birmingham için yola çıktık, ama görmeden geçilmemesi geren güzel bir kasaba olan Chester’ı biz de görelim dedik. Etraftaki tarihi kalıntılar elbette Romalılardan kalma.
Chester, İngiltere’nin Kuzey Batı bölgesinde Cheshire kontluğunun merkezi şirin bir kasaba. M.S 69-70 li yıllarda Romalılar tarafından korunaklı bir bölge olarak seçilmiş ve Dee nehri kenarında askeri bir kale olarak kurulmuş. Adını da Dee nehri tanrıçasından dolayı Deva koymuşlar.
Deva nehri taşımacılıkta kolaylık sağlayınca ve Britanya eyaleti gelişince kısa sürede etraf tüccarlarla ve dolayısıyla aileleriyle dolunca Deva da bir yerleşim yeri olarak Chester kasabasına, ardından Victoria döneminde de şehre dönüşür. Chester da zaten Lejyonlar şehri anlamına geliyormuş. Tudor döneminde de bölgenin zenginlerinin yerleşim yeri olmuştur. Halen de zenginlerin sayfiye yeri gibi.
Chester- Roma kalıntıları
Sonra da Orta çağdan beri hala dimdik ayakta kalan kale surlarında yürüyenleri görüyoruz.
Chester- Surlar
Romalılar tarafından kurulmuş kale surları ve yine Victoria döneminden kalma kırmızı tuğlalı evleri, orta-çağ dönemi esintileri ile masalsı bir havası var. Otobüsten indik yürüyerek sağa doğru gidiyoruz.
Chester-Northgate Street
Belediye binasını geçiyoruz burası Northgate St. hemen solumuzda Katedral var devamla karşımıza hemen şu güzelim yapılar çıktı. Alttaki şekercinin kapısını İngilizlerin meşhur kurşun askeri süslüyordu.
Chester- Row Chester- The Rows
Sedef kakma işlenmiş gibi duran iki katlı yapılarına hayran kalmamak mümkün değil ki bunlara The Rows -iki katlı ve sıralı yapılar deniyor, aslında Tudor dönemi yapıları olan bu binalardaki en büyük özellik dik eğimli çatıları, değişik biçimli süslü pencere ve bacaları ile yarı ahşap evlerin siyah -beyaz görünümleri. Charles Dickens‘ın romanlarındaki kasabalardan biri gibi. Bu yapıları daha sonra yakından göreceğiz ve sanırım ben bu kasabayı seveceğim.
Chester- The Rows
Yolun sonunda Eastgate Street’e geldik ama sağa yürüdük şehrin merkezine geldik.
Chester- Eastgate Street
Aşağıda görülen taş sütun şimdi şehrin tam göbeğindesiniz diyor. Görülen sokak da Watergate st.
Chester- The Cross- Watergate
Eastgate ve Watergate Roma döneminin önemli iki caddesiydi. Tüm ticari iş yapan dükkanlar, demirciler, tekstil vs. hepsi buradaydı. Saksonlar ve sonra Tudor dönemlerinde Northgate St. ve Bridge st. de bu ticari işleve katıldı ve daha modern Rowlar yani tek katlı dükkanlar inşa edildi. Roma döneminden bu günlere kadar hayli badireler atlatmışlar. 1278’de şehirde büyük bir yangın çıkmış o zamanlar tek katlı ve ahşap olan dükkanlar yangından zarar görünce alt katı taş üstü balkonlu ahşap galeri şeklinde yeniden inşa etmişler ve bu gördüğümüz yeni tip Row (sıralı) tarzı binaları ortaya çıkarmış. Kısaca hiç biri orijinal değil ( çakma Tudor 😁) ve İngilterenin hiç bir yerinde de benzeri yokmuş.
Chester- Watergate Street Chester- Eastgate
Rehberimiz Sinan Aydın; Bulunduğumuz yer Eastgeat Street, Bridge St.ten devam edin yolun sonunda görülen köprünün sağından surlara çıkın soldan yürüyün zaten göreceksiniz bulunduğumuz bu yere zorunlu inilen merdivenleri var. Ama siz inmeyip aynı yoldan geri dönün zira çok keyifli bir güzergahtır dedi, biz de rehberimizin lafını ikiletmiyoruz. Bulunduğumuz cadde alışveriş caddesi restoranlar daha ilerdeymiş. Bizim önceliğimiz elbette ki, gezmek ve fotoğraf çekmek. Üstelik zaman çok sınırlı Katedral, kütüphane ve çok büyük ve güzel hayvanat bahçesini gezemesek bile sınırlı zamanı iyi kullanmak zorundayız.
Hemen sağımızdaki Bridge St’ten yürüyoruz. Tabii ki geçerken şöyle bir uğradık denecek kadar kısa bir gezi olmak zorundaydı. Ama ben yine de ardında sakladığı hikayeleri buldum. Anlatacağım…
Chester-Bridge Street
Bridge Street’ten aşağı doğru yürüyoruz arkamızda bıraktığımız St. Peter’s Church daha güzel görünüyor.
Chester- St. Peter’s Church Chester- Bridge Street
Yolumuzun üstünde rastladığımız bir tur şirketi( Dewa) ve müzesi de var. İsteyenlere tarihi kıyafetler giydirip arkeolojik kalıntıları, eserleri uygulamalı gezdiriyor. Okul Eğitim Turları yapıyorlarmış. “isteyenlere orta çağ kıyafetleriyle dönemi yaşatmayı vadediyoruz” yazıyordu.
Haksız mıyım? Şu güzelliğe bakın. Kırmızı tuğlalı evleri oldum olası severim. Bir dönem bizde de dış cephe süslemesinde kullanılan Bartın tuğlası modaydı.
Aşağıdaki saat kulesi; Chester tarihini ve insanlarını hikayeler, fıkralar ve çeşitli aktivitelerle anlatan interaktif bir müze.
Chester- A Life Story Müzesi Chester- A life Story Müzesi
Chester- Bridge Street
Köşede yine güzel bir yapı var. Sonra dönüp köprüye doğru gidiyoruz.
Chester-Pepper Street
Neredeyse 2000 yıllık mazisi olan ve etrafı surlarla çevrilmiş Chester kasabasını Romalılar kurmuş demiştim. Surların bugünlere kadar gelebilmesinin sebebi 18.yy’dan itibaren şehrin korunma ihtiyacının ortadan kalkmış olmasıdır. Surlar toplamda 2 mil- ayak hesabıyla da 3 küsur km ye denk geliyor. Bugün de halkın güzel bir yürüyüş yolu olarak düzenlenmiştir ve gerçekten harika bir yürüyüş yolu sizi gezdirdikçe göreceksiniz.
Yine kırmızı kumtaşından yapılmış tuğlalar kullanılmış ve orijinal halinde kalan restore edilmemiş çok az yeri var. Ama günümüze kadar ismen ve dahi 🤨 kısmen korunmuş dört ana kapısı mevcut; Northgate, Eastgate, Bridgegate ve Watergate. Köprüye çıkmadan önce güzergahımızın haritasını alıntılıyorum mavi ile çizdim, yine de az yürümemişiz.👍
Biz şimdi aşağıdaki fotoğrafta görünen Newgate’ten surlara çıkacağız. Hemen yanında da Wolfgate-kurt kapısı var ve bu kapı en eski tarihli kapı. (Krokide çizdiğim mavi yuvarlak grupla olduğumuz yerdi oradan itibaren aldım) Ben önden gideyim bakalım güzel mi?😉 Hikaye mi? olmaz mı! Tam ortasına geldiğimiz de anlatacağım unutmayın.
Newgate; 1930 yılında trafik yoğunluğunu kaldıramayan Wolfgate’in hemen yanına yeni bir köprü inşası için mimar Walter Tapper ve oğlu görevlendirilir. Wolfgate’in hemen yanına güney kısmına daha geniş ve iki kuleli Neo-Gotik tarzda süslü bu köprü 1938 yılında bitirilip trafiğe açılır, hem de surların devamı sağlanmış olur.
Chester -Newgate- solundaki Wolfgate
Şansımıza hava da güzel surlarda manzara güzel hadi biz bu turistlerin tersine gideceğiz, buyrun gidebiliriz.
Chester- Kale surları
Elbette surların aşağısında ne var diye bakarak yürüyeceğiz. Yeşillikler içinde bir takım tarihi kalıntılarla çevrili bahçe Roman bahçeleri. Aslında 😉 bahçe orijinal değilmiş 1949’da Chester’da bulunan Roma eserlerinden parçalarla bir araya getirilmiş.
Fotoğrafta karşıda görülen yer Roma hamamının yerden ısıtma sisteminin buluntu parçalarla gerçeğine uygun yapılmış replikası, sütunlar da Roma hamamının spor salonundan kalan gerçek sütunlar. Bahçelerin yapımına Chester’ın 1951 Britanya Festivali’nde başlatılmış Dee Nehri’ne doğru geniş bir gezi yeri oluşturmak için de 2000 yılında yeniden düzenlenmiş. Halen nehirde gemi gezileri yapılıyor.
Chester- Roma bahçeleri
Dee Nehri’ni ancak bu kadar görebildik. 🤷♀️
Chester-Dee nehri görüntüsü
Yolda başka arkadaşlarla karşılaştık. İlerde ağaçlardan bir şey görünmüyor dediler biz de geri döndük. Ama siz biraz daha gidin derim zira az ilerde 1785 yılında yapılan dilek basamakları var (Wishing Steps) Biz indik çıktık ama özelliğini sonradan öğrendiğim bu yere giderseniz siz atlamayın bari. 😁 Efsaneye göre; basamakları çok hızlıca koşarak iki defa iner sonra da bu basamaklarda sevgilinizle öpüşürseniz sevginiz daim dilekleriniz kabul olurmuş. Ben dedim demesine, ama siz yine de yaşınıza bakarak hareket edin derim. 🤭
Bu güzel bina hemen dikkatimi çekti. 😁 Evet pencereden diş ünitesi gördüm, ne de olsa kan çekiyor 😁 evet burası bir Diş Kliniği. Binadaki yazı da şöyle” The fear of the lord is a fountain of live”.
Chester- Diş Kliniği
Newgate’e geri dönüyoruz genelde gidiş yönümüze doğru görülecek yerler hep sağımızda kalıyor. Şehre girerken gördüğümüz kalenin güney doğu kısmına denk geliyor, amfitiyatro’yu yakaladım. Roma döneminden beri varlığı biliniyormuş. 8000 kişilik bu alan daha çok yarışlar için kullanılanmış. 1929 yılına gelene kadar yeri fark edilmemiş. Başka bir yerdeki manastırın bahçesinde kazı çalışan amatör bir arkeolog açtığı çukurda kalıntılara rastlıyor ve amfitiyatro’nun duvarı olduğunu keşfediyor. Kazı 1939 da başlamış araya ikinci Dünya savaşı girince durmuş ve 1960 da yeniden yapıma başlanmış. Bitiş ve halka açılışı da 1972 yılında olmuş.
Chester-Amphiteatre
Newgate geldik tam ortasına yürümek için bir kule çıkmalıyız derken karşımıza bu gladyatör çıktı inanılmaz yani ortamı bu kadar birebir yaşamak harikaydı. Hani daha önce yazmıştım Dewa tur şirketi tarihi yaşatıyormuş diye sanırım onlardan biri grup gezdiriyordu. 😁
Chester- Newgate
Evet sözümde duruyorum ve aşağıdaki kapının hikayesini yazıyorum. Önce fotoğrafı görelim Newgate yarım olan Wolfgate- yanındaki eski olan. Burada iki köprü var ama 3 aşamalı da hikayesi var. Newgate fotoğrafını başta koymuştum. Ayrıca yazı görseli olarak da en başta.
Chester-Wolfgate
Wolfgate orta çağda inşa edilen ve günümüze kadar gelebilen Chester’in en eski kapısıdır. İlk kayıtlı tarihi 1066 yılına kadar gidebilir. Çok kez onarım gören kapı 1768’de Wolfgate – Kurt kapısı olarak anıldığı şimdiki şekliyle yuvarlak olarak inşa edilmiştir. İlk önceki adı peppergate idi sonra Wolfeld’s Gate en son da Wolfgate olmuş ve adını zamanın Chester Kontu Hugh Lupus’un armasındaki kurt başından almış olabileceği söyleniyor.
Hikayesi; Tabeladaki yazıyı her zamanki gibi oğlum Deniz’im tercüme etti teşekkürlerimle ve benim araştırmalarımla da ulaştığım şekliyle hikaye dedim ama tarihi bir gerçek ve çok bildik. Okuyalım. ☺️
Bir varmış bir yokmuş 🙃 tarih bu 1573 yılı yani 1. Elizabeth döneminde Chester Belediye Meclis üyesi olan Rauff Aldersey’in dünya güzeli bir kızı varmış. Rauff her baba gibi kızına zengin asil ama yaşlı bir damat adayı seçmiş. Seçmiş ama kız gönlünü sıradan bir tuhafiyeciye kaptırmış. 💑 Bunu duyan baba kızını sıkı takibe almış. Aşka kim ket vurabilmiş ki, meclis üyesi vurabilsin. Kızımız istemediği nişanlıdan kurtulmak için bir plan kurar. Bahçeye çıktığı bir gün yanındaki kızların vakit geçirmek için oynadıkları top bir şekilde surların üstünden dışarıya düşer. Bizim kızımız hemen- topu ben alayım diye gönüllü olur. Elbette sevgilisi duvarın dışında at ile bekliyordur ve kızımızı terkine attığı gibi dört nala 🏇 Gallerin karanlık sık ağaçlı ormanlarında kaybolur. Kızlar da haber vermekte gecikince peşlerine de düşemezler.
Aldersey Rauff kızının kaçışına o kadar kızar ki, Belediye Başkanını ikna ederek Peppergate kapısını gündüz atlı geçişe yasaklatıp geceleri ise tamamen kapattırır. Bu durum at arabalı tüccarları rahatsız eder ve o zamandan beri ” kız kaçırıldığında, peppergate’i kapat” deyimi Chester’lılar için zamanın deyimi olan “kısrak ahırdan kaçtıktan sonra ahır kapısını kapatmak” ile eş anlamlı kullanılmıştır. Ay ne güzel aslında bizdeki “atı alan Üsküdar’ı geçti” daha uygun. 😁
Her hikaye gibi bu da mutlu sonla biter. Çalışan kazanır misali diyelim zengin olup Chester’a dönerler Kraliçe 👸Elizabeth oğlanı şövalye yapınca da Lord ve Lady olarak yaşamlarını sürdürürler. Gökten düşen 3 🍎’nın ikisi onlara biri Chester’a. 😇
Yola revan olalım ve Doğu kapısı Eastgate’e varalım. Sokak sanatçısı 🤨 uzanmış surlara sere serpe resim çiziyor.
Chester- Sokak sanatçısı
Eastgate’e doğru giderken, hani gezdiğimiz yerleri memleketten manzaralarla kıyaslarız ya işte buyrun bir ev yorumsuz.
Chester- Eastgate Walk
Aslında bensiz olmazdı değil mi? 🙃
Chester City Walls ve ben
Eastgate; Romalılar döneminde Kalenin ana giriş kapısı olarak yapılmış surların en ünlü kapısıdır. Zamanında gerçek kuleli muazzam büyük bir kule kapıymış yıkılmış. 18-19 yüzyılda Grosvenor Kontu Richard tarafından 1769 yılında yeniden inşa edilmiş ve tarihi önemi büyük.
Kral IV. Henry 1403 te Shrewsbury isyanında yendiği Percy ailesinin oğlu Hotspur(ateşli) Henry Percy’yi ,Sir Richard Venables, Sir Richard Vernon’u da öldürdükten sonra vücutlarını dörde böldürüp bazı parçalarını Chester’da Eastgate köprüsünün dört kulesine ibret olsun diye astırmıştır.
Chester-Eastgate Clock
Eastgate saati ise Kraliçe Victoria’nın elmas jübilesine denk gelen senede mimar John Douglas tarafından tasarlanıp yerel halkın katkılarıyla buraya dikilmiş. İlk tasarım betonmuş ama komşu evler üstümüze yıkılır diye itiraz edince ferforje de karar kılınmış. Fotoğrafta görüldüğü gibi tarihi eski olmasının dışında pek bir özelliği yok. Köprüden baktım bir tarafı Eastgate caddesi diğer tarafı Foregate Street görüntü güzel.
Chester -Eastgate Street Chester Foregate Street
Yürüyoruz mis gibi bir hava var ve etraf iyice yeşillendi hemen solumda Katedral.
Chester Katedrali
Chester Katedrali;
Romalılardan önce Keltlerin olduğu dönemde tapınak olarak inşa edilmiş. Roma döneminde de Apollona adanmış tapınağa dönüşmüş. Kısaca 7.yüzyıldan beri burada bir kilise var ve Chester’ın koruycu azizi St. Wesburg’a adanmış. Katedral’in şimdiki yerinde 1092 yılında Chester Kontu Hugh Lupus tarafından Benedictine manastırı olarak kurulmuş. 1540 yılında VIII. Henry hikayesini burada anlatmıştım, sevgilisi Anne Boleyn ile evlenebilmek için Protestanlığı kabul etmiş ve bütün Katolik kiliselerini yıktırdığında bu manastırın binalarını Chester St Werburg Katedrale dönüşmesi kaydıyla yıktırmamış geri vermiştir.
Adı nereden geliyor derseniz; St.Werburg, Chester kasabasının koruyucu azizidir ve bir Anglo-Sakson prensesi olarak doğmuştur. Annesi ve halasının rahibi oldukları Ely manastırında eğitilir, onlar ölünce de Ely manastırına Başrahip olur. Şifa dağıtır ve mucizeleri vardır. Öldüğünde Staffordshire de Hanbury’e gömülür. Kral olan ağabeyi gösterişli olsun diye mezarını Hanbury’deki kilisenin içinde bir tapınağa taşımaya karar verir. Taşınma için mezar açıldığında mucizevi bir şekilde bozulmadan durduğu görülünce hakkındaki mucize daha bir inanılır olur. Mucizesi de bir yaban kazını diriltmiş olmasıdır. Sonra mezarı Viking istilasından korunması için surlarla çevrili Cherter’a taşınır. Taşındığı dönemde Chesterda St. Werberh için kurulan bir tapınak vardır ve onun içine konur. Chester’i kuşatan Welsh’ler (galliler) istiladan vazgeçip kasabayı sebepsizce terk edince St. Welburg’un onları koruduğuna inanılır ve burası bir hac yeri olur. 1540 yılında manastır dağılmış bu arada St. Werburg’un türbesi de parçalanmış ama Werburg’un cesedi bulunamamıştır. VIII. Henry sayesinde şimdiki Cherter Katedrali kurulurken Werburg’un mabedinin kalıntı taşları yeniden birleştirilmiş ve Katedral içinde bulunan Leydi şapeline yerleştirilmiş. Ziyaret edilirse görülebilirmiş. Katedralin sadece kuzey-batıdaki kulesi 12. yüzyılda inşa edilen orijinal kısmıymış.
Ve güzelim bahçesinde sereserpe gençler.
Chester Katedral Bahçesi
Bu harika yolda yürümek inanılmazdı.
Chester- City Walls
Çok değişik bir bahçeye geliyoruz, Falconry&Nature Gardens; Şahinlerle ve diğer yırtıcı kuşlarla gösteriler ve uygulamalı deneyimler yapılan yaban hayatı yaşatan bir merkezmiş. 10-15 dk bekledik ama hiç ziyaretçi gelmeyince biz de gösteriyi izleyemedik. Yolumuza revan olduk.
Dee nehri kanal manzarası harikaydı. Görünen de yüzer bir evdi.❤️
Chester- Dee nehri Kanal
Surlarda iyi ki gezmişiz Orta çağ havası var, manzara var hava miss bayıldım. Hele böyle çamaşır asılı yaşanası evlere oldum olası hastayım.
Chester- Kanal boyu
Derken sanırım son kapıya geliyoruz. Manzaraya hayran kaldım.
Chester-City WallsChester- Northgate’ten Upper Northgate Street
Son kez etrafa bakalım Northgate köprüden inip yürüyeceğimiz cadde yine aynı isimli cadde, Northgate Street.
Chester-Northgate StreetChester Katedral
Buluşma yerimize doğru gidiyoruz bir pasaja girdik siz de gelin güzel şeyler vardı.
Chester
Bu tezgahtakiler çok hoş ama muhtemelen çin malı.
Chester
Burada da oyuncaklar maket halinde satın alıp kendiniz boyayabilirsiniz. İlerdeki delikanlı nasıl boyanacağını ya öğreniyordu ya da satmak için boyuyordu.
Chester Chester-Nortgate Street Chester-Watergate Street
Son kez Watergate Street’e şöyle bir bakıp çıktık The Cross’ta grupla birleştik.
Chester
Bu güzel kasaba Romalılar zamanındaydı artık şehir. 😊 Bath şehri gibi aklımdan hiç çıkmayacak. Otobüsümüze bindik yolumuz Birmingham’a yanılmıyorsam 1-1.5 saatlik bir yolumuz olmalı. Keyifle gezdiğinizi umuyor sevgilerle Birmingham’da buluşalım diyorum. 💞💞💞
Liverpool bu 😊 kendi küçük ama değerleri büyük bir şehir demiştim, bir güne sığmazdı elbette. İkinci gündeyiz ve tarih 5-Ağustos- 2019. Liverpool’a gelip de Mersey nehri kıyısında gezinmeden Albert Dock’u, deniz müzesini gezmeden olmazdı. Bu gezmenin ardından tekrar yola koyulacağımız için Albert rıhtımına otobüsle geldik.
Liverpool
Bölge biraz daha aşağıda nehir kenarında Royal Albert Dock ve Pier Head ile bir kompleks içeriyor. Buradaki üç güzel binaya Liverpool’un“Three Graces” üç güzelleri deniyor. Yunan mitolojisindeki Hera, Aphrodite ve Artemis’ten esinlenilmiş olmalı.
Liverpool-Three Graces-Üç Güzeller
Üç güzelleri açarak anlatayım. En başta soldaki Saat kuleli bina Royal Liver Building, ortadaki, Cunard Building ve yanındaki de Liverpool building (Liverpool liman işletme binası)
Burada dikkat çekici özelliği olan en baştaki Royal Liver binası. Dünya Miras listesinde en güzel liman şehri olarak kayıtlı, Liverpool’un da kendi özel koruması altındadır.
Bina 1908-1911 yıllarında zamanın en yüksek betonarme binasıydı, dış cephesi de granit ile kaplanmış zamanın önemli bir yapı şekli idi. İki tane saat kulesi var. Ön kuledeki 3 tane saat denizciler görsün diye, arka kulede 1 tane saat o da şehire dönük halk görsün diye imiş. Saatler zamanın en büyük elektronik saatleridir ve V. George’un tahta çıktığı saatte çalıştırıldığı için George saatleri diye de bilinir.
Liver Bird *Photo By Aidan O’Rourke*
Kulelerin her birinin tepesinde yukarda fotoğrafını gördüğünüz Liver Bird Denilen Liverpool’un çok özel kuşu var. Bence Zümrüt-ü Anka benzeri onlara göre kartal ile karabatak arası bu kuşlar demirden yapılıp monte edilmiş. Ayrıca denizcilerce iyi şans getirdiğine inanılan bu kuşlar ağızlarında bir de dal tutuyorlar. Birinin yönü nehire diğeri şehire doğrudur. Fotoğraf için Mr. Aidan’a çok teşekkür ederim ayrıca bu konu ile ilgili bir videosu var izlemenizi öneririm.
Bir de efsane yaratmışlar; bu kuşlar Londranın kargaları-Ravenler gibi yerlerinden uçarlarsa (bu kuşlar şayet karşı karşıya olsalar çiftleşmek için demirleri bile yerinden sökerlermiş 🤣) Ama kuşların yönleri de ters yani uçamazlar. Ama diyelim ki uçtular, inanışa göre o zaman da Liverpool’un başına bir felaket gelirmiş. Efsane olduğu belli işte 😁 bu kuşlar hortum’la yerinden sökülmedikçe uçamazlar. 😁 Londra’nın Kargaları mı? Onlar da uçamazlar kanatları kesiliyor 😁 Raven’leri burada anlatmıştım. Yine bir başka rivayet; kuşların nehir tarafına bakanı dişi adı da Bella, görevi denizcilerin evlerine güvenle dönmelerini sağlamak. Şehre bakan kuş erkek adı Bertie, onun da görevi ailelere beylerin evlerine sağ-salim geldiklerinin haberini vermek veya yorgun denizciler geliyor Pub’lar açık mı? diye kontrol etmek. Bakın bence bu çok daha mantıklı. 😁
Yanındaki Cunard Building 1914-1917. Cunard’da gemi şirketi ve White Star Line’nın rakibidir. Zamanında gemiyle seyahat edecek zengin yolcular için terminal görevi yapıyordu. 1913 yılında White Star Line ile ortak olmuş şimdilerde şehir meclisi-Belediye. En sağdaki bina da Liverpool Building 1904-1907 yıllarında yapılmış liman işletme binası.
Kıyıya doğru giderken güzel bir anıt gördük. At üstünde betimlenen heykel Kraliçe Victoria’nın 58 yaşında tahta geçen oğlu Kral VII. Edward’a aitti.
Edward VII Monument- Liverpool
Albert Dock’a doğru, Liverpool’un Kordonu – Waterfront’ta yürüyoruz ve efsane dörtlünün muhteşem görüntülü heykellerine geliyoruz. Herkes selfi peşinde olduğundan sadece bu yönden çekebildim. Bu heykelleri sanatçı Andy Edwards yapmış. Cavern Club bağışı ile 2015 yılında grubun Liverpool Empire Theatre’da 50. yıl kutlamalarına denk getirilerek dikilmiş. Manzara müthiş ama. 🤩
The Beatles-Liverpool
Hemen arkamızda görünen bu kırmızı bina da RMS Titanic gemisinin yapım şirketinin yani White Star Line’ın merkez binası. White Star Line Building. Titanic 1912 yılında bu merkezde şirketce tescil edildikten sonra İrlanda’nın Belfast limanında yapımına başlanmış ve 3 yıl içinde de bitmiş. Bina şimdilerde aynı isimle lüks bir otel.
Liverpool-White Star Line building
Önce bir Mersey nehrini görelim dedik. Nehirin rengi taşıdığı alüvyonlar nedeniyle kahverengi görünüyor. Med- cezir saatleri olmalı ki, su çekilmiş.
Liverpool- Mersey River
Kıyıdan devam edip rıhtım kenarındaki son derece modern bir binanın yanından geçiyoruz Liverpool Müzesiymiş. Çok değişik hayvan heykelleri gördük.
Liverpool- Lambanana
Bu sevimli heykeller de Liverpool’a özel şöyle ki; Liverpool yaptığı tekstil ihracatı kadar bolca da muz ve kuzu ithal ve ihraç ediyormuş. New York’ta yaşayan uzak doğulu bir sanatçı bu duruma atıfta bulunarak başı kuzu, kuyruğu muz 🤣şeklinde olan bu heykeli tasarlayıp hediye ediyor. Sanatçı daha sonra Liverpool’u sevip buraya yerleşmiş. Zaman içersinde her yerde rastlayabileceğiniz Liverpool simgesi olan bu heykellerin adını da Lambanana koyuyorlar. Espri müthiş. 😉
Liverpool- Lambanana
Bir de slayt olarak koyayım bakarsınız.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Rıhtımın zincirlerinde artık tüm avrupa ülkelerinde rastladığımız aşk kilitlerini burada da görüyoruz. Üç sıra ve hayli de uzundu. 💞💞💞
Liverpool- Mersey River
Evet sonunda Albert Dock’a ulaştık bizi önce Liverpool’un ünlü Rock n Roll şarkıcısı kadife sesli Billy Fury elinde bir demet çiçekle karşıladı. Heykeli Fury Fun gruplarının bağışlarıyla sanatçı Tom Murphy’e yaptırılmış, şarkıcının annesi ve kardeşi de Mersey nehrine bakar şekilde konulmasını istemiş. Billy bir zamanlar nehir gemisinde güverte görevlisi olarak çalıştığı için nehirle ilgisini anımsatmalı demişler. 1940 doğumlu şarkıcı 1983 yılında hayata veda etmiş. Ben sesini ve bu şarkısını sevdim siz de dinleyince sevebilirsiniz. I’ ll Never Fall In Love Again Sesi de tipi de Elvis Presley 😊
Billy Fury -Liverpool
Royal Albert Dock’u kendi sitelerinde havadan gören bu alıntı fotoğrafla başlayayım dedim.
Liverpool- Royal Albert Dock-alıntıdır
Royal Albert Dock 19. yüzyılda Liverpool’un hatta İngiltere’nin en büyük gemi yolcu limanı ve hacmi en büyük ticari limanıydı. Sonra Mersey’e bağlanan kanalı ile Manchester birinci sırayı almıştır.
1846 yılında yapılan zamanın modern ve yanmaz taş gibi derler ya işte tam öyle sağlam binalarıydılar. Ticaret çok yoğun olduğu için böyle büyük depo ihtiyacı doğmuş ve yangına da dayanıklı olsun diye ilk kez tuğla, beton ve çelik kullanılarak betonarme karkas bu depoları yapmışlar. Almanların Blitz- yoğun bombardımanlarıyla hayli zarar görünceye kadar da görevlerini yapmışlar. Kısaca çok büyük bir liman kompleksi. Buharlı ticaret gemileri çok büyüktü Albert Dock’a geçip depolara yanaşmaları çok zor oluyordu ayrıca gel-git nedeniyle zaman kaybı da söz konusu olunca ticareti de yavaşlatıyordu. Albert Docktaki bu binalarla birlikte gemilere yükler depolardan hidrolik vinçler yardımıyla beton zeminden kaydırılarak doğrudan ve daha hızlı bir şekilde yüklenir oldu, dolayısıyla zamandan da kazanç sağlanmış oldu.
Savaş yıllarında 1941 Blitz denen 4 günlük Alman bombalamasında hayli yıkıma uğrayan Albert Dock zamanla depolamada değil ama nakliyede yetersiz hale gelince de yeni daha büyük ve açık limanlar yapılıyor. 1970 yılında sadece depolar kalıyor liman terk edilmeye başlayınca da havuz kısmı alüvyonla dolmaya başlıyor. 1980 yılında da tamamen doluyor. Bu yıla kadar birkaç kere tamamen yıkılmasına karar verilse de vazgeçilip şehir 1976 yılında 1. Derece şehir koruma listesine alınıyor ve artık yıkılamaz garantisinde olunca da yeniden kazanım için düşünmeye başlıyorlar. 1981-82 yılında Merseyside komisyonu kuruluyor. Yenilenme başlıyor. 2004 Yılında Unesco Dünya miras listesine alınıyor. Ve 2018 yılında Albert Dock Kraliyet ünvanı alarak Royal Albert Dock oluyor.
Bu kadar bilgi şimdilik yeter gezmeye devam. Grupça geldiğimiz yer Tate Modern-Londra bağlantılı çalışıyormuş. Önünde görülen rengarenk taş sütun yerel sanatçı Ugo Rondinone’nin Liverpool Mountain (dağı) isimli sanat çalışması. Pramitlerden esinlenmiş. Kayalar üst üste konmuş hiçbir yapıştırma vs yok yani inanılmaz yerçekimine meydan okumadır bu veya depreme kafa tutmaktır. Durun bakayım İngiltere’de deprem ne durumdadır. Hep bizi mi vuruyor. Hayret memlekette deprem kuşağı bulunmadığı gibi en hissedilir deprem 3.o olmuş. 😄 Müzeyi ücretsiz gezebiliyormuşuz sergi varmış önce çevreyi gezelim sonra gireriz dedik.
Liverpool Tate Modern- Liverpool Dağı tasarımı
Sol tarafta kafe, restoran, alış veriş yerleri var. Haftasonları çoluk çocuk gezilebilecek sevimli bir yer . Önce her zamanki gibi şu magnet işimizi halledelim. Magnetsiz dönmem. 😁
Manzara inanılmaz güzellikte. Beatles’a ait tüm hikayeyi anlatan bir de müze vardı artık girmedik. Buradan magnet aldık çıktık.
Royal Albert Dock- Liverpool
Bir dönem yani terk edildiği dönemde buranın alüvyonlarla dolu balçık çamur olduğunu hayal etmek bile zor.
Rehberimiz Sinan Ercan’a da kulak veriyorum. İlk girişten önce zamanın liman şefinin evi var çok değişik geziniz diyor ben de gezelim diyorum buyrunuz.
Liverpool- The Piermaster’s House
Gerçekten de zamanın Liman amirinin evi çok güzeldi. Özellikle evin hanımının ütü odası çok dikkat çekici. Arkadaki çok yönlü kalorifer sanki veya kuzine. 🤷♀️ Sandalyede yumak yapılacak yün çilesi. Vakti zamanında ben ellerimde tutar rahmetli annem de yumak yapardı. Ama tek başımayken sandalyede sarmışlığım da vardır yani. 😁 Ütü tahtası var ama kömürlü ütü yok göremedim. Kömürlü ütü çok güzel dikiş diken rahmetli babaannemde vardı. Zaman ne hızla geçmiş.
Liverpool-The Piermaster’s House- Royal Albert Dock
Otuma odası da eski klasiklerden. Liman şefi savaş döneminde Alman hava saldırısını haber vermek için siren çalarmış. Neyse bu evin hava saldırısındaki halini düşünmek istemiyorum. Ev üç katlıydı inerken pencereden nehirdeki vapur görünüyordu çektim. Bir de bu slaytı izleyiniz. ☺️
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Eveeet gezmeye devam.
Royal Albert Dock- Liverpool
Bu birinci havuzdu. İlk fotoğrafa bakarsanız caddeye doğru ikinci bir havuz daha vardı artık döne döne gezeceğiz. Orada da yüzer evler var aynı Amsterdam’da olduğu gibi.
Royal Albert Dock- Liverpool
Yemek yenecek yerler, alternatifler çoktu.
Liverpool- Royal Albert DockLiverpool- Royal Albert Dock
Victoria döneminden kalma pompa, hidrolik sistemle çalışırmış. Şimdilerde çok beğenilen lüks bir restoran.
Liverpool- Royal Albert Dock
Pumphouse önündeki bu tren dondurmacıyı daha çok sevdik.
Liverpool- Royal Albert Dock
Ay ben bu arabalara bayıldım, ama çok güzeller. 💓 Donut denen çörek diyelim şekerli ,süslü püslü bir hamur işte yine de pek rağbet görüyor. 🍩🍩🍩
Liverpool- Royal Albert DockLiverpool-Royal Albert Dock
Şu alttaki Karayip korsan gemisine sonra gidip yakından baktık- North South Theatre- Kuzey-Güney tiyatrosu imiş. Ne hoş kendileri tiyatrocu gurup, yerel tiyatrocular ile birlikte eski hikayeleri seyirci iletişimi ile oynuyorlarmış .👏
Royal Albert Dock-Liverpool-Sol tarafta North South Theatre kalyonu
Atlı karıncanın oradan gidip Denizcilik müzesini de gezelim .
Royal Albert Dock-Liverpool
Liverpool müze yönünden hayli zengin bir şehir sadece Royal Albert Dock’ta üç tane müze var. Biri Pier Head başında geçerken gördüğümüz camlı bina 2011 yılında yapılmış olan Liverpool Müzesi. Alttaki fotoğrafta görülen son derece modern bir bina, İmagine Peace- Barışı hayal eden yazılı bina. Liverpool’un doğuş hikayesini anlatıyor. Biz burdan sonra Chester’a gideceğimiz için gezmeye vakit yok.
Liverpool- Liverpool Müzesi
Diğerleri Merseyside Denizcilik müzesi ve üst katında olan Kölelelik Müzesi. Biz Kısacık vaktimiz de birşeyler görüp çekeriz diye girelim dedik. Çok detay alamasam da fikir sahibi olacak kadar materyal buldum ama alt kattaki gümrük bölümü ile üçüncü kattaki kölelik müzesine girecek vaktimiz olmadı zaten müze hayli büyük. Aslında bir rehberle gezmek daha iyi olurmuş. Eşimle buluşma yerine her zaman erken gideriz 🤷♀️ benim daha yüzer evleri çekmem lazım. Neyse buyrun müzeye…
Merseyside Maritime Museum; Giriş kısmındaki kocaman çapayı çekmeyi unutmasaydım görkemli bir giriş yapabilirdim. Müze Dock’taki çay vs depolarında açılan ilk kamu binasıydı. 1986 yılında kalıcı olarak burada açılışı yapılmış. Girişinde yine çay-kahve yerleri, hediyelik eşya dükkanları vardı. Müzeye çıkmak için kullandığımız merdivenler gemiye çıkış merdiveninin aynı idi ve birçok kapıdan geçerken ortamdam etkilenmemek mümkün değildi. Karşımıza önce Liverpool Limanın 300 yıllık hikayesini günümüze gelene kadar tarihsel olarak anlatan bu pano çıktı.
Liverpool Maritime Museum
Gemi inşaat şirketlerinden biri olan Cunard’ın amblemi bize müzenin ağırlıklı olarak bu şirketin yaptığı gemileri ve o gemilerin hikayelerini anlatacağını gösterdi. Cunard daha sonra Titanic yapım şirketi Star Line ile ortak olmuştur.
Çok özel bir şey yakalar mıyım? diye sürekli çekim yaptım ve evet bir değil iki tane özel gemi buldum ama maketlerini bulamamışım. 🤦♀️ Biri Lusitania diğeri Bismark.
Liverpool-Maritime Museum
Lusitania; Edward döneminin yüzen saraylarından 1906 yapımı yolcu gemisiydi. Zamanının teknolojisi yeni trübün motorlarıyla yüksek hız yapabilen Okyanusu 5 saatte aşan gemi olduğu için *Denizlerin Tazı*sı diye adlandırılıyordu ve Liverpool onun hem ana çıkış limanı hem de tüm çalışanları Liverpool’lu olduğu için onun yuvasıydı.
Yazık ki, Lusitania’nın yaşamı çok kısa sürmüştü. 18 dakika…
Evet sadece 18 dakikada batan Lusitania adını kaç kişi duymuştur? Hiç duymadım, okumamışım, anımsamıyorum bile. 🤷♀️ Ama Titanic’i çok uzun sürede battığı ve filmi çevrildiğinden daha çok tanıyoruz. Leonardo DiCaprio ile Kate Winslet’in geminin burnundaki siren kız pozu unutulmazdı. 😉 Titanik’in hikayesiniburadaanlatmıştım.
Lusitania -Maritime Museum-Liverpool
Lusitania’nın batış hikayesi şöyle;
I. Dünya Harbi başlamış ve Almanlar İngiltereyi kuşatmak için uğraşıyor, denizaltıları çevresinde devriye geziyor yani savaş halindeler. Almanların U-Boat’ları (denizaltı) özellikle U-20 ortalıkta cirit atarken Lusitania gemisi de Amerika ve İngiltere arasında yolcu taşıyor. İngiltere’nin bütün uyarılarına rağmen Lusitania yolculuktan vazgeçmiyor. O arada Almanlar Amerika’da bir gazeteye fazla dikkat çekmeyen bildiri gibi reklam yayınlatıyorlar *Gezginlerin dikkatine İngiltere’ye gidecek yolcu gemileri için de özellikle İngiliz bandıralı olanlara binmek risklidir* sorumluluk şahıslara aittir şeklinde 😁. Bunun üzerine gerçekten yolculuktan vazgeçilmeyecek mi? merakı ile çıkış limanı olan New York’ta yolcu yakınları haricinde hayli kalabalık gazeteci ve halk da limana gelir. En son kalbur üstü yolcuları da gelince ki, biri eski bir siyasetçi, biri çok zengin zat biri de artistmiş tüm kuşkular dağılıyor ve Lusitania 2000’e yakın yolcusuyla New York limanından Liverpool’a doğru yol alıyor tarih 1 Mayıs 1915.
İngiltere sürekli telsizle ikaz mesajları yolluyor, burunlara yaklaşmayın azami hızla limanlardan geçin diye. Bu arada Alman U-boat’ları yakında zamanda iki tane Amerikan ticaret gemisini batırmış. Lusitania Kaptanı Turner gemide her türlü tedbiri aldığı için rahattır. Turner 7 Mayıs günü yoğun sise rağmen İrlanda’nın Kinsele burnunu gördüğünde hayli sevinir zira karaya 10 mil uzaktaydılar. Ama onun gibi sevinen bir başkası daha vardı, U-20’nin periskopundan Lusitania’yı gören Teğmen Walther. Ve anında ilk torpidoyu yollar. Torpidoyu kaptan Turner da görmüştür ama çok geçtir yaptığı manevra da onu kurtaramaz. İlk torpidonun patlaması, ardından gelen ikinci torpido ile başlayan panik filikalara dahi binmeye fırsat vermez. Hep bir yöne yığılan yolcular nedeniyle havaya dikilen Lusitania’nın 18 dakika gibi kısa bir sürede batması kaçınılmaz olmuştur. Soğuk sulara atlayarak kurtulmaya çalışan insanlar, kopan bir filikadan denize dökülen insanlar. 😔 Böylesi büyük bir şok yaşana dursun 4 saat sonra kurtarmaya gelen Queenstown gemisi sadece 760 yolcuyu sağ kurtarabilmiştir. Tarih 7 Mayıs 1915. Ölenlerin 124 ünün Amerikalı olması Amerika’nın savaşa katılmasına sebep olmamış ama hayli sarsmıştır.
Lusitania’nın batışı ve onu batıran Alman deizaltısı U-20′ nin kaptanı Walther Schwieger’i anlatan köşe.
Liverpool- Merseyside Maritime Museum
Gemide ikinci patlama olup 18 dk.da batması çeşitli spekülasyonlara sebep olmuş, sonradan kalıntılardan ortaya çıkıyor ki gemi Liverpool’a mühimmat da götürüyormuş. Lusitania’nın batışındaki esrar perdesi hala kafaları karıştırmaya devam ede dursun beraberinde bazı komplo teorilerini de ortaya çıkarmış. Özellikle Amerika savaşa girsin diye düzenlenen bir komplo olabilir denmiş ki; Vietnam savaşına girmek için düzenlediği Tonkin körfezinde kendi gemilerine ateş açıldığını iddia edip savaş sebebi sayması unutulmamalı. Yine de başarılı olamamış. Amerika iki yıl sonra 1917 de savaşa dahil olmuştur.
U-20’nin batığı Sakarya ilimizin karasu ilçesinde yatıyor. Bakın bunu da hikaye gibi anlatayım biraz fotoğraf yükledikten sonra tabii yazıya boğulmayalım 😉 bilenler atlasın, bilmeyenler okusun, unutanlar da hatırlasın. 😁
Liverpool-Liman işletme -gümrük binasının ilk hali
Gemi içi görünümlü müzeden bazı parçalar; periskop, taktik ders odası, birinci sınıf kamara yatağı, aile yaşamına dair bir örnek dolap. Sırasıyla ekliyorum.
Liverpool- Maritime Museum
Liverpool- Maritime MuseumLiverpool Maritime MuseumLiverpool Maritime MuseumLiverpool Maritime Museum
Şimdi geldiğimiz bölüm de II. Dünya savaşının aktörlerinden Almanya ile ilgili.
Liverpool Maritime Museum
Alman torpidosu 😱
Liverpool Maritime Museum
Almanlar birçok kargo gemisi batırmış.
Liverpool Maritime Museum
Atlantik savaşından kalan ağır silahlardan ikisi. Ayrıca savaşı anlatan video’lar da oynatılıyordu.
Atlantik savaşı; Daha çok İngiltere ile Nazi Almanyasının Kuzey Atlantikte yapmış olduğu ve iki sene süren askeri ağırlıklı deniz savaşı 1941-1944… Sonrası elbette II. Dünya savaşında Almanya’nın yenilmesi ile de bitti yıl 1945. Kısa bir başlangıç sonrası Bismark’ın batırılışına değineceğim.
Liverpool Maritime Museum
Savaşın maddi manevi zararından bahseden yazı ile savaşta Alman U-boat’larının güzergahları gösterilmiş. Hayli çok bot varmış. 🤨
Liverpool
Atlantik Savaşı; İngiltere ile Nazi Almanyasının Kuzey Atlantikte yapmış olduğu ve iki sene süren askeri ağırlıklı deniz savaşıdır demiştim.
Bismark’ın batırılış hikayesi; I. Dünya savaşı sonucu Almanlar yenilir. Hitler Nazi Partisi’nin lideri olarak iktidara gelir, önce Şansölye sonra da 1934’te (bildiğimiz meşhur adı ile) 🤨 Führer olur. Hitler, hemen Versay anlaşmasını kabul etmediğini söyleyip yeniden ve daha güçlü denizaltılar yapmaya başlar. Deniz kuvvetlerine de son derece güçlü hiç batırılamaz dediği zırhlı bir gemi yaptırır, Bismark. Gemi adını 1890 yılında görevden ayrılmış olan önemli siyaset adamı ve Başbakanlık yapmış olan Otto Von Bismark’tan almıştır.
Liverpool Maritime Museum
Kriegsmarine’nin (Alman deniz kuvvetleri) Başkomutanı Amiral Roeder, Bismark gibi güçlü bir kruvazörün Atlantikte büyük işler başaracağına inanıyor, yenilemez diyordu.
Bismark ağır kruvazör Prinz Eugen eşliğinde, Kuzey Atlantikte ABD ile İngiltere arasında erzak taşıyan konvoyların yolunu kesmek, İngilizlere askeri ve sivil yardımları sekteye uğratmak ve tabiiki donanmalarını da zayıflatmak üzere yola çıkar. İngilizlerde Bismarkın yerini öğrenip kendi Amiral gemileri Hood ile tersaneden yeni çıkmış Prince Of Vales ve başka destroyerler ile yola çıkar.
Taraflar Danimarka körfezinde karşılaşırlar. Bismark birkaç isabet almış ama tesiri fazla olmamıştır. Karşılıklı atışlar yoğunlaşır. Bismark’tan gelen yoğun atışlar ki buna salvo (toplu saldırı) deniyor İngiliz Hood’u tam cephaneliğinden vurarak patlamasına sebep olur ve Hood kısa sürede batar. Prince Of Vales de ciddi yara alır ve geri dönerek kaçar. Bismark’ın aldığı yara bir miktar yan yatmasına ve yakıt kaybetmesine yol açmıştır. Bu durumu fark eden İngilizler bu kez havadan da müdahale ederek top yekün saldırıya geçerler.
Bismark çok sağlamdı aldığı sayısız atışlara rağmen yoluna devam ediyordu. İngiliz uçakları torpidolarını son atışta direk kumanda merkezine isabet ettirince gemi yanmaya başlıyor ve gövdede muazzam bir delik açılıyor. Gemi batarken personelin çoğu denize atlıyor. İngiliz savaş gemiler kurtarma yapmadan ölsünler diyerek savaş mahallini terk ediyor. İnsaflı bir iki İngiliz gemisi mayınlara rağmen yardım edip 2000’e yakın personelin sadece 120’sini kurtarır. Batmaz denilen Bismark efsanesi de can damarından vurulunca Atlantik’in soğuk sularına gömülerek trajik bir şekilde sona erer.
Liverpool Maritime Museum- Arandora Star gemi maketiLiverpool Maritime Museum- Falaba gemi maketi
Çok güzel gemi maketleri vardı, Yukarda tablosu görülen Falaba’da İngiliz buharlı gemisi. 1915’te Alman denizaltısı U-28 tarafından torpido ile batırılan ilk yolcu gemisiymiş. Yolculardan sadece bir tanesi Amerika vatandaşı Thrasher olduğu için tarihte de Thrasher olayı diye geçer. Önemi de Amerika’nın bu kez olayı bahane edip 1. Dünya savaşına dahil olmaya niyetlenmesidir.
Liverpool Maritime Museum-Ausonia gemi maketi
U-20’nin batık hikayesi. Ne demiştim hatırlayınız;Bilenler atlasın, bilmeyenler okusun, unutanlar da hatırlasın. 😁
Hitler, denizaltıların savaştaki önemini anladığından ilk etapta Deniz Kuvvetlerine 30. denizaltı filosunu ekler. Niyeti; II. Dünya savaşında Sovyetleri bir plan dahilinde işgal etmektir. Almanya kendi askeri haberleşmesinde buna Barbadossa planı adı verir. Plan gereği Sovyet denizaltılarını alt edebilmesi için U-boatların Karadenize açılması gerekir. Türkiye II. Dünya Savaşında tarafsızım demiş, boğazlardan nasıl geçsin? Önce bizim göz bebeklerimiz Atılay, Saldıray, Batıray’ı satın almak ister. Biz tabii tarafsızlığımıza gölge düşer diye kabul etmeyince ne yapsın? Bu kez bizim Fatih Sultan Mehmet misali gemileri Haliç’e karadan yürütmesine benzer bir operasyon uygular. 6 adet denizaltıyı Almanya’nın liman şehri Kiel’de parçalatır Wilhelm kanalı ile Elbe nehrine oradan Drestene, kara yoluyla İngolstad’a ve Tuna nehri yoluyla nihayet Romanya’nın Köstence limanına yollar. 😁 Tarih okumanın faydaları. Lisede Tarih Öğretmenim İzzettin Arıcalı idi toprağı bol olsun çok güzel anlatırdı. Neyse bitmedi hepsi tek, tek yeniden monte edilip karadenize indirilirler yıl 1942. U-boatlar iki yıl boyunca sovyet donanmasına gizli gizli ellinin üstünde saldırı düzenler.
İki yılın sonunda (1944’te) Romanya Ak Kavak gibi taraf değiştirip Sovyet yanlısı olunca Köstencedeki 6 adet U-boat’un üçünü Sovyetler ile Romenler batırır. Kalan üç U-boat Karadenizde sahipsiz kalır sığınacak bir liman bulamazlar. Çare düşünen Hitler üç tane denizaltıyı bize satmayı teklif eder. Ama İsmet İnönü Montrö anlaşmasını ihlal etmem deyip geri çevirince… 🤷♀️ U-boatlara; Türk kıyılarına gidin denizaltılarınızı batırıp kendiniz de karaya çıkın emri verilir. Yine Türkler vicdanlı.
Üç U-boat komutanları; U-23’ü Ağva’da U-19’u Karadeniz Ereğli açıklarında Lusitania’yı batıran U-20’nin de Sakarya’nın Karasu ilçesi açıklarında batırılmasına karar verirler. U-boatlar batırılır mürettebat karaya çıkar teslim olur. Denizaltılar mürettebatı ölmeden terk ve kendileri batırdıkları için savaş ganimeti sayılmıyor dolayısıyla herkes serbestçe dalış yapabilirmiş. Bizde olduğunu öğrenmemiz 1994 yılında o civarda yapılan deniz tatbikatı sırasında batık bulununca olur. Dünya kamuoyu ise 2008’de Sunday Telegraph gazetesinin haberiyle öğrenmiştir.
Liverpool Maritime Museum
Albert Einstein ile ilgili bu köşe. Nazi Almanyasında Yahudi yazarların kitaplarını yakma dönemi başladığında yakılan kitaplar arasında Einstein kendi kitaplarının da olduğunu görünce bir daha asla Almanya’ya gelmeyeceğim demiş. Kısa bir dönem Belçika ve İngiltere de yaşamış sonra ABD’ye göç etmiştir.
Liverpool Maritime Museum
Üstteki fotoğraftan; Einstein’in kısa bir öz geçmişi ile şöyle bir bilgi de var. Oğlum Deniz’ime teşekkürlerle. Einstein Eylül 1933’te Oxford’daki Christ- Church kolejinin bir konuğuydu. Milletvekili Oliver Locker-Lampson, Einstein’a Norfolk’ta sığınma sağladı. Onu korumak için silahlı muhafızlar tedarik etti.İngiltere’den ayrılmadan önce, diğer sığınmacılar için para toplamak amacıyla Londra’nın Albert Salonu’nda 10.000 kişiye hitap etti. İngiltere-Southampton’dan ayrılıp New York’ta yerleşti ve 1955 yılında ölene kadar orada yaşadı.
Vakit daralıyor çıkmak gerek dedik alt kata inmeden müzeden ayrılıyoruz. Alt kat zaten gümrükte yakalanan eşyalar ile görüntüleme cihazları sergileniyormuş.
Liverpool Maritime Museum
Kaldığımız yerden buluşma yerine doğru gidiyoruz. Açık havanın güzelliği…
Royal Albert Dock- Liverpool
Caddeye doğru bir sokak sanatçısına denk geldik, özel kumdan yaptığı köpek sanki canlı, adam da onu seviyormuş gibi. 👏👏👏
Liverpool
Karşıdan görülen yere doğru gidelim. İngiltere’nin simgelerinden biri de sanırım bu dönme dolapları.
Royal Albert Dock- Liverpool
Yüzer evlerin bazılarında görüldüğü gibi odunlar dizilmiş ne hoş bir görüntü. Evin hanımı çiçek severse ayrı bir güzellik sergiler.
Royal Albert Dock- Liverpool
Alttaki fotoğrafta görülen de bizim zamanımızın okul otobüsleri. Eski Amerikan filmlerinde çokça görmüşsünüzdür ama biz Ankara’da büyüdüğümüzden yakından da görmüştük çünkü Amerikalı komşularımızın çocukları okula onunla giderlerdi.
Royal Albert Dock- Liverpool Royal Albert Dock- Wheel of Liverpool
Londra’daki Golden Eye’dan küçük elbette Liverpool’un Freijwheel’i diğer adıyla- Wheel of Liverpool’u. Arkadaki yuvarlak yapı da Liverpool’un Eco Arena’sı.
Liverpool- Royal Albert Dock
Birazda yüzer evleri ekleyeyim çok güzel bence.
Liverpool- Royal Albert Dock Liverpool- Royal Albert Dock
Fotoğrafı iyi tetkik ederseniz iki şey dikkatinizden kaçmamalı. Arkadaki katedral ve Yüzer evdeki Buda. 😁
Her şehir ayrı güzellikler barındırıyor ve etrafınızı iyi gözlemlerseniz şehrin kültürü, halkın yaşamı hakkında da bir fikir edinirsiniz. Yolumuz Birmingham’a doğru ama yolumuzun üzerindeki Chester’a uğrayacağız tahmini 45 dk. Sıkılmadığınızı umuyorum. Güzel bir yer daha görüp sizleri de gezdirmek için şimdilik sağlıkla, sevgiyle kalınız diyorum. ❤️❤️❤️ 😷
Merhabalar yine birlikteyiz işte. ☺️ (4-Ağustos-2019) Manchester City’den çıkalı çok az bir zaman oldu saat 17:30 yine de Liverpool’a bir saatlik yolumuz var. Zaten mesafe 57 km. Hava gri ve yağmurlu ama uzun sürmez güneş bile açabilir umuyoruz. Yolumuz güzel manzaralarla dolu. Bugün hayli yoğun geçiyor günlerden de Pazar.
Liverpool Mersey nehri kenarında 1190’lı yıllarda kurulmuş küçük bir kasaba idi, adı da Lifer pol çamurlu havuz veya su anlamına geliyordu zira Mersey nehrinin gel-git olayı nedeniyle çamurlu bir görünümdeydi. Lancashire Kontluğuna bağlıydılar ve kendilerini Scouser olarak adlandırıyorlardı. Tam bir şehir statüsüne sahip olması 1880 yılına denk gelir ve nüfusu da ancak 600.000 olur, İngiltere’nin en büyük liman şehridir. Avrupa ve Amerikaya göçlerin başlangıç yeri idi. Göçmenlerin çoğunluğunu 1840’ların patates kıtlığından kaçan İrlandalılar oluşturuyor ve gezi gemilerinin, elbette Titanic’i(Liverpool’a hiç uğramamıştır) yapan şirketin bulunduğu şehirdir. II. Dünya savaşında Almanların en çok bombaladığı ikinci şehir olarak maddi-manevi çok yara almıştır. Daha sonra toparlanarak Dünya miras listesine şehir statüsünde girmiştir (ticari liman şehri). Diğer özelliklerini aralarda anlatacağım. Liverpool’a geldik manzara şöyle yağmur yine hafiften devam ediyor.
Manchester’dan sonra Liverpool deyince de aklımıza hemen futbol gelir malum. Futbol topu ve topla oynanan oyunlar tarihler boyunca farklı kıtalarda çok değişik şekillerde oynanmıştır, benim için en ilginç olan (ayakla oynanmayan) top oyunu Meksika- Chichen İtza’da oynan şekli idi. Buradan okuyabilirsiniz. 😉 FIFA’nın kabul ettiği ilk yazılı ayakla oynanan (futbol) top oyunu M.Ö 200-300 yıllarında Çinlilerin askeri eğitim oyunu olan Cuju’ya dayanır. Ama zamanımızın modern futbolunun temelleri İngiltere de atılmış ve dünyaya yayılmıştır. Veee çoğu evlerde fanatik kocalar yüzünden sorun doğurmuştur. 😁
Birazdan Liverpool’un premier liginde oynayan iki takımının onlara ait iki stadyumuna uğrayıp şöyle bir dışardan göreceğiz. Bu stadları grup olarak gezmek için önceden randevu almak gerekiyormuş. Everton’un Goodison Park ve Liverpool F.C’nin Anfield’in ve kulüplerin hikayelerini rehberimiz Sinan Ercan’dan dinliyoruz. Yağmur hafiften yağıyor.
Önce Everton’lar; Everton tepesindeki bir grup mahallelidir. Kendi aralarında St. Domingo adı ve mavi-beyaz renkleriyle kendi takımlarını kuruyorlar yıl 1879. Maçlardaki başarıları şehre kadar yayılınca da adlarını yaşadıkları mahalleden dolayı Everton olarak değiştirip resmen spor kulüplerini kuruyorlar yıl 1884. Everton maçlarını şimdi Liverpool’un stadı olan yerde küçük bir stadyum olan Anfield stadyumunda yapıyordu. Arazinin sahibi İngiliz (bira fabrikası var) iş adamı John Houlding’den 8 yıllığına kiralamışlardı. Houlding yönetime girip huzursuzluk yaratınca ve 8 yıl sonunda sözleşmeyi yenileyecekleri zaman işler tersine dönüyor.🤷♀️
Houlding bakıyor ki Evertonlar burayı iyice benimsediler ve nasıl olsa gidemezler kirayı hemen iki-üç katına çıkarıyor. Ama Evertonlar yapılan blöfü görüyor ve sözleşmeyi yenilemeyeceğiz diyorlar. John şaşırıyor e peki nerde oynayacaksınız? deyince hemen karşıdaki boş araziyi kiraladık orada oynayacağız diyorlar. Ve Everton’un stadı Goodison Park böyle doğuyor. Everton’ın armasında ortada bulunan kule, Everton Tepesini ifade ediyor. Yağmur nedeniyle otobüsümüz durmadı fotoğraf çekemedim. 😔 İsimsiz bir gezginden alıntı ile bakalım.
Liverpool- Everton FC-Goodison Park
Blöfü başında patlayan John Houlding kara kara düşünürken tamam diyor bana takım yoksa saha boş kalacak değil ya, ben de kendi takımımı kurarım diyor. Para var çare var 😀 takımı kurup adını Everton Athletic koyup renklerini de mavi-beyaz yapıyor. 🕺💙
İnanılmaz, yani Everton’lar şokta. Hemen o zamanki futbol ligi yetkililerine baş vurup dava açıyorlar. Everton Athletic takımımızın adını çağrıştırıyor kabul edilemez diyor ve davayı kazanıyorlar. Hem ismimizi hem de renklerimizi terk edeceksin diyorlar. John mecburen tamam diyor zaten şehrin adını taşıyan bir futbol takımımız yoktu adı Liverpool olsun. Armasına da İskoçların hayali kuşları var Liverbird dedikleri biraz karabatak biraz zümrüd-ü anka kuşu gibi ağzında da yosun tutan hayli iri mitolojik bir kuş hikayesini sonra anlatacağım onu da bayrağın arması yapıyor, rengini de yine şehrin rengi olan kırmızı yapıyor. Liverpool F.C de böyle doğmuş oluyor. Bu güzel stadyum da gezi arkadaşımın photographer by @Mehmet Yeşilbağ
Liverpool -Liverpool F. C- Anfield
Stadyum elde tamam şimdi sırada oyuncu bulmak var. John Houlding para var çare de var dedik ya, Everton’dan ayrılıp kendisi ile kalmaya karar veren iki oyuncu Barclay ile John McKenna’yı oyuncu bulmaları için bir miktar para verip görevlendirince onlar da İskoçya’ya gidip birçok oyuncuyu takıma dahil ediyorlar. Ve Liverpool F. C de 1892 yılında resmen kurulmuş oluyor. Her iki stadyum da birbirine çok yakındır. Futbolda takımlar stadyumlarını yaparken bu kez tersine stadyuma biri çıkıp takım kurmuş oldu.. 🕺❤️ Arkadaş fotolarıyla devam 💃 sağ olsunlar. photographer by @Hasan Hüseyin Dikim
Liverpool -Bill Shankly-Liverpool F. C- Anfield
Liverpool’un ikonik figürü, karizmatik menajeri Bill Shankly 1959 yılında çöküşe doğru giden Liverpool’un başına geldiğinde takım yeniden yükselişe geçti. Öncelikle 24 oyuncuyu çıkardı. İngiltere’nin en iyi futbolcularını takımına kattı; Roger Hunt, Ian St John ve Ron Yeats vb. gibi nicelerini. Yeni taktikler geliştirip 3 yıl gibi kısa sürede takımı bir üst lige çıkardı. Bill Shankly *Benim fikrim Liverpool’u bir yenilmezlik kalesi haline getirmekti* demiş ve Liverpool F. C’yi 3 defa lig şampiyonu yapmış bir defa da UEFA kupasını kazandırmıştır. Stadın önüne heykelinin konması vefa borcu sayılır.
Yine takımın bilinen efsanevi oyuncularından bazıları yine şöyle; Kenny Dalglish, Steven Gerrard, John Barnes, Ian Rush. Liverpool ilk şampiyonluğu 1901 yılında kazandığında takım kaptanı Alex Raisbeck aynı zamanda İskoç milli takımındaydı.
Amblemin üstündeki demirler heykelin olduğu Shankley Kapısını, her iki taraftaki meşaleler Hillsborough faciasını unutmuyoruz diye Anfield’de yanan sonsuz ateşi simgelemekte. Ve hemen her maçta taraftarların hep bir ağızdan *You’ll never walk alone* yani ‘asla yalnız yürümeyeceksin’ yazısı yer alır. Bu tezahürat takımın sloganı hatta marşı olur. Bir yerlerde okumuştum soyunma odalarının çıkışında bir yerde *This İs Anfield* yazılı tabelaya ellerini sürüp maça öyle çıkarlarmış.
Liverpool Kuruluşundan beri maçlara Anfield Road’da çıkıyor. Bir de kapıda *The Kop* yazar nedir bu Kop: Liverpool halkının çok değer verdiği ve topluca attıkları sloganlarla Liverpool’un 2. lig şampiyonluğunu kazandıkları 1906 yılında yönetimin taraftara ödül olarak inşa ettirdiği 28.000 kişilik tribündür. Ve evet size anlatacağım bir de hikayesi var.
Kop; Güney Afrikada bilinen bir tepenin adı. 1900 yılında İngilizler Güney Afrika’da yerel halk grupları arasındaki bir savaşa katılıyor (Tarih, altın kaynakları sebeptir demez tabii sömürge dönemi). 🤷♀️ Kısaca bu savaş Boer savaşı diye bilinir. Boer de zaten flamenkçe işçi-köylü anlamındadır ve çoğu oradaki Hollandalı göçmen halktır. Bu savaşta hayatını kaybeden ve çoğu Liverpool’lu olan İngiliz askerlerin anısına da bu tribününün adı kop tribünü olmuştur. İlk yıllar burada işçi taraftarlar ayakta maç seyrederlerdi sonradan oturulur tribüne dönüştürülmüştür. Hemen her maçta tribün taraftar ile doludur, takıma moral ve motivasyon tavan tabii ve haliyle kazanılan maçlarda Kop tezahüratının önemi yadsınamaz derler.
Liverpool’un bir de güzel geleneği vardır; takımın kaptanı McVean bir maçta para atışını kazanarak Anfield Road tarafındaki kaleyi seçer ve o maçı kazanırlar. Daha sonra gelen takım kaptanları da para atışını kazandıkları her maçta uğuruna inandıkları bu Anfield Road tarafındaki kaleyi seçerek geleneği sürdürürler.
Hillsborough faciası; İngiltere’nin Sheffield kentinde Sheffield Wednesday futbol takımının stadyumu Hillsborough’ta 15 Nisan 1989 yılında Liverpool ve Nottingham Forest arasında oynanan yarı final maçında, geç kalan taraftarın zaten dolu olan tribünlere kontrolsüzce girmeye çalışıp sahayı ayıran demirlere sıkışan seyircilerin hayatlarını kaybetmesiyle yaşanmıştır. 96 kişi hayatını kaybetmiş yüzlerce kişi de yaralanmıştır. Stadyum da bu mozaikle anı duvarı oluşturulmuş. Fotoğraf rehberimiz @Sinan Ercan dan.
Evet Türkiye’mde takımlar evde kimin sözü geçerse ona göre tutulur, baba, amca, ağabey nadiren de anne. Ama İngiltere’de ailecek tutulur. Çünkü konu sadece futbol değildir protestan ya da Katolik olmakla, hatta işçi olmakla (demiryolcu vs) alakalıdır. Her iki takım Everton ve Liverpool herşeye rağmen iyi geçinirler, zaten Liverpool’un rakibi Manchester United’dır diyor futbol konusunu kapatıyorum. 🥅🏐🥅
Panoramik şehir turuna devamla. Liverpool şehir statüsüne 1850’ler de kavuşmuş ama Manchester gibi Katedrallerini hemen yapamamıştır. Mevcut iki katedral de aynı zamanda başlanmış 1904 gibi ama araya I. Dünya ve II. Dünya savaşları girince bitirilmeleri uzamıştır. Ben uzay kapsülüne benzettim Sinan rehber Dark Riddle’ın kafası gibi dediği fütüristik son derece modern bir yapı gördük. Anlık duruşla iPhone ile fotoğrafladım. Tepesindeki süslü çıkıntılar ile girişteki şekil sanki geçmişten geleceğe bir atıf izlenimini veren bu katedral Liverpool Metropolitan Katedrali. Katolik Piskoposluğunun ana kilisesi ve Piskoposun da oturduğu yer. Bu katedral 1967 yılında bitmiş.
Liverpool Katolik Katedrali
Diğeri de Tam karşısında yükselen Liverpool Anglikan(protestan) Katedrali o da ancak 1978 de ibadete açılıyor. Geç dönem olmasına rağmen orta çağ mimarisi şeklinde yapıldığı için de eski gibi duruyordu. Otobüs trafik nedeniyle durmayınca fotoğraf da olamadı, sorun yok 😉 Liverpool Üniversitesi çevresi buralar yine yolumuza bu kez dantel gibi işlenmiş güzel bir kilise çıkıyor. St.Luce’s Church yine otobüsten çekim. 🤷♀️
Liverpool-St. Luke’s Bombed Out Church
St.Luce’s Church; 1800’ lü yılların ilk yarısında inşa edilmiş. Almanların yoğun ( Blitz) bombalaması sonucu çatısız kalınca adına halk bir de bomp eklemiş Ve St. Luke’s Bombed Out Church olmuş. Savaşta ölenlerin anıtı olarak dursa da düğün ve etkinlik mekanı olarak kullanılıyormuş. Aaa Çin mahallesine bakın derken kaçırdım tabii. Liverpool da Manchester gibi pek çok göçmen almış. Burada da o yüzden çok geniş bir Çin mahallesi var hatta Dünyada Amerika’dan sonra en büyük Çin mahallesi kapısı da buradaymış.
Yağmur dindi güneş açtı biz de merkezdeki otele eşyalarımızı bırakıp çevreyi gezmeye başladık. Otel tren garının çaprazında, tam karşımızdaki bu güzel bina da bir otelmiş.
Liverpool-Lime street
Toplanıp yürümeye başlıyoruz gün batmak üzere. Tren istasyonuna yakınız demiştim işte hemen karşımızda Lime Street tren garı. 1836 yılında açılmış. Buharlı lokomotif icadından sonra Manchester-Liverpool arasındaki seferine ilk defa buradan başlamıştır.
Liverpool-Lime Street tren garı
Hemen yanında yer alan bu güzel bina North Western Hall; 1870’lerde Ülke çapında inşa edilen dev demiryolu oteller zincirinin bir parçası olarak Liverpool da inşa edilmiş, gözalıcı kuleleri var. Bir dönem boş kalmış sonra 1996 yıllında tekrar açılmış ve bir üniversitenin öğrenci yurdu olmuş. Liverpool’un korunması gereken binalarından. Ekim 2020’de yeniden restore edilmeye başlanmış ve yine Radison RED olarak hizmet vereceğini okudum.
Liverpool-North Western Hall
Işıkları aceleyle geçiyoruz. Bu bölgeye Cultural Quarter-Kültür mahallesi, bölgesi deniyor. Liverpool 18.yüzyılda geliştikçe ve zenginleştikçe çeşitli sanat gösterileri özellikle müzik etkinlikleri yapmaya başlayınca mekan ihtiyacı duyuluyor. İngiliz mimar Harvey Lonsdale Elmes’in kazandığı tasarımıyla mahkeme binasını da dahil ederek 1841 de yapımına başlamış. Yapı mimarın ölümünden 3 sene sonra 1854 yılında açılmış. Girişteki bahçe kapısı ikişer arslan heykeli ile tasarlanmış.
Liverpool- St.George Hall Liverpool- St. George Hall
Aslanlı girişten geçince karşınıza üstü kabartmalı lahit gibi Bir anıt geliyor. İngilizlerin Cenotaph dedikleri I.Dünya savaşı ( 1914-1919) bu taşta 1919 yazıyordu gerçi ateşkes savaş bitmiş demektir 1918 olacaktı İngilizler ne düşünmüş bilemedim.🤷♀️ ve II. Dünya (1939-1945) savaşında kaybedilenleri anma yeri. Üstteki fotoğrafta ilk bölümde görülen Victoria’nın büyük aşkı kocası Albert’in yine at üzerinde heykeli vardı.
Cenotaph-St. George Hall-Lİverpool
Elbette Kraliçe Viktoria’sız ve ilerde görülen dev sütun ( Dük Wellington anıtı veya Waterloo anıtı) üzerinde Dük Arthur Wellington’suz olmazdı. 👍
St.George Hall-Liverpool
Bahçeyi sola doğru dönüyoruz burası William Brown Street. Liverpool’lu milletvekili William Brown’ın ölümünden sonra bu caddeye adı verilmiş.
Liverpool-Walker Art Galeri- Country Sessions House
Bu güzel binaların soldaki Walker sanat galerisi 13. yüzyıldan kalmadır. Rönesans dönemi Rembrant, Rubens gibi ressamların seçkin tabloları ile ünlüdür. Sağdaki County Sessions House, 1882 yılında Victoria tarzı inşa edilmiş eski adliye binası.
Soldan devam edip binaların hemen arkasındaki bir hayli çok heykelin bulunduğu rengarenk çiçekli St. John’s Garden’de biraz soluklandık. Bu çalı ağacı çok güzel şekil almıştı.
Liverpool- St. John’s Garden
Akşam yemek sonrası biraz da gecelere karışabiliriz diyerek dönüşe geçtik. Bu heykel de Liverpool doğumlu tüccar ve milletvekili, uzun yıllar maliye bakanlığı ve başkanlık yapmış bir zat-ı muhterem, William Gladstone.
Liverpool-William Gladstone Statue – St. John’s Garden
Liverpool Radyo Kulesi. Kulede önceleri döner bir restoran varmış sonra gözlem evi olmuş, bizim Atakule gibi manzara müthiş olmalı.
Radio City Tower-Liverpool
Liverpool’u sadece futbol ile tanımak şehre haksızlık, The Beatles’a dolayısıyla efsane 4’lüye- Ringo- George- Paul- John’a da ayıp olur diyor meşhur Mathew Street’e doğru yürüyoruz. Beatles’lar nam-ı diğer Fab Four’un canlı müzik yapıp şöhret oldukları yer Mathew sokaktaki The Cavern Club’tür. Radyo kulesinin hemen yan sokağından devam edip 48 Stanley Streetten yürüyoruz. Bir binanın duvarı dibinde, bir bankta başı eğik olarak betimlenmiş işçi kadın heykeline rast geldik. Başı eğik değil yanında açık olarak duran Liverpool gazetenin üstüne konmuş olan minik bir serçeye bakıyor.
Liverpool- Eleanora Rigby- Stanley St.
Eveet bir hikaye yakaladım. ☺️
Efendim Adı Eleanora Rigby. Beatles’lardan Paul McCartney, 1966 yılında Beatles’lerin yedinci Stüdyo albümü olan Revolver’in A yüzünde yer alan *Eleanor Rigby* şarkısına yürek burkan sözler yazıyor, -Kimsesizdi, yapayalnızdı diye ve tüm yalnızlara adıyor. Sonradan bir bakıyorlar ki, gerçekten Eleanor Rigby diye bir mezar taşı var ve St Peter kilisesinde ama bu kimsesiz değil ama işçi bir kadın. Paul şarkıyı ona yazmadım ama kilise ziyaretimde gördüğüm mezar taşından esinlenmiş olabilirim diye savunma yapıyor. En çok dinlenen şarkılarında 5. sırada. Merak edenlere şarkı burada. Ve tüm yalnızların simgesi olunca da bu heykeli Tommy Steel Liverpool halkına teşekkürlerle diye yaptırıyor. Bu heykel ve Eleanor’un mezarı Liverpool’a gelen tüm Beatles hayranlarının uğrak yeri oluyor.
Arkamı döndüm bu güzel İtalyan pasta salonu vardı.
Liverpool- Stanley Street
Hemen sağdan 31 Mathew sokağa gireceğiz.
Liverpool- 31 Mathew Street
Biraz ileride Beatles hediyelik eşya dükkanı vardı ama kapalıydı. Anlaşıldı artık her adımda Beatles’a ait birşeyler göreceğiz. Görüntü güzeldi.
Liverpool- 31 Mathew St.
Sağa sola bakarak gidiyoruz, sokak bizim Kuşadası’ndaki barlar sokağına benziyor ama henüz millet çoşmamış. 😀 Her yerde Beatles’a ait birşeyler satan küçük dükkanlar var ama saat uygun değil yine hepsi kapanmışlar. Biz de olsa kesinlikle gece 24.00 kadar açıktır.
Hep derim ara sokaklar da güzeldir, ama bu kez girecek vakit yoktu. Photographer by @Önder Kaplan 👍
Liverpool-Rainford Gardens
Liverpool ile özdeş yerlerin işlendiği güzel bir Mural.
Liverpool-Mathew Street Liverpool- Teple Court
Beatles müzesi ne yazık ki, o da kapalıydı. Yan bina Rubber Soul+ Beatles bar’ın üst cephesi çok değişikti. Bu kadar Beatles diye anlatıp da ennnnn sevdiğim ve hala bilinen parçaları Hey Jude‘i dinlemeden gezmemek lazım. Yıl 1968 ve ben lise son sınıftayım düşünün. 😉 Buraya da Yesterday sevenleri alayım 😁
Beatles Museum-LiverpoolBeatles Müze yanı Rubber Soul- Beatles Bar
Sağa bak çek sola bak çek derken baktım bir kadın heykelin önünde bizim grup çekimde meğer The Cavern Club önüne gelmişiz bile benim gençliğimin efsane dörtlüsü The Beatles’ın yuvasına koştum yetiştim.
Vertigo grup-4-Ağustos-2019 Liverpool Mathew st. Cavern Club
Önce heykel kimmiş bakalım; Cilla Black. Kadın dayanışması 😉💞
Cilla Black-Cavern Club-Liverpool
Asıl adı Priscilla Maria Veronica White İngiliz şarkıcı, televizyon sunucusu, oyuncu ve yazardı. 1960’lı yıllarda bir kadın şarkıcı olarak single çıkarması çok zorken o ilk single *You’re My World * ile hit olmuştu. Kaldı ki, Beatles’lar bir numara iken. 👍 👏 Dinlemek isteyen buraya ben çok severdim. Heykeli ise oğulları, zamanında sahne aldığı ve hala aynı yerde duran orijinal Cavern Clup’ın girişine 2017 yılında diktirmişler. Hayırlı evlatlar. ❤️❤️
Liverpool- Mathew Street
Burası orijinal The Cavern Club girişiymiş. Club 1957 yılında açılmış Beatles ilk kez 1961 yılında sahneye çıkmış. 2-3 sene canlı performanstan sonra 1963 yılında Beatles dünyaca ünlü olunca kulübün şöhreti de Beatles’ın şöhretiyle beraber büyümüş. Kulüp bir dönem kapanmış sonra üç apartman öteye aşağıdaki foto, orijinaline yakın yeni bir kulüp inşa edilmiş.
Liverpool-Mathew st. Cavern Club
Nasıl güzel bir sevgi.😍
Sokak zaten dar kalabalıkta başlayınca fotoğraf çekmek benim makinayle hayli zor olmaya başladı. İlerledik solda Cavern Pub vardı iyi de her yer cavern burada, Ya pub ya Clup 😁😁 yanında da Wall Of Fame canlı müzik yeri, duvar tuğlaları silme isim doluydu. Bir köşesinde de John Lenon’un duvara yaslanmış etrafı seyreden heykeli var. Tam selfi köşesi boş bulup anca çekebildim.
Liverpool-Mathew St.- John Lennon
Wall Of Fame’in her bir tuğlası, plağı hit olan ünlülerin isimlerine aitmiş ve Beatles 17 hit plakla öncüymüş. Kulübün açıldığı 1957 yılından 1973 yılına kadar orada sahne alan bin küsür sanatçının isimleri yazılıydı.
Sokağın sonunda da Beatles ile özel tasarlanmış muazzam bir otel The Hard Days Night Hotel vardı. Revakların köşelerinin de her birinde Beatles dörtlüsünün heykelleri var ve yıllardır alt kattaki mağazada durmadan Beatles’ın müziklerini çalıp Plak ve hediyelik eşyalarını satarmış. Ben çekebildiğim en güzelini ekleyeyim John Lennon elinde gitarı ile ve günü bitirelim dedim.
The Hard Days Night Hotel-Liverpool
Yarın sabah yine Liverpool’un en gezilesi, görülmeden kesinlikle dönülmeyesi Albert Rıhtımını gezeceğiz.☺️ Benden ayrılmayın artık sıkılmadan gezeceğinizi biliyor olmalısınız. Sevgiyle, sağlıkla, maskeli😷, mümkün olduğunca mesafeli kalınız 🤷♀️💞💞
Merhabalar; Güzel İskoçya’yı geride bırakalı bir buçuk saat oldu. Yeniden Birleşik Krallık topraklarındayız ve tarih hala 04-Ağustos- 2019 yolumuz devamla önce Manchester sonra Liverpool’a doğru. Kulağımız rehberimiz Sinan Ercan’da. Bugün beyler günü olacak zira ⚽️⚽️⚽️ futbol konuşup bir de stadyum göreceğiz (Ben de futbolu severim❤️💛) evet Manchester United F.C ‘nin Old Trafford Stadyumu. Ama gezemeyeceğiz zira günler öncesinden bilet alınıp geziliyor ama Sir Alex Ferguson Standı vardı hediyelik forma vs. isterseniz alırsınız dedi. Alex Ferguson kendisi eski futbolcudur ve Manchester United’i zafere koşturan adamdır. Hava yağdı yağacak ama güzel, otobüsten inip doğruca alış-verişe gidenlere katılmadan önce bir iki fotoğraf.
Manchester United Stadyumu
Çok güzel bir posterdi ben de paylaşayım istedim.
Stadyum girişinde Ferguson’un heykeline bakan bu üçlü The United Trinity-ayrılmaz üçlü bazen de Holy Trinity-kutsal üçlü diye anılırlar. 1968 de Avrupa kupasını🏆 kazanan ilk İngiliz takımının mimarları. Baştaki George Best, ortada Denis Law ve sağda Bobby Charlton.
Manchester United Trinity * George Best-Denis Law-Bobby Charlton*
Mola bitti yola koyulduk Manchester’a gelmek üzereyiz. Biraz bilgi aktarımı yapayım. Manchester’i sadece futbol ile tanımak olmamalı. Birleşik krallığın 500.000 nüfuslu ekonomik yönden zengin üçüncü şehri diyorlar. Şehirde Victoria mimarisi etkileyici bir görsellik sergiliyor yani ben o kırmızı tuğlalı evlere bayılıyorum. Tam ortaçağ manzarası birazdan (Princess Street) buradan başlayarak şehri dolaşacağız şu güzelliğe bakınız.
Manchester City – Princess Street
Manchester’ı bin yıl önce Romalılar kurmuştur ve Londra’dan kuzeye doğru çıkan yol üzerindeki önemli askeri garnizonlarından bir tanesidir. Manchester adı nerden geliyor derseniz diyen rehberimize kulak verelim; 🤩 Manchester’in ortasından akan Irwell nehri var kıyısında da hafif bir tepe. Romalılar ilk şehir kaleyi bu tepeye kurmuşlar ve memeye benzetmiş olmalılar ki, memeli anlamına gelen mammaldan mama castroom demişler. Castroom da kale demektir dolayısıyla mammal castroom -memeye benzer kale demektir. Zamanla İngilizce Castle-kale’den Chester’a dönünce mama castroom’da zamanımızdaki Manchester’a dönüşmüş. O yüzden İngiltere’de Chester ile biten birçok şehir veya yer ismi vardır. Mesela Winchester, Leicester ve Lanchester gibi.
Manchester City Tekstil sanayi yönünden hayli gelişmiş bu yönden de Birleşik Krallığın önemli üçüncü şehri olmuştur. Manchester’in tekstil merkezi olmasının bir de hikayesi var, hikayeleri severim bilirsiniz. Tudor döneminde yani erken dönemde Britanyalılar giysilerinde yünlü kumaşlar kullanırlar pamuklu kumaş bilmezlerdi ve yörede de çok az yetişirdi. Pamuklu kumaşla tanışmaları II. Charles dönemindedir. Charles’ın annesi Fransız olan Maria’dır. Charles babası ihanetten yargılanıp idam edilip krallığa ara verilince annesiyle önce İskoçya’ya sonra Fransa’ya kaçarlar ve Charles’ta Paris’teki sarayda büyür. Fransızların zarafetini, giyimlerindeki güzel kumaşları görerek büyüyünce haliyle Maria ile oğlu Charles yünlü her şeyi köylü işi bunlar deyip beğenmezler. 🤨 O dönem Avrupalılarda daha ince olan pamuklu kumaş kullanıyordu.
Charles Babasının katillerini bulup cezalandırdıktan sonra II.Charles olarak tahta geçip 1670’lerde 👑 Kral olarak İngiltere’ye dönünce de sarayda bir pamuklu kumaş modası eser. İşte bu dönemde az da olsa pamuk üreten yer Manchester’dır. Pamuk kıymete binince de Manchester City tam bir pamuklu tekstil 👗👕üretim yeri olarak değer kazanır. Konuya ileri satırlarımda yine değineceğim biraz fotoğraflı gidelim. Turist güzergahı belli 😁 Princess street ten başlıyoruz Canal street ten geçiyoruz bu bölgeye Gay Village deniyor ve evet eşcinsellerin yoğun olduğu, barlarıyla da öne çıkan bir semt. Önce yolda neler var bakalım. Sonra çok özel ve de güzel bir bahçeye Sackville Gardens’a gidiyoruz.
Manchester- Canal Street-Gay Village
Madem kanal caddesinden geçiyoruz kanal fotoğrafı koymadan geçmeyelim. Bu kanal kapakları açılıyor ve ticari tekne ya da yüzer ev gibi ufak çaplı taşıtlara geçit veriyor.
Manchester- Canal Street-Gay Village
Bölgeyi iyice belli edecek bir kare.
Manchester- Canal Street-Gay bar
Bu çift kanal kapaklarını kendileri açıp geçtiler.
Manchester- Canal Street-Gay Village
Yukarda bahsetmiştim Manchester tekstil sanayi yönünden zengin bir şehir. Sanayi devrimi sırasında bu ürünlerin Avrupa, Amerika kısaca tüm dünyaya pazarlanması gerek. Bunu da ancak deniz yoluyla yapması lazım ama Manchester’da deniz yok. 🤷♀️ Ürünler 1830’lardan beri yakınlardaki kömür madenlerinden kömürleri şehre kolayca getirebilmek için yapılan küçük bir su kanalı ( fotoğrafını gördüğünüz kanallar) ve ardından demiryolu ile en yakındaki liman Liverpool’a gidiyor oradan gemilere yüklenip dünyaya satılıyordu. Bu ticaret şekli hem zaman kaybına hem de Liverpool’a liman parası ödenmesi vs nedeniyle astarı yüzünden pahalıya mal oluyordu…
Manchester- Canal Street-Gay Village
Kent konseyi çok büyük bir proje hazırlıyor. 1800’lerin sonunda Liverpool yakınlarındaki Mersey halicinden Manchester’a kadar tam 60 km uzunluğunda insan eliyle yapılmış büyük bir kanal açılıyor *Mancherster gemi kanalı* ardından hemen bir de liman inşa ediliyor. Böylece gemiler 🛳 Mersey’den kanala giriyor. Manchester limanına kadar gelip ürünleri yüklüyor, tekrar geri gidip Liverpool’a hiç uğramadan ürünlerini dünyaya pazarlıyor. Manchester bu sayede İngiltere’nin ekonomisinde söz sahibi üçüncü kent ve bir kanal sayesinde üçüncü büyük limanına da sahip olmuş oluyor. 👏👏👏
Bir saptama yapalım. II. Dünya savaşı geldiğinde Almanlar İngiltere’yi 1940-44 yılları arasında yoğun bir şekilde bombalamıştır. Bu dönem *The blitz* diye adlandırılır… En çok Londra bombalanmışsa da Manchester’da hatırı sayılır şekilde bombalanmış. İşte bu savaş yıllarında az bir zaman değil tam koca dört yıl tüm tekstil fabrikaları, araba, lastik fabrikaları ufak değişikliklerle kumaş üretmek yerine savaş sanayiine dönüşüp askeri mühimmat üretimine geçmiştir.
Sackville Gardens bahçesine geldik. Haydi sizleri biraz tarih biraz hüzün ama yine de yemyeşil ağaçların altında ortamın keyfini çıkarmaya davet ediyorum… Anlatacak çok şey var, var da sizleri sıkmadan özetleyeyim.
Sackville Gardens; Evet Gay Village’in tam kalbinde Manchester Üniversitesine yakın yemyeşil hayli büyük ve güzel ağaçların olduğu İngiltere ve Galler’in en güzel parkı olarak 2006 yılında yeşil bayrak ile ödüllendirilmiş bir park. 2008 yılında bölge halkı ve gönüllüler tarafında kurulan Gönüllüler grubunun özverili çalışmalarıyla her türlü finansal işleri yürütülüyormuş. İlk girişte bu güzel kalp süslü kaidede yükselen dikit, sembol her ne dersek diyelim; 1993 Dünya AİDS Günü’nde dikilen * The Beacon of Hope-Hayat Ağacı*dır.
Manchester- Sackville Gardens-The Beacon of Hope
Bu çok özel ağaç iki kalp benzeri kaide üstünde yükseliyor, renkli mozaik HIV’den etkilenen insanların çeşitliliği anlamında, ağaç sütundaki kalpler Aids’ten kaybedilen hayatları temsil ediyor. Basamak ve rampa, engeli ortadan kaldırıyor ve bu sütun ağaç aynı zamanda bir çeşit anma ve tefekkür yeri. Bahçeye doğru yolda 3 tane yine kalbe benzeyen taştan oturulabilir bloklar var onlar da doğum, yaşam yani gençlik ve yaşlılığı temsil ediyormuş.
Manchester-Sackville Gardens
Bahçenin en önem arz eden konusuna geldik… Alan TURİNG (1912-1954) II. Dünya Savaşının kazanımının mimarı sayılabilen bir matematikçi.
Manchester- Sackville Gardens
Almanların icadı Enigma müthiş özel bir şifreleme makinasıdır. Tüm gün uğraşıp şifreyi çözüyorsunuz ertesi günü şifre kendini yenilediği için bir gün boyunca yaptığınız çözümlemeler boşa gidiyor ve tekrardan şifreyi kırmak için uğraşıyorsunuz. Turing kod kırıcı bilim grubu içinde tek matematikçidir. Tek başına çalışarak olayı çözüyor. Grup arkadaşları biz çözdük sen değil diye dışlasalar da Turing; sizden farklıyım, her bir mesajın şifresini her gün her dakika anında kıracak bir makine tasarlıyorum der ve yapar, sonra da arkadaşlarına *demek ki, Enigma’yı çözmek için Almanca bilmeye gerek yokmuş*der.
Şifrenin çözümünden habersiz olan Almanların günlük hareketlerini, filolarının yerini saptayarak hem İngilizlerin yenilmesini hem de binlerce insanın ölmesini engellemiş olur. Hatta yapılan hesaplamalarla II. Dünya savaşını bir yıl daha kısaltmış ve yaklaşık iki milyon insanın da hayatını kurtarmış olduğu söylenir. Ben filmini iki kere izlemiştim tavsiye ederim. Merak edenler buradan filme ulaşabilirler.
Evet Alan Turing çok büyük bir kahramandır. Kıymeti bilindi mi? Hayır. Çünkü hükümet burada çalışanlara çok büyük 50 yıllık gizlilik anlaşması imzalattı. II. Dünya Savaşı bittiğinde de bu nedenle Turing’in başarısından kimsenin haberi olmadı.
Alan Turing heykeli heykeltıraş Glyn Hughes tarafından titiz bir şekilde giyinen elinde yarısı yenmiş bir elma ile sıradan bir insan gibi betimlenmiş ve 2001 yılında ölümünün 89. yılında bu parka dikilmiştir.
Manchester-AlanTuring-Sackville Gardens
Alan Turing savaş sonrası Manchester’e geldi. Manchester Üniversitesinde zamanın en büyük kompüteri Manchester Mark I üzerinde çalıştı. Evet bu parkta heykelinin olma sebebi eş cinsel olmasıydı. Ve daha önceki yazımda Oscar Vilde’dan bahsederken anlatmış o yıllardan 1960 yılına kadar eş cinsellik tedavi edilmesi ve cezalandırılması gereken hastalıklı bir suç olarak görülüyordu demiştim. Turing’in de genç bir sevgilisi var. Bir gün Turing’in ofisinde hırsızlık oluyor ama Turing polise bildirmiyor. Bir şekilde polis şefinin haberi olunca da olayı geçiştirmeye çalışıyor. Polis şefi işin peşini bırakmıyor ofisteki genç sevgiliyi sıkıştırıp itiraf ettiriyor ve eşcinseldir beni istismar etti ama ben çalmadım kendisi verdi diyor. Turing hapse gireceğini bile bile kendini savunmuyor. Turing’e ceza için iki seçenek sunuluyor ya hapislik ya da hormon tedavisi. Turing hapse girmek istemiyor çünkü bitirmesi gereken çalışmaları vardır. İstemese de hormon tedavisini kabul ediyor.
Tedavi süreci çok zor geçiyor, ilaçlar ağır geliyor. Bir sabah hizmetçisi tarafından yatağında elinde ısırılmış bir elma ile ölü bulunuyor. Araştırmalar sonucu elmaya siyanür enjekte edip hayatına son verdiği anlaşılıyor. Daha sonra Britanya’da eşcinsel hareketler başlayınca Turing bu cesaretli itirafından dolayı öncü isim olarak kabul ediliyor ve heykeli buraya dikiliyor.
Manchester- Sackville Gardens
Parkta bir de konuşma köşesi vardı.
Bu güzel bahçeye veda ediyoruz. Son bir not; Ancak ölümünden sonra Turing’e hak ettiği değer verilmiş. Manchester’da bir yola ve üstündeki köprüye, Manchester Üniversitesinde bir bölüme Alan Turing’in adı verilmiş. Ayrıca geçen ay yani bu 2019 Haziran ayında İngiltere merkez bankası bir açıklama yaparak 2021 de tedavüle girecek olan 50 Poundların üzerinde Alan Turing’in resimleri olacak demiş.
Manchester- Sackville Gardens
Hemen sağından tekrar Canal Street’ten devam ediyoruz.
Manchester City-Gay Village
Rehberimiz Sinan Ercan’ın peşinden bakalım nereleri göreceğiz.
Manchester City
Chorlton street’i geçip devam ediyoruz yolun bittiği yerde karşımıza çok güzel bir bina çıktı Manchester Jewish Museum-Yahudi müzesi. 1874 yılında buraya ispanya ve Portekiz’den gelen Yahudi tüccarların kurduğu bir Sinagog. Şimdilerde restore ediliyor sonra ibadete de devam edeceklermiş.
Manchester City-Manchester Jewish Museum-Yahudi Müzesi
Müze denince aklıma kütüphane geldi göremedik ama yazmadan olmaz. Manchester Shuttle kütüphanesi. Almanyalı olan Karl Marx 1840’larda Londra’ya gelir ömrünün sonuna kadar burada yaşar ve yine burada ölür. Ve yine Friedrich Engels’da Almandır. Manchester’da çiftlikleri vardır Engels de burada çalışmaktadır. Karl Marx ve Friedrich Engels daha önceden tanışıyorlar. Birlikte Manchester Shuttle kütüphanesinde (eski bir manastırdır) çokça vakit geçiriyorlar. Kütüphanenin bir köşesinde oturup fikir teatisinde bulunuyorlar ve komünist manifesto burada yazılıyor yıl 1848. Dolayısıyla Manchester bir yandan kapitalizmin en meşhur gelişmiş şehri diğer yandan işçi emek ve hakları mücadelesinin tohumlarının atıldığı, komünist manifestonun yazıldığı şehir olma özelliğini de taşımış oluyor. Günümüzde Shuttle kütüphanesindeki köşeleri aynı şekilde muhafaza edilmekteymiş. Pazar gününde olduğumuzdan kapalıydı. Ayrıca Marx’ın Sackville Gardens’daki talking statue’de konuşma yaptığıda bilinir.
Manchester City
Şehri gezmeye devamla dümdüz gidince Portland st. çıktık. çevreden manzaralar.
Manchester City Manchester City
Karşımıza güzel bir havuzlu meydan çıktı, bu güzel meydanın adı Piccadlliy tam bir dinlenme buluşma yeri. Bildik fıskiyeli havuzu ve elbette Kraliçeleri Victoria’nın eteğinin dibinde yenen öğlen atışmaları ile manzara hoşumuza gitti.
Manchester City- Piccadilly Meydanı- Victoria Monument
Bu yemek standlarının sonundaki yeri bir Türk işletiyordu topluca ayaküstü yemeğimizi orada yedik.
Manchester City-Piccadlliy Meydanı
Bir grup müzisyen çalıyor öndeki adam ritmik hareketlerle kendince dans ediyordu.🕺🕺
Manchester City-Piccadlliy Meydanı
Bizim yaylı tambura hem şekil hem de ses olarak benzettim adını öğrenemedik. Arayan bulurmuş dedim 😁😁 Efendim adı *Kora* büyük bir su kabağı ikiye bölünerek yapılmış bölünen gövdesinin ortası iyi ses versin diye inek derisiyle kaplanmış boyun kısmı yani sapı uzun sert ağaçtan 21 telli Batı Afrika kökenli bir çalgı. Sesi benim benzettiğim gibi Ud ve Harp-arp benzeri eğer çok telli olarak ritmli çalınırsa daha çok flamenko gitara benziyormuş.
Manchester City tarihte talihsiz bir de olaya şahit olmuştur. Kısaca değinmek gerekirse; Waterloo savaşları bitmiştir Napolyon tehdidi de kalmayınca Britanya ordunun bir kısmını terhis ediyor. Binlerce asker işsiz kalacağına ucuz ücretle fabrikalarda çalışmaya başlıyor. Neticesinde çok ciddi toplumsal huzursuzluk başlıyor. Üstüne bir de dışardan mısır ithali yasaklanınca ve bir takım siyasi haklar verilmeyince; Ağustos 1819 yılında Saint Peter meydanında 60-70 bin kişi olduğu tahmin edilen halk çoluk, çocuk protestoya başlıyor. İngilizler çok sert tepki verip süvari alayını kılıçlarla topluluk üstüne yürütüyor neticede 15 kişi ölüyor binlerce de yaralı. Bu talihsiz olaya Waterloo savaşın anısına ironik bir şekilde Peterloo deniyor.
Manchester City Manchester City
Primark devasa bir alış-veriş merkezi. Bu cadde de marka dükkanların olduğu yer. Alttaki fotoğraf çok ilginç kadın bir karga ile konuşuyordu ama karganın umurunda olmadığı belliydi. 😂😂😂
Manchester City-Piccadlliy Meydanı çevresi
Japon ya da Koreli hep karıştırırım bu kızcağız da adınızı ya da istediğiniz bir sevgi sözcüğünü kendi harfleriyle yazıyor para kazanma derdinde. Japonca- Alev * 火炎 * korece- *불꽃 * yazılıyor hangi dilin alfabesi bir de siz bakın belki bilirsiniz. 😁 Tüyo mu? Resmin içinde 😉
Manchester City-Sokak sanatçısı
Ara sokaklara fazlaca giremedik hem zaman kısıtlıydı hem de burası İngiltere her daim yağışlı evet ıslanmadık ama yağmur başladı.
Manchester City
Ayrıca Manchester City de bir kaç saatlik program dahilindeydi saat de geç oldu geceleme de Liverpool’da olunca Manchester maceramız bu kadar oldu. Bizden bir şehir gibiydi hiç yabancılık çekmedik sevdik. Yine de ara sokaktan sizlere güzel bir Mural ile Liverpool’da görüşmek üzere diyor Manchester City’e de elveda diyorum. 👋👋👋
Sevgiyle, sağlıkla evde kalın benimle gezin 😉 riske girmeyin. 💞💞💞
Merhabalar güzel İskoçya gezimize kaldığımız yerden devam ediyor Glasgow’dan yola çıkıyoruz tarihimiz 4-Ağustos-2019.
Güzel bir otoban yolculuğu yapacağız yolumuz Liverpool’a ve iki mola halinde 5 saatlik bir yolculuk olacak. Bir buçuk saat sonra ilk mola yerimiz aynı zamanda İskoçya’dan çıkacağımız, İngiltere-İskoçya sınırı diyebileceğimiz Gretna Green Köyündeyiz. Gretna Green’den iki saat sonra da Manchester City’de mola vereceğiz. Gretna Green çok büyük bir mola yeri, ayrıca kaçak sevgililerin evlenme mekanı. Tabiki şimdilerde güzel kır düğünü yapılan, her türlü organizasyonu isterseniz planlayan bir yer. Lokantası, alışveriş yapmak için de yöresel eşya satan butikleri var. İlk dikkatimi çeken park yerindeki demirden yapılmış hayli büyük deve dikeni sembolü oldu malum Thistle -Devedikeni İskoçya’nın milli çiçeğidir.
Uzun bir mola değil o nedenle bir yandan anlatayım bir yandan da fotoğraflamaya bu kare ile başlayayım; el eleyiz diyor.
İskoçya-Gretna Green
Gretna Green İngiltere sınır sayılabilecek bir yerleşim yeri 1700’lü yıllarda köydü. Kaçak sevgililerin evlenme mekanı olarak ünlenen Gretna Green’in iki de hikayesi var.
İlki; Orta çağın feodalite sisteminde mal ve toprak sahibi Senyörler vardı. Köylü eker, biçer hasılatın hepsini senyöre verir ölmeyecek kadarı kendine kalırdı. Kralın verdiği ünvanlarla bu senyörlere en aşağıdan itibaren sırasıyla Baron- Kont-Marki ve Dük denirdi. Toprak sahibi oldukları gibi köylünün de sahibi olur her türlü yaşamlarına müdahale ederlerdi. Evlenmek gibi 😉 Evlenmek isteyen gençler Senyörden (burada Kont diyeyim) izin alırlardı ve Kontların evlenecek kızlarla ilk geceyi geçirme hakkı vardı. Şayet gençler bu hakkı vermek istemezlerse… İşte hikaye tam burada başlıyor; Gretna Green’de yaşayan bir demirci varmış ve aynı zamanda bir din adamıymış. Gretna Green de İngiltere sınırına çok yakın, İskoçya’nın son sınır köyü üstelik anayol üzerinde. Kaçak aşıklar sabaha karşı gizlice sınırı geçer buraya gelir iki de şahit bulur evlenirlermiş. Demirci din adamı nikahlarını kıyarken örsüne vurur sizi mühürledim diyerek evliliği onaylarmış.
İkincisi; İngiliz Lord’lar evlilikleri kısıtlamak için bir yasa çıkarıp, ebeveynin izni olmadan ve 21 yaşı doldurmadan evlenmeyi yasaklar. Üstelik kilisede evliliği zorunlu tutarlar. Kaçamak yapan gençler de İskoç yasasının iki tanıklı söze dayalı evlilik yasasını fırsat bilip sınıra en yakın İskoç köyü olan bu Gretna Green köyüne kaçarak iki tanık eşliğinde evlenip geri dönerlermiş. İngiltere’deki Kontun burada hükmü olmadığı için de bu evlilik geçerli olurmuş.En güzel örnek anlatım, okuyan varsa İngiliz kadın yazar Jane Austen bu kaçak aşıkların evliliklerini ‘Gurur ve Önyargı’ romanında işlemiştir.
Gretna Green 1724 yılından bu zamana kadar hala evlilikleri örs ile onaylarmış. Hatta birkaç başka düğün mekanı da nikahları demirci örsüyle mühürlüyormuş. Hala her yıl onlarca genç -yaşlı çift evlenmek için bu şirin İskoç köyüne geliyor. Örs içerde bir yerdeymiş ben bulup fotoğrafını çekemedim. Ama çiftlerin fotoğraf çekildikleri dekorları pek güzeldi. Bir not daha girişte 30 küsur dilde yazılanların biri de türkçe *Hoş geldin* idi. 👏👏👏💞
Grup arkadaşlarımızdan Akyüz ailesi’ne buradan selam ve sevgilerimi iletiyorum. 💞
İskoçya-Gretna Green
Evlenmeden önce sanırım veya mühürlendikten 😁 sonra bu aşk duvarına kilit asıyorlar ki, aşkları sonsuz olsun. Köprüde kilit çok gördük ama duvarda hiç görmemiştim.
İskoçya- Gretna Green
Demircinin örsünü bulamasam da tarihten kalma demircinin yaptığı tarım aletlerini buldum.☺️
Gretna Green
Bahçe düzenlemesi güzel bir yerdi.
Bu da aşkımız aynı kilt içinde daim olsun diyor sanırım. 🤷♀️💞😁
İlk Molamızla birlikte İskoçya gezimizin de sonuna gelmiş olduk. İki saatlik bir yolculuk sonrasında Birleşik Krallık’ta Manchester City’de olacağız. Bol kiltli gaydalı olmayan bu gezimizden yine de çok güzel yaşamlar, anılar ve bilgilerle dolu olarak dönüyoruz. İskoçya’yı çok sevdik. Birleşik Krallık’ta daha göreceğimiz birlikte gezeceğimiz çok güzel yerler var. Elveda İskoçya diyor yeniden Manchester City’de buluşana dek sevgiyle kalın. ❤️❤️❤️
Merhabalar, hala 3-Ağustos-2019 dayız ve Kelpies atlarından ayrıldıktan 35 dk. sonra Edinburgh’a geldiğimizde saat 12.30 olmuştu. Panoramik şehir turuna başlıyoruz. Öncelikle yine yol boyunca Sinan Ercan rehberimizden Edinburgh hakkında edindiğim bilgileri vermeye başlıyorum.
Edinburgh
Unesco-Dünya Miras listesindeki Başkent Edinburgh 1400’lerden beri neredeyse 700 yıldır İskoçya’nın başkentliğini yapıyor. Çok önce 800’lü yıllarda İskoç krallığının başkenti Stirling idi. Ayrıca şehrin en eski yapısı Edinburgh kalesinin içindeki Azize Margaret şapelidir ve 1100’lü yıllardan kalmadır. Şehir; önce çok tepede olan ancak şimdilerde şehrin içinde kalan Edinburgh kalesinin çevresinde, etkileyici bir volkanik kayanın -Castle Rock deniyor-tepesinde kurulmuş. 1700lere kadar sadece o kalenin içindeydi ve o tarihten itibaren önündeki Royal Mile denen cadde ile bilinir. Şehir daha sonraları III. ve IV. George’lar döneminde aşağıya iniyor.
Birleşik Krallık, bilinen Kral ithalinde; (bu benim kişisel görüşümdür öyle ama krallar, kraliçeler hep dışardan olunca ithal olmuş sayılır 😁) İngiltere tahtına Almanya’dan gelen George isimli birçok kral vardır. Bu dönemlere Georgelar dönemi denir. 1700’lerin ortasında İskoçya’ya Kral III.George gelir. Her ölümlü gibi adı bu dünyada baki kalsın diye kendi adıyla anılan yapılar, mahalleler, anıtlar inşa etmeye başlar. Kale yani şehir tepede inişi, çıkışı zor, George’da Almanya’dan gelmiş şehircilik bilgisi var. Aşağıdaki boş arazide yeni bir şehir kuralım benim adımı taşısın diyor. Şimdi tek gibi iç, içe geçen şehir o dönemlerde de iki taneymiş. İngiltere’de gördüğümüz gibi George dönemi mimarisi tam bir ortaçağ havası hakim, sadece volkanik taş olduğundan renkler siyah gibi. Otobüsümüz güzel bir yerde durdu binalar muhteşem. İlerde görülen saatli bina The Balmoral şimdilerde otelmiş.
Calton Hill Edinburgh’un en güzel manzaralı ve meşhur yarım kalmış Atina Akropolü ile tanınan, İskoçların her türlü kutlamaları yaptığı, mesire yeri bile diyebileceğimiz bir tepe.
Tepeye merdivenle 5 dk’lık yolumuz var burası güney tarafı. Kuzeyde de bir girişi var diyen rehberimiz ile yürürken bir yandan anlattıklarına kulak veriyoruz bir yandan foto çekiyoru(m)z. Haydi buyurun birlikte gezelim.
Edinburgh- Calton Hill çıkışı
Arada bir anıt vardı Önder’in gözünden kaçmamış. Dugald Stewart Monument. Dugald Stewart 1786-1828 yılları arasında Edinburgh Üniversitesinde 42 yıl ders vermiş Ahlak Felsefesi (Etik) Profesörü, çok iyi bir hatip, zamanının da en iyi filozofuymuş.
Edinburg-Calton Hill- Dugald Stewart Monument
Yeşillikler içinde gidiyoruz önümüze ilk defa gayda çalan iki genç çıktı. Yine fotoğraf çekmek isteyenlerin çokluğu nedeniyle ancak bu kareyi alabildim. 🤷♀️ İyiki kaçırmamışım görüp göreceğimiz etekli İskoçyalı anca bu kadarcıkmış. 😔😔😔 Tam bir hayal kırıklığı.
Edinburgh- Gayda çalan grup Edinburgh-Old Observatory hause
Tepeye çıkmak üzereyiz karşımıza bu tarihi bina çıktı. Önceleri şehir gözlemevinin misafirhanesi gibi yapılmışsa da kısa bir süre gözlemevi olmuş. Şimdilerde otel olarak kullanılıyor. Güneşi gören herkes çayır-çimen yayılmış. Biraz yürüyünce karşımıza yıkık bir Yunan akropolü çıktı, şaşırdık tabii. 😳😉 Zira buralara Roma ve Yunan hiç gelmemiş yaşamamıştır.
İskoçlar aydınlanma çağına Avrupa’dan yüzyıl sonra çok geç girdiler ama arayı çabuk kapattılar. Antik Yunan ve Roma buraya hiç gelmemiş dolayısıyla da hiç etkileri görülmez. Ama aydınlanma döneminde yani 1700’lerde dönemin en önemli yapısı olarak yapılmıştır. Akropol bitmemiş anıttır. Waterloo zaferinden bir yıl sonra yapımına başlanan anıt; savaşta ölenlerin anısı içinmiş. Atina’daki Panteonun benzeri replikası olması; antik Yunan ve Roma kültürüne bir selam, bir göndermedir. Mali nedenlerden yarım kalıyor. Sonraları da tamamlanması için destek görmeyince böyle kalmasına karar veriliyor. Merdivenlerinde yayılmak herkesin hoşuna gidiyormuş. Kısaca İskoçlar için *National Monument* ulusal bir anıttır. 🏴🏴🏴🏴🏴
Calton Hill’de yapıları iyice gözlemlemek ve fotoğrafını çekmek için koşturuyorum. Bir tepe bulduk manzara olağanüstü güzeldi. Öyle ki, deniz bile görünüyor. Edinburgh festivallerinin Ağustos ayında bir araya geldiğini öğrendik ve Festival finalinde havai fişek gösteri yeri burasıymış. Çok severim kesin eğlencelidir. Evet manzaraya bakalım.
Edinburgh-City Observatory- Şehir gözlemevi külliyesi
Sağdaki Royal observatory kraliyet gözlemevi. Bizim bildiğimiz Greenvich’tir ama Britanya’da birkaç tane daha gözlem evi var. İskoçya’daki de burasıydı ama artık çalışmıyor. Birkaç ay önce de müze olarak açılışı yapılmış. Yenisini kuzeyde bir yere almışlar.
Edinburgh- Calton Hill-Nelson Monument
1805 Trafalgar zaferi komutanı Amiral Nelson anıtı. Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim. Napolyon’un Mısır’ı işgali sırasında Osmanlı, İngilizlerden yardım istemiş Amiral Nelson bölgeye gitmiş, Fransız donanmasını imha etmişti. Bu yardımı karşısında Osmanlı devleti Nelson’a üstün hizmet nişanı vermiş, Nelson da bu nişanı gururla yakasında taşımıştır. Bu anıtta şimdi kullanılmayan, gemilerin kronometrelerini ve saatlerini ayarlamaya yarayan bir düzeneğe sahipmiş. Anıta doğru tırmandım manzara harikaydı.
Edinburgh- Calton Hill
Sol tarafımda bu güzel yapı vardı araştırdım Apex -Waterloo Hotelmiş.
Edinburgh-Apex Waterloo Hotel
Önder’in seslenmesiyle yöneldiğim tarafta çalılıklar fotoğraf çekimime engeldi. Üstüne benim de boyum yetmedi 😁 ama yine de fena çekmemişim Hollyrood Sarayı. 💃
Edinburgh-Hollyrood House
Tarihte Haçlılar kutsal topraklara gidip Kudüs’ü Müslümanlardan kurtarmak için yaptıkları seferden yenilgiyle dönerken bazı şövalyeler hatta din adamları da Hz. İsa’nın çarmıhının parçası olduğunu iddia ettikleri çeşitli ahşap parçalar getirdiler.
Bakınız İsa’nın ölümünden 1200 yıl sonradan bahsediyoruz. Bu ahşap parçalarını kutsal emanet sayıp saklamışlar. Elbette doğru mu? değil mi? bilemiyoruz. Sonra da Avrupa dahil dört bir tarafa yayarken şövalyeler bir tanesini de buraya getirmişler ve bu kutsal emaneti korumak için de bir manastır inşa etmişler. 1200’lü yıllarda inşa edilen bu manastıra da Holyrood adını vermişler. Yani kutsal çarmıh manastırı. Sonraki yıllar VIII. Henry gelip manastırları yıkıp Katolikleri yok edince İskoçlar Protestanlığı hemen kabul etti demiştik. O dönem bu manastır yıkılmayıp el konuluyor ve Protestan ibadethanesi yapılıyor. Hemen yanında da bir saray inşa ediliyor. Günümüzde kraliyet ailesinin en önemli ikinci konutu olarak geçen Holyrood House -Holyrood sarayı oluyor.
İskoçlara çok önem verdikleri için Kraliçe Elizabeth ve eşi yaz aylarının 6-7 haftasını İskoçya’da geçirirken 3 haftasında Holyrood House’da kalırlar. Şimdilerde de Londra’dan ayrılmış muhtemelen buradaymış. Bu saray tamamen İngiliz Kraliyet ailesinindir hiçbir dönem İskoç kralları kalmamıştır yani İskoçya kraliyeti ile bir ilgisi yoktur.
Ve gidişe yürürken son bir manzara.
Edinburg-Calton Hill- City Observatory
Dönüş yolumuz yine aynı yerden.
Edinburg- Calton Hill dönüş yolu
Başlangıçta fırsat bulup çekememiştim. Deniz’im oğlum sağolsun tercümesini yaptı varolsun, buradan da tekrar teşekkür ederim. 😘
Calton Tepesine Hoşgeldiniz; Bundan 340 milyon yıl önce yıkıcı bir volkanik aktivitenin sonucu oluşturduğu ve Buzul Çağı boyunca buzullar tarafından oyulmuş olan Calton Tepesinin uzun ve sürükleyici bir tarihi vardır.
1724 yılında Edinburg Belediye Meclisi, Calton Tepesini satın almış ve burayı Britanyanın ilk halka açık parkı ilan etmiştir. 1775 yılında, ise Tepe’nin etrafını dolaşan ilk patika ‘bu kalabalık şehrin mukimlerinin keyifi, eğlencesi ve sağlığı adına….’ inşa edilmiştir. Günümüzde Calton Tepesi, Eski ve Yeni Edinburgh’un Dünya Mirası kapsamında sit alanın bir parçasını oluşturmaktadır.
Kısaca kalanı ben ekleyeyim. Nelson anıtına da 143 adımda çıkılıyormuş. Kapalıydı biz çıkamadık. Manzara oradan daha güzel görünüyormuş.
Tekrar otobüsümüze bindik. Trafik çok yoğun ve birçok cadde geçişe kapatılmış. Efendim Ağustos ayı, İskoç’ların festivallerinin bir araya toplandığı bir ay. Yani sokak arşınlamak hayli zor olacak gibi bakacağız artık.
Edinburgh- Parlamento binası
Otobüsle Holyrood Sarayının önünden geçiyoruz fotoğrafını çekemedim ama bu güzel pencereli modern bina İskoç parlamentosunu yakalamayı başardım. Parlemamento’nun çok değişik yapılı pencerelerine bakıp kalıyorum. İnebilseydik fotoğraf da çekerdik. Neyse işte başlangıçta adı geçen Royal Mile-Kraliyet mili anlamındadır tam buradan başlıyor dümdüz. Amaaa yokuş 😁 yukarı hiç sapmadan çıkarsanız Edinburgh Castle-kalenin tam kapısına kadar gidersiniz.
Nedir bu Royal mile? Biraz hikaye edelim; Royal Mile uzunluğu gerçek anlamda bir mil ve artı 150 yarda imiş. Bir yarda ortalama bir insan adımıdır diye biliyoruz, adındaki mile’den 150 yarda yani 150 adım fazlası varmış. Rivayet o ki, hesaplamayı yapan o sırada çok fazla viski içmiş.😁 Olsun o kadar burası viskinin memleketi. 🥃🥃🥃 Royal Mile’n bu kısmının adı Canongate yani Topkapı demektir. Bizim Topkapı gibi bir semttir.
Nihayet otobüsten indiğimiz yer Grassmarket. Hemen karşımızda bizim pazarlar gibi kurulmuş tezgahlı çok kalabalık bir yerdeyiz. İnanılmaz güzel binalarla dolu. Edinburgh Avrupa’nın ilk apartmanlaşan şehirlerinden birisi olarak bilinir. Yani yüksek binalar 200 yıldır var ve birçoğu halen sapasağlam. Kayalık olduğu için yatay gelişemeyince dikey gelişmişler.
Edinburgh-Grassmarket
İnci-boncuk vs varmış hanımlardan bir koşu bakanlar olmuş. Alış-veriş serbest zamanda diyen rehberimizin peşinden yokuş yukarı çıkıyoruz. Ama bilgisi de şöyle; Burası çok önceleri göçmen mahallesiymiş önce İtalyanlar gelmiş, sonra anlatmıştım kıtlık döneminde de İrlandalılar gelip yerleşmişler. Önceleri hayvan pazarıymış. 1600’ün sonlarında idamların yapıldığı yer olmuş.
Bir hikaye buldum severim ya; yine bu yıllarda genç bir kadın evlilik dışı çocuk doğurur ama çocuk ölü doğar. Din baskısından korkan kadın doğumu saklar. Bir şekilde durum öğrenilince kadını cinayetle suçlayıp bu meydanda asarlar. Yine hikaye bu ya kadın gömülmeye giderken dirilir. Aynı suçtan ikinci kere ceza alınmadığı için de sonraki hayatında mutlu mesut yaşar. Mutlu sonlara bayılırım.
Edinburgh-Grassmarket
Alış-veriş sonra serbest zamanda bir yer daha gezelim diyen rehberimizin peşinden yokuşu tırmanmaya başlıyoruz. Yokuşun adı Cradlemaker Row. Biz gezimizi Old Town-eski şehirde yapacağız. Yeni Şehir için vakit yok buraya günü birlik geldik tekrar Glasgow’a döneceğiz.
Edinburgh Cowgate
Biz sağdan devam edeceğiz. Buraları hayvan pazarı demiştik ya cowgate adı ondan olmalı. Aşağıdaki fotoğrafın özelliği; Binanın üst katındaki (ikinci kat sağdaki açık pencere) cafe- o zamanki adı Nicolson’s Cafe- ve karşısında yer alan mezarlık, K. J. Rowling’in hayat hikayesindeki dönüm noktasıdır. Birçok çocuğun hatta büyüklerin bile sevdiği Harry Potter kitabını bu pencere önünde oturup mezarlığı seyrederken yazmış ve milyarder olmuştur. Şimdilerde kafe hala var yukarı çıktığımızda fotoğrafını eklerim. Bu kez adı The Elephant House.
Evet yokuşa devam. Bahsi geçen mezarlığa giriyoruz. Kapıda Edinburghluların en iyi arkadaşı yazılı bildiğimiz fino-Yorkshire Terrier cinsi köpek resimli levha var. * Grayfriars mezarlığına ve Kirk’e hoş geldiniz* yazıyordu. Bobby isimli bu sevimli köpekle hayatının son iki yılını geçiren Edinburgh polis memuru John Gray ölünce (1858) Bobby tam 14 yıl boyunca John’un mezarının başında yaz-kış demeden bekliyor. Karşılıksız sevginin, sadakatin sembolü olarak İskoçya halkının sevgisini kazanan Bobby Belediye meclisince de koruma altına alınır. Ölünce de John Gray’in yakınına buraya gömülür yıl 1872. Herkesin mezarına çiçek konurken onun mezarına oynamayı sevdiği çalı-sopa koyuyorlardı.
Kapının hemen çıkışta sağında Bobby ile ilgili hediyelik eşya satan yer solunda da Grayfriars Bobby cafe var. Bu kez sola dönüyoruz. George IV Bridge-köprüsünden ileri geçeceğiz Edinburgh kalesine. K. J. Rowling’in şimdi adıyla The Elephanth Cafe.
Edinburgh-Harry Potter romanının yazıldığı kafe
Taxi’leri sevimli ve yine küçük. Arkadaki bina National Müze.
Edinburg
Hemen karşıda dikkatimden kaçmış. Bobby’nin burnunu ellemek uğur getiriyormuş. Ay millet nelerden umut bekliyor inanılmaz. Yakalamışken çektim.
Edinburgh
Gezelim yorulduk mu? Kaleye doğru gidiyoruz ilerde soldan sapacakmışız.
Edinburgh -George IV Bridge
Yol üstünde gördüklerimiz. Barlar, kafeler alttaki güzel yapı bir yardım kuruluşu.
Edinburgh-George IV Bridge
İlerde sağda görülen mavi bayraklı gibi yapı National Müze.
Edinburgh-George IV Bridge
Hazır George adı geçmişken yazmadan geçemeyeceğim. Burası IV George köprüsü ve buralar Old eski şehir, George caddesi ise yeni şehir kısmında kaldı. Kral George’un şehri nasıl planladığından bahsedeceğim diye anlatan Sinan rehberime kulak verelim. 👍
George’lar döneminde yapılanma var demiştik. Kral George da bir ölümlü nihayetinde anı, şanı alsın yürüsün ister. Bunun için şehrin en uygun yerinde karşılıklı iki büyük meydan yaptırıyor. Birine İskoçya’nın koruyucu azizi Andreas’ın adını veriyor diğerine George meydanı yani İngiltere’nin koruyucu azizi George’un adını veriyor. Bu iki meydanı birbirine bağlayan ana caddenin adı George caddesi yani İngiltere kralı George olarak iki ülkeyi birbirine bağladığı mesajını veriyor. Sonra George caddesinin sağındaki sokağın adı Thistle yani devedikeni, solundaki sokağın adı da Rose -gül sokağı. Gül İngiltere’nin devedikeni de İskoç’un resmi sembol çiçeğidir daha önce yazmıştım hatırlayınız. Akıllı George iki azizi birbirine bağladı sağına ve soluna da İskoç ile İngiltere’yi aldı ve sonra Rose’un bir alt caddesi Princes caddesi-yani oğul Prensler caddesi, devedikeninin bir alt sokağı da Quens – kraliçe caddesi ile; kendisi ortada eşi yanında çocuklar sağında solunda bütün aileyi çevresine aldı maşallah. 😁 Ayrıca bunlara dik iki sokak var biri dedeleri Frederik street diğeri Hannofer dedenin Almanya’dan geldiği şehrin adı. İşte unutulmamak buna derim. En güzel yönü de yüzyıllardır cadde vs isimlerinin krallar-yönetim değişse bile değişmiyor olması. 👍
Edinburgh-George IV Bar
Evet son sapağa geldik sola sapıp kale yoluna gelmiş olacağız. Aman Allah kalabalık arttı bir curcuna ki sormayın bence bakın. 🤷♀️ İtişe, kakışa yarısına kadar ancak gidebildik ve fotoğraf falan ne mümkün ters yüzü döndük.
Edinburg-Lawnmarket-Castle Hill yolu
Demiştik ya Ağustos ayı tüm festivallerin toplandığı ay, burada da hangisi vardı bilemedik ama sokak gösterileri ile dolu bir cadde üstelik kaleye giriş için de hayli sıra vardı göze alamadık . Çevreye baktık her yer aynı.
Edinburgh-St Giles Katedrali.
Bu güzel katedraldeki kuyruğu görüyorsunuz gezemedik. Çok fazla Kilise vs gördük ama bunun da vitrayları bir hikaye anlatıyormuş. Ve kubbesi taç şeklinde olan ilk katedral. Neyse en iyisi biz de etrafı gezelim hem yeni iPhone çıkacakmış bir apple ziyareti ile fiyat araştırması da yapmış oluruz dedik. Ve bu güzel yapıya doğru yürüdük. İskoçların merkez bankası diyebilirim. Bank of Scotland.
Edinburgh-Bank of Scotland
Bahçesinden manzara çok güzeldi. Bankında oturup kumanyamızı yedik. Bu kez yokuş aşağı Princes Street’e (Prensler caddesi) epey dolanarak indik.
Edinburgh
Princes Street’ten Edinburgh manzarası hayli büyüleyici. Buralar zamanında bataklıkmış kurutulmuş.
Edinburgh- Princes Street’ten manzara
İskoç Kraliyet Akademisinin önünden geçtik. Yanında yukardaki fotoğrafta gördüğümüz dönme dolap ve çeşitli etkinliler vardı. Kalabalıktan ancak bu kareyi; bana bakmayan ama el falına bakan kadını çekebildim. 😁
Edinburgh-Palm Reader-El falcısı
Yanındaki güzel park İskoçya’nın ünlü yazarı Sir Walter Scott’un anıtına ait. Yüksekliği 200 ft olan bu anıttan Edinburgh manzarasını en tepeden izlemek isterseniz tam 287 basamak çıkacaksınız. Ama arada da katlar varmış.
Edinburgh- Sir Walter Scott’un anıtı.
Hava günlük güneşlik ve hayliyle Ağustos ayının en sıcak günü 🌞 gençler sere, serpe, çayır, çimen ☘️🍀☘️ yağmursuz havayı bulmuşlar fırsat kaçmaz. Anıtın altında da Scott’un elinde bir kalem yeni yazdığı romanı ile, ayağının yanı başında sadık arkadaşı, köpeği Maida ile betimlenmiş mermer heykeli var. Anıtın her yerine serpiştirilmiş roman kahramanlarının heykelleri de vardı. Scott’un mezarı da anıtın dört ayağının tam ortasındaymış. Devasa taş anıtın başka bir benzerini ben görmedim doğrusu kadrajıma bile zor sığdırdım. 😉
Yolda karşımıza çıkanlar; Yüzyıllardır evet tam 200 yıldır ayakta kalabilen binalar inanılmaz. Tabii bu rengi düzgün olanlar restorasyon görmüş.
Edinburgh- Jenners mağazası
1838’de kurulan bu bina şimdilerde tasarımcı kıyafetleri, güzellik ürünleri ve yemek salonu bulunan lüks mağaza imiş. Apple mağazası az yukardaydı baktık iPhone X(s) Max 512GB fiyatı 1,449 £ pound idi. Tabii tax free olayı da var. Neyse yeni model Eylül, Ekim gibi çıkacak. 😁 Sağdan North Bridge-kuzey köprüsüymüş devamla artık vakit geliyor buluşma yerimize doğru gidelim dedik. Ama bir yandan da magnet almadan gitmem arkadaş diyerek hem uygun fiyatlı hem de albenisi olanı arıyoruz. 🤩
Köprünün üstünde bu anıta denk geldik. Yazısında 1878-1902 yıllarındaki savaşlarda ölen İskoç Kraliyet ordusunda görev yapmış askerlerin anısına yapılmıştır yazıyor. Bu sene tamire alınmış, bir yıl sürecekmiş.
Edinburgh-North Bridge- Anıt
Sağda The Scottsman hotelini geçtik, güzel bir kilise dedim ama çarşı çıktı. 😁 Haksız mıyım?
Binanın bize bakan sağ tarafı Hunter square. Biz de karşı caddeye düz gidiyoruz Cockburn Street.
Edinburgh- Cockburn Street
Rengarenk dükkanlara bakmak yerine masalsı binaların yapısına bakıp kalıyorum. Keşke ev olarak kullanılan birinin içine girme imkanım olsaydı.
Edinburgh-Cockburn Street
Hani hep derim ya gittiğin yerlerin sokaklarında kaybolmak güzeldir hep güzel bir şeylere rast gelirsin. İşte İnanılmaz bir şey. Bir kere olsun elindeki taşı düşürmedi ama epeyce bir aynı vaziyette tutunca ben fotoğraf çekeyim diye duruyormuş, ben çektim o da elini taştan çekti ve hayret taş düşmedi. Karşılıklı gülüştük, selamlaştık yürüdük.
Edinburgh
Artık buluşma yerine yaklaşalım biz hep erkenciyizdir. Daha vakit var biraz Müzenin merdiveninde oturduk. Müzeye girersem çıkamam kalabalıkmış. Merakım ilk klonlanmış koyun Dolly’nin doldurulmuş halini görmekti. Arkadaşlar biz sana fotoğraf veririz dediler. 🤷♀️ Burası Chambers Street sokak performansı sergileyenlerin biri geliyor biri gidiyor keyifliydi hem izledik hem de biraz dinlendik.
Edinburgh- Chambers StreetEdinburgh- Chambers Street
Son kez şöyle bir yürüyüp dönelim dedik önümüze çıkan güzellikler. Yine bir kilise ve yine başka amaçla kullanılıyor. Edinburgh Üniversitesinin ilk öğrenci tiyatrosuymuş. IV George Köprüsünün başlangıcında.
Edinburgh- Bedlam Tiyatrosu
Bu kez tiyatronun sağından gidiyoruz. Forrest Rod sonunda Edinburgh Üniversite’sinin bir bölümü yine şato gibi.
Edinburgh- Üniversite
Forrest caddesinden görüntülerle National Müzenin önüne gidiyoruz. Yine renkli barlar, dükkanlar ve kafeler var. Küçük bir marketten içecek aldık kapı önünde sandalye vardı bize buyurun dediler yani sevecen insanlardı. Etraftan geçen insanlar da hep turist gibiydi. Ama tabii festival için başka eyaletten gelen İskoçlar ve elbette İngilizler olabilir.
Forrestin sonunda köşe başında bu güzel kafe Doctors yazısı ve tabelada açıklayıcı yazıyı görünce onu da çektim. Yazılanlar; Bu kafenin süregelen değişiminin hikayesiydi.
Edinburgh-Teviot Place
Doktors’un içinde yükseldiği bu alan; Edinburgh’un 1513 te İngiliz işgalcileri dışarıda tutan Flodden duvarı ve biraya susamış şehir halkını içeride tutmak için 1958’de yakındaki Chambers sokakta şehrin ileri gelenleri tarafından inşa edilen Edinburgh’un ilk büyük ölçekli bira fabrikası gibi iki tarihi olayla ilişkilidir.
Doktors’u halen barındıran bu bina; 1874 yılında Kraliyet Kliniğinin kuruluşu simgelemesi amacıyla açılmıştır. Mülk esasen 1884’ten 1959’a kadar dolap ve tabut imalatçılığı ile cenaze levazımatçılığı yapan George Watson’a aittir. Sonrasında bina, Kraliyet kliniğine cerrahi alet, takma uzuv ve bandaj sağlayan James Gardener’a ait işletmeyi bünyesinde ağırlamıştır. 1960’larda Coppola ailesinin aynı binada 1970’lere kadar işlettiği ızgara restoranı sebebiyle cerrahi üretimi yerini çatal, bıçak takımı üretimine bırakmıştır.
Yine burada; Halk evi olarak Havan (The Mostar) ilk kurulduğunda adını Üniversite mezunlarının ve eczanelerin havan ile tokmaklarının adından esinlenmiş, 1979 yılında da The Mortar adını * DOKTORS* olarak değiştirerek kraliyet Kliniği ile orijinal bağlarını yeniden canlandırmıştır. Ve bu tabelayı okuyan herkese tek bir reçete yazmıştır. Gelin ve en güzide birahanemizde rahatlayın... 🍺🍺🍺
Gelin siz de beni takibe alın. 😇 keyifle yeni yerleri gezelim. 💃💃💃
Yarın yine güzel bir yerde olacağız geceleme Glasgow’da. Sevgiyle kalın💙
Merhaba yine ben, adaylık bahane değil, ama sizlerle sohbet şahane olsun. 😊
Birinci adaylık yazımın yorum kısmında sevgili yalnizlikmarmelatı’nın *Alev Abla’cım artık sen de benim adayımsın* yorumunu görünce yine bir eyvah! dedim. 🤭 Sonra ikinci kez aday gösterilmişim. Onur duydum ,çok da duygulandım doğrusu. Ah dedim içimden birinci yazımı zar, zor bitirip yayınlamışım. Hem bakalım ikinci kez aday olunur mu? Endişe ettim haliyle. Bir yandan kışa hazırlık, ayrıca kız torun geliyor heyecanı ile yapılan örgüler, yazılmayı bekleyen geziler. İşte bahane dediklerim bunlar. Bu tatlı zorlamaya itirazım olamaz elbette yazacağız bir şeyler. 😊
Öncelikle sevgili blog arkadaşım çok tatlı yalnızlıkmarmelatı’na güzel görüşü için tekrar teşekkür ederim ve sizlerle sohbet imkanı verdiği için de …☕️☕️☕️
Dünya’nın Kalabalığına İnat diyerek yazmaya başlayan tatlı *yalnızlıkmarmelatı*nın yazılarını ve yorumlarını severek okurum. Bir tanesi var ki yürek dayanmaz. Okursanız sevinirim. Adı: Hatıra
Gelelim aday olarak bana yöneltilen sorulara verdiğim cevaplara;
1- Ne oldu da bir blog açmalıyım dedin?
İnanın ben demedim, herkes dedi.😅 Blog yazmama birçok sebep sıralayabilirim demiştim. Ama öncelikle yoğun aile baskısı, sonrada; Kimse okumazsa torunlarım okur dedim.
2- Yazmak ve yayınlamak senin için ne ifade ediyor?
Yazmak konuşmaktan daha iyi yapabildiğim bir şey. Aslında enerjisi güzel çok iyi bir dinleyiciyimdir. Yazılarım benim çocuklarım gibi. 💞
Yayınladığımda; Bir çok güzel ve farklı düşüncede insan tanıdım, hala da tanıyorum. Blog yazarı olan ve olmayan arkadaşlarımın yorumlarıyla mutlu mesut devam ediyor, ufkumu genişletiyor ve keyif aldığım yazıları okuyor bazen de yalnız değilmişim diyor seviniyorum.
3- Mutlaka okumalısın dediğin kitap(lar) hangisi olurdu?
Ben klasikçiyim. ☺️
Halide Edip Adıvar-Sinekli bakkal, Yakup Kadri Karaosmanoğlu-Kiralık Konak ve Yaban
Anna Karenina – Lev Tolstoy , John Steinbeck- Fareler ve İnsanlar
4- Bu Blogger ödülü sana ne kazandırır ?
Yeni, faklı görüşlere sahip arkadaşlar, faklı duygu ve düşünceler öğrenirim . Öğrenmenin yaşı yok bilmediğim yepyeni şeyler var. Çok da iyi bir terapi oluyor.
5- İzlemeden ölmem dediğin film(ler)?
Zevke göre değişir. Ama evet Dr. Jivago unutulmazlarımdandır. Bir dinleyin bakın bu müziği ile de unutulur mu?
Boris Pasternak’ın 1917 Rus devrimini anlattığı romanından uyarlanan 1965 yapımı film olan Doktor Zhivago, Omar Sharif’in Julie Christie ile oynadığı– Dr.Yuri Zhivago ve Larissa’nın dramatik aşk hikayesidir.
Anthony Quinn’in başrolde olduğu Zorba filmini de çok sevmiştim.
Liz Taylor’un Kleopatrası. Bence bunları sizin neslin izlemesi gerekir.
6- Hayal kırıklıklarında hayata nasıl tutundun?
Mottom; Ben güçlüyüm. 💪
7-Blog kişisel bir alan mı popüler kültürün bir yanılgısı mı?
Her ikisi de diyebilirim.
8- Şu sebepten daha çok yazmalıyım dediğin oluyor mu?
Evet çok keyfi ve yavaş yazıyorum, daha önceki gezilerimin yazısı habire erteleniyor hızlanmalıyım.
9- İnsan şunu yapmadan ölmemeli dediğin oldu mu?
Olmadı, ama öncelikli olarak kendi ülkeni gezmeli sonra da mutlaka Uzak Doğu’yu görmelisiniz.
Bir bakıma başka hayatlara bakıp kendimden birşeyler buluyorum. Bazen onlarla birlikte gülüyor,hüzünleniyor, duygularına katılıyorum. Bazen de anılarım canlanıyor.
Eveeeet 3-Ağustos-2019 saat 08.30’da Glasgow’dan yola çıkmıştık. İskoçya’nın Lowland’inde geziye devam ediyoruz. Esas yolumuz Edinburgh. Konunun gideceği yeri anlaşılır kılmak için İskoç Krallığından bahsetmeden olmaz dedi rehberimiz ☺️ Öğrenelim o zaman.
İskoçların etnik kökeni Keltlerdir ve İrlanda’dan buraya gelmişlerdir. Gelirken de yanlarında atalarından kalma kutsal kabul ettikleri bir taş getiriyorlar. Adına da kader taşı* Stone of Destiny * diyorlar. Üzerinde hiçbir kabartma olmayan sıradan bir taş. Kimilerine göre Yakup peygamber yastık yapmış üstünde uyumuş. 800’lü yıllara kadar İskoç krallığı yok. Klanlar halinde yaşıyorlar. 800’lerde bu klanlardan birinin lideri Kenneth Mac Alpine bütün klanları kendi otoritesi altında birleştiriyor. Kader taşının üstüne oturup kendisini kral olarak ilan ederek İskoçların ilk kralı ünvanını alıyor. Verdiği mesaj; atalarımın kader taşına oturuyor İskoçların kaderine hükmediyorum, Kral benim.
İskoç krallığı -aslında biz İskoç diyoruz onlar Alba diyorlar. Alba krallığı kurulmuş ve bir gelenek başlamış oluyor. Mac Alpine soyundan gelenler 800’lerden 1200’lerin sonuna kadar krallığı sürdürüyorlar. Her tahta çıkan kral kader taşının üstüne oturarak Alba’lıların kaderine hükmettiğini ilan ediyor.
Yolumuzun üstünde göreceğimiz iki önemli tarihi yer var. Bu tarihi mekanı görmenizi isterim diyen rehberimiz Sinan ERCAN’ın peşinden, yemyeşil bir toprak parçası ve göz alabildiğine geniş bir meydanda otobüsten indik.
İskoçya-The battle area of Bannockburn
İleride çok yüksek bayrak direği olan dairesel bir yer gözüküyor yürüyoruz. Burası, The battle of Bannockburn. Bannockburn Meydan muharebesinin yapıldığı alan. Alttaki tabelada yazılanları tercüme eden sevgili oğlum Dr. Deniz’ime teşekkürlerimle… Tarihin değiştiği topraklar; Bannockburn Muharebesi 23-24 Haziran 1314 yılında sadece iki gün sürdü. Bu İskoç tarihinin en önemli anıdır. Kral Robert The Bruce ve İngiliz Kralı II. Edward tarafından sevk ve idare edilen Bannockburn Muharebesi, İskoçlar lehine kazanılması çok düşük ihtimal bir zaferdi. Devamını esas savaşı anlatırken ekleyeceğim.
Ben ön bilgi olarak biraz bu tarihi mekanın öncesi olan Stirling ve Falkirk savaşından ve onun baş aktörlerinden bahsedeyim ki, bu çok önemli Bannocburn meydan savaşı daha iyi anlaşılsın.
William Wallace; M.S 1200’lü yılların ikinci yarısında, İngilizlerin İskoçya’yı işgali sırasında ve işgal ettikleri dönemde yaşamış İskoçların *Özgürlük Savaşçısı* olarak anılan bir isimdir. Geçen yazımdan alıntı yapayım. Bizde ve dünyada izlenen Mel Gibson’un Braveheart filmiyle tanınan (Gibson’ın hem oynayıp hem de yönettiği ve 5 dalda Oscar almış filmdir) ulusal kahramanları vardı William Wallace. Filmde 1200’lü yılların sonlarına doğru yaşamış İskoçlu bir soylu veya kabile reisinin oğluydu. Anne-baba katledilince amcasının yanında Fransa’da büyüdü sonra da geri döndü şeklinde işlenmişse de fakir bir halk çocuğu olduğu söylentisi de var.
Araya ek yapalım: İlk İskoç kralı Kenneth Mac Alpine soyundan gelen III. Alexandre 1290’larda talihsiz bir şekilde ölüyor. Ama yerine geçecek bir varisi yok. Araştırıyorlar Alexandre’nin en yakın akrabası Danimarka’daki Margaret var. Henüz 10-12 yaşında olan Margaret gelirken yolda ölüyor. Tahta çıkacak kimse kalmayınca da soylulardan John Baliol’u kral yapalım diyorlar. Olurdu olmazdı kargaşası yaşanınca İngiltere kralı *uzunbacak* dedikleri I. Edward’tan yardım istiyorlar. İşte o zaman 100 bin kişilik ordusuyla İskoçya’ya gelen Edward Baliol’u kral yapıyor. Ama vergilerinizi bana vereceksiniz diyor. Kutsal kader taşını da alıp gider. İşte İskoçya’nın İngilizlerin işgaline uğrama süreci de başlamış olur.
Ve, evet aslen İskoçyalı olan William bir şekilde halkın lideri olarak yükseliyor ve İngilizlere karşı mücadele etmeye başlıyor. Halkın kahramanı demiştik zira soylu tabaka *uzunbacak* diye lakap taktıklarıİngiltere Kralı Edward’tan korkuyordu. Aslında Edward çok iyi bir kraldı ama aynı zamanda çok acımasız, çok da strateji uzmanı bir adamdı. Kendisine karşı çıkanları çok ağır cezalandırırdı. Bu nedenle soylular Kralı karşılarına almak istemedikleri için de William’a destek çıkmıyorlardı. Ama çok kısa süre içinde William halkın çoğunluğunu etrafında toplayınca azınlıkta kalan İskoç soyluları da mecburen William’a destek çıktılar. 1200 yılların sonunda kaçınılmaz sonuç ve savaş çıkıyor.
Kral Edward erken davranıp William daha da güçlenmeden olayı bastırmak için ordusunu Stirling’e doğru yürütüyor. İki gurup Stirling köprüsünde karşılaşıyorlar. Bölgeyi çok iyi tanıyan William ve ordusu köprünün kalın zırhlı İngiliz askerlerini çekmeyip çökeceğini biliyor, akarsuyun durumunu biliyorlar İngilizler ise çevreyi hiç bilmiyorlar. William’ın askerleri hafif silahlı, İngiliz askerleri ağır silahlı hareket kabiliyetleri de çok az.
William’ın amacı bize hiç yabancı olmayan hilal taktiğini uygulamaktır. Önce sahte ricat-geri çekilme ve okçularla imha sonra öncü birlikler hücuma geçer, düşmanı iki yanından sarıp ortada yok eder. Tarih okumuş herkes bilir ki, eski tarihimizde 1071 Malazgirt, 1396 Niğbolu, 1526 Mohaç ve yakın tarihimizden de 30 Ağustos Başkumandanlık Meydan Muharebeleri hep bu taktik ile kazanılmıştır. 💃💃💃 Neyse biz savaş alanına dönelim.
William ve ordusu önce İngiliz ordusuna saldırıyor sonra hızlıca geri kaçıp köprüden karşıya geçiyorlar İngilizler de peşlerinden. William amacına ulaşıyor ve çok ağır silahlı İngiliz askerler üstündeyken ağırlığa dayanamayan köprü yıkılıyor. İngiliz ordusu da yıkılan köprüyle birlikte düşüp bataklık olan nehirde boğuluyor. Temsili bu fotoğraf alıntıdır ama çok güzel çizilmiş.
İskoçya- Stirling Köprüsü savaşı
Savaşın başında oluşan bu olay İngiliz ordusunun moral çöküntüsüyle dağılmasına sebep oluyor. . Neticede İskoçlar İngilizlerle yaptıkları bu savaştan (2300 İskoçlu asker 10 bin İngiliz askerine karşı) galip çıkarlar. Ve William halk kahramanı olur, savaş da Stirling Köprüsü Savaşı diye tarihe geçer.
Sonuç; William Wallace ülke çapında tanınır oluyor. Halk William’ı Şövalye ve İskoçya’nın koruyucusu, ordunun başkumandanı ilan eder. Soylular adam ve at vererek tam destek olur. Para yardımı da yapınca Wallace çok daha güçlü vur-kaç yapmadan meydan muharebesi yapabilecek sağlam bir ordu kurar. Artık uzun bacak Edward’a savaş açabilirdi.
İşte tam bu dönemde Falkirk meydan muharebesi gelip çatıyor. Ama meydan muharebesi öyle kolay değildi. Çok daha fazla atlı adama ihtiyacı vardı ve soylulardan zamanın en soylusu Bruce’lardan yardım ister. Robert The Bruce da diğer soyluları savaşa ikna eder. Ancak uzun bacak Edward tüm soylulara -savaştan vazgeçin zaten sizi yeneceğim yenilirseniz bilin ki, tüm sülalenizi kılıçtan geçireceğim. Ama savaştan vazgeçerseniz de size İngiltere’de geniş araziler veririm diyerek bir yandan korkuturken diğer yandan parayla satın alıyor. Falkirk’de karşılaşan ordular İngilizleri çembere alıyorlar borular öttürülüyor, artık atlı soyluların hücum etmesi gerekirken Edward ile anlaşan 300 bin soylu savaş alanından çekiliyor. Zaten sayıca üstün olan İngilizlerde savaşı kazanıyor. İhanete uğradığını anlayan William Wallace kaçıp canını kurtarıyor.
Sonuç; Çok büyük bir hüsranla İskoçya savaşı kaybediyor. William Wallace, İskoç koruyuculuğundan ve başkumandanlıktan çekiliyor ama boş durmuyor sonraki 6 yıl boyunca İskoç dağlarında yine vur-kaç yaparak İngiliz garnizonlarını yakıp yıkıyor. Yine yakın bir adamının ihaneti ile yakalanıyor (1300’lerin sonu). Londra’da Westminster’de yargılanıp işkence edilerek öldürülüyor. İngilizler krallarına ihanet edenin sonunun böyle olacağını kısaca ibret-i alem olması için canlı canlı parçalayıp her bir parçasını bir eyalete yolluyorlar. Kafası uzun yıllar Londra köprüsünde asılı kalmış. William Wallace-O benim kralım değildi bir işgalciydi ve hiçbir zaman bağlılık yemini de etmedim demiştir.
Bu olaydan sonra İngilizlerin zulmünü iyice arttırdığını gören soylular ve halk uyanır. Wallace de idam edilmiştir. Ben ihanet etmedim diyen Robert The Bruce bir bakıma aklanmak için olsa gerek William Wallace’ın bayrağını devr alır savaşı ben sürdüreceğim der. Bu arada uzun bacak Edward ölür yerine oğlu II. Edward geçer. 1314 yılında Stirling’in girişinde Bannacburn denilen yerde Robert The Bruce komutasındaki İskoç ordusu ile Kral II. Edward komutasındaki İngiliz ordusu karşılaşır. Bruce yine çevreyi tanır İngilizlerden önce stratejik tepeyi ele geçirir fotoğrafta gördüğünüz bu yere konuşlanır. Diğer bir taraf bataklık ve ormandır.
The battle area of Bannockburn
Robert The Bruce bu tepeyi özellikle seçmiştir. Tabeladaki yazıya devamla: Sayıları 20.000 bulan İngiliz ordusu, Berwick’ten beri sürdürdüğü çetin intikalin ardından muharebe sahasına tükenmiş bir halde ulaşmıştır. Buna karşın Robert The Bruce komutasındaki İskoç ordusu yaklaşık 8.000 kişiden oluşuyordu. İskoçlar haftalardır, atlılara karşı sıkı saf düzeni olarak bilinen schiltron manevrasını talim ediyorlardı diye yazıyor. Biz devam edelim savaşın ilk günü okçuların hedefinde kalıp zayiat veren İngiliz ordusu ertesi günü bataklı ile ormanlık alan içinde sıkışır. Savaşı biran önce bitirip krallığını garantilemek için İngiltere dönmeyi planlayan II. Edward acele davranıp hücum emri verir. İskoçlar saldırınca da kaçan İngiliz ordusunun bir kısmı bataklıkta boğuluyor bir kısmı da İskoçların okçuları tarafından öldürülüyor. Ordunun durumunu gören II. Edward panikleyip kaçıyor. Bannockburn Muharebesi 23-24 Haziran 1314 yılında sadece iki gün sürmüştür. Savaşı kazanan İskoçlar için bu muharebe çok büyük bir zaferdir.
Sonuç: Robert The Bruce -İngiliz hakimiyetini kabul etmiyorum der ve kendisini de İskoç Kralı ilan eder. İskoçlar, İngilizler sizi tanımıyoruz deseler de özgürlüklerini ilan ederler.
Bu tarihi yerdeki anıtı ve yazılanları biz de size aktaralım dedik. **Biz ne şöhret ne dünya malı/servet ne de şeref için değil yalnızca ve sadece ÖZGÜRLÜK için savaşıyoruz ki, hiçbir iyi adam canını vermeden teslim etmez.** 👍
Sonraki yıllarda İngiltere savaştan vazgeçmedi aldığı yenilgilerden ders çıkarıp İskoçları yendi. Ama İngilizler İskoçları kendilerine de hiçbir zaman ilhak edemediler. Her ikisinin de halen kendi Kralları, kendi parlamentoları var ama İngiltere’ye de vergi veriyorlar. Bu sebeple de İngiliz kralları aynı zamanda kendilerini İskoç kralı veya kraliçesi olarak adlandırıyorlar.
Burası İskoç Ulusal Anıtı, yarın öbür gün İskoçlar bağımsızlığını kazanırsa büyük bir ihtimalle bağımsızlık törenleri burada yapılacaktır. O zaman sizler de bu fotoğrafları paylaşıp rehberimizle biz de oraya gittik dersiniz diyen değerli Sinan Ercan’a selam olsun diyor yeni bir yere, Falkirk’e gitmek üzere otobüsümüze biniyoruz. Pek kısa sayılmayan yanılmıyorsam bir saatlik bir yolumuz var. Her taraf yemyeşil hava güzel.
Oooo devasa boyutta iki at kafası göründü Kelpies-Kelpiler. Çok güzel yemyeşil bir arazi ile Carron nehrine bağlanan bir kanalın olduğu mesire yerine geldik. Bisiklet kiralama bile var. 30 dakikası 2 pound.
İskoçya-Grangemouth-Helix park & Kelpies
Her biri 30 metre yüksekliğinde ve 300 ton ağırlığında çelikten yapılmış at heykelleri. Bunlara Falkirk atı veya kelpies deniyor ve mitolojik su atlarından esinlenerek yapılmışlar. The Helix, Falkirk ve Grangemouth arasındaki 350 hektarlık arazi halka açık bir park ve etkinlik alanı. Seviye havuzları ile de Carron nehrine kanal bağlantısı yapmışlar. Carron Nehri’nden Bowling’deki Clyde Nehri’ne kadar uzanan bu kanal tam 56 km uzunluğundaymış.
İskoçya-Grangemouth-Helix park & Kelpies
Kelpie’ler Hıristiyanlık öncesi dönemde İskoç inanışında şekil değiştirebilen ve çoğunlukla at şeklinde görünen nehir ve göllerle ile ilişkili ruhlar.. Tam da burada güzel bir efsane var. Bilirsiniz severim. Tamam önce alıntı bir fotoğraf ekleyeyim havalı olsun. Kendi güzel ama suda yansıması mitolojik efsaneye uyuyor. 😱
Kelpie
İyi kelpie olduğu gibi insanlara zarar veren kötü Kelpieler de olurmuş. Bizim üç harfliler gibi 🤷 Ama genel inanış bu atların kötü ve çocuklara musallat olduğu şeklinde. Yetişkin erkeklere de güzel bir kadın olarak görünüyormuş. Çok aradım ama kadınlara nasıl gözüktüğü hiç bir yerde yazmıyordu.😇 Burada da cinsiyet ayrımcılığı var yani. 🤨 Çok sevimli görüntüleri nedeniyle sırtlarına binip gezmeye davet eder, sırtına binen kurbanlarını suya dalıp boğar kalpleri ve ciğerleri hariç her yerlerini yerlermiş. 😱 Kuyruğunu öyle bir güçle suya vururmuş ki, gök gürledi sanılır, yaydığı su sele döner insanları önüne katar sürüklermiş.😡
Hakkında çeşitli efsaneler var. 10 çocuğu kandırıp suya atacakken dokuzunu kandırıp suda boğuyor. 10. çocuk atın burnunu severken at elini ısırıyor. Zavallı çocuk da elini kurtarmak için parmaklarını kesip kaçıyor. Ve bu hikayeyi de kaçarak kurtulan çocuk anlatıyor derler. Genelde anneler çocuklarını göl ve nehirlerden korumak için hep bu hikaye ile korkuturlarmış. Kelpiyi dizgininden yakalayabilen ona her istediğini yaptırabilirmiş.🤔 Tamam biz de atlara yakından bakalım öyleyse dizginleri var mı? 😁 yokmuş neyse. Ama yine de bu kelpieyi yakalamaya kalkmayalım tehlikeli kabul ediliyor.
İskoçya-Grangemouth-Helix park & Kelpies
İnşaat 2013’te başlamış 2014’te bitmiş çok yeni sayılır. Dev atlar 30.000 metal parçadan yapılmış ve bu parçaların yerleştirilmesi ise sadece 90 gün sürmüş. Seviye havuzları sayesinde de yüzer evler rahatlıkla gelip gidiyorlar. Seviye havuzlarının çalışma sistemini izleyecek vakit olmadı ama biz St. Petersburg-Moskova arasındaki seyahatimizde birebir yaşamıştık. Ayrıca kanal gezisi de yapılıyormuş.
İskoçya-Grangemouth-Helix park & Kelpies-Gezi motoru
Atların içine girmek uzun kuyruk beklemek demekti ben de makinamı uzattım nasıl yapıldığını anlatıyorlar girmekten vazgeçtim. 😁
Kelpie’nin iç görüntüsü İskoçya-Grangemouth-Helix park & Kelpies-kanalda yüzer evler.
Kelpie atları İskoç ulusunun gelecek kuşaklara bugünden bir miras bırakmak amacıyla yapılmışlar. Tarih öncesindeki miraslar gibi biz de bugünden geleceğe bir miras bırakalım demişler. Oh çok güzel düşünmüşler diyor Kelpie’lere de veda ediyoruz. Eveet yolumuz Edinburgh. Buralar pek tat vermese de yolunuz oralardan geçerse görülmesi gereken yerlerdi diyorum. Sevgiyle kalın. 😍 😍 😍
Herkese merhaba; Bu kez seyahat yazılarımla değil güzel ve beni onurlandıran Gürcan Şen Ph. D’nin ** Merhaba, sizi The Liebster ödülüne aday gösterdim** mesajı ve hissettirdikleri ile karşınızdayım.
En baştan beni bu ödüle layık görüp hem duygulandırdığı hem de onurlandırdığı içinGürcan Şen Ph. D ‘ ye minnettarım.
Blog yazıları *Dünya İşlerim* i keyifle okurum. Sizde okursanız keyif alacağınızdan eminim. Bir örnek vereyim.
Amane yalan söyleyeyim eyvah dedim nasıl bir adaylık acaba? Boynuma hangi sorumluluk yüklenecek, ödülün kriterleri ne ki, beni de aday göstermiş? Telaşlandım.
Açıklama Gürcan Şen Ph. D’den geldi. Bu ödül Dünya çapında ve blog yazarlarını birbirine bağlayan bir zincir. Nobel gibi bir organizasyonu yok. ☺️ 2011 yılından beri blogger dünyasında verilen 6 benzer ödülden biridir. Ve derin bir oh çektim. 😅
Blog yazmama birçok sebep sıralayabilirim. Ama öncelikle yoğun aile baskısı, sonrada; Kimse okumazsa torunlarım okur 😊 modu. İlk yazımı 2017 yılında Hindistan-Nepal gezimiz sonrası fotoğraflarımı yazılarım eşliğinde sunarak başladım. Ama öncesinde fotoğraf siteleri dünyamızda fotoğraflarımı paylaşıyordum. Hala paylaştığım bir ortak sitemiz var fotografcafe.net
Bloğumda gezdiğim yerlerin tarihi yapılarını, insan manzaralarını ve fotoğraflar varsa efsanelerini yazar neredeyse adım adım anlatırım. Yeme, içme, konaklama anlatımım yok. Aslında geç yaş dönem gezileri olduğundan 😉 tur şirketleri ile yapılmış gezilerdir. Dolayısıyla tur programına uyduğumuz için daha çok acenteler vasıtasıyla nasıl gezilir? sorusuna cevap veriyorum. Mesela henüz yazmadım ama Kaju çerezin bize gelene kadar geçtiği sürece tanık olduktan sonra asla pahalı demem. Ve artık daha dikkatli yerim zira gördüğünüz gibi yağı inanılmaz çok. Gezi yazımı yazarken ayrıntılı anlatacağım. Duy sesimi Dyt. Nurdan Balakçı DOĞAN 😍🤩
Hindistan-Mangalore- Kaju işleme atölyesi
Blog yazarı olan ve olmayan arkadaşlarımın yorumlarıyla mutlu mesut devam ediyor, çok da güzel arkadaşlıklar ediniyor, ufkumu genişletiyor ve keyif aldığım yazıları okumuş oluyorum.
Kısaca The Liebster Award; Liebster Almanca’da en tatlı, en kibar, sevimli kibar anlamına geliyor. Liebster ödülü blog yazarları tarafından birbirlerini desteklemek için verilen bir ödül, başlangıcı 2011 yılına kadar uzanıyor. Liebster ödülü yeni blogları tanıtmak ve desteklemekle kalmıyor, aynı zamanda blog yazarlarının takdir edilmelerini de sağlıyor.
Hayatımda aldığım ilk adı sanı duyulmamış ödül yaşım 13-14 yaşıma ait. Ama önce Liebster ödül adaylığımın kurallarını yerine getireyim yazımın sonuna doğru size hikaye edeyim. Gürcan Şen Ph.D bu nazik jestiniz için tekrar teşekkür ederim.
The Liebster Blogger Ödülü Adaylığı için Kurallar:
1-Sizi aday gösteren kişiye teşekkür edin ve başkalarının bulabilmesi için bloglarına bir bağlantı sağlayın.
2-Sizi aday gösteren blog yazarı tarafından sorulan soruları yanıtlayın.
3-Diğer blog yazarlarını aday gösterin ve onlara 11 yeni soru sorun.
4-Blog gönderilerinden birine yorum yaparak adayları bu konuda bilgilendirin.
5-Kuralları listeleyin ve yayınınızda ve veya blog sitenizde bir Liebster Blogger Ödülü logosu gösterin
The liebster Award adaylığımın ilanıdır. 💃💃💃
E hadi buyrun; Birlikte Gürcan Şen Ph.D yazar arkadaşın sorularına ben cevap yazayım sizler de okuyunuz.
Hindistan-Kerala-Kochi- Balıkçılar.
1-Blogunuz ne hakkında?
Sloganım; Gezdim, gördüm, çektim, içimden geldiği gibi de yazıyorum. Girişte bahsetmiştim, genel olarak bloğumda gezdiğim yerlerin tarihi yapılarını, insanları yaşamlarıyla fotoğraflar, varsa efsanelerini yazar neredeyse adım adım anlatırım. Yeme, içme, konaklama anlatımım yok. Aslında geç dönem gezileri olduğundan 😉 tur şirketleri ile yapılmış gezilerdir. Dolayısıyla tur acenteleri ile nasıl gezilir? Sorusuna cevap veriyorum. Zaten adları A-tur, B-tur her ne olursa olsun hepsinin destinasyonu aynıdır.
Fırsat bulursam en sevilen bir iki yemek tarifi yazabilirim. Torun sevgisi işlediğim bir iki yazım var. Kız torun da yolda ona da bir iki yazarım herhalde.
Dedim ya hedef belirlememiştim. Yine de şöyle desem yanlış olmaz. Gezmeyi, yeni yaşamları keşfetmeyi, gidemese bile gezmiş kadar oldum diyebilecek, fotoğraf çekmek ve izlemekten hoşlanacak herkes hatta torunlarım 💞 da (onlara en azından okuyabilecekleri bir hatıra olur) hedef kitlem diyebilirim.
3-Blog yazmaya başladıktan sonra hayatınız nasıl ve ne yönde değişti?
Oldum olası ev kuşuyumdur. Gezi yazılarımın çözümü ve fotoğraflarımın işlemesiyle günlerim daha yoğun geçse de hayatımda bir değişiklik olmadı. Yeni blog arkadaşları edindim elbette gezgin arkadaşlar edindim. Öğrenmenin yaşı yok, bilmediğim şey çokmuş. 🤩
4-Vermeye çalıştıklarınızı yayınlarınızda nasıl yansıtıyorsunuz?
Fotoğraflar en büyük yardımcım oluyor. Bir de rehberi iyi dinler çoğunlukla da kayıt alırım. Yabancı sitelerden yararlanıp sağlamasını da yaparım.
5-Yazınızı, araştırmanızı veya görsel çalışmanızı tanımadığınız insanlarla paylaşmak sizce neyi ifade ediyor?
Dünyanın diğer ülkelerindeki yaşam nasıldır? Denk gelirse okuduğumuz tarih ile örtüşen neler var? Bizden farklı hangi kültürler var görüyorum gördüklerimi birebir aktarmakla da mutlu oluyorum. Bir de birkaç nesil sonra yazılarımı bir okuyan çıkarsa tarihe de kendimce bir not düşmüş oluyorum. 🤩🤩 Çok mu! 😉
Gerçekten gezmiş kadar olduk denince çok sevindiğim kesin. Yani cevabım evet.
7-Olumsuz yorum ve eleştirileri nasıl karşılıyorsunuz? Bunlar sizin çalışma ritminizi ve moralitenizi nasıl etkiliyor?
Hiç olumsuz yorum almadım. Almış olsam da olumsuzun yazılış şekline göre tepki verirdim gibi ama tabii üslubumu bozmam. Ritmimi engellemezdi.
8-Fenomen olmak sizce nasıl bir şey? Böyle bir beklentiniz olsaydı neyi nasıl yapardınız?
Bir kere ben fenomen olamam. Fenomen olmak için her gün yeni bir şey üretmek gerek. 😄 Ne yaşım ne yapım buna müsait değil. Böyle bir beklentim olsaydı youtuber ya da her neyse vloger mı? O olurdum. 😇
9-Takipçi sayısı sizin için ne ifade ediyor? Takipçilerinizi arttırmak için özel bir çaba sarf ediyor musunuz?
Takip edilmek insanın gururunu okşuyor tabii hiç şikayetim olmaz. Ama tanıdıklarımın takip etmesini isterim hatta üşenenlerin mail adresini alıp üye yaparım. 😂 Onun haricinde bir çabam olmaz.
10-Blog bazında sahip olduklarınız başarmak istediklerinizle örtüşüyor mu?
Örtüşüyor diyeyim.
11-Blogunuzun sizi nereye ulaştıracağını düşünüyorsunuz?
Hedefim yok. Daha yazacağım hayli bekleyen gezilerim var. Onlar bitene kadar pandemi de biterse yeniden sağlıklı olurda gezersek bu sayfada yazılarıma devam ederim. Daha çok kişiye son durum bilgileri verebilirim. Geziler olmazsa da hobilerimi yazarım. Yazmaya devam yani.
Adaylarıma Sorularım:
Blog yazarlığına nasıl başladınız?
Bir bloğu yazmanız ne kadar zaman alıyor?
Blog yazarken nasıl motive olursunuz?
Herkes; bir kitap okudum hayatım değişti der. Sizin böyle bir kitabınız oldu mu? ( benim olmadı da)
Dünyada en çok görmek istediğiniz-ya da gördüyseniz sevdiğiniz ülke-şehir neresidir?
Eveeet gelelim aldığım ödülün hikayesine: Ben de asker çocuğuyum yıl 1966 yer Balıkesir/Bandırma/Erdek. Babam Kara Kuvvetleri- sağlık subayı depo komutan yardımcısı. Ama yaz döneminde Erdek’te askeri kamp komutanı idi. Yerli olduğumuz için aileler okul açılana kadar kampta kalabilirlerdi. Bizim zamanımızda Gürcan Bey’in kulakları çınlasın aynı hayatları yaşamışız askeri kamplar her sahil yöresinde vardı. Yan komşu kampta Hava Kuvvetlerinindi. Bandırmada 9.Ana Jet Üs Komutanlığı vardı(şimdi Balıkesir’de) Biz karacılar (öyle derdik) çadırda kalırken çoğu havacılar motel tipi binalarda kalırlardı yani bizden iyi durumdaydılar. Havalarından da geçilmezdi. Hatta o yıllarda Muş-Varto depremi olmuştu ve 6.9 şiddetindeki deprem sonucu 2 bin kişi hayatını kaybetmişti. Varto diye bir yer kalmamıştı. 19 Ağustos 1966- sonraki yıl adımız Varto’lulara çıkmıştı o kadar yani. 14 günlük olan kamp dönemlerinde her yeni gelen gurupla çekişirdik. Bu arada Lise 1’deyiz müfredatta Askerlik dersi vardı ve Havacı bir Albay bize derse gelirdi. Adını anımsayamayacağım. O da havacıların kamp komutanı idi. Anons yaptılar yüzme yarışı var kazanana bir tost ve bir şişe coca-cola var. O zamanlar da coca-cola çok pahalı herkes içemezdi. Hep beraber kızlı erkekli koşturduk.
Erkekler yarıştı bizden biri birinci oldu. Kızlara sıra geldi topu, topu 5 kişiyiz. Kampların denize uzana kameriye’leri vardır( akşamları ay ışığında gitar çalınır sohbet edilirdi) Kameriyeden atlayıp ilerideki dubadan dönülecek. Tam olarak mesafeyi hatırlamıyorum ama sorun yok iyi yüzerim. Kızlara da baktım pek çıt kırıldım kesin Paşa kızlarıdır dediğimi anımsıyorum.😁 Sebebini birazdan anlarsınız. Kaçınılmaz sonuç kazanıyorum ve kameriyeden çıkarken bizim seyirci gurup elimden tutup merdivenden çıkmama yardım etti. Kamp Komutanı geldi olmadı yardım aldın kendin çıkman gerekti diskalifiyesin dedi. Aaa arkama baktım daha 50 metre falan var ben onlar gelene kadar 50 defa atlar çıkarım dedim ve geri atladım. 😅 İnanılmaz değil mi?
Sonuç onlardan hiç kazanan olmayınca ödül için de yan çizdiler. Olur mu? olmaz. O miss gibi salçalı sucuklu karışık tost kaçar mı? Kaçmaz. Ben habire Albay hocamın (liseliyiz ya hocam hitabı çok hoşumuza giderdi) peşindeyim fiş versinde gidip tost yaptırayım colamı alayım. Bir telaş koptu Üssün Paşası geliyormuş. Geldi dolaşıyor bizler hala ortalıktayız. Sevecen bir adamdı nasıl kamptan memnunusunuz diye sorma gafletinde bulundu. Yaşasııın fırsat işte bu. Çok güzel de biz zaten karacıyız buraya yüzme yarışına geldik ödülümüz olan tost ve coca-colayı bekliyoruz dedim. Ne bekletiyorsunuz çocukları verin fişilerini diye bir fırça e Albay da bizim öğretmen ama beni severdi. Tostu-coca-colayı kaptığım gibi doğru o meşum 😁 kameriyeye gidip keyifini çıkardım. İşte hikayem bu. Çocukluğumla ilgili epey hikayelerim vardır. Bakın işte birkaç yazıda buradan çıkar. Yazdıkça yazası geliyor insanın. 💞💞💞
Ah bir de meslek hayatımda başarılı çalışmam sonucu aldığım sicille sağlık bakanlığından bir üst derece kazanmışlığım var ki, benim için en büyük ödüldür. sevgiyle kalın.
İskoçya büyük bir hevesle gezerek gaydalı, kiltli harika fotoğraflar çekmeyi hayal ettiğim bir ülke. Bizim Karadeniz’imizin tulumu gibi her yerde gayda çalan görürüm umarım diyor yola revan oluyoruz. Bakalım göreceğiz. Belfast limanından feribotla başlayan yolculuğumuz harika manzara eşliğinde çok güzel geçiyor.
Yolculuğumuz, 2,5 saat sonra İskoçya’nın en güney batısında çok geniş bir körfezde yer alan Caırnryan limanında son buldu.
Büyük Britanya’yı oluşturan dört ülke var demiştik ve dördüncüsü olan İskoçya’ya da adım atmış olduk. Otobüsten inmeden, pasaportlar toplandı ama hemen geri geldi. Yine ortada olmayan gümrükten de geçtik 😉 Kuzey İrlanda’dan geliyoruz olsun o kadar yani…
Glasgow’a 1 saat 40 dk ‘lık mesafedeyiz. Yol üstünde Ayr kasabası var oraya kadar olan manzara harikadır, deniz kenarından geçeceğimiz için de İskoçyanın sahil kasabalarını görmüş olacaksınız diyen rehberimiz Sinan Aydın’dan ön bilgileri almaya başlıyoruz. Scotland yani skoçların adası toprağı, 80 bin km karelik bir alanı kapsar. Çoğu balıkçılıkla geçinen kasabalardan inişli çıkışlı ormanlardan, vadilerden geçecek olsak da bu bölge İskoçyanın kuzeydeki highland denilen yüksek dağlık bölgesi değil lowland yani alçak -düz kırsal bölgesidir.
Şu anda lowland’in en güzey kısmındayız. Girvan diye bir yerleşim yerinden geçiyoruz. Evler çok güzel. Birbirinin aynı ve hepsi de kırmızı tuğladan yapılmış. Ne anlayacaktık?-Victoria dönemi mimarisi 👍
Gerçekten çok güzel yerlerden geçiyoruz yine güzel bir panoya denk geldim sanırım bir balıkçı dükkanı…
Gezimiz lowland ile sınırlı ama esas hayalini kurduğunuz belgesellerde muhteşem doğasını seyrettiğiniz İskoçya highland yani kuzeyde imiş. Maalesef hiçbir tur acentesinin programında kuzey yer almıyor, çünkü turun en az 3 gün daha uzaması gerekir ki, o zaman da hayli maliyetli oluyor. Neyse bilgilere dönelim.
Ülkede toplam 7 tane şehir vardır başkenti Edinburg’dur. Burada da yine idari şekil farklıdır. Kontluklar vardır. Yani her kasaba bir şehire bağlı değil, kontluğa bağlıdır. Para birimi Paund Sterling’dir. Galliç dedikleri kendi İskoç dilleri vardır ama bugün kullanan çok azdır.
Birleşik krallıkta 40 bin göl vardır bunun da 32 bini İskoçya’dadır. Birçoğuna da biz göl demeyiz küçücüktür. Ada olayı da aynıdır küçücük bir sürü 790 tane adası vardır ama sadece 52-53 tanesinde yerleşim vardır. İskoçya’nın tamamında nüfus 8 milyon iken tüm dünyada yaşayan İskoçyalı sayısı 50 milyon civarındadır. Hatırlayın 1800’lü yıllarda mezhep çatışmasından kaçıp Amerikaya, başka ülkelere göç etmişlerdi. İrlandalılar gibi Skotish root denen İskoç kökenli Amerikalı da hayli çoktur. Hatta filmlerde görmüşsünüzdür cenaze merasimlerinde gayda falan çalınır hep bu nedenledir. Hep deriz ya Amerika country müziğinin kökeni İrlanda’nındır, resmi törenlerde kullanılan enstrüman da İskoç’ların gaydasıdır.
Eveet insan nüfusunun 8 milyon olduğu İskoçyada hayvan nüfusu ise 10 milyon civarındaymış. Yani İskoçya tam bir et, yün ve viski ülkesi halk geçimini onlardan sağlar. Koyunlar, evet her taraf koyun dolu maşallah. Yol boyunca manzara hiç değişmedi.
Ama ülkenin ekonomisinin en önemli gelir kaynağı; kuzey denizinde 1960-70 li yıllarda buldukları petrol yataklarından çıkardıkları petroldür. Tabi turizmi unutmamak gerekir. Maybole yerleşim yerinden geçiyoruz şato gibi yapı gözüme takıldı.
İskoçların önemli sembollerinden biri deve dikeni-thistle-dir, diğeri etek-skirt-dir. Aman sakın bir İskoç erkeğine neden etek giyiyorsun demeyin. Onlar Kilt giyerler, skirt’i yani eteği kadınlar giyer. Çok bilinen bir laf var; gerçek aşk aynı Kilt’i giymektir. Ve yine iskoçyalılık demek ekose demektir. Bizim zamanımızda ekose pileli etekler çok modaydı tabii mini etek zamanı bayılarak giyerdik. Ekose yün çoraplar, diz üstü battaniyeler hala revaçta. Ekose, Fransızca İskoç demekmiş dilimize de pek çok fransızca kelime gibi bu şekilde girmiş. Aslında İskoçlar bizim ekose dediğimiz kumaşa tartan derler. Ekose eski dönemde klan sembolü olduğundan 100’e yakın çeşidi vardır ve giydiğiniz ekose çeşidine göre hangi klandan olduğunuz bellidir. Şimdi pek bilinmiyor ama kartpostallarda ve anahtarlıklıklarda yaşatılıyor.
Aklımızı ev kiralarıyla bozmuşuz gibi nedense hemen ev kiralarını soruyoruz. Herşeyimiz para oldu ya. 🤭 Kasabalarda 3+1 evlerin kirası 800 Paund’muş hımm ucuz yani. 🤔
İskoçya golf sporunun anavatanıdır desek yanlış olmaz. Hemen hemen her kasabada bir golf sahası vardır. Viski üretimi ile de bilinir. Viski beş farklı bölgede çıkar dolayısıyla isli, meyve aromalı vs gibi lezzetleri de farklıdır. Viski İskoç lehçesinde * hayat suyu * anlamına gelir. Single Malt en kalite İskoç viskisidir ve İskoç sınırları dahilinde üretilip en az 8 yıl da meşe fıçıda bekletilmelidir. İskoçlar bu konuyu çok önemser yasa bile çıkartmışlardır. 1830 yılına kadar dünyada bilinmiyor sadece İrlandalılar ve İskoçlar tarafından üretilip içiliyordu. Çok sert bir içki idi bakır imbiklerde geleneksel tarzda üretildiği için de pahalıya mal oluyordu. 1831 yılına gelindiğinde adı Alainas Coffe olan bir İskoç üretici bugün bilinen sürekli damıtım imbiğini buluyor. Ve bu sistemle çok daha hızlı, daha rafine ve çok daha fazla üretim yapılabiliyor. Neticede 1850’den itibaren de tüm dünyaca tanınır oluyor.
Viski adının ilk bilinen kayıtlı tarihi 1480’dir. İrlandada John Koor diye bir papaz –öldüğümde ardımdan en çok ağlayanlara viski yapılıp dağıtılsın demiş ve ardında 400 kg tahıl parası miras bırakmış. 🤭🤩 Neyse…. Bizim van gölü canavarı gibi yöre halkının Nessie adını verdiği efsanevi canavarıyla ünlü, 5 tane nehirle beslenen gölleri var Loch Ness.
Bu arada Glasgow’a da geldik. Saat 20:22 inanmazsanız bakın. Kısa bir panoramik şehir turu yapıyoruz.
GLASGOW
Glasgow İskoçyanın en büyük, Birleşik Krallığın da üçüncü büyük ve hareketli şehridir. Buna rağmen nüfusu 600 bin civarındadır. Ortasından şehri ikiye bölen Clyde nehri geçer.. Sonra batıya doğru akarak greenock’tan geniş bir haliç yaparak denize dökülür. Haliç çevresinde de tersaneler vardır dolayısıyla Glasgow 1850 lerden beri gemi üretiminde ve sanayide hayli ileri durumdadır. İngilizceleri hayli ağdalıdır ve anlaması zordur. Eski Victoria dönemi binaları aynen duruyor ve yeni tip çok katlı yüksek binalar da yapılıyor. Merkeze gidiyoruz. Turistik bir şehir değil ama çok güzel bir meydanı var George meydanı burada ineceğiz.
Victoria döneminde Kral George için düzenlenmiş bugünkü şeklini almıştır. 12 civarında çok güzel heykeli var. Aynı zamanda Britanyanın da en etkileyici Belediye binası da buradadır.
Glasgow- George Square-city Chambers
Evet burada otobüsten indik gerçekten çok görkemli bir meydan ve belediye binası. Önünde de yine 1. Dünya savaşında ölen İskoçyalılar için yapılan anıt mezar- daha önceki yazımda anlatmıştım merak edenler bakınız Cenotaph.
Meydanın ortasında yüksek bir sütun var üstünde de İskoçların manevi babası, ulusal lideri Sir Walter Scott’un heykeli var.
Glasgow-George Square-Sir Wolter Scot monument
Kısa bir yürüyüş yapalım sonra ayrılırız dedik. Gueen Street caddesinden geçerken güzel bir bina ve önünde atlı bir heykel vardı.
Glasgow- Gallery of Modern Art- Wellington monument
Atlı heykel; Napolyon’un yayılmacı politikasına son vermiş İngiltere’nin 1800′ lerde dünyanın süper gücü olmasına çok fazla katkısı olan İngiliz orduları komutanı, Waterloo Kahramanı Sör Arthur Wellesley- Dük of Wellington’a aittir. Wellington‘u daha önceki yazıma göz atarsanız çok güzel anlatmıştım. Burada heykelin tepesinde neden trafik kukaları var anlatalım. Ülke genelinde 30’dan fazla heykeli olan Wellington’un en çok bu heykeli ciddiyeten uzak, hatta çok da komiktir.
Tamam hikayesi geliyor: Bir grup genç, gece eğlence dönüşü içkili kafayla heykele tırmanır ve trafikte kullanılan barikat kukalarından birkaç tanesini heykele takar. Ertesi günü durumu fark eden belediye hemen kukaları kaldırsa da ilerleyen günlerde olay 1-2-3 gün defalarca sürer gider. Derken durum ulusal basına yansır ve olay “ciddi” bir mücadeleye dönüşür. Belediye böyle rezalet olmaz saygı nerede kaldı? dese de, meclis komisyonda bir karar alarak Sir Arthur Wellesley’in başındaki kukanın şehir kültürünün önemli bir parçası olduğunu kabul eder. Gençlik her zaman kazanır… 💃💃💃 Çok kısa bir süre içerisinde de “başı trafik kukalı Wellington Dükü” Glasgow’un yeni şehir sembolü haline geldiği gibi hemen önünde bulunduğu Modern Sanat Galerisi’nin de açık havada sergilediği bir çeşit “modern sanat eserine” dönüşür. Hakikaten de öyle bakınız. Sanat galerisine girerseniz de hediyelik eşyalar kısmında heykelin kukalı anahtarlık, magnet vs. bulabilirsiniz.
Glasgow- Modern sanat galerisi
Modern Sanat Galerisi 1778 yılında köle ticareti yapan Lord Lainshaw William’ın evi olarak yapılmış. Sonraki yıllarda farklı şekillerde de kullanılmış ve 1996 yılında da sanat galerisi olarak faaliyet göstermiş. Galerinin hemen solundan Royal Exchange Square’den geçtik.
Glasgow-Royal Exchange Square
Bir hayli çok eski, çoğu Singer marka dikiş makinaları ile dekore edilmiş bir mağazaya denk geldik. Öyle böyle değil inanılmaz miktarda dikiş makinası iki cephe vitrini kaplamıştı. Türk marka dikiş makinaları çoğunluktaydı şaşırdım. Mesela yine okuyabildiklerim eskilerden Zetina, Numan, Omega, Santral, Alemdar, Elmas vs. Rehberimiz Sinan Aydın kendisi zaten Londra’da yaşıyor 1300 sayabilmiş en az 1500 tane vardı dedi.
Buradan sola dönüp ileri doğru gidiyoruz nihayet Buchanan Street’teyiz. Yaya trafiğine kapalı alış-veriş caddesi. Ne gam zaten saat 21.00 olmuş mağazalar kapanmış. Ben fotoğraf peşindeyim. 💃💃💃
Glasgow- Buchanan Street
Çok güzel Victoria dönemi binalar, birini ferforje Tavuskuşu ile süslemişler.
Her zamanki gibi ara sokakları arşınladık. Hayır kaybolma ihtimali çok düşük bir şehir. 😀 Ara sokaklar hep bir şeyleri saklar derim ben işte güzel bir bar girişi yakaladım.
Dans eder misin ?
Soruyor musun?
Glasgow’un gece hayatı çok hareketliymiş. George meydanında da müzisyenler vardı. Buluşma yeri olan George meydanına doğru gidelim bakalım daha neler görürüz.
Arygle caddesine çıkmışız hayli kalabalık yine tam bir alış-veriş mekanı. Bu caddede de ünlü butikler özellikle Argyle Arcade İskoçyanın en büyük ve ünlü kuyumcularının olduğu merkezmiş.
Argyle Street
İlerledikçe Merchant City bölgesine geliyorsunuz. Burası da tasarım butiklerin, yıldızlı gurme şefleri olan lüks lokantaların, özel barların bulunduğu kültürel bir mekan. Çok eskiden pazar yeriymiş. Glasgow Croos denen dörtyol ağzı-üçyol ağzı neyse benim dediğim olsun çoklu köşe ağzı. 😂😂😂
Glasgow-Merchant City-Trongate Steeple
Merchant City (Tüccarlar meydanı) bölgesinde iki tane saat kulesi vardı, biri üstteki çanlı kule Trongate Steeple. Diğeri Alttaki Tolboot saat kulesi. Bu kule ilk kez 1600’lü yıllarda yapılmış yedi katlı. Tolbooth 1921’de yıkılmış sadece görünen bu kısmı kalmış. Eskiden Tolbooth şehire girişte bulunur, kim geldi kim gitti çetelesi tutulur gerekirse gelenlerin vergisi burada alınırdı.
Glasgow-Tolboot stemple
Bu bölge daha önce pazar yeriymiş ya da ticaretin en yoğun olduğu yer, tüccarlar gelir mallarını burada tanıtır ve satarlar bir kontratlarını burada imzalarlardı. Kulenin önündeki üzerinde İskoçyanın sembolu olan unicorn -tek boynuzlu at var. Böyle yapıya Haç deniyor. Zamanında her pazar yerinde olan günlük bildirilerin okunduğu bir platform da denebilir.
Fotoğrafta görünen çocuk heykeli zamanında İstanbul sokaklarını da süsleyen inek heykelleri gibi etkinlik bildirisi için konmuş. Herhangi bir vakıf veya bir yardım kuruluşuna para toplamak amaçlı. Ara ara şekli de değişiyormuş. Geçen aylarda horoz heykeli varmış.
Glasgow
İngram denen caddede bu güzel yapıya rastladık. Üstünde Savings Bank (vaktiyle merkez bankası olmuş olabilir) yazsa da lüks bir mağazaydı.
Glasgow-Ingram Street-JIGSAW mağazası
Köşedeki bu bina da 19.yy’dan kalma lüks bir restoranmış uzaktan kilise sandım. Vaktiyle doğumevi olarak yapılmış. 😀 Bu arada caddenin adı John Street oldu. 🙄
Hutchesons Restoran
Buluşma yerimize doğru gidiyoruz. Bu güzel kemerli kapılardan geçince güzel restoranlara geliyorsunuz zaten City Chambers’in arkası.
Glasgow- John Street Glasgow-John Street
Yavaştan hava da kararmaya başladı.
Glasgow-Queen StreetGlasgow-George Square
Bugünlük bu kadar diyor otele dönüyoruz. Otel çok güzeldi ve ertesi sabah (03-Ağustos-2019) Glasgow’un iki önemli merkezinin de otele yakın olduğunu gördüysek de gezemedik. Yolumuz Halk sarayına doğru. Önce hemen önümüzde bir sürpriz vardı. Adı Mezze evet mezeleri ile ün yapmış halis muhlis Türk restoran&bar.
Glasgow-Mezze Restaurant&Bar
Hemen karşıda görünen ilk metal yapı, üçgenimsi olan Glasgow’un Armadillosu deniyor. Armadillo karıncayiyen’e benzeyen böyle üstü kabuk, kabuk bir hayvandır, düşman gördüğü zaman korunmak için tostoparlak olur.Bu yapıda ona benzediği için Glasgow’un Armadillosu diyorlar. Büyük konserlerin olduğu 3000 kişilik etkinlik salonu. Milenyum da Dünyanın heryerinde köprüler vs’ler yapıldı ya, işte bu salon da 2000 yılında şehrin sembol bir binası olarak yapılıp açılmış. İskoçya’nın *yetenek sizsiniz* yarışması burada çekilmiş.
Glasgow-Armadillo– The SSE Hydro ARENA
Yanındaki yuvarlak bina da 2013 yılında yapılan çok amaçlı Arena, biz de de var gitmedim ama torunuma giderken yolda dikkatimi çeken İstanbul’da Volkswagen Arena gibi. 2013 yılında ilk kez açılışı Rod Stewart konseri ile olmuş.
Yolumuz hemen yakında Halk Sarayına doğru bir yapıya gidiyoruz. Gösterişli olduğu için saray deniyor, saray değil elbette ama madem kontlar vs. sarayda yaşıyor halk da saraylara layıktır bu da halkın sarayı olsun diyor sembolik bu binayı yapıyorlar. Kısaca 1898 de Kraliçe Victoria döneminde yapılmış sanayi devrimi ile zenginleşen Glasgow’un halkına sunduğu yapılardan biri. Boş zaman geçirme binası gibi -çay kahve içer arkadaki güzel bahçede dolaşırlarmış. Genelde orta tabakanın rağbet ettiği bir yer.
Glasgow- People’s Palace
Çok güzel kırmızı taştan yapılmış bir de fıskiyeli, havuzlu çeşme var. Üstünde de olmazsa olmazları Kraliçe Victoria’nın heykeli. 🤷♀️ Altında melekleri, bir altında koruyucuları heykelin en altında da dört yöne bakan dört kompozisyon var. Kraliçe Victoria’nın dünyadaki topraklarını ifade ediyor. Işık güzel olunca fotoğraf da güzel oluyor. 😍😍😍
Glasgow- People’s Palace-Victoria çeşmesi
Üstteki fotoğrafın yönüne göre yazıyorum; görünen Avustralya, sol yanında Amerika, sağ yanına da Güney Afrika, tam arkasında da Hindistanlı kadın-erkek ve o ülkenin yerel özellikleri sembolize edilmiş. Alttaki fotoğrafta daha iyi görünecek. Çoook beğendim.
Glasgow- People’s Palace-Victoria çeşmesi
İskoya’nın sembolik değeri yüksek yapılarından biridir. Heryerde olduğu gibi Glasgow’da da bir Trafalgar-Nelson dikilitaşı var. 1806 yılında Trafalgar kahramanı Koramiral Horatio Nelson onuruna, ölümünden iki yıl sonra dikilmiştir.
Glasgow- Trafalgar Obelisk- People’s Palace
Bir yazının daha sonuna geldik sayılır. Ama her ne kadar biz hanımları cezbetmese de Glasgow denince futboldan konuşmadan geçilmez. Evet hepimiz (erkekler hariç) hiç olmadı Glasgow Rangers-Celtics adını duymuşuzdur. 120 yıldır İskoç ligi var ve 120 yıldır da İskoçlar bu ezeli rekabeti izliyor ve taraf tutuyorlar. Kim kazanıyor derseniz Rangers yani protestanlar bir adım önde. Evet anladınız! Celtics ise katolik.
Neyse bir de, bizde ve dünyada izlenen Mel Gibson’un Braveheart filmiyle tanınan( Gibson’ın hem oynayıp hem de yönettiği ve 5 dalda Oscar almış filmdir) bir de ulusal kahramanları vardır William Wallace. Filmde 1200’lü yılların sonlarına doğru yaşamış İskoçlu bir soylu veya kabile reisinin oğluydu. Anne-baba katledilince amcasının yanında Fransa’da büyüdü sonra da geri döndü şeklinde işlenmişti. İngilizlerin İskoçyayı işgali sırasında ve işgal ettikleri dönemde yaşamış bir isim. Toplumun lideri haline gelirse de soylular değil alt tabaka destekliyor. Zira *uzunbacaklı dedikleri* Edward’dan çok korkuyorlar. Daha önce anlatmıştım hatırlayalım İngilizlerin protestanlaştırma eziyetlerine katlanamayıp ilk önce İskoçlar protestan olmuştu. İngilizlerle Sitirling köprüsünde yaptıkları savaştan (2300 İskoçlu asker 10 bin İngiliz askerine karşı) galip çıkarlar. Ve William halk kahramanı olur, savaş da; Stirling köprüsü savaşı diye tarihe geçer.
Evet bir yazının da bu kez sonuna geldik. Glasgow benim İskoç hayallerime hiç uymasa da , şüphesiz tarihi binaları ile ilgimi çekti. Özellikle gidilesi bir yer mi? Gezin kararı siz verin. Renkler ve zevkler tartışılmaz. Bir güzele denk gelemedim affola. Sizde bu fotoğrafa bakarak bir hayır işleyin bari. 💃💃💃 Sevgiyle kalın. 💞💞💞
Merhabalar; Dublin’e veda edip Dundalk otoyolundan 1.5 saatlik bir yolculukla geldiğimiz Britanya adasının ikinci ülkesi, Birleşik Krallığın en küçük 4. ülkesi -Kuzey İrlanda’da ve başkenti Belfast’ta yine birlikteyiz. Bu gezi uzun demiştim. ☺️
KUZEY İRLANDA
Birleşik Krallığa bağlı altı Kontluktan oluşan bir sisteme sahip (il diyebiliriz) Özerk bir ülke olan Kuzey İrlanda resmi olarak Birleşik Krallığın bayrağını kullanıyor. Ama ayrıca kullandıkları kendi bayrakları da var. İngiltere vizesi ile gidiliyor ve para birimi Sterlin’dir. Yine resmi olarak İngilizce ve yerel İrlandaca dili kullanılır. İrlanda ile fiziki bir sınırı yoktur. Sembol çiçeği yoncadır diyor rehberimiz Sinan Ercan’a kulak vererek geziye hatırlatma ile devam ediyorum.
Britanya’nın dolayısı ile İrlanda’nın ikiye ayrılmasını burada tekrar anlatmak daha anlamlı olacak üstelik bu yazı dizisi bitmedikçe VIII. Henry’e de rahat yok gibi. 😀 Zira İrlanda’nın ikiye ayrılmasının baş mimarı VIII. Henry’dir demiştik.
Hatırlayalım: Katolik olan VIII.Henry 20 yıllık evlilikten sonra “hala erkek evlat doğuramamış” karısı Aragornlu Catherine yine kız (Mary) doğurunca Catherine’den boşanıp, kendisine “erkek evlat sözü veren” Anne Boleyn ile evlenmek istedi. Katolik olduduğu için de Papa boşanmasına izin vermedi. O sırada Protestanlık yeni çıkmıştı. İleri gelenleri hemen Henry’nin aklını çelip bizde öyle şey yok istediğin kadar boşanır da evlenirsin de derler. Bunun üzerine VIII. Henry hemen Protestan olur ve Katolikliği yasaklar. Kendisini -İsa bana erkek evlat sözü verdi diye kandıran Anne Boleyn’le de evlenir. Ve Katoliklerle Protestanlar arasında düşmanlığa ilk tohumları atar.
VIII. Henry ölünce yerine geçen oğlu Edward, kısa süre de olsa kızı Mary din çatışmalarını devam ettirirler. Esas olaylar I. Elizabeth’le alevlendi. Önce İskoçlar Katolikliği bıraktılar sonra Galler. Ama İrlandalılar Protestan olmayı kabul etmediler. Elizabeth’ de baktı ki olmuyor Birleşik krallıktaki işsiz, çapulcu ne kadar Protestan varsa hepsini Britanya’ya yolladı. Bir de yasa çıkarıp İrlandalı soylu Katolikleri göçe zorladı, mallarına el koyup yeni gelenlere dağıttı. Kısaca 1500’lerin sonundan itibaren ayrışma başlamış oldu.🤷♀️
Mezhep değişimi ile başlayan sonrasında Katolik-Protestan savaşlarına kadar giden problemde İrlandalılar direndikçe İngilizler çok sert karşılık verdiler. Üstüne bir de I. Dünya savaşında kıtlık yaşanmış, açlıkla mücadele etmiş iyice bunalmış İrlandalılar isyan etmeye başladılar. 1. Dünya savaşından yenilgiyle çıkan İngilizlere karşı ilk isyanı 1916 Paskalya ayaklanmasıyla olmuştur. 1919’a gelindiğinde de çıkan olaylar sonrası hükümet; sınırlı bir özerklik verelim Güneyde Katolikler kendi parlamentolarını Kuzeyde de Protestanlar kendi Parlamentolarını açsınlar diyor. Neticede iki parlamentolu bir yapı oluşuyor. İki yıl ömrü olan bu yanlış karar sonrası 1922 de İrlandalılar bağımsızlıklarını kazanıyor ve Britanya, İrlanda ve Kuzey İrlanda diye ikiye ayrılıyor. Kuzey İrlanda da aynı isimle Birleşik Krallığa bağlı kalıyor.
Oysa amaç ayrışma değil İngilizleri tümüyle adadan atmaktı, bu nedenle 1920’lerden 1960’lara kadar arada 2. Dünya savaşı olduğundan bir şey yapılamıyor. 1960’larda artık İrlandalılar İRA’yı kuruyor (biz İrlanda Kurtuluş Örgütü diyorduk) kendi söylemleri ise *İrlanda Cumhuriyet Ordusu * terör eylemlerini kendine yöntem seçip 1966 da eyleme başlıyor. 😱
60’lardan 90’lı yıllara kadar süren İRA terörü yüzünden iki taraftan da binlerce insan canından oldu.Çatışmaların en şiddetli olduğu 70’ler başında, Kuzey İrlanda’daki pek çok şehirde, Katolik ve Protestan mahalleleri arasına bir duvar örülmesine karar verildi. Ülkenin her tarafındaki şehir ve kasabalarda, toplam uzunluğu 35 km’yi bulan 50’den fazla Barış adını verdikleri duvar inşa edilmişti. Yani mahalle, mahalle ayrılmıştı kesintisiz değildi. Bu gözlerimiz Berlin’in *Utanç Duvarı*nı gördü kısmette Barış duvarını görmek de varmış.
Şimdi otobüsle geziyoruz demiştim önce katolik mahallesinden geçtik, camın etkisiyle güzel bir fotoğraf olamadı ama zaten buradaki duvar yazıları grafiti şeklindeydi. Protestan mahallesindekiler çok daha güzelmiş göreceğiz.
Belfast- Katolik mahallesi
Nihayet Protestan mahallesine geldik. Solumuzda yıkık eski mahkeme binası hemen sağımızda da şimdi müze olan Crumlin yolu hapishanesi Crumlid Road var. 1896 yılında yapılmış. Kuzey İrlanda’da kalan tek Viktorya dönemi hapishanesidir. Otobüsten çektiğim fotoğraf bozuk olmuş inip çekme şansımız olmadı. Fotoğraf alıntıdır.
Kuzey İrlanda- Crumlid Road Gaol Müzesi
Mahkemede çok fazla katolik ve İra militanı yargılanıp hemen karşısındaki bu hapishanede ya idam edilmişler ya da işkence görmüşler. Bu nedenle 1998 hayırlı Cuma anlaşmasında katoliklerin ilk talebi mahkeme binasının kapatılması olmuş.
1998 yılında en son Tony Blair’in büyük risk alarak İra’yı Hıristiyanların noel öncesi kutsal saydıkları cuma günü *Good Friday * anlaşma masasına oturttuğu İRA 2005’te silah bıraktı 2007’de de Kuzey İrlanda’da Katolikler ile Protestanlar arasında ortak bir hükümet kuruldu ,sonra siyasete yönelen İRA bugün Sinn Fein adında siyasi bir parti ile mecliste temsil ediliyor. Ama sorunlar hala devam ediyor.
Tüm bu kötü anıları hatırlatsa bile Barış Duvarı bugün Belfast’ın en önemli turistik noktalarından birisi olmuş durumda. Kuzey İrlandalıların büyük bir kısmı, duvarların tamamen kaldırılması için “henüz erken” diyormuş. Şimdilerde Brexit ile ilgili şöyle bir sıkıntı ortaya çıktı; Birleşik krallık AB’den çıkarsa Kuzey İrlanda ile İrlanda arasına sınır çekmek, gümrük kontrolü yapmak zorunda. Ama bu sefer de yine İRA meselesi yeniden canlanır iki ülke ayrılır endişesi taşıdığından şu anki durum her iki tarafı da mutlu ediyor. Yani arada sınır yok tek bir ülkeyiz havası. 🤨 Yazıya boğulduk ama anlatmadan da olmuyor işte 😁 artık fotoğraf paylaşayım.
Belfast- Protestan mahallesi *Barış Duvarı *kapısı.
Fotoğrafların en güzel olduğu yer, Belfast’ın kuzey bölgesindeki Protestan caddesi Crumlin Road ile Katolik mahallesi Falls Road arasındaki kapıda. Bu gördüğümüz kapılar artık kapatılmıyor sürekli açık kalıyormuş.
Belfast- Protestan mahallesi *Barış Duvarı *kapısı.
Duvarların arkası Katolik mahallesi. Bazı yerlerde üstte dikenli teller var. Akşam oldu mu Katoliklerle Protestanlar çatışmaya başlıyor. İşte bu duvar ve teller de bir engel teşkil ediyor. Ara, ara diğer mahallelerde de böyle kapılar var ve yıllardır akşam belli saatte kapanır, sabah da açılır. Kontrolu polis ve askerlerin elinde. – Geç kaldım aman n’olur evim şuracıkta yok asla geçit vermiyorlarmış (burayı ben ekledim biz de olsa böyle derdik diye 😉 ) yani evine gitmek istiyorsan tüm kuzey bölgesini dolaşman gerekir. Zor bir durum tabii acılar hala taze, hatta okullar bile ayrışmış durumda. Katolik ve protestan karışık okul göremezsiniz diyen Sinan Aydın rehberimizi dikkatlice izliyoruz. Mural’ların (duvar resmi) hepsi ayrı güzel.
Belfast- Protestan Mahallesi -Barış Duvarı
Belfast- Protestan mahallesi *Barış Duvarı *
Biraz paylaşayım diğerlerini slayt olarak ekleyeyim görünüz. Bensiz de olmazdı.😇
Belfast- Protestan mahallesi *Barış Duvarı *nda ben.
Arada sarı taksiler çoğalınca öğrendik ki, burada bir rehberlik hizmeti başlamış. Bu rehberlik çatışma döneminde birebir çatışmayı yaşamış ve yaşadıklarını anlatan kişilerden oluşmuş. İRA yanlısı hüküm giymiş katolik eski hükümlü rehberler ya da UDA-Ulster eski hükümlüsü rehberler adım ,adım bombalanan, çatıştıkları evleri göstererek hapishane hayatlarını anlatarak gezdiriyorlarmış. Hepsi salıverildikten sonra topluma kazandırılma projesi neticesinde bu işi üstlenmişler. 👏👏
Belfast- Protestan mahallesi *Barış Duvarı *
Bu da diğer bir ara kapı 4 metre anca vardı. Bu duvar resimlerinin hiçbirini İrlandalılar çizmemiştir. Kendi ülkelerinde haksızlığa uğradıklarını düşünen başka ülke mensubu kişiler çizmiştir. Olur da giderseniz ve boş yer bulursanız siz de çizebilirsiniz.😌
Yukarıdaki mural neyi anlatıyor ben çıkaramadım bilen varsa yazsın sevinirim. Bizdeki ayrılıkçı gruba ait mural da vardı. Slayt hazır buyrunuz. ☺️
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Tekrar otobüsümüze binip Belfast’ın en güzel tarihi yapısı olan Belediye sarayına gidiyoruz. Yolumuz yine Katolik mahallesinden geçiyor. Güzel bir mural daha gördük. Bu kez bir binaya yapılmış, gülen gözleriyle bize bakan Kuzey İrlanda için çok önemli birisi Boby Sands. 1981 yılında açlık grevinde öldüğünde henüz 27 yaşındaydı.
Belfast- Katolik mahallesinde- Boby Sands muralı
Çok genç daha 18 yaş civarında kendince bağımsızlık mücadelesi verirken hapse girmiştir. Daha sonra hapisteyken milletvekili olmuş, İrlandalı Cumhuriyet mahkumları için konan özel statü hükümlerinin kaldırılmasını protesto etmek için başlatılan açlık grevinin lideri olmuş ve grev sırasında ölmüştür. Hayatı *The Hunter* açlık filmine de konu olmuştur. Altta da açlık grevine katılan diğer 10 kişinin duvar resmi var.
Belfast- Katolik mahallesinden
Karakol binası önünden geçiyoruz bina hala o zamanlardaki gibi yüksek tellerle çevrili, hala güvensizlik devam ediyor. Buraları yerleşim yerleri idi şimdi şehir merkezine iniyoruz göreceksiniz ki, ayrışma sadece mahallelerde var. Alış-veriş merkezleri vs. de böyle şeyler göremezsiniz, herkes heryerde birlikte çalışıyor. Ama yine de kim nereyi işletiyor Katolik mi? Protestan mı? biliniyormuş. Kısaca herşey kötü bile olsa kendi ekonomisini yaratıyor. 😬
Şimdi yine geldik Britanya İmparatorluğunun Kraliçe Victoria’nın döneminde yapılmış olan etkileyici binalarından City Hall-Belediye Sarayına. 😇 Otobüsten çekim.
Kuzey İrlanda-Belfast-City Hall-Belediye
Belfast Belediye Binası Victoria dönemi mimarisinin İrlanda’daki en etkileyici anıt binasıdır. Kraliçe Victoria döneminde başlanan yapı, Victoria’nın ölümünden çok sonra hizmete açılmış. Serbest zamanda gelip gezeceğiz ama ben şimdi işleyeceğim.
Belfast- Şehir merkezi.
Bahçede pek çok önemli İrlandalı kişilerin heykelleri var. Önünde çiçeklerle Belfast yazılı heykelin tepesinde yine Kraliçe Victoria var. Bir elinde üstünde haç olan bir dünya diğer elinde de uzunca bir asa muhtemelen kanun benim diyordur. Bahçenin güzelliğini görüyorsunuz insanlar parkta yayılır gibi sere serpe uzanmışlar.
Belfast-Belediye Binası-City Hall
Ülkenin 1963-74 yılları arasında efsaneleşmiş futbolcusu George Best’tir. Şöyle bir slogan var alttaki fotoğrafta reklamı var orada da yazıyor. MARADONA-Good— PELE-Better—– GEORGE BEST. Bahçenin yan tarafında yine bir anıt yeri hatırlayalım İngilizler ne diyordu *Cenotaph*. Evet aileler ziyaret ettikçe gelincik çiçeğinden yapılmış notların da iliştirildiği böyle çelenkler koyuyorlar, bunlara da anıt mezar anlamında Cenotaph deniyor.
Belfast-Belediye Binası-Cenotaph
Yolcu yolunda gerek yolumuz Titanic Müzesine doğru. Titanic (Taytanik okunuyor☺️) Titan Yunan mitolojisinde geçen devlerdir. Titanic de titan gibi devasa anlamındadır. 1912 yılında imal edilen geminin batışının 100’üncü yılı anısına inşa edilmiş. Burası eski tersane. 2012’de bir gemi gövdesinin modernize edilmiş şekline benzetilerek gümüş renkli alüminyum panellerle kaplanan bu müze binası yapılmış. Titanic’in birebir yüksekliğindedir.
Belfast- Titanic Müzesi
RMS Titanic, Belfast’ta ki White Star Line şirketine ait bu tersanede Harland- Wolff’ta yapıldı. 1912 yılında suya indirildiğinde “Bu gemiyi Tanrı bile batıramaz” demişlerdi, oysa Southampton limanından kalkıp New York’a gitmek üzere olan Titanic suya indirildikten sadece 4 gün sonra Kuzey Atlantik Okyanusunda, Kanada açıklarında Newfoundland’da buzdağına çarparak 2 saat 40 dk. içinde battı! 1,514 kişi hayatını kaybetti. Demek ki; Büyüklerimiz büyük lokma ye, büyük konuşma diye boşuna dememişler. 🤔 Filmini de izlemeyen yoktur sanırım. Kate Winslet ve Leonardo Di Caprio’nun, özellikle genç Caprio’nun meşhur olduğu Kate ile geminin burnunda rüzgara karşı durma sahneleri müthişti. Batığı da tam 70 yıl sonra bulundu.
Belfast-Titanic Müzesi
Bu çok katlı müzeye giriş çok para (20 pound gibi) ve vakit istiyordu. Malum kişisel gezmeyince gruba uymak zorundayız ayrıca İskoçya- Glasgow’a gitmek için feribota yetişmek durumundayız. Evet Titanic müzeyi gezmek için bilet alanlar gemiye biner gibi zamanın bavullarını ellerine alıp anı fotoğrafı çektiriyorlardı.
Belfast-Titanic Müze girişi
Titanic ile ilgili iki şehir efsanesini Sinan rehberim maşallah derya gibi anlatıyor. Şimdi birincisini Katolikler uydurmuş. Şirket ucuz olsun diye Protestan işçi kullandı. E tabii Protestanlar dinsizdir -Tanrı bile batıramaz demişlerdi işte gördünüz battı.
İkincisini de Protestanlar uydurmuş. Geminin altı haneli numarası denize yansıdığında tersten okunuşu- no papa- Papa yoktur diye okunuyormuş. Bunu da aşırı Protestan işçiler özellikle uydurmuşlar ki papaya hakaret anlamına geliyor. İşte bu nedenle gemi lanetliydi battı. Şehir efsanesi bu yönde bende anlatan da masumuz. 😌
Hediyelik eşya bölümüne şöyle bir girip her zamanki gibi magnetlerimizi alıp çıktık.
Belfast-Titanic store
Otobüse bindik hemen çıkışta bir vapur gördük. SS Nomadic 1911 yılında yapılmış ve White Star Line serinden geriye kalan tek gemi. Vapur dedim zira Titanic ve diğer gemilere yolcu ve kargo taşımak üzere yapılmış. White Star Line şirketinin genel müdürlüğü Liverpool’dadır. Oradaki denizcilik müzesini gezeceğiz. Anlatırım.💃💃💃
Belfast-SS Normadic yolcu vapuru
Stormont bölgesinde olduğu için genelde bu adla anılan Parlamento binalarını görmeye gidiyoruz. Çok güzel yemyeşil hayli büyük bir arazide yapılmış. Resmi olarak 1932 yılında açılmış. 1922 yılında burada bir parlamento yoktu İrlandayı Londra yönetiyordu. Hatırlayalım: Olaylar çoğalıp bağımsızlık ortaya çıkınca Galli Başbakan David Lloyd George burada bir parlamento açalım İrlandalılar kendilerini idare etsinler deyip iki parlamento açar. Biri Dublin’deydi biri de burada. Kral V. George zamanında parlamento City Hall belediye binası içinde toplanırdı. Ayrışma olup Güneyde inşa edilen parlamento Katolik parlamentosu diye algılanınca Kuzey İrlanda da Stormont House diye anılan bu yerdeki taş binayı yıkıp yerine bu güzel yeni parlamento binasını inşa ettiler. 65 sandalyeli mecliste 4 yılda bir seçim yapılıyor. Dolayısıyla iç işlerinde bağımsız dış işlerinde Londra’ya bağımlı olarak görev yapıyorlar.
Belfast-Stormont House- Meclis Binası
Bulunduğu konum, mimari yapısı ve bahçe düzenlemesiyle harika bir yer. Binanın mimari yapısı da çok enteresan. Bina 6 katlı, yaklaşık 30 m.yüksekliğinde tapınak vari cepheli, genişliği 365 adım. Yani yılın her bir günü için bir adım hesaplanarak cephe oluşturulmuş bu da 109 metreye denk geliyor. Altı katlı binadaki koridorların uzunluğu da bir kilometre. At koştur yani. 🤓 Burası aynı zamanda halkın rahatça gezip spor vs. etkinlik yaptıkları harika bir alan. 1972 yılında olaylar çoğaldığında Londra meclisi kapattı ve bütün yönetimi üstüne aldı. 30 yıl süren İRA olayları bitiminde ayrışma olunca 1998 yılında Good Friday- Hayırlı Cuma Antlaşmasıyla Kuzey İrlanda Parlamentosu yeniden açıldı.
Belfast-Stormont-Sir Edward Henry Carson
Yukardaki heykel Sir Edward Henry Carson’a ait. İrlandalı sendika başkanı, avukat ve yargıçlık yapmış Dublin doğumludur. Otobüsle dönüşe geçtik Parkın kapısı çok güzeldi.
Belfast-Southmont House girişi
Evet artık Belfast merkezde kaybolma zamanı. Haydi gidelim. Hemen çıkışta bu dev vitray pencere karşımıza çıktı herkes selfie çektiriyordu. Elbette 😉 meraklısı çoktu. Neymiş; GOT diyorlar 🤣 yani İrlanda’nın turizmine çok büyük kazanç kapısı Game of Thrones. Evet dizinin bir çok bölümü burada çekilmiş.
Toplam 6 tane olan bu Vitray camların ilki. Tüm vitraylar el yapımı olup sanatçı Debra Wenlock tarafından da boyanmış. Çekim ve prodüksiyonu 10 yıl sürmüş. Bu fotoğraftaki pencere Jon Snow ve kız kardeşleri Sansa ve Arya Stark’ı tasvir ediyor ve Hugh Russell’ın fotoğrafıymış mış diyorum çünkü bu konuda fransızım. 🙄 Belli bir özelliği var tabii 8. serinin sonunda yeni bir Game of Thrones yolu oluşacak. En son büyük bölümünün yapıldığı Titanic stüdyo önündeki cam vitraya götürecekmiş. Özellikle dizi severler selfie çektirsin diye büyük tasarlanmış. Benim diziyi izlemişliğim yok, Titanic önündeki vitray pencereyi bu sebeple görmemiş es geçmişim. 🤨 Evet dolaşmaya devam.
Kırmızı tuğlalı tüm yapılar Victoria dönemine aittir. Önce bir market arayışında yine Tescoyu bulduk inanamadım sanki saray, benim tavana hayranlıkla baktığımı gören Önder fırsatı kaçırmamış. Ben de bu kubbeyi kadraja nasıl sığdırırım millet bana bakıyor derken çektim ama tam olmadı.Çok güzel ama… Millet beni seyrederken tam ortalayamadım. Giden olursa daha önceki yazılarımda da bahsetmiştim. En ucuz market hazır pişmiş sıcak tavuk da vardı. 😋
Güzel bir duvar pano’su bu kez bir bina girişiydi.Belfast zaten küçük bir şehir yine marka dükkanların alış-veriş için herşeyin olduğu yerdeyiz yani City Hall- Belediye binasının olduğu cadde ama burası The Cathedral Quarter diye geçiyor. Alt sokak üst cadde hepsi gez gez çabucak bitiyor. 🤩 Her ne kadar U2 ‘nin yerini tutamasalarda benim dönemimin Karayipli gençler grubu Boney M. Belfast parçasını çok güzel söylüyorlar, siz en iyisi bana inanıp gezerken bir yandan da Boney M.’in Belfast şarkısını dinleyin keyif alın.💃💃💃
Müzik heryerde olmalı. Burada da romantik bir parça istersen Kuzey İrlandalı harika şarkıcı Van Morrison’dan *Have I Told You Lately* Sana son zamanlarda seni sevdiğimi söyledim mi?
Ve bu fotoğrafa bile uyar. Prens Alberth Saat kulesi; Victoria’nın ölümsüz büyük aşkı kocası Albert’in anısını yaşatmak için yaptırmış.
Önünde de Albert’in heykeli vardır. Yine benim geniş açı lensimin marifeti sandığım kule aslında sağa doğru eğikmiş. 😁 Bataklık bir zemin olduğu için eğilmiş. Daha çok yatarsa kurtarma projesi geliştireceklermiş. Sokak aralarını severim karşıma neler çıkar bilemeden eşimle beraber dolaşırız, yani kaybolmak zevklidir.
Renkler güzel, insanlar sıcak kanlı, sokakları cıvıl, cıvıldı Belfast’ın.
Yolumuz Victoria Square’e çıktı. Bu gençler ateş yakıp sanırım sopayı çevireceklerdi bekleyemedik zaman daraldı.
Buluşma yerimiz yine Belediye binası City Hall’a doğru gidiyoruz.
Karşımıza bu güzel araç çıktı. Bilin bakalım motorlu mu? Hadi merakta bırakmayayım. Grup olarak biniyorsunuz ve başlıyorsunuz pedalları çevirmeye ha gayret bacaklara kuvvet. 😁 Nasıl? güzel fikir bence.😍
City Hall’ın bahçedeki heykellerin haricinde dışında da Sir Frederick Temple’ın heykelli anıtı var.1800’lerin ikinci yarısında Britanya İmparatorluğu’nun en önemli diplomatlarından birisidir. Sir Temple; St. Petersburg, Roma, Paris, İstanbul gibi Avrupa’nın en önemli şehirlerinde elçilik, Kanada ve Hindistan’da da Genel Valilik yapmış, Kraliçe’nin cok güvendiği bir yöneticidir. Fotoğrafını gördüğünüz anıtın solunda Hindistan’ı temsil eden sarıklı bir erkek, sağında elinde silahlı tutan ise Kanada’yı temsil ediyor. Heykelin kaidesinde ise Sir Temple’ın görev yaptığı 3 yerin adı yazıyordu; Burma, Konstantinople (İstanbul) ve Egypt.
Bir yazının daha sonuna geldik. Birlikte güzel ve keyifle gezdiğimizi umuyorum. Bu kez bir güzel yakaladım onunla veda ediyorum. 😉 Sevgiyle kalın. Sırada İskoçya var.😍😍
Merhaba yine beraberiz. İrlanda-gençliğimin –Ryan’s Daughter (İrlandalı Kız) filmi ve sonrasında İRA nedeniyle hep merak ettiğim bir ülke idi. Fakülte yıllarımda 1972’de Londonderry kentinde gösteri yapanlara ateş açılması sonucu 14 kişinin öldüğü ve tarihe “Kanlı Pazar” olarak geçen olayı dün gibi hatırlarım. Ne yalan söyleyeyim şimdi gezecek oluşumuz beni hayli heyecanlandırıyor.
Evet süre gelen seyahatimizin bu kez İrlanda kısmındayız. İrlanda’ya daha doğrusu Britanya adasına 2 gün ayrılmış; ilk gün İrlanda-Dublin’i ertesi günü de Kuzey İrlanda-Belfast’ı gezeceğiz. Tarih 1-Ağustos-2019 oldu bile. Önce adı Britanya olan tüm ada’dan biraz bahsetmek lazım.
İRLANDA; British İsland denen adalar gurubunun ikinci büyük adasıdır birincisi anlattığım İngiltere-Galler ve İskoçya’yı içine alan Britanya adasıdır diye başlayan değerli rehberimiz Sinan Ercan’a selam olsun. Adanın toplam yüz ölçümü 80.000 kilometrekaredir. 1919 yılına kadar tek bir İrlanda vardı ada, tümüyle Britanya’nın bir parçasıydı, 1919’dan sonra 1921 yılında İrlanda bağımsızlığını ilan etti hem de çok kanlı bir şekilde ikiye ayrıldılar; Kuzey İrlanda ve Güney İrlanda. Adanın büyük bir kısmı Güney’de kaldı yani şimdiki bağımsız İrlanda olan kısım ki 60.000 km kare. Hiçbir şekilde İngiltere’ye bağlı değil Kraliçenin de otoritesi yok. Para birimi Avrodur ve Avrupa birliğine dahildir. Kendi bayrağı vardır. Toplam 7 milyon nüfusu olan adanın 5 milyonu İrlanda’da yaşıyor ve tüm adanın en büyük şehri de Dublin’dir. Sadece merkez Dublin 550.000 nüfusa sahiptir ve İrlanda’nın başkentidir. Adanın ikinci büyük şehri ise 300.000 nüfuslu Kuzey İrlanda’nın başkenti olan Belfast’tır.
İrlandalılar genel olarak Avrupa’nın köylüleri olarak anılırlar. Britanyalılar tarafında da hor görülmüşler ve tarihler boyunca İngilizlerle çatışmışlardır. Bunun en temel sebebi de İrlandalıların Protestan olmayı kabul etmemiş olmaları.
Tam buraya bir saptama yapalım. Evet daha önceki yazımda kısaca deli dediğim ve kısaca anlattığım VIII. Henry’yi tekrar hatırlarsak: Henry 20 yıllık eşi Aragon’lu Catherine’den boşanıp kendisine erkek çocuk doğuracağı sözünü veren Anne Boleyn ile evlenebilmek için yeni yayılmaya başlayan Protestanlığa geçmesini öğütleyen çevresine uymuş Katoliklikten Protestanlığa geçmişti. Sonra Katoliklere düşman olmuş birçoğunu Protestan olmaya zorlamış olmayanları da kılıçtan geçirtmişti. İngiltere hemen, İskoçlar kısa sürede Protestan oldu. Ama İrlandalılar çok dindar insanlardı. Protestanlığı asla kabul etmediler. 1500’lü yılların ortalarına kadar yani VIII. Henry dönemi boyunca sonra Edward ardından kızı Mary döneminde hep bir Protestanlaştırma çabaları devam etti. Sonra Kraliçe Elizabeth baktı ki, Protestan olmuyorlar farklı bir politika yürüterek İskoçya’dan ve İngiltere’den getirttiği Protestan ipsiz, sapsız, çulsuzları buraya yerleştirdi. Üstelik Katoliklerin mallarına el koyup bu işsizlere dağıttı.
Böylece Elizabeth 1580’li yıllarda Protestan-Katolik çatışmasını başlatmış oldu. İrlandalılar çok büyük tepki gösterdiler ve dinlerine iyice sarıldılar. Yüzyıllarca süre gelen bu çatışma sonucunda sanayi devrimi sırasında bile İskoçya ve İngiltere sanayileşirken İrlanda’ya hiçbir yatırıp yapılmadı. İrlanda’nın sanayileşmesine hiçbir Kral ve Kraliçe izin de vermedi. İngilizler Afrika’nın bazı yerlerine Hindistan’a bile bir sürü yatırıp yapmışken İrlanda toprağını fakir bırakmışlardır. Konuyu Kuzey İrlandayı anlatırken daha uzun açacağım. Yazıya boğulmadan sizi hemen 700 hektarlık bir alana sahip güzel bir parkta Phoenix park-Zümrüt-ü Anka kuşu demektir böyle muhteşem bir görüntüyü izlemeye davet ediyorum.
İRLANDA- Dublin-Phoenix Park
Park VIII. Henry’nin el koyduğu arazilerden biri, daha önceleri Katolik şövalyelerine ait dini bir yapılanmanın arazisiymiş. Henry geyik avını çok sever demiştik hani Londra’da Hyde Parka da o nedenle el koymuştu. Fakat her ne hikmetse VIII. Henry İrlanda’ya hiç gelmiyor ama park kraliyet ailesinin mülkü olarak kalıyor. 1700’lerin ortalarında Britanya İmparatorluğunun İrlanda valisinin konutunu buraya yapıyorlar şimdilerde yerinde daha görkemli olarak Cumhurbaşkanlığı konutu yapılmış dolayısıyla burası da konutun bahçesi durumunda. Yine de halkın kullanımına açık bir mesire yeri, hayvanat bahçesi, oyun alanları olan etkin bir yer. Şu güzelliğe bakınız. Burada yaşayan ceylanlar insanlara alışkın olmalarına rağmen bizim gurubun koşarak gitmesi onları hayli ürküttü ben de kalanını anca bu kadar çekebildim. 😡
İRLANDA-Dublin-Phoenix Park
Devam. Bu çatışmalar arasında halk iki kez de patates kıtlığı yaşar/bizim Sultan Abdümecid dönemi/ 1800’lü yıllar (yeri gelince anlatacağım) ve İngiltere yine yardım etmez. Osmanlı döneminde biz yetişir kıtlığa bir miktar yardım ederiz. İrlandalılar bunu unutmaz İngilizlere kızarlar ama bizimle hoş bir ilişkileri vardır. İşe bu kıtlık sırasında milyonlarca insan ya ölecek ya da adadan kaçacaktı. Nereye? İlk önce elbette İskoçya ve İngiltere ağırlıklı olarak da Manchester ve Liverpool’a. O dönem Liverpool’dan transatlantik yolculukları başlamıştır dolayısıyla Liverpool Amerika’ya (altına hücum) gidiş kapısı olmuştur. Yine bir kısım insan da Avusturalya’ya, Afrika’ya, Yeni Zelanda’ya yerleşmiştir. Amerika’da 35 milyona yakın İrlandalı vardır. İrlanda kökenlilere -irish root derler ve o yıllarda bu çok çalışkan insanların çoğu Amerikanın polisleri veya itfaiyecileri olmuşlardır. Hatta 45 tane gelmiş -geçmiş Amerika Başkanlarının 22 tanesi İrlanda kökenlidir. Afrika-Kenya’lı Obama bile çook uzaktan da olsa anne tarafında yani 4 kuşak geri dedesi nedeniyle kökeni İrlanda’ya dayanır.
Parkta bir de güzel anıt sütun var. İrlandalıların bizden deyip hiçbir heykelini yıkmadıkları Meşhur Waterloo Savaşı Komutanı Arthur Wellesley’in savaştaki kahramanlığını anlatan Waterloo Anıtı. Aynı zamanda Avrupa’daki en büyük anıt sütundur. Otobüsten telefon ile çekildi. 🤫 Artık Dublini geziyoruz biraz da onlardan bahsedeyim.
-Dublin-Phoenix Park-Wellington Monument
Dublin; Vikingler tarafından keşfedilmiş veya kurulmuş sonra kuzey insanı anlamına gelen Norman istilasıyla artık Normanlıların yönetimine geçmiştir. Dublin ismi, İrlandaca Dubh(siyah) ve Linn(havuz) kelimelerinden geliyor. Neden siyah havuz? Bilen varsa söylesin.
Çok zor konuşulup yazılan dilleri olan İrlandacayı konuşma oranı çok düşüktür. Yerli halk İrlandacayı köylü konuşması der konuşmaz. Zaten vaktiyle de İngilizler İrlandacayı yasaklamıştır. İngilizlerle bağımsızlık savaşı vermelerine ve onlardan nefret etmelerine rağmen (tarihseldir, günümüzde böyle sorunları yoktur) bugün İrlanda’da İngilizce konuşulup yazılır.
Dublin, dolayısıyla İrlanda geleceğin silikon vadisi olma yolunda hızla ilerliyor zira- hükumet yazılım konusunda çok ciddi vergi indirimi sağlamış ve Google, Apple, Hewlett Packard, İntel, Yandex vs gibi şirketlerin hepsinin genel merkezi Dublin’e taşınmıştır. Güzel bir caddeden geçiyoruz. Dublin’de evlerin yapısı da çok görkemli.
İRLANDA-Dublin
Guinnes Mahallesinden geçiyoruz. Arthur Guinnes 1756 yılında bu araziyi isabetli bir öngörü ile 1000 yıllığına kiralıyor. 250 yılda dünyanın en büyük bira firması haline getiriyor. Siyah birayı üretir ama biliyoruz ki bira siyah değildir. Çok özel bir biradır. Amblemi Harp-Arp müzik aletidir. Buralarda yapılan kazılardaki mezarda çıkan metal bir objenin üstünde rastlanmış İrlanda kültürüne ait eski bir semboldür. Sokaktan bir güzel görüntü. Fabrikanın Mural’ı.
Dublin-Guinnes mahallesinden görüntü.
Guinnes bira tarafından da sembol olarak alınmış. İlginçtir bira sembolü ile devletin sembolü aynıdır. Tek fark Guinnes arp’ı sağa, devletin sembolü arp sola dönük kullanılır. Guinnes 1756’da kullanıyor, devlet ise 1922’de kuruluyor dolayısıyla Guinnes çok daha önce sembol olarak seçmiştir. İrlanda’ya gidip Guinnes bira içmeden de dönülmez. Store House bira müzesi, Dublin’de gezilen en önemli müzelerden biridir. Store House’u 20 Avro gibi ücretle en az 2 saatte gezebilirsiniz. Biz panaromik geziyoruz malum. Guinnes rekorlar kitabı da Guinnes ailesinin bulduğu bir şeydir. Şöyle ki, iddialaşmayı huy edinmiş İrlandalılar barlarda sonunda kavga eder olunca şirket sorulan soruların cevabının bulunduğu bir küçük kitapçık bastırır. Sonrasında konular arttıkça kitapta bugün ki şeklini alır. Şimdi yolumuz yemyeşil bir bahçede kurulmuş olan Aziz Patrik Katedrali -Saint Patrick Katedrali..
İrlanda-Dublin- Saint Patrick Parkı
Saint Patrick İrlanda’nın koruyucu Azizidir. İrlandalıların milli rengi yeşildir. 300’lü yıllarda yaşayan Aziz patrik’in de rengi yeşilmiş. Nihayet bir hikaye yakaladım. 💃💃💃Romalılar döneminde İngiltere’de bir haydut yakalanıyor ve İrlanda’ya sürülüyor. Sürgün geldiği burada hidayete erip tövbekar olan bu kişi Aziz Patrikten başkası değildir. O dönemde İrlandalıların dini yok puta tapıyorlar. Aziz Patrik’de hayli uğraş sonunda İrlandalıları Hristiyan yapıyor. Hristiyan yapmak için de üç yapraklı yoncayı☘️☘️☘️ kullanıyor. Neden dört yapraklı değil de üç yapraklı yonca? E diyor üç yapraklı bu yonca baba, oğul ve kutsal ruh üçlemesine dayanır üçü de aynı kökten çıkar, birbirleriyle birleşmez ama ayrılamaz da der. Yani bir metafor olarak kullanır. Neticede bu üç yapraklı yeşil yonca rengi ve şekliyle de ülkenin sembolü olur.
İrlanda-Dublin- Saint Patrick Katedrali
Aziz Patrick 17 Mart günü ölür bu Katedrale gömülür tam yeri bilinmiyor yine mezar üstüne Katedral inşa edilmiştir. 17 Mart tüm dünyadaki İrlandalılar tarafından Saint Patrick’s Day veya Green Day günü olarak kutlanır, özellikle Amerika Boston’da İrlandalı çoktur. 17 Martta Boston’da her yeri Boston çayını bile bir günlüğüne yeşil akıtıyorlar, çok büyük bir olay oluyor. Katedrale giriş 8 Avro.
İrlanda-Dublin- Saint Patrick Parkı
Ayrıca çocukluğumuzun Klasiklerinden olan Gulliver’in Gezileri’nin yazarı Jonathan Swift’in de mezarı buradaymış. Çünkü Swift bir din adamıdır hayatının 30 yılında bu manastırda baş yöneticilik yapmıştır. İşte bir hikaye daha.
Jonathan Swift aslında anne-baba tarafından İngilizdir. Babası, annesi ona hamileyken ölünce annesi Swift’i bakamam deyip doğar doğmaz İrlanda’da akrabalarına bırakıp İngiltere’ye gider bir daha da geri dönmez. Jonathan çok başarılı bir çocuktur akrabaları onu Trinity College -şimdiki Dublin Üniversitesinde- okutur, tam bir İrlandalı gibi yetişir. Sonra İngiltere’ye gider ve o zamanın en ünlü devlet adamlarından Sir William Temple’ın yardımcısı olur. Sir William Swift’teki ışığı görüyor onun Oxford’da okumasını sağlıyor. Jonathan 25 yaşındayken orada 8 yaşında bir kızla tanışıyor. Kızın adı Ester Johnson ve ilginçtir ki, bir ömür ayrılmıyorlar. Ester de kimsesiz bir çocuktur. Aralarındaki ilişki hiçbir zaman çözülemiyor. Bir aşk ilişkisi mi? Abi kardeş ilişkisi mi? Jonathan bu ilişki hakkında asla bilgi vermez ve Ester reşit olana kadar da kızla yanında bir arkadaşı olmadan hiç bir araya gelmez ama hep yanında taşır. İngiltere’deki hayatını bitirip İrlanda-Dublin’e dönerken de Esteri yanında getirmiştir. Swift Ester’e-Stella demiş hep öyle hitap etmiş. Ester kendisinden 20 yıl önce ölünce başkanı olduğu bu katedralin içine gömdürüyor, ölünce kendisinin de Esterin yanına gömülmesini vasiyet ediyor. Ve şimdi katedralin içinde ikisininde mezarı yan yanadır.💞💞
Panoramik gezimiz devam ediyor. Trinity kolejden geçiyoruz. 1592 yılında Kraliçe I. Elizabeth tarafından kurulmuş daha sonra Dublin Üniversitesi olmuştur. Yani bizim Galatasaray koleji ve Üniversitesi gibi. İçini 10 Avroya gezebilirsiniz hemen girişte yüzyıllık harika kütüphanesi varmış ve İncilin ilk nüshası sergileniyormuş. Ancak 20 şer kişilik guruplar halinde girildiği için biz yine yaya kaldık.
Dublin- Trinity Koleji
Bu arada Dublin’de genelde duyulan ya da bilinen bir renkli kapı olayı vardır.18. yy George’lar dönemine ait bu evlerin en güzelleri Dublin’in meşhur Merrion Square bölgesidir ve haliyle statü olarak da üstün yani zengin bir muhittir. Bu konuda yine hoş bir iki hikaye vardır. Biri; İrlandalıların içkiye olan düşkünlükleri bilinen bir gerçektir. Adamın biri çok sarhoş evine gidiyor kapıyı kurcalıyor açıp içeri giriyor ama kendi evi değildir. İşte o nedenle herkes evinin kapısını başka renk boyuyor ki, evler karışmasın kimse yanlışlıkla girmesin. Bence kadının fendi erkekleri yendi meselesi olabilir. 😁 Bir-iki örnek vereyim otobüsten.🤷♀️
Dublin
Dublin
Bir diğer hikaye Kraliçe Victoria ölünce ulusal yas ilan ediliyor ve bazı şehir yöneticileri diyorlar ki, kapılar matem nedeniyle siyaha boyanacak. İrlandalılar da Kraliçeden öyle nefret ediyorlar ki, neredeyse def çalıp oynayacaklar. O kadar çok seviniyorlar yani bırakın siyah boyamayı, kapılarını rengarenk boyayıp bu ölümden ne kadar mutlu olduklarını böyle ifade ediyorlar diye de anlatılır.
Dublin’de hayli tanıdık ünlü var ve yine 1880’den sonra bir Oscar Wilde’dan bahsetmemek olmaz. Evinin karşısında Merrion Parkta bir heykeli var.
Dublin-Oscar Wilde anıtı
Oscar Wilde; Eksantrik kişiliği, aykırı davranışlarıyla (eş-cinsel) tanınmış Dünya Edebiyatının saygın isimlerinden biridir. Dublin’deki evi bugün Amerikan koleji olarak kullanılıyor. Babası Kraliyet ailesinden de Sir ünvanı almış John Wilde soyludur ve dönemin saygın hekimlerindendir. Oscar’ın zeki ve başarılı olduğu anlaşılınca Oxford’a gönderilir ve oradan da üstün dereceyle mezun olur. O dönem İngiltere’sinde eş cinsellik suçtur ki 1960’lı yıllara kadar öyleydi ve tedavi edilmesi gereken bir hastalıktır. Ne kadar saklasa da bir şekilde mahkemeye çıkıyor. Suçlu bulununca Londra’nın batısında Reading kalesinin zindanına kürek mahkumu olarak gönderiliyor. Burada iki yıl kalıyor ve şaşaalı yaşamının aksine Paris’te ucuz bir otel odasında sersefil hayata veda ediyor, yıl 1900. Önce öldüğü mahalledeki mezarlığa gömülüyor. Mezarı daha sonra Paris’in meşhur mezarlığı Pere Lachaise taşınmış.
Şimdi Dublin’i ikiye bölen Liffey nehrinden geçip O’Connell caddesine geçiyoruz. Liffey nehri şehri ikiye bölüyor. Buradaki en güzel köprü Ha’penny köprüsü. Vaktiyle buradan geçişlerde bir penny ücret alınırmış adı o zamandan kalma sanırım. 😊 Nehrin güney yakası Kraliyet dönemindeki saygınların oturduğu saray ve diğer binaların bulunduğu yer. Biz şimdi kuzey yani avam taraftayız. Denizdeki gel-git burada bile hayli etkili bakın sular çekilmiş.
Dublin -Liffey Nehri
O’Connell caddesinde Patates kıtlığını anlatan-Açlık -Famine Anıtı; İrlandalıların Gorta Mor diye adlandırdıkları bu kıtlık o kadar dramatiktir ki dünyada bir İrlandalılık olgusu yaratmış. Dünya üzerinde İrlandalıların olduğu hemen her yerde yüzden fazla kıtlık anıtı mutlaka vardır. İrlanda’dan göç eden insanların anısına 1997 yılında yapılmış. Burası da konum olarak İrlanda’dan yola çıkan ilk geminin hareket noktasına gitmek için yürümeye başlanan yermiş. O dönemde halkın beslenmesinde patates en önemli besin maddesiymiş. 1845 yılında başlayıp 1852 yılına kadar 7 yıl süren mücadeleye Kraliçenin halkı ya Protestan olursunuz ya da çekip gidersiniz diye göçe zorlaması da eklenmiş. Kıtlığa sebep olan da patatese bulaşan mantar benzeri bir hastalıkmış. Tarladaki ve sonra da ambarlardaki patatesleri de etkileyip çürütünce kıtlık başlamış. (Böyle mantar benzeri hastalık sonrasında en az 5 yıl patates ekilmesine de müsaade edilmezmiş) Hemen bir yılda yeni patates yetiştiremeyince de açlıktan kırılmışlar, bir kısmı da göç etmiş ve nüfusları hayli azalmış.
Dublin-Famine Patates Kıtlığı Anıtı
Gelelim bizim nasıl yardım ettiğimize; İrlanda 1845 yılında büyük felaket sayılan kıtlık yaşarken halkın yardım çığlıklarını tüm dünya duyar. İrlanda’ya ders vermeye kendince devam eden İngiltere önce duyarsız kalır. Osmanlı Sultanı Abdülmecit yardım talep edilmemesine rağmen duyarsız kalamaz ve 5 bin Sterlin yardım yollansın der. Bunu duyan Kraliçe I. Elizabeth acilen 2 bin Sterlin yardım yollar. İngiliz elçisi hemen Abdülmecit’e giderek Kraliçemiz den fazla yardım yanlış olur bari yarısı kadarını yollayın diye baskı yapar ve bin Sterline razı eder. Ama Abdülmecit ayırdığı para kadar erzak yardımını gemi ile yollar. Bu kez de Kraliçe engel koyunca İrlandalılar gemileri Drogheda Limanına çekerek yardımı alırlar. Ve bu yardıma karşılık da Sultan Abdülmecit’e bugün orijinalı Topkapı Sarayında bulunan teşekkür nameyi yollarlar. İşte İrlandalılar bize her zaman şükran-ı medyundur. Şehrin ambleminde ve futbol takımı Drogheda United formasında da görülen ay- yıldız bu sebepledir. ❤️❤️ Güzel bir parkta mola verdik. St. Stephens Green park.
Dublin-St. Stephens Green Park.
Dublin-St. Stephens Green Park.
Sonrasında Dublin sokaklarına dağıldık. Şehir hayli kalabalıktı ama insanlara ne sorsan hemen yardımcı olacak kadar turiste saygılıydılar. Bu güzel köşede ki yapı 1980 yılında yapılmış olan St.Stephen’s Green Shopping Centre. Grafton Street’e doğru uzayan yürüyüşe devamla.
İrlanda-Dublin- Stephen’s Green Shopping Centre
Dublin’in en popüler alışveriş caddesi olan Grafton ünlü giyim, mücevher, elektronik eşya mağazalarının bulunduğu hayli pahalı bir yer. Adını İngiltere Kralı II. Charles’in gayri meşru oğlu, 1. Grafton’dan almış. Hemen girişte Canon fotoğraf makinaları satış bayii vardı. Uğradım tabii yeni çıkan EOS R 24-105 f/4L lensi ile 3500 € tax free ile 3017 € yine de pahalıydı.
İrlanda-Dublin
Bu cafede gördüğümüz Amerika bayrağı çokça karşımıza çıktı. Rehberimiz Sinan bey anlattı; Sebebi de mutlaka Amerika’da yaşayan bir akrabası vardır ya da kendi bir dönem orada yaşamıştır. Ama en büyük sebep İRA olayı çözülmesi için hayırlı Cuma anlaşması çerçevesinde ara buluculuk için Bill Clinton’ın bizzat kendisi Tony Blair’ı da yanına alarak İrlanda’ya gelmesidir…
İlerde çiçeklerin olduğu daha güzel yerlere doğru aktık sanki. Hava güzel, insanlar sıcak kanlı, fotoğrafımı çekme diyen yok vallahi pek hoşuma gitti Dublin yaşanası bir yer. 💃
Dublin sokakları
Orijinal vitrinleri fotoğraflamayı da çok severim.
Masallardaki şatoları andıran bu güzel yapı da Victoria döneminden. Elbette restore edilmiş ama nasıl güzel yeni yapılmış gibi.
Dublin
George’s Street Arcade; Victoria döneminden kalma bizim kapalı çarşılarımızın aynı bir yer.
Dublin-George’s Street Arcade
Cup Cake’leri meşhurmuş atlamayayım. 😁
Dublin-St. Andrew Kilisesi
St. Andrew Kilisenin hemen önünde bronzdan yapılmış güzel bir kız heykeli ve size anlatacağım bir de güzel hikayesi var. Bu heykel 1988 yılında yapılmış adı; Molly Malone.
Dublin-Molly Malone
Molly Malone; Bu güzel kız 1600’lü yıllarda yaşamış bir balıkçının kızıdır. Molly babasının tuttuğu balıkları pazarda – canlı, canlı denizden yeni çıktı diye bağırarak satarmış. Çok güzel giyinir salına ,salına sepeti kolunda pazara giderken o güzelliği seyretmek için mahalleli sokaktan geçmesini bekler hayranlıkla izlermiş. Adına şarkılar yazılmış Molly Malone diye buraya ekliyorum dinleyin üstelik Johnny Logan söylüyor. Ben çok sevdim umarım siz de seversiniz. Heykelin göğüsleri şans getirdiği düşünülerek ellenmekten parlamış. 😇 Dublin’in önemli simgelerinden biridir.
Dublin’de Fleet Street-barlar sokağıdır ve dünyaca ünlü Hard Rock Cafe de buradadır. Buradan iki sokak üstte de İrlanda’nın dünyaca tanınmış İrish pup’ı The Temple Bar var biraz gezdikten sonra gideceğimiz adres.💃İrlanda’nın edebi kahramanlarının posterleri girdiğiniz her barda karşınıza çıkar. Burada ise Holywood ünlüleri gibi kaldırıma işlenmiş. İrlandalı bir şair, öykü yazarı, romancı ve oyun yazarlarından birkaç tanesi. Flann O’brien, Brendan Behan, Patrick Kavanagh, ve Con Houlihan gibi ünlü spor yazarı.
Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.
Duke Street’te yürüyoruz.
O’Connel Köprüsünden geçerek aynı isimli caddede ileri doğru yürüyoruz bir yandan da magnet nereden buluruz sorup duruyoruz. Hiçbir şey alamasam da magnetsiz dönmem. Raylı sistem zarif tasarımlıydı.
Dublin
Şehirde dolaşan bildiğimiz hop-on, hop-off’dan başka bir de sarı Viking arabaları vardı. Turistlere gezi boyunca Viking başlığı takıyor kalabalıktan geçerken hep birden ho-hoy diye bağırıp korkutuyorlar. Eğlendikleri kesin.🤣🤣🤣
Dublin
Karşımıza bu kez İrlanda’nın Ulusal kahramanı Daniel O’connell’ın görkemli anıtı çıktı.
Dublin-Daniel O’connell Monument
Hemen ilerisinde de The Spire -İğne direk denilen bir anıt direk var. Çok önceleri tam da burada 1970 yılına kadar var olan Britanya İmparatorluk zaferini ifade eden Amiral Nelson’un Trafalgar anıtı varmış. 1970’lerde İRA militanları anıtı dinamitle havaya uçurdular sonra da yerine İrlanda Ulusunun ve İrlanda kültürünün dinamizmini yükselişini ifade eden bu direği diktiler. Geceleri lazer aydınlatma ile 100 metre olan bu iğne direk gökyüzüne iyice uzanmış görünüyor. Direğin sol tarafında da büyük postane binası var.
Dublin- The Spire
Direğin hemen solundaki 32 Henry Street’e girdik magnetimizi alıp (gördünüz mü? her şey yemyeşil ) dönüşe geçerken Budist gençlerle müziğin ritmine dayanamayıp ben dahil oynuyoruz. 💃💃💃💃💃 Namaste ❤️
Dublin-32 Henry sokağında Budistler
Yolumuzun üstünde yine İrlandalı ünlü yazar James Joyce’un bronz heykeli çıktı. Yaşlı teyzemin konumuyla kareye bayıldım.
Dublin-James Joyce
Bu güzel bina, bar ve aynı zamanda da ünlü bir otelmiş. Köşesinde adını aldığı Oliver St. John Gogarty’nin heykeli var. Gogarty İrlandalı bir şair, yazar, aynı zaman da tıp doktoru, sporcu, politikacı ve tanınmış bir hatipmiş. James Joyce’un Ulysses romanında Buck Mulligan’a ilham kaynağı olmuş.
Dublin-Oliver St. John Gogarty Bar
Sanatçı her yerde sanatını icra edermiş. Harikaydı.
Bir güzel gezinin sonuna daha geldik. Dublin’i sevdik, İrlanda’lıları sevdik. Ben de sizi buraya kadar getirmiş olmanın keyfini sürüyorum. Umarım siz de benim gibi keyifle gezmiş, okumuş, izlemişsinizdir. Kuzey İrlanda Belfast’ta buluşmak üzere sevgiyle kalın. ❤️☘️❤️